CİNLER HAKKINDA NE BİLMEK İSTERSENİZ?

CİN VE ŞEYTAN ÇARPMASI
 

Cin ve şeytan çarpmasının bariz belirtisi, kişinin hareketlerinde gözle görülür bir bozulma ve rahat yürüyememesi gelir. Adımlarında ve konuşmalarında dengesizlik olur. Söyleyeceklerini birbirine bağlamada güçlük çeker. Sizlerinin arasında mantıklı bir anlam ilişkisi kuramaz.

Çarpılma, insanın yapmak istediği veya düşündüğü bir hususu sağlıklı bir şekilde idrak edememesidir. Bunların bazıları başka hastalıklarla benzer belirtiler gösterebileceği gibi bazıları da kendine özgü çok farklı belirtiler gösterir.

Cinlerin insanları çarparak sara nöbetine sokmaları çoğunlukla öfke ve cezalandırma gayesiyle olur. İnsanlardan bazıları cinlere eziyet edebilir veya cinler onların kasten eziyet ettiklerini düşünürler. Kişi farkında olmadan cinlerin üzerine küçük su dökebilir veya kaynar su boşaltabilir. Ya da farkında olmadan cini öldürebilir. Bu da bilmeden cinin bulunduğu yere ağır eşya koymak, taş koymak veya yüksekten düşmek gibi nedenlerle olur. Özellikle kırlarda deliklere tuvalet yapmamak, özellikle tuvalete, hamama ve benzeri yerlere girerken besmele çekmek, yılan, akrep, siyah kedi ve köpeğe zarar vermemek gerekir. Yılan, akrep, siyah kopek öldürülebilir ancak yaralı bırakılmamalıdır.

Büyüklerimiz bu tür olayların yaşandığını bildikleri için çöplük kenarından geçerken, açığa tuvalet yaparken, sıcak kul ve sıcak su dökerken “Destur” denmesini hep tembih ederlerdi.

YAŞANMIS BİR ÖRNEK

Şeyh Ebu Bekir Cabir’in anlattığı yaşanmış bir olayda: Şadiye isminde bir ablam vardı. Çocukluğumuzda bir gün evin alt tarafından çatıya, ucunda sepet takılı iple eşya taşıyorduk. Sepeti yukarıya çekerken ablam da çekmek istedi fakat ağırlığına dayanamayıp çatıdan düştü. Düştüğü yerde bir cin bulunuyormuş. Cinin canı yanmış. Cin ablamdan intikam almaya başladı. Her hafta 2-3 kez uykuda geliyor ve onun boğazını sikiyordu. Zavallı ablam bu acıya dayanamayıp havalara zıplıyordu. Cin ancak ölü gibi nefessiz kaldığında bırakıyordu. Bir keresinde ablamın ağzından bu işkenceyi ablamın canını yaktığı için yaptığını söylüyordu. Cin sadece uykuda geliyordu. Yıllar geçiyor ve cin ablamın yakasını bir turlu bırakmıyordu. Zavallı ablam bu acıları yasayarak 10 yıl sonra yine cinin boğazını daha fazla sıkmasıyla çırpınarak son nefesini verdi. Bu olayı bizzat gözlerimle görerek yaşadım.

CİNİN GELİŞİ NASIL ANLAŞILIR?

Cin eğer hastanın içinde ise su alametler zuhur eder:
1-Cin bağırmaya başlar, sızlanır, çığlık atar, acı çeker ve kişinin
ağzından konuşur.
2-Hasta sağa-sola sert bir şekilde bakmaya baslar ya da ellerini
gözlerine kapatır. Bakışları donar yahut şiddetli bir şekilde açıp-kapar.
3-Vücudu titremeye başlar, sağa sola döner.
4-Hasta bayılır ve cin hastanın dilinden konuşur. Bazen de cin adını
söyler.

CİNİN ÇIKIŞINDA GÖZETİLMESİ GEREKENLER NELERDİR?

Cin el veya ayak parmağından, ağızdan veya burundan çıkmalıdır. Göz, karın ve benzeri noktalardan çıkmasına izin verilmez. Bedenden çıkmadan önce “Esselamu Aleykum” demesi talep edilir. Hasta okunan ayetlerden etkilenir, sağa sola titrerse cinin hala bedende olduğu bilinmelidir.

CİN BEDENDEN ÇIKMAKTA DİRETİRSE NE YAPMALIDIR?

Ayetel Kursi, Yasin Suresi, Saffat Suresi, Duhan Suresi, Cin
Suresi, Humeze Suresi, A’la Suresi,Kafirun Suresi, gibi cinleri rahatsız
ettiği bilinen Kur’an Sureleri okunur.

PEYGAMBER EFENDIMIZ’E (S.A.V.) BUYU YAPILMIŞ MIDIR?

Lebid Bin Asim adında Beni Zurayk Yahudilerinden biri Resulullah’a büyü yaptı. O kadar ki Resulullah (S.A.V.) hiç yapmadığı bir şeyi yapmış gibi görünüyordu. Hanımlarına yaklaşmadığı halde yaklaştığını sanıyordu. Bir gün Resulullah (S.A.V.) dua etti ve “-Ey Aişe! Allah bana istediğimi verdi. Iki adam geldi. Biri başucuma diğeri ayakucuma oturdu.
Başucuma oturan ayakucuma oturana dedi ki:
-Bu zatın hastalığı ne? Diğeri
-Bu zata buyu yapılmış.
-Kim yapmış?
-Lebid Bin Asam
-Ne ile yapmış?
-Tarak,kıl ve hurma kabuğu ile.
-Onlar nerede?
-Zervan kuyusunda temel taşının altında, dedi.

Sonra Resullullah (S.A.V.) Efendimiz Hz.Ali.Zubeyr(ra),Talha(ra) ve Ammar’i(ra) kuyuya gönderir. Suyu boşaltırlar. Kuyunun suyu, suda Bekletilmiş kına gibidir. Dibindeki taşı kaldırır ve sacının kılı ve tarağının bir dişi ile bir ipliğe iğneyle atılmış onbir düğümle düğümlenmiş halde bulurlar. Resulullah’a getirirler. Allahu Teala Muavvezeteyn yani Felak ve Nas Surelerini indirir. Bu iki surede 11 ayet vardır. Ayet okundukça ve çözüldükçe Resulullah’in(S.A.V.) hastalığı tamamen iyileşir ve eski sıhhatine kavuşur.

Ashabı Kiram o yahudiyi öldürmek için izin istemişseler de Resulullah izin vermemiştir. Çünkü tasarruf altında olduğu için ve nefsinin afetleri olmadığı için kimseye kızmamıştır ve intikam almak da istemez.

Cebrail A.S. da “Seni Allah’ın izni ile okuyorum.Allah sana eziyet veren her şeyden, göz ve hasetten sana şifa versin” diyerek okudu.

BU OLAYIN HIKMETİ NEDİR?

Bu olay Yüce Allah’ın O’na olan lütuf ve korumasının açık delillerinden biridir. Resulullah (S.A.V.) rahatsızlığı hissettiği anda duaya başlamış ve çok dua etmiştir. Bu rahatsızlıklara şifa olacak Felak ve Nas Surelerinin (Muavvezeteyn Sureleri) inmesine vesile olmuştur. Şifa
Kur’andadır.

SİHİR VE BÜYÜ NASIL TESİRSİZ HALE GETİRİLİR?

Bir ipe çözülmesi kolay iki yüz düğüm atılır. Büyü yapılanın önüne bir çay bardağı su konulur. Büyü yapılan kişi veya tecvidle Kur’an-i Kerim okuyan birisi Felak suresini okur, birinci düğüme üfler ve çözer. 100 Felak suresi okunur ve düğümler çözülür.101. düğümde Nas suresi okunmaya başlar ve 100 Nas suresi okunduğunda 200 düğüm de çözülmüş olur. İp bardağın içinde ıslatılır ve bardaktaki su içilir. İp ise yakılır. Bu arada üzerlik tohumu yakılır ve buhur yapılır.


CİN VE BÜYÜ İÇİN DUA

CİN VE BÜYÜ İÇİN DUA


21 – Besmele
1 – Yasin
11 – Ayetel Kursi 3-7-11-21
11 – Fatiha
11 – İhlâs
11 – Kafirun
11 – Nas
7 – Huvallahüllezi (Haşir Suresi 22-23-24)
7 – Cin Suresi (1 den 6 ya kadar ayetler)
7 – Saffat (1 den 10 a kadar ayetler)
7 – Bakara (163-164)
7 – Rahman (31-35)
100 – Selamun kavlen min rabbirrahim
100 – Lâ havle ve la kuvvete illâ billahil aliyyil azim

Bu ayetler bir tas suya okunsun.Okunan sulardan ailecek içilsin

Okunan sulardan abdest alınsın (sık sık

Yanlız bu abdestinizi bir leğen içerisin de alın ve suyu da ayak değmeyecek bir yere dökün bu uyarı bilirsiniz diye yapmamıştım ama şimdi yapıyoruz

Evin içine hafifçe serpilsin

Cinden kurtulmak için on seyi yapmalidir:

1- E’ûzü Besmele ile Fâtiha sûresi okumalidir.

2- E’ûzü Besmele ile iki Kul-e’ûzüyü okumalidir.                                                                 

Kategoriler

3- E’ûzü Besmele ile Bekara sûresini okumalidir.

4- E’ûzü Besmele ile Âyetelkürsî okumalidir.

5- E’ûzü Besmele ile Bekara sûresinin son âyetini okumalidir.

6- E’ûzü Besmele ile Ha-Mîm Mü’mîn sûresinin basindan (masîr)e kadar ve Âyetelkürsî okumalidir.

7- “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ serîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve alâ külli sey’in kadîr” okumalidir. (21)

8- Çok (Allah) demelidir.

9- hep abdestli bulunmali, farzlari ve sünnetleri hiç terk etmemelidir.

10- Günah islemekten, kadinlara bakmaktan, çok konusmaktan, çok yimekten ve kalabaliktan sakinmalidir

  • 21 – Besmele
  • 1 -   Yasin
  • 11 – Ayetel Kursi 3-7-11-21
  • 11 – Fatiha
  • 11 – İhlâs
  • 11 – Kafirun
  • 11 – Nas
  • 7 – Huvallahüllezi (Haşir Suresi 22-23-24)
  • 7 – Cin Suresi (1 den 6 ya kadar ayetler)
  • 7 – Saffat (1 den 10 a kadar ayetler)
  • 7 – Bakara (163-164)
  • 7 – Rahman (31-35)
  • 100 – Selamun kavlen min rabbirrahim
  • 100 – Lâ havle ve la kuvvete illâ billahil aliyyil azim

Bu ayetler bir tas suya okunsun.Okunan sulardan ailecek içilsin.

Okunan sulardan abdest alınsın (sık sık

Yanlız bu abdestinizi bir leğen içerisin de alın ve suyu da ayak değmeyecek bir yere dökün bu uyarı bilirsiniz diye yapmamıştım ama şimdi yapıyoruz

Evin içine hafifçe serpilsin

Cinden kurtulmak için on seyi yapmalidir:

1- E’ûzü Besmele ile Fâtiha sûresi okumalidir.

2- E’ûzü Besmele ile iki Kul-e’ûzüyü okumalidir.

3- E’ûzü Besmele ile Bekara sûresini okumalidir.

4- E’ûzü Besmele ile Âyetelkürsî okumalidir.

5- E’ûzü Besmele ile Bekara sûresinin son âyetini okumalidir.

6- E’ûzü Besmele ile Ha-Mîm Mü’mîn sûresinin basindan (masîr)e kadar ve Âyetelkürsî okumalidir.

7- “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ serîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve alâ külli sey’in kadîr” okumalidir. (21)

8- Çok (Allah) demelidir.

9- Hep abdestli bulunmali, farzlari ve sünnetleri hiç terk etmemelidir.

10- Günah islemekten, kadinlara bakmaktan, çok konusmaktan, çok yimekten ve kalabaliktan sakinmalidir


CİN ÇIKARTMA SEANSLARI HAKKINDA

Sitemizde cinlerle ilgili detaylı bilgi vermişiz burada cinlerin insanlara musallat olduğu,onları rahatsız ettiği hatta insanda meydana gelen bazı hastalıkların cinler tarafından yapıldığı, konuyla ilgilenen araştırmacı ve din görevlilerince yıllardır idda edilmekte. Bu tip olayların çoğu psikolojik sorunları olan insanlarda görüldüğü için bilim adamları bu gibi olayları psikiyatrik bir vakka olarak değerlendiriyor. Ancak resmi bir şekilde söylenmesede bazı vakkalar bilim adamlarını bile hayrette bırakıyor. Hatta psikiyatri uzmanları böyle bir olay ile karşılaştıkları zaman eğer hasta olan kişi tedavilere yanıt vermiyorsa onları cin konularıyla ilgilenen insanlara yönlediriyorlar. Din kitapları ise cinin varlığını doğruluyor. Özelikle hristiyanlık dininde cin çıkarması yani exorcism olayı hristiyanlığın kalbi olan Vatikanda resmiyet kazanmış durumda.Öyleki her gün gizlice yüzlerce cin çıkarma olayı gerçekleşiyor.  İnanın bana bazen ismini bilmediğim doktorlar hastalarını  bana yönlendiriyorlar böyle doktorlarımız var onları aslında tebrik etmek lazım.

İslam dinine göre, cinler ateşten yaratılmış ve melekler gibi gözle görülmeyen ruhani varlıklardır. İnsanlar gibi yerler, içerler, evlenirler ve çoğalırlar. Erkeklik ve dişilikleri vardır. Fani, yani ölümlüdürler. Fakat insanlardan daha uzun süre yaşadıklarına inanılır. Geleceği ve gaybı bilmezler. Ancak Allah‘ın kendilerine bildirdiği kadar bilgiye sahiptirler. Fakat cinler, ruhani varlıklardan olduklarından, insanların görmediği ve bilmediği birçok olayları görür ve bilirler. Cinler de insanlar gibi belli işleri yapmakla sorumludurlar. İslam inancına göre İslam’ın son peygamberi Hz. Muhammed islamı cinlere de anlatmıştır. Bir kısmı kabul ederek müslüman olmuş, bir kısmı ise kabul etmemiştir. Cinlerin, kendileri istemedikleri takdirde, insanların duyu organlarıyla algılanamayacağına inanılır. Ayrıca çeşitli şekillere girebildiklerine, kuvvetli ve hızlı olduklarına inanılır

İslam‘da cinler de Allah‘a karşı sorumludur, İslam’a inanmak ve ibadet etmek zorundadırlar. Bu nedenle yaşamları sırasında yaptıklarının hesabını insanlar gibi vermek zorundadırlar. Böylece, İslam inancına göre, öldüklerinde, iyi işler yapan ve inanan cinler cennete, kötü işler yapan ve inanmayan cinler ise cehenneme gider.

Kuranı Kerim’de Cin Suresi dışında cinlerin bahsi geçen sureler: Zariyat. Hicr, İsra, Rahman, Kehf, Ahkaf, Enam, Neml, Sad, Saffat, Sebe, Fussılet, Secde, Araf, Nas. Bütün bu surelerde bildirilenler şunlardır:

-İnsan topraktan, cin dumansız ateşten yaratıldı.

-İçlerinde Allah’a iftira eden azgın bir grup vardır

HRİSTİYANLIKTA CİN VE ŞAYTAN ÇIKARTMA AYİNLERİ

Hristiyanlık’ta cin Arapça cin, Eski Yunanca daimon. Eski Yunancadaki kullanılan şekliyle daimon sözcüğü,putperestlerin taptıkları tanrılar için kullanılırdı. Buna göre “demon” (daimon) sözcüğü “tanrı” anlamına gelir.Kitabı Mukaddes cinleri “günah işlemiş melekler” olarak, Şeytan‘ın “melekleri” olarak adlandırır. Bununla, onların Şeytan’ın yönetimi altına girdiklerini anlatır. Hristiyanlık‘a göre Şeytan‘ın isyanından sonra bazı melekler, Nuh tufanı öncesinde, gökteki görevlerini bırakarak yeryüzüne geldiler. Onlar bunu, Şeytan’ı desteklemek amacıyla yapmadılarsa da sonunda onun tarafına geçmiş oldular. Bunlar erkek şeklinde maddeleşerek kadınlarla yaşamaya başladılar. Tufan esnasında, boğulmadılar, maddeleşmiş bedenlerini ruha çevirerek göğe döndüler ve alçaltılmış bir durumda bırakıldılar. Artık maddeleşemeseler de hâlâ insanlara cinsel yönden yaklaşmaya devam ederler. Ayrıca bunu sadece erkek olarak değil aynı zamanda kadın şeklinde de yapmaya çalışırlar.

Hristiyanlık dinine göre bir cin, hatta birçok cin bir kişinin içine girebilir. Bu cinler içine girdikleri kişinin içinden çıkarılabilirler; Hristiyanlık‘ta cin çıkarma olgusu mevcuttur.

Cinlerin faaliyetleri Hristiyanlığa göre üç ana grupta özetlenebilir; insanlara cinsel yaklaşımları (seks), sahte tapınmayı desteklemeleri (dinsel) ve insanlara eziyet etmeleri (sadizm-şiddet). Kutsal Metin insanları falcılık,büyücülükruh çağırma, sihirbazlık, ölülerden medet umarak onlara yaklaşmak gibi cinlerle ilgili faaliyetlere karışmak konusunda uyarır. Cinlerin üstün yetenekleriyle insanların beyinlerini etkileme güçleri olduğuna inanılır. Cinlerin rüyaları kendi mesajlarını vermek amacıyla kullanabileceğine inanılır.

Hristiyanlık inancında cinler kudretli varlıklardır, insanları aldatırlar ve bazı insanları medyum-aracı olarak kullanırlar. Buna göre bu medyumun söyledikleri doğru olabilir, eğer bu cinler medyuma doğruyu söylüyorlarsa. Zira, Kitabı Mukaddes cinlerin iblis (iblis = şeytan) gibi yalan söylediklerini belirtir. Ayrıca insanlara zarar verebilirler, bu nedenle Kutsal Metin onlarla ilgili şeylerden, ruhçuluğun her türünden uzak durulması gerektiğini söyler.

Cinlerin Uzaklastirilmasi ve Yakılması

 

Cinler tarafindan rahatsiz edilen insanlar çogu zaman bunun farkinda bile degillerdir ve bu nedenle tam anlamiyla çaresiz durumdadirlar. Bu durumu teshis etmek de çok zordur çünkü çogu zaman psikolojik kaynakli rahatsizliklar da kolaylikla cin musallati zannedilebilir ve/ya cin musallatina ugramis kisilerde psikolojik rahatsizliklar ortaya çikabilir.
Ortaya çikan rahatsizligin kaynaginin cin olduguna kesin olarak karar vermek için cinler alemini çok iyi bilen ve cinlerin ortaya koyduklari etkilerden haberdar bir uzmana ihtiyaç vardir. Bu uzman kesin karar verdikten sonra hastayi rahatsiz eden cin ile irtibata geçer. Elbette konunun uzmani bu cinle nasil temas kurulacagini da çok iyi bilir.
Tedavinin basinda cin öldürülmek ile tehdit edilir ve hastayi rahatsiz etmekten vazgeçerek gitmesi istenir. Bu durumda cin genellikle hastayı tedavi eden hocaya saldirir ve çogu zaman küfürlerle ve dalga geçerek hocaya güçlü oldugunu göstermeye çalisir.
Tedaviyi gerçeklestirebilecek olan hoca zarar veren cini belli bir alana hapsetmesi tedavinin basarisi için en önemli konudur. Aksi takdirde kendisine zarar gelebilecegini anlayan cin kaçacak ve hastayi daha da fazla rahatsiz etmeye baslayacaktir.
Cini uyaran hoca tüm uyarilarina ragmen olumlu sonuç alamazsa cini öldürmek (yakmak) zorunda kalir.
Cinlerin maddesel bir bedeni bulunmadigi için enerjetik bedenlerine zarar vermek de çok zordur ve bunu yapmak apayri bir uzmanlik gerektirir.
Hoca cinin enerji alanini dagitacak kadar kuvvetli bir enerji dalgasini (genellikle avuçlarinda) topladiktan sonra cinin üzerine gönderir ve cinin enerjisi – eger basarili bir saldiri ise – bir anda dagilir.
Cinin yanmasi olarak adlandirdigimiz bu islemin ardindan hasta – cinden kaynaklanan – tüm sikayetlerinden kurtulur.
Her Hoca her cini yakamayacagi gibi Hocanın enerjisi de sonsuz degildir. Cini yakacak enerjiyi transfer eden hoca genellikle saatlerce (bazen günlerce) kendisine gelemez.
Bu nedenle son noktaya kadar cin hastanin pesini birakmasi için ikna edilmeye çalisilir.
Bahsettigimiz bu yakma islemi disinda, Hoca, hastaya zarar veren cinin uzaklastirilmasi için cinler alemindeki dostlarindan da yardim isteyebilir. Ancak böyle bir durumda elbette bunun bedelini ödemesi gerekecektir.
Bir cinin uzaklastirilmasi ortalama 7 ile 21 gün sürer fakat cinin hastanin üzerinde birakmis oldugu hasarin tümüyle düzelmesi 2 ile 6 ay arasi sürebilmektedir.


CİNLER ARACILIĞI İLE TEDAVİ OLURMU

Halk arasında cinci dediğimiz kişilerin yöntemidir. Bu usulle çalışanların hemen tamamı, kendi iradelerinin dışında cinler tarafından çarpılmışlardır. Yani bedenlerinde cin olup, onlarda hastadır.

Benim tanıdığım bir çok cinci, bu cinlerle arkadaş olduktan sonra büyük bunalımlar geçirmişler, cinler onların iradelerini aldıktan sonra sözüm ona insan tedavi etmeye başlamışlar. Önemli bir kısmı da hala sıkıntı ve bunalım içindedir. Fakat başkalarına mümkün olduğu kadar fark ettirmemeye çalışırlar. İçlerinde her ay psikolojik tedavi seanslarına bile gidenleri biliyorum. Ne yazık ki, ruhsal rahatsızlığa yakalanan vatandaşlarımız, kendisi cinli olan bir kişiden şifa ve medet ummaktadırlar.

Cincinin ilmi olsa önce kendini tedavi eder. O sıkıntıları yaşamaz. Halkımız hala cin ve büyü tedavisinin cinci tarafından yapıldığına inanır. Bana gelen bazı kişiler, ”hocam cinleri neden çağırıp onlara sormuyorsunuz? ”gibi sözler ediyorlar.

Bende onlara diyorum ki: ”Şimdiye kadar kaç cinciye gittin?”. İçlerinde üç beş taneden tutunda elli altmış cinciye gittiğini söyleyenler var. On,on beş,yirmi yıl cinci kapılarında gezenleri de gördük, sonuç sıfır. Onlara o zaman soruyorum ; ”Sen bu kadar cinciye ,bu kadar yıl devam ettin, onlar cinlerini toplayıp seni neden iyi edemediler ki bana geldin? Bu sorumada cevap veremiyorlar.

Ruhsal sıkıntısı olanlar bu cincilere gitti mi, kişi hakkında bedenindeki cinler aracılığı ile yaşantıları hakkında bilgi verirler, hayrete düşürüp, kendilerine inandırırlar. Geçmişi veya o andaki hayatı ile ilgili bilgiyi alan şahıs ”ilim sahibi,önemli bir şahsiyete başvurduğunu zanneder.

”Böyle düşünüldü mü, artık tuzağa düşülmüştür. Size bilgileri veren cincinin bedenindeki cinlerdir. Sizin bedeninizdeki cinlerde aynı bilgileri verebilir. Burada hayret edilecek bir şey yoktur. Bilgiyi verir ama sizi asla kurtaramaz. İnsanları avuçlarının içine aldıkları zamanda, akıl almaz ve dinimize tamamem aykırı olan haram yöntemleri uygularlar.

Cinin veya büyünün ortadan kalkması için; muska yazmak, hastanın belinde süpürge sopası kırmak (vurarak değil) dört yol ortasına besmelesiz hayvan kestirip koydurmak. Pis ve kirli sular içirmek, yedi çeşmeden su aldırıp içirmek, Karanlık bir odada oturtmak, belli bir süre banyo yaptırmamak, kaplumbağa kanı içirmek, vefk, tılsım veya ne olduğu belli olmayan yazılar yazmak vb. daha yüzlerce şeytani işler uygularlar. Biraz muska üzerinde durmak istiyorum. Halkımız muskaya o kadar inanmış ki , ruhsal sıkıntısı olan hemen, muska yazan birini arar. Toplumumuzda artık adet haline gelmiş. Şuna inanınız ki, muska, vefk, tılsım ve üfürükçülüğün kesinlikle cin ve büyü tedavisinde etkisi olmaz. Bunların yazdığı muskanın içine açıp baksanız, tamamen uydurma hiçbir anlamı olmayan karalamalar olduğunu görürsünüz. Fakat halk böyle şeylerden korktuğu veya çarpılırım endişesi ile açıp içine bakamaz. Böyle çok muskayı hasta ve yakınları yanında açtım, onlara gösterdim. İçi anlamsız karalamalardan ibaretti. Biraz akıllı düşünelim; İnsan muska takacağına, küçük ebatlı bir Kur’an’ı Kerim’i üzerinde taşısa daha iyi olmaz mı? Hasta aylarca iyi olacağım diye bekler durur. Maalesef şifa bulamaz.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntıyı da açıklamak istiyorum. Bu cincilerin çoğu büyü de yaparlar. Kesinlikle onlara, fotoğrafınızı, teninize değmiş iç çamaşırınızı ve size ait bir nesneyi vermeyin. Çünkü kendine iyi olmak için gelen hastaya büyü de yaparlar. Böyle durumlara da çok rastladım. Tedavinin, resimle, çamaşırla veya herhangi bir maddeyle ilgisi yoktur.

Cincilerin yüzlerine bakın, çoğunun rengi kara sarıdır. Bu onların bedeninde cin olduğunu gösterir. Bunlar, kandırmak için sessizce okuma yaparlar. Çoğu Kur’an okumayı bilmezler. Aralarında okur yazar olmayanlar bile var. Genellikle cinciler gidildikten sonra, insanda geçici bir rahatlama olur.

Cincinin bedenindeki cinlerle, hastanın bedenindeki cinler aralarında anlaşırlar, hastayı rahat bırakırlar. Siz bunun farkında olmazsınız. Rahatsız olan oradan ayrıldıktan bir süre sonra hastaliğı daha da artar. Bazıları ise okuma yaparlar, fakat kısa bir süre sonra uzun uzun esnerler, gözlerinden yaşlar akar ve sıkıntıdan bayılanlar bile olur. Bu durum cincinin cinlere gücünün yetmediği anlamındadır. İslami yönden geçerli olmayan bir yöntemdir ve asla tedavi edemezler.
Hastaları iyi edici beceri ve bilgileri olmadığı için; bu kişiler, yıldızname, rüya tabiri, çeşitli türlerde fal bakma, numaraloji, bilmem ne loji gibi şeylerle ilgilenirler, halkımızda ne yazık ki böyle şeylere inanır.

Cinler aracılığı ile tedavi yönteminde, bunlardan daha tehlikeli bir usul vardır. Cinleri cinlere öldürtmek. Cincinin bedeninde cinler vardır, aynı zamanda dışarıdaki bazı cinlerle de irtibatlıdır. Bunlar genellikle Müslüman olmayan cinlerdir.Hasta cinciye getirilir,dışarıdaki bu cinleri hastanın bedenine sokar, eğer bu cinlerin gücü yeterse,hastanın cinlerini öldürür.Güçleri yetmezse bir şey yapamazlar.Bu durum; islami açıdan kabul edilmez. Çünkü bir nevi yargısız infazdır. Belki cin Müslüman olacak, belki çıkacak, bunu önceden bilmemiz mümkün değildir.Bazı alimler cinler ile irtibata girip vücuttan çıkacağına veya müslüman edeceğine inanır asla burda yine asılları savunuyorum kafir cinler asla müslüman olmazlar, onlar ile hiç bir anlaşılmaya girilmez ilerde hastaya daha kuvvetli saldırıp ölümünü veya delirmesini sağlar.sakaleyn arapoğlu olarak diyorum ki; cinli hastalar çok dikkat etmelidir.

Yaptığımız operasyonlarda sayısını bilemediğim kadar, gayri Müslim cini Allah’ın izniyle Müslüman yaptım. Bazı iyi cinlerde büyücünün etki ve korkusuyla bedene girmektedir.Onlarla konuştuğunuzda hemen hastadan çıkmaktalar. Eğer öldürtme yöntemini uygularsanız; Öldürülen cinlerin yakınları hastanın peşini bırakmaz, hatta hastanın yakınlarına bile saldırabilir. Cincinin cinlerinin gücü yetmezse hasta yine iyi olamayacaktır. Fakat, bizim yaptığımız Kur’an’la tedavi yönteminde; cinlerle iletişime geçilip onlarla konuşulmakta, ikna edilmeye çalışılmakta, Müslüman olmaya davet edilmekte, her şey denendikten sonra bedenden çıkmazlarsa, ayet-i kerime okunarak yakılmaktalar. Her şey İslami şartlara uygundur.Kur’an’a karşı hiçbir cinin ve şeytanın karşı koyması mümkün değildir. Bir kere de olmazsa birkaç okumada ne kadar kuvvetli olursa olsunlar, çaresiz kalıp teslim olacaklar veya yanacaklardır. Bundan dolayı ölen cinin yakınları kimseye zarar veremez.

 YILDIZNAME İLE TEDAVİ : Halkımız arasında yıldızname o kadar meşhur olmuş ki, bazı insanlar yıldıznameme bakar mısın? Diye soruyorlar. Benim yıldızname ile bir ilgim yoktur.Yıldızname, İslam öncesi devirlerde yaşayıp yıldızlara tapan bir kavimden, günümüze kadar gelmiş, İslamla hiçbir ilgisi olmayan batıl bir yöntemdir. Ve o zamanda büyücülük de ileri safhadaydı. Daha sonraki zamanlarda sanki islami bir usulmüş gibi gösterildi. Bu konu hakkında, sadece para kazanmak amacıyla uydurma kitaplar yazıldı. İnsanlarda bunlara inandı. Üstelik önemli din alimlerinin isimleri bile kullanıldı, inandırıcı olsun diye. Peygamber efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) hiçbir hadisinde, İslam alimlerinin kitaplarında yıldıznameden iyi bahsedilmez.

Bu yöntemle sözde hoca, önce hastanın ve annesinin adını öğrenir, ebced hesabı ile toplar, bir takım kendine göre hesaplamalarla hastalığı veya kişinin sıkıntısını söyler. (Ebced hesabının da dinimizle ilgisi yoktur. Bu hesabı “Fadlullah Hurufi isminde bir şahıs icad etmiştir. Sonra bu kişi kendini peygamber bir rivayete göre tanrı olduğunu yaymaya başlamış. Bunun üzerine Timur Han’ın oğlu Mirah Şah bu zatı sapık fikirleri nedeniyle öldürmüştür.) Bu işin de özü kökü falcılıktır. Aklen ve islami açıdan yanlıştır. Çünkü anne adı ile kendi adı aynı olan bir çok insan var.Bunların aynı hastalığa yakalanması mümkün değildir.

Yıldıznameyi incelediğinizde bunun bir nevi büyü kitabı olduğu anlaşılır. Bu kitaptan gelecek hakkında da kehanette bulunurlar. Geleceği Yüce Allah’u Teala’dan başka kimse bilemez.

Yıldıznameye bakanlarında hemen tamamı cinler tarafından çarpılmış kişilerdir. Aslında bedenlerindeki cinler ne söylüyorsa insanlara bu sözleri aktarıyorlar. Yani bir kısmı bu kitabı aksesuar olarak kullanıyor.
CİMLER ARACILIĞI İLE TEDAVİ OLURMU

Halk arasında cinci dediğimiz kişilerin yöntemidir. Bu usulle çalışanların hemen tamamı, kendi iradelerinin dışında cinler tarafından çarpılmışlardır. Yani bedenlerinde cin olup, onlarda hastadır.

Benim tanıdığım bir çok cinci, bu cinlerle arkadaş olduktan sonra büyük bunalımlar geçirmişler, cinler onların iradelerini aldıktan sonra sözüm ona insan tedavi etmeye başlamışlar. Önemli bir kısmı da hala sıkıntı ve bunalım içindedir. Fakat başkalarına mümkün olduğu kadar fark ettirmemeye çalışırlar. İçlerinde her ay psikolojik tedavi seanslarına bile gidenleri biliyorum. Ne yazık ki, ruhsal rahatsızlığa yakalanan vatandaşlarımız, kendisi cinli olan bir kişiden şifa ve medet ummaktadırlar.

Cincinin ilmi olsa önce kendini tedavi eder. O sıkıntıları yaşamaz. Halkımız hala cin ve büyü tedavisinin cinci tarafından yapıldığına inanır. Bana gelen bazı kişiler, ”hocam cinleri neden çağırıp onlara sormuyorsunuz? ”gibi sözler ediyorlar.

Bende onlara diyorum ki: ”Şimdiye kadar kaç cinciye gittin?”. İçlerinde üç beş taneden tutunda elli altmış cinciye gittiğini söyleyenler var. On,on beş,yirmi yıl cinci kapılarında gezenleri de gördük, sonuç sıfır. Onlara o zaman soruyorum ; ”Sen bu kadar cinciye ,bu kadar yıl devam ettin, onlar cinlerini toplayıp seni neden iyi edemediler ki bana geldin? Bu sorumada cevap veremiyorlar.

Ruhsal sıkıntısı olanlar bu cincilere gitti mi, kişi hakkında bedenindeki cinler aracılığı ile yaşantıları hakkında bilgi verirler, hayrete düşürüp, kendilerine inandırırlar. Geçmişi veya o andaki hayatı ile ilgili bilgiyi alan şahıs ”ilim sahibi,önemli bir şahsiyete başvurduğunu zanneder.

”Böyle düşünüldü mü, artık tuzağa düşülmüştür. Size bilgileri veren cincinin bedenindeki cinlerdir. Sizin bedeninizdeki cinlerde aynı bilgileri verebilir. Burada hayret edilecek bir şey yoktur. Bilgiyi verir ama sizi asla kurtaramaz. İnsanları avuçlarının içine aldıkları zamanda, akıl almaz ve dinimize tamamem aykırı olan haram yöntemleri uygularlar.

Cinin veya büyünün ortadan kalkması için; muska yazmak, hastanın belinde süpürge sopası kırmak (vurarak değil) dört yol ortasına besmelesiz hayvan kestirip koydurmak. Pis ve kirli sular içirmek, yedi çeşmeden su aldırıp içirmek, Karanlık bir odada oturtmak, belli bir süre banyo yaptırmamak, kaplumbağa kanı içirmek, vefk, tılsım veya ne olduğu belli olmayan yazılar yazmak vb. daha yüzlerce şeytani işler uygularlar. Biraz muska üzerinde durmak istiyorum. Halkımız muskaya o kadar inanmış ki , ruhsal sıkıntısı olan hemen, muska yazan birini arar. Toplumumuzda artık adet haline gelmiş. Şuna inanınız ki, muska, vefk, tılsım ve üfürükçülüğün kesinlikle cin ve büyü tedavisinde etkisi olmaz. Bunların yazdığı muskanın içine açıp baksanız, tamamen uydurma hiçbir anlamı olmayan karalamalar olduğunu görürsünüz. Fakat halk böyle şeylerden korktuğu veya çarpılırım endişesi ile açıp içine bakamaz. Böyle çok muskayı hasta ve yakınları yanında açtım, onlara gösterdim. İçi anlamsız karalamalardan ibaretti. Biraz akıllı düşünelim; İnsan muska takacağına, küçük ebatlı bir Kur’an’ı Kerim’i üzerinde taşısa daha iyi olmaz mı? Hasta aylarca iyi olacağım diye bekler durur. Maalesef şifa bulamaz.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntıyı da açıklamak istiyorum. Bu cincilerin çoğu büyü de yaparlar. Kesinlikle onlara, fotoğrafınızı, teninize değmiş iç çamaşırınızı ve size ait bir nesneyi vermeyin. Çünkü kendine iyi olmak için gelen hastaya büyü de yaparlar. Böyle durumlara da çok rastladım. Tedavinin, resimle, çamaşırla veya herhangi bir maddeyle ilgisi yoktur.

Cincilerin yüzlerine bakın, çoğunun rengi kara sarıdır. Bu onların bedeninde cin olduğunu gösterir. Bunlar, kandırmak için sessizce okuma yaparlar. Çoğu Kur’an okumayı bilmezler. Aralarında okur yazar olmayanlar bile var. Genellikle cinciler gidildikten sonra, insanda geçici bir rahatlama olur.

Cincinin bedenindeki cinlerle, hastanın bedenindeki cinler aralarında anlaşırlar, hastayı rahat bırakırlar. Siz bunun farkında olmazsınız. Rahatsız olan oradan ayrıldıktan bir süre sonra hastaliğı daha da artar. Bazıları ise okuma yaparlar, fakat kısa bir süre sonra uzun uzun esnerler, gözlerinden yaşlar akar ve sıkıntıdan bayılanlar bile olur. Bu durum cincinin cinlere gücünün yetmediği anlamındadır. İslami yönden geçerli olmayan bir yöntemdir ve asla tedavi edemezler.
Hastaları iyi edici beceri ve bilgileri olmadığı için; bu kişiler, yıldızname, rüya tabiri, çeşitli türlerde fal bakma, numaraloji, bilmem ne loji gibi şeylerle ilgilenirler, halkımızda ne yazık ki böyle şeylere inanır.

Cinler aracılığı ile tedavi yönteminde, bunlardan daha tehlikeli bir usul vardır. Cinleri cinlere öldürtmek. Cincinin bedeninde cinler vardır, aynı zamanda dışarıdaki bazı cinlerle de irtibatlıdır. Bunlar genellikle Müslüman olmayan cinlerdir.Hasta cinciye getirilir,dışarıdaki bu cinleri hastanın bedenine sokar, eğer bu cinlerin gücü yeterse,hastanın cinlerini öldürür.Güçleri yetmezse bir şey yapamazlar.Bu durum; islami açıdan kabul edilmez. Çünkü bir nevi yargısız infazdır. Belki cin Müslüman olacak, belki çıkacak, bunu önceden bilmemiz mümkün değildir.

Yaptığımız operasyonlarda sayısını bilemediğim kadar, gayri Müslim cini Allah’ın izniyle Müslüman yaptım. Bazı iyi cinlerde büyücünün etki ve korkusuyla bedene girmektedir.Onlarla konuştuğunuzda hemen hastadan çıkmaktalar. Eğer öldürtme yöntemini uygularsanız; Öldürülen cinlerin yakınları hastanın peşini bırakmaz, hatta hastanın yakınlarına bile saldırabilir. Cincinin cinlerinin gücü yetmezse hasta yine iyi olamayacaktır. Fakat, bizim yaptığımız Kur’an’la tedavi yönteminde; cinlerle iletişime geçilip onlarla konuşulmakta, ikna edilmeye çalışılmakta, Müslüman olmaya davet edilmekte, her şey denendikten sonra bedenden çıkmazlarsa, ayet-i kerime okunarak yakılmaktalar. Her şey İslami şartlara uygundur.Kur’an’a karşı hiçbir cinin ve şeytanın karşı koyması mümkün değildir. Bir kere de olmazsa birkaç okumada ne kadar kuvvetli olursa olsunlar, çaresiz kalıp teslim olacaklar veya yanacaklardır. Bundan dolayı ölen cinin yakınları kimseye zarar veremez.

YILDIZNAME İLE TEDAVİ : Halkımız arasında yıldızname o kadar meşhur olmuş ki, bazı insanlar yıldıznameme bakar mısın? Diye soruyorlar. Benim yıldızname ile bir ilgim yoktur.Yıldızname, İslam öncesi devirlerde yaşayıp yıldızlara tapan bir kavimden, günümüze kadar gelmiş, İslamla hiçbir ilgisi olmayan batıl bir yöntemdir. Ve o zamanda büyücülük de ileri safhadaydı. Daha sonraki zamanlarda sanki islami bir usulmüş gibi gösterildi. Bu konu hakkında, sadece para kazanmak amacıyla uydurma kitaplar yazıldı. İnsanlarda bunlara inandı. Üstelik önemli din alimlerinin isimleri bile kullanıldı, inandırıcı olsun diye. Peygamber efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) hiçbir hadisinde, İslam alimlerinin kitaplarında yıldıznameden iyi bahsedilmez.

Bu yöntemle sözde hoca, önce hastanın ve annesinin adını öğrenir, ebced hesabı ile toplar, bir takım kendine göre hesaplamalarla hastalığı veya kişinin sıkıntısını söyler. (Ebced hesabının da dinimizle ilgisi yoktur. Bu hesabı “Fadlullah Hurufi isminde bir şahıs icad etmiştir. Sonra bu kişi kendini peygamber bir rivayete göre tanrı olduğunu yaymaya başlamış. Bunun üzerine Timur Han’ın oğlu Mirah Şah bu zatı sapık fikirleri nedeniyle öldürmüştür.) Bu işin de özü kökü falcılıktır. Aklen ve islami açıdan yanlıştır. Çünkü anne adı ile kendi adı aynı olan bir çok insan var.Bunların aynı hastalığa yakalanması mümkün değildir.

Yıldıznameyi incelediğinizde bunun bir nevi büyü kitabı olduğu anlaşılır. Bu kitaptan gelecek hakkında da kehanette bulunurlar. Geleceği Yüce Allah’u Teala’dan başka kimse bilemez.

Yıldıznameye bakanlarında hemen tamamı cinler tarafından çarpılmış kişilerdir. Aslında bedenlerindeki cinler ne söylüyorsa insanlara bu sözleri aktarıyorlar. Yani bir kısmı bu kitabı aksesuar olarak kullanıyor.
CİNLERLE İRTİBAT KURULURMU

 

“Cinler… Birlikte yaşadığımız, aynı mekanları paylaştığımız belki de yediğimiz içtiğimiz aynı olan esrarengiz mahluklar. Varlığı Kuran-ı Kerim ve hadis-i şeriflere göre tartışma götürmez bir şekilde kesin olan cinlerin insanlarla münasebetleri ve mahiyetleri konusunda ise bir ittifak söz konusu değildir.” (AKSİYON 24-30 Haziran 1995, Sh. 24)

“Sanıldığının aksine, Kuran’da -aynen ruh, melek, şeytan, öte alem konularında olduğu gibi- cinlerle ilgili konuda da yeterince açıklayıcı bir bilgi yoktur. Genellikle aynı tanımlamaların tekrarı yapılmıştır.” (Anadolu İnançlarında Cinler ve Cincilik, Haluk Akçam, 22 Mayıs 1996)

Yukarıda okuduğunuz iki farklı cümle, Cinler konusunda Türkiye’deki iki farklı ana düşüncenin minimize edilmiş şeklidir. Bir taraf cinlerin varlığına kesin olarak inanır, Kuran’dan ve hadislerden örnek verir, diğer taraf ise bu örneklerin sahih, Kuran tefsirlerinin de doğru olmadığını, dolayısıyla cinlerin varolmadığını iddia eder.

İkinci kısımdakiler, yani cinlerin varolmadığını söyleyenler, spiritüalist düşünceye yakın kimseler ve psikiyatristler. Esasen de bu ayrılığa sebep, spiritüalist düşüncenin ta kendisidir. Çünkü spiritüalist çevrelerce en çok eleştirilen bir kimse var ki, bu kişi spiritüalistlerin cinlerin etkisine girmiş kimseler, seanslara gelen varlıkların da ruh değil cin olduğunu iddia eden Ahmet Hulusi’dir.

Bir taraf cinlerin kesin kez varolduğunu, diğer taraf da olmadığını iddia ediyor. Sizler burada birinci olan okuyacaksınız. Yani dosyamızı ‘cinlerin varolduğu’ inancını temel edinerek kurgulayacağız. Arada spiritüalistlerin eleştiri ve yorumlarını da bulacaksınız fakat bu konu esaslı olarak Spiritüalizm başlığı altında incelenecek.

DOĞU’DA YAZILMIŞ ESERLER

Doğu gizem literatüründe cinleri konu edinen pek çok eser yazılmış, pekçok fikir üretilmiştir. Eserlerden en meşhur olanları Kazvini’nin Acaib Al Mavcudat ve Garaib Al Mevcudat, Damiri’nin Hayat Al Hayvan, İmam Şibli’nin Cinlerin Esrarı, Firdevsi Rumi’nin Daawatname, Seyyid Süleyman El Hüseyni’nin Kenz-ül Havas, Ahmet El Buni’nin Şems-ül Maarif, Ahmad Musa Al Zarkavi’nin Mafatih Al Gayb; ülkemizde ise Mustafa Ertuğrul’un Dua Hazinesi, Ahmet Hulusi’nin Din Bilim Işığında Ruh-İnsan-Cin, Doç.Dr.Ali Osman Ateş’in Kuran ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, Süleyman Ateş’in İnsan-İnsanüstü;Ruh-Melek-Cin-İnsan, Naci ve Nedret Çelik’in Cinler ve Hz.Adem Yanılgısı, Doğan Mirzaoğlu’nun Cinler isimli eserleridir. Bu eserlerin hepsinde cinler konusu ayrıntılı olarak yer bulmuş ve tartışılmıştır.

KURAN’A GÖRE CİNLERİN VARLIĞI TARTIŞILMAZ!

Doğu-İslam kaynaklı eserler cinlerin varlığını Kuran-ı Kerim’e ve peygamberin hadislerine dayandırır. Kuran-ı Kerim’de birçok ayette cinlerin adı açıkça geçmektedir ve onlara özel bir “Cin Suresi” de bulunmaktadır. Zariyat Suresi’nin 56. ayeti “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” şeklindedir. Bu ayette, iki farklı cinsten söz edildiği su götürmez şekilde ortada. Kuran’daki acık ifadeler bununla sınırlı değil; Cin Suresi’nin 1. ayeti “Ey Muhammed de ki; Cinlerden bir topluluğun Kuran dinlediği bana vahyolundu.” şeklindedir. Aynı surenin 6. ayeti, “Gerçekten bir takım insanlar cinlerden bir takımına sığınırlardı da onların azgınlıklarını arttırırlardı” şeklindedir. Bir başka net ifade de Hicr Suresi’nin 27.ayetinde görülür; “Cinleri de daha önce dumansız ateşten yarattık.” Aynı paralelde Rahman Suresi’nin 15. ayeti de “Cinleri yalın bir ateşten yaratmıştır” şeklindedir. Bu ifadeler, Kuran tefsircileri tarafından yapılan çevirilerde hep aynıdır. Kur an-ı Kerim’i kutsal kitap olarak kabul eden bir kimsenin bu ifadelere muhalif olması düşünülemez. Kaldı ki peygamberin hadisleri de bu ifadelerle paralellik arz etmektedir.

FAKAT POZİTİF BİLİM’E GÖRE BU BİR SAÇMALIK!

Buraya kadar anlatılanlar, dinsel açıdan tartışma götürmez bir şekilde gerçek, fakat materyalist olmak zorunda olan pozitif bilim açısından saçmalıktır. Çünkü pozitif bilim, hadiseleri fizik boyuta indirgeyerek, fiziki boyutu olmayan hadiseleri metafizik, fizikötesi gibi şaşalı sıfatlar yakıştırıp elinin tersiyle bir kenara itmeye pek meraklıdır. İşin aslına bakarsanız bu muamele daha büyük bir saçmalıktır!

Bizlerin (yani insanların) dışında bir canlı türüne inanmak için psikopat olmak gerekmiyor. Başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda alabildiğine bir boşluk görürüz ve muhtemelen aklımıza “Evrende yalnız mıyız?” sorusu gelir. Bu boşluk içerisinde bizler tek tür varlık olarak gelmiş olabilir miyiz? Başka bir canlı türü neden olmasın ya da olamasın? Neden başka varlıkların olduğu inancına sahip kimselere psikolojik vakıa olarak bakalım? Böyle bir yaklaşım psikopatça bir yaklaşım değil de nedir?

PEKİ ASIL SAÇMALIK NE?

Pozitif bilime göre cin-ifrit edebiyatı ile açıklanmak istenen olaylar tamamen psikolojik rahatsızlıklardan kaynaklanmaktadır. Nöroloji ve psikiyatri açısından olay tamamen idrak yanılmalarından ibarettir. Zaten tıp biliminde, insanı etkilediği varsayılan tabiatüstü bir varlık grubundan söz eden ekol de yoktur. İdrak yanılmaları, trigeminel nevralji, epilepsi vakaları, paroksimal rahatsızlıklar, obsesyonel nevrozlar, obsessif-kompulsif bozukluk vs vs… Pozitif bilimin, “cin-ifrit edebiyatı” olarak adlandırdığı bu olgu karşısında geliştirdiği tedavi yöntemleri ve isimlendirmeler… Fakat uygulamaya bakıldığında bilimsel açıdan fakir ülkemizde literatürü takip eden ve yeni araştırmalara girişenlerin sayısı yok denecek kadar azdır. Onun içindir ki psikiyatri de obsesyonların yanı sıra posesyon denen vakıa bahsedilmesinden bile hoşlanılmayan bir olgu olarak zikredilir. Sadece C.G.Jung’un (1875-1961) ilgi gösterdiği ve takipçilerinin el atmaya bir türlü cesaret edemediği Posesyon, bir başka bedensiz varlığın etkisi altına girmek olarak bilinir. Uygulamada posesyon teşhisi koyabilmek için (Her ne kadar bu teşhisi koyacak adam gibi adam yoksa da) konversiyon, dissosyetif bozukluk, epilepsi safhası, defans mekanizması, kişilik bozukluğu gibi ayırdedici teşhislerin sonuç vermemesi gerekir ki bu aşamalarda zaten kesin(!) sonuç alınmaktadır.

BİR PROFESÖRÜN ACI İTİRAFI!

24-30 Haziran 1995 tarihinde Cinler konusunu kapak yapan AKSİYON Dergisi’nde (O zaman Doçent olan) Prof.Dr.Kerem Doksat aynen şunları söylüyor; “Pozitif bilimle uğraşan bir bilim adamı olarak cinlerle ilgili spekülasyonların içine girmem. Ben hastanın beyninde ne oluyor, bunların psikolojik mekanizmaları neler, bu hastalara nasıl yardımcı olurum bununla uğraşırım… Bize gelen insanların büyük çoğunluğu akıl hastası. Ancak az sayıda vakada böyle bir hezeyan ve yanlış inanç yokken benzeri şeylerin olduğunu görüyoruz. O zaman içim cız ediyor! Çünkü rahmetli babam Recep Doksat’ın da olmasını çok istediği, bilimsel bir epistemoloji ile çalışan bir parapsikoloji enstitüsü ya da kürsüsünün hala olmamasına içim sızlıyor. Çünkü bu tip konularla parapsikoloji uğraşır.”

Ülkemizdeki büyük eksiğin ne olduğunu ve cinlerle ilgili, pozitif bilim-dinsel düşünce arasındaki kavganın nereden kaynaklandığını anlatabilmişimdir umarım…

CİNLER NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Şimdi, Kuran-ı Kerim’e göre varlığı tartışma götürmez, ancak pozitif bilime göre saçmalık olan Cinlerin ne olduğu ne olmadığı konusuna tekrar dönelim;

Cinlerin ne olduğu ne olmadığı hususunda bilgi alınabilecek en yetkili kişi kim olabilir? Kur’an-ı Kerim’e göre cinlerin varlığı tartışma götürmez ama ille de “bilimsel çalışma” diye bu konuyu bilimin sınırları dışına itebilecek olanları da düşünerek, “Cinler” konusuna bir bilim adamının araştırmasıyla devam ediyorum.

5 Ekim 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajdan yola çıkıyoruz. Röportajın kahramanı Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr.Ali Ataç… Cinler konusunda Master tezi hazırlayan ve arkadaşlarının “Cin Doktoru” lakabıyla andığı Ataç, cinlerin varlığı konusunda şüphe taşımıyor.

KOMPLEKSLİ YARATIKLAR

Cinlerin varlığını pek çok insanla konuşarak, çeşitli vakaları takip ederek ortaya çıkardığını ifade eden Ataç, cinlerin Kur’an-ı Kerim’deki yerini, ruh ve cin arasındaki farkı, insanlarla ilişkilerini, bu ilişkinin sınırlarını, cinlerin yaşamını incelemiş. Sonuç şu; “Üstün ruh, aşağı ruh, cin… Nasıl adlandırırsak adlandıralım, onlar ateşten yaratıldı. Şekilleri saydam. İnsan gibi akıl ve irade sahibi onlar da. Ve maalesef yeryüzünde yaşıyorlar! Kur’an-ı Kerim’deki Cin Suresi ve 35′i aşkın ayete göre cinler insana itaat etmek zorunda! Bu yüzden kompleksli yaratıklar.”

IŞIK HIZIYLA HAREKET EDİYORLAR

Ataç’a göre cinler ışık hızıyla hareket edebiliyor, gökyüzüne bile çıkabiliyor. En üstün cin olan Şeytan, Allah’a başkaldırdığı için cezalandırıldı. Cinler insandan önce yaratıldı. Hz.Muhammed döneminde yaşayan cinler bugün hala hayatta. Ömürleri 1000-1500 yıl arasında değişebiliyor.

İnsanlarla aralarındaki tek fark, onlar bizi görüyor, inceliyor, oysa biz onları göremiyoruz. Bu yüzden Aristo’nun, Kristof Kolomb’un ya da Nazım Hikmet’in ruhuyla konuştuğunu öne sürenler, hummalı ruh çağırma seansları düzenleyenler Ataç’a göre kendilerini aldatıyor. Çünkü cinler bize küçük bir oyun oynuyor ve bir kişinin ruhu adı altında seanslara bambaşka bir boyutta yaşayan cinler katılıyor.

İNSANDAN ÜSTÜN YARATIKLAR DEĞİL

Peki ne yer, ne içer bu yaratıklar? Nasıl yaşarlar, dinleri, hobileri, zevkleri var mıdır? Dr.Ataç, araştırmalarına göre cinler toplu halde, insanların yaşamadıkları tenha yerlerde, dere kenarlarında, mezarlıklarda ve çöplüklerde yaşıyorlar, insanların yemek artıklarıyla besleniyorlar. Ataç, cinlerin insandan güçlü, üstün özelliklere sahip, korkulması gereken bir varlık olarak görülmesini doğru bulmuyor. “Çünkü bu alemde en üstün varlık insandır.”

Yine Ataç’a göre cinlerin ilim üretme, medeniyet kurma gibi yetenekleri yok. Kapasiteleri, zekaları ve bilgi seviyeleri 12 yaşındaki bir çocuğunki kadar.

ONLARLA İLETİŞİM KURMAK KOLAY

Dr.Ali Ataç, “Cinlerle iletişim kurmak için medyumlara ihtiyaç yok” diyor. Dileyen herkes cinlerle kolayca temasa geçebilir. Ancak cinler geçmişten gelen yaratıklar olarak bugün de yaşıyorlar. Dolayısıyla gelecekten haber veremezler. “Medyum Memiş hem ‘Gaybden bilgi veremem’ diyor, hem de ‘Bu sene Fenerbahçe şampiyon olacak’ diyor. Bu ancak onun yorumudur. Cinlerine dayanarak gelecekle ilgili hiçbir kehanette bulunamaz, hiçbir haber veremez” diyor Ataç.

Cinlerle iletişim kurmak konusunda Fethullah Gülen’in “İnancın Gölgesinde” adlı eserinde geniş bilgi bulunuyor. Ona göre “Bazı insanların ruhları cinlerle temasa müsaittir, çabuk trans haline geçebilir, çabuk bizim buudlarımızın dışına çıkabilir ve onların alemi, onların buudları, onların dilleri ve haberleşmeleriyle mayalanabilirler. Bu bir fıtrat meselesidir ve bundan bir insani üstünlük manası çıkarılmamalıdır.”

Görülmeyen bu kuvvetlerin tabi oldukları belli prensipler vardır. Dolayısıyla insan her arzu ettiği yerde cinlere iş yaptıramaz, ama kolayca onlarla bağlantıya geçebilir. Kişi birtakım kelimeleri ve isimleri, sırlı kilitleri açar gibi kullanarak cinlerle temasa geçebilir. Ama cinlerden kolay kolay istifade edemez.

Günümüzde bazı insanlar birtakım kelimeleri birer kod, birer telefon numarası gibi kullanarak ve belirli sayıda tekrarlayarak onlarla irtibat kurmakta, fakat genelde zararlı çıkan da insanoğlu olmaktadır. Çünkü bu seansların, eskilerin -el verme- dediği yöntemle, yani bilen kişilerle yapılması gerekir. Her iki varlık da ayrı boyutlarda yaşamaktadır. Temas kurmaya karar verdiğinizde enerjiniz onları karşılamaya yetmeyebilir ya da onları negatif etkileyebilir. Bu durumda da ipler onların eline geçer ve psikiyatrların possesyon dediği -belki de demekte zorlandığı- durum ortaya çıkar. Yani bedensiz bir varlık sizi yönetmeye başlar.

Birtakım yolları ve usulleri olmakla beraber cinlerle irtibat kurmak bir rehber eşliğinde yapılmalı ve rehberiniz işinin ehli olmalıdır. Usul, prensip ve rehber olmazsa hata yapıp paçayı kaptırmak, meczup yaftasını sırtınızda görmek de var işin ucunda…
Cinler ile İletisim Kurmak
Cinler alemi ile iletisim kurma istegi çok eski ilkel insanlara kadar dayanir. Bunun asil nedeni iletisim kurmak isteyenin yalnizca insanlar olmamasi aksine cinlerin de bunu yapmayi fazlasiyla istemeleridir.
Aramizda bulunan boyut farki nedeniyle ne biz onlari görebiliriz ne de onlar bizi ancak cinler bazi “boyut kapilari”ni kullanarak bizim boyutumuza kisa süreli geçisler yapabilirler. Tabi bunu da tüm cinler yapamaz, insanlarla iletisim kurabilme becerisine ve bunu yapmak için gerekli teorik bilgiye ihtiyaçlari vardir.
Dünya’nin her yerinde sayisiz boyut kapisi bulunmaktadir. Bu boyut kapilarindan geçen cinler yine de her insanla görüsemezler. Ancak bunu gerçeklestirmeye elverisli bir beden yapisi bulunan insanlar ile iletisim kurabilirler.
Bu insanlarin auralarinda ciddi bir bosuk (arka kapi, menfez noktasi) bulunur. cinler bu zafiyeti ( ya da bazilarina göre bu özel bir yetenektir) kullanarak insanlar ile iletisim kurarlar.

Insanlarin cinler ile nasil irtibat kurabilecegi konusu ise günümüzde hâlâ aydinliga kavusturulabilmis degildir.
Öncelikle insan bir bedene sahip oldugu için ( ve bedensiz var olmasi da mümkün olmadigi için) bir boyut kapisi kullansa dahi cinler alemine geçis yapamaz. Bu nedenle görüsmenin gerçeklesebilmesi için cinlerin bizim boyutumuza intikal etmeleri önkosuldur.
Cinler enerji dalgasi olduklari için bizim boyutumuza geldiklerinde ya asiri bir yogunlasma gerçeklestirmeleri ya da insanlar ile telepatik bag kurmalari gerekir. Yogunlasma seçeneginde cin ete kemige bürünmüs gibi gözükebilir ancak bu islem cinler için çok zordur ve yogunlasmayi en fazla bir – iki dakika sürdürebilirler. Bir dakikalik yogunlasma islemi bile bünyelerinde tarifsiz yorgunluga ve hatta enerjetik bedenlerinde hasarlara neden olur. Bu olumsuz kosullar nedeni ile cinlerle kurulan irtibatin çok büyük bir bölümü telepatik formattadir. Bu da bize cinler ile iletisime geçecek olan insanin her seyden önce telepati yetenegine sahip olmasi gerektigini gösterir.
Cinler kendi aralarinda da iletisim için telepati kullanirlar bu nedenle telepatik iletisim onlar için siradandir. Cinler yalnizca genis topluluklar söz konusu oldugunda sözlü iletisime geçerler. Kullandiklari dil saglam rivayetlere göre Aramice’dir.
Cin bu telepatik baglantiyi insan beynine bazi elektromanyetik sinyaller göndererek kurar fakat her insana anadili ile hitap edebilirler. Yani bir cinle irtibat kurmak için Aramice bilmenize gerek yoktur.
Bunun nedeni dilimizi bilmeleri degil, kelimelere yükledigimiz anlamlarin karsiligi olan elektrik sinyallerini beynimizdeki anlama merkezine dogrudan göndermeleridir.

Peki cinler ile iletisim kurmak için ne yapilmalidir? Özellikle de hangi cin ile irtibata geçeceginizi bilmiyorsaniz basiniz ciddi belada demektir… Çünkü çalisan bir telefona ve telefon hattina sahip olsaniz bile kimi arayacaginizi bilmiyorsaniz (veya arayacak kimseniz yoksa) bu telefondan faydalanmaniz da pek kolay olmayacaktir.
Cinler ile irtibat kurmaya merakli bir kisi konuyla ilgili yazilmis eserleri okudugu zaman büyük bir saskinlik içinde kalacaktir. Konunun uzmanlarini sadece gülme krizlerine sokan bu iddialari kisaca anlatacak ve örnekler de sunacagim ancak yeni baslayanlarin bunlari gerçekten ciddiye alip uyguladiklarini ve sonuçta – çok dogal olarak – büyük bir hayal kirikligina ugradiklarini aklinizdan çikartmayin.

- Cin Çağırma Örnekleri -

Açikça görüldügü gibi eski eserler bu konuyu o kadar karmasik bazi ritüellere baglarlar ki daha baslamadan vazgeçmeniz isten bile degildir.
Bunun yapilma nedeni – sahsi kanaatimce – isi olabildigince yokusa sürerek bu ise herkesin ilgi duymasini önlemek, ilgi duyanlari da bu sekil ise yaramaz formüller ile oyalayarak isten bir an önce sogumalarini saglamaktir. Piyasada bulunabilecek tüm öneriler – ne yazik ki – bu bahsettigimiz türdendir.
Tüm bu eski formüller, cinler ile irtibat kurmak isteyen kisinin toplumdan soyutlanmasini ve oruç tutarak nefsini terbiye etmesini sart kosarlar. Ardindan bazi ayet ve dualarin binlerce – evet binlerce – kez okunmasini, hatta haftalarca Dünya kelami konusulmamasini salik verirler.
Açikçasi bu formülleri üstün körü okuyup da bu yargilara varmis degilim, birçogunu bizzat denedim ve hiçbiri ama hiçbiri zaman kaybettirmekten baska bir ise yaramadi. Yeni baslayan diger insanlarin da benim gibi zaman ve emeklerini bosa harcamalarini istemiyorum.
Bilinmesi gereken en önemli kosul cinler ile iletisim kurmak ile dua okumak arasinda hiçbir baglanti bulunmadigidir.
Böyle bir baglantinin varligini kabul edersek cinler ile en rahat iletisimin bütün gün Kur’an okuyan degerli hafizlar tarafindan kurulmasi gerektigi sonucuna ulasiriz ki bunun böyle olmadigi hafizlarin beyanlari ile sabittir.
Ayrica cinlerle iletisim kurmak için dua okumak sart olsaydi cinler ile yalnizca müslümanlar iletisim kurabilirdi. Bunun da katiyyen dogru olmadigini ve her dinden ve dinsiz insanlarin cinlerle görüsebildiklerini biliyoruz.
Elbette Kur’an okumanin hiçbir zarari ve/ya sakincasi bulunmamaktadir ancak bunun cinler ile iletisime geçmek için tek yol oldugunu iddia etmek de tamamiyla zulümdür.

Isin aslina gelirsek, cinler ile iletisim kurmak için insanin mutlaka bu konuya elverisli bir aura yapisina sahip olmasi gerekmektedir. Buna elverisli kisiler de zaten ergenlikten itibaren aniden çesitli ilhamlar almaya daha sonra ise sesler duymaya baslarlar.
Dedigim gibi ilk irtibat genellikle cinler tarafindan kurulur. Konuya dair yetenegi olan bir kisi ise konuya hakim birinden ders alarak bu isi gerçeklestirebilir. Kendi basina bu iletisimi kurmayi basaran insan yok denecek kadar azdir.
Tam bu noktada cinler ile iletisim kurmanin tehlikeli bir is oldugunu hatirlatmakta fayda vardir.
Bu isi gerçeklestirmek için gereken riskleri göze almak ve fazlasiyla çaba harcamak için geçerli bir nedene ihtiyaciniz vardir. Neden cinler ile görüsmek istiyorsunuz? Iletisim sürenizi ve ne sekilde iletisime geçeceginizi bu kritik soruya vereceginiz cevap belirleyecektir.
Örnegin büyü yaparak birilerine zarar vermeye amaçlayan bir kisi kötü cinler – yani seytanlar- ile çok çabuk bir sekilde iletisime geçebilir ve fakat zarar görme olasiligi da bir o kadar yüksektir. Gel gör ki bu is için gerekli tilsimlar piyasada kisa bir arama sonucunda bile bulunabilir. Kötü cinler zaten kendilerine köle aramaktadirlar ve kendi ayaklari ile onlara giden bir büyücüyü asla geri çevirmezler.

Cinler ile irtibat kurabilmek için öncelikle cinler hakkinda saglam teorik bilgiye sahip olmak gerekir. Bir cine hükmetmeye çalismak, bu konuda teorik bilgisi olmayanlarin kalkistiklari ilk istir ve ne yazik ki çok tehlikelidir. Çünkü cine hükmetmek – teorik olarak bile – mümkün degildir ancak cinin insana hükmetmesi sanildigindan çok daha kolaydir.
Cinler ile insanlar ancak dostluk münasebeti kurabilirler ve bunu gerçeklestirmek de uzun yillar süren çabalar gerektirir. Bu nedenle bir cine sahip olmak kesinlikle söz konusu degildir. Sizinle sürekli görüsen bir cin sizin köleniz degil olsa olsa arkadasiniz olabilir. Eger onunla yatak iliskiniz de varsa – tipki insanlarla oldugu gibi – sizin sevgiliniz olur. Ama tüm bunlar, sizin her emrinizi yerine getirecegini ve/ya size yalan söylemeyecegini göstermez.
Daha önce de belirttigim gibi cinler insanlara hükmetmeyi sever ve insanlari kolaylikla köleleri haline getirebilirler.

Bu nedenlerden ötürü, cinler ile irtibat kurmaya kalkismadan önce çok detayli düsünmeli ve ortaya çikmasi muhtemel tüm sorunlara katlanmalisiniz.
Cinler ve Ruhlar

Bizim kültür yapimizda cinlerin varligi Islamiyet’in kabulünden beri sorgusuz – sualsiz kabul edilmistir. Diger Islam toplumlari da ayni sekilde cinlerin varligina inanir. Cahilliye Devri Araplari Kur’an’in indirilisinden önce dahi cinlerin varligina inanirdi ve hatta bazilari cinlere tapardi.

Buna karsin Bati medeniyetlerinden insanlar cinlerden çok ruhlara inanirlar. Kendi kutsal saydiklari kitaplarinda da cinlerden bahsedilmesine ragmen onlarin kollektif belleginde cinler sadece kötülük yapan dogaüstü varliklardir. Genie, demon vb. adlarla tanimladiklari bu varliklari seytanlar kategorisinde degerlendirirler ve uzak durmaya çalisirlar.
Onlarin inanç sistemine göre ölmüs insanlarin ruhlari ile iletisim kurulabilir ve ruhlar gelecekten haber verebilir. Ispritizma olarak adlandirdiklari seanslarda ruhlar ile irtibat kurmaya çalisir, aniden ortaya çikan hayalet (poltergeist) vakalarini incelerler.
Bu toplumsal inanis sistemi ne yazik ki parapsikoloji arastirmalarinda da kendisini gösterir ve bu konuda yayinlanan arastirmalar ölmüs kisilerin ruhlari ile girilen diyaloglar üzerinde yogunlasir.
Medyumlar, sarlatanlar bir yana birakilsa bile, çok ciddi bilimsel arastirmalar yapan parapsikologlar dahi seanslar sirasinda ruhlar ile görüstüklerini bildirmistir.
Tüm bunlar bize ortada gerçekten bir irtibatin bulundugunu gösterir ancak sahsi kanaatimce bu irtibat ölmüs kisilerin ruhlari ile degil dogrudan cinler ile kurulmaktadir.
Cinler yasadiklari boyut nedeniyle zamani farkli algilarlar ve yasam süreleri insanlara nazaran çok uzundur. Ayrica cinlerin, geçmiste yasanmis olaylarin tümünün kayitli bulundugu “Akasik” kayitlarina dogrudan erisimleri de vardir. Bu nedenle daha önceden yasamis ve ölmüs bir insan hakkindaki gerçek bilgileri elde edip, o insanmis gibi davranabilir, o insan hakkinda bildigi detayli olaylari anlatarak seansa katilan herkesi bu iddialarina inandirabilirler. Bu güveni kazandiktan sonra ise gelecek ile ilgili uydurma sözler söyleyerek insanlar ile oyun oynarlar.

Yalancilik ve insanlarla dalga geçme egilimi cinlerin tümünde mevcut olan özelliklerdendir. Çogunlugu kendisini insanlardan üstün görmekte oldugu için irtibat kurduklari insanlarin sefil ve acinasi halleri onlara arayip da bulamadiklari bir ego tatmini saglar.
Neticede ölmüs insanlarin ruhlari ile irtibat kurmanin bir yolu yoktur ve eger dogaüstü bir varlik ile irtibat kurmak mümkün hale gelmisse karsimizdaki mutlaka bir cindir.
Cinlerin Yalancılıkları

Cinlerin tümü insanlar ile girdikleri diyaloglarda kendilerini üstün varliklar gibi göstermeye çalisir. Bunun nedeni atesten yaratilmis olmaktan ötürü kapildiklari yersiz kibirdir. Oysa ki atesten yaratilmis olmalarina ragmen cinler insanlardan üstün degillerdir. Tabi ki ilim sahibi olan cin de olsa insan da olsa digerlerinden üstündür.
Genellikle imanli cinler ya insanlar ile irtibat kurmazlar ya da sorulan sorulara cevap vermez ve nasihat ederek çeker giderler. Insanlarin irtibat kurdugu cinler genellikle kafirdir ve bu nedenle çürümüs (decadencé) bir karakter yapisi sergilerler.
Cinlerin en tehlikeli özellikleri ise çok kolay ve inanilma olasiligi yüksek yalanlar söyleyebilmeleridir.
Tespitlerimize göre cinler en çok su üç konuda yalana basvururlar: Birincisi daha önce bahsettigimiz ruh çagirma (ispirtizma) seanslaridir. Yaramaz cinler ruh çagirma seanslarina katilarak kendilerini ölmüs birinin ruhu olarak tanitir ve seansa katilan insanlarin zavalli hallerine kahkahalarla gülerler. Bilinmesi gereken tek nokta ölmüs bir insanin ruhu ile irtibat kurmanin (teorik olarak bile) imkansiz oldugudur.
Ikincisi gaybdan haber vermeleri yani gelecekle ilgili bilgiler getirmeleridir. Cinler gökten nispeten önemsiz bazi haberler çalip bire bin katarak irtibatta olduklarini insanlari yoldan çikartirlar ve bundan da çok büyük zevk alirlar.
Akli basinda bir insanin zaten bir cine gelecekle ilgi bir soru sormasi söz konusu bile olamaz. Unutulmamalidir ki ne cinler ne de Allah’tan baskasi gelecegi bilemez. Bu önemli kosulu ihmal etmek insanin basina türlü felaketler açilmasina neden olur.
Üçüncü önemli konu ise cinlerin büyü yapabildiklerini söyleyerek irtibatta olduklari kisilerin isteklerini yerine getireceklerini vaad etmeleridir. Bu yöntemi genellikle insanlara bir sey yaptirmak isteyen cinler kullanir.
Evet, cinler arasinda da büyücüler vardir (gûller) ve büyü ilmi cinler arasinda çok gelismis bir ilimdir ama cinlerin hepsi büyücü degildir. Büyücüleri ise insanlarla – en azindan siradan insanlarla – irtibat kurmaya tenezzül etmez. Kuracaklari olasi bir irtibatta ise insanlardan bir sey istemezler. Bilinmesi gereken bir cinin herhangi bir isi gerçeklestirme vaadi ile bazi kosullarin yerine getirilmesini istemesinin çok büyük bir olasilik ile dolandiricilik oldugudur. Bu vaadde bulunan cinler genellikle hiçbir sey gerçeklestirebilecek güçte degildir. Siklikla begendikleri kadinlar ile birlikle olmak için irtibatta olduklari insana bu çesit vaadlerde bulunurlar. Vaadlerin en yaygini ise define yeri söyleyecegini iddia etmektir.
Tekrar tekrar belirtiyorum: cinlerin karakter yapilari yalan söylemeye çok müsait oldugu için bir cine güvenmek kesinlikle mümkün degildir.
Kur’an’in cinleri inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayirdigini ve inanmayanlara “seytan” sifati ile hitap ettigini daha önceden belirtmistik.
Suara / 221′de mealen “Haber vereyim mi size seytanlarin kime iner oldugundan? Her bir iftiraci / dönek günahkar üzerine iner onlar. Kulak kabartirlar ama çogu yalancidir onlarin.” buyrulmustur. Bu ayet ile cinlerin çogunun yalanci oldugu bildirilmis olmakla kalinmamis, onlarla (yalanci kafir cinlerle) irtibat kuran insanlarin da iftiraci günahkarlar olduklari vurgulanmistir.
Ayette açikça belirtilen “kulak kabartma” hadisesi ise cinlerin gökten haber çalmaya çalismalaridir. Nispeten önemli bir haber çaldiklarinda bu derhal tespit edilir ve peslerine “sahab” adi verilen meteorlar düser. Böylece çaldiklari haberi insan dostlarina getiremeden havada yakilarak öldürülürler. Bu konuda Cin Suresi’nin 8 – 10 ayetleri arasinda hiçbir tartismaya yer birakmayan bilgiler verilmistir.

Cinler o kadar rahat yalan söylerler ki uzun süre ayni cinle irtibatta olup cinin dostlugunu kazanan insanlar bile bu yalanlara muhattap olmaktan kurtulamazlar. Yapilmasi gereken cinden ögrenilen bilgileri akil ve mantik ile tartmak ve edinilen bilgilerin dogru olduklari düsünülse

 

CİN VE PERİ NEDİR
Cinler hacmi ve kütlesi olmayan, bu alemde bir başka boyutta bulunan (yaşayan) varlıklardır.
Halk dilinde Cin erkek Peri de kadın olarak düşünülür. Gerçekte de durum farklı değildir. Cinler de erkekli dişili bir yaşam sürerler; doğarlar, yaşarlar, ürerler ve ölürler. İnançları ve idealleri vardır.
“CİN” adı geçtiği zaman, genelde hepimizin içine düştüğü büyük bir yanılgı vardır!.. Hemen aklımıza, kısa boylu, ayakları ters, kulakları uzunca, gözbebekleri dikine, seri hareket edebilen, her kılıkta görünebilen varlıklar gelir… Ya da beyninde belirli bozuklukları olan kişilerin görmüş olduğu halusünasyonlar.

Kuran-ı Kerim’de bildirildiği gibi cinler dumansız ateşten yaratılmıştır. Diğer bir deyişle bir enerji birikimidir. Yani şöyle tanımlayabiliriz.
Cinler hacmi ve kütlesi olmayan, bu alemde bir başka boyutta bulunan (yaşayan) varlıklardır.

‘BEN O CİNLERİ DE İNSANLARI DA ANCAK BANA KULLUK ETSİNLER DİYE YARATTIM.’ (Zâriyet surêsi ayêt: 56) Diyor ayeti-i Kerimin mealinde.

Bu arada cinlerin ilk atasının CANN isminde bir varlık olduğunu yine Kuran dan öğreniyoruz. ’CANN IDA YALIN BİR ATEŞTEN YARATTI’ (Rahman suresi ayet: 15)
Yine Kuran’ın bir çok Ayetinde Cinlerin; Ateş halinde bulunan dünyanın içine, merkezine kadar inmek, göklerde ışık hızında gezinmek ve benzeri işler yapabilmek için zorlanmadıkları anlatılıyor. Ama Dünya ve çevresinden ayrılamadıklarını da Kurandan öğreniyoruz.

Allah’ın cinleri yarattığını hepimiz biliyoruz.Bizlerin onlardan üstün olduğumuzu da biliyoruz.

Genelde insanları bilinç altına girerek etkilerler. Cinlerin daha önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi mantıkları yoktur. Değerlendirme yapamazlar. Sadece verilen görevleri yaparlar.İnsanlar gibi üstün duygu hisleri yoktur.Akıllarını tam olarak kullanamazlar .En iyi özellikleri çok hızlı hareket etme kabiliyetleri ve istedikleri insan ve nesnenin şekline girebilmeleridir.

Onlarda insanlar gibi ,yemek yerler, içerler ,sarhoşu,uyuşturucu bağımlılıkları olanları ,spor yapanları vardır.Nasıl insanlar yaşıyorsa, onlarında aynı şekilde yaşamlarını sürdürmeleri mümkündür.

Onlar da dünyadadırlar. Bizim bu dünyayı kullandığımız gibi onlar da bu dünyayı kullanırlar. Genelde düşünce yapıları ve inanışlarına göre yaşamları vardır.Gruplar halinde yaşarlar ,kabileleri vardır. Kimi zaman onlarla bilmeden iç içe yaşarız, eski zamandan günümüze gelen bir çok tabir,bunlarla iç içe yaşamamızdan kaynaklanmaktadır.

Kabileleri 1 kabile 2 kabile 3kabile diye sıralamak mümkündür .

Kendilerine ait şehirleri vardır.Köyleri vardır. Kısacası yaşantıları insanlarla benzerlik arz eder.

İyileri korkutmamak için insanlara pek fazla gözükmezler.Kötüleri de bir büyü sonucu yada onlara zarar verecek bir harekette korkutmak için size gözükebilirler.Bir yerlerden ses gelmesi, gece yatarken kapı çalması, ışıkların yanıp sönmesi, çeşmeden su akma sesinin gelmesi gibi buna benzer tepkiler gösterebilirler.

Sonuç olarak insanları öldürmek gibi bir hareket içinde olamazlar. Allah onlara bu izni vermemiştir.

Cinlerin daha üst kademelerine hüddam, ifrit gibi değişik isimlerde rütbeleri vardır.Bir bina yüksekliğinde daha büyüğü ,kanatlısı,çift başlısı, yılan kafalısı gibi değişik şekillerde görmek mümkündür.

İnsanlara zarar vermeleri bir büyü sonucunda olur demiştik. O zaman bu durumda gösterecekleri etki yapılan büyünün durumuna bağlıdır.Müslüman bir cin, insana zarar vermez. Hayır işlerinde kullanılırlar, görev alırlar, zararsızlardır.Kendilerine zarar verildiğinde, rüyalarda neden zarar verildiğine dair hatırlatmalar yaparlar vede sizi korkutmadan olayı anlatmaya çalışırlar. Eğer anlamadığınız taktirde, en son yol olarak korkutarak anlatmaya başlarlar.Nedeni de, burada sizlerin ihmalciliğinizden kaynaklanmaktadır.Zamanında yapılan uyarıları dikkate almayıp yaparız gibi niyetlerde bulunmanızdan dolayıdır.

Evet bu bedensiz varlıklar gerçekte vardır. Onlarla bizim aramızda bir enerji yoğunluğu farklılığı vardır, bu yüzden onları göremeyiz fakat onlar bizleri görebilirler. Hareket kabiliyetleri çok fazladır, istedikleri şekilde bazı insanlara gözükebilirler ;onlar da bizim gibi inaçları olan (Müslüman, Hıristiyan, şeytana ve ateşe tapan vs. )kabileler guruplar şeklinde yaşarlar.Yerler, içerler, ibadet ederler. İnançsızları, alkolikleri, cinsel sapıklıkları olanlar vardır; düşünün ki insanın emrinde olan her şeyden onlarda nasibini almaktadır. İnsan olarak onlardan farkımız üstünlüğümüz irademizdir, mantığımızdır:burası çok önemli dikkat edilmesi lazım iradeye. Genelde insanları bilinç altına girerek etkilerler

Cinlerde kabileler vardır 3 kabile ye mensup 7 kabileye mensup diye her kabile bir farklı görevi vardır en kötüleri ise şeytana tapanlardır amaçları devamlı suretle kötülük

Bazı insanlara musallat olurlar onların başka karşı bir cinsle evlenmelerine izin vermezler kendileriyle cinsel ilişkiye zorlarlar zarar vermek isterlerse verebilirler fakat bunların şartları vardır .

Bazı zamanlar insanların rüya aleminde korkuturlar karabasanı buna bir örnek vermemiz mümkündür.ekil olarak en tehlikeli bazı insanlarında gördüğü yedi cücelere benziyen şekilde olanlar genelde uçan cinsi olup evlerde perde kenarlarında gözükürler ,hayvan şeklinde yılan olarak gözükenlerde tehlikeli olanlara örnek verebiliriz.

Özetle Cinlerin kalbi, gözü, kulağı, aklı, zekası, vardır. Kendilerinden gayrıya gizliler, ama birlikte yaşıyorlar. Nefisleri vardır, İsimleri vardır, beslenirler ve çok uzun yaşa salarda onlarda ölüyorlar diyebiliriz.

Cinlerin yaradılışı insanlardan öncedir. Bildiğimiz Şeytan lanetlenmeden önce cinlerin ileri gelenlerinden biriydi. Allah-ı Teala’nın emrine karşı gelen Şeytan sonsuza dek lanetlendi.

Şimdi diyeceksiniz ki madem bir başka boyut söz konusu cinler insanlara nasıl zarar verebiliyorlar? Evet haklısınız. Ancak bazı durumlarda bu boyutların kapısı açılıyor.

Aşırı korkuyla
Aşırı sevinçle
Cin ve Ruh daveti yapmakla
Mistizmi yanlış kullanmakla
Başkalarının size büyü yapmalarıyla
Bu ve bunun gibi durumlarda cinler yaşantımızı alt üst edebiliyorlar. Cinlerin verdiği zararlardan kurtulmak ve korunmak elbette mümkündür. Ancak yinede bilinçsiz yapılan korunma yarar yerine zarar verebilir.

Halk dilinde sara denilen hastalık, uyur gezerlik, zamanlı zamansız bayılmalar, Uykuda kabus görmek, sıçramak ve konuşmak, Yel de denilen vücutta gezen ağrılar, Sebepsiz asabiyet, hırçınlık, Ve daha birçok rahatsızlıklar, Tıp’bın çaresiz kaldığı bütün hastalıklar cinlerin eseridir. Bu ve benzeri rahatsızlıklarınız varsa bana çekinmeden yazabilirsiniz.

CİNLER ALEMİ

İslam inancına göre, göze görünen ve maddi bir yapıya sahip olan insanlar balçıktan yaratılmıştır veya insanın yaratıldığı sırada dünyadaki ortam balçık şeklindedir. Buna karşılık, göze görünmeyen bir yapıya sahip olan cinler ise yaratıldıkları sırada Dünyadaki ortamın kızgın alev ve dumanlar saçan bir ortam olduğu Kur’an-ı Kerim’in ifadelerinden anlaşılmaktadır. Cinlerden bir tek ferdine CİNNİ denir. CANN ve CİN kelimeleri çoğunluğu ifade etmekle aynı manadadır.”Cin” ve “Can” kelimelerinin anlattığı gözle görülemeyen varlıklar, Kur’an’da “İNS” kelimesinin karşılığı olarak ta kullanılmaktadır. Bu anlamda “İNS” gözle görülen akıllı ve mükellef varlıkları, “CİN” ise gözle görülemeyen akıllı ve mükellef varlıkları temsil eden kelimeler olarak ele alınmaktadır. “İNS” ve “CİN”in her ikisini birden ifade için kullanılan kelime ise “SAKALEYN”dir.

Kur’an-ı Kerim’de otuzdan fazla ayette cinden bahsedilmekte hatta müstakil bir sure olarak 72. Sure’nin adı da “Cin Suresi” olmaktadır. Bu bakımdan mutlak bir varlık olarak cinlerin inkarı İslam inancına göre mümkün değildir. Pozitif ilim de cinlerin varlığını ve görünmez olduklarını kabul etmektedir.

Cinler dünyadaki insan sayısının beş katıdır. Ömürleri 800 ile 1000 yıldır. Onlar da ölürler. Eşleri, dostları var; insanlar gibi hayat şartları var. Birbirleriyle evlenebilir, hatta çoluk çocuk sahibi olabilirler. İnsanlar cinlerle, cinler insanlarla evlenebilirler. Fakat yaradılış farklılıkları nedeniyle bu tür evliliğin insanlar için uygun olmadığı da bir gerçektir.

Cin’in lugattaki manası gizliliktir, görünmeyen gizli varlıklar demektir. Cinlerin asıl suretini gören olmamıştır. Cinlerin hakikatini göremeyiz. Çünkü cinler görülmeyecek kadar küçük varlıklardır. Eğer insan veya hayvan şekline girerlerse görebiliriz. Asıl sureti kesinlikle görülmez.

İnsanları, dağları, taşları, ağaçları, yerleri, gökleri, denizleri ve nehirleri yaratan Allah, tıpkı onlar gibi birer yaratık olan cinleri de yaratmıştır. Cinler de Allah (C.C.) tarafından yaratılmış olan tüm varlıkların gözle görülmeyen birer fertlerdir. Kur’anın ifadesine göre asıl maddeleri ateştir. Son derece latif ve ince cisimli oldukları için, gözle görülmezler. Tıpkı nurani olan melekler gibi. Onların gözle görünmemesi yokluklarını gerektirmez. Vardırlar ama görünmezler. Varlıkları Kur’an ve hadislerle sabittir. İnkarı mümkün değildir.

Büyük Alim ŞEYH ŞA’RAVİ buyururlar ki; ” Gaybi işlerde dini meselelere gelince, bunlara iman etmek vaciptir. Mahiyetini ve keyfiyetini bilmesek bile. Çünkü imanın bir zirvesi vardır ki, o da Allah’a iman etmektir. Bir kere kendi isteğinle Allah’a iman ettin mi? Aklınla zirvenin altına girdin mi? Aklın alsın, almasın Allah’ın her dediğini kabul etmek zorundasın. Çünkü bilmemek hiçbir zaman delil sayılmaz. Yani bir şeyin varolduğunu bilmemek, o şeyin yok olduğunu göstermez.

Araf Suresi Ayet : 27 Sayfa : 154

“Ey Adem oğulları, çirkin ve ayıp yerlerini kendilerine göstermek için ebeveyniniz olan Adem ile Havva’nın elbiselerini soyarak, şeytan onları nasıl cennetten çıkardı ise, sakın size de bir bela yapıp, sizi saptırmasın. Çünkü şeytan ve kabilesi kendilerini göremeyeceğiniz yerlerden onlar sizi görürler. Biz şeytanları iman etmeyenlere dostlar yaptık.”

Ayet-i Kerime’den anlaşılıyor ki, insanlar cinlerin asıl şekil ve suretlerini göremezler. Ancak herhangi bir kılığa girerlerse mümkündür. Ama cinler her surette ve her zaman insanları görürler.

CİNLERİN YARATILIŞININ DELİLLERİ

Hicr Suresi Ayetler: 26 ve 27 Sayfa: 264

“Andolsun ki, biz insanı balçık haline gelmiş, kuru bir çamurdan yarattık.”

“Cinleri de sizden önce, dumansız, azgın ve şiddetli ateşten yarattık.”

Rahman Suresi Ayetler: 14 ve 15 Sayfa: 532

” İnsanı kurumuş, kerpiç haline gelmiş kuru bir çamurdan yarattık. “

” Cinleri de dumansız bir alevden yarattık. “

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki, cinler de kainatta yer kaplayan varlıklardır.

CİNLERİN GURUPLARI

1. İnsanların arasında bulunan, yerleşen ve göç eden cinlere, AMMAR denir.

2. Çirkinleşip şirret haline gelen cinlere ŞEYTAN denir.

3. Çocuklara musallat olan cinlere ERVAH denir.

4. Yaramaz ve güçlü cinlere de İFRİT adı verilir.

CİNLERİN SINIFLARI:

a) Kanatları vardır kuş gibi uçarlar.

b) Yılan, kedi, köpek, manda, keçi ve haşere hayvanlar şeklindedir.

c) Diğer bir sınıftır ki onlara hesap ve ceza vardır.

CİNLERİN ÖZELLİKLERİ

1…Cinlerin kılıktan kılığa, şekilden şekle girme özellikleri vardır.

Cinler bir çok kılığa girdikleri gibi, daha çok insan kılığına da girmeleri mümkündür. Enfal Suresi Ayet: 30 Sayfa: 181 ayetindeki ifade aynen şöyledir; Bir gün Kueryş kafirlerinin ileri gelenleri bir araya gelip, ‘Muhammed’i hapsedelim mi? Öldürelim mi? Veya Mekke’den sürelim mi? ‘ diye birbirleriyle istişare ederken, cinlerin ilk yaratılanı şeytan, namı diğer iblis, üstü başı pis, kötü bir insan kılığında bunlara yanaşıp, öldürmeleri için vesvese ile telkin etmiştir.

2…Hareket üstünlükleri vardır.

Neml Suresi Ayetler : 38 ve 39 Sayfa : 381

“Süleyman cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil adamlarına dönerek, -Ey ileri gelenler, Yemen Sultanı olan Belkıs, Müslüman olarak gelmeden önce, tahtını, yetkisini bana hanginiz getirecek dedi.”

“Cinlerden bir ifrit, -ben o tahtı sana yerinizden kalkmadan getiririm. Benim buna gücüm yeter, ona hiç bir zarar vermeyecek kadar, güvenilir ve eminim- dedi”

Yukarıdaki ayetin ifadesinden anlıyoruz ki, Hz. Süleyman Belkıs’ın tahtını Yemen’den getirmek isteyince, bir cin ‘ Sen makamından kalkmadan,ben onu sana getiririm. Benim buna yetecek gücüm var ‘ demiştir. Süleyman (A.S.) Kudüs’te, getirilecek taht Yemen’deydi. Onu bir saniyede getirmek büyük bir hız ve büyük bir güce sahip olmak demektir.

3…Semaya çıkıp, semadaki haberleri çalıp öğrenme özellikleri vardır. Ancak, Hz. Peygamber’ in doğumundan sonra bu yasaklanmıştır.

Şuara Suresi Ayet: 212 Sayfa: 377

” Şüphe yok ki cinler semaya çıkıp oradaki haberleri öğrenmelerinden, meleklerin sözünü işitmelerinden, gayb haberlerini öğrenmelerinden azledilmişlerdir. “

Mülk Suresi Ayet: 5 Sayfa: 563

“Yemin olsun ki en yakın semayı kandillerle, yıldızlarla süsledik ve onları şeytanlar için atılacak taşlar yaptık. Bu taşlar meleklerden sır çalmaya gelen şeytanları öldürür veya sakatlar. Ve o şeytanlara çılgın ateş azabı hazırladık.”

Cin Suresi Ayetler: 8 ve 9 Sayfa: 573

“ Cinler – Doğrusu biz semayı yokladık da, onu bekçiler ve gök taşları ile doldurulmuş bulduk.- “

“ Halbu ki biz Peygamberin gönderilmesinden önce, haber dinlemek için gök yüzünün bazı yerlerinde otururduk, haberleri öğrenirdik. Fakat şimdi kim haberleri dinleyecek olursa, kendisini gözetleyen yalın bir ateş buluyor. ”

Hz. Resulullah’ın doğduğu gece aşağıdaki sıralayacağım hadiseler ve mucizeler meydana gelmiştir.

1. Kabe’deki lat, uzza ve menat gibi kafirlerin taptığı yüzlerce put yere serilmiştir.

2. İran kısrasının MEDAYİN şehrindeki sarayının burçları yıkılmıştır.

3. Mecusilerin yani ateşe tapanların bin yıldan beri yanan ateşi aniden sönmüştür.

4. Mukaddes sayılan SAVA gölünün suyu çekilerek kurumuştur.

5. ŞAM tarafında bin yıldan beri kuru bir vadi olan ve suyu akmayan SEMAVE nehri dolup taşarak akmaya başlamıştır.

6. Hazreti Peygamberin doğduğu geceden itibaren şeytan ve cinlerin gayb haberlerini öğrenmeleri için semaya çıkmaları yasaklanmıştır. Böylelikle kahinlere, sihirbazlara gayb haberlerini veremez olmuşlardır.

HERKESİN CİNİ VARDIR

Peygamber Efendimiz (SAV) bir Hadis-i Şerifi’nde ;

Herkese cinlerden bir arkadaş verilmiştir” buyurunca, Sahabe sordu;

” Size de mi Ya Resulullah ? ” diye sorduklarında, Resulullah; “Evet, bana da cinlerden bir arkadaş verilmiştir. Ancak Allah ona karşı yardım edip beni güçlü kıldı. O cin müslüman oldu. ” buyurdu.

CİNLERİN MELEKLERDEN FARKI NEDİR

1. Allah melekleri nurdan, cinleri ise ateşten yarattı.

Sad Suresi Ayet: 76 Sayfa: 458

Araf Suresi Ayet: 12 Sayfa: 153

“ İblis, ‘ Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. O’nu ise topraktan yarattın. ‘ dedi. “ Bu ayetlerin ifadesi, cinlerin mutlak suretle ateşten yaratıldığının kanıtıdır.

Hz. Peygamber buyuruyor ki;

” Melekler nurdan, şeytan ateşten, insanlar topraktan yaratıldı. “

2. MELEKLER Allah’a isyan etmezler. ŞEYTAN Allah’a isyan etti.

Kehf suresi Ayet : 50 Sayfa : 300

“ Biz meleklere Adem’e secde edin dediğimizde İBLİS hariç hepsi secde etti. İBLİS cinlerdendi ve Allah’ın emrinden harice çıktı. ‘ Ey insanlar, beni bırakıpta iblis ve onun zürriyetini dostlar mı ediniyorsunuz ? Halbuki onlar size düşmandırlar. Zalimler için ne fena bedel. ‘ “ Bu ayetten anlıyoruz ki, şeytanlar cinlerin isyan eden ve Allah’ın emirlerine karşı çıkan gurubudur.

Tahrim suresi Ayet : 6 sayfa : 561

“O melekler Allah’ın emrettiği hususlarda asi gelmezler, isyan etmezler, emir olunduklarını yaparlar. Allah’a baş kaldırmazlar. “

3. MELEKLER, yemezler, içmezler, üreyip, çoğalmazlar. CİNLER ise, yerler, içerler, üreyip, çoğalırlar. Sayıları insanlardan daha çoktur. Cinlerin latif ve ince varlık olmaları, üreyip çoğalmalarına engel değildir. Kendilerine iyiliği dokunan insanları ödüllendirirler, saygısızlık yapanları da cezalandırırlar. Bazı insanları etki altına alıp kendi isteklerine alet ederler veya kötü işler yaptırırlar. Hatta bazen insanlara aşık olan cinler bile vardır, bu durumda sevgililerini kaçırarak onlara sahip olurlar.

İslamiyet açısından, iyi huylu “müslüman cinler” ve kötü huylu “kafir cinler“ de vardır. Bu tür cinler daha çok büyücülükle uğraşanların ilgisini çekmektedir. “Huddam” (hizmetçiler) adı altında bulunan bu cinler sayesinde hastalıkların iyileştirildiği, kötülüklerin defedildiği ve bir takım doğaüstü olayların meydana getirildiği varsayılmıştır.

Peygamber Efendimiz(SAV) buyurdular ki;

” Bana Nusaybinli cinlerden bir grup geldi, iyi cinlerdi. Benden yiyecek istediler, bende Allah’a dua ettim. Rastladıkları kemik ve tezekler onların yiyecekleri olsun.”

Hz. Peygamber (S.A.V.) buyuruyor ki;

“ Tezek ve kemikle taharet almayın. Çünkü onlar cin kardeşlerinizin azığıdır.“ buyurdu.

Sad Suresi Ayetler : 35, 36 ve 37 Sayfa : 456

“Ey Rabbim, bana öyle bir mülk, yetki ve ruhsat ver ki. Benden sonra hiç kimse de olmasın, muhakkak sen bütün dilekleri verensin, VAHHAB’ sın”

“Biz rüzgarı onun emrine bağlı kıldık, emri ile istediği yere rahatça akar giderdi.”

“Cinleri de onun emrine bağlı kıldık. O cinlerin kimisi bina ustası, kimide dalgıçtı”

Enbiya suresi Ayetler: 81 ve 82 Sayfa : 329 ve 330

“ Süleyman’ ın emrine esen rüzgarı verdik ki, bu rüzgar O’ nun emri ile içine bereketler verdiğimiz yere (Şam’a ) esiyordu. Biz her şeyi biliyorduk.

“ Cinlerden O’ nun için dalgıçlık edenleri ve daha başka işte çalışanları emrine verdik. Ve hep onları zapteden bizdik. “

Bu ayetlerin ifadelerinden anlıyoruz ki, Hz. Süleyman bina ve duvar ustalarına hanlar hamamlar, çeşmeler ve mescitler yaptırıyordu. Hatta Kudüsdeki Mescid-i Aksa’yı cinlere yaptırdığı mütevatirdir. Cinlerin dalgıçlarına da Kızıldeniz’ den inci ve mercan çıkarttırıyordu.

Neml suresi Ayetler : 17 ve 18 Sayfa : 379

“Birden Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan teşekkül eden orduları toplandı. Bütün bunlar toplandığı yerden sevk ve idare ediliyorlardı.”

“Nihayet Süleyman ve insanlardan, cinlerden, kuşlardan müteşekkil ordusu Şam’ daki karıncası bol olan, karınca vadisine vardıkları zaman, karıncaların hükümdarı olan bir karınca şöyle dedi; ’ Ey karıncalar, yuvalarınıza girin Süleyman ve müteşekkil ordusu sizi fark etmeyerek ezip geçmesin. ‘ “

Ayetlerin ifadelerinden özet olarak anlıyoruz ki, cinleri tahakküm altına alanların HZ. Süleyman gibi bir güce sahip olması gerek.

Cinler bir nevi yelden ibarettir. İnsan ise sürekli nefes alır verir, bu yüzden cinler herhangi bir yerinden insan bedenine girerler. Bu şekilde vücudun herhangi bir organına rahatça tesir eder.

Cinler ateşin duman tarafından yaratılmıştır. Duman ise insan vücuduna rahatlıkla girebilir. Sigara dumanının girmesi gibi. Ekseriyetle beyine yerleşirler. Çünkü oradan diğer uzuvlara kolay etki edebilirler. Hastanın dilinden konuşan bazı cinler de beyinde olduklarını haber verirler. Cinler beyine girip orada yerleştikleri gibi Vücudun herhangi bir yerine de yerleşebilirler. Ağrı ve sancıya sebep olurlar.

Peygamber Efendimiz(SAV) ;

” Şeytan insanoğlunun damarlarındaki kana karışıp, kan gibi akar. ” buyurmuşlardır.

Çünkü, cinler insan beynine hulûl etme kabiliyetine sahiptirler. Hatta etki altına aldıkları kişiye bazı bilgilerde verebilirler. Onların insan bedenine girip, beynine yerleştikleri tevatüren doğrudur. Cinlerin kötüleri, insanın bedenine ve aklına verdiği zarar, ilk çağlardan beri iyi bilinir. Ancak bundan daha tehlikelisi, insanın dinine, imanına verdiği zarardır. Tedavisi Kur’ anla mümkündür.

Şeytanın Allah tarafından üzerine musallat edildiği insanı çarpması doğrudur. Bu Kur’an da açıklanmıştır. Şeytanın çarptığı insanda fiziki değişiklikler yapabilir veya beyin dalgalarını kontrol altına alıp istediğini söyletebilir” insanların cinler tarafından çarpıldığı ve bir takım değişikliklere sebebiyet verdiği teyit edilmiştir. Cinlerin insan bedeninin tamamına girer. Bedende ağrı sancı ve titreme olur. Uzun zamandır insan bedeninde bulunur.

Şeyh Abdülaziz Bin Baz; Cin çarpmasının Kur’an-ı Kerim ile tedavi edilmesinin caiz olduğunu kaydetmiştir. Bu da şeytanın insanı çarpması olayının doğru olduğunu gösteren bir başka delildir.

Al’i İmran suresi Ayet : 175 Sayfa : 74

“ Cin ve şeytanlar sadece kendi dostlarına korku, heyecan ve zarar verir. Siz onlardan korkmayın. Gerçek manada inanıyorsanız, Benden korkun.” Bu ayetin ifadesinden anlıyoruz ki; Zaaf duruma düşen insanları cin ve şeytanlar insan bedenine verdiği korku ve eziyetten dolayı basiretleri ve idrakları bağlanır. Aklı selim olmazlar, aklı evvel hareketlerde bulunurlar.

Araf suresi Ayet : 200 Sayfa : 177

“ Eğer cin ve şeytanlardan bir korku ve dürtü sizi rahatsız ederse hemen Allah’a sığının. Çünkü O hakkıyla işitendir, her şeyi tam manasıyla bilendir.”

Müminun suresi Ayetler : 97 ve 98 Sayfa: 349

“ Ey Resulum de ki, Ya Rabbi şeytanların kışkırtmalarından, taşkınlık, zarar ve vesvese vermelerinden sana sığınırım. Ya Rabbi onların huzurunda olmalarından da sana sığınırım. “

CİN ÇARPAN İNSANDAKİ RAHATSIZLIKLAR NELERDİR ?

A : Cin çarpan insanda uyanıkken olan rahatsızlıklar şunladır:

1. Sebepsiz baş ağrıları, Beyin yorgunluğu Ani sinirlenmeler

2. Kasılma, sinirlenme, tembellik, ibadet etmekte ve Allah’ı zikretmede zorlanma. Kuran okunan ortamlarda bulunduğun da sıkıntılar duyması.

3. Herhangi bir uzuvda doktorların sebep bulamadığı bir ağrı veya sancı olur. Kasık ağrıları uyuşma karıncalama vs agrılar

B : Cin carpan insanda uyurken olan rahatsızlıklar şunladır:

1. Uzun süre sağ sola döner uyuyamaz ancak, iyice dinlendikten sonra uyuyabilir.Yataktan yorgun argın tenbel uyanır.

2. Çok korkunç rüyalar görür. Rüyasında muhtelif hayvanlar görür özellikle kedi köpek yılan görür. Uykuda çok ağlar, çok güler veya çığlık atar. Uyurken ah vah eder.

3. Yüksek bir yerden düşüyormuş gibi olur. Rüyasında kendisini mezarlıkta pis yerlerde ve korkunç yerlerde görür.

Haşr suresi Ayet : 21 Sayfa : 549

“ Kur’anı bir dağın üzerine indireydim, dağı Allah korkusundan baş eğmiş, yerle bir olmuş görürdünüz. “ Dağı yerle bir edecek kadar etkili, yeri delecek kadar tesirli olan Hazreti Kur’an karşısında, cini de, perisi de, büyüsü de, sihirbazı da hiçbir güç etkili olamaz. Samimi, candan ve yürekten Allah’a bağlanmak şarttır. ….

Cinnin Yaratılışı

Cinleri öz ateşten yarattı. (Rahman,15)

Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık. (Hicr Suresi, 27)

Kur’an-ı Kerim’de değişik lâfızlarda 32 yerde cinden bahsedilmektedir. Bunlardan 22′si cinn, 5′i cânn, 5′i de cinnet olarak geçmektedir;
Cinn:İsra (88), Kehf (50), Zariyat (56), Rahman (33), Araf (38,179), Neml (17,39), Fussilet (25,29), Ahkaaf (28,29), Sebe (12,14,41), Cinn (1,5,6), En’am (100,112,128,130)
Cânn: Hicr (27), Rahman (15,39,56,74)
Cinnet: Hûd (119), Secde (13), Saffat (158) 2kez, Nâs (6)

“De ki: Cinlerden bir topluluğun dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik. Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. Kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız. Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında pekaşırı yalanlar uyduruyormuş. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı. Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah’ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı. Doğrusu biz, göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyledoldurulmuş bulduk. Halbuki, biz onun bazı kısımlarında dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi? Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk. Şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah’ı âciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız. Doğrusu biz, o hidayeti işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık ne bir eksikliğe uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden korkar. İçimizde, teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır. Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.” (Cinn Suresi 1-15)
“Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar ahrete inanmayanların kalblerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve kendilerinin isledikleri suçları islemeleri için böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onları iftiraları ile başbaşa bırak.” (En’am Suresi 112-113)
” Allah hepsini toplayacağı gün, “Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınz” der, insanlardan onlara uymuş olanlar, “Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin surenin sonuna ulaştık” derler. “Cehennem, Allah’ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınız” der. Doğrusu Rabbin hakimdir, bilendir. Zalimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına böylece musallat ederiz. “Ey cin ve insan topluluğu! Size ayetlerimi anlatan, bugünle karşılaşmamızdan siziuyaran peygamberler gelmedi mi?” “Kendi hakkımızda şahidiz” derler. Dunya hayati onları aldattı da inkârcı olduklarına, kendi aleyhlerinde şahidlik ettiler.”
(En’am Suresi 128-130)

“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.”
(Rahman Suresi 33)

” Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman’a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık. Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır! Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe Suresi 12-14)
İNSİ VE CİNNİ ŞEYTANLAR

Şeyâtin, insî ve cinnî şeytanlardır ve bunlar İblis’in evlatlarıdır. İblis, evlatlarını iki gruba ayırmış, bunlardan bir kısmını insanlara karşı, diğer kısmını da cinlere karşı vazifelendirmiştir ki, bunlar vazifeli oldukları saha itibariyle bu ismi almışlardır.
Şeytanlar, insî ve cinnî olmak üzere iki kısımda mütâlaa edilmiştir ki,
“Böylece her nebi için ins ve cin şeytanlardan düşmanlar var ettik.” (En’am, 6/112) ayeti, bu hakikatı ifade eder. Ayette geçen “Şeyâtîn” kelimesinin manasında iki rivayet söz konusudur. Ulemâ arasında her iki rivayeti de destekleyen bir hayli insan vardır.

Birincisi:
Bu kelimeden maksat, insan ve cinlerin azgın ve sapkınlarıdır ki, İbn-i Abbas (ra) bu görüştedir. Bir rivayete göre Atâ, Mücâhid, Hasan ve Katâde gibi büyük imamlar da bu görüşü paylaşırlar.(1) Onlara göre hem Cinlerden hem de insanlardan şeytanlar vardır. Cinnî şeytanlar, mü’min insanları kendilerine uyduramayınca insî şeytanlara giderler ve bunları o mü’minler üzerine salarlar. Bu hususu te’yîd eden şöyle bir hâdiseden bahsederler:
Allah Rasulü (sav), Ebu Zer’e (ra) sorar:
“İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Allah’a sığındın mı?”
Hz. Ebu Zer de bu suale, yine bir sual ile karşılık verdi:
“İnsanlardan da şeytan var mı?”
Allah Rasulü cevabında:
“Evet, hem de onlar cinnî şeytanlardan daha da şerirdirler.” (2) buyurur.

İkincisi:
Şeyâtin, insî ve cinnî şeytanlardır ve bunlar İblis’in evlatlarıdır. İblis, evlatlarını iki gruba ayırmış, bunlardan bir kısmını insanlara karşı, diğer kısmını da cinlere karşı vazifelendirmiştir ki, bunlar vazifeli oldukları saha itibariyle bu ismi almışlardır.(3)

Aslında, bu iki mana arasında ciddi ve neticeye tesir eden bir ayrılık olmamakla beraber, birinci rivayet her halde ayetin zahiri manasına daha uygun düşmektedir ki, alimlerin ekserisi bu birinci manayı tercih etmişlerdir. Ayrıca bu hususu teyid eden, Efendimiz’den (sav) mervi bir çok rivayet de mevcuttur. Bu cümleden olarak, Allah Rasulü (sav) bir hadis-i şeriflerinde:
“Sizden biriniz namaz kılarken, önünden herhangi bir kimsenin geçmesine müsaade etmesin, gücü yettiği nisbette ve en uygun şekilde ona mani olmaya çalışsın. Yine de inat edip önünüzden geçmek isterse onunla dövüşsün, çünkü o Şeytan’dır.” (4) buyururlar.

Bir başka defasında Efendimiz (sav), sokakta bir güvercin arkasından koşup duran birisini görür ve şöyle buyurur:
“Bir şeytan, diğer bir şeytanın peşine düşmüş!..” (5)

İşte bunlar gibi daha pek çok rivayetlerde Allah Rasulü (sav) bazı şahıslara, hatta daha başka varlıklara bazı hareketlerinden dolayı, doğrudan doğruya “Şeytan” demiştir.

Yukarıda da temas edildiği gibi, aslında her iki mana arasında neticeye tesir edecek ciddi bir ayrılık yoktur. Zira birinci görüşte olanlar, kalb ve kalıbı birden ifade ile insana şeytan derken, ikinci manayı tercih edenler, kalb ile kalıbı birbirinden ayırmış ve “Kalıbıyla insan, fakat kalbiyle şeytan” demek istemişlerdir. Bunu destekleyen bir rivayet de vardır:

Huzeyfe (ra) anlatıyor: Bir gün Allah Rasulü’ne:
“Ya Rasulallah! Bizler şer içindeydik, Cenab-ı Hakk bizlere hayır ihsan etti ve şimdi hayır içinde bulunuyoruz. Acaba bu hayırdan sonra tekrar şer gelecek mi?”
Allah Rasulü:
“Evet” dedi.
Ben de:
“Acaba o şerden sonra tekrar hayır olacak mı?” diye sordum, yine
“Evet” dedi.
Bunun üzerine ” O nasıl olacak?” deyince Allah Rasulü de:
“Benden sonra bir kısım devlet adamları gelecek ki, benim yolumu ve benim sünnetimi takip etmeyecekler. Hatta onlardan öyleleri idareye vaziyet edecek ki, beden ve cesetleri insan cesedi ama, içlerinde taşıdıkları kalb, şeytan kalbi!..” cevabını verdi. Allah Rasulü’nün bu izahı üzerine
“O zaman ben nasıl hareket edeyim?” diye sorunca da:
“Dinle ve itaat et! Sırtına vurulsa, malın elinden alınsa, yine dinle ve itaat et!..” buyurdu. (6)


CİNLERİN İNSANLARA ZARARLARI

 

İman etmeyen cinler insanlarla içiçe yaşadıklarından birçok kimsenin ne durumda olduklarını bilirler ve cinler kendi aralarında birçok insan ile ilgili konuşmalar yaparlar. İnsanların manevi olarak hassaslaştığı, sıkıntılı olduğu dönemlerde, ekseriyetle kalplerine ve beyinlerine hükmederek bilhassa vesvese yolu ile sıkıntı verirler, yanlış yollara sevk etmek için yönlendirirler. İnsanları, imanlarından uzak tutabilmek için ellerinden ne geliyorsa yaparlar. Kimi insana vesvese ile, kimisine görünmek sureti ile kendilerini hissettirirler. Yılan, akrep, kedi, köpek ve deve halinde görünürler. Cinler değişik şekil ve suretlere girebildiklerinden dolayı, herhangi bir insan sureti ile de gözükebilir. İnsanlara musallat döneminde ekseriyette geçmişi hatırlatırlar. Cinlerin musallat olması ise bu şekilde başlar. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Cinlerin ve insanların nazarından Allaha sığınırım.” Yine bir hadis-i şerifinde “Şeytan yani şeytan cinler adem oğlunun damarlarında kanının dolaştığı gibi dolaşır” demektedir. Cinler ekseriyette rahatsız ettiği insanların gözlerine bir takım hayali görüntüler verirler.
CİNLERİN YAPILARI VE ÖZELLİKLERİ

“CİN” adıyla işaret edilen; gerçeği itibariyle insan gözü tarafından görülemiyen; bazen de sahip oldukları özellikler dolayısıyla, bazı insanlara maddemsi görüntüler verebilen bu varlık türünün yapısı iki katmandan oluşur:

1-CAN… Algılamada yetersiz kaldığımız “bilinç” türü…

2-PERİSPERİ denilen “hologramik dalga beden”!.

Kur`ân-ı Kerim’de “CİN” kelimesiyle tanımlanan; halk arasında “peri”, “dev”, “hayâlet”, “CİN”, “CİNNΔ, “iyi saatte olsunlar” diye bilinen; görüntülerine göre çeşitli isimler takılan; spiritlerin, ölmüş kişilerin “RUH”u sanarak çağırma yoluyla iletişim kurdukları; son olarak da anlattıkları masalları yutacak fikir düzeyindeki kişilere kendilerini “UZAYLI VARLIKLAR” olarak tanıtan görünmeyen “bilinç varlıklar”dır!..

“NEFS”i itibariyle varlığını, hayâtiyetini, “ben” bilincini bundan önceki bölümde belirtmiş olduğumuz üzere mutlak “RUH”tan alır…

Bilinç mükemmeliyeti olarak, evrende “İNSAN”dan sonra gelmektedir…

Kendi varlığını bilebilmesi, perisperiye (dalga bedene) bürünmesinden itibaren olmaktadır ki, bu da CİNlerin bir nevi doğumu olmaktadır kendi yapılarına göre…

Mutlak mânâda ölümü, kıyâmet denen anda olmaktadır aynen insan gibi…

Basit mânâdaki yani bizim umumi olarak anladığımız şekildeki ölümleri ise, kendilerine tâyin edilmiş ömürleri sonunda perisperilerinden (dalga bedenden) soyutlanmaları tarzında olmaktadır… CİNler kendilerinden birisinin ölümlerini, onun aralarından kaybolmalarıyla anlarlar…

Yaşama süreleri yâni ömürleri hakikatta insanlarla aynı süre almasına rağmen, yapı şartları ve özellikleri dolayısıyla, bu süre bazen bize göre 700-1000 yaşını bile bulmaktadır… Yâni gerçekte, kendi öz zamanlarına göre 60-70 senelik ömürleri, bizim zaman birimimize kıyaslandığı takdirde, karşımıza 1000 seneye yakın bir ömür süresi çıkabilmektedir…

Yapıları sebebiyle çok gelişmiş imkânlara sahip olmalarına rağmen, düşünce seviyesi, bilinç olarak, insanlardan üstün olanına da rastlanmaktadır… Şurası kesin olarak bilinmektedir ki, üstün insan, üstün CİNden daha üstün olmaktadır…

Karakter olarak insandan daha zayıf bir yapıya sahiptirler… Olumsuz olarak adlandırılan davranışları çokça ortaya koymaya yatkındırlar… Ve genellikle bu çeşit işlerle uğraşırlar… Ancak buna rağmen içlerinde, iyileri, dine bağlı olanları ve hattâ ender de olsa evliyaları vardır…

En büyük özellikleri ve eğlenceleri, insanların zayıf taraflarından faydalanarak, müsait olan yapıları dolayısı ve sebebiyle, onları kendilerine bağlı kılmak, istediklerini yaptırmak, adeta kulları olarak kendilerine hizmet vermelerini sağlamak, taptırtmaktır…

Şeytan diye bilinen, yahut da şeytana ait olarak bilinen işlerin tamamı gerçekte CİNlere aittir… Çünkü şeytâniyet, CİNlerin bir vasfıdır!. CİNlerin dışında ayrıca, şeytan diye bir varlık yoktur…

CİNlerin özelliklerinden bundan sonraki bölümlerde daha geniş bir şekilde devam edeceğimizden, şimdilik burada kesiyor ve büründükleri örtüye geçiyoruz:

CİNler, hareketlilikleri ve madde kaydında olmamaları dolayısıyla, geçmişi tamamen bilebilmektedirler…

Geleceğe ait bilgileri, gene yapıları dolayısıyle bir ölçüde bilmeleri mümkün olmakta ise de, detaya inememektedirler… Pek çok kere de geleceğe ait verdikleri bilgileri yanlış çıkmaktadır.

2. PERİSPERİ (Ruhu hayvânî):

Yapısı henüz bugünkü ilmin tesbit edemediği dalgalardan oluşmuştur… Ancak bu sahada vazifeli olanların bir süre çalışması sonucu, perisperinin, yani dalga bedenin yapısını tesbit etmeleri hiç de güç olmayacaktır…

“İnsan” bölümünde açıkladığımız, “insandaki dalga bedenle” aynı özelliklere sahiptir…

Ayrıca, beden gibi, birşeye bürünmüş değildir; bedenin fonksiyonlarını da perisperi yüklenmektedir.

Diledikleri takdirde maddemsi bir görüntü verebilmektedirler…

Bizim zaman ve mekan kayıtlarımızla bağlı değillerdir…

İstedikleri anda dünyanın herhangi bir yerinde veya semanın herhangibir bölgesinde olabilecek seyyaliyete ve hıza sahiptirler…


Cinlerin zararları

 

Sual: Cin insana zarar verir mi, insan şekline girebilir mi? Zararından korunmak için ne yapmalı?
CEVAP
Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabında özetle deniyor ki:
Cinlerin müslüman olanı ve olmayanı vardır. Müslüman olan cinlerden insanlara bir zarar gelmez. Bunlar, yalnız ibadet ederler. Ehl-i sünnet âlimleri bunları tanır. Salih insanlar gibi görünür ve sohbet ederler. Kâfir olan cinler, insanlara çeşitli şekilde zarar verirler. İnsandan ayrılmayıp her şekle girebilirler. Mesela mikrop şekline girip insanın damarlarında dolaşırlar. Yalnız müminlerin kalbine giremez ise de, kalbine vesvese verebilir. Keçi, yılan, kedi şekline girdikleri çok görülmüştür.

 

Kâfir cinler, iyi insan şekline de girip iyi ve faydalı şeyler de yaparlar. Kâfir ve fâsıklarla arkadaşlık yapınca, hiç ayrılmayıp onları günaha ve küfre sokarlar.

 

Cinler ve şeytanlar rüyada da görülebilir. Çok güzel şekle girip ihtilama sebep olurlar.

 

Herkesin kâfir bir cin arkadaşı vardır. Melekler, insanları cinlerin zararından korur.

 

Âyet-i kerime ve dua okuyup, Allahü teâlâya sığınanlara da cinler bir şey yapamazlar.

 

İnsanlara, hastalıkların tedavilerini ve gerekli ilaç öğrettikleri, sara hastasının bedenine girip, ona zarar verdikleri, insanlara nazarlarının değdiği kitaplarda yazılıdır.

 

Cin üç sınıftır:
1- Rüzgar ve hava gibi olanlar.
2- Yerdeki böcek ve hayvancık gibi olanlar.
3- Dinin emir ve yasaklarına uymakla vazifeli olanlar ki bunlara hesap ve azap vardır.

 

Cin, ateş ve havadan yaratıldığı için çok latiftir, çabuk hareket eder, hafif bir çarpmada hemen ölürler. Ömürleri kısa, din bilgileri azdır ve kibirli olurlar, birbirleri ile hep dövüşür ve savaşırlar. Cinnin ölümü, yerde kaybolmakla olur. İhtiyarları, gençleşir, çocukluk haline döner ve ölüp yerde kaybolur.

 

Kâfir cinler, cinci ve büyücülerin bildirdiği insanlara sihir = büyü yaparlar. Hadika’daki hadis-i şerifte, (Sihir = büyü yapan, yaptıran ve inanan bizden değildir) buyuruluyor. Cinciler, falcılar ve yıldız nameye bakıp, sorulan her şeye cevap verenler büyücü sınıfına girerler. Bunlara gidip, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah’tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfür olur.

 

Geçmiş şeyleri cinden sormak caiz, ileride olacak şeyleri sormak caiz değildir. Çünkü geleceği ve gaybı ancak Allahü teâlâ bilir. Kâfir cinler yalancı olduğu için olmuş şeyleri de görmeden gördük diyebilirler. Cinciye gidip, insanı cinden kurtardığına inanıp, ona ücret vermek caiz değildir.

 

Cinden kurtulmak için en tesirli silah Kelime-i temcid (La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim) ve istiğfar duasıdır. Bunları okuyandan, cinler kaçar ve büyü bozulur. Cin mektubu denilen duayı, yanında taşıyana veya evinde bulundurana cin gelmez, dadanmış olan cin de gider.

 

Âyet-el-kürsi, İhlas, Muavvizeteyn ve Fatiha surelerini sık sık okumak da, insanı cinden muhafaza eder. Bu âyet-i kerimeleri okumakla, bu mektubu taşımakla, şifa âyetlerini okumakla ve yazıp suyunu içmekle faydalanmak isteyenlerin Ehl-i sünnet itikadına uygun olarak doğru iman sahibi olması gerekir. Bunları yazanın ve kullananın itikadı doğru olmazsa ve haram işlerse, faydaları görülmez.

 

Cin ve şeytan şerrinden kurtulmak için ve sara hastalığına ve sihre, büyüye karşı koruyucu âyet denilen (ayat-ı hırz)ı yedi gün okumalı ve bu âyetleri üzerinde taşımalıdır.

 

Evliyanın ruhları, görünmeden de, görünerek de, sevdiklerine fayda verir ve belalardan korur. Onları tanımaya, sevmeye ve sevilmeye uğraşmalıdır. (Daha fazla bilgi için Seadet-i Ebediyye kitabına bakılmalı.)

 

Cin ve şeytan
Sual: Cinle şeytanın yaratılış bakımından farkı nedir?
CEVAP
Şeytan da, cin gibi, ateşle havadan yaratılmıştır; fakat cinde hava, şeytanda ateş fazladır. Cinlerin kâfir olanları olduğu gibi Müslüman olanları da vardır. Şeytanların ise hepsi kâfirdir.

Cinlerde insanlar gibi doğup yaşayıp ölen ateşten yaratılmış varlıklar olduğundan insanlara göre çok daha aktif, çok daha fonksiyonel, çok daha yeteneklidirler. İnsanlardan daha akıllı ve bilgilidirler. Özellikle ateşe, ısıya karşı daha dayanıklı ve güçlüdürler. Biz insanlardan daha üst bir varlıktırlar. Ömürleri insan ömrüyle kıyaslandığında çok fazladır. İnsanların yaş ortalaması bu gün için 70 – 80 ise Cinlerinki en az 1500 – 2000 yıl yada daha fazladır.

Onlar için şekil, biçim, mekan değiştirmek bize göre çok daha kolaydır. Onun için her varlığın kılığına, şekline biçimine girerler. Onun için tıpkı röntgen ışınları gibi, her canlı varlığın bedenine nüfus etme özelliğine sahiptirler. İnsanlara göre yaşam mekanları farklıdır. Ancak onlarda insanlar gibi toplu yaşarlar. Hatta bazı yer ve mekanları kendilerine yerleşik mesken tutarlar.

Ateşten yaratılmış varlıklar oldukları için toprağın üstünde nurun altında bir yerde yaşarlar. Onun için (onlarla görevli melekler hariç) diğer tüm meleklerin altında, insanların üstünde bir semavatta yaşarlar.

İslam dinine ve peygamberimiz Hz. Muhammed’e inanları olduğu gibi inanmayanları da vardır. Bizim gibi onlarda aynı peygamberlere inanırlar. Çünkü peygamberler seçilmiş insanlar olduğundan meleklerden daha üstün olma vasfına sahiptirler. Dolayısıyla cinlerden de daha üstündürler. Üstünlükleri nedeniylede Allah cinleri de inanç açısından insan peygamberlere tabi kılmıştır. Ancak inanıp inanmamakta serbesttirler.

Cinler bazen insanların yaşam mekanlarına geçerek semavatta sınır ihlali yaparlar. İnsanlara musallat olup rahatsız ederler. Buna karşılık bazen de din ve cinler hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan insanlar da ruh çağırma vs. gibi yalan yanlış bilgiyle hiçbir zaman doğru olmayan hal ve hareketlerde bulunarak cinlere musallat olmaktadırlar.

Kur-an ifadesine göre cinleri dünyadaki ağır işlerde kullanan peygamberler olmuştur. Cinler geleceği asla bilemezler. Ama kendi ömür süreleri içindeki geçmişi çok iyi bilip değerlendirirler. Onun için zeki çocuklara da cin gibi denilmesinin sebebi de budur.

Cinler hakkında sizlere az çok bilgi verdikten sonra şimdi konumuzu anlatmaya yeniden başlayalım.

Yaşadığımız dünyada hiçbir şey ve hiçbir yer hiçbir zaman boşu boşuna yaratılmamıştır. Onun için doğal doğada asla boşluğa yer yoktur. Boş ya da boşalan yerler hemen başka şey yada şeyler tarafından doldurulur.

Düşmeyen düşünce üretemez. Bizde düşenin düştüğü yerden kolay çıkması için okuyup, düşünüp bilgi üretmeye çalışıyoruz. Çünkü dünya yaşamını akıl ve bilgi kolaylaştırır. Onun için bizde yaşadığımız dünyayı düşünüp ele aldığımızda doğal doğanın ilahi kaynaklı bazı kanunlarının olduğunu da hepimiz biliriz. Örneğin rüzgara karşı ne tükürülür. Ne de çiş yapılır.

Cinler insanlardan daha akıllı ve yetenekli varlıklar olduklarından, insan aklında bilgiye dayalı bir zaaf, bir boşluk oluştuğunda insan durduğu yerde kendi kendine olumlu – olumsuz bir çok düşünce üretmeye başlar. Akıl ve bilgisi az olanın ürettiği düşünceler her zaman sağlıklı olmaz. Sağlıklı olmayan düşünce insanı vesveseye düşürerek aklı çıkmaza sokar.

Çıkmaza giren akıl vesvese ve korkuyla bir çok olumsuz düşünce üretmeye başlar. Ancak insan aklı düşünce üretirken aynı zamanda da etrafına yayıp toplamaya yönelik çok güçlü frekansta elektromanyetik ses dalgaları yayar. Beynin düşünce amacına ve yapısına göre yönelik yayılan bu elektromanyetik dalgalar hem başka beyinlerden radyo, TV., telsiz, istasyonu gibi çalışarak bilgi alır. Ya da başka beyin ya da varlıklara bilgi aktarır.

İşte cinlerle sıkıntı bu bilgi aktarımı sırasında yaşanır. Çünkü bazı cinler sınır ihlali yaparak insan beyninden yayılan ses frekanslarını çözüp yararlanmaya çalışırlar. Onlar için insan beyninde oluşan her boşluk onlar için bir fırsattır. Fırsatını bulduklarında yararlanmaya çalışırlar.

Cinler insanlardan ömürce uzun yaşadıklarından cinin ömür süresi içinde yaşayan her insanın dilerlerse geçmişe yönelik bütün bilgisine ulaşabilirler.

Onun için insan beyninde (aklında bilgisizlikten) boşluk, oluşturacağı akli iradeye bağlı düşüncesinde zaaf olan, ya da düşüncesizlik sonucu oluşan her boşluğu hissedip algılayan, ya da fark eden cinler, lambaya (ışığa) üşüşen sinekler gibi insan beynine üşüşerek oraya karargah kurarlar. Esir alıp hükmederler. Sonra da onu evire çevire yönetirler. Ya da propaganda amaçlı diğer insanlara karşı pek ala kullanırlar. Tıpkı radyo tv. İstasyonunu basıp ele geçiren teröristler gibi, ele geçirdikleri insanı kullanarak onun ağzıyla konuşup yayın yaparlar.

Çünkü halk okumaktan uzak. Öğrenmekten uzak. Yazmaktan uzak. Aç karnını doyurmaktan uzak. Her şeyden önemlisi akıl ve düşünceden de uzak olunca zan ve vesveseyle her şey kolayca karışıyor. Dolayısıyla insan ya da cin fırsatçıların işi de bu şekilde kolaylaşmış oluyor.

Önemli olan aklımızda beynimizde boşluk yaratmamak. İşte İslâm dininin önemi tamda bu noktada ortaya çıkıyor.

Çünkü ALLAH; YAPILAN İBADETLERİN TÜMÜNÜ, İNSANLARIN AKLİ EKSİKLİKLERİNİN GİDERİLİP KEMAL NOKTASINDA İNSAN OLUP, TEKAMÜL YOLUNDA İLERLERLERKEN OLGUNLAŞMALARININ SAĞLANMASI İÇİN EMRETMİŞTİR. BU EMRİN EKSİKSİZ YERİNE GETİRİLMESİ İÇİN DE KADIN ERKEK AYRIMI YAPMADAN HER KESE HER ŞEYDEN ÖNCE OKUMASINI EMRETMİŞTİR. Onun için OKUMAK EN BÜYÜK İBADETTİR.

Okumayanın aklı beyni boştur. Boş konuşur, boş dolaşır. Dolaşırken önce kendi kullanılır. Sonara başkalarını kullanır. Kullanılırken de tıpkı inançsız insan ve cin gibi konuşup söz söyler.

Onun için akıl noksanlığından, vesvese yapıp aklı zaafa düşürmekten, nefse uyup aklın yolunu tıkamaktan, gönlün kirlenip vicdanın kaybolmasından, insan yada diğer yabancı tüm varlıkların bela, şer ve kötülüklerinden, sevgiden, aşktan, muhabbetten, ilim eksik ve noksanlığından bizleri yaratıp var eden yüce Allah’a sığınırım.

Çünkü AKILDAN SAPANIN SONU ŞEYTANLIKTIR.

Ruhlar tekrar tekrar gelip başka bedenlerde yeniden canlanıp terbiye edilecek. Ya da Allah’ın dünyada yapıp oluşturduğu haksızlığı, adaletsizliği bu şekilde geri gidereceği anlamındaki bir düşünceye bir ifadeye inanırsak şayet, işte o zaman bizler de akıldan uzaklaşmış oluruz. Bu şekilde inanıp anlatıp söyleyip yayarsak o zaman hem biz şeytanlaşırız. Hem de Allah’ın ilminden kudret ve kuvvetinden insanları aklını çelip zaafa düşürerek onları da şeytanlaştırmış oluruz. Böyle bir vebal altında kalmaktan yine Allah’a sığınarak derim ki, fazla kaşınmak uyuzluğu artırır. Onun için perhiz etmek gerekir. diyerek bu konuyu burada kapatmak istiyorum.

İslâm; tamamen akıl, idrak, düşünce ve sağ duyuyla elde edilmiş ilimle inanıp iman ederek doğru olup dürüstçe yaşama dinidir.

Yada kısacası, Allah’ın varlığına, birliğine inanıp, Kur-an’da vahyettiği tüm emirlerini akıl ışığında okuyup öğrenip kalpte nakşederek vicdanla yaşayıp yerine getirmektir.                                                                                                                     ****  

Batı İnançlarında Cinler

ESKİ YUNANDA CİNLER

Folklorik anlamda “cin” teriminin karşılığını, Eski Yunan mitolojisinde “daimon” olarak buluyoruz. İşler ve Günler adlı eserinin Soylar Efsanesi bölümünde (106-201), ölümsüz tanrıların peş peşe beş insan soyunu yarattığını söyler Hesiodos. Titanların en ulusu olan tanrı Kronos, ilk insan soyunu topraktan değil de altın madeninden yaratmış. Bu ilk soy, tanrılar gibi dertsiz belasız, büyük bir mutluluk içinde uzun bir dönem yaşamışlar. Vakitleri tamam olunca da tatlı uykulara dalarak huzur içinde ölmüşler. İkinci soy ise altından daha az değerli olan gümüş madeninden yaratılmış. Fakat, ilk soy gibi değilmiş bunlar. Ergin çağa geldiklerinde taşkınlıklar yapmaya başlamışlar. Bu sırada babası Kronos’u tahtından devirip yerine geçen Olympos’taki tanrı Zeus, gümüş soylu insanların kendisine gereken saygıyı göstermemesine çok öfkelenmiş ve hepsini yerin dibine gömmüş.

Zeus da babası gibi yeni bir soy yaratmak istemiş ve böylece üçüncü olarak tunçtan mamul insanlar çıkmış ortaya. Fakat, Zeus bu arada baş tanrı oluşundan önce yaratılan soyları da unutmamış. Altın çağın uykuya dalarak göçüp gitmiş insanlarının iyi birer cin (daimon) olmasını dilemiş Zeus. Ama, kendisine taşkınlık ettikleri için toprağa gömdüğü gümüş çağ soyundan olanları da yeraltı cinlerine dönüştürmüş.

Zeus’un yarattığı üçüncü soy ise, bir öncekinden de azılı çıkmış. Aralarında savaşarak kendi kendilerini yok etmişler. Ama, Zeus bununla yetinmeyip dördüncü bir soy yaratmış. Yarı tanrı kahramanlar işte bu soydan meydana gelmişler. Dördüncü soyun devri tamamlandığında, tanrı Zeus, dünyanın sınırlarındaki adalarda ölümsüz bir hayat vermiş bu gözü pek kahramanlara. Ardından da beşinci soyu demirden yaratmış.

Hesiodos eserinde, kendisinin demir soyundan biri olmasından dert yanar ve şöyle der: “Keşke bu soydakilerden biri olmasaydım ben. Keşke daha önce ölseydim veya daha doğmasaydım! Çünkü bu beşinci soy demir soyudur. Onlar, tanrıların yolladığı türlü dertlerle gündüzleri didinir, ezilirler. Geceleri de kıvranır dururlar. Bulabildikleri tek şey ise, belalarla karışık bir nebze sevinçtir.”

Hesiodos’a göre, demir çağı insanlarının da sonu gelecektir. Fakat, Zeus’un yaratacağı altıncı ak saçlı insanlar soyunun manzarası, karamsar yazarımıza göre hiç de iç açıcı değildir. Azra Erhat ve Sabahattin Eyuboğlu’nun dilimize büyük bir ustalıkla kazandırdığı “Hesiodos, Eseri ve Kaynakları” adlı değerli çalışmayı (TTK yayınları XX:5), erken dönem Yunan mitolojisindeki tanrıları ve cinleri merak edenlere tavsiye ederim. Konumuzun dışına taşmamak için, tarihçi Herodotos’tan muhtemelen dört asır önce yaşamış bu eski Anadolu ozanından, onun memleketlisi sayılan bir diğerine, Homeros’a geçiyoruz şimdi.

Hesiodos’tan bir-iki asır öncesinde, Homeros tarafından yazıldığı kabul edilen İliada ve Odysseia adlı destanlarda ise cin tanımı biraz farklıdır. Bu eserlerde “daimon” terimi, herhangi bir doğaüstü gücü tanımlamak için kullanılmıştır. Tanrının kişiliğinden söz ederken “theos”, tanrının faaliyeti vurgulanırken de “daimon” teriminin seçilmesi ilginçtir. Zeus’tan, Athena’dan bahsederken onları “theos” (tanrı) diye anan Homeros, insanlar üzerindeki tanrısal etkiyi ise başka türlü dile getirir: İliada 11:792 “tanrının (daimon) yardımıyla etkile onun yüreğini.” 17:98 “insan tanrı yazgısına (daimon) karşı çıkarsa, büyük bela gelir başına.” Odysseia 5:396 “kötülük dolu bir tanrının (daimon) hışmına uğramış.” 16:64 “bir tanrı (daimon) vermiş ona bu kaderi, sürünmüş durmuş.” 21:201 “keşke geri gelse o, getirse bir tanrı (daimon) onu.”

Ünlü Yunan filozofu Platon (Eflatun) da “daimon” terimini, “theos” olarak bilinen ulu tanrılar ile “heros” denilen yarı tanrı kahramanlar arasında tasavvur ettiği alt seviyedeki tanrılar için kullanmıştır (Rep. 3:392a). Diğer bir eserinde ise, insanın öldükten sonraki yaşamında, ruhuna öte alemde yol gösteren varlıkları “daimon” olarak tanımlamaktadır (Phaedon 107). Platon’un hocası Sokrates, vaktiyle Atina tanrılarını hiçe saymakla ve talebelerine başka kutsal varlıklardan söz ederek gençliği baştan çıkarmakla suçlanmış ve sonunda ölüme mahkum olmuştu. Kendisini daima bir daimon’un yönlendirdiğini ve ilham verdiğini söylemekten çekinmeyen Sokrates, ünlü savunmasında Platon’a göre şöyle der: Apol. 27d “Peki, daimonlara tanrı ya da tanrı oğulları gözüyle bakmıyor muyuz?” Diğer yandan, M.Ö. 5 yüzyılda doğan Platon ile çağdaş sayılan Protagoras ise “görmediğim, hissetmediğim tanrılardan bana ne!” diyerek tam bir tanrı tanımaz olmasına rağmen, kendi bulduğu “insan her şeyin ölçüsüdür” kuralınca, daimon’ları da insanla olan ilişkilerine dayanarak gerçekten var sayıyordu.

Platon’un tanımlamalarına bakılırsa, Sokrates’in daimon’unu bugünkü anlamıyla bir cin olarak damgalamak mümkün değildir. Nitekim, batı literatüründe önemli bir yeri olan Platon sayesinde, Ortadoğu’nun cin tasavvurundan farklı ve belirli bir sistematik içindeki anlamı ile çok boyutlu bir cin kavramı oluşmuştur Avrupa toplumlarında. Cinler hakkında veya diğer konularda ufkunu genişletmek isteyenlere, Platon’un (Eflatun) bütün eserlerinin M.E.B. Batı Klasikleri dizisinde ve ayrıca bir kısmının da Remzi Kitabevi’nce yayınlandığını hatırlatırım.

Eski Yunan’da cinler kapsamına alınacak en önemli doğaüstü grup Keres’tir. M.Ö. 5. yüzyılda yapılmış vazo süslemelerinde, cüce yapılı ve kanatlı çirkin varlıklar olarak resmedilen bu yaratıklar, kötülüğün kaynağı olmaktan ziyade insanlara bela getirenler olarak tanımlanmaktadır. Mesela bunlardan Hepialos, geceleri insanların kabus görmelerine sebep olan bir cindi. Şimdi Berlin müzesinde duran iki kulplu bir vazoda, yarı tanrı kahraman Herakles’in boynundan yakaladığı resmedilen bir Ker de çirkin suratlı, ince iki kanatlı ve bir metre boyunda gösterilmiştir.

Porphyry’ye göre, insan temiz olmayan gıdalar yerse, ağzını açtığında içine hemen bir Ker girer ve hastalanmasına yol açarmış. Üstelik, bu cinler özellikle et gibi kanlı gıdalarda yuvalanırlarmış. O devirlerde mikropların başka türlü tanımlanmasına imkan olmadığını düşünürsek, bu açıklama hiç de mantıksız sayılmaz. Hesiodos bile Pandora Efsanesi’nde (Erg. 90) “Eskiden yeryüzündeki ölümlü insanlar dertsiz ve kaygısız yaşarlardı, Ker’lerin getirdiği hastalıklara bulaşmadan.” der. İhtiyarlığın da bir tür doğaüstü gücün etkisiyle meydana geldiğini düşünüyordu Eski Yunanlılar. Louvre müzesindeki M.Ö. 5. yüzyıldan kalma kırmızı bir amforun üzerinde, Herakles’in, kamburu çıkmış bitkin ve yaşlı bir adamı balyozu ile öldürürken resmedildiğini görüyoruz. İhtiyar figürünün yanında ise “Keras” yazısı vardır ve bu figür, Homeros’un Odysseia ll:398′de sözünü ettiği “Ölüm Ker’i” ile aynı anlamı taşır.

Ancak, Eski Yunan’daki “Ker” kavramını kapsamlı bir animizm içinde değerlendirmek gerektiğini unutmamalıyız. Hastalığın, belanın, kabusun, ölümün birer Ker olması, animist realite normlarına göre, henüz açıklanamamış doğa kanunlarının insanlar üzerinde nasıl çalıştığını göstermesi ve antropomorfist bir ifade ile hangi aracın bu işlemde rol aldığını tanımlaması açısından hiç de saçma sayılmaz. Fakat bu tür bir tanımlamanın, doğayı sadece belirli bir açıdan yorumlama ihtiyacından doğduğunu da unutmamak gerekir.

Bu kanatlı cinlerden bir kısmı dişi olup “Harpia” adıyla tanınırlardı. Şiddetli fırtına ile birlikte saldırdıklarında, Harpia’lar önlerine gelen her şeyi savurup mahveder, ölenlerin ruhlarını öte aleme taşırlardı. Aynı zamanda, doğumla birlikte gelen bebeğin ruhunu kapıp kaçıranlar da sivri pençeli, kanatlı dişi Harpia cinleriydi. Ruhun bir nefes gibi olduğu düşüncesi, ölen veya doğan bir insanın ruhunun da nefese benzer esinti ile taşınacağı inancına yol açmış ve sonunda bu taşıyıcı varlıkların fırtına veya rüzgarlarda bulundukları yorumunu yaratmıştı. Yani, insanlar önce bu tür bir cinin faaliyetini görüp daha sonra açıklamasını yapmak yerine, nasıl olduğunu kavrayamadıkları bir doğa olayını önce kendilerine göre yorumlamış, daha sonra da bu yorumda yer alan doğaüstü güçleri kişileştirme yolunu seçmişlerdir. Fakat, 25 asır öncesine göre normal sayılan bu empirik olmayan akıl yürütme, günümüzün bilgi ve tecrübe birikiminde yaşayan bir insana göre hiç de mantıklı sayılmaz. Buna rağmen, halk arasında hala aynı ilkel düşünce kalıplarının bulunması, cinlerin gerçek olmasından çok ilkel seviyede düşünmekten öte bir faaliyette bulunamayan insanların ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir.

Yüz ifadeleri ile meşhur cinler ise “Gorgon” sınıfına girerler. Bunların içinde en tanınmışı, Perseus’un kafasını kopardığı Medusa adındaki dişi cindir. İnsanın kanını donduran bakışları, dışarı sarkık dilleri ve buz gibi bir ifade ile sırıtan korkunç yüzleri ile Gorgon’lar canavar ruhlu yaratıklar olarak düşünülmüşlerdir. Gorgon eğer kalbi temiz olmayan bir insana görünürse, onu anında taşa çevirerek öldürürmüş. Bu arada Siren türü cinleri de unutmamalıyız. Dilimizde “deniz kızı” denilen sirenler, belden aşağısı balık gibi olan ve güzelliği ile denizcilerin aklını başından alan yaratıklardır. Odysseia destanında (12. bölüm), büyücü Kirke tarafından önceden uyarılan kahraman Odysseus, Sirenlerin bulunduğu adaya geldiğinde, denizcileri tatlı sesleriyle büyüleyip gemilerin kayalıklara çarpmasına sebep olan bu cinlerin şerrinden, arkadaşlarının kulaklarını balmumu ile tıkamak suretiyle kurtulabilmiştir.

Erinys türü cinler ise daha çok öldürülmüş insanların intikamını alan dişi yaratıklardır. Erinys’leri diline dolamayı pek seven Aeschylos, Agamemnon – Khoephoroi – Eumenides trilogiasında, ana katili Orestes’in bu öç alan cinlerden neler çektiğini uzun uzadıya anlatmıştır. Çok sonraları ise, Erinys’ler cehennem zebanileri olarak düşünülmüş ve Tartaros’ta (ölüler ülkesinin dibi) kamçılar ve yılanlarla ruhlara eziyet eden Erinys’ler, Latin şairi Virgilius’un Aeneis destanındaki ürkütücü manzaranın baş kahramanları olmuşlardır.

M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren Trakya’dan Yunanistan’a ve Güney İtalya’ya kadar uzanan bir alana yayılan Orpheus tarikatında da tanrılardan ziyade daimonların önemli bir yer aldığı görülür. Aslında, bu tarikatta mistik anlamda çok yönlü bir tektanrıcılık inancı hakimdi. Olympos’un tanrıları ismen geçerli olsalar bile, bunlar doğrudan ilişki kurulması mümkün olmayan tek bir tanrıyı tanımlamaya yarıyorlardı. İşte bu tek tanrı, Orpheus kültünde karşımıza bir daimon olarak çıkmaktadır. Bacchus ve Eros gibi, Orpheus inancının temel taşını oluşturan Dionysos da bir daimon’du. Bitki, hayvan veya insan biçiminde görünebilirdi. Zamanla Phanes adını alan Dionysos, böylece tamamen tanrısal gücün simgesi haline geldi. Eski Yunan’a dışardan giren bu mistik akımın özündeki dişilik faktörü ve tanrısal birleşmedeki rolünün etkisi, daha sonra Avrupa kavimlerinde Hıristiyanlık anlayışını farklı temellere dayandıran ana unsurlardan biri olmuştur.

Halk olarak Eski Yunanlılar daha çok yeraltı dünyasının varlıklarına yönelik bir ibadet biçimine önem vermişlerdir. Olympos tanrıları adına düzenlenen şenliklere rağmen, halkın kthonian (yeraltına ait) tanrıların (daimones) getireceği belalara karşı önlemler almak üzere, bu güçlere şirin gözükmek amacıyla, kendilerini sürekli ayinler yapmaya mecbur hissettikleri anlaşılmaktadır. Hiç beklenmedik yerde ortaya çıktığı varsayılan bu cinlerin şerrinden korunmak için, herbirine uygun tütsüler ve dualarla, belirli vakitlerde kurbanlar vermişler. Ancak, bu işlemin yeterli olmadığını gördüklerinde, tanrısal güce sahip olabilmek ve böylece yeraltı cinlerinin getirdiği belaları defedebilmek için, özel inisiyasyon ayinlerinin temelini atmışlardır.

ROMA DÜNYASINDA CİNLER

M.Ö. 3. yüzyıldan itibaren Akdeniz’i egemenliği altına almaya başlayan Roma İmparatorluğu, aynı zamanda farklı toplumlardan da etkilenerek, asırlar boyunca ağırlığını koruyacak bir Romen kültürünün temelini atmış oldu. Bugünkü batı medeniyetinin oluşmasında ve dolayısıyla batının değer yargılarında en etkili faktör sayılan antik Roma dünyasının cinlere bakış açısı da imparatorluğun sınırları gibi çok geniş bir alana yayılmıştı. Dini inançların yanı sıra; Divinatio (kehanet, geleceği bilme) ve Magia (sihir, büyü) gibi Arcana Mundi (kainatın sırları) kapsamında ele alınan Ars Occultum (gizli sanat), batı dünyasında ilk sistematik yapısına Romalılar döneminde kavuşmuştur. Bu kısa incelemede elbette ki böylesine devasa bir konuyu etraflıca ele almak mümkün değildir. Ancak, önemli eserlerden aktardığım bazı orijinal pasajlar ile size bir fikir vermeye çalışacağım.

Romen düşünce aleminin en çok Eski Yunan’dan etkilendiğini belirtmeye gerek yok. Platon’un talebesi Xenokrates, Latin edebiyatında “cinler biliminin babası” olarak bilinirdi. Nitekim, Plutarkos da bu cinci hocanın yolundan giderek ilk sistematik Demonoloji’yi (cinler bilimi) kurmuştur. M.S. 1.-2. yüzyılda yaşamış Yunanlı bir yazar olmasına rağmen, Plutarkos Latin edebiyatına maledilmiş ve 16.-19. yüzyıl Avrupa’sını en çok etkileyen klasik yazarlardan sayılmıştır. Sokrates’in Cini Hakkında (D.Gen.Soc. 589b) adlı eserinde şöyle der: “Cin (daimon), çok yoğun bir biçimde düşünebilen ruhsal bir varlıktır. Bunların düşünceleri havada öylesine güçlü bir titreşim yaratır ki, diğer cinler gibi bazı duyarlı insanlar da bu titreşimden etkilenerek cinin düşüncelerini alabilirler.” Böylece, duru-işiti (clairaudience) ve telepati hakkındaki ilk bilimsel(!) açıklamayı da yapmış oluyordu Plutarkos.

Kahinlerin Çöküşü adlı eserinde (419b), klasik çağın sembolü olan doğa tanrısı (daimon) Pan’ın ölümünü dile getirirken de Plutarkos şöyle demiştir: “Thamus adındaki Mısırlı bir gemici, Korfu adasının güneyinde seyrederken, Paksos adasından gelen bir ses duydu. Bu gizemli ses, gemi dümencisi Thamus’a, Yüce Pan’ın öldüğü haberini etrafa yaymasını söyledi. Thamus söyleneni yapınca, karadan korkunç bir inilti ile karışık feryatlar yayılmaya başladı.”

Bu hadisenin imparator Tiberius zamanında olduğu, yani Peygamber İsa’nın yeni bir dini vazetmesiyle birlikte meydana geldiği düşünülürse, verilmek istenen mesaj daha iyi anlaşılacaktır: Adı “bütün her şey” anlamına gelen Pan, doğayı temsil eden en yüce daimon’dur. Eski düzenin koruyucusu olan Pan ile birlikte diğer bütün daimon’lar, dünyayı saracak yeni bir din adına yapılacak zorbalıklar altında yok olup gideceklerdir. Bu yüzden, doğanın her bir köşesinde yuvalanmış olan bu küçük tanrılar, haberi aldıklarında kendi vakitlerinin de dolduğunu anlayarak, feryat figan içinde acılarını dile getirmişlerdir. Burada yokolup giden unsur, klasik çağın yobazlığa yer vermeyen ve insanın doğa ile birlikte uyum içinde yaşamasını öğütleyen ilkelerdir. Nitekim, bir kehanet sayılan bu haykırış zamanla gerçekleşmiş ve Ortaçağ’da İsa adına yapılan işkencelerde, yobazlığa kurban giden insanların yıllarca tükenmeyen feryatlarında defalarca tekrarlanmıştır. Elbette ki doğanın bu haykırışı sadece Avrupa’da yankılanmadı. Ortadoğu’da günümüzde bile aynı sesleri duymak mümkün.

Kahinlerin Çöküşü’nden (414-415), Plutarkos’un cinler hakkındaki açıklamalarına devam edelim: Suyun topraktan, havanın sudan ve ateşin de havadan çıkması gibi; insanlar arasındaki üstün ruhlar bir değişime uğrayarak kahramanlara, kahramanlar da aynı biçimde değişerek daimon’lara dönüşürler. Ama, bu daimon’lar arasında saflaşarak üst seviyeye erişebilenlerin sayısı azdır ve bu ancak uzun bir süre içinde meydana gelebilir. Diğer yandan, kendisini kontrol edemeyip zamanla aşağılaşmaya başlayan daimon’lar da vardır. Bunlar ise tekrardan ölümlüler gibi bedene bürünüp dünyada sefil bir hayat yaşamaya mahkum olurlar.”

Aynı eserden bir başka bölümle devam ediyoruz (418): “Tanrılar insanlarla doğrudan bağlantı kurmazlar. Bu işi üslenenler daimon’lardır ve tanrılar onların aracılığıyla mesajları iletirler. Mesela, adakları kontrol edenler, ayinleri gözetenler, kötülerin cezasını verenler, kahinleri yönlendirenler hep daimon’lardır. Kehanetle görevli daimon ortadan kaybolursa, kahinin yeteneği yokolur. Daimon’lar sürgüne uğrarlarsa veya başka bir yere göçerlerse, kahinin gücü de biter. Ama, daimon’lar tekrardan geri gelirlerse kahin yine eskisi gibi konuşmaya başlar. Daimon’lar çok uzun bir aradan sonra dönseler bile bu mümkündür. Çünkü, kahin bir müzik aleti gibidir, onu çalmasını bilenin elinde her zaman ses verecektir.” İkibin sene öncesinden yansıyan bu açıklamalar, günümüzdeki medyumların bedensiz varlıklarla nasıl irtibat kurduklarına yönelik değişik bir yorum sayılabilir. Elbette ki “medyum” derken, cinleri olduğunu iddia eden şarlatan dolandırıcıları kastetmiyorum.

Plutarkos, İsis ve Osiris adlı bir başka eserinde, geç Hellenistik ve erken İmparatorluk dönemlerinde dikkati çeken bir biçimde yayılan İsis Kültü ile gelen Eski Mısır tanrılarını da üst düzeyde daimon’lar olarak tanımlamıştır. Aynı yöntemi daha sonra Kilise de kullanacak ve Roma’dan miras kalan doğaüstü bütün güçleri etkili birer cin olarak niteleyecektir. Ancak, Kilise’nin tutumu Plutarkos’unki kadar liberal olmamış, geçmişin bütün mirasını bir çırpıda “şeytani güçler” diye lanetleyip, doğa ile halkın arasına bir umacı gibi girerek insanlara kan kusturmuştur.

Cin çıkarma (exorcism) konusunda da Philostratus’un Tyana’lı Apollonius’un Hayatı adlı eserinde (4:20) ilginç bir bölüm vardır: Ünlü bir filozof ve mucizeler adamı olan Apollonius, günün birinde ayinle ilgili vaaz verirken, dinleyiciler arasından genç bir adam filozofun her dediğine yüksek sesle ve kaba bir biçimde gülerek karşılık veriyormuş. Sonunda Apollonius’un tepesi atmış ve genç adama “Böyle saldırgan biçimde karşılık veren aslında sen değilsin. İçindeki cin seni böyle davranmaya zorluyor. Ama sen bunun farkına varamıyorsun!”, demiş. Genç adam ise bir süre daha kahkahalar attıktan sonra birden bire ağlama krizine girmiş. Ağlamanın ardından da kendi kendine konuşup şarkı söylemeye başlamış. Halk bu taşkınlığını adamın gençliğine vermiş. Ama, aslında bir cinin etkisi altındaymış ve içki içmediği halde bile çoğu kez sarhoş gibi davranırmış. Apollonius bu sırada genç adama sert bir biçimde bakınca, adamın içindeki cin sanki yanıyormuş gibi öfke ve korkuyla dolu çığlıklar atmaya başlamış. Cin, genci rahat bırakacağına ve başka kimseye de musallat olmayacağına dair filozofa yalvarırcasına söz vermiş. Apollonius ise sanki bir köleye hitap edercesine, cine derhal genç adamı bırakmasını ve bunu bir işaretle belli etmesini emretmiş. Cin, “Evet, şimdi onu bırakacağım ve işaret olarak da şu ilerdeki heykeli devireceğim”, demiş. Ardından, bütün kalabalığın gözleri önünde koca heykel önce hafifçe yerinde sallanmış ve sonra büyük bir gürültü ile devrilip parçalanmış.

Roma kültürüne has olarak bir de “Genius” denilen cinler vardır ki bunların her insana doğumundan ölümüne kadar eşlik ettiğine inanılırdı. Evrende çeşitli cinler olmasına karşın, Roma inancına göre, bunlardan sadece biri tanrılar tarafından yeni doğan bebek için seçilir ve ölümüne kadar ona ait kılınırdı. Arapçadaki “cinni, cin” kelimesinin buradan geldiği söylenir. M.S. 3. yüzyılda yaşamış filozof Plotinus’un kendisine yoldaşlık eden cinin kim olduğunu nasıl öğrendiğini, talebesi Porphyry, Plotinus’un Hayatı adlı eserinde (56-60) şöyle anlatır: “Roma’ya Mısırlı bir rahip geldi ve Plotinus ile tanıştı. Rahip gizli güçlerini kanıtlamak amacıyla, Plotinus’a kendi Genius’unu göstermek istiyordu. Plotinus da bu teklifi içtenlikle kabul etti. Mısırlı rahibin söylediğine göre, bu cin çağırma işlemi ancak İsis Mabedi’nde yapılabilirdi. Zira, rahibe göre Roma’da tek ‘temiz yer’ orasıydı.”

Porphyry cinin nasıl davet edildiğini anlatmaya devam ediyor: “Görünecek cinin ne yapacayı bilinmediğinden, bu gizli ayine yardımcı olarak katılan kişi elinde iki canlı tavuk tutmak zorundaydı. Eğer cin kendisini çağıranları tehdit etmeye başlarsa, yardımcı elindeki kutsanmış tavukları hemen keserek cinin saldırmadan kaybolmasını sağlayacaktı. Rahip dualar okuyarak Plotinus’un cinini görünmeye davet ettiğinde, karşısına çıkan varlığın rastgele bir cin değil de üstün bir varlık olduğunu farkedince: Ey kutsanmış Plotinus, senin Genius’un aşağı seviyeden bir cin değil, bir tanrı bu gördüğüm!, diyerek haykırdı. Ama, zuhur eden varlığa soru sormaya fırsat kalmadan, yardımcı korkudan elindeki tavukları boğazlayınca, varlık derhal kayboldu. Ancak, bu sırada Plotinus kendi cinine yeterince bakıp inceleme imkanını bulabilmişti. Daha sonra kişisel cinlerle ilgili monografını da bu olaya dayanarak yazdı.”

Porphyry’nin talebesi olan Iamblikus da Mısır Sırları Hakkında adlı eserinde, daimon’ların tanrılardan, kahramanlardan ve ölmüşlerin ruhlarından nasıl ayırt edileceğini anlatmıştır. Neoplatonist bir zihniyetle yazılmış olan bu eser, içeriğinin son derece anlaşılmaz olmasına rağmen, daha sonra Avrupa’da cinler hakkında uydurulan saçma sapan sınıflandırmalarda önemli bir kaynak sayıldı.

Avrupa’da ileride Kilise’nin baskısına kaynak olacak eserlerden biri de İncil’in Hazırlanışı adı altında Eusebius’un M.S. 4. yüzyılda yazdığı propaganda kitabıdır. Eusebius’a göre, Tanrı’nın dünyayı kurtarma girişiminde bu eski çoktanrılı inançların önemli bir rolü vardır. Zavallı eski insanlar şeref uğruna, sevgi adına bu tanrılara ve cinlere tapınmaya zorlanmışlar. Ama aslında bu tapınmanın ardında yatan temel faktör korku imiş. Güçlü tanrılar ve başedilemeyen cinlerden korkan eski insanları kurtarmak için, gerçek sevgi mesajı ile gelen tek ve yenilmez Tanrı sonunda kendini göstermiş. Eusebius’un dört sınıfa ayırdığı pagan (hıristiyan olmayan) güçler arasında cinler önemli bir yer tutar. Tanrılar gökleri paylaşmışlardır. İyi huylu cinler de Ay’da ve Ay ile yer atmosferi arasındaki alanda hakimiyet kurmuşlardır. Yerde kahramanların sözü geçmektedir. Ölümlülerin ruhları ise yeraltındadır. Kötü cinler de yerin dibinde yuvalanmışlardır. Bu sınıflandırmadan sonra, Eusebius bütün bu varlıklara tapmanın aslında büyük bir günah olduğunu söyler ve aslında hepsinin ne kadar kötü güçler olduklarını anlatmaya koyulur.

Roma İmparatorluğu M.S. 3. yüzyıldan itibaren kuzeyden gelen barbar kavimlerinin saldırılarına uğradı. M.S. 4. yüzyılın sonunda, Germenler bütün Avrupa’ya yayılmış durumdaydılar. Romalıların “barbar” dediği Germenler, savaşmayı seven, çalışkan, vahşi ama hayat dolu ve doğaya son derece bağlı insanlardı. Roma ise artık eski yaratıcılığını kaybetmiş, çözülmeye ve kokuşmaya yüztutmuştu. Böylece, 5. yüzyılın sonuna doğru Avrupa’da Roma’nın güneşi batarken yeni krallıklar kuruluyordu.

BARBAR CİNLERİN GELİŞİ

Kuzeyden gelenlerin tanrıları da kendileri gibiydi. Savaşa susamış Odin veya Wodan, aynı zamanda ilham tanrısıydı. Yıldırımlar yağdıran öfkeli Thor, yeri geldiğinde toplumun koruyucusuydu. Freyr ile Freyja bereketin sembolü olarak ne kadar sekse düşkünlerse, bir o kadar da ailede çocukların ve tarlada ürünün iyi yetişmesi için yardımcı olurlardı.

Germen ve Kelt efsanelerinde Elf olarak anılan cinler, doğaüstü güçleri olan son derece güzel yaratıklardır. İnsanlar gibi ölümlü olmalarına rağmen yaşamları daha uzundur. Sadece özel yetenekleri olan insanlar Elfleri görebilirler. Bu yaratıklar zor durumda kalan insanlara yardım etmeyi severler. Ama kötü huylu kişileri cezalandırdıkları da görülmüştür. Evlerde insanlarla birlikte yaşadığı kabul edilen Elflere un ve tuz ayırmak, bazen de süt vermek adettendir. Tarla ve bahçelerdeki Elflerin yemesi için, ürün sonuna kadar toplanmaz ve az bir kısmı onlara bırakılır. Eski Alman inancına göre, Heinzelmaennchen denilen küçük yaratıklar, geceleri köylülerin yarım kalmış işlerini tamamlarlar. Elflerin müzikten çok hoşlandığı söylenir. Özellikle ayın parlak olduğu berrak gecelerde şarkılar söyleyip dans eden Elfler görülür. Saçı sakalı kırmızı ev cinleri ise pek şirindir. Akşamın alacakaranlığında kuyuların etrafında dans eden kırmızı ceketli Elfler, bazen küçük çocukları aralarına alırlar. İrlanda Elflerinden Leprechaun da hazinesinde altın biriktirmesiyle ünlü muzır bir cücedir. Dikkatsiz insanların paralarını çalıp mağarasında istifler.

Su perileri diyebileceğimiz bir başka Elf grubunun ise erkekleri Neck, Mummel ve dişileri de Nixe, Mühmchen gibi adlarla bilinir. Bunların yanı sıra, yerin altında yaşayan cüce boylu kara Elfler vardır. Kara Elfler gün ışığına dayanamazlar, taşların altına saklanırlar. Elfler doğa güçlerini sembolize ettikleri için genellikle ormanlarda, dağlarda, göllerde, ırmak kenarlarında yaşarlar. Slavların Rusalkas dedikleri cinler ise Elflere benzemekle birlikte, Slav cinleri, insanları gibi daha vahşi ve kaba yaratıklardır.

Bu iyi huylu cinlerin yanı sıra, bir de insanlara musallat olan kötü varlıklardan bahsedilir. Ancak, Germenlerin cinlerle ilgili efsanelerinde, cinlerden çok ölmüşlerin ruhlarıdır kötülük yapanlar. Adları Incubus ve Succubus olarak geçen hortlak tipi yaratıklar, aslında birer cin olmaktan ziyade geceleri rüzgârla birlikte gelen ölülerin ruhlarıdır. Bu yaratıklar hayvanların üstlerine binerler, dallara asılırlar, ineklerin veya emziren kadınların sütlerini çalarlar ve uyuyan insanların göğsüne çıkıp onları boğmaya çalışırlar. İngilizce’de bugün karabasan anlamına gelen “nightmare”, 13. yüzyılda, geceleri dişi bir at (mare) biçiminde veya ata binerek gelen kara Elflerin kraliçesinin adıydı ve insanlara kabus gördürdüğüne inanılırdı. Bu kelime Fransızca’ya “cauchemar” (sıkıştıran hayalet) olarak geçmiştir. Keza, Almanca’daki “Alptraum” (karabasan) kelimesi, uyuyan insanın göğsüne çıkarak nefesini kesen Alp adındaki kara Elfin gördürdüğü rüya (Traum) anlamına gelir.

Dil üzerindeki etkisi bakımından, burada son olarak bir de İngilizlerin Goblin, Almanların da Kobolt dedikleri, insanlardan hiç hoşlanmayan yer cinlerinden bahsedeyim. Bu cinin yaramazlığına inanç özellikle madenciler arasında o kadar yaygındı ki, gümüş ocaklarında sık rastlanan kobalt madeninin isim babası yapmışlardı onu. Madenciler, kendilerine göre işe yaramayan bu beyazımsı metali, gümüş yataklarına sırf onlara inat olsun diye zorluk çıkarmak için Kobolt cininin yerleştirdiğini zannederlermiş.

Barbar kavimlerin Hıristiyanlaştırılması ile bu inançlar elbette ki bir anda halkın zihninden sökülüp atılmadı. Ama, kilisenin sürekli korku çığırtkanlığı yapması sonucunda, Elfler de gitgide halkın gözünde kötü birer cin oldular.

HIRİSTİYAN DOGMASINA GÖRE CİN

M.S. 476′da Batı Roma İmparatorluğu çökünce, meydan Papalık kurumuna kalmıştı ve Roma Katolik Kilisesi hiç vakit kaybetmeden bu fırsatı kullandı. Aslında, Avrupa’daki Kilise’nin öne sürdüğü doktrinler ile 5 asır önce yaşamış Peygamber İsa’nın öğretileri arasında pek bir benzerlik olduğu söylenemezdi. Ama, Kutsal Kitap (İncil) adına konuşan örümcek kafalı papazların yobazlık kokan vaazlarından başka eğitim kaynağı olmayan halk, eninde sonunda bulduğu ile yetinmek zorundaydı.

Aslında ritüel ve hiyerarşi kurallarına bakacak olursanız, son dönem Mısır rahiplerinin Roma üzerindeki etkisinden Kilisenin ne denli etkilendiğini kolaylıkla görebilirsiniz. Papalık, bir bakıma, eski İsis – Osiris – Horus geleneğini Kutsal Ruh – Baba – Oğul şeklinde taklit etmekten başka bir şey yapmamaktadır. Bunların ise İsa’nın öğretisiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Kutsal Kitap’ın yanlış tercümeleri ve Yahudi geleneğinin etkisi ile, Antik dönemden kalan daimon terimi, Kilisenin elinde bir çırpıda “kötü varlık, şeytan, put” olarak yorumlandı. Bu yorumlarda elbette ki aslında koyu bir Yahudi gelenekçisi olan ve sonradan İsa’nın öğretisini benimsemiş gibi görünerek onun bütün sözlerini çarpıtan havarisi Aziz Pavlus’un mektuplarının büyük rolü olmuştur. Korintoslulara 1. Mektup’ta (10:20) şöyle der: “Putperestler kurbanlarını aslında Tanrı olmayan daimonlara sunuyorlar, işte ben sizin bu daimonlarla ortak olmanızı istemiyorum… Biz istediğimizi yapmakta serbestiz, diyorsunuz. Ama, her istediğiniz sizin için faydalı mıdır?” Paulus’a göre insanlar kendi iradelerini öyle istedikleri gibi kullanamazlardı. İnsanlar için neyin iyi olduğunu ancak Tanrı bilir ve emrederdi. Pavlus’un öğretisine göre kurulmuş Kilise de Tanrı’nın yeryüzündeki aracısı olduğuna göre, Kilisenin başı olan Papa ne derse o olacaktı.

Daha önceki devirlerde, tanrıların insanlarla ilişki kurmasında etkili rolü üslendiği söylenen daimonlar, doğaüstü güçlerin kişileştirilmiş sembolleri olarak zihinlerde yer almışken, bu kez bütün daimonların yetkisini Kilise kendi üzerinde toplamış ve eski daimonları da kötülüğün kaynağı olarak damgalayarak konuyu kapatmıştı. Aslında kimin daha belalı bir cin olduğunu insanlar zamanla gayet iyi anlayacaklardı. Fakat, adına Kilise denilen bu yeni cin ile o dönemlerde iyi geçinmek zorundaydılar.

Yahudi geleneğinden kalma efsanelere dayanarak Eski Yunan filozoflarının açıklamalarını yorumlayan Kilise, daimonlar için yeni bir tanımlama yapmakta hiç güçlük çekmedi. Adına Satan (Şeytan) denilen ve Tanrı’ya başkaldırdığı için göklerden kovulan isyankar başmeleğin ordularıydı bu kötü yaratıklar. Nitekim aynı doğrultudaki bir yorum ile, yine Ortadoğu’da Yahudi efsanelerinden çok sonra filizlenen başka bir dinde karşılaşacaktı insanlar. Ama, bu dinin Avrupa’ya uzanmasına kadar daha çok vakit vardı.

Kanonik addedilen dört İncil’de, dört ayrı yazar tarafından Peygamber İsa’nın hayatı anlatılmıştır. Bunların naklettiklerine bakılırsa, İsa’nın yaşadığı dönemde ortalık cinlerle kaynamaktadır ve her gittiği yerde başına üşüşen cin çarpmış insanları bu kötü varlıkların saldırısından Peygamberin nasıl kurtardığı anlatılır. Bu cinler hiç kuşkusuz Antik Çağ’ın daimonları ile aynı kefeye koyulmuştur Kilise tarafından. Burada iki örnekle görelim Peygamber İsa’nın cinleri nasıl çıkardığını: Matta İncili 8:28-32 “(İsa) Karşı yakaya ulaştığında, Gadarinilerin diyarında, mezarlardan çıkan cinlere tutulmuş iki adamla karşılaştı. Bunlar o kadar azgınlardı ki kimse o yoldan geçemezdi. Ey Tanrı’nın oğlu, bizden ne istiyorsun? Vaktimiz tamamlanmadan önce bize eziyet etmeye mi geldin? diye bağırdılar. Biraz ilerde otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. Cinler ona (İsa’ya) yalvardılar: Eğer bizi çıkarırsan, şu domuz sürüsüne gönder! İsa da onlara gidin dedi ve (cinler) çıkıp domuzların içine girdiler. Sonra bütün domuz sürüsü hızla yardan aşağıya atlayıp gölün sularında boğuldu.”

Markos İncili 9:14-29 “… Kalabalıktan biri dedi ki: Sahip, sana oğlumu getirdim. Musallat olan bir ruh yüzünden konuşamaz hale geldi. (Kötü ruh) ne zaman saldıracak olsa, onu yerden yere çarpıyor. Oğlum da ağzından köpükler saçarak dişlerini gıcırdatıyor ve kaskatı kesiliyor. Havarilerine bu kötü ruhu çıkarmalarını söyledim ama beceremediler. İsa da cevap verdi: Ne inançsız ve sapık bir nesil bu! Ne vakte kadar sizinle birlikte olacağım? Getirin onu bana. Sonra çocuğu ona getirdiler. Ruh onu görür görmez çocuğu sarstı ve çocuk yere düşerek ağzından köpükler saçmaya ve debelenmeye başladı. İsa babasına sordu: Ne zamandan beri bu böyle? Babası cevap verdi: Küçüklüğünden beri. (Ruh) onu çok kere ateşe ve suya atarak yok etmek istedi. Ama, eğer sen bir şey yapabilirsen, bize acı da yardım et! İsa ona karşılık olarak şöyle dedi: Eğer yapabilirsen ha! İmanı olan için her şey mümkündür. Çocuğun babası haykırdı: Benim imanım var. İmanımın yetmediği yerde bana yardım et! Bu sırada İsa kalabalığın onlara yaklaştığını gördü ve kötü ruhu azarlayarak şöyle dedi: Dilsiz ve sağır ruh! Sana emrediyorum. Çocuktan çık ve bir daha da ona girme! Ruh da haykırıp çocuğu şiddetle sarstıktan sonra çıktı. Çocuk ceset gibi hareketsiz kalınca, etraftakiler öldüğünü söylediler. Ama, İsa onun elinden tuttu ve ayağa kaldırdı. İsa eve girdikten sonra, havarileri ona gizlice sordular: Bunu niye biz çıkaramadık? O da dedi ki: Bu tür olanı duadan başka bir şeyle çıkarmanın imkanı yoktur.”

İncillerdeki bu hikayeler, daha sonra Kilisenin exorcism (cin çıkarma) operasyonları için önemli bir malzeme sayıldı. Fakat, epilepsi vakasına benzeyen hikayedeki beceriksiz havariler gibi başarılı olamadıkları zamanlarda – ki genellikle böyle oluyordu – egzorsist papazlar daha da etkili yöntemler keşfederek, cinleri çıkarıyoruz derken binlerce insanı ya sakat ettiler ya da toptan öldürdüler. Bu arada bazı zeki papazlar ruhsal hastalıkların sebeplerini yavaş yavaş anlamaya başlamışlardı, ama bu deneylerin faturası halka çok pahalıya maloluyordu.

CADILAR VE ENGİZİSYON

Sapkınları, dine küfredenleri, büyücüleri, şeytani işlerle uğraşanları meydana çıkarıp halkı bu kötü insanların şerrinden korumak için, Kutsal Roma Kilisesi 12. yüzyılda bütün Avrupa’da etkili bir soruşturma komitesi kurulmasına karar verdi. Aslında daha önce de böyle yerel komiteler kuruluyor ve zararlı sapkınların cezası veriliyordu. Ama, cezalandırmalarda ipin ucunu kaçıranlar artınca, Papalık bu işi ele almak zorunda kaldı. Adını “soruşturma” anlamındaki Latince “inquisitio” kelimesinden alan bu kuruluşun yetkileri, ancak 1908 yılında Papa Pius X tarafından Kilisenin modernizasyonu sırasında kısıtlanabilmiştir.

Umberto Eco, sinemaya da uyarlanan Gülün Adı adlı romanında, yedinci bölümde rahip Jorge’nin ağzından Kilisenin felsefesini çok anlamlı bir biçimde dile getirir: Kilise kanununun adı Tanrı korkusudur. Halk devamlı korkmalıdır ki Tanrı’nın gölgesi olan Kilise ayakta kalabilsin. Engizisyon işte bu amaçla kurulmuştu ve uzun yıllar boyunca görevini hiç acımadan yerine getirdi.

Engizisyon’un en çok hışmına uğrayanlar, hiç şüphesiz cadılardı. Aslında cadılığın kökünde, Avrupa’ya kuzeyden gelen barbar kavimlerin doğaya ve bilinmeyene olan tutkusunu bastırıp halkı batıl inançlarla korkutmaya çalışan Kilise’ye karşı bir protesto vardır. Bu protesto en çok İngiltere adasında kendisi göstermiş ve halkın yoğun tepkisi sayesinde buraya Engizisyon girememiştir. Günümüzde Margaret Murray tarafından gayet iyi bir yorumla sunulan bu Witch kültü, Batı Avrupa’da Hıristiyanlığa karşı pagan dinlerin yeniden ayaklanışı anlamını taşır.

Murray’in 1921de yayınlanan The Witch-Cult in Western Europe adlı araştırmasında, cadılarla cinler arasındaki bağlantı şöyle tanımlanır: (App.I) “Bir zamanlar Avrupa’da yaşayan cüce ırktan çok az elle tutulur bakiye kalmıştır günümüze. Ama bu ırk cinler ve perilerle ilgili birçok hikayede varlığını koruyabildi. Her yedi senede bir kendi tanrılarına bir insanı kurban etmelerinden başka bunların dini inançları ve gelenekleriyle ilgili bir bilgimiz yok… Cadıların, bu periler olarak bilinen ırk ile güçlü bir bağlantısı olduğu kesindir. Tahminimce, üçyüz yıl öncesine kadar, peri ırkına bağlı gelenekler devam etmiştir ve bu gelenekleri sürdürenlere de cadı (Witcb) denmiştir.”

Fakat, Engizisyon papazları Murray gibi düşünmüyorlardı. Cadılıkla suçlanan kişinin içine girdiği varsayılan cinleri çıkarmak için önce ellerini ayaklarını mengenelerle sıkıştırarak işe başlıyorlar, kollarından ve bacaklarından gererek devam ediyorlar ve sonunda cadının iyice kurtulabilmesi için onu bir direğe bağlayarak diri diri yakıyorlardı. Cadılıkla suçlanmak için de öyle olağanüstü bir şey yapmaya gerek yoktu. Mesela, bir kimsenin yüzünde, kolunda veya kaba etinde belirgin bir beni veya ten lekesi varsa, bu işaret o kişinin Şeytan’la işbirliği yaptığına kesin bir kanıt sayılırdı. Ormanda biraz fazla dolaşıp yabani bitkileri toplayarak sebze çorbası yapan kadınlar da emrindeki cinlere ziyafet vermekle suçlanıp apar topar Engizisyon heyeti karşısına çıkarılabiliyordu. Eğer bir kadın kilisedeki ayin sırasında esnerse, kutsal sözleri duyan içindeki cinin kaçmak için ağzından çıkmaya çalıştığına hükmedilirdi.

Cinlere karışan genç kızlarla ilgili ilginç bir olay da 1692 yılında, ABD’nin Massachusetts eyaletinin Salem kasabasında meydana geldi. Ann Putnam, Marry Wadden ve diğer kızların abuk sabuk iddialarla ortalığı ayağa kaldırmaları sonucunda, bir tür Engizisyon mahkemesi kuruldu ve yobazlar kısa zamanda kasabada dehşetengiz bir cadı avına giriştiler. Yıllar sonra her şeyin düzmece olduğu anlaşıldığında ise çoktan iş işten geçmişti.

Burada son olarak, cadıların nasıl meydana çıkarılacaklarını ve cinlerle ilişki kurduklarını itiraf etmeleri için hangi işkencelerin yapılacağını etraflıca anlatan bir kitaptan, 1487 yılında Jakob Sprenger ve Heinrich Institoris tarafından yazılan Malleus Maleficarum’dan (Cadıların Balyozu) bir yorum aktaracağım. Üç ciltlik bu eserin “Acaba cinler kendi başlarına kötülük yapabilirler mi, yoksa illaki bir cadının yardımına mı gerek duyarlar” adlı bölümünde yazarlar şu kanıya varmışlar: “Tanrı’nın kulları olmaksızın da cinlerin etkisi vardır. Ama, bir yerde cinler faaliyet gösterecekse, orada mutlaka kendilerine yardım etsin diye birisini bulup kandırırlar ve onun vasıtasıyla kötülüklerini daha etkili bir biçimde yayarlar. Bu yüzden, cinlerle ilgili bir olaya tanık olan iyi bir Katolik, çevresindekileri dikkatle incelemeli ve kimin cadı olduğunu tahmin edip yetkililere hemen bildirmelidir.”

Sprenger, nedense aklını kadınlara fena takmıştı. Cadıların kesinlikle kadınlar arasından çıktığına inanıyordu. 1631 yılında Friedrich von Spee tarafından kaleme alınan Cautio Criminalis adlı eserde ise bütün bu kepazeliklerin din adına yapılmasının utanç verici olduğunu belirten yazar, bir dedikodu uğruna cadı diye damgalanan kadınları çırılçıplak soyup en mahrem yerlerine kadar inceledikten sonra öldüresiye işkence etmenin ilahi adaletle bir ilgisi olmadığını savunur. Ancak, unutmayalım ki bu tarihte Almanya’da dini reformlar yerleşmiş ve insanlar yobazların baskısından kısmen de olsa kurtulmuşlardı.

CİNLERİ ARAŞTIRANLAR

Ortaçağ’ın karanlık Avrupa’sında, kendilerini gizliden gizliye cinlerin özelliklerini incelemeye adamış insanlar da vardı. Bunların çoğu, toplum içinde bir hekim veya filozof unvanı ile yobazların saldırılarından korunarak araştırmalarını sürdürdüler. 15.-17. yüzyıllarda, Pico della Mirandola, Cornelius Agrippa, Giordano Bruno, Paracelsus von Nettesheim, Athanasius Kircher gibi düşünürler, Kilise’nin bağnazlığından uzak bir Hıristiyan imanı ile geçmişin kültür mirasını yeniden keşfediyorlardı. Eski Yunan’daki daimon anlayışına yakın bir yorumla, doğaüstü güçleri sistemli bir bütün içinde ele almaya çalıştılar. Corpus Hermeticum denilen ve geçmişten bu yana gizli bilimler adı altında yazılmış eserleri incelediler. Eski Yahudi geleneğinin (Qabbalah) safsata kısımlarını ayıklayarak, ortaya sistematik bir Yahudi-Hıristiyan Mistisizmi koydular. Böylece cin kavramı da en azından araştıran insanın zihninde belirli bir yere oturmuş oldu.

Genellikle sezgi kanalının ağırlık kazandığı bu dönemin araştırmalarında, cinlerle ilgili pratikler pek fazla bir yer tutmaz. Fakat, varılan sonuçlar şaşırtıcı ölçüde doğruya yakındır. Modern okült teorilerin temelini oluşturan bu yorumlarda, cinler farklı gruplarda ele alınmıştır. Doğa güçlerinin dört sembolik ana unsurda odaklaştığı düşünülerek; Ateş, Toprak, Hava ve Su Elementalleri adı altında toplanan varlıklar, sırasıyla Salamander, Gnome, Sylph ve Undine olarak tanımlanırlar. Bunlar bir bakıma tek boyutlu düşünce yapısına sahip varlıklardır ve fizik alem ile astral alem arasında bir köprü oluştururlar. Doğanın içinde değişik yaşam gruplarını temsil edenler ise, ormanlarda ve ağaçlarda Dryad, göllerde Naiad, dağlarda ve mağaralarda Kthonian adındaki varlıklardır. Bunların dışında bir de Famuli denilen grup vardır ki şuurlu varlıkların insan bedeni ile göründükleri anlarda aldıkları biçime göre hangi gücü aktive ettiklerini belirlerler. Pratik yapan kişi tarafından bazı tekniklerin uygulanmasıyla, bu gruptaki enerji formlarının kontrol altına alınabileceği düşünülmüştür.

Halk arasında cinlerle aynı kategoriye sokulmasına rağmen, aslında yapısı itibarıyla farklı olan bir de koruyucu varlık (guardian spirit) kavramı vardır. Abramelin adındaki bir Yahudinin 1458 yılında yazdığı Büyücü Abramelin’in Kutsal Maji Kitabı adındaki eserde, aslında Arap dünyasında çok iyi bilinen vefk’lerle (wafq) ilgili kısmen doğru açıklamaların yanı sıra, bu alanda başarılı olabilmek için günlerce nasıl inzivaya çekilineceği ve sonunda kişinin kendi koruyucu varlığı ile nasıl irtibat kuracağı anlatılır. Yazarın iddiasına göre bu varlık, sırasında bir melek veya bir cin olabilmektedir.

16. yüzyılda ilginç deneyleriyle ün kazanmış cincilerden biri de İngiliz Dr. John Dee’dir. Dee ile birlikte çalışan şarlatan huylu durugörü medyumu Edward Kelley, sürekli olarak cinlerle irtibat kurmaya uğraşırken, günün birinde kristal kürenin içinde küçük bir kız çocuğunun hayali ile karşılaşır. Elflerden biri zannedilen bu 8-9 yaşındaki çocuk görünümündeki varlığın adı Madimi’dir. Yedi yıl boyunca medyum Kelley vasıtasıyla Dee’ye bir sürü şey anlatan Madimi, bu zaman zarfında normal bir insan gibi büyür serpilir ve genç bir kadın olur. Madimi ile arasında geçen konuşmaları bir kitapta toplayan Dee, daha sonra garip bir dilde yazılmış tabletlerden söz eder. Adına Enochian denilen bu dil, günümüzde linguistlerce incelenmiş ve daha önce hiç görülmemiş yepyeni bir dil olduğu sonucuna varılmıştır. Bu şifreli tabletlerde, çok güçlü cinleri çağırmak için gerekli dualar ve formüller yer almaktaymış.

Diğer bir iddiaya göre, Kelley adındaki düzenbaz ruhlu adam, çalışmalar sırasında yaşlı Dee’nin genç eşine göz koymuş. Amacına ulaşmak için de cinlerle ilgili bir hikaye uydurmuş. Üstelik bir keresinde Dee’ye “cinlerin emri gereğince eşlerimizi değiştirmemiz gerekiyor” demiş. Ama, yaşlı doktor bunu kabul etmeyince, bu sefer de anlaşılmaz yazılarla dolu tabletler karalayarak, “Bak, cinler bu akşam neler yazdılar. Otur da incele bakalım” diye Dee’nin önüne sürüp, soluğu genç kadının odasında almaya başlamış. Bu iddianın doğruluğu pek kesin olmasa bile, Dee’nin sonunda Kelley’i, parasını çaldığı ve karısına sarkıntılık ettiği gerekçesiyle evinden kovduğu biliniyor.

MODERN DÜNYA CİNCİLERİ

Eliphas Levi takma adıyla ünlü, Dogme et Rituel de la Haute Magie kitabının yazarı Alphonse Louis Constant, 19. yüzyılda modern cinciliğin de temelini atmış oldu. Maji ile ilgili ilginç fikirler üretmesine rağmen, Eliphas Levi hayatında yalnız bir kere bu sanatın pratiğine yeltenmiş, o olayda da her şeyi berbat edip deneyi yarıda bırakmıştır: Levi bir gün okuduğu kitapların etkisinde kalarak, Tyana’lı Apollonius’un ruhunu çağırıp cinlerle ilgili sorular sormak istemiş. Gecenin uygun saati gelince, evinde bu iş için hazırladığı odaya mangalı yerleştirmiş, asasını eline alıp cüppesini giymiş ve heyecan içinde dört bir yana işaretler çizerek tılsımlı sözleri okumaya başlamış. Ama, ne bir cin gelmiş ne de Apollonius’un ruhu. Bu sefer yeni baştan işe koyulmuş, heyecandan da elleri titriyormuş. Tam asasını ileriye doğru uzatarak “görün, ey yüce Apollonius!” diye bağırırken, koluna sanki birisi dokunuyormuş gibi bir hisse kapılınca, korkudan şak diye oraya yığılıp kalmış. Levi bu ödlekliğini kamufle etmek için, “mangaldaki odun kömüründen çıkan gazlar beni fena etkiledi”, der. Ama, aslında Levi’nin ne denli marifetli bir cinci olduğunu göstermeye yetiyor bu olay.

Eliphas Levi’nin Fransız okültistleri arasında olduğu kadar bütün Avrupa’da da ünü yaygındı. Ancak, bu alanda asıl hamleyi İngiltere’de 1887 yılının sonunda kurulan The Hermetic Order of the Golden Dawn adlı gizli cemiyetin üyeleri yaptı. Kurucularından egzantrik ruhlu İskoçyalı Samuel Liddell MacGregor Mathers (son iki adı kendi uydurmuştur), aslında hiçbir baltaya sap olamamış ama zeki ve bilgili bir adamdı. Rosenroth’un Kabbalah Denudata adlı eserini tercüme ederken yazdığı uzun giriş bölümünde, Yahudi Mistisizmini gayet iyi anladığı görülmektedir.

Cin Padişahları (7 Cin Padişahı)

 

Pazartesi günü, Abdullah el-Hiyem ibni Ehlim Mürre’dir (Müreh). Tacı vardır. Çadırı yündendir ve yardımcılarının giyimi beyazdır. Müslüman olup adını Yusuf olarak değiştirmiştir. Mekanı Mardin’in Musaybin ilçesi olup oranın sakini ve kralıdır. 150 cm boyunda olup elleri, olduğundan daha uzun bir görüntüye sahiptir. İki hizmetkârı da kendisine benzer. Şimşek hızına sahiptir. Bu cin, Hz. Muhammed’in elleri arasında bu dini kabul eden cin padişahıdır.

 

Salı günü, Mihrez el-Ahmer’dir. Tacı, altındır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi, kırmızıdır. İblis’in çocuklarından biridir. Kırmızı renkte ve insan görünümündedir. İnsanlara tasallut ettiğinde (musallat olduğunda) burunlarından kan akıtır. Kuyuları kurutur. Ateşten yatanların çoğuna halisünasyon gösterme yeteneğine sahiptir.

 

Çarşamba günü, Burkan’dır. Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi, sarıdır

 

Perşembe günü, Şemharuş’tır (Şemhurış). Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi,.beyazdır. Çok bilge bir görüntüye sahiptir. Görüntü itibariyle insana çok benzer. Görevi; altın, hazine vs. işlere hakimlik yapmak ve bu işleri yönetmektir.

 

Cuma günü Ebyab (Ebyed) ya da Zevba’dır (Zubea). Bunun iki adı vardır. Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi yeşildir. Ay’ın etkisindeki cin padişahıdır. Her yanı beyazdır ve ürkütücü bir şekli vardır. Soğukkanlı bir görünümdedir. Bilgin ve akıllı cin liderlerinden biridir. Emrinde onlarca cin hizmetkârı bulunur. Aşk ve iki şahsı birleştirme gücüne sahiptir. Görüntü olarak ihtişamlı bir kral görümündedir. Davetlere hemen hemen hiç cevap vermez.

 

Cumartesi günü,.Meymun Ebu Nuh’tur. Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi, siyahtır. Uranüs’ün yeryüzü cini de diyebiliriz. Görünüm olarak yaşlıdır ve elinde bir asa ile dolaşır. Çenesinde yedi kıl vardır. Genelde kuyu kenarları ve harabe yerlerde dolaşır. Uçma özelliğine de sahiptir. Babasının adı, Deybac Afif’tir.

 

Pazar günü, Ebu Abdullah Müzheb’dir. Tacı vardır ve çadırı yündendir. Yardımcılarının giyimi beyazdır

 

Bu 7 padişahların emrinde toplam 378 kabile vardır. Her bir padişaha 54 kabile düşüyor ve bu kabilelerin sayını yanız Allah-u Teâlâ bilir. Bu padişahların hükmüne girmeyen 42 kabile daha vardır. Bunlar şeytânî ve azgın cinlerdir. Taçı altın olan Mihrez el-Ahmer, bütün kabilelere hükmedebilir.

 

Diğer Cin Padişahları

 

Denaheş: Gezici cinlerdendir. Tayfasındaki cinler, hayal gösterme (halisünasyon) ve insanların aklını çelme (vesvese) gücüne sahiptirler. Hayallerde uzman olduğundan gerçek yüzünü gören hiç olmamıştır.

 

Fekacin Meğmet: Davetlerde en hızlı cinlerden biridir. Hemen hemen tüm Arapça kitaplarda ondan bahsedilir.

 

Kemtemin: En korkunç cin krallarından biridir.Davetlerde genellikle korkunç bir yüze sahiptir.

 

Mazerin: Arap Yarımadası’ndaki dört büyük cin kralından biridir. Savaşçı bir görüntüsü vardır. Güçlü bir ordusu vardır ve bu kralı, bir tabutu taşır gibi tahtını omuzlayan hizmetkârlarıyla davetlere katılır.

 

Se’nik: Çok güçlü bir cin kralıdır. İfritlerden oluşan bir ordusu vardır. Diktatör bir yapıya sahip olduğu gibi, kontrol edilmesi zor bir cindir. Mekanı, Arap ülkesindeki yarımadalardır. Tahtına oturmuş, soğul ve orta yaşlardaki bir insan görümündedir.

 

Teykel: Arap yarımadasının en büyü dört cin padişahından biridir. Çok güçlü bir cin ordusuna sahiptir. Emrinin altında dağlar kadar cin vardır. Bu cin, okült sıralamadaki 4 kaba elementten meydana gelme olup, çıplak gözle az da olsa yoğunlaşıp kişilere görülebilir                                                                                       

 
Hadimler ve Türleri

Hadimler, daha çok Ortadoğu kültüründe görülen majisyene ya da falcıya yardım eden ona bağlı bedensiz varlıklardır. Hadim diyebileceğimiz varlık türleri, cadılarda familiars olarak görülür. Şamanlarda ise “av” sırasında yakaladıkları ruhları (her türlü bedensiz varlığı) ele alabiliriz. Hadimlerin özelliği, diğer kendi türündeki bedensizlere oranla güçlü ve bilgili olmasıdır. Gelişleri, iki türlüdür:

1. Kendileri gelen hadimler:

Bu hadimler, kişi davet etmeden kendileri gelirler. Kişi, herhangi bir dua okumamış olabilir. Hatta bu konularla hiç alakası bilgisi bile yoktur. Bunları üç şekilde inceleyebiliriz:

a. Kişinin doğum saati ile bağlananlar: Çok nadir görülse de, bazı insanların doğum vakti özeldir ve doğduğu andan itibaren bazı psişik güçlere sahip olurlar ve bu noktada kendisine bir hadim bağlanmış olabilir. Belirli bir yaştan sonra, hadimler gelip kendilerini gösterebilirler ya da bu kişi, onları kullandığı hâlde asla farkında bile olmaz.

b. Kişinin ailesinden kalanlar: Ailesinin geçmişinde bu güç bulunan ve hadimleri bulunana birine de eğer geçmişteki kişiyle aynı özellikleri taşıyorsa (bu özellikler hangi noktalarda olmalı bilmiyorum; yani ruhsal ve fiziksel mi yoksa sadece ruhsal mı noktası şüpheli biraz) o kişiye ölen kişinin hadimleri gelip isim verir ve hizmet eder.

c. Kişi kendini geliştirdikten ve enerjisi arttıktan sonra ona gelenler: Bu hadimler, ya kişinin enerjisinden etkilenip bağlanırlar ya da kişiyle ortak yaşam diye adlandıracağımız bir ilişkiye girmek için. Bu kişiler, enerjisel olarak belli bir seviyeye ulaşmış kişilerdir ve hadimleri kendi çağırmasa da onlar gelebilir bağlanabilir.

2. Kişinin çağrımıyla gelen hadimler: Bu hadimler; özel bir davet, dua, rituel gerektirir. Siz çağırdığınız için arada bir antlaşma olur, şartlar öner sürülür ve hizmete girerler.

Yalnız hadimlerin kendi aralarında da seviyeleri vardır. Hadimler, genelde cin olarak ifâde edilir; ama ayrı bir varlık türüdür. Bazılarına göre hadimler, sadece ateş elementine dâhil varlıklardır ama bazı insanlarda hava ve su elementine dahil olan hadimlerde görmüştüm bu yüzden sadece cin değildir diyorum. Yaptıkları şeyler bakımından dörde ayrılırlar;

a) Öğretici Hadim: Bunlar; iş yapmaz, haber getirmez; ama insana değişik konularda bilgiler öğretirler. Ruhani rehberlerden farkları, direk görünmeleri ve istenildiği an istenilen bilgiyi vermeleridir. Ruhani rehberler, çoğunlukla direk görülmez. Enerjisel ışıklar şeklinde görülür ve ara sıra direk gelirler. Bu hadimler, her türlü bilgiyi direk verirler. Mesela, sizin hiç bilmediğiniz duaya kadar; ama bunlar pek de rastlanmaz.

b) İş Hadimleri: Bunlar, kişinin isteklerini yerine getirir. Mesela, şu bana aşık olsun gibi istekler yerine getirilir; hatta çok güçlüyse madde aktarımı bile yapabildikleri söylenir. Bunlar, tür olarak öğretici hadimlere oranla daha çok rastlanır.

c) Kulak Hadimleri: Kulak çakralarının açılmasını sağlarlar. Ayrıca fal bakma yetisi verirler. Yalnız, olaylar görülmez. Duyum şeklinde alınır.

d) Göz Hadimleri: Bunlar, kulak hadimleri gibi falda yardımcı olurlar; ama farkları, isminden anlaşılacağı gibi göz çakralarını açar, olayları gösterirler. En çok rastlanan hadimlerdendir.[                                                                                                                                                                ***********

Cinler İnsanlarla Nasıl İrtibat Kuruyor?

Şeytanın insanı aldatma yolları çok çeşitlidir. Her insana mizacına göre ayrı ayrı yollardan gelir.

Alimlere, şeyhlere, abidlere, cincilere ve diğer Müslümanlara, hepsinin mizaçlarına göre aldatacağı yollardan gelir. (Bu konuda Telbis-i iblis isimli kitap geniş izahat verir). Cahiller ile kadınları çok kolay avlar, fazla uğraşmadan isteğine nail olur. Fakat ilim sahiplerini kolay kandıramaz, onlara da geldiğinde önce aklın ve İslam'ın kabul ettiği yollar ile yaklaşır. Şu da bir gerçektir ki şeytan, hiçbir kimseye zorla birşey yaptıramaz. Şeytanın, Allah'ın salih kulları üzerinde hiçbir saltanatı yoktur.

Büyüklerden birisi bir gün şeytanı gördü ve ona marufukerhi ile aran nasıl diye sordu. O da, "Benim onun kalbine verdiğim vesvese şu misale benzer. Adamın birisi denize bevlediyor. Ne yapıyorsun denildiğinde, denizi kirletiyorum diyor" cevabını verdi. Evet Allah'ın ihlaslı kulları da böyledir.

Şimdi asıl mevzûmuza gelelim. Cinler, kâhin ve sihirbazlarla nasıl arkadaşlık ediyor? Cin ile irtibat kurmuş, arkadaş olmuş bir cinci şu yollar ile bu işi gerçekleştiriyor: Cinler ile görüşüp, onlardan yardım görmek isteyen, onlara bazı işler yaptırmak, bilinmeyen mazi (geçmiş) ile ilgili veya şu anda olanlarla ilgili haber almayı murad eden insan iki türlüdür. Cahil ve ahmaktır, bu tam şeytanın aradığı adamdır. Çünkü cahil olması sebebi ile de onun vesilesi ile başkalarını küfre götürecektir. Bu cahil insan, kendi başına İslamî ölçüler dışında zahitlik yapmaya başlar, yalnız başına halvete girip az yemek, az uyumak ve bazı zikirler yapmak ile meşgul olur. Bu arada ona bazı keşifler vâki olur ve bazı şeyler rüyasında haber verilir.

Bir de ne görsün, bir gece oda bembeyaz bir nur ile dolar ve nuranî görünüşlü bir adam zuhur eder. Cincilerin ekserisi bu şeytanı ruhanî diye tarif ederler. Gelen bu şeytan o cahile hitaben, "Ey Allah'ın dostu! Senin zikir ve ibadetlerin sebebi ile sana geldim ve bundan sonra emrindeyim" der ve hatta bazıları bu şeytanı melek diye isimlendirir.

Bu şeytan, o cinciyi mizacına göre, bazılarını bilerek küfre sokar, bazılarını küfür olduğunu bilmeden küfre sokar. Yavaş yavaş onu meşhur eder ve onun vesilesi ile insanları yoldan çıkarır. Cinler ile görüşüp onlar ile arkadaşlık etmek isteyen kişi akıllı ve ilmi de var ise, ona ya hiç gelmezler, yahut da gelip ona tesir edemezler. Eğer durum böyle olur ise bir daha ona gelmezler. O cin ile arkadaşlık kurmuş olan insan aslında kendisi çok yalancı ve günahkârdır. Zaten yalancılığı, günahkâr ve Allah'tan gafil olarak yaşaması cin ile arkadaş olmasına sebep olmuştur. Kuran-ı Kerîm'de bunu açıkça beyan etmektedir. Şöyle ki:

"Şeytanların kimler üzerine nazil olduğunu size haber vereyim mi? Şeytanlar, ifk'ü iftiraya cüret edenler, kulaklarını şeytana tutan ve şeytandan bir takım haberler alarak halka yayanlar. Bunların ekserisi yalancıdır". (Şuara:221-223)

"Bir kimse Rahman Teâlâ'nın zikrinden i'raz ederse ona biz şeytanı musallat kılarız. Şeytan da daima ona yakın, arkadaş olur." (Zuhruf: 36)

Fahri Razi'nin beyanına göre şeytanın insana yakın olmasının sebebi, Kur'an-ı Kerim'den ir'az etmesi; (yüz çevirmesidir.) Şu halde Kuran'dan yüz çevirmeyen kimseye şeytan fırsat buldukça mukarin olur; vesveseden hali olmasa da mukareneti daimi olmaz. Yine başka ayet de Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Mealen;

"Müşriklerin size mücadele ve muhasama etmeleri için şeytanlar dostlarına fısıldarlar (telkinde bulunurlar), eğer onlara uyarsanız, siz de müşriklerden olursunuz." (En'am:121)

Hasılı kelam cinci, İslamî ölçüler dışında halvet, (yalnız kalmak), riyazetle bazı kelimeleri tekrarlayarak şeytana arkadaş oluyor, ona yapacaklarını yaptırdıktan sonra "ben senden uzağım" diyor. Allah-u Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerim'inde haber verdiği gibi, Yahudileri kandıran münafıkların durumu da, şeytanın durumuna benzer ki, O insana inkâr et dedi, insan inkâr edince de, "Ben senden uzağım, ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" diyecektir. Allah (c.c.) bizi şeytanın hilelerinden korusun. Amin.

Yine Allah-u Teâlâ cehennem ehli ile şeytan arasında olan hadiseyi şöyle anlatıyor: "Cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmeleri ile şeytan cehennemliklere şöyle dedi; Allah size gerçek vaad etti, ben de vaad ettim ama ben sözümden döndüm. Benim sizi küfre zorlayacak bir gücüm yoktu. Sadece sizi küfür ve isyana davet ettim! Siz de benim davetime koştunuz. O halde beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni. Bundan evvel sizin şirk ettiğiniz şeylere ben küfr ettim. Zira zalimler için azab-ı elim vardır. Azabtan başka bir şey yoktur." (İbrahim: 22) [1]    
Cinlerin Sultasından Korunma Yolları

 

Cin ve şeytanların sultasından korunmanın tek çaresi, manevî donanım ve iç-dış bütünlüğüne ermektir. Böyle bir donanımı gerçekleştiremeyen ve böyle bir bütünlüğe eremeyenlerin bir yanları mutlaka şeytanların hakimiyeti altındadır ve o insan eksiktir. Dış ve iç bütünlüğünün manası bir anlamda kalb ve davranış birliği ile çok ciddi alakalıdır. İnsan, inandığını tam yaşadığı zaman bu vahdete kavuşmuş olur. Zaten Vâhid ve Ehad olan Allah’a (cc) kulluk da, böyle bir vahdeti gerektirmektedir. Evet, Tevhid-i kıble ve teveccüh-ü tam ile O’na yönelenler, cin ve şeytanların sultasına karşı kesinlikle muhafaza altına alınmış sayılırlar. Dual yaşayan iki yüzlüler ise, böyle bir garantiden mahrumdurlar.

Cin ve şeytanların sultasından korunmak için dilden dua eksik edilmemelidir. Kalb, Rabb’in zikriyle itminana ulaştırılırken, kafa da, hep İlâhî cilve ve tecellileri düşünmeli.. girdaba düşmekten kaçınmalı.. ve insanın tek emeli, ‘başkalarını kurtarmak’ olmalı.. olmalı ve hep taze gül kokulu bir iklim ve bir atmosfer meydana getirmelidir. ‘Gül, gül içinde biter’ felsefesiyle hareket edip, ferdî manada da daima ‘istiaze’ süllemiyle (merdiveniyle) Yüceler Yücesi’nin sığınağına ulaşma gayreti içinde bulunmalıdır. Çünkü şeytan ve habis cinler oraya giremez ve o kutsi otağa ulaşamazlar.

‘Eûzü’, Allah’a karşı bir yönelme ve bir dehalettir. Evet o, her şeyi, yine onun seviyesine göre terbiye eden Âlemlerin Rabbi’ne bir iltica ve bir sığınma demektir, zira O, Rabb’dir, her şeyin hakkından geldiği gibi, şerir cin ve şeytanların hakkından da gelir. Şeytanlar, sığınılması gereken her şeyden ‘Eûzü bikelimâtillâhittâmmeti min şerri mâ halak; Mahlukâtının şerrinden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım. [1] diyerek Rabb’e sığınan insana ulaşamaz ve ona zarar veremezler. Bu, Allah Rasulü’nün bir duasıdır ve o, sığınılması gereken her şeyden, kendi kerem ve cömertliğine şâyeste şekilde kendisini koruması ve muhafaza etmesi için Rabb’ine böyle yalvarmıştır.

Bu mevzuda diğer bir düstur da Ayet’ül-Kürsî’yi (Bakara, 2/255) okumayı ahlak edinmektir. O da İlahî bir kalkandır ve insanı cinlerin, şeytanların şerrine karşı korur ve muhafaza eder. Aslında, bu ayette anlatılan vasıflarla muttasıf o Rabb’ı Rahime yönelme, insanın his ve duygularını tatmin eder ve teminat altına alır.. alır da, artık onun gözlerine yabancı hayaller giremeyeceği gibi kalbini ve gönlünü de şeytan işgal edemez. Yeter ki o, iradesinin hakkını versin ve elinden geldiğince istikamet içinde yaşamaya gayret etsin. Ne var ki insan, her zaman bu gerilimini muhafaza edemez. Bazen geçici de olsa ufkunu gaflet bulutları sarabilir. Bu gibi durumlarda onu uyku basar ve adeta iradesi devreden çıkar. İşte o zaman insan da, uyumayan ve asla uyuklamayan Allah’a yönelir, ona sığınır.. sığınır da, artık şeytan, onun ruhuna yol bulup giremez. Zira Âyetü’l-Kürsî, koruyucu bir atmosfer gibi onun ruhunu sarmıştır ki, böyle bir mahfuz yere cin, şeytan giremez.

Ne dediğini duyarak ve sürekli içine doğru derinleşerek, derinleşip bütün beşerî hislerini aşarak Âyetü’l-Kürsî’yi vird edinip Allah’a iltica etmek, bir bakıma, ‘Ey Rabbim! Ben kendimi Sana emanet ediyorum.’ demektir ki, böyle bir iltica, dua ve yalvarış arş-ı Rahmet’e ulaşınca gök ehli o kişinin etrafını sarıp adeta onun çevresinde pervane kesilir. Hangi şeytan ve şerir cinnin haddine ki, böyle bir nur halesini aşabilsin ve ışık hüzmeleriyle sarılı bulunan nezih ruhlara dokunup onları soldurabilsin? Hayır, bu mümkün değildir. Zira onu, artık emri her şeye galip olan Rabb’i himaye etmektedir ve o, Âyetü’l-Kürsî’nin okunduğu eve cin ve şeytanın girmesine müsaade etmeyecektir.

Son olarak, cin ve şeytanların sultasından korunma için, iç ve dış bütünlüğüne kavuşulması; dilden duanın eksik olmaması ve Âyetü’l-Kürsî’nin okunmasının âdet, ahlak edinilmesi gibi bir kısım prensiplerden bahsetmiştik. Şimdi de -müsaadenizle- bu düsturları yaşıyarak onların şer ve sultalarından uzak kalabilmiş kişilerin hayatlarından misaller vermek suretiyle mevzumuzu biraz daha tavzih edelim.

1) İbn-i Ebi’d-Dünya, Urve b. Muğîre’den (Urve b. Muğîre (ra), tabiînin büyüklerinden, şanlı Sahabi ve büyük siyasi dâhi Muğîre b. Şu’be’nin oğludur.) naklediyor:

Urve (ra) diyor ki: ‘Bahçemde oturuyordum. Derken çardağın etrafını bazı karartıların sardığını gördüm. Çardağın üstünden bir ses yükseliyordu. Bu Ses: ‘Urve’nin hakkından gelecek kimse yok mu?’ diyordu. İçlerinden biri ileri atıldı ve ‘Ben varım, ben onun hakkından gelirim’ dedi. Biraz sonra mahzun, mükedder, boynu bükük geri döndü. Ona niçin bir şey yapamadığını sordular. Cevap verdi: ‘Sabah-akşam okuduğu dua ona yaklaşmama mani oldu..’

Urve b. Muğîre (ra), sabah-akşam şu duayı okuyordu: ‘Âmentü billâhi vahdehû ve kefertü bi’l-cibti ve’t-tâğûti ve’stemsektü bi’l-urveti’l-vüskâ; Vâhid ve Ehad olan Allah’a inandım. Ne kadar sanem ve put varsa hepsini inkar ettim. Ve ben, kopmayan ipe (Kur’an’a) sarıldım.’

İşte sabah-akşam bu şekilde ahd u peymanını yenileyen ve okuduklarını yaşayan insanlara, kötü niyetli cin ve şeytanların yaklaşmaları ve onlara herhangi bir zarar vermeleri mümkün değildir. Zira bu dua onların korunmaları için bir vesile teşkîl etmektedir.

Bütün insî ve cinnî şeytanların deryalar dolusu şerleri olsa dahi, bu şerlerin kendilerine ulaşamayacağı nice yüce ve yüksek kâmetler vardır! Zaten bizi teselli eden ve en kötü durumlarda, gönüllerimizde itmi’nan vesilesi olan da budur.

2) Ebu Musâ el-Eş’arî (ra) anlatıyor: ‘Hz. Ömer devrinde Basra’da vali olarak bulunuyordum. Aylar geçip gitmiş olmasına rağmen halifeden en küçük bir haber alamamıştım. Onun durumunu merak ediyordum. Cin işleriyle uğraşan birisine gittim. Cinleri vasıtasıyla bana halifeden bir haber getirmesini istedim. (Bu gaybı bilmek değildir. Cinler gayet süratli varlıklar oldukları için, çok uzak mesafelere çok kısa zamanda gidip gelebilirler ve gittikleri yerlere ait bazı haberleri normal olarak getirebilirler. Bu açıdan da buna dense dense cinleri haber toplamada kullanma denebilir.) Cinin Yemen’de olduğunu ve biraz sonra geleceğini söyledi. Derken cin geldi. Ona Ömer (ra) hakkında malumat istediğimi tekrar ettim. Acaba şimdi nerdedir ve ne yapıyordur? dedim. Cin, biraz düşündükten sonra şu cevabı verdi: ‘Vallahi biz, Ömer’in yanına sokulamaz, ondan bir haber alamayız. Çünkü o, nasiyesinde Ruhu’l-Kudüs’ten bir nur taşıyor. Onu gören şeytan dahi olsa emrine râm olur ve Ömer’e itaat eder hale gelir.’ (Evet Ömer, İslam’a girdikten sonra hiçbir şeytan ona yaklaşamamıştır.) Cin bunları söyledi ve Ömer’den herhangi bir haber getirmesinin mümkün olmadığını gayet açık bir dille itiraf etti…’

Evet biz, yeniden bir Hz. Ömer neslini, mescid, mektep ve ev üçlüsünde İslam ruhunu örgüleyen aydınlık çehre, yavru güneşler intizar ediyoruz. Gözlerimiz, ufukta, eteklerine yirminci asrın tozu, toprağı ve eracifi bulaşmamış, melek yapılı, melek Cibril karakterli insanların geleceği günü bekliyoruz. İnşaallah şeytan, onların yanına da sokulamayacak ve temizler de temiz ruhlarını kirletip bulandıramayacaktır.

Ve işte bu nesil, bütün dünyaya ümit ve güven kaynağı olacaktır. Onlar, 14 asır önceki saadet dolu günleri yeniden günümüze çekip getirecektir ki, insanlık, şayet yeni bir dirilişe erecekse işte bunlarla erecektir. Yeter ki bizler, temsil keyfiyetimizle bu işe mani olmayalım; olmayalım ve arkadan gelecek nesl-i cedid’in önünü tıkamayalım.

3) Aşere-i mübeşşere’den olan, Hz. Ömer (ra)’in, vefat edeceği anda yanında bulunanlara ‘Keşke Ebu Ubeyde hayatta olsaydı da yerime onu bırakıp Rabbimin huzuruna öyle gitseydim’ dediği, Amvas’ta vebaya yakalanarak orada şehid düşen şanlı Sahabi Ebu Ubeyde b. Cerrah (ra) ile karıştırdıkları Ebu Ubeyd’dir (ra). Ebu Ubeyd (ra), tabiînden olup genç yaşta İslam ordusunun başına kumandan olarak tayin edilmiş cesur bir askerdir.

Hz. Ömer (ra), Sasanilere karşı bir ordu göndermek istiyordu ancak, ordunun başına kumandan tayininde zorlanıyordu. Çünkü askerlerin büyük çoğunluğu Hz. Hâlid’le birlikte savaşmak istiyorlardı. Halbuki Hâlid (ra), o sıralarda Bizans’a karşı savaşıyordu. İşte bu kritik anda Ebu Ubeyd, ileriye atıldı ve bu kumandanlığı kabul edebileceğini söyledi. Onun bu davranışı Hz. Ömer’i çok sevindirmişti. İçinde pek çok Sahabenin de bulunduğu orduya bu 20-21 yaşlarındaki delikanlı kumanda edecekti. Ebu Ubeyd (ra), ordusuyla Sasanilerin üzerine yürüdü ve çok zorlu bir savaş oldu. Bir ara Kumandan atından düştü ve fillerin ayakları altında kaldı. Filler, onu çiğneyip geçerken o bütün gücüyle ric’at içindeki askerlerine şöyle sesleniyordu: ‘Askerlerim, gitmeyin, ben buradayım, ben buradayım..’ ve onları belli ölçüde de olsa geri çevirmeye muvaffak oluyordu. Ebu Ubeyd, orada şehit düşmüştü. Diğer taraftan Halife, Medine’de Ebu Ubeyd’den haber bekliyordu. Nihayet Tâif tarafından birisi geldi ve halifeye şu haberi getirdi. ‘Bir vadiden geçiyordum. Kadın-erkek, genç-ihtiyar toplanmış feryad içinde ağlıyorlar ve şöyle diyorlardı: ‘Kahramanca savaştılar. Cansiperane kavga verdiler. Allah için öldüler ve niyetlerine göre de Cenab-ı Hakk’ın huzuruna ulaştılar’ sözlerinin sonunda da, hep bir ağızdan söyledikleri ‘Vah Ebu Ubeyd, vah Ebu Ubeyd.!’ çığlıkları yükseliyordu.’

Hz. Ömer (ra), işi anlamıştı. Vadiyi dolduran ve feryad ile ağlayan Müslüman cinlerdi. İslam ordusu için gözyaşı döküyor ve şanlı kumandan için ağıt yakıyorlardı. Nitekim bir kaç gün sonra bir ulak geldi. Ve olanları bir bir halifeye nakletti. Ebu Ubeyd, fillerin ayakları altında can vererek şehit olmuştu… [2]

Evet, cin ve şeytanların şerrinden korunmak için Ebu Ubeyd şuuruna sahip olmak gerekir. Bu da, her halde cihad ruhuyla bütünleşme, dava uğruna candan cânandan geçme şuurudur ki, öyle olanlar bu amellerinin mükâfatını, cin ve şeytan iğvasına karşı korunmuş olmakla görürler. Zira cihad aşkıyla yanıp tutuşan bir insanı, ne insî ne de cinnî şeytanlar asla kandıramaz.

Cinler ve şeytanlar, insanların günahlarıyla açtıkları menfezlerden girer.. girer ve insanı çepeçevre kuşatırlar. Bu menfezler kapanmalıdır ki, onlar içeri giremesinler ve insan da, onların şerrinden korunmuş olsun.

Ehl-i keşfin müşahedesiyle cin ve şeytanların mü’minlere musallat olmaları, daha ziyade onların bazı manevi yönlerden açık ve zayıf olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu da; cünüplük, hayız, nifas halleri, abdestsizlik, su-i edep içinde gafilâne davranışlar sergileme gibi durumlardır ki, ruh bozuklukları ve fizyolojik olmayan cinnetler, ekseriyetle böyle boşlukların ardından insana ârız olurlar. Eğer bunlarda cin ve şeytanın parmağı varsa -ki vardır- onlar, mü’minin içine mutlaka, onun bir günahından yol bulup girmişlerdir.

Evet, eğer sen bir kale gibi isen, bu kalenin kapıları açık olursa ezeli düşmanın elbette o kapılardan girecek ve senin vücud kaleni teslim almaya çalışacaktır. Eğer böyle bir akibete düşmek, ma’ruz kalmak istemiyorsan, mutlaka günahlardan kaçınmalı, dikkatli bir hayat yaşamalı ve kalenin içten fethedileceğini de asla unutmamalısın…

Habis cinler ve şeytanlar, her çeşit günahı alet olarak kullanırlar. İçki, kumar ve fuhuş, onların sıkça kullandıkları aletlerdir. Bu günahları irtikab edenler, şeytan tuzağına düşmüş sayılırlar.

4) Abdullah İbn-i Abbas’ın (ra) talebelerinden Katade b. Diâme (ra) anlatıyor: ‘Şeytan, Allah tarafından tardedilip huzurdan kovulunca sordu:

Şimdi ben ne yapacağım?
Cenab-ı Hakk, hikmet diliyle cevap verdi:- Sihir yapacaksın! (İnsanları büyüleyecek, bakışlarını bulandıracak, kalb ve kafalarını dumura uğratacaksın. Böylece onların muvazene ve dengeleri bozulacak. Akılları hükmünü tam icra edemeyecek. Ve kalblerinin Allah’la olan alakası kesilecek ve te’sirsiz kalacak.)
- Ben ne okuyacağım?
- Şiir. (Yani dil dökerek, edebiyatı bu işte kullanarak, fuhşa ait kitap ve dergi neşretmeyi insanların kafasına sokarak onları büyülemeye çalışacaksın.)
- Ne yiyeceğim ben?
- Bütün murdar şeyleri. (Hem yiyecek hem de sana tabi olanlara yedireceksin. Besmelesiz etler, murdar tavuklar, doğrudan doğruya eti haram kılınmış hayvanlar, helal-haram demeden çeşitli spekülasyonlarla kazanılan ticari gelirler, faizler, rüşvetler…)
- Ben ne içeceğim?
- Sekir (sarhoşluk) veren her şeyi. (Şarap içeceksin veya şarabın adını değiştirecek, ona başka bir isim bulacak ve onu içeceksin. ‘Alkolsüz bira’ diyecek ve su yerine onu içeceksin. Diğer taraftan yeni yeni uyuşturucular icad edecek ve onları kullanacaksın. Afyon, morfin, kokain, kafein v.b… İşte sen bunları içeceksin.)
- Benim yurdum neresi?
- Hamamlar. (Çırılçıplak, haya ve edebten mahrum yıkanılan yerler, saunalar, plajlar…)
- Benim meclisim neresi?
- Çarşılar, pazarlar, sokaklar.
- Benim münadim kimdir?
- Davullar, zurnalar ve rûhî heyecan uyarmayan her şey.
- Benim silahım nedir?
- Fuhşıyât.
Evet, şeytan huzurdan kovulunca bunları soruyor ve ona Cenab-ı Hakk’tan bu cevaplar geliyor.

Madde madde bu hususları izaha gerek var mı bilemiyorum? Dünyanın haline ve hâssaten İslam aleminin yürekler acısı vaziyetine bakıldığında Katade b. Diame’nin naklettiği bu sözlerin haklılık derecesi daha iyi anlaşılacaktır. Bunun için isterseniz gözümüzün önünden filim şeridi gibi Müslümanların utandırıcı hallerini geçirebilirsiniz.. geçirin, ve düşünün, cin ve şeytanların günah menfezlerinden tâ nerelere kadar girdiğini anlamaya çalışın!. Sonra bir de yüzünüzü Batı dünyasına çevirin. İnsanların ekseriyetinin ruhen dengesiz olduklarına bakın. İntihar olaylarının her geçen gün nasıl korkunç buudlara ulaştığını görün.. görün ve ürperin.

Bugün İnsanlar, sırf düşünmemek için ne çarelere başvurmaktalar batı hayatında.. Öyleki, hiç adı sanı duyulmadık kumar çeşitlerinin sergilendiği kumar masalarında ömrünü bitirip tüketen insanlar var. Batı hayatında bunların pek çoğu kendilerinden kaçmak için bu gibi illetlere sığınmaktalar.. ve bu yerlerde başka değil ancak şeytan saltanatı hükümferma. Bu ülkelerde insanlar, bütünüyle mefistoya yenik düşmüşlerdir. Şeytan önce onların dengelerini bozmuş, sonra da yanlış çarelerle onları iyice sersemleştirmiştir. Bu da Şeytan’ın en klasik oyunu ve en eski hilesidir. Zira Feodalizm, Kapitalizm ve Komünizmin hepsinin altında, Şeytan’ın bu hilesi ve oyunları vardır. Evvela o, insanları tatmin olamayacakları noktalara sürüklemiş ardından da çeşitli isimler altında (işçi hareketi, proletarya diktatörlüğü vs. gibi) hortlattığı insanlara, yanlış çareler takdim etmiş ve onları büsbütün şirâzeden çıkarmıştır. Gerek Marks’ın ve gerekse Engels’in eliyle insanlığa takdim edilen çareler, hep Şeytan’a ait birer hile ve oyundan ibarettir. Nitekim bu oyunun sona erişini bizimle beraber şimdi bütün dünya da seyretmektedir. Cin ve Şeytan’ın bu tür iğva ve oyununa düşmemek için inanan bir dünyanın kurulması şarttır. Çünkü iman, insanlığı kurtaracak tek çaredir.[3]

Cin Musallatları ve Çözümleri

Bu cinler insan vücudunda daha çok, kasıklarda saklanırlar. Sırasıyla ensede, diz kapak altlarında, sol kol altında, çünkü sağ tarafta hayra yönelik amellerimizi yazan melek vardır. Oraya gelemezler. Beden sahibini bazen ateşlendirirler, bazen sol kolu uyuştururlar ve ağrı verirler. O ağrıyı dumanla verirler. Genelde sabah kalkınca sol kolda uyuşukluk olur. Kişinin sol tarafında bulunmalarının asıl sebebi kalbin orada bulunması ve kişiyi kalbi olarak sıkıntıya sokarak ibadetten ve güzel şeylerden uzaklaştırıp, sapıkça şeyler yapmasını sağlamalarıdır. Eğer kişi, sabahları çok zor uyanıyorsa, namazlarda çok vesvese oluyorsa, abdest anında akla hayale gelmeyen vesveseler geliyorsa, eşiyle çok şiddetli geçimsizliği varsa, eşinin yüzünü bir anda değişik görüyorsa, gözleri kan çanağı gibi kırmızıysa, sol kolda uyuşmalar oluyorsa, bunlar o kişide cin musallatı olduğunun delilleridir. Eğer gece geç vakitlerde yorgun uyanıyorsa, banyoda, tuvalette çok uzun kalıyorsa, ani sinirlenmeleri varsa, yatakta çok sağa sola dönüyorsa, uykuda dişlerini gıcırdatıyorsa, eşine karşı sebepsiz soğuksa, bir anda kendini kaybediyorsa, bir anda kramp şeklinde ağrı giriyorsa, bir anda uyku basıyorsa, iki ayrı insan gibi farklı kişilikler sergiliyorsa, mutlak surette bu o kişinin bedenin içinde cin olduğunu gösterir. Diğer bir konuda insanın bedeninin dışından insana müptela olmalarıdır. Oda şu şekilde olur. Onlar da rüya âleminde kendilerini göstererek alıştırırlar. Hiç acele etmezler, çok sabırlıdırlar. Kedi, köpek ve yılan olarak görülürler. Eğer uykuda yılan sokuyorsa uyanınca soktuğu yerde kişi acı hisseder. Yerde fare gibi koşuşan siyah karaltılar görüyorsa, karanlıktan korkuyorsa, arkadan biri beni takip ediyor korkusu varsa, biri tarafından devamlı gözetleniyor hissine kapılıyorsa, namazlarda arkasında biri varmış gibi hissediyorsa, kâfir cinler tarafından gözetleniyor demektir. Uygun zaman kollayıp mutlak surette müsait bir anda içine girme yollarını arıyorlardır. Devamlı zaman kollarlar. Üzgün ve ümitsiz anlarında “fırsat bu fırsattır” deyip saldırırlar. Daha çok ani şok anlarında, yani aşırı sevinç ve aşırı korku anlarında, kişinin savunma metopolizmalarının en zayıf olduğu anlarda kişiye müptela olurlar. Çok sabırlıdır ve hiç vazgeçmezler. Cinlerden uzak olma yolları.Şu âyetin sıkça okunması lâzımdır: “La ilahe illâlahû vahdehû la şerike lehul mülkü şerike hamdü ve hüve âla küllü şey in kadir”. Bu âyet günde 100 defa okunur. Allah Resûlün’e 100 den az olmamak şartı ile salâvat getirilir. Kur’ân’ı açıp sesli olarak evde dinlediğiniz zaman evdeki cinlerin rahatsız olup uzaklaşmasını sağlarsınız.

Cinlerin etkisinden kurtulmak için aşağıda yazmış olduklarımızı uygulamanızı tavsiye ederiz inşallah yapmış olduğunuz bu uygulamadan fayda göremediğiniz zaman en kısa zaman da bir manevi doktor mutlak bulun derim.Bulduğunuz bu doktor size şayet ilk etap da muska ve benzeri şeyler veriyorsa orayı terk edin ondan bir fayda göremezsiniz.Çünkü cinler üzerinde belirli bir tasarrufu olmayan kişiler size yardımcı olamaz. Çünkü bu tür arız cinler yazılmış ayetlerden fazla etkilenmezler. Onların da üzerinde korunma tılsımları ve zırhları vardır. İnsanların yaptıkları muskalardan etkilenmemek için.Büyücülükte ve sihirde insanlardan çok ileri safhalardadırlar, bizden söylemesi…. Evet kendi kendinize yapmanız gerekenler ise şunlar……..

YÖNTEM 1- 41 kere “MÜ’MİNÜN SURESİNİN 97 VE 98′İNCİ” ayetleri ….

Mu’minûn Sûresi, Ayet 97:

وَ قُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزِات الشَّيَطِينِ

Okunuşu: Ve gul rabbi eûzü bike min hemezâti’şşeyatîn.

Anlamı: Ve de ki: “Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından Sana sığınırım.”
Mu’minûn Sûresi, Ayet 98:

وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْدُرُونِ

Okunuşu: Ve eûzü bike rabbi en(y) yahdurûn.

Anlamı: “Ve onların benim yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım Rabbim.”

41 defa FELAK VE NAS sûreleri ….

Günde 100 Defa da “LA HAVLE VELA KUVVETE İLLA BİLLAHİL ALİYYÜL AZİM” denir.

Buna bir hafta devam edilir. Genellikle abdestli bulunmak ve Allah’ı zikretmek de fayda sağlar inşallah.

YÖNTEM 2
41 Ayet’el Kürsi
3 İhlas-ı şerif
11 Felak
11 Nas

7 defa da Fatiha suresi okunur. Bu okumaları özellikle hasta olduğunu hissedene birisi tarafından okunup nefes edilmesi yani üflenmesi lazım. Aynı zamanda bir suya da okunarak nefes edilir hasta olduğundan şüphe edilen şahsa içirilir. İçmiş olduğu bu suyun da tadı sorulur. Bir kenara not alınır. Su, sağ elle içilir ve Besmele çekilerek içilir.

YÖNTEM 3- Aşağıda yazmış olduğum duayı da her gün hasta olduğundan şüphelenen şahıs dilinden hiç düşürmemeli

“BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM.BİSMİLLAHİL MAHZÜNEL MEKNÜN VE BİCELALİ VECHİKEL KERİM.VE BİL KEFFİL BÜRHANEL AZİM.VE LA HAVLE VELA KUVVETE İLLA BİLLAHİL ALİYYİL AZİM.VE SALLALLAHU ALA SEYYİDİNA MUHAMMEDİN VE ALA ALİHİ VE SAHBİHİ VE SELLEM”

İnşallah Faydasını göreceksinizdir. Tabii bunları yapmanız sizi rahatlatacaktır; ama kesin çözüm değildir. Kesin çözüm önce Allah’ın inayeti ve sonrada ehil ve tasarruf sahibi bir kişinin yardımıyla olur.

Ayrıca cinlerden korunmada etkili bir sistemde şudur.

E’üzü Besmele ile Fatiha suresi
E’üzü Besmele ile Felak ve Nas sureleri
E’üzü Besmele ile Bakara suresi
E’üzü Besmele ile Ayet-el Kürsi
E’üzü Besmele ile Bakara suresinin son ayeti
E’üzü Besmele ile Ha-Mim Mü’min suresinin başından (Masir) e kadar ve Ayet-el Kürsi
“LA İLAHE İLLALLAHÜ VAHDEHÜ LA ŞERİKE LEH LEHÜL MÜLKÜ VELEHÜL HAMDÜ VE HÜVE ALA KÜLLİ ŞEY’İN KADİR. “GÜNDE 21 DEFA OKUNMALIDIR
Çok Allah (c.c) demeli
Hep abdestli olmalı, farzları ve sünnetleri hiç terk etmemeli
Günah işlemekten, kadınlara bakmaktan, çok konuşmaktan, çok yemekten ve kalabalıktan sakınmalıdır.

Bu yazı Medyum Nedir kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

CİNLER HAKKINDA NE BİLMEK İSTERSENİZ? için 10 cevap

  1. kadriye der ki:

    hocam ben sizin tabirinizle hastaymışım eşim de öyle büyü ve cin hastalığı imiş bizimkisi eşim yıllardır baş ağrısı çekiyor gittiğimiz doktorlar önce migren teşhisi koydu sonra beyincikte kayma var dendi diğer doktor öyle bişey yok dedi yakın zamanda bi arkadaşım rahatsızlandı hoca ya gitti hoca efendi hastanın kendi ismi ve anne ismi ile bakıyormuş bende ricada bulundum arkadaşım bir de eşim e baktırırmısın diye hoca efendi önce istememiş bakmayı ama sonra dayanamamış bakmış ALLAH razı olsun kendiside eşi de çok hasta demiş özellikle benim tedavi görmemi önermiş inş gideceğim inanccım sonsuz ama benim merekım eşimin baş ağrılarının sebebi bu büyü ve cinlerdenmi kaynaklanıyor. CEVABINIZI BEKLİYORUM İNŞ ALLAH IM RAZI OLSUN

    • admin der ki:

      DOKTORLARIN BULAMADIĞI AĞRI VE TEŞİSİNİ KOYAMADIĞI HASTALIKLARI BEDENE CİNLER ALEMİ YAPAR. SEBEBİ BEDENE İNTİKAL EDEN CİN SAHİPLENDİĞİ KİŞİYİ DİĞER ŞAHISLARDAN KOPARABİLMEK İÇİN BEDENE KENDİ BÜNYESİNDEN ATEŞTE OLAN ZEHİRLERİ VE AĞIZ SALYASINI KUSARAK İSTEDİĞİ HASTALIĞI YAPARLAR. CİNLERİ İYİ TANIMAYAN ALİMBU MEYDANA GELEN HASTALIKLARI TEDAVİ EDEMEZ. EN ÇOK BOYUN AĞRISINDAN ŞİKAYET EDİLİR KAS KATMANINA İNTİKAL EDEN ZEHİR KAS KATMANINI KIRARAK AĞRI MEYDANA GETİRİR.KADINLARDA ŞİDDETLİ ADET SANCISI MEYDANA GELİR İÇERİ BIRAKTIĞI GAZDAN OLUŞUR.BÜTÜN RAHATSIZLIKLAR EĞER BÜYÜ YAPILDI İSE NE GÖREV VERİLDİ İSE SONUCA VARMAK İÇİN HAREKET EDERLER BÜYÜNÜN NE OLDUĞUNUDA BİLMEK SONUCA VARDIRIR. YOKSA POCALAR YATARSINIZ VE ASLA TEDAVİ OLAMAZSINIZ

  2. Emre Uğur der ki:

    Yaklaşık 3 yıldır devam eden, marazi derecesinde hal ve hareketlerim var.Yolda yürürken yüzümü kaldıramıyorum.Devamlı yerde,suratımı kontrol edemiyorum;ve mütemadiyen huzursuz ve stresliyim.

    • admin der ki:

      EMRE BEY SEN EĞER SENDEKİ DEĞİŞİKLİKLERİN FARKINDA İSE VE NASIL OLURDA BÖYLEYİM DİYE TACURUP İÇERİSİNDE İSEN MUHAKKAK BİR NEDENİ VARDIR.ŞİMDİ SEN BANA DERDİNİ YAZINCA HEMEN ANLADIM VE SANA DERDİNİ ŞİMDİ YAZIYORUM MANTIKLICA DÜŞÜN VE KARARINI VER.GÜZEL KARDEŞİM MÜSLÜMAN CİN SANA AŞIK OLMUŞ VE ELDE ETMEK İÇİN BEDENDEN İÇERİ GİRMİŞ SONRA BEDENDE HABİS KALMIŞ SONRA ÇOK PİŞMAN OLMUŞ FAKAT NE ÇARE GİRDİ BİR KERE HATA YAPTI. BEDENE GİRİNCEDE NEFSİNE UYDU SANA BÜYÜ YAPTI VE OKUMALARDA BULUNDU AMACI SENİ ELDE ETMEK VE BÖYLELİKLE YAPTIĞI ŞEY SENİ TOPLUMA UZAK GÖSTERMEK UTANGAÇ DAVRANDIRMAK İNSANDAN BAYANLARDAN UZAKLAŞTIRMAK.HUZURSUZ OLMANIN SEBEBİ SEN HİÇ BİR İŞTE BAŞARILI OLAMAMAN. EĞER BEKAR İSEN NİKAHINI BAĞLAMIŞTIR EVLENEMEZSİN.SİTRESLİ GÜNLER GEÇİRECEKSİN Kİ KENDİNE DEĞİL ONA ZAMAN AYIRASIN. TEDAVİNİ OL YOKSA İLERDE FELÇ GEÇİRİRSİN.

  3. xxx der ki:

    benim fal baktırdıktan sonra başıma gelmeyen kalmadı kadın beni çok beğendi çok korkunç bi görüntüsü vardı beni uzun uzun izledi o günden sonra hayatım alt üst oldu rüyalarımda sürekli cinleri görüyorum ve bir gün gece yatarken kapıda bi şekil belirdi kırmızı renkli boynuzları olan gözleri yuvarlak dışa doğru kulakları sivri kafası tepeden biraz basık ağzı normal bi insandan büyüktü sadece kafasını gördüm yoğun bi sis bulutu şeklindeydi şuan rüyalardan kurtuldum ama inanılmaz şekilde ruhsal sıkıntı çekiyorum ölmek istiyorum lütfen yardımcı olun bana

    • admin der ki:

      ADINI BİLMEDİĞİM KARDEŞİM SEN RESMEN CİNLENMİŞ VE SANA MUSALLAT OLANI GÖRMÜŞSÜN FAKAT BEN SANA NASIL YARDIM EDEYİM ADIN YOK ŞANIN YOK ADRESİN TELEFON NUMARAN BENİ ARA ALLAHIN İZNİ İLE ŞİFANA KAVUŞURSUN.BAKTIRMIŞ OLDUĞUN FALCI KADININ CİNLERİ SANA MUSALLAT OLMUŞ VE GÜZELLİĞİNE HAYRAN KALDIKLARI İÇİN SENİN PİSKOLOJİNİ BOZUP İSTİLA ETMEYE ÇALIŞIYORLAR. CİNLER İLK ÖNCE KORKU VEREREK ÇALIŞIRLAR VE YAKLAŞIMLARI ÜSTÜNLÜK SAĞLAYARAK SAĞLIĞINI BOZMAKTIR.KARDEŞİM TEMKİNLİ OL CİNLER KAFİRLİK VE SAPKINLIK KONUSUNDA ÇOK NEFSANİDİRLER.ONLARDA MANTIKSAL BÜTÜNLÜK YOKTURDUR TEHLİKELİDİRLER.DOKTORLARIN BULAMADIKLARI HASTALIKLARI BİLE CİNLER YAPAR SEVGİ VE SELAMLAR BENİ ARARSAN YARDIMCI OLURUM; 05358105987 TELEFON NUMARAM

  4. kura der ki:

    Slm admin siz ne kadar biliyorsunuzki

    • admin der ki:

      KAYA MURAT KARDEŞ SORGULAMA GEL VE GÖR SONRA ANLA VARSA BİR DURUM ANLAT VEYA ÖĞREN SORGULAMA İLE HİÇ BİR YERE VARAMAZSIN, BİLGİ ALLAHIN ELİNDE BİR NUKTEDİR SADECE O VERİR.

  5. hacire demir der ki:

    Ben bile kendimi tanimakta zorluk cekiyorum siddetli bas agrisi boyun agrisi yillardir var beynimdeki sesesler uykusuzluk daha ne diyim kalbimden gelen sinyal gozlerimin dalmasi anliyacagin butun uzuvlarim konusuyo ve ben bazen ben degilim bitarafim en buyuk gunahi isliyo diger tarafimda onu sorguluyo lanetliyo ayipliyo kufr ediyo birbirlerine giriyorlar ben bu duruma hayret ediyorum yani bazen bende kac karakter var diye dusunuyorum bi tarafim cok inancli asiri derecede ama diger tarafimin yaptiklari yuzunden allahin adini agzima almaya utaniyorum o derece siz artik tahmin edin yani sizin anliyacaginiz umutsuz vakkayim ben bile bununla basa cikamiyom yardim icin bi cok insana gittim kisa bi sure duzelme oluyo sonra tekrar ikili hayatima donuyorum ve gidisatimin hic iyi olmadiginin bilincindey saygilarimla

    • admin der ki:

      HACİRE DEMİR KARDEŞİM MUSALLAT OLANI TAM ANLAMAK İÇİN ARA BENİ TEŞHİS YAPALIM 05358105987 BEN OKUMA YAPAYIM SEN DİNLE VE KALBİN MUHAKKAK KANAAT GETİRECEK SENİN RAHATSIZLIĞINA SEBEP OLANIN NE OLDUĞUNU ALGILAYACAKSIN. ELİMDEN GELEN YARDIMI YAPARIM YETERKİ SEN İSTE BİZDE ALLAHIN KULU MUHAMMEDİ RESULULLAHIN ÜMMEDİ OLARAK YAŞAMAN İÇİN ELİMİZDEN GELENİ YAPARIZ SAYGILAR HÜSEYİN ARAPOGLU

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>