CEBERRUT ALEMİ VE BENİM ANLATIŞIM

NÂSUT-MELEKÛT-CEBERÛT-LÂHUT ANLAYIŞINDA

VARLIĞIN ÖZÜNDEN GELEN BİR ŞEKİLDE

“ZÂHİR ALLAH” MÜŞAHEDESİ…

Esasen, genetik olarak bu programla yüklenmiş olan cenin özünden gelen bir melekî etki ile “ruh” adı verilen, mikrodalga diyebileceğimiz ölümötesi bedenini üretmeğe ve tüm zihinsel fonksiyonlarını bu bedene yürütmeye ceberut alemi den

Biyolojik beden ölüm olayıyla kullanılmaz hâle gelince de artık ruh bedenle berzah âleminde kıyamete kadar yaşar.. Yeniden bedenlenerek dünyaya geri gelme, tenasuh=reenkarnasyon kesinlikle söz konusu olmaksızın!.

Zaten farkedileceği üzere, ruh dışarıdan gelip cenine girmemiştir ki, çıktıktan sonra tekrar başka bir bedene girsin!. Böyle bir sistem mevcut değildir, hiçbir varlık için!. Bu tamamen HİNDU inancına dayalı görüştür.

Dünyadan önceki ruhlar alemi görüşüne mesnet edilmek istenen yukarıdaki âyeti dikkatle okursak, görürüz ki, “Ademoğullarından, bellerinden” sözedilmektedir.. Bu ise dünya yaşamına ait bir olaydır.. Ruhlar Âlemiyle hiç alâkası olmayan bir konudur..

Allahu Teâlâ’nın gerek meleklerle konuşması, gerek buradaki hitaplaşması ve dahi gerekse ölüm sonrasında meydana gelecek tüm konuşmalar hep temsil yollu, benzetme yollu açıklamalardır!.

İnsanın, meleklerin ve tüm varlığın hakikatı olan Allah”ın elbette ki dışarıdan öte bir varlıkmış gibi hitabı asla sözkonusu olamaz!.

“Nasût-melekût-ceberût-lahût” anlayışında varlığın özünden gelen bir şekilde “Zâhir Allah” müşahedesi de bunu ispat etmektedir.

Kısacası, Ruhların, bezmi elestte, bedenlerden önce topluca yaratılmaları ve sonra peyderpey dünyaya gelerek bedenlere girmeleri; ve hattâ bedenden ayrıldıktan sonra yeniden dünyaya geri gelerek bir bedenle yaşamaları hikayesi tamamiyle yanlış anlama sonucu meydana gelen uydurmadır!.

İmam Gazali de “Ravzatüt Tâlibin” isimli eserinde şöyle diyor:

“Çünkü Râsulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ruhu da anneleri tarafından dünyaya getirilmelerinden önce mevcut ve yaratılmış değildi….”

Bu konuda bizim dediklerimizi tamamiyle doğrulayan DİĞER bilgileri arzu edenler son devrin en kapsamlı Kur`an tefsiri olan Elmalılı Hamdi Efendinin “Hak Dini Kuran Dili” isimli tefsirinin 4. Cildinin 2324. Sayfasından itibaren bulabilirler… Ayrıca çağdaş müfessirlerden Sayın Süleyman Ateş`in “Yüce Kurân’ın Çağdaş Tefsiri” isimli eserinin 3. Cildinin 412. Sayfasından itibaren bu konuda bilgi alabilirler.

 

 CEBERÛT VE LÂHUT

SANKİ BİR NESNENİN İÇ YÜZÜ VE DIŞ YÜZÜ GİBİDİR

Kesret âlemi yâni çokluk âlemi, efâl âlemidir.

Çokluğun oluşturduğu mülk ya da melekût boyutunda sayısız fiiller sözkonusudur.

Vahdet âleminde ise kesretten sözedilemez. Vahdet âleminde kesretin yâni çokluğun varlığı kalmamıştır!.

TEK”, çok kavramı kabul etmez!. Ahadiyyet, çokluk kavramlarını yok eder.

Ceberût ve lâhût sanki bir nesnenin iç yüzü ile dışyüzü gibidir!.

 

CEBERÛT ÂLEMİ İLE MELEKÛT ÂLEMİ ARASINDAKİ

MUHAYYEL SINIR

(“Arş”)

 

 

 

“Arş” ise melekût ile ceberût âlemi arasındaki muhayyel sınırdır!

“Ef’âl âlemi” diye bilinen fiiller âlemi yani kesret âlemi, tümüyle “melekût” diye bahsedilen âlemdir. Bunun bir üst ya da alt boyutu olarak tanımlayacağımız, esmâ âlemi yani Allah‘ın isimleri boyutu ise sırf mânâdan ibarettir ki bunda kesret yani çokluk kavramı mevcut değildir.

 

CEBERÛT ÂLEMİNİN TENEZZÜLÜ

(salt tekillik boyutunun mânâlarının açığa çıkarılması)

MELEKÛT ÂLEMİNİ

( tüm varlık seyrini ve yaşamını)

MEYDANA GETİRİR

Gerçekte, “maddî” diye bir âlem yoktur; yalnızca “manevî” âlem vardır! “Madde” algılaması beş duyunun beyinde oluşturduğu bir kabuldür!.

Uzay” ve “evren içre evrenler” kelimeleriyle işaret ettiğimiz “âfak”tan; tasavvufta, “esmâ mertebesi” diye işaret edilmiş “tek kare resim” olarak tanımladığımız stringler boyutuna uzanan “enfüs”e kadar; bize GÖRE iç içe olan ve 3D (üç boyutlu) olarak algılanan tüm katmansal boyutlar, aslında tek bir boyuttur!.

CEBERÛT” âlemi olarak tanımlanmış bu salt tekillik boyutunun mânâlarının açığa çıkarılması (tenezzülü) ise, “MELEKÛT” âlemi diye anlatılan tüm varlık seyrini ve yaşamını meydana getirir!

“LÂHUT” ise fikir kabul etmez! Düşünce, o boyutta “yok” olur! “Ahadiyet” denilen bu mertebe “hiç”liktir!

ALLAH” ismiyle işaret olunanın, “Rahmaniyeti ve Rahîmiyeti” sonucu, “iki eliyle” (ilim ve kudret) -data ve enerji-, “Esmâ mertebesi” -stringler boyutu- hasıl olmuş; bu boyutun her an yeni bir şan alışı ile de tüm evren içre evrenler ve içindekiler olarak, birbirlerince algılananlar meydana gelmiştir, “melekût” (kuvveler) boyutunda.

Ki bu duruma, “âlemler, Allah’ın ilmindeki ilmî sûretlerdir” diye işaret edilmiştir tasavvufta.Yaratılışımızın sebebi burda zuhur buluyor.SENİ ALLAHın YARATIŞ GAYESİ NEDİR? sorusuna CEVAP;veriyorum çoğuna sordum hemen kulluk etmek için diye kestirip atıyor!!!HAYIR soruyu defalarca okuyun.Allahın bizi yaratış gayesi kendi yaratma sıfatını tecelli etmesi için yaratmıştır.Bir şoför araba kullanmazsa şoförlüğünü göstermezse kim onun marifetini görürki!!! kendini ispatlaması lazımdır.

 

 

“ESM MERTEBESİ”NİN BİR TANIMI DA

“CEBERÛT ÂLEMİ”Dİ                                                                       “Allah adıyla işâret edilenin isimleri” olarak bildirilen “Esmâül Hüsna”, tasavvufta “esmâ mertebesi” olarak tanımlanır.

 

 

 

 

Esmâ mertebesi”nin bir tanımı da “Ceberût âlemi”dir!.

Bu mertebeye “ilk tecellî” denir.

Bu kemâlatın açığa çıktığı zevat, bu tecellî ötesinde ikinci bir tecellînin (tecellî sâni) asla var olmadığını dillendirmişlerdir.

Bu mertebe itibarîyle, kesret (çokluk) ve kesrete dayalı kavramlar aslâ söz konusu değildir!. Halkın, evliyadan sandığı “mülhime” anlayışı içinde olanların, tahkiklerindeki “Allah” ismini verdikleri mertebedir burası!.

Hay”, “Alîm”, “Mürîd”, “Kâdir”, “Semî”, “Basîr”, “Kelîm” isimlerinin işaret ettiği vasıflar,NOKTA” olan ve “heyûla” ismiyle de işâret edilen “esmâ mertebesinin” ana vasıflarıdır ki; bu yüzden “Zâti Sıfatlar” olarak kabul edilmişlerdir. Muhakkik olmayan, “ALLAH” ismiyle bu mertebeye işaret edildiğini sanır!. Heyhat! Nerede bu mertebe, nerede “EKBER”iyet işareti!

 

RUH NEFYİ

CEBERÛT ÂLEMİNE AİT BİR TANIMLAMADIR

RUHUMDAN nefhettim“in anlamı ise, “Zâtıma ait sıfat ve esmâm ile var kıldım“dır… Burada hiç bir boyuta göre hiç bir somut varlık sözkonusu değildir.. Bu ifade tamamiyle “ceberût âlemine” ait bir tanımlamadır. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

 

 

 

 

Bu yüzdendir ki, “RUH” kelimesini geçtiği yerdeki genel anlama uygun bir şekilde yukarıda belirttiğim iki ayrı mânâdan birine göre değerlendirirsek, konuları anlamamız daha kolaylaşır sanırım..Allahtan geldik yanlız allaha döndürüleceğiz ayeti kerimenin meali ile yaratılışta NUKTE olan kendi zabit ahvaline denk ve yakıştırma ile yaratılan insan mutlak esareti altındadır.

 

HAKİKAT-İ MUHAMMEDİ”NİN(Kozmik Bilincin-Akl-ı Evvel”in-İnsan-ı Kâmil”in-Ruh-u A’zâm”ın )ÂLEMİ…

“ALLAH evvelâ aklımı yarattı. ALLAH evvelâ nûrumu yarattı!.”

diye Hz. Rasûlullah‘ın açıklamasında yer alan “akıl” ve “nur“, işte bu “Ruh” adlı Melek, yani,“RUHU ÂZAM”dır.

 

 

 

 

Yani, bölünmesi parçalanması söz konusu olmayan, mânâda beliren ilk tekillik, birimlik kavramıyla mevcut olandır.

Soyutun somuta dönüşmesi sınırında oluşan varlıktır. Elbette burada, beş duyuya göre somutluktan sözetmiyoruz!.

Yani, “ilmi ilâhi”de ilk mânâ sûretinin belirmesidir. Arş ve bunun altındaki oluşan ilk melektir.

Bu Melek`ten katman katman, boyut boyut diğer melekler meydana gelmiş; ayrıca her bir boyutun da kendine has melekleri oluşmuştur.

Melekler, nur yapılıdır. Bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidirdiyebiliriz.

“Herşey enerjiden meydana gelmiştir” dendiği zaman, burada bahsedilen enerjidir.

Yalnız bir yanlış anlamayı ortadan kaldıralım…

Enerji”, “ALLAH”‘ın “kudret“ vasfının kuvveden fiile çıkması hâlindeki adıdır. Yani“NUR”‘dur. “Nur” diye bahsedilen şey, bir tür “salt enerji”dir.

Bu bilinçli enerji (kudret), “Kozmik Bilinç”, evrende var olan herşeyi kendisinden meydana getirmiştir.

Bir diğer ifade ile, bu kâinatta var olan herşey, O “RUH” adlı Meleğin gücünden, “O”nun ilmiyle meydana gelmiştir!.

Eğer varlıktaki nesnelerin, yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız; tesbit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar,gerçekte hep meleklerin varlığından ibarettir.

Çünkü, evrende var olan her şey “enerji”den meydana gelmiştir. Yani, “nur”dan meydana gelmiştir. Meleklerin varlığı da “nur“dur; dolayısıyle, meleklerden meydana gelmemiş hiç bir şey yoktur!.

“İnsan” denilen varlığın aslı, orijini de melektir!.

Maddenin aslı da melektir!.

Çünkü melekler, her şeyin varlığını oluşturan “ALLAH” isimlerinin anlamlarının, soyut boyuttan somutluk ortamına geçişinde yer alan ilk bilinçli, kaynak varlıklardır!.MELEKLERDEN ÜSTÜN OLMAMIZ; bu mevzuya gelince ruhu yaratan Allah;  1= ruha kendini idare edecek AKIL verdi yanı İNSAN RUHUNu kendi nuru ile eşleştirdi, idare yaratanın elinde en büyük nuktedir.Ruh akıl yolu ile iradesi ile mutlakiyeti yani hak yolunu idareleştirirse hakikiyete ulaşır.   2=Allah melekleri sadece kendi emrinde verilen emirleri yerine getirsin diye yarattı, İLAHİ SİSTEME görevli atanmışlardır. Yanlız hizmete tabi edilmişlerdir,kendi iradeleri ile hareket edemezler.İşte burda meleklerden üstün olma konusu aydınlanıyor;insanoğlunun ibadeti var yaklaşma merdiveni kim fazla ibadet eder rabbine karşı taat ve itaatta bulunursa o kadar saygınlık kazanarak mutlakiyetleşir.Melekler arşı alada onlar için yaratılan sarı renkli MUKTESA ALANInda hizmetlerine devam bölgesindedirler.Allahın onayladığı işleri yerine getirmekle onay mercisinde beklerler.  3= Tabi olacakları bir kitap ve resul gibi yol gösterecek hükümleri yok sadece hizmete tabi olduklarından sınav verme, sınavı geçip kazanma durumları yoktur.Ruhu akılla idare şansı veren rabbimiz konturolü sağlamıştır.

Bu yüzden, “melek”, kişinin kendi özünü, hakikatını, aslını, orijinini tanımada çok önemli bir boyut ve önemli bir katmandır!.

İşte “Melekût Âlemi” diye anlatılan, sayısız mânâlar ihtiva eden mikrodalga kökenli kozmik âlem de; “Ceberût Âlemi” diye anlatılan da, o sayısız mânâları hâvi TEK bir KOZMİK BİLİNÇ’TİR!.

 Bu bahsettiğim, “Ruh” dediğim varlık ise, melekî boyut olan, “Nur” ismiyle târif edilen kuantsal enerjiye çok yakın plandaki bir boyut!. Yani, enerjinin bir üst boyutu oluyor.

Bu Kozmik Bilincin tasavvuftaki karşılığı İNSAN-I KÂMİL veya Hakikat-i Muhammedî, ya da değişik vasıfları itibariyle Aklı Evvel, Ruh-u Â’zâm’dır!. Âlemi ise Ceberût’tur!.İNSAN yaşamı süresince yapmış olduğu zuhurat çerçevesindeki ibadet ve çalışmaları ile asla EVLİYA olamaz, neden mi!!!! evliyalık yanlızca bizi yaratanın vereceği bir makamdır.Allah sınavını tamamlayan ve kendine yakın olan ölmüş insanın ruhunu makamında izale eder ve sorulur; hizmetmi yoksa meskunluk mu? verilen cevap devam olursa ruh ricali gayp yani NİZAMİ SİSTEMDE göreve tabi edilir, meskunluk cevabı verilirse; yeri gösterilir ve ahiretece orada bekleme safhasına geçer.SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİN şahsiyetim ilk defa böyle gerçek teyitli bilgileri veriyorum sebebi; yaşarken bazı kardeşlerimiz insanlara evliya diye hitap edip tabi oluyorlar maddi ve manevi olarak kandırılıyorlar.

  

 

 “HÛ” ZAMİRİYLE İŞARET EDİLENİN

İLMİNDE AÇIĞA ÇIKARDIĞI ÖZELLİKLERİNİN VARLIĞIYLA

VAR KILINMIŞ

ŞUURLU ÇEKİRDEĞİN ÂLEMİ…

İsmi “ALLAH” olarak bildirilen, her türlü beşeri anlayış ve kapsamsal kavramın ötesinde olarak, yalnızca “” yani sadece “O” olarak tanımlanır (ki bu boyuta “âlemi lâhut” da tâbir edilir).

 

”, evren içre evrenleri, ilminde, ilmiyle, bir “NOKTA”dan yaratmıştır!

 

 

 

 

O “nokta”, “” zamiriyle işaret edilenin, ilminde açığa çıkardığı özelliklerinin varlığıyla var kılınmış şuurlu bir çekirdektir (heyûla); “Hakikati Muhammedî”dir (âlemi ceberûttur)!.

Algılanan ve algılanamayan, bilinen ve bilinmeyen her şey, bu şuurlu ve bilinçli “NOKTA”nın varlığındaki isimlerin işaret ettiği özellikler ile gene ilimde varolmuş “ilmî suret”lerdir.

Bu “nokta”nın ilim mertebesinde ilmî açılımı ile “melekût âlemi” meydana gelmiştir ki bu mertebe, evren içre evrenlerin meydana geldiği “salt enerji okyanusu”dur. Burada çokluktan, çokluğa ait sayısallıktan ve birimsellikten söz edilemez!.

Buraya kadar açıklanan durum, Hazreti ÂLİ’nin “bu AN o AN’dır” işaretinin ihtiva ettiği “nokta”dır; ki bu, ezelden ebede böyledir ve hiç değişmez!.

İşte bu “nokta” içinde, “nokta”nın varlığındaki Allah isimlerinin, değişik bileşimler hâlindeki açığa çıkışları ve bunların yapıları gereği algılamaları, “GÖRESELLİĞİ” ve çokluk (kesret) kavramlarını oluşturmuştur (nâsut âlemi).

Burada konunun iyi anlaşılabilmesi için çok önemle dikkat edilmesi zorunlu olan husus şudur:

Olay, yukardan aşağı, gökten yere değil; bir tekillikten açılan, gelişen, oluşan, meydana gelen algılamalara dayalı “çokluk” tarzında düşünülmelidir.

Her birim, aynı TEK’ten (melekût) meydana gelmiştir!. Melekût, birimin dışından gelen değil; birimin derûnundan zâhirine (bilincine) açığa çıkan, birimin varlığını meydana getiren mertebe anlamındadır!. Kurân-ı Kerîm’deki “B” sırrı, kişinin hakikatindeki bu mertebeye işaret eder!.

“Melekût”, evren içre evrenlerin varlığını meydana getiren şuurlu enerji-kudret sıfatının açığa çıkışıdır!.

Evren içre evrenlerde meydana gelen her yapı ve birim, evrensel enerji ve şuurla meydana geldiği için de, aslında cansız ve şuursuz hiç bir şey yoktur evrende!. Belki algılama sınırları ötesini inkâr edenler tarafından cansız ve şuursuz yakıştırması yapılır bir kısım yapılara.

Tümüyle canlı ve şuurlu olan evren ve içindeki tüm yapılar “SÜNNETULLAH” diye isimlendirilmiş olan “evrensel sistem ve düzen” içinde oluşmuştur. Ve gene sonsuza dek o sistem içinde Yaratanın muradına göre her an yeni bir şan alarak yaşamını sürdürecektir.

 

“HAKİKAT-İ MUHAMMEDİYE”NİN ZÂHİRİ

“CEBERÛT”TUR

Evrenin her zerresi “RUH”la ve “RUH”tan meydana gelmiştir.

“RUH” olmadık hiç bir zerre mevcut değildir… Zira; zerre, “kuant” onunla mevcuttur!

 

 

 

 

Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi “RUH”tan almaktadır…

Dolayısıyla evren, ilk varolduğu andan itibaren “RUH”a sahip ve “RUH”la kaim olmuştur; kâinatın yokoluşuna kadar, yani kıyâmete kadar da sahip olacaktır…

Dini tâbirle, “RUH” ile kâinat yaratılmıştır… “RUH” ile kaim ve var olan varlıkta gerçeği itibarıyle asla yok olma düşünülemez… ŞUUR” kaynağıdır…Bakın iyi dikkat edin var olan bir ŞUUR ile yaratılıyor.

Yani, evrende mevcut bulunan her nesnede birimsel ölçüde bilinç vardır… Ancak bilelim ki, bilinç bölünür ve cüzlere ayrılır bir şey değildir.

Dolayısıyla kâinatta var olan her hareket asla tesadüfi olmayıp, taşıdığı “ŞUUR”un sonucu olarak, bize bugün düzensizmiş gibi gözükse de, gerçekte düzenli hareketler göstermektedir…İNSAN; kanunları ve sınırları olarak yaratılmış varlıktır.Başı boşluk yok tabilik ve daimlik var.

”ŞUUR”suz sanılan hayvanlar veya cisimler veya zerrecikler dahi, taşımakta oldukları birimsel bilinç dolayısıyla gerçekte, belirli bir düzen içinde hareket etmektedirler… Ancak, kendileri bu durumu idrak edecekleri bir sistemden, yapıdan öte oldukları için; bu özelliklerini kendileri bilememekte; biz dahi beş duyumuzun kaydında kaldığımız sürece onların bu durumunu idrak edememekteyiz…MESELA;insan yüzündeki bir sakal veya saç uzayıp gidiyorda kaş ile kiprik neden sınırlı, bu sınırı kim koymuş??? mantık yürütün bakalım bir deha değilmi.

“Akl-ı Evvel” ismiyle “Hakikat-ı Muhammedî” denilen varlığın ilmine işaret edilir. Bu yüce varlığın “canı” ise “RUH-U A’ZAM” ismiyle tanınır ki, âlemde mevcut olan bütün ruhlar, bu tek ruhtan meydana gelmiştir cüzlere ayrılma sözkonusu olmadan.

Bu sebeple de hiç bir zaman, bu işin hakikatını bilenler tarafından “ruh-u cüzi” diye bir tanımlama kullanılmamıştır. Zirâ ”ruh-u cüzi” diye bir şeyden bahsolamaz. Ruh-u A’zâm tecezzî kabul etmez!

Hayat sıfatı yönünden Ruh-u A’zâm, ilim sıfatı yönünden Akl-ı Evvel ve irade sıfatı yönünden “MÜRİD” olan Hakikatı Muhammedî‘nin âlemi de ceberût tur!

Bir diğer tanımlama ile, Hakikat-ı Muhammedî’nin bâtını Lâhût, zâhîri ise ceberûttur ki, her halûkârda bu mertebede çokluktan bahis açılması mümkün değildir. Sırf ilim mertebesidir bu mertebe!

Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey “RUH” tan meydana gelmiştir.

 

CEBERÛT ÂLEMİ,

SIRF İLİM MERTEBESİDİR!

(Kesrete yer yoktur   İlim sıfatı yönünden Aklı Evvel ve İrade sıfatı yönünden “MÜRİD” olan Hakikatı Muhammedî‘nin âlemi de Ceberût tur!.

 

Bir diğer tanımlama ile, Hakikatı Muhammedî’nin bâtını Lâhût, zâhîri ise Ceberûttur ki, her halûkârda bu mertebede çokluktan bahis açılması mümkün değildir. Sırf ilim mertebesidir bu mertebe!.

 

 

 

 

Ceberût âleminde kesrete yer yoktur!. Burada tek bir bilinç ve bu bilincin kendi özünde bulduğu sayısız mânâlar sözkonusudur!.

İşte bu sebeple, kesret âleminde yer alan ikilemlerin hiç birinin varlığından ve vücudundan bu âlemde sözedilemez.Allahın huzurunda MAKAM ise; ruhun kazandıği bilincin uygulamaya konulması ile kazanılır.Allaha yakın olma çabaları ruhun değerini artırır.

 

İNSAN

VASIFLARI İTİBARİYLE

CEBERÛT ÂLEMİNDE YAŞAR

Nâsût âlemi, bildiğimiz beş duyuya hitâb eden madde âlemidir.

Melekût âlemi ise beş duyu ile algılayamadığımız soyut varlıklar âlemidir. Meleklerin çeşitli türleri, cennetler ehli hep bu sınıftır.

 

 

 

 

Ceberût âlemi ise esmâ ve sıfat âlemidir. Yani isimlerin ve sıfatların mânâlarını teşkil eden âlemdir.

Lâhût ise Zât’ın âlemi’dir.

Bu hususta öncelikle bilmemiz gereken şey odur ki, bu anlatımlar hep mecâzîdir. Gerçekte, mekân anlamında böyle ayrı ayrı âlemler mevcut değildir!.

“Nâsût âlemi” denen madde âlemi, bilindiği gibi, beş duyuya hitâb eden bir âlemdir. Bu âlemde yer alan insanı düşünelim;

İnsanın bir madde bedeni vardır.

Madde bedenin ötesinde bir düşünce, şuur dünyası vardır.

Ve dahi bu düşünceleri kapsamına alan benliği vardır.

Şimdi düşünelim… düşünce dünyanız madde bedeninizden ayrı olarak kabul edilebilir mi, yani madde bedenden ayrı bir yerde midir?.

Elbette hayır!.

İşte aynı şekilde, madde âleminden tamamıyla ayrı bir yerde melekût ve ceberût âlemleri de düşünmemek gerekir.

Bu hususu daha iyi anlatabilmek için şöyle bir misâl verelim;

İnsan bedeni itibariyle nâsût âlemi’nde yaşar…

İnsan ruhu itibariyle melekût âlemi’nde yaşar…

İnsan vasıfları itibariyle ceberût âlemi’nde yaşar…

İnsan “zâtı” itibariyle lâhût âlemi’nde yaşar…

“Allah, Adem’i kendi sûreti üzere yaratmıştır”,

hadîs-i şerîfi işte bu yaradılış sırrına işaret eder.

Elbette ki bu hadîste geçen “sûret” kelimesi maddî şekil anlamında değildir. Çünkü Allah, şekilden ve kayıttan münezzehtir.Dahada büyük bir açıklama yapalım insan gözleri ile görür,bizi yaratanda bizden çok misli şekilde büyük görür.FAKAT; görmeyen birine televizyon izlerken ses gelse dahi görmediği bir şeyden anlam çıkarmaya çalışır.

Evet, burayı böylece anladıktan sonra şimdi yukarıdaki ifadeyi biraz daha açalım;

Madde ile düşünce dünyası arasındaki saha, “şerîat”tır. Yani kurallar sahasıdır. Bu sahada belirli kurallara uyularak yapılan fiili çalışmalar, neticede kişiyi hakikata yönelmeye sevkeder. İşte bu merhalede kişi şerîat safhasından tarîkat safhasına geçer.Gördüğümüzü görmeye çalışalım alemidir, ya biri tarafından yada algılanarak.

Tarikat safhası, kişinin şekilden öze, oluşların, fiillerin ardındaki sır ve sebepleri keşfetmeye geçiş safhasıdır. Tarikat düzeyindeki kişi, neyin neden nasıl ne şekilde oluştuğunu araştırmaya başlar… Buradaki mânâsıyla tarikatı, meselâ; Nakşibendîlik, Kâdirilik Rufâilik gibi anlamayalım. Burada bahsedilen “Tarikat”, fiilin veya şekilin ardını araştırma safhası olarak anlatılmaktadır.

Nitekim “Melekût”, “melekler âlemi” olmanın ötesinde mânânın maddeye dönüştüğü âlem olarak da bilinir. “Ceberût âlemi” ise “mânâlar âlemi”dir. Ceberût yani salt mânâlar âlemine ait mânevi sûretler, melekût âlemi’nin soyut varlıkları ile madde âlemi’nde ortaya çıkarlar.

Bir diğer ifade ile, yani günümüz ilmiyle izah etmek gerekirse, kozmikaltı bilinç âlemine ait mânâlar, kozmik ışınlar aracılığıyla madde âlemi’nin maddi sûretleri şeklinde dönüşürler. Bu evrensel mânâda da böyledir, bireysel yani insanî mânâda da böyledir.

Biraz daha açalım…

Madde bedeninizle ortaya koyduğunuz fiilleriniz vardır ki, bu boyuta tasavvufta “Ef’âl Âlemi” ya da “Nâsût” veya “Şehâdet Âlemi” denilir.

Görme, duyma, hissetme, algılama gibi özelliklerinizin olduğu boyut ise “Melekût Âlemi” olarak anlatılır.

Cesaret, cömertlik, titizlik, merhamet, hükmedicilik gibi özelliklerin olduğu boyut ise benlik duygusu, ilim, irade, kudret gibi vasıflarla birlikte kişinin “Ceberût Âlemi”ni meydana getirir.

Her mânâ ve özellikten arı bir halde sadece “ben varım bilinci” kişinin “Lâhût Boyutu”nu teşkil eder. Aynı zamanda bu boyuta “ZÂT Âlemi” de denilir.

 

CEBERÛT ÂLEMİ,

ZÂTİ SIFATLARLA VE ESMÂ YOLLU

KENDİNİ TANIMA VE SEYRETME

MERTEBESİDİR!

 

Ceberût âlemi, Vâhidiyet mertebesidir ki, esmâ ve sıfata tekâbül eder. Zâtî sıfatlarla ve esmâ yollu kendini tanıma, seyretme mertebesidir bu mertebe.

 Vâhidiyet, Tek varlığın kendini tanıması, sıfat mertebesidir; Ceberrût âlemidir.

 

 

 

 

Esmâ mertebesi ise, sırf mânâlardan ibarettir. Bu boyutta madde ve mikrodalga varlıklar mevcut değildir.

 

ŞUUR, KENDİNİ

“CEBERÛT BOYUTU”NDA TANIDIĞINDA

BİRİMSEL BENLİĞİ(İzâfi benliği-Vehmî benliği) KALKAR VE

 KENDİSİNDE HAKKANİ VASIFLAR İLE

“RAB” ZUHUR EDER

(“Rabbin Namazı”)

 

Rabbin namazı”, Rabb-ül Âlemiyn’in rubûbiyet hükümlerinin ef’âl âleminde yürürlükte olmasıdır.

Rabbin hükümlerinin, Rabbanî kudretiyle tahakkukundan ”Rabbin namazı” diye sözedilmektedir.

 

 

 

 

“Rab”, esmânın mânâları üzere mahlûkatı varedip yönlendirendir!. Bu tasarruf, “terbiye” diye anılır.

Bu mertebe, boyutsal bir mertebedir ve “şuur sıçraması” diye adlandırdığımız bir tür mi’râc ile hâsıl olur. Şuurda oluşur!.

“Şuur” kendisini “Ceberût” boyutunda tanıdığı zaman, kendi vehmî benliği, birimsel benliği kalkmış olur; ve kendisinde Hakkânî vasıflar ile Rab zuhûr eder.

İşte bu namaz, bir mânâda “Rabbın namazı” denilerek, Rab’be izâfe edilir. Ki gerçekte Rabbin tasarrufu dışında kalan hiç bir şey yoktur.

Esasen, Rabbanî seyr, kendi esmâsı üzerinedir. Ef’âl ise esmânın tabiî neticesi olarak meydana gelir.

Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm, Allahû Teâlâ’nın ikrâmı olarak Mirâc‘a çıktığı zaman, Ceberût Âlemi’nde, Rabbül Âlemîn’in tüm mevcûdat üzerinde esmâ yollu mutlak tasarrufunu müşâhede etti,“Kâ’be kavseyn” noktasında.

“Ev ednâ”. Hattâ bunun da ötesinde, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ismi altında, “gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli ve yürüyen ayağı olarak”; “Şehâdet etti ki Allah, kendisinin dışında, ötesinde bir TANRI mevcut değildir”!.

 

CEBERÛT ÂLEMİ

MUTMAİNNE NEFS’TE YAŞANMAYA BAŞLANIR

VE MARDİYE NEFS MERTEBESİNDE ZİRVESİNE ÇIKILIR

Melekût âlemine nüfuz eden kişi burada müşahede etmeye başlar ki, pek çok varlıktan oluşan bu âlemde faili hakiki TEK’tir!. Her bir varlık, gerçekte O TEK varlığın isteğine uygun bir şekilde, O’nun irade ve kudretiyle kâim ve görev yapmaktadır. Gerçekte o varlıkların asla bağımsız birer vücutları yokt 

 

 

 

 

İşte bu seyre “tarîkat seyri” denilir ve nihâyeti Ceberût âlemine varır. Müşahedesinde çokluk kavramı kaybolur, çokluk görüntüsünün ardındaki TEK’in irfanı başlar!. Kişi bu durumda “Nefs mertebeleri” diye anlatılan sıralamada 3. Basamakta yer alan “Mülhime nefs” seviyesindedir!.

Ceberût âlemi, Mutmainne Nefs durumunda yaşanmaya başlanıp Mardiye’de zirvesine çıkılır; ki bu âleme de “hakikat âlemi” denilir. Ki bunun da neticesi, “lâhut âlemi”dir.

İnsan “Zâtı” itibariyle Lâhût Âlemi’nde yaşar.

Ceberût âlemi, Mutmainne nefs durumunda yaşanmaya başlanıp Mardiye’de zirvesine çıkılır; ki bu âleme de “Hakikat Âlemi” denilir. Ki bunun da neticesi Lâhût Âlemi’dir.

NEFS” yâni Mutlak BEN”liğin, kendini, isimlerinin mânâları yönünden seyri, tanıyışı, “CeberûtÂlemi”dir!.

İsimler ve mânâları yollu olmaksızın salt, sırf, “Samediyyet” yollu Ahadiyyet’e yöneliş, eniyyet ve hüviyyete yöneliş âlemi ise “Lâhût”tur. “İlim bir noktadır”, “Zâtıyla Zâtını seyretmektedir; gayrı sözkonusu değildir”, “Allah â’mâ ‘dadır” gibi cümleler hep bu âlemi çeşitli vecheleriyle tanımlamak içindir.

Allah’ın ZÂTI hakkında tefekkür etmeyiniz!

hükmü, bu tefekkürün imkânsız oluşu dolayısıyla verilmiştir.

Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın, “Allah’ın Zâtı üzerinde tefekkür etmeyiniz” buyruğu, tefekkürün kaynağının sıfat mertebesinden kaynaklanması dolayısıyla Zât’a erişmesinin imkânsız olduğuna işaret etmek içindir.

Zîra sıfattan meydana gelen şeyin, Zât’ı ihâtâsı imkânsızdır.

 

CEBERÛT ÂLEMİ’NE AİT MÂNEVİ SÛRETLER,

MELEKÛT ÂLEMİNİN SOYUT VARLIKLARI İLE

MADDE ÂLEMİNDE ORTAYA ÇIKARLAR

 

Ceberût yani salt mânâlar âlemine ait mânevi sûretler, melekût âlemi’nin soyut varlıkları ile madde âlemi’nde ortaya çıkar…

 

 

 

 

Bir diğer ifade ile, yani günümüz ilmiyle izah etmek gerekirse, kozmikaltı bilinç âlemine ait mânâ, kozmik ışınlar aracılığıyla madde âlemi’nin maddi sûretleri şeklinde dönüşürler. Bu evrensel mânâda da böyledir, bireysel yani insanî mânâda da böyledir.

CEBERÛT ÂLEMİNDE YAŞAYAN VÂKIFIYN’İN NAZARINDA

 MELEKÛT ÂLEMİ “HAYÂL”DEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR

Ârif, madde âleminin ardındaki melekût boyutunun sırlarıyla, hikmetlerle meşguldur.

Ef’âl âleminde olup bitenlerin ardındaki hikmetlerle ve fâili hakikiyle çeşitli mânâları yönünden meşgul olan ârifin bu meşgalesi dahi kendisini bir üst boyuttan alakoyan perde hükmündedir. Çünkü, Ceberût Âlemi’nde yaşayan Vâkıfîn’in nazarında ârifin Melekût Âlemi, hayâlden başka bir şey değildir!.

Hakikat âlemi ve TEK gerçek NUR mevcutken, tutup da hayâlî varlıklar ile meşgul olmak, sanki şeytana uymak gibidir!.

 

CEBERÛT ÂLEMİ’NİN PERDESİ

(Esmâ Âlemi)

Ceberût âleminde yaşayanın gayesi, Lâhut âlemine geçip, Zâtı Ehadiyyette, “HİÇ” olmaktır!.Perdesi ise esmâ âlemidir!.

‘’Zât’a ermek’’, ‘’Zâtını tanımak’’, ‘’Zâtı için seçilmiş olmak’’ gibi tâbirler ile anlatılmak istenilen husus gerçek hedef olunca görülür ki; ceberût mertebesinin hâli dahi Zât’a perdedir!.

Vâkıf”; yâni hakikata ermiş, çokluk kavramından ve görüşünden arınmış, kendi isimlerinin mânâlarını seyreden; bu seyir hâlinde elbette ki zâtından perdeli durumdadır.

Evet, her ne kadar, Zâtın esmâsını, yâni Zâtın îcâd ettiği mânâları seyrediyorsa da; gene de meşgalesi, İsimlerin işaret ettiği sonsuz mânâlardır. Ve bunların asla sonu gelmeyeceği içinde, Zâtı ancak esmâ perdesi arkasından seyir hâlindedir!.

Ki bu yüzden de Vâkıfîn, ne kadar yüce ve hattâ yaşamı hayâl bile edilemez mertebede “Hayy” olursa olsun, Zâtın hüviyete dönük yönünden uzak düşmüştür!.

CEBERÛT ÂLEMİNDE YAŞAYANIN ORUCU

Bu oruçta, orucu kesintiye düşüren şey; mevcûdatta müstakil varlıkların varolduğunu düşünmektir!. Tevbesi ise, Tek’liğe sığınmaktır!.

‘’Falanca şöyle yaptı, filanca böyle yapıyor, fişmekânca böyle yaptı da onun için böyle oldu, keşke böyle yapmasaydı, böyle olmazdı…’’ gibi görüş veya düşüncelere dalındığı anda bu oruç bozulmuş demektir!.

Çünkü, Hakikatta, bütün isimlerin ardında tek bir fâili hakiki vardır ki, o da Allah’tır!. Ve seyirde olan, bu Hakikatten perdelendiği anda da orucunu bozmuş olur!.

Ceberût âlemini yaşayanın orucuna sekte vuran hâl ise; esmâdan bir isimle kayıtlı durumda kendini hissedip, o ismin mânâsının seyrinde mukayyed olmaktır.

Çünkü, Ceberût âleminde yaşayanın gayesi, lâhut âlemine geçip, Zâtı Ehadiyyette, “hiç”olmaktır!. Perdesi ise, esmâ âlemidir!.

İşte bu öyle bir oruçtur ki, tutan, içinde kaybolmuş; Varlıkta Bakî olan Allah kalmıştır!.                                                                                                                                                                                                                                                                                       4 BÜYÜK ALEM;

 ***  Nasut, Melekût, Ceberut, ve Lahut***

Adları ile adlandırılan 4 âlem vardır. Bunlar yukarıdan aşağıya sayılınca, “âlem” olur. Aşağıdan yukarıya sayılınca, “makam” olur.

1-      NASUT: Bu âleme: Şuhut, Mülk de denilmiştir. Maddi ve Biyolojik âlemdir. Maddi gözle gördüğümüz varlıklar âlemidir. Bu âlem özellikle dünyadır. Dünya, ALLAHIN süfli – alçak âlemidir. Koyu madde karanlığıdır. Bir de bunun göklerin gizli bir kesiminde temsil eden, Nasut Karanlığı vardır. Pâklanmamış Ruhlar, bu karanlıktadır. Ruhun Tasavvufta bu barzahı geçip, Nurani âleme girmesine Seyri Süluk’un bir parçası denir. Çünkü kul ile ALLAH arasında zulmani ve nurani perdeler bulunmaktadır.Ruhun en çetin seyri, bu zulmani ve karanlık perdeler arasındadır. Salikin – kutsal İLAH yolcusunun- en çetin devresidir. Ondan sonrası aydınlık içinde seyir –yürümedir. Nasut âleminde de kutsal mahaller vardır. Kâbe, Ravza-i Mutahhara, Mescid-i Aksa, , Peygamberlerin ve Velilerin makamları, türbeleri ve içinde ibadet edilen mescitler, kutsal ve paktır.

2-      2-MELEKUT: Melekut âlemi güneşin fezaya doğru ışıklarının hemen hemen bittiği yerden itibaren başlar ve Melekut nuru ile biribirine karışır. Melekut Alemi dördüncü göktür. Nur alemidir. Nurdan yaratılmıştır ve ebedidir. Kutsal Ruhlar, kutsal Melekler ülkesidir. Nasut âleminde her nesne, nasıl atomdan yaratılmış ise Melekutta da nesneler, nurdan – ışıktan yaratılmışlardır. Melekut âlemi , ALLAHIN kuvvetleri sayılan ruh ve meleklerle doludur. Bunlar da sinemanın beyaz perdesindeki veya aynadaki suretler gibidir, daimidir aslında ışıktırlar. Bu alemde, nehirler , yeşillikler, bol meyveler, kutsal ruhlara ait makamlar vardır. Ancak sözü edildiği gibi bu alemdeki her şeyin asli yapısı nurdur. Öyle görünürler. Melekut sarı ile beyaz karışımı , latif ve tatlı nurdan bir alemdir

3-      CEBERUT: Ceberut güç, kuvvet anlamınadır. Bu alem ALLAHIN daha kuvvetli , fakat daha latif bir nurundan yaratılmıştır. Çimen rengi , çok tatlı ve dinlendiricidir ve yeşil renkli kutsal bir nurdur. Bu âlemin bir adı da MAKAM- I MAHMUD’dur . (Öğülmüş makam) Büyük Muhammedi Ruha aittir. ALLAHIN biricik sevgilisi Ruhların babası, Ruh-u Azamın makamıdır. Çok güzel ve çok büyük, haşmetlidir. Bu yüce makam, Lahuttan sonra en yüce makamdır. Esrarengiz bir durum arzeder. Ceberut âleminde, büyük bir deniz vardır. Diş alemde Güneşin temsil ettiği gibi , iç alemde de bu manevi deniz, büyük Peygamber Hz. Muhammed’in ruhunu temsil eder. Bütün gizli sırlar ve kutsal nimetler bu makamdan diğerlerine süzülür. Diğer alemler bu makamın çok cömert sofrası ile doyurulur ve yaşantıları devam ettirilir. Bu makam da aslında şekil ve suretten beridir. Oda ALLAHIN kutsal nuru bir şanı, bir belirtisidir.

4-      LAHUT: Bu makama, alem-i Hakikat ve Tevhid adı da verilir.Bütün alemlerin kaynağı, özüdür. “Nur-ul Envar – Nurların Nuru”dur. ALLAH iklimidir. Ve YARATANIN en büyük arşı- tahtı- dır. ALLAH, bu alemin özüdür. Buradan aşağı alemleri bilim ve hikmetle ve adaletle yönetir. Ancak YARATAN hiçbir şeye istinat etmez-dayanmaz.Taht ve diğer bütün alemler, ona dayanır.Bütün nesneler kendisinin belirtisi olan , sınırsız, sonsuz RAHMAN varlığıdır. Kenarı olmayana mekan düşünülmez kendisi nesnelere mekandır. Mekan kendisidir. Mekanın mekanı yani yerin yeri olmaz. İşte en kutsal ve en yüce makam Lahuttur. Gerçeklerin gerçeği olan Hakikat Âlemidir. Bu âlemde, köşk, saray, şekil, suret denen şeyler olmaz. Orada sadece ve sadece, YARATANIN yüzünüm nuru vardır. Bütün nefislerden ve kötü huylardan kurtulup paklanmayan, bu “akdes – çok kutsal”- makama giremez. Oraya giren ruh, tamamen yok olur. Buna “varlıkta yokluk” denir. Sonra Lahut nurundan tekrar kudsi bir elbise giydirilir. ALLAHIN kudreti ile yoklukta varlık bulur. Buna da “yoklukta varlık” denir. Tasavvufta, Fenafillah ve Bekabillah diye adlandırılan durumlar bu hallerdir.  Rabbimizin “Allah’a koşun” ve “Rabbınıza dönün” âyetleri ve soyun kavuş kutsal sözü ve Peygamberin “YARATANIN huylarıyla – sıfatlarıyla – huylanın” kutsal sözleri, işte bu en son amaç olan ALLAH ülkesi içindir. HAK yolcularının : “İlahe ente maksudi ve rızake matlubi – ALLAHIM amacım sensin, talebim senin rızandır.” Sözünü gaye ve vird edinmeleri hep bu Lahut ülkesinin şanı içindir. Vücut bir, mertebe yedi, makam dört gerçeğini yeterince açıklamış olduk. ALLAH belirtisinin altı oluşu, nurun altı renkte görünmesi nedenine dayanır.YARATANIN zatı, renkten beridir. O renksizdir. Su kabının rengini alır. Bu renkler, çimen rengi, yeşil Muhammedi nurdur. Nar kırmızısı, Nuh ve İbrahimi nurdur. Süt beyaz, Musa nurudur. Tatlı gümüşi sarı, Adem nurudur. Siyah, İsa nurunun rengidir ve mavi –eflatun karışımı Natıka nurudur. Makamın dört oluşu nedeni : Tanrı tekliği –Ahadiyet, ruh, melaike ve bedengerçeğine dayanır.

MELE-İ ALA: MELEKUT ALEMİNİN YÜCE RUHANİ MECLİSİ:

Kuranı Kerimde de ayetlerde geçen bir Mele-i Ala vardır. İşte bu “Mele-i Ala” denilen yer Allah adına , 18 000 Alemleri yöneten Yüceler Meclisidir. Bu Yüceler Meclisine 18 tane birbirine parelel olan Kainat bağlıdır.

Her kainat , içinde 18000 Alem denilen varlıkların bulunduğu bütüne bağlanmıştır. Bu “Mele-i Ala” denilen kutsal yasalar Meclisi, Allah adına her şeyi yapmakla Allah tarafından yetkili kılınmıştır.

Yani 18 000 Alemleri idari sistemine bağlayan bir” Altın Galaksi İmparatorluğu” vardır. 4. kat ışık evrende bulunur. Bu Meclisinde hesap verdiği bir Allah Elçisi, Allah Temsilcisi olan Ruhani bir Varlık vardır ki, buna “Altın Galaksinin İmparatoru Feriştah (Ruhül Azam=Ulu Ruh) denir.

Ayrıca bilinen bir sıfatı daha vardır. Besmelede adı geçen “RAHMAN MELEĞİ” odur. Melei Ala Meclisi “RA SİSTEMİ TESLİS=İLAHİ ÜÇLÜ MEKANİZMA” denilen, bir Mekanizmaya bağlıdır. Bu üçlü ilahi idari sistem mekanizmasının, yani “RA SİSTEM MEKANİZMASI” nın Başkanı RAHMAN Meleğidir.

Bu üçlü mekanizmanın iki ayağından birisi “RABLAR MEKANİZMAS”dır. Diğer ayağı da “RAHİMLER MEKANİZMASI” dır.

Kuran-ı Kerim 18.ruhani evrim boyutunda bulunan bir boyutta tasarlanmış sonra 9. Boyutta bulunan bir yayın kanalından yayınlanmıştır yani, 9. kanaldan Vahiy Meleği Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık Dinleri nin hepsi, “Mele-i ala” dan gönderilen Cebrail a.s. vasıtası ile yazdırılmıştır.

Musevilik ve İsevilik dininde gizli bulunan ama biz Müslümanların bilmediği, gizli evrensel sırlarda bir Müslüman Medyum Yazar (Beyt-i Dost) tarafından keşfedilmiştir. (Beyt-i Dost) tarafından dünyaya değişik bir isimle ilan edilerek, 1996 ve 2005 yılları arasında Tv. den ve İnternetten duyurulmuştur.
,
Böylece ,Dünya tarihi içinde Kuranın ve İslam dininin ,1400 sene sonra nasıl diğer dinlerden daha üstün daha doğru ve diğer dinleri nasıl tamamladığını diğer dinlerin doğrularını gösterirken yanlışlarını ve eksiklerini de gösterdiğini anlıyoruz. Ne yazık ki

Aptal insanlar, yani Yunus emre gibi “Ebdal Medyum” olamayanlar bunu anlayamazlar. Bu yüzden Kuran-ı Kerim diğer semavi din kitaplarından daha yüce bilgiler taşır.

Mele-i Ala denilen yüce Melekler Meclisi, 4 telepatik haberleşme kanalının bulunduğu 4 idari mekanizmadan oluşur. Bu 4 idari mekanizma kanalından 4.sü tepe noktada denetleyici onaylayıcı ya da karar verici mekanizmadır. Diğer üç idari mekanizma (1.-2. ve 3. mekanizma kanalları) kanalı Üst tepe denilen 4.mekanizmaya bağlı çalışır.

Her idari Mekanizmada on iki şer adet Görevli Melek vardır, 4 kanalda toplam 48 adet Melek vardır. 4. idari mekanizma ilahi küp sistemine açılan bir geçiş noktasıdır. Burada hiç bir semavi dinin şerii kuralları, din tabuları, enkizisyon kararları, sorumlulukları orada bulunanları (Melekleri)bağlamaz.

Oradakiler ,Allah tarafından bir ayrıcalıkla bu sorumluluk dan muaf tutulurlar. Çünkü onlar, Rabbani Melekler, İnsanlardan ve Cinlerden fazilet takva yönünden daha üstündürler. Bu yüzden Tanrısal yaratma gücüne fiilen sahiptirler. Mele-i Ala ya ilahi emirler kararlar uygulanmak için “Levha-i Mahfuz” denilen, Evrenler arası ilahi kozmik Beyinden gönderilir.

Üç semavi dinin, önceleri, Allahın ortak =müşterek kararla kabul edilen (Bir =TEK Allah ) olduğunu, bildirdiğini görüyoruz. Son 100 yıl içinde de, üç semavi dinin ortak temellerinde gizli kalan bir (Evrensel gizli hikmet sırları gerçeği) nin var olduğunu ,

hatta kutsal kitaplarda da kayıtlı yazılı belgeli, delilli olduğu halde, Din adamlarınca sırf siyasi sebeplerle bu hususun , görmemezlikten anlama mazlıktan gelindiğini anlıyoruz, keşfediyoruz. Bu keşif, biz insanların niçin yaratıldığımızı açıklayan, neyi çok iyi bilmemiz gerektiğini çok iyi açıklayan bir sonuç dur.

(Kadir-i Mutlak=her şeye gücü yeten ) boyutundan insanlara gönderilen gizli evrensel sırları , sadece Budist ve Konfüçyüs Felsefesini anlayabilen Gurulardan Lamalardan anlıyoruz. Ancak bu uzak doğu filozofları da şerri bilgilerden mahrum kalmışlardır. Üç Semavi din ümmetleri de Evrensel gizli imtihan sırlarını anlamaktan mahrum kalmışlardır.

Kuranı Kerim akıl ve mantıkla bilimle izah edilebilen tek kitaptır. Kuranı Kerimi anlamak için Meleklerin yapabildiği olağan üstü Mucizelere gerek yoktur. Neden derseniz ispatı ortada Beyti Dost sıfatlı Günümüzün Medyum yazarlarından biri, Mevlana sıfatlı Kadri Dost sıfatlı kişilerin yazmış olduğu kitapları akıl. Mantık ve bilim çerçevesinde bir biri ile bağdaştırıp herkesin anlayabileceği hale getirmiştir.

Peygamberimizin 1400 yıl öncede söylediği gibi, artık Gayb Aleminin ve Geleceğimizin gizli sırları sır olmaktan çıkmıştır. Kuranın gizli sırları tamamen açığa çıkmıştır.

Bütün semavi Din kitapları,”Mele-i Ala “ denilen kutsal Ruhani Meclise bağlı 4 kanaldan yazdırılmıştır. Bu 4 kanalın her birinde, kanal yöneticisi olan 12 büyük Melek vardır.
Bu 4 kitap yazdırma kanalının hepsinde toplam 48 adet Melek bulunur. Bu 4 tane kanalın bir tanesi diğer üç kanalın Amiri pozisyonundadır. Yani üst kuruldur. Tüm vahiy ve sezgi-ilham gönderme kararları burada onaylanır, yayımlanır ondan sonra uygulamaya konulur.

Diğer üç kutsal kitap yazdırma kanalını denetleyen üst kurul, 4. kurul, Küp sistemi denilen yeni bir üst boyutun giriş yeri olmaktadır. Bu dördüncü kurula kabul edilen bir Ruhani varlık ilahi ve değişmez hakiki bilgilerle donatılır. Burada hiçbir Dinin Şerii kuralları kimseyi bağlamaz geçerliliğini kaybeder.

Çünkü 4.Kurulda herkes Tamamen Rabbani sıfatlara ve özel güçlere sahip olmuş Ruhani ve Nurani varlık olmuşlardır. Din şeriatının hükümlerine bağlı kalanlar sadece İnsanlar ve Cinlerdir. Rabbani özellik kazanan Meleklerde Din Fıkıh, şeriat hükümleri bağlayıcı değildir. Çünkü onlar eğitilmeye ihtiyaç duymazlar kendileri yetkili eğitmen olmuşlardır. Yani onlar ne Yahudi ne hiristiyan nede Müslüman inancı taşımazlar.

Ama tüm İnsanlar ve Cinler Alemi, Hiristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlık inançlarından 3 kutsal kitaptan (Tevrat, İncil ve Kuran) sorumludurlar. Ruhları nefisleri Şeytani, Ateist, Putperest ve şehvani duygular dan arınabilen kimseler, Melekler arasına katılıp Rabbani özellik kazanabilirler,”Amon” denilen Uzaylı Melek böyle bir varlıktır.

Uzak Doğu ülkelerinde İnsani ahlak ve yaşam Felsefesini inanıp savunanlar, bu 4.ışık evrendeki hakiki bilgileri sezgi ve ilhamları meditasyon yolu ile almaya hak kazanmışlardır. Çünkü ilk meditasyon çalışmalarını onların Guru denilen Medyumları başlatmıştır. Bu yüzden diğer üç semavi din yazarlarından Alimlerin den önce hakiki Rabbani sır bilgilere ulaşmışlardır.

Uzak Doğunun Medyum Guruları (Arif Alimleri) 4. üst kurulun bağlı olduğu Küp sistemine direkt bağlıdırlar. Küp sistemi 3 semavi Dinin Tabuları dışında kalmayı sağlayan bir serbestlik hakkına sahiptir. Küp sistemi de sahip olduğu bilgileri ve yetkileri Levha-i Mahfuz denilen Evrenler arası kozmik Bilgisayar Beyninden almaktadır.

Mele-i Ala , bünyesin deki kararları, Bir Ordu kurumunda olduğu gibi ,hiyerarşik bir emir –komuta zinciri içinde alt kurullara yansıtır.Küp sisteminde hiçbir insanın bilmediği gizli ilahi gerçeklerin sırların özleri konuşulur orada şifrelenmiş çözülmemiş hiçbir şey yoktur.

Şifreli olan çözülmeyen sır kalan şeyler bizim dünya insanlığı içindir. Orası için değildir. 18. ruhsal evrim boyutunda bulunan ve Mele-i Ala denilen yüce Meclisin tepe noktasındaki 12 Melek den oluşan 4. üst yönetim kurulu “Rablar Mekanizması”n dan emir alır.
4.Üst kurul aldığı kararları, 1+2=3 şeklinde yani üç koldan dağıtır. 12 görevli Melek den oluşan 1. kanal mekanizmasına ulaştırır. Böylece 24 Melek irtibata geçmiş olur.

Burada 1. kurulda böylece, 12+12= 24 Meleğin faaliyeti görülmüş olur. Sonra bu 24 Melek , bu kararları , 1. kuruldan ikinci kurula gönderir , gönderirken 2+4=6 yani 6 koldan dağıtırlar.
Böylece ikinci kuruldaki Meleklerle birlikte, irtibata geçen Melek sayısı 24+12=36 olur. Böylece, 3+6=9 koldan, üçüncü kurula bilgi dağıtımı başlar.

Sonra bu üçüncü kuruldaki Meleklerle birlikte 36+12=48 sayısına ulaşılır. 48 Melek , üçüncü kurulda 4+8=12 koldan bilgi dağıtmaya başlarlar.Üçüncü kurulla birlikte irtibata geçen Melek sayısı 48 olur. İşte 324 000 Alemi, 18 parelel Kainatı bu 48 Melek yönetir.
Allahın bildirdiği her şeyi en çok Küp sistemindeki Melekler bilir. Kurana ve Uzak doğu insanlarının inandığı felsefi düşüncelere (Budizm-Hinduizm, Konfüçyüzim, Taoizm, Şintoizm ) bakıldığı zaman ,

bunların temelinde gizlideki esasında Allahın hikmet sırlarının öğretilerine ait bir takım felsefi düşünce teorileri ve Peygamber kehanetleri, Geleceğe ait sırların ip uçları şifrelerinin var olduğunu ve bunları da Medyum yazarların , Guru-Yogilerin çözdüğünü görürsünüz.

Yani Ruhsal evrimin dini doyuma ulaştıran dindarlık boyunu geçip, evrensel gizli hakikatler boyutuna geçildiğini fark edersiniz. Fark edebilenlere ne mutlu onlar Ruhsal evrimlerini tamamlayabilen insanlardır. Gerçek manevi Rehberlerdir.

600 ve 632 yılları arasında Araplar dünyanın en vahşi ve en cahil ilkel toplumlarından biri olduğu için Allah onları ıslah etmek için Hz. Muhammedi ve Yüce Kuranı gönderdi.18 boyutta bunun için İslam dini tasarlandı.

Yücelik kutsallık ve meşruiyet açısından İslam dini diğer dinlerden daha üstün ve yücedir. Ancak Beyti Dost ve Kadri Dost, ve Yüce Mevlana’nın yerinde olan bugünkü Medyum yazarlar, ortaya çıkana kadar, Uzak doğu felsefeleri, üç semavi dinin gizli özünden daha üst daha güvenilir bilgilere sahiptiler.

Fakat bu üç Medyum Yazar (Beyti Dost, Kadri Dost) ve Mevlana ) ortaya çıkıp gizli misyonlarını ortaya koyduktan sonra, İslam dinin hakiki hüviyetine kavuşmuştur. Uzak doğu Felsefelerinin de üzerinde fevkalade, benzersiz bir doğruluğa güvenilirliği kazanmıştır.

İlahi Küp sisteminden ve onun alt kurulu olan Mele-i Aladan yansıyan sezgi ve ilham bilgileri alabilmek için, ilahi ruhsal evrim merdiveninin aşama basamaklarını sıra ile birer birer aşmak ve Küp sistemi boyutuna kadar düşünce aleminde fikir sıçraması yani düşünce miracı yapabilmek gerekir.

Bu yazı Medyum Nedir kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

CEBERRUT ALEMİ VE BENİM ANLATIŞIM için 8 cevap

  1. AHMET SEÇEN der ki:

    HOCAM YALVARIRIM MESAJIMI DIKKATE ALIN N hocam sayfanızda cinin musallat oldugunda veridigi rahatsızlıkları okudum bunların hepsi bende mevcud bugun intihar etmeyi ciddi ciddi kafama koydum ama sizin sayfanızdakı bilgileri okuduktan sonra içime cin girdigine yüzde yüz inandım.Allah Rızası için bana yardım edin.HER DERDE ŞİFA KURANI KERİM VE ENGİN BİLGİLERİNİZ İLE BENİ DÜZELTİN.SİZE YALVARIYORUM NE OLURSUNUZ MESAJIMI DIKKATE ALIN.BANA BİR TELEFON NUMARASI SİZE ULASABİLECEGİM Bİ ADRES VERİN NE OLURSUNUZ ARTIK DAYANACAK GUCUM KALMADI HER GUN BU İZDİRABI CEKMEKTEN BIKTIM YALVARIRIM BANA YARDIM EDIN YALVARIRIM

    • admin der ki:

      sevgili kardeşim beni ara 05358105987 teşhis koyalım sıkıntıyı öğreneyim allahın izni ile yardım ederim inşallah.yalvarmana gerek yok biz kardeşiz muhakkak kurtarman lazıminsanın sağlığını cinler bozar ve allaha itatat ve taattan alıkor allah esirgesin imansız gitmekle bile yükümlüsün.rabbime emanetsin.

  2. Poyraz der ki:

    Hocam S.A. Allah’ın Rahmeti Bereketi tüm inanan kullarının üzerine olsun. Bizim bir tarlamız var ve rüyamda o tarlada senin nasibin şu kayaların altında diye birileri bana bir yer gösterdi. Bende orayı eniştem ile babam ile kazmaya gittim. Garibanız belki bir şeyler vardır diye… Fakat oraya gittiğimizde 3 metre kazdık. yanımıza değerli bir hoca götürmüştük Müslüman dostları olan. Onlarda orada yerleşik Cinnilerin olduğunu hepsinin kafir olduklarını söylediler. sandığı yerinden sürekli oynatıyorlarmış. neyse tam sandığa ulaştık derken götürdüğümüz hocanın adamları esir düştü yani o öyle söyledi. bi de kazarken 1. gün hiç arı olmayan yerde 2. gün birden arılar geldi. Çok kuvvetliler dedi. ben burada adamlarımı kurtaramam evde akşam yapmam lazım dedi. Siz buradan uzak durun oğlum dedi. Bizde bıraktık. Çok değerli bir sandık olduğunu da adamları söyledi. Nasıl bir yol izlememiz lazım.

    • admin der ki:

      POYRAZ KARDEŞ YALAN O SENİN HOCAN CAHİL VE ŞARLATAN HAZİNEYİ SAHİPLENMİŞLER DİYE KANDIRIYOR.YARATILANLARIN EN YÜCESİ İNSAN NASIL OLURDA CİNLERE YENİK DÜŞER,,, KURANA AYKIRI İŞLEMLER YAPIYOR VE KENDİSİ KORKUYOR.SAKIN BÖYLE HAZİNE İŞLERİNE GİRMEYİN ÇOK TEHLİKELİ CANINIZDAN BİLE OLMA RİSKİ VAR. EĞER HAZİNE CİNLER TARAFINDAN KORUNUYORSA BEKÇİLERİ MUHAKKAK MÜSLÜMAN CİNLERDİR VE KORUMASI PADIŞAH İSE BAŞINIZA BELA ALIRSINIZ. KAFİR CİNLERİN HAZİNE İLE İŞİ OLMAZ ONLAR ANCAK İNSANLARLA MÜCADELE İÇİNDEDİRLER.GİRİŞMEYİN BÖYLE İŞLERE KAR EDELİM DERKEN ÇARPILIRSINIZ.

      • Poyraz der ki:

        Hocam S.A. Şimdi oraya götürdüğümüz Hoca’nın şarlatan olmadığını belirteyim. Çünkü kendisinin 6 Cin padişahı ve onlarında başlarında DEDE diye tabir ettiği bir zat var. Hepsi Müslüman… Bizi tam 10 yıldır hiç bir maddi beklentisiz yardım ediyor. Çok İyiliklerini gördük. Adamlarını çoğaltması için çok beraber okuduk. Yani bu aleme yabancı değilim. Hepsi ile görüşüyoruz. Allah onların yardımlarından dolayı Razı Olsun. Bende el alacağım günü bekliyorum. Burada şu husus var. Başındaki DEDE o yerde bulunan kafirlerin başı ile 1. gürüşme yaptı. Hazinenin 3 te 1 ni bırakacaksınız dedi. DEDE diyor ki bunlar yalancıdır. sözlerinde durmazlar ise yakacağız. Yakma yöntemleri ise oldukça farklı siz daha iyi biliyorsunuz hocam…
        Başındakilerin MÜSLÜMAN OLMADIĞINI SÖYLÜYORLAR… Siz bana nasıl yardımcı olabilirsiniz. Biz bu hazineyi çıkarırsak baya bir fakir fukaranın ve bizimde karnı doyar. Hepsini kendimize almak gibi bir niyetimiz yok… Şu an Sandığı kazdığımız son yerden 2 metre daha alta indirmişler. ACİL CEVAP HOCAM….

        • admin der ki:

          POYRAZ KARDEŞİM YANLIŞTASIN SENİN O HOCAN GERÇEKTEN ŞARLATAN ANLADIN MI; YA KARDEŞİM KAFİR CİNİN ALTINLA NE İŞİ OLUR ONLAR SADECE ŞEYTANA TABİ OLDULAR VE BU DÜNYAYI BİR KÖR GİBİ YAŞANTILARINI SÜRÜP İNSANLARA MUSALLAT OLARAK VEYA NERDE ŞER İŞ VARSA ONLARLA İLGİLENİP YAŞANTILARINI SAĞLIYORLAR. KENDİLERİNE GÖRE KAFİR CİNLER SALTANAT YAŞIYORLAR AMA BİLMİYORLARKİ SALAKÇASINA UYUTULUYORLAR. HAZİNELERİ GENELLİKLE MÜSLÜMAN CİNLER SAHİPLENİR VE GÖMEN KİŞİNİN YAPMIŞ OLDUĞU NİYETE BAĞLIDIR. DEVLET TARAFINDAN VEYA İMPARATORLUKLARIN GÖMDÜKLERİ MÜSLÜMAN CİNLERİNDİR. FAKAT ERMENİ, YAHUDİ, HIRİSTIYAN GİBİ ŞAHSİYETLERİN GÖMDÜKLERİ İSE TILSIM VEYA BÜYÜ İLE OKUMALARLA GÖMÜLDÜĞÜ ZAMAN KAFİR VEYA GÖREVLENDİRDİĞİ CİNLER TARAFINDAN KORUNUR. HOCAN GÖRÜYOR İSE CİNLERİ NE GÜZEL İŞTE OKUMASINI YAPSIN VE ALTININIZI ALIN. FAKAT GÖRMÜYOR VE SAÇMALIKLARLA HAREKET EDİYOR İSE KARŞINIZDAKİ HAZİNE KORUYUCUSU EBA YUSUFUN ASKERİ İSE CANINIZDAN OLURSUNUZ. ALLAHA EMANET OLUN VE BOŞ SAFSATA İLE YOLA GİRİŞMEYİN SELAMIN ALEYKÜM.

  3. Poyraz der ki:

    Hocam Haberinizi bekliyorum…..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>