09/24/12

RİYAZET NEDİR VE FAYDALARI

RıYAZET: Zühd ve takva maksadıyla dünya zevklerinden kaçınma ve nefsin isteklerini yenmeye çalışma.                                                                     **** NEFİSE HAKİM OLMAK İÇİN EN MÜKEMMEL İBADETTİR; Kendim 6 ay oruç tutarak uygulama yaptım.Sonuçta muhakkak çok şeylere vakıf oldum.RABBİM sana sonsuz hamd ve şükürlerimle dua ediyorum beni behbaht eyledin bir makam vererek hastaları hiç sorunsuz tedavi ediyorum.Oruç tuttuğum süreç içerisinde hayvansal ürün hiç yemedim, sadece bitkisel olarak beslendim. Zuhuratı beklemeyin başladığınız niyet anından itibaren sonucunda vakıf olacaksınız,yeter ki sabırla sonucun altını imzalayın yani orucu başarın.Bana her şey tuhaf kokmaya başladı canım öyle şeyler çektiki hiç sormayın. Şeytandandır diyerek sabırla devam ettim, güçten düştüm ama çok faydalı kardeşlerim ilme başlamadan önce uygulayıp makam ile yola devam edin.

Tasavvufi hal ve makamları elde etmek için harcanan sürekli ve düzenli çabalara mücahede ve riyazet denir. Riyazet daha ziyade, nefsin arzularına karşı koymak; mücahede ise Ahlâk değişmesini sağlamak demektir. Riyazet ve mücahede yolu tasfiye yoludur. Bu yolda olanlar gerek hak, gerekse halk ile olan muamelelerinde sadakât üzere olurlar. Çünkü bu yol ebrâr yoludur. ınsanın dünyaya bağlı bütün eğilimlerinden sıyrılması, kendini Allah’a adaması anlamına gelen riyazetin amacı, insan nefsini eğitmek, Allah sevgisi dışında kalan bütün istekleri yok etmektir. Allah’tan başka bir şey düşünmemek, daima zikir ve ibadetle meşgul olmaktır. Netice olarak riyazet, genellikle takva ve vera; doğruluk; keşf ve ilham sahibi olmak için yapılır (Kuşeyri risalesi, (Terc.) Süleyman Uludağ, 21-22; Cavit Sunar, Tasavvuf Tarihi, 185; H. Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hüdai, 213). Riyazet Kur’an ve sünnet çerçevesi içinde olmalı. Bidât ibadetlerle veya ıslamın öngörmediği, koymadığı bir teabbud biçimi ile yapılması asla caiz değildir. Riyazet yapıyorum diye ıslam’a bid’at sokmak ıslâmdan sapmadır.ALLAHIN RIZASINI KAZANMAK ONUN TAYİN EYLEDİĞİ HAK YOLUNDAN ŞAŞMAMAK AMACI İLE BU YOLA GİRİLİRSE YÜZDE YÜZ SONUÇ ALINIYOR. ÇÜNKÜ; Bir insanın kapısına bir derdini bir sıkıntını anlatmaya durmadan ara vermeden gidip arz edersen muhakkak seninle beraber o derdin sıkıntısını yaşar ve anlamaya çalışarak bir sonuca bu rahatsızlıktan kurtarmak için çözüm yoluna bakar.ŞUNU İCRA EDİYORUM;altı ay hiç aralık vermeden oruç tutup durmadan yarap bana bu ilimden bir nasip diye dua ile ve zihniyet çerçevesinde her gece fatihadan sonra en az 10 kere kurandan ALLAH ın yüceliğini hamd eden ayetleri okuyarak zihayata çekilirsen rabbim o kulunu görür ve gözetir.

Riyâzet’ın şartları

Sûfîler az yemeye, az konuşmaya, az uyumaya, yalnız kalmaya, sürekli zikir ve tefekkür etmeye alışan nefsin kurtulacağına inanırlar. Hucvurî’ye göre: “Nefs köpektir, fakat müccahede ile öyle bir dereceye getirirler ki artık onun avladığı hayvan helal hale gelir.”Kendini şimdi günahın yok diye müjdelenmiş olarak tanısan öyle bir ruh haline bürünürsün ki? rabbim merhameti ve rahmeti ile muamele eylesin; fatır suresi 45 ayet te;

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِن دَابَّةٍ وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا

Ve lev yûâhızullâhun nâse bimâ kesebû mâ tereke alâ zahrihâ min dâbbetin, ve lâkin yûahhıruhum ilâ ecelin musemmâ(musemmen), fe izâ câe eceluhum fe innallâhe kâne bi ibâdihî basîrâ(basîren).

1. ve lev : ve eğer, şâyet
2. yûâhızu : muaheze eder, sorgular
3. allâhu : Allah
4. en nâse : insanlar
5. bi-mâ : sebebiyle
6. kesebû : kazandılar
7. mâ tereke : terketmedi, bırakmadı
8. alâ zahri-hâ : onun sırtında, onun üstünde
9. min dâbbetin : bir dabbe, yürüyen bir canlı
10. ve lâkin : ve lâkin
11. yûahhıru-hum : onları tehir eder, erteler
12. ilâ ecelin : bir zamana kadar
13. musemmen : isimlendirilmiş, belirlenmiş
14. fe : artık, fakat
15. izâ : o zaman
16. câe : geldi
17. ecelu-hum : onların eceli, onların zamanının sonu
18. fe : o zaman
19. innallâhe (inne allâhe) : muhakkak ki Allah
20. kâne : odu, idi
21. bi ibâdi-hi : onun kullarını, kullarını
22. basîren : gören AÇIKLAMA=Diyanet İşleri : Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.YANİ ALLAH SESLENİYOR; EYYY  İNSANOĞLU YAPTIĞINIZ  HATA VE SUÇLARINIZDAN DOLAYI HEMEN HESABA GEÇMİŞ OLSAYDIM , SİZE ZAMAN VERMEYİP YAPILAN SUÇUN CEZASINI HEMEN VERSEYDİM YERYÜZÜNDE İNSAN KALMAZDI DİYE NİDA EDİYOR.RAHMANİYETİ VE SABRI RABBİMİN NE KADAR BÜYÜKKİ BİZİ AFFEDEBİLMESİ VE MÜKAFATLANDIRMASI İÇİN ZAMAN VERİYOR VE BEKLİYOR.  Rabbimin huzuruna çıkmakla neler kazanılmazki!!!!! yeterki bizi yaratandan iste ve istemesini bil yeter.


1-AZ YEMEK

ınsan nefsini azdıran şeylerin başında yeme-içmede sınır tanımama gelir. Kuşeyrî ıbni Salim’den naklen der ki: “Kulun mutad olarak yediği yemeklerden her gün sadece kedi kulağı kadar azaltması açlığın âdâbındandır.” Rasülullah (s.a.v): “ınsanoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. ınsana belini doğrultacak bir kaç lokma yeter.” buyurur. Ebu Süleyman Dârânî: “Dünyanın anahtarı tokluk ahiretin anahtarı açlıktır.” der.Allahın rızasını gözeterek onun verdiği nimetleri temiz kullanıp vücudu temizliğe adapta etmek en büyük ibadetlerdendir.Oruçlu iken nefis yarıya düşer ve nefsin kötü emarelerini habsedersin, aç karına fazla düşünce sağlıyamazsın, tek düşünce rabbimiz bize faydalanmamız için ne güzel nimetler sunmuş zihniyeti ALLAH ın yaratıcılık uluhiyetini derinleştirir. 6ay veya 365 gün riyazetle oruç tutmak büyük bir riyazet ve sabırdır.Bu süreç içerisinde açlık insan çok şey öğretiyor toprak bile insana ekmek gibi kokuyor ruh öyle acıkıyorki nefsine her şey ağır geliyor koku dahi insanı sözden vaz geçirmeye cebzediyor. YAŞAYAN İNSAN GÖRENDEN DAHA FAZLA BİLİR.sakaleyn arapoğlu bazı işleri ve muktesatı tatmıştır biline?????

2- AZ UYUMAK

Az yemek sonucu kişi az uyur. Az uyumak, Allah’a dönüşün ifadesidir ve kalbi cilalandırır. Gecenin ıslam’da özel bir yeri vardır. Gece ibadet için kalkmak nefse ağır gelir. Bunun için Kur’an’da geceleyin sıcak yatağından kalkıp Rablerine ümit ve korku ile dua edenlerle seher vakitlerinde uyumayıp istiğfar edenler ve gecenin azında uyuyup sabahın erken saatlerinde istiğfar edenler övülmekte, uzun gecelerde tesbih ile geceleyin teheccüt namazı emredilmektedir.Gece ibadeti insanı gösteren en büyük girişimdir. Bir sınıfta soru soruldu; soruyu her kes biliyor el kaldırdı kime şans gelirse o cevap verir,fakat bir tane el kalktı cevap için sadece söz hakkı o insana verilir.Gece namazı ve ibadetleri sadece tek başına yarabbi ben burdayım deyip kendimizi göztermenin en büyük yoludur.SADECE RABBİNLE SEN BAŞBAŞASIN DÜŞÜN?????

Uykusuzluk hedef değil, ilim, amel ve zikre vasıtadır. “Rasülullah (s.a.v) yatsıdan önce uyumayı ve ondan sonra da konuşmayı hoş görmezdi.”AZ UYUYANNIN;fazla düşünme olanağı olmuyor sadece hak yolunun zuhuratını düşünür.Birde kim hayatında fazla ibadet etmeyi ve zaman ayırmayı yaparki, nefsine uyup boş işler varken ibadet etmek çok zor gelir insana.Nasıl insanlar birbirleri ile fazla sohbet edip aralarında samimiyet artıyor ise fazla yapılan ibadette ALLAH ile kul arasındaki samimiyeti artırır.

3- AZ KONUŞMAK

Riyâzetin bir önemli hususu da az konuşmaktır. Dilini tutan, kötülüklerden emin olur. Necmüddin Kübra: “Dil konuşunca kalp susar. Dil susunca da kalp konuşur.” demiştir. Hadis-i şerifte “Susanın kurtulacağı” belirtilmiştir. Dilini tutup kalbini söyletenlerin günahı az olur. ıki dudağı ile iki bacağı arasındakine garanti verene cennetin garanti edileceği vaad edilmiştir.

ınsana iki kulak bir ağız verilmiştir. Kur’an’ın ilk emri okudur.O halde ilme sarılmalıdır. ınsanın konuşmaktan çok dinlemeye ihtiyacı vardır. Hatem-i Asam der ki: “Arzu üç çeşittir: Yeme, Konuşma, bakma. Yeme halini Allah’a tevekkülle, dilini doğru sözle, gözünü ibadetli bakışla muhafaza et.”der.

Riyâzette halvetin de önemli bir yeri vardır. Nefsin hoşlanmamasına rağmen halvete girmek suretiyle nefsini alıştığı yerinden ayırıp rahatsız eden kimse ve nefsini Allah’a itaat için hapseden, bu acıların ardından kalben bu işten halâvet ve zevk duymaya başlar. Çünkü nefis ve nefsin tabiatı halâvetten hoşlanmaz, insanların arasına karışmak ister.

Zunnûn Mısrî “ınsanı halvetten daha fazla ihlaslı olmaya sevkeden bir vasıta görmedim demiştir.” ıbn-i Mübâreke kalbin devası nedir? diye sorulunca “Halkla az görüşmektir.” cevabını vermiştir.

Sonuç olarak kişi, yaptığı mücâhede ve riyâzetin başarısına göre huzura kavuşmakta ve Allah’a yaklaşmaktadır. Bedeni ve ruhi varlığımız hayat yolunda, ölünceye kadar ortaya çıkan her çeşit şerre karşı sürekli bir mücâhede içindedir. Bu sayede insan hayat boyu kemale ulaşma halinde bulunur.Konuşan dil fazla düşünmeye fırsat bırakmaz onun için içimizden geçen düşünceyi veren rabbim ve uygulanmasını gözlediğinde sonuca varırsa yani farkına varmamızın farkında olunulursa,düşündüğümüz güzel düşünceler icraat olursa ahvalimiz ve makamımız güzelleşir.

RİYAZET HALİ NEDİR VE NASIL YAPILIR ???

Riyazetin bizim anlayacağımız anlamı canlı ve canlıdan çıkan şeyleri yememektir.Et,hayvansal yağlar.katışık maddeler,yumurta,süt ve özellikle de,markası ne olursa olsun her tür margarin. Margarinlerin bitkisel yağlar olduğu söylenir. Buna karşılık hemen hemen hepsinin içinde ham madde olarak domuz yağı kullanılır.Burada İslami endişelerden bahsetmiyorum. dinsel açıdan da domuz yemeye karşıyım diye birşey söz konusu değil. Fakat ağır bir yağ ve et olan domuz ürünleri hatta domuz olmasa bile salam, sosis, jambon gibi ağır gıda maddeleri, hiç bir katışık madde olmasa bile ruhsal enerjiyi yok etmekte ve istenen deşarja engel olmaktadırlar. Bir de günümüzde katışık olmayan, hormonsuz hazırlanmış,bu tür gıda maddelerinin bulunmadığını düşünürsek bu maddeleri hiç kullanmamak gerektiğini anlarız. Burada söz konusu olan Havâss ve gereken riyazet durumu da değil.Bu durum hangi ruhsal ekolle ilgilenirseniz ilgilenin hepsi için geçerlidir. Tabii ki, burada bu tür şeylerin ömür boyu yasaklanmasından bahsetmiyorum.Çalışma dönemlerinde dikkat edilmesi yeterlidir.

Riyazet hususunda zaten canlı ve canlıdan çıkan şeyler yenmiyeceği için burada anlatılanlar zaten olamazlar fakat şu bilinmelidir ki, “Ben vejeteryan ım.Zaten et yemem” demek de, riazet için yeterli değildir. Vejeteryan yemeklerinde de et hariç, mesela yağ gibi, tereyağı gibi bazı hayvansal ürünler kullanılır.Riyazette ise, sütlaç dahil her tür hayvansal gıda yasaktır. Hata baklava börek gibi şeyler bile yenmemelidir.
Bütün tatlılarda hayvansal yağlar kullanılabilir. Bana sorarasanız en iyi ve güvenilir olanın riyazet sürecince sadece zeytin, ekmek ve zeytin yağı ile yaşamak olduğunu
söylerim.İNCİR, HURMA, ÜZÜM, KAYISI ,DOMATES, ZEYTİN ,ELMA ,HOŞAF GİBİ YARAYIŞLI BESİNLER DAHA İYİ GELİR VE YÜREĞİ FERAHLATIR. AHFADAN ÇEKİLEN ZİKİRLERDE GÜZEL SONUÇ ALINIR HEMDE GÜZEL KOKULUDUR BU BESİNLER.ARADA BİRDE KARANFİL ÇİĞNENİRSE MÜKEMMELLEŞİR.AĞIZ SAĞLIĞI VE KOKUSU GİDER.Riyazet döneminde sadece hayvansal gıdalar değil. Soğan, sarmısak gibi şeyler de yenmemelidir.

Ana sayfa » İHYA – CİLT 3 » Kesriş Şehaveteyn
Midenin Şehvetini Kırmakta Riyazet Yolu
Midesi ve yiyeceği hususunda müridin dört vazifesi vardır:

BİRİNCİ VAZİFE

Helâlden başkasını yememesidir; çünkü haram yemekle yapılan ibâdet, denizin dalgaları üzerine inşa edilen bina gibidir. Daha önce Helâl vc Haram Kitabı’nda takvânın gözetilmesi gereken derecelerini zikretmiştik. Bu bakımdan yemek hususunda geriye sadece üç vazife kalmaktadır. Bunlar da çokluk ve azlık bakımından yemeğin miktarını belirlemek, erken veya geç yeme hususunda vaktini, iştahın çektiği yiyeceklerden hangilerinin yenilip hangilerinin terkedilmesi hususunda cinsini tayin etmektir.

Az yeme hususundaki birinci vazifeyle ilgili riyazet yolu aşamalıdır. Bu bakımdan çok yemeyi âdet edinen kimse, bir anda az yemeye kalkışırsa bünyesi buna tahammül edemez. Zayıf düşüp sıhhati bozulur ve çeşitli sıkıntılara düçar olur. O halde buna yavaş yavaş ve azar azar alışmak gerekir. Şöyle ki, mutad olan yemeğinden azar azar eksiltmeli; mesela, günde iki ekmek yiyor da nefsini bir ekmek yemeye alıştırmak istiyorsa, hergün ekmeğin yedide birinin dörtte birini terketmelidir. Bu da yirmisekiz parçadan bir parçayı veya otuz parçadan birkaç parçayı terketmek demektir. Böylece iki ekmeğin bir ekmeğe dönüştürülmesi bir ayda gerçekleşmiş ve kendisi de bu şekilde zarar görmemiş olur. Bunu da ister tartarak yapar, isterse de müşâhede ve tahminle yapar. Böylece hergün, bir önceki günden bir lokma daha az yemek sûretiyle midesini istediği miktara alıştırmış olur.

Bu durumda, yani yemeğin azaltılmasında dört derece ve mertebe vardır:

Birinci Derece

Bu derecelerin en yükseği, nefsi artık daha aşağısıyla idare edemeyeceği en az miktara alıştırmaktır ki bu, sıddîkların âdetidir.
Bu, Sehl et-Tüsterî’nin seçmiş olduğu yoldur; zira o şöyle demiştir: ‘Allah Teâlâ, mahlukatı üç şeyle kul edinmiştir ki bunlar hayat, akıl ve kuvvettir. Kul, hayatına veya aklına bir zarar geleceğinden korkarsa yer, oruçlu ise orucunu bozar, fakir ise, yiyecek elde etmek için çaba sarfeder ve kendisini zorlar. Şayet bu ikisinden değil de kuvvetinin gitmesinden korkuyorsa, buna aldırmaması ve bundan korkmaması daha uygundur; namazı ancak oturarak kılabilecek hâle gelse bile böyledir’.

Sehl et-Tüsterî, kişinin, namazını açlıktan kaynaklanan zayıflıktan dolayı oturarak kılmasının, çok yemek sûretiyle ayakta kılmasından daha üstün olduğunu savunmuştur. (Bu, Sehl’in kendi görüşüdür. Diğer müctehidlerin ictihadı ise farklıdır).

Sehl et-Tüsterî’ye seyru sülûkünün başlangıcı ve o zamanki gıdası sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: ‘Benim bir senelik gıdam için üç dirhem kâfiydi. Bunun bir dirhemi ile pekmez, bir dirhemi ile pirinç ve üçüncü dirhemi ile de yağ satın alırdım. Sonra da bunları karıştırır; meydana gelen karışımdan üçyüzaltmış top yaparak her gece bir tanesiyle iftar ederdim’. Kendisine Teki şu anda nasıl yiyorsun?’ denildiğinde ise ‘Hudutsuz ve vakitsiz yiyorum’ demiştir.

Rivayet olunduğuna göre ruhbanlardan bazıları nefislerini bir dirhemlik yiyeceğe alıştırmışlardır.

İkinci Derece

Riyazet vasıtasıyla nefsi bir gün ve gecede yarım müdd (avuç) yiyeceğe alıştırmaktır. Yarım müdd, menin dörtte biri kadar miktardan yapılan bir küsur ekmek demektir. Bu miktar, birçok kimseler için midenin üçte birini dolduracak miktardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) bunu zikretmiştir. Bu birkaç lokmadan biraz fazladır; çünkü hadîste geçen Lükaymat terimi, cemî’de (çoğulda) azlık için ve on’dan aşağı olan sayılar için kullanılır. Hz. Ömer birşey yediği zaman yedi veya dokuz lokma yerdi.

Üçüncü Derece

Nefsi bir avuç miktarı yiyeceğe alıştırmaktır. Bu da ikibuçuk ekmek yapar. Bu birçok kimsenin karnının üçte birinden fazlasını doldurur. Hatta neredeyse üçte ikisini doldurmaya yaklaşır. Geri kalan üçte biri de su içindir; zikir için ise hiçbir şey kalmaz. Hadîsin bazı lafızlarında ‘Karnın üçte biri teneffüs içindir’ yerine ‘zikir içindir’ diye geçmektedir.

Dördüncü Derece

Bir avuçtan bir men’e kadar arttırılmasıdır. Men’den fazlası israf sayılır ve birçok kimse için Allah Teâlâ’nın İsraf etmeyiniz’ (A’raf/31) emrine muhâlif olur. Çünkü ihtiyaç duyulan yemek miktarı yaşa, şahsa ve yapılan işe göre değişir.

Burada beşinci bir yol daha vardır ki bunda herhangi bir takdir ve tahdid yoktur. Fakat burası yanıltıcıdır. Müslüman gerçekten acıktığı zaman yemeli ve henüz iştahı olduğu halde yemekten elini çekmelidir. Nefsi için bir veya iki ekmeği tayin ve tahdid edemeyen bir kimse doğru acıkmanın hududunu da bilemez. Böylelerinin doğru acıkması, yalan şehvetle karışır. Doğru acıkmanın birçok alâmetleri vardır. Bunlardan biri de nefsin katık istememesi ve hangi çeşit olursa olsun, önüne getirilen ekmeği iştahla yemesidir. Nefsin, muayyen bir ekmek ve yanısıra katık istediği acıkma, doğru acıkma değildir. Doğru acıkmanın alâmetlerinden biri de tükürüldüğü zaman karasineklerin tükrüğe konmamasıdır; yani tükrükte yağımsı maddelerin kalmamasıdır ki bu da midenin boş olduğuna delâlet eder. Bu bakımdan mürid için yemek hususunda en doğru yol, nefsiyle yapmakta olduğu ibâdetlerde kendisini zayıf düşürmeyecek miktarı tayin ve takdir etmesidir. Bu miktara ulaştığında ise, iştahı olsa bile durmalıdır. Kısacası yemeğin takdir ve tahdidi mümkün değildir. Bu, durumlara ve şahıslara göre değişir. Ashâb-ı kirâmın bir kısmının bir haftalık gıdası, bazen bir sa’ (dört avuç) buğday; yahut birbuçuk sa’ hurma olurdu. Buğdayın birsa’ı dört avuçtur. Bu duruma göre, her güne yaklaşık olarak yarım avuç düşmektedir ki bu da söylediğimiz gibi midenin üçte birini dolduracak miktardır. Çekirdekleri düşürüldüğü için hurmadan birbuçuk sa’ hesaplanmıştır.

Ebu Zer Gıfârî (r.a) şöyle derdi: ‘Hz. Peygamber zamanında bir haftalık yemeğim, bir sa’ arpadan ibaretti. Allah’a yemin ederim ki Hz. Peygamber’e kavuşuncaya kadar da bunu artırmayacağım; çünkü ben onun şöyle dediğini duydum:

Kıyâmet gününde meclis (derece) bakımından bana en yakın olanınız ve nezdimde en sevimliniz, bugün (asr-ı saâdette) üzerinde bulunduğu hâl üzere ölüp Allah’a kavuşanınızdır.31

Ebu Zer Gıfârî, ashâb-ı kirâmdan bazılarını kınayarak şöyle buyurmuştur: ‘Siz Hz. Peygamber zamanındaki hâlinizi değiştirdiniz. Bakıyorum da sizin için arpa unu eleniyor. Oysa Hz. Peygamber zamanında unun elenmesi diye birşey yoktu. Siz ince ekmekler pişiriyor, sofranızda iki katık bulunduruyorsunuz. Sizin için çeşit çeşit yemekler hazırlanıyor. Bazılarınız sabahleyin bir elbise, akşam başka bir elbise giyiyor. Oysa siz Hz. Peygamber zamanında böyle değildiniz’.

Ashâb-ı Suffe’den iki kişinin bir günlük gıdası, bir avuç hurma idi. Buradaki avuç, bir tam ve üçte bir Bağdad batmanı demektir. (Bu batman, yirmisekiz küsur dirhemdir). Bu hurmalardan çekirdekler de düşürülürdü.

Hasan Basrî şöyle derdi: ‘Müslüman, koyun ve keçi gibidir; bir avuç basit hurma, bir parça kavut ve bir yudum su ona kâfi gelir. Münâfık ise yırtıcı hayvan gibidir. Çok yer ve midesini tıkabasa doldurur. Karnını komşusu için aç bırakmaz ve zarurî ihtiyacından fazla olan malları hususunda müslüman kardeşini nefsine tercih etmez. Ey iman edenler! Zarurî ihtiyacınızdan fazla olanı, azık olarak önden gönderiniz’.

Sehl et-Tüsterî de şöyle buyurmuştur: ‘Dünya tamamen kan olsa, müslümanın yedikleri yine de helâl olurdu; çünkü müslüman zaruret anında ancak hayatını devam ettirebilecek kadar yer’.

İKİNCİ VAZİFE

Yemeğin vakti ve tehir süresi hakkındadır. Bunda da dört derece vardır:

Birinci Derece

Bu derecelerin en büyüğü üç gün veya daha fazla aç kalmamasıdır. Bazı müridler riyazeti, takdir ve tahdid etmeksizin aç kalma şekline dönüştürmüştür. Hatta içlerinde otuz-kırk gün aç duranları olmuştur. Âlimlerden de büyük bir cemaat bu dereceye ulaşmıştır. Muhammed b. Amr el-Karânî, Abdurrahman b. İbrahim Rühaym, İbrahim et-Teymî, Haccac b. Ferasife, Hâfız Âbid Misisî, Müslim b. Said, Züheyr, Süleyman Havvas, Sehl b. Abdullah et-Tüsterî, İbrahim b. Ahmed el-Havvas bunlardandır. Ebubekir Sıddîk (r.a) altı gün aç dururdu. Abdullah b. Zübeyr ile İbn Abbas’ın arkadaşı Ebu’l-Cevza da yedi gün birşey yemezdi. Rivayet edildiğine göre, Süfyan es-Sevrî ile İbrahim b. Edhem’in karnına üç gün üstüste hiçbir şey girmezdi. Bu zatlar âhiret yolunda yürüme hususunda açlıktan yardım umarlardı.

Âlimlerden biri şöyle buyurmuştur: ‘Kırk gün Allah rızası için açlık çeken kimse için melekût âleminin kapıları açılır; yani ilâhî sırların bir kısmı ona âyân olur’. Sûfînin biri, bir rahib’e müslüman olarak, içinde bocalayıp durduğu gururu terketmesini teklif etti ve bu hususta onunla uzun uzadıya konuştu. Sonunda rahib kendisine ‘Mesih (a.s) kırk gün aç kalırdı. Bu ise ancak bir peygamberin veya bir sıddîkîn mucizesi olabilir’ dedi. Bunun üzerine sûfi râhib’e şöyle dedi:

- Eğer ben elli gün aç kalırsam, şu anda üzerinde bulunduğun dini terkedip İslâm’a girer misin? İslâm dininin hak ve üzerinde bulunduğun dînin de bâtıl olduğuna inanır mısın?

-Evet

Bu söz üzerine sûfî oturdu; elli günü bu şekilde dolduruncaya kadar ancak râhibin görebileceği yerlere gidip geldi. Elli günden sonra ‘Bundan daha fazlasını da yapabilirim’ dedi ve böylece altmışa tamamlayıncaya kadar açlığa devam etti. Bunun üzerine râhib çok şaşırdı ve ‘Hiç kimsenin bu hususta Hz, İsa’yı geçeceğini sanmazdım’ diyerek müslüman oldu. Bu büyük bir derecedir. Buna ancak keşfe mazhar olan sabırlı kimseler erişebilir. Böyle kimseler, tabiat ve âdetinden kestiği şeylerin müşahedesiyle meşgul olup nefsine açlığını ve ihtiyacını unutturmuştur.

İkinci Derece

İkinci derece, mideyi iki ya da üç gün aç bırakmaktır. Bu ise görülmemiş birşey değildir. Ciddiyet ve mücahede ile bu dereceye varmak mümkündür.

Üçüncü Derece

Bu üçüncü derece, derecelerin en aşağısı olup yirmidört saatte bir defa yemekle yetinmektir. Bu derece, açlık çekme hususundaki en küçük derecedir. Bunu geçen miktarsa israf ve oburluktur. Öyle ki böyle yapan kimseler artık açlık diye birşey bilmez. Bu ise zevk ve safâya dalan kimselerin fiilidir, kimselerin fiilidir. Böyle bir kimse Sünnet’ten uzaktır; çünkü Ebu Said Hudrî’nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber, kahvaltı ettiği gün akşam yemeği yemez; akşam yemeği yediği zaman da kahvaltı etmezdi.32 Selef-i Sâlihîn de hergün bir defa yerlerdi. Hz. Peygamber bir keresinde Aişe vâlidemize şöyle buyurmuştur:

İsraftan kaçın! Günde iki öğün yemek israf; iki günde bir defa yemek ise cimriliktir. Günde bir öğün yemek, bu ikisi arasındaki normal durumdur. Allah’ın Kitabı’nda övülen durum da budur.33

Günde bir öğün yemekle yetinen kimsenin, fecrin doğuşundan önce (sahur vaktinde) yemesi müstehabdır. Bu şekilde yemek, teheccüd namazından sonra ve sahab namazından önce yenilmiş olur. Böylece gündüzleyin çekilen açlık, oruç için; geceleyin çekilen açlık ise, ibâdet ve kalp huzuru ve midenin boş olmasından dolayı fikrin incelmesi, gayretin artması, nefsin bildiği şeylere ısınması için çekilmiş olur. Hem nefis de artık vakti gelmezden önce insan ile çekişmez.

Âsım b. Küleyb’in babasından rivâyet ettiğine göre Ebu Hüreyre şöyle demiştir:
Hz. Peygamber’in gece ibâdeti sizinki gibi değildi. O geceleyin kalktığı zaman iki ayağı şişinceye kadar ibâdet ederdi. Yine o sizin gibi geceli gündüzlü iftar ederek oruç tutmazdı. Ancak (bazı zamanlar) iftarını sahur vaktine kadar ertelerdi.34

Aişe vâlidemiz de Hz. Peygamber (bazen) orucunu sahur vaktine kadar devam ettirirdi’ demiştir. Bu bakımdan eğer akşam namazından sonra canı yemek isteyecek ve bu durum da teheccüd için gereken kalp huzurunu bozacaksa en iyisi oruçlunun, yemeğini ikiye ayırmasıdır. Mesela günde iki ekmek yiyorsa, birini iftar, diğerini de sahur vaktinde yemelidir ki nefsi sükûnet bulsun ve teheccüd ibâdetinde bedeni hafifleşsin; gündüz de sahurda yediğinden dolayı çok fazla acıkmasın. Böylece birinci ekmekle gece ibâdetine, ikinci ekmekle de gündüz tuttuğu orucuna yardım etmiş olur. Bir gün oruç tutup bir gün iftar eden kimsenin, oruç tutmadığı gün öğle vaktinde, oruç tuttuğu gün de sahur vaktinde yemesinde herhangi bir beis yoktur. Buraya kadar belirtilen yollar; yemeğin vakitleri ve bu vakitler arasındaki uzaklık ya da yakınlık hakkındaki yollardır.

ÜÇÜNCÜ VAZİFE

Üçüncü vazife, yemeğin Çeşidi, katığın terkedilmesi ve yemeklerin en âlâsının buğday özü olduğu hakkındadır. Buğday özünün elenmesi ise israfın son haddidir. Ortancası elenmiş arpa ekmeği; normali ise elenmemiş arpa ekmeğidir. Katıkların en âlâsı da et ve tatlı maddelerdir. En düşüğü de tuz ile sirkedir. Ortancası ise etsiz, yağlı maddelerdir. Âhiret yolcularının âdeti, daimî olarak katık yemekten ve şehvetlerden kaçınmaktır; çünkü insanoğlunun iştahının çektiği herşey, mutlaka onu baştan çıkarmaya yöneliktir. Bunlar insanın kalbini katılaştırır ve onun dünya lezzetlerine alışıp dalmasına yol açar. Böylece kişi artık ölümden ve Allah’ın huzuruna gitmekten hoşlanmaz. Böyle bir kimse için, dünya bir cennet, ölüm ise hapishane olur. Nefsini şehvetlerinden ve zevklerinden mahrum bırakan ve ona lezzet yollarını daraltan kimse içinse dünya bir hapishane ve daracık bir zindan kesilir. Böylelerinin nefsi dünyadan bir an önce kurtulmak ister; zira ölüm onun için hürriyetine kavuşmak demektir.

Yahya b. Muaz er-Râzî’nin şu sözleri de buna işaret etmektedir: ‘Ey sıddîklar! Firdevs-i âlânın velimesine (ziyafetine) konmak istiyorsanız dünyada nefislerinizi aç bırakınız; çünkü yemeğe karşı duyulan iştah, nefsin aç bırakılmasıyla orantılıdır’.
Tıkabasa yemenin ve tokluğun, saydığımız bütün âfetleri, şehvetlerin, tadılan zevk ve lezzetlerin hepsi için geçerlidir. Bu bakımdan onları yeniden sayarak sözü uzatmak istemiyoruz. Mübah olan şehvetlerin terkinde çok büyük sevap olduğu gibi onları yapmakta da çok büyük tehlikeler sözkonusudur. Hatta Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Ümmetimin en kötüleri, buğday özü yiyenleridir.35

Bu hadîs, buğday özü yemeyi haram kılmış değildir. Bilakis buğdayın özünden bir veya iki defa yiyen kimse âsi olmadığı gibi, devamlı olarak yiyen kimse de âsi olmaz. Fakat nefsini nimetle besleyerek dünyaya ve lezzetlere alıştırmış olur! Bunun sonucunda nefis, lezzetleri elde etmek için çaba harcar ve bu çaba da onu gü-naha sokar. Dolayısıyla onlar ümmetin en kötüleridirler; çünkü buğdayın özü, onları birtakım şeylere zorlar ki bunlar günahlardır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Ümmetimin en kötüleri, çeşit çeşit yiyecekler yemek suretiyle vücutlarını semizletenleridir. Bunların çeşit çeşit yiyecekler yemekten ve çok çeşitli elbiseler giymekten başka gayeleri yoktur. Konuştuklarında da avurtlarını yırtarcasına bağırıp çağırırlar.36

Allah Teâlâ, Hz. Musa’ya şöyle vahyetmistir: ‘Kabre gireceğini düşün! Bu seni şehvetlerin birçoğundan alıkoyacaktır’.

Selef-i sâlihîn yemeklerin lezzetini tadmaktan ve nefsi bunlara alıştırmaktan sakınma hususunda çok titiz davranırlardı. Selef boyle yapmayı şekâvet alâmeti, Allah Teâlâ’nın kulunu böyle yap-maktan alıkoymasını da saadetin zirvesi olarak görmekteydi.

Vehb b. Münebbih şöyle anlatır: “Dördüncü gökte karşılaşan iki melekten biri diğerine ‘Nereden geliyorsun?” diye sorar, ikinci melek ‘Filan yahudinin (Allah’ın laneti onun üzerine olsun) canı balık yemek istemişti. Ben de denizden balığı sürmekle emrolundum. Şimdi oradan geliyorum’ cevabını verir. Bunun üzerine soru soran melek ‘Ben de filan âbidin canının çektiği zeytinyağını dökmekle emrolundum’ der”.

Bu kıssa, şehvetlerin sebeplerinin kolaylaştırılmasının hayır alâmetlerinden olmadığına dikkat çekmektedir. İşte bunun içindir ki Hz. Ömer, soğuk bal şerbetini içmekten kaçınarak ‘Bunun hesabını benden uzaklaştırınız!’ buyurmuştur. Bu bakımdan Allah için, şehvet ve zevklerin terki hususunda nefse muhalefet etmekten daha büyük bir ibâdet yapılmış değildir. Bunu Nefsin Riyazeti kitabında da zikretmiştik.

Nâfî şöyle anlatıyor: İbn Ömer (r.a) hastalanmıştı. Canı taze balık yemek istedi. Bunun üzerine çıkıp Medine-i Münevver’nin çarşılarında balık aradım; ama bulamadım. Aradan bir müddet geçtikten sonra bir yerde balığa rastladım ve bir buçuk dirhemlik balık aldım. Balığı ateşte kızartıp bir ekmekle birlikte İbn Ömer’e götürdüm. O esnada kapıya bir dilenci geldi. Bunun üzerine İbn Ömer, hizmetçisine “Balığı ekmeğe sar ve şu dilenciye ver!’ dedi. Hizmetçi ‘Allah senden razı olsun! Bunca günden beri canın balık istiyor. Onu zor bulduk. Bulduğumuz zaman da bir buçuk dirheme satın aldık. Dilenciye balığı değil de parasını verelim’ karşılığını verdi. İbn Ömer’se ‘Onu ekmeğe sar ve dilenciye ver!’ diye emretti. İbn Ömer’in bu emrinden sonra hizmetçi, dilenciye dönerek ‘Sana bir dirhem vereyim de bunu götürme, razı mısın?’ dedi. Dilenci de razı oldu. Bunun üzerine hizmetçi, dilenciye bir dirhem verdi. Kızartılmış balığı alarak geri getirdi ve İbn Ömer’in önüne bırakarak ‘Dilenciye bir dirhem vererek bunları kendisinden geri aldım!’ dedi. Bu söz üzerine İbn Ömer hizmetçiye şunları söyledi: ‘Balığı ekmeğe sar ve yine o dilenciye ver! Vermiş olduğun dirhemi de alma; çünkü ben Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu işittim:

Canının çektiği herhangi bir şey hususunda başkasını nefsine tercih eden kimseyi Allah Teâlâ affeyler.37

Açlık köpeğini (şehveti) bir ekmek ve bir testi berrak su ile yola getirdiğin zaman, dünya içindekilerle birlikte helâk olsa dahi perva etmezsin!38

Hz. Peygamber bu hadîsiyle yemekten maksadın açlığın ve susuzluğun elemini gidermek ve zararlarını defetmek olup, dünya lezzetlerini tatmak olmadığına işaret etmektedir.

Yezid b. Ebî Süfyan’ın (Muaviye’den önce Şam valisiydi) çeşit çeşit yemekler yediğini haber alan Hz. Ömer, kölesine ‘Yezid akşam sofrasını hazırlattığında gel bana haber ver!’ dedi. Köle haber verdiğinde. Hz. Ömer Yezid’in yanına girdi. Sofraya önce tirid getirildi. Hz. Ömer, Yezid’le birlikte bundan yedi. Sonra kızartılmış et getirildi. Yezid elini ete uzattığında Hz. Ömer onun bileğinden tutarak ‘Ey Ebu Süfyan’ın oğlu Yezidî Allah’tan kork Allah’tan! Yemekten sonra yemek olur mu? Ömer’in nefsini kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki eğer selefin sünnetinden aynlırsanız, bu ayrılık sizi O’nun yolundan da saptırır’ buyurdu.

Yesar b, Umeyr şöyle diyor: ‘Hz. Ömer için ne zaman un elemişsem bunu mutlaka ondan habersiz yapmışımdır’,

Utbet’ül-Gulâm, ununu bizzat kendisi hamur yapar ve sonra da bunu güneşte kuruturdu. Bundan yediğindeyse ‘Âhiretin o güzel kebapları ve yemekleri hazırlanana kadar bir parça (kuru) ekmekle az bir tuz kâfidir’ derdi. Yine o su testisini, bütün gün güneş altında kalmış bir küpe daldırarak doldururdu. Cariyesi kendisine ‘Ey Utbe! Ununu bana versen de sana ekmek yapsam, suyunu soğutsam olmaz mı?’ dediğindeyse ‘Ey cariye! Ben açlık köpeğini (şehveti) kendimden uzaklaştırdım’ karşılığını verirdi.

Şakîk b. İbrahim şöyle anlatıyor: Bir gün Mekke’nin Leyl çarşısında, Hz. Peygamber’in doğduğu evin civarında İbrahim b. Edhem’e rastladım. Kendisi yolun kenarına oturmuş ağlıyordu. Gidip yannına oturdum ve ‘Ey Ebu İshak! Niçin ağlıyorsun?’ diye sordum. ‘Hayırdır!’ karşılığını verdi. Ben ısrar edince de ‘Ey Şakîk! Ayıbımı örteceğine dair bana söz verir misin?)’ dedi. Ben de ‘Ey kardeşim! İstediğini söyle! (İfşâ etmem)’ dedim. Bunun üzerine şunları söyledi: “Nefsim otuz seneden beri yayla çorbası istemekteydi. Ben de dün geceye kadar onu bu isteğinden alıkoydum. Dün akşamsa oturuyordum, bir ara uyku bastırdı. Bu sırada bir genç gördüm. Elinde yeşil bir tabak vardı; tabaktan buğular yükseliyor ve yayla çorbası kokusu geliyordu. Bunun üzerine bütün gayretimle ondan uzaklaştım. Gençse bana yaklaşarak ‘Ey İbrahim! Ye!’ dedi. ‘Hayır yemem; çünkü ben onu Allah için terkettim’. dedim. Genç ‘Allah Teâlâ bunu sana yedirir. Ye!’ diye üsteledi. Bu ısrar karşısında ağlamaya başladım. Fakat o tekrar ve ısrarla ‘Allah sana rahmet eylesin, ye!’ dedi. Bunun üzerine ona ‘Biz midemize ancak nereden geldiğini bildiğimiz yiyecekleri almakla emrolunduk’ dedim. O da bana şunları söyledi: “Allah sana afiyet versin, ye! Bu bana verildi ve ‘Ey Hızır! Bunu götür! İbrahim b. Edhem’in nefsine .yedir; çünkü Allah Teâlâ ona uzun zamandır nefsini isteğinden alıkoyma hususunda göstermiş olduğu sabırdan dolayı merhamet etmiştir’ denildi. Ey İbrahim! Ben meleklerin ‘Kendisine birşey verildiğinde almayan kimse sonunda isteyecek, fakat bu kez de verilmeyecektir!’ dediklerini duydum”. Bu ısrar karşısında ‘(Ey Hızır)! Eğer durum böyle ise, ben senin huzurunda Allah ile yapacağım akid için bulunmaktayım’ dedim. Sonra dönüp baktığımda Hızır’ın yanında başka bir gencin durmakta olduğunu gördüm. Bu yeni genç, Hızır’a birşey uzatarak ‘Ey Hızır! Sen İbrahim’in ağzına lokmaları koy!’ dedi. Bu söz üzerine, hapşırıp uyanıncaya kadar Hızır ağzıma lokmaları koymaya devam etti. Uyandığımda tadı hâlâ damağımda idi.

Şakîk şöyle anlatıyor: “Birgün İbrahim b. Edhem’e ‘Bana avucunu göster!’ dedim. Avucunu gösterdiğinde de onu tutup öptüm ve ‘Ey şehvetleri aç olanları -dürüst bir şekilde şehvetlerinin gereğinden çekildikleri zaman- doyuran Allah! Ey kalplerde yakîn nurunu parlatan Allah! Ey kalplere, muhabbeti ile şifa bahşeden Allah! Acaba Şakîk’in de senin yanında bir kıymeti var mıdır?’ dedim. Sonra da İbrahim’in avucunu göklere doğru kaldırarak şunları söyledim: ‘Şu avucun ve sahibinin, nezdindeki kıymetinin hürmetine, -her ne kadar müstehak değilse de- senin faziletine, ihsanına ve rahmetine muhtaç olan şu kuluna (bana) ihsanda bulun!’ Sonra İbrahim yerinden kalktı. Kâbe’ye kadar birlikte yürüdük”.

Rivâyet edildiğine göre Malik b. Dinar, iştahı çektiği halde tam kırk sene süt içmemiştir. Birgün kendisine yaş hurma hediye edildi. Arkadaşlarına ‘Siz yeyiniz; ben tam kırk seneden beri yaş hurma yemedim’ dedi.

Ahmed b. Ebu’l-Havarî şöyle anlatıyor: “Ebu Süleyman Dârânî’nin canı tuzlu, sıcak ekmek yemek istemişti. Kendisine böyle bir ekmek götürdüğümde ondan bir lokma aldı. Sonra bunu atarak ağlamaya başladı ve ‘Uzun sûre mücâhededen sonra hemen şehvetime yapıştım. Ey şekâvetim (bedbahtlığım) hazır ol; zira zamanın gelmiştir. Ey Allahım! Ben bu yaptığımdan tevbe ettim. Bundan dolayı beni affeyle!’ dedi. Bu olaydan sonra onun ölünceye kadar tuz yediğini görmedim”.

Mâlik b. Deygam şöyle anlatıyor: “Birgün Basra çarşısından geçiyordum. Sebzelere bakan nefsim bana ‘Keşke, bu gece bu sebzelerden bana yedirsen’ dedi. Bunun üzerine kırk gece sebze yemeyeceğime dair yemin ettim”.

Mâlik b. Dinar Basra’da elli sene kaldı. Bu zaman zarfında Basra ahalisinin ne yaş ve ne de kuru bir tek hurmasını yemedi. Birgün çıkıp şöyle dedi: ‘Ey Basralılar! İçinizde elli sene yaşadım. Bu arada ne yaş ve ne de kuru bir tek hurmanızı yemedim. Bu bakımdan benden eksilen sizi artırmadı; sizden artan da beni ek-siltmedi. Elli seneden beri dünyayı boşamışımdır. Nefsim kırk seneden beri süt istemektedir. Yemin ederim ki Allah’a kavuşuncaya kadar da ona süt içirmeyeceğim’.

Hammad b. Ebî Hanife şöyle anlatıyor: “Bir keresinde Davud Tâî’nin evine gitmiştim. Kapı kapalıydı ve içerden ses geliyordu. Dinlediğimde Davud’un şöyle dediğini duydum: ‘Ey nefsim! Havuç istedin, sana yedirdim. Sonra hurma istedin. Yemin ederim ki artık sana ebediyyen hurma yedirmeyeceğim’. Bu sözlerden sonra selâm vererek içeri girdim. Kendisi tek başına oturuyordu”.

Ebu Hâzım (Seleme b. Dinar) birgün çarşıdan geçerken bir meyve görüp canı çekti. Bunun üzerine oğluna ‘Şu dalından koparılmış ve ambalajlanmış meyveden bize biraz al! İnşaallah dalından kopmayan ve hiç kimseye yasaklanmayan meyvelere de kavuşuruz’ dedi. Oğlu meyveden alıp kendisine getirdiği zaman nefsine şöyle hitab etti: ‘Ey nefis! Beni aldattın. Dolayısıyla o meyveye baktım ve ondan iştahım çekti. Onu satın alıncaya kadar da bana galebe çaldın. Allah’a yemin ederim ki onu tadamayacaksın!’ Sonra o meyveyi fakir yetimlere gönderdi.

Musa el-Eşec şöyle demiştir: ‘Yirmi seneden beri nefsim öğütülmüş tuz istemektedir’.
Ahmed b. Halife ise ‘Nefsim yirmi seneden beri istekli olduğu halde benden kana kana su içmekten başka birşey istememiştir. Buna rağmen ona kana kana su içirmedim’ demiştir.

Utbet’ul-Gulam’ın canı tam yedi sene et yemeyi arzuladı. Yedi seneden sonra kendi kendisine ‘Yedi seneden beri her sene nefsimi bir sonraki seneye havale etmeye utanır oldum’ diyerek bir parça et satın aldı. Bunu kızartıp bir ekmeğin içerisine koydu. Tam o sırada bir çocuğa rastladı. Ona ‘Sen ölen falan adamın oğlu değil misin?’ diye sordu. Çocuğun ‘Evet! Ben onun oğluyum’ demesi üzerine de eti ona verdi. Bu olayı anlatan Utbet’ul-Gulâm sonunda hüngür hüngür ağlamaya başlayarak şu ayet-i celîleyi okumuştur:

‘Yoksula, yetime, esire sevdikleri yemekleri yedirirler’. (İnsan/8) Bu olaydan sonra, Utbet’ul-Gulâm bir daha et yememiştir.

Utbet’ul-Gulâm’ın canı, uzun seneler hurma yemek istedi. Birgün bir kıratlık hurma satın aldı ve bunu iftar için akşama kadar bekletmeye karar verdi. Bu arada şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Öyle ki dünya kapkaranlık kesildi. Halk dehşete kapıldı. Bunun üzerine Utbet’ul-Gulâm kendi nefsine şöyle dedi. ‘Bu, dünyayı kasıp kavuran rüzgar, sana karşı gösterdiğim cüretten ve aldığım o bir kıratlık hurmadan ileri geliyor! Kanaatime göre bütün insanlar senin günahından dolayı cezalandırılmaktadır. O halde andolsun ki bu hurmadan tadmayacaksın’.

Dâvud et-Tâî, yarım fülüslük sebze ile bir fülüslük sirke satın aldığı bir günün gecesinde kendi kendisine ‘Ey Dâvud! Yazıklar olsun sana! Kıyamet gününde senin hesabın çok uzun olacaktır’ deyip durdu. O günden sonra da sadece katıksız ekmek yedi.

Utbet’ul-Gulâm birgün Abdülvahid b. Zeyd’e ‘Filan adam kendisini o şekilde vasıflandırıyor ki ben bu vasıfları kendi nefsimde göremiyorum’ dedi. Abdülvahid de ona ‘Çünkü sen ekmeğinle birlikte hurma da yiyorsun. O ise yavan ekmekle yetiniyor’ karşılığını verdi. Utbet’ul-Gulâm ‘Eğer ekmekle birlikte yediğim hurmayı terkedersem o mertebeye erişebilir miyim?’ dediğinde de Abdülvahid ‘Evet! Hatta daha ilerisini de elde edebilirsin’ cevabını verdi. Bu söz üzerine Utbet’ul-Gulâm hüngür hüngür ağlamaya başladı. Arkadaşlarından birinin ona ‘Allah seni ağlatmasın! Hurmayı terkedeceğin için mi ağlıyorsun?’ demesi üzerine de Abdülvahid şöyle dedi: ‘Utbe’yi kendi haline bırakın; çünkü nefsi onun birşeyi terketme hususundaki azminin kuvvetini daha önceden bilmektedir. O herhangi birşeyi bir defa terketti mi artık bir daha ona dönmez’.

Câfer b. Nasr39 şöyle anlatıyor: Cüneyd Bağdâdî, bana kendisi için vezir inciri satın almamı emretti. İstediği inciri satın aldım. İftar vaktinde bunlardan birini ağzına aldı. Sonra da çıkarıp atarak ağlamaya başladı ve bana ‘Al bunları götür!’ dedi. Kendisine ‘Niçin yemiyorsun?’ diye sorunca da şöyle dedi: “Gaibden bir ses bana ‘Utanmıyor musun? Hani incir yemeyi benim hatırım için bırakmıştın. Şimdi ise sözünden cayıp yemeye yelleniyorsun!’ diye seslendi”.

Sâlih el-Murrî şöyle anlatıyor: Birgün Atâ es-Sülemi’ye ‘Eğer geri çevirmezsen sana bir ikramda bulunacağım’ dedim. O da kabul etti. Bunun üzerine oğlumla kendisine kavut, yağ ve baldan yapılmış bir şerbet gönderdim; oğluma da ‘Bu şerbeti içinceye kadar onun yanından ayrılma!’ diye tembihledim. Ertesi gün de yine aynı şerbetten gönderdim. Fakat bu sefer geri çevirdi, içmedi. Ben de kendisini kınayarak ‘Sübhânallah! Sen nasıl olur da benim ikramımı geri çevirirsin?’ dedim. Gerçekten kırıldığımı anlayınca bana şöyle dedi: ‘Sakın bu yaptığım seni üzmesin! İnan ki böyle bir şerbeti hayatımda ilk defa içiyorum. Nefsimi ikinci defa içmesi için zorladıysam da olmadı. Her içmek istediğimde aklıma şu ayet-i celîle geldiğinden yapamadım:

Onu yutmaya çalışır; fakat boğazından geçiremez. Her taraftan kendisine ölüm geldiği halde yine ölemez. Bunun arkasından da şiddetli ve ağır bir azab (cehennemde ebedî kalış) vardır.
(İbrahim/17)

Bunun üzerine ağlayarak kalbimden şöyle dedim: ‘Sen bir vadide, bizse ayrı bir vadide bulunuyoruz’.

Sırrî es-Sakatî şöyle demiştir: ‘Otuz seneden beri nefsim benden pekmeze batırılmış havuç istemektedir. Hâlâ da onun bu isteğini yerine getirmiş değilim’.

Ebubekir Celâ (veya Cilâ) şöyle demiştir: “Ben bir kişi tanıyorum ki nefsi kendisine ‘Ben on gün senin emrini dinleyip açlık çekeyim; sen de bu on günden sonra bana canımın çektiği birşeyi yedir’ demekte; o ise nefsine ‘Ben senden on gün aç kalmanı değil, açlık çektiğinde isteyeceğin şeyi terketmeni istiyorum!’ karşılığını vermektedir”.

Bir âbid, bazı arkadaşlarını davet ederek onlara ekmek ikram etti. Arkadaşlarından biri seçmek için ekmekleri evirip çevirmeye başladı. Bunu gören âbid, bu arkadaşına ‘Yavaş ol! Ne yapıyorsun?’ diye çıkıştı ve devamla şunları söyledi: ‘Beğenmediğin ekmekte ne kadar hikmet bulunduğunu ve onun bu hale gelmesi için kaç kişinin çalıştığını biliyor musun? Suyu (yağmuru) getiren bulut, buğdayı bitiren toprak, sulayan su, rüzgar, toprak, çalıştırılan hayvanlar ve (çalışan) insanlar; bunların hepsi ekmeği bu hâle getirmek için çalışmışlardır. Bütün bunlardan sonra sen hâlâ onu evirip çeviriyor, beğenmiyorsun’.

Bir haberde geçtiğine göre ekmek, sofraya gelinceye kadar otuzaltı sanatçının elinden geçer ki bunların ilki Mikâil’dir. Mikâil, yağmuru rahmet hazinelerinden ölçülü olarak göndermekle görevlidir. Sonra bulutları sevk ve idare eden meleklerle güneş, ay, felekler, hava melekleri ve yeryüzündeki hayvanlar gelir, En sonuncusu ise fırıncıdır.
Eğer Allah’ın bunca nimetim teker teker saymaya kalkarsanız sayamazsınız. Gerçekten insan çok zâlim ve çok nankördür.
(İbrahim/34)

Seleften biri şöyle anlatıyor: Kasım Cûî’ye40 ‘Zühd nedir?’ diye sordum. O da bana Peki sen zühd hakkında neler duydun?’ diye sordu. Kendisine zühd hakkında duymuş olduğum şeyleri söylediğimde sustu. ‘Sen ne dersin?’ diye ısrar etmem üzerine de şunları söyledi: ‘Bilmiş ol ki mide, kulun dünyasıdır. Bu bakımdan kul midesinin ne kadarına sahip ise, zühdün de o kadarını elinde bulunduruyor demektir. Diğer taraftan midesi onun ne kadarını tasarrufu altına almışsa, dünya da o nisbette kendisine hâkim sayılır’.

Bişr el-Hafî hastalanmıştı; meşhur doktor Abdurrahman’a gidip uygun yiyecekleri sordu. Bunun üzerine Abdurrahman kendisine şöyle dedi:

-Sen benden ilâç istiyorsun. Fakat söylersem kabul etmez-sin.

-Söyle bakalım neymiş?

-Sekencebin (sirke ve baldan yapılan bir macundur) ilâcını içecek; ayva emeceksin. Ondan sonra da izfidbac yiyeceksin.

-Acaba sekencebinden daha hafif ve onun yerini tutacak bir macun biliyor musun?

-Hayır!

-O halde ben söyleyeyim.

-Nedir?

-Sirke ile hindiba… Ey doktor! Ayvanın yerini tutacak ve ondan daha hafif birşey biliyor musun?
-Hayır!

-Ben biliyorum!

-Nedir?

-Harnub-i Şami (Keçiboynuzu)… Peki izfidbacdan daha hafif ve onun yerini tutacak birşey biliyor musun?

-Hayır!

-Ben biliyorum!

-Nedir?

-İnek yağı ile kavrulmuş nohut unu…

-Sen tıb ilmini benden daha iyi biliyorsun. O halde benden ne soruyorsun?

Bütün bu anlattıklarımızdan anlaşılmıştır ki bahsi geçen kimseler, nefsin şehvetlerinden tıkabasa yeyip midelerini doldurmaktan kaçınmışlardır. Bunu da zikrettiğimiz faydaları temin için yapmışlardır. Ancak bu durum daimi değil bazı vakitlerde olmuştur; çünkü bu kişiler her vakit helâli elde edemezlerdi. Bundan dolayı da zaruri miktarla yetinmişlerdir. Şehvetler ise, zaruri miktara dahil değildir.

Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: Tuz şehvettir; çünkü yavan ekmekten fazladır. Ekmeğin dışındaki şeyler şehvete dahildir’. (Bu bakımdan böyle şeyler ancak helâlden olursa alınır). Bu hâl takvânın en son haddidir. O halde buna gücü yetmeyen kimse nefsinden gafil olmamalı ve ulu orta şehvetlere dalmamalıdır. Kişinin her bulduğunu yemesi ve nefsinin her isteğini yerine ge-tirmesi, israf olarak yeter de artar bile. Bu bakımdan kişinin devamlı olarak et yememesi en uygunudur. Nitekim Hz. Ali şöyle demiştir: ‘Kırk gün et yemeyenin ahlâkı ve çehresi kötüleşir (bozulur); kırk gün üst üste et yemeye devam edenin de kalbi katılaşır!’

‘Et, devamlı yiyenlerde tıpkı şarap gibi alışkanlık yapar’ denilmiştir. Aç olduğu halde helâliyle cinsî münâsebette bulunmak isteyen kimsenin, her iki (yeme ve cinsî münâsebette bulunma) isteğini de yerine getirmek suretiyle nefsini takviye etmesi doğru değildir; çünkü nefis, çoğu zaman daha fazla cinsî ilişkide bulunmak için yemeyi arzulamaktadır! Tok olarak uyumamak müstehabdır. Böyle yapıldığı takdirde iki gaflet bir araya getirilmiş olur. Dolayısıyla insan gevşekliğe alışır ve kalbi de bundan dolayı katılaşır. O halde karnı tok olan kimse ya namaz kılmalı veya oturup Allah’ı anmalıdır; çünkü bu, nimetin şükrünü eda etmeye en yakın olan durumdur. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

Yediklerinizi zikir yapmak ve namaz kılmakla eritiniz. Tok karnına da uyumayınız ki kalbiniz katılaşmasın!41

Yemeği hazmetmek için en azından dört rek’at namaz kılmalı veya yüz tesbih çekmeli ya da yemeğin akabinde Kur’an’dan bir cüz okumalıdır.

Süfyân es-Sevrî doyasıya yediği gün namaz üzerine namaz kılar ve vaktini zikirle geçirirdi. Kendisi şöyle derdi: ‘Siyah köleyi doyur ve sonra da çalıştırmak sûretiyle yorgun düşür!’ Başka bir zaman da şöyle demiştir: ‘Merkebi doyur; arkasından da çalıştırmak sûretiyle yorgun düşür’.

Canı, yemekle birlikte güzel bir meyve isteyen kimse, ekmeği bırakıp onun yerine canının çektiği meyveyi yemelidir ki o şey kendisine azık olsun, çerez olmasın! Böylece de nefsi için âdet ile şehveti biraraya getirmemiş olur.

Sehl et-Tüsterî, elinde ekmekle hurma bulunan İbn Sâlim’e42 şöyle demiştir: ‘Önce hurmayı ye! Eğer bu, ihtiyacına kâfi gelirse ne âlâ! Aksi takdirde ondan sonra ihtiyacın kadar ekmek yersin’.

Farklı iki yemeğe sahip olan kimse önce lezzetli olandan başlamalıdır; çünkü lezzetli bir yemekten sonra gelen kaba bir yemek, artık iştahı çekmez. Kaba yemeği önce yiyen kimse ise lezzetli yemeği açlıktan değil, lezzetinden dolayı yer.

Bazı zâtlar arkadaşlarına şöyle derlerdi: “(Nefsin zaruri gıdadan başka istediği şeyleri) yemeyiniz. Yeseniz bile aramayınız. Eğer ararsanız sevmeyiniz. Ekmeğin bazı çeşitlerini aramak şehvettir”.

İbn Ömer şöyle diyor: ‘Irak’da bize ekmekten daha sevimli gelen bir meyve yoktu’. Dikkat edilirse görülür ki İbn Ömer, ekmeği meyve yerine koymaktadır. Kısacası nefsi, mübah şehvetlerde ve her durumda o şehvetlerin peşinde gitmek hususunda ihmal etmeye yol (ruhsat) yoktur. Kul, şehvetinden ne kadarını elde ederse, kıyamet gününde ona ‘Sen zevkleri dünya hayatında yaşamış ve hayatını onunla geçirmişsin’ denilmesinden korkulur. Kişi âhiret zevklerinden ve nimetlerinden, nefsiyle mücâhede edip şehvetleri terkettiği nisbette yararlanır.

Basra ahalisinden bir zât şöyle buyurmuştur: ‘Nefsim benden pirinç unundan yapılmış ekmekle balık isteyip durmaktadır. Ben de onun bu isteğini yerine getirmedim. Onun isteği şiddetlendikçe benim de mücâhedem şiddetlendi. Bu durum tam yirmi senedir böyle devam ediyor’.

Bu zatın ölümünden sonra âriflerden biri onu rüyasında görür ve ‘Allah Teâlâ sana nasıl davrandı?’ diye sorar. O da şöyle cevap verir: Allah Teâlâ’nm bana ihsan etmiş olduğu nimet ve ikramları kelimelerle anlatamam. Fakat şu kadarını söyleyeyim ki Allah Teâlâ bana ilk olarak pirinç ekmeği ile balık ikram ederek şöyle buyurdu: “İşte bugün hesapsız ve sorgusuz olarak nefsinin dünya-daki arzusunu yerine getir!”

Yeyin, için! Afiyet olsun! (Dünyadaki) geçmiş günlerde yaptığınız sâlih amellere karşılık olarak…
(Hâkka/24)

Zira onlar dünyada iken şehvetleri terketmişlerdi. Bu sırra binaendir ki Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: ‘Şehvetlerden birini terketmek, kalp için bir sene oruç tutup ibâdet etmekten daha yararlıdır’. Allah Teâlâ bizi kendisini razı edecek ameller işlemeye muvaffak eylesin!                                                                                                         *****    SEVGİLİ DİN KARDEŞİM ALLAHIN RIZASINI GÖZETEREK GİRİŞMİŞ OLDUĞUNUZ HER İŞTE MUHAKKAK SONUÇ VE MAKAM ALIRSIN.KALBİNDEKİ VE RUHUNDAKİ YAKLAŞIMI RABBİM BİZDEN DAHA İYİ BİLİYOR.FAKAT  BEN BİR YERLERE GELİYİM SAYGINLIK GÖRÜYÜM İŞİME YARAR VEYADA MADDİYAT İÇİN BİR ŞEYLER GÖZETİYORSAN ASLA HİÇ BİR ŞEYE MUVAFFAK OLAMAZSIN.GECE DAHİ YATAĞINDAN KALKACAKSIN ELİNDEN NE GELİYORSA HAK YOLUNDA HİZMET VERECEKSİN BU İLİMDE OFFFF BEN USANDIM DEME YOK.  SAYGILARIMLA SAKALEYN ARAPOĞLU  HÜSEYİN                                                                                  

09/23/12

NEFİS NEDİR VE MERTEBELERİ; GEYLANİ HZ

Nefis nedir ve Nefsin Mertebeleri…
Kur’an -ı Kerim’de üçyüze yakın yerde “ nefs ” kelimesi geçmektedir . Bu kelime, filozoflar, kelâm, fıkıh ve tefsir alimleri tarafından muhtelif manalarda kullanılmış; ruh, can, kalp, ceset, benlik, bir şeyin hakikati, özü ve bütünü gibi yirmiyi aşkın mana verilmiştir. Aslında nefsin mahiyeti tam olarak kelimelere dökülemeyecek kadar derindir. O yüzden nefsi en iyi kavrayanlar kâmil velilerdir.Nefisi algılamak demek kendini çözmek demektir. Ele alınacak veya saklanacak bir unsur değildir.Nefis rabbimiz tarafından ruha yüklenen bir nuktedir, bu nuktenin dayanma ve kullanılma yani teskin etme safhaları vardır.                                                                  *****Nefis ruha yaratılışta verilen ruhu şırazeden çıkarma ve ruhun makamını yükseltme direncidir.Nefise ruh hakim gelir hak yolunda mütmain ederse erişilmeyecek makamlar kazanarak ALLAH ın sevgilisi olunulur, eğer nefis ruha hakim olursa rahmaniyetten mahrum kalarak rezil ve zillet içerisinde sürünür.

Nefs kelimesi, sufiler arasında muhtelif makamlara göre, farklı manalarda kullanılmıştır. Fakat genel olarak bu kelime tasavvuf dilinde iki manaya gelir.

Hayvanî nefs, insanî nefs

Birincisi: “Bir şeyin özü, zatı, kendisi” anlamındadır. Buna ‘hayvanî nefs’ de denir.

Hayvanî nefs, Halk Alemi ( Yaradılmışlar Alemi)’ ndendir . İnsanî nefsin bineği ve bütün şehvetlerin kaynağıdır. His, hareket ve hayat menbaıdır . Beş duyu organı ve diğer kuvveler vasıtasıyla hayatı, eşyayı kavrar.

İkincisi: “Rabbin emrinden olan insanî ruh, manevi sıfat” anlamındadır. Hayvanlarda bulunmayan bu nefse, konuşan insanî nefs , nefs -i nâtıka da denir. Emr Alemi’ndendir. Allahu Tealâ tarafından insana üfürülen ruh, bedene taalluk edince ‘ nefs ‘ adını alır. Yeri iki kaşın ara*sıdır. İnsanın içi ve dışıyla irtibatlıdır. Asıl hakimiyeti beyin ve manevi bir lâtife olan ‘kalp’ üzerindedir. Yürek dediğimiz kanı pompalayan maddi kalple de irtibatlıdır.

Bu nefs hayvanî nefse mağlup olursa, hayvanların aşağısında şeytanların mertebesine düşebilir. Mevlâ’nın yardımıyla hayvanî nefse galip gelirse, ruhanileşip meleklerden üstün mertebelere çıkabilir.*****işte kardeşim nefsini en yüksek seviyeye çıkarsanda en büyük makamı kazansanda en önemli mevzuhat ona sahip çıkmaktır.YUSUF AS nefsine öyle sahip çıktı ki, şeytan bütün silahı ile saldırdı ve zindana düşürdü fakat nefsine sahipliği ALLAHIN vermiş olduğu tecelliyat zindan köşelerinden mısıra sultan eyledi. EN TEHLİKELİ DURUM; nefsini rabbinin yolunda mütmain eden insanın çok tehlikede olmasıdır, çünkü şeytan bütün gücü ile nefsine hakim olanların üzerine saldırır.ALLAH cc muhafaza eylesin her zaman zikir içerisinde hak yoluna sarılalım.Rotayı bir şaşırır isek halimiz kötü olur.Şeytan nefsine zayıf olanlarla asla uğraşmaz çünkü; zaten o bizden ne işimiz olur o bize askerdir yeni askerler lazım güç katmak lazım düşüncesi ile yol alırlar ve görevinide çok üstün başarı ile uygularlar.

Nefsin lüzumu ve faydaları

Konuyla ilgili olarak akla şu sual gelebilir: Nefs ve şeytan olmasaydı da, hepimiz cennete gitseydik olmaz mıydı?

Böyle bir soru, öğrenmek kasdıyla değil de itiraz maksadıyla olsaydı, Allah korusun, imanı götürürdü. Çünkü Allah’ın takdirine rıza göstermek imanın şartlarındandır. O neylerse güzel eyler. Ayrıca mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Bizler O’nun işlerindeki hikmetleri tam manasıyla kavrayamayız.

Ancak, kömür ruhlarla elmas ruhları birbirinden ayırmak Allah’ın hikmet ve adaletinin gereğidir. Eğer nefs ve şeytan olmasaydı, Hz . Ebubekir r.a. ile Ebu Cehil’in makamı bir olacaktı. Oysa bunların biri elmas, diğeri kömür. Ayrıca, şu imtihan dünyasının kurulmasının da bir manası kalmayacaktı.

Nefs ve şeytan faydalı birer alet mesabesindedir. Tıpkı ateş veya bıçak gibi. Ateşi evimizi ısıtmakta, yemeğimizi pişirmekte, etrafımızı aydınlatmakta ve daha bir çok faydalı işlerde kullanırız. Ama dikkat edilmezse ateş insanın evini yakar. Bıçak elini doğrayabilir. Fakat kimse ateş evimi yakar, bıçak elimi doğrar diye bunları kullanmaktan vazgeçmez.

Aynen bunun gibi, nefsin sayısız faydaları, yanlış kullanıldığı taktirde de büyük zararları vardır. Mesela nefs yaratılmasaydı insan ve hayvanlarda yeme, içme, evlenme, üreme arzusu olmayacaktı. Yaşamak ve hayatta kalmak için barınma, ısınma, tehlikelere karşı korunma, düşmanla savaşma, ihtiyaçları giderme, icat ve keşiflerde bulunma gibi yetenekler de bulunmayacaktı. Kısacası hayat olmayacaktı.

Daha da önemlisi, nefs ve şeytanla mücahede kalmadığı için, mümin ahirete yönelik amellerden mahrum kalacaktı. Büyük cihat sevabı kazanamayacak, mertebesi yükselmeyip sabit kalacak, cennet ve Cemâlullah’tan yoksun olacaktı.

NEFİS VE DİĞER  LETAİFELER

Fakat bunca faydalarına rağmen nefs , başıboş bırakıldığı zaman azgın bir at gibi binicisini helâke sürükler. Zira onun istekleri bitmek tükenmek bilmez. İnsanı şehvetlerinin esiri olan bir hayvan haline getirmek için uğraşır. Bu yüzden bizlere acıyıp, merhamet eden Rabbimiz, nefse hakim olup zararlı arzularından korunmamız için kalbin bir şubesi olarak aklı yarattı. Peygamberleri vasıtasıyla da önümüze bir kitap koyup, iyilik ve kötülüğün ne demek olduğunu gösterdi.

Akıl, Allah’ın emirlerini ve nefsin, şeytanın arzularını inceler. İyiyle kötüyü, Allah’ın emrine uygun olanla olmayanı birbirinden ayırt eder. Ruhun bir başka alt kolu olan vicdan da doğruyu, güzeli, hakikati kalbe bildirir. Ayrıca ruh vasıtasıyla hafıza, mürşid , melek ve doğrudan Allah’dan gelen tesirler de kalpte toplanır. Beyin vasıtasıyla beş duyu organından gelen tesirler ile nefsin ve şeytanın telkinleri de kalpte toplanır.

Gelen bilgi ve telkinleri değerlendiren kalp; aklın, vicdanın veya topyekün ruhun dediklerini tercih ederse, nefsin arzularını yerine getirmez. Yani beyin vasıtasıyla kendisine bağlı olan el, ayak, ağız, dil gibi uzuvlara nefsin isteğini yaptırmaz. Şehvet, gazap ve aklî hilelerin esaretinden kurtulur. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanır . Namus, haya, takva, sabır, kanaat, şecaat, neşe, huzur, müsamaha, lütuf, yumuşaklık, vakar, metanet ve güzel suret sahibi olur. Lâtifeleri zikirle cilalanır, geldiği ulvi alemlere yükselerek Rabbine vasıl olur. Ebedi saadete ulaşır.

NEFSİN  HAKİMİYETİ

Şayet kalp nefse tabi olursa, o zaman hayvanî nefs ; toprak, su, hava, ateş lâtifelerinin yardımıyla ruh lâtifesinin yolunu keser. İnsanı mütemadiyen aşağılara doğru çeker. Toprak, ibadette gevşekliğe ve Allah’ın emirlerine uymamaya sevk eder. Su, riya ve münafıklığa götürür. Ateş, gazap, kin, hiddet, intikama yöneltir. Hava ise, kibir ve benliğe sevk eder. Böylece nefs , askerleriyle birlikte akıl ve diğer lâtifeleri emrine alır.

Bu şekilde nefsinin emrine giren insan, yırtıcı hayvanlar gibi hiddetlenir, kızar, dövmek ve sövmekle etrafındakilere saldırır. Şehvet galebe edince, hayvanlar gibi boğazının ve eteğinin düşkünü olur. Firavun’un kendisini tanrı olarak ilan ettiği gibi, o da her şeyde üstünlük ve efendilik iddiasına geçer. Kulluk ve tevazudan hoşlanmaz. Bütün ilimlere heves eder, her şeyi bildiği iddiasına kalkışır. Alim dendiği zaman sevinir, cahil dendiği zaman canı sıkılır. Bu şahsın bir de şeytanlık vasfı vardır ki, bununla akıl ve düşüncelerini kötülükte kullanır. Aldatma ve hile yollarına baş vurur, kötülüğü iyilik gibi göstermeye çalışır. İşte bu da şeytanlık ahlâkıdır.

Nefs ve ötelere ait tablolar

Söz konusu çirkin huyların hepsinin berzah aleminde bir resmi vardır. Keşif ya da rüyada görülen hınzır, merkep vs. hayvanlar şehveti temsil ederler. Köpek hiddeti, tilki hile ve aldatmayı temsil eder. Nefsin sıfatlarına göre daha başka hayvanlar veya canavarlar suretinde de tezahür edebilir.

Gazalî rh .a.’in dediği gibi, putperestlerin taşlara tapmasına kızan adamın gözünden gayb perdesi kalkıp da kendi hali görünseydi, bakacaktı ki kendisi bir hınzırın önünde eğilmiş duruyor. Bazen dize gelerek secde, bazan da rükû ediyor. Onun emirlerini yerine getiriyor, yemek, içmek ve şehevî arzularından neyi istiyorsa onu tedarik ediyor. Veya saldırgan bir köpeğin karşısında eğilmiş ona tapıyor, emirlerini titizlikle yerine getiriyor.

Hilkatin tersyüz edilişi

Bu adam basiret ve insafla bakarsa, ömrü boyunca nefs ve şehveti uğrunda çalıştığını hemen anlar. Akıl ve ulvî lâtifelerini nefsinin emrine vermekle galibi mağlup, efendiyi köle, padişahı hizmetçi yapmış olur. Allah, merkebi üzerine binip yularından tutarak sürmek veya sırtında yük taşımak için yaratmıştır. Şayet bu şahıs kalkar da merkebi kendi sırtına bindirir, boynuna taktığı esaret yularını da merkebe verirse, yaradılış gayesini ters çevirmiş olur. İşte bu zulmün son haddidir.

Nefsin esaretine girip hürriyetini kaybeden ruh, malik ol*duğu itibar ve yüksek kıymetleri unutup, duygularının ve şehvetlerinin girdabına kapılmış*tır. Gönül nefsin istilasıyla puthaneye dönmüş, Allahu Tealâ’nın zatî tecellilerinden mahrum kalmıştır. Yüzü O’nun aşk ve sevgisinden dünyanın maddesine dönmüş, Allah sevgisi yok olmuştur. O aslî vatanı asla hatırına gelmeyip, ilk geldikleri ve son gidecekleri asıl ülkesini büsbütün unutarak terketmiştir . Kalp, Ruh, Sır, Hafâ , Ahfâ gaflete girmiş ve harap birer şehir haline gelmişlerdir. Böylece Kur’an -ı Kerim’de ifade buyurulduğu gibi, insanların çoğu hayvanların mertebesine düşmüş ve hatta onlardan da beter hale gelmişlerdir.

NEFSİN TABİBİ

Nefsin hilesiyle kalp ve diğer lâtifeler koma halindedir. Zehirli yemler beden kafesindeki kekliği öyle uyuşturmuş ki, uykusundan uyanamaz. Artık kâmil bir mürşidden başka onları Emr Alemi’nden haberdar edecek, zikir kamçısıyla onları uyandıracak hiçbir kuvvet yoktur. Mürşid , sesiyle, bakışıyla aslî vatandan bahs eder. Dilsiz dilsizle konuştuğu gibi, kâmil üstad da lâtifelerle dilsiz konuşur, onlara nereli olduklarını hatırlatır.

Nebilerin ve bütün mürşidlerin yaptıkları iş, işte budur. Yüce alemlerin kandilini yakarak gönülleri aydınlatmaktır. Ta ki insanoğlu nasıl bir çamur deryasında yüzdüğünü görsün. Sonra da kabiliyetini işleterek asıl ülkesine dönmeyi arzu etsin.
NEFSİN MERTEBELERİ

Emr Alemi’nden rabbanî bir lâtife olan insanî nefs , sıfatlarına göre farklı isimler alır. Hayvanî nefsin tesirinden uzaklaştıkça sıfatı değişir, mertebesi de yükselir. Nihayet tamamen billurlaşıp Rabbi’ne vasıl olur.

İnsan, aşağıda ismi geçen mertebelerden sadece birinde olabilir. Üst mertebelere yükselebildiği gibi, geri de düşebilir. Bu mertebe ve isimleri sırasıyla görelim:

Nefs-i Emmâre: Kötü his ve huyları, çirkin vasıfları barındırır. Şehvet düşkünü hayvanî nefsin hükmü altında olmakla, hayvanların yoluna girmiştir. Kötü işleri güzel görür. Hesap ve ahiret derdi yoktur. Sadece keyfini düşünür.

Bu nefsin eserinden kibir benlik, hırs, şehvet, kıskançlık, cimrilik, kin, intikam, hiddet gibi huylar çıkar. Allah’ın düşmanıdır. Hadis-i kudside: “Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır.” buyrulmu ştur. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf a.s.’ın diliyle: “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder.“ (Yusuf, 53) buyrulmaktadır .

Bu nefsin bütün huyları bir kişide toplanırsa, o kişi şeytanların mertebesine düşer. Nefs -i emmarenin sahibi, ya fasık , ya münafık ya da kâfirdir. İtikadı düzeltmek, samimi tevbe ve ter*biye ile tedavi olur. Tezkiye edilmezse, cehennem ateşiyle temizlenmesi kaçınılmazdır.

Nefs-i Levvâme: Kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan nefstir . Nitekim Allahu Tealâ : “ Nefs -i Levvâme’ye (kendini kınayan nefse) yemin olsun ki” ( Kıyame , 2) buyur*muştur.

Bu nefs sahibi, günah işlediğinde pişman olup tevbe eder, kendisini kınar, yapmamak için karar verir. Fakat günah önüne gelince duramaz, yine içine düşer. Sonra pişman olur. İyilik ve kötülük arasında gider gelir.

Kendini beğenme, çekişme, gizli riya, makam ve şehvet tutkusu gibi nefs-i emmârenin bazı vasıfları bu mertebede de bulunur. Fakat nefs hakkı hak; batılı batıl görür. Yine bilir ki, bu sıfatlarla huzurdan uzaktır. Fakat onlardan kurtulamıyor.

Hali muhabbet, gidişi tarikat, mahalli Kalp’tir. Alemi Berzah Alemi’dir. Nefsiyle mücahedede sabit olursa Misal Alemi’dir. Uykuyla uyanıklık arasında –genellikle oturma halinde- Misal Alemi’n*den bir çok manalar temessül eder. Bu mertebede nefs ve şeytan birleşip vesveseyle kalbe saldırırlar. Tedavisi rabıta ve zikirdir.

Nefs-i Mülhime: Allahu Tealâ nefsin isyan ve itaatini vasıtasız ilham ettiği için bu makamda nefsin adı mülhime olmuştur. Nitekim Kur’an’da : “Sonra da o nefse isyan ve itaati ilham edene yemin ederim” (Şems, 8) buyrulmuştur .

Nefs, tevbe, zikir, rabıta ve mücahedeyle günahların ağırlığından ve şehvet bağından kurtulunca, ilham ve feyiz almaya kabiliyet kazanır. Devamlı olarak kâmil mürşidden kalbine ilhamlar gelir. Bu mertebede hayvanî nefs tamamen ıslah olur. Haramdan kaçar, hayırlara koşar.

Alemi Ruhlar Alemi, mahalli Ruh’tur. Ruhunda ilâhi aşk ateşi parlamaya başlar. İlim, tevazu, yumuşaklık, kanaat, mert*lik, sabır, belaya tahammül gibi, güzel hasletler belirir. Visal rüzgarları esmeye başlar. Fakat şeytan ona açık ve bariz bir şekilde saldırmaya ba ş lar . Kendini ve amellerini beğendirir, insanları küçük ve değersiz gösterir, ümitsizliğe düşürür, Allah’ın azabına karşı ona emniyet hissi verir. Bu makamda mürşidin himmeti olmazsa tehlikeye düşebilir.

Nefs-i Mutmainne: Cenab -ı Mevlâ’nın “Ey tatmin olmuş Nefs” (Fecr , 27) hitabıyla ıstı*raptan kurtulup huzura eren nefstir . Her türlü şek ve şüpheden temizlenip rahatlamış, ayne’l – yakîne ve kâmil imana ulaşmıştır. Kötü huylardan tamamen pak olmuş, fenalıklara ar*zusu kalmamıştır. Seyri, Allah ile gerçekleşmiş (seyr-i meallah), velilik mertebesine ulaşmış*tır. Alemi, Muhammedî Hakikat, mahalli Sır’dır. Manevi tecellilerin mazharıdır . Sıfatları, te*vekkül, incelik, cömertlik, yumuşaklık, güler yüz, tatlı dil, kusurları bağışlama, hamd, şükür, müşahede, teslimiyet ve rızadır.

Nefs-i Râdiyye: İster bela, ister sefa, Allah’ın bütün fiillerinden razı olan, O’ndan başka her şeyi gözünden silip atan ve sadece Rabbi’nin rızasına nazarını diken nefstir . Bu nefse: “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabbine dön” ( Fecr , 28) kelâmıyla hitab edilmiştir. Seyri Allah’tadır ( Seyr -i fillâh ). Alemi Lâhut (Ruhanîler) Alemi; mahalli, Sırrın Sırrı’dır. Beşerî sıfatlardan büsbütün yok olmakla fenâya varmıştır. Fakat bu makama varanlar arif değil, velidirler. O yüzden başkasını irşad edemezler. Şeytan onların şeklinde başkalarının rüyalarına girip yoldan çıkarabilir.

Nefs-i Mardıyye: Allahu Tealâ’nın razı olduğu nefstir . Ariflerin makamıdır. Bekabillâh burada tahakkuk eder. Muhtaç olduğu ilimleri bütünüyle alıp, mana aleminden bu görünen madde alemine dönmüştür. Dış itibariyle diğer insanlardan ayırdedilmez . Fakat iç itibariyle bütün cisimleri altına çevirecek bir tılsım gibidir. Kendine lütfedilen marifet bilgi*sinden dünya halkına ikram eder. İlâhi bilgi dairesinin mahremidir. Onun müşahedesine ya*bancı bir diyar yoktur. Kendisine üfürülen ruh ile görür, bilir. Sesini uzaklardan işittirir. Mür*şidinden izin almak kaydıyla irşadı sahihtir. Bunların kıyafetinde şeytan başkasının rüyasına giremez. Seyri Allah’tan (Seyr-i anillâh )’dır. Alemi şu görünen maddi alem, mahalli Hafâ’dır .

Nefs-i Kâmile: Seçkin, saf, tertemiz nefstir . Allah’ın en seçkin dostları olan Gavs ve Kutupların makamıdır. Seyirleri Allah’ladır (Seyr-i billâh). Alemleri; kesrette (çoklukta) vahdet, vahdette kesrettir. Mahalleri Ahfâ’dır . Önceki bütün nefislerin güzel vasıflarını üzerinde toplamış*lardır. Her halleri ibadet ve zikirdir. Bir an Allah’tan gafil olmazlar. Onların mu*radı Allah’ın murad ettiği şeydir. Rızaları da öfkeleri de Mevlâ iledir. Allah için olan işleri yaparlar. Bunun için çevrenin ayıplaması ve çekiştirmesinden ürkmezler.

Cenab-ı Hak onlarla alemlere ikramda bulunur, belaları def eder. Saliklerin gönüllerinde onlar sayesinde haller zuhur eder. Allah’ın emirlerine riayet edenleri kendi öz çocuklarından çok severler. Ama herkese merhamet ve şefkatle bakarlar. İnsanların kusurlarına bakmazlar. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.

Pak ve tertemiz yüzleri huzur ve aydınlık saçar. Onları görenler Allah’a yönelirler. Mübarek yüzlerine edeple bakmak bile ibadettir. İnce ve lâtif sözleri katıksız hikmet bilgisidir. Gayet ince, zarif, yumuşak ve alçak gönüllülükle telkinde bulunurlar. Sıradan bir nazarları dahi dünya ve içindekilerden üstündür.

Bu dünyada onların kapısında bulunmaktan daha büyük devlet ne olabilir? Onlar olmadan bunca sarp yollar nasıl aşılır?

İnsan iki öğeden meydana gelmektedir. Birincisi ruhtur. Ruh Allah’tandır. Onda bütün güzellikler ve faziletler vardır. İyilik ruhtan gelir. İkincisi nefistir. Nefsin temel kaynağı anasır-ı erbadır (toprak, su, ateş, hava) . Anasır-ı erba Allah’ın emri ile yoktan yaratıldığı için bütün kötü olan şeyler bunlardan kaynaklanır. Çünkü yokluk bütün kötülüklerin kaynağıdır. Ayrıca kötü anılar da kompleks olarak nefsin nasırları olarak işlev görür. Onlara basıldığı zaman sıkıntılar yaşanır. Bir de tabii nefsin içgüdüleri vardır ki nefis bu yönü ile hayvanlarla ortak bir dünyaya sahiptir. Bunların da usulüne göre doyurulması gerekir. Yani nefis bütün çirkinlikleri ve rezillikleri barındırır. İnsan, ruhu ile nefsi arasında bir denge kurarak yaşamaya çalışır. Bazen nefsine meyleder bazen de ruhunun sesine kulak verebilir.
Nefis daima dünyaya meyleder, şeytan da onu bu dünya ile kandırır. Nefis bedene bağlıdır. Bedenin ihtiyaçları karşılanınca nefis de biraz rahatlar. Ama nefis çok açgözlüdür. Onun ihtiyaçları bitmediği gibi bütün dünyaya sahip olsa da tamamen tatmin olması mümkün değildir. Ruhsa bu dünyaya ait değildir. O Allah’tan bir nefhadır (soluktur) . Ruhun gıdası ibadetlerle elde edilebilecek olan nurdur. Kişi ibadetlerden uzak olduğu zaman ruhu zayıflar, kendisini pek belli edemez. Böyle bir insanda hâkim olan öğe nefistir. Nefis ibadetleri sevmez. Ruh ise ibadetlerle yaşayabilir; ibadetlerden sonsuz bir haz alır. Onlarla beslenir.
Nefis güzelliklere şehvetle yaklaşır. Ruhsa âşık olur. Nefis daima kendini düşünür. Ruh ise diğerkâmdır.
Çağdaş bilimler, özellikle psikoloji ve psikanaliz (nefis çözümleme iken ruh çözümleme diye yanlış dilimize çevrilip terim olarak kullanılmaktadır) , insanı sadece nefis yönü ile tanırlar ve tanıtırlar. Ruhu tamamen inkâr ederler. Psikolojik savunma mekanizmaları ve psikolojik hastalıklar olarak tarif ettikleri şeyler tamamen nefisle ilgili şeylerdir. Nefse bilinçdışı veya bunun organı veya yeri olarak kabul ettikleri bilinçaltı (id) derler. Onlara göre insan insanın kurdudur. Bir insanın diğer bir insana menfaatsiz iyilik yapması imkânsızdır. İnsanın yaptığı bütün iyiliklerin altında bir çıkar vardır. Faziletler bu çıkar ilişkilerinden doğar. Allah rızası diye bir kavramı algılamaları imkânsızdır. Zira Allah dini bir kavramdır. Bilimsel düşüncede dine yer yoktur. Onlara göre din de dinsel kavramlar da insanların çıkarları için uydurdukları zihinsel zincirlerdir. Onlarla birbirlerini bağlarlar. Yine onlara göre insanın diğer bir insana âşık olması bilinçsizce bir şehvet hissidir. Şehvet duygusundan uzak bir aşk söz konusu olamaz. Platonik aşk bir psikolojik rahatsızlıktır.
Psikanalizin kurucusu S.Freud gençken koyu bir Yahudi olarak kutsal kitaplardan yani Tevrat ve onun tefsiri olan Talmut’tan nefis kavramını inceden inceye öğrenmiştir. Sonra olgunlaştığında inanç bunalımı yaşadığı devirde onu seküler alana taşıyıp önce bilinçdışı diye tanımlamış, sonra da hastaları üzerindeki gözlem ve deneylerle çağdaş bilimlerin yöntem ve teknikleri ile açımlamış ve çeşitli bilgilerle ve kavramlarla sistemleştirmiştir. Ruhu ise sistem dışı bırakarak insanı sadece nefisten ibaret cinsel bir yaratık olarak tanımlamıştır. İnsanı en etkili içgüdüsü, yani cinselliği etkisi altında bir oyuncak gibi göstermiş, bu içgüdüsü engellenip tatmin olmayınca çeşitli ruhsal hastalıklara yakalandığını ifade etmiştir. Kuşkusuz söyledikleri sadece nefisten ibaret kalan ve ibadetsiz bir hayatla ruhunu zayıflatmış veya öldürmüş insanlar için doğrudur, yerindedir. Gerçeğin ta kendisidir. Ama tanımladığı insan Müslüman için eksik kalır. Çünkü bir Müslüman nefsinin bu tür hastalıkları yanında ruhunun gücüyle kurtulur ve cinsel içgüdünün üstünde bazı ruhsal doyumlarla tatmin olduğu için ruhsal yönden sağlığını da korur. İbadet hayatı bir ruhsal sağaltım (terapi) gibi işlev gördüğü için kolay kolay ruhsal hastalıkların kıskacına girmeyecektir.
İnsanı böyle yarım yamalak tanımladıkları, yani ruhu inkâr ettikleri ve insanın sadece nefisten meydana geldiğini ifade ettikleri için psikoloji ve psikanalizle ciddi bir şekilde ilgilenen insanlar, genellikle Allah’ın da varlığını kabul etmezler. Ateist, teist, deist gibi birtakım inanç biçimlerini kabul ederler.
Gerçi bir hadis-i şerifte (bazıları kelam-ı kibar olarak kabul ediyorlar) ‘Nefsini bilen Rabbini bilir.’ denmektedir. Ama insanı sadece nefis yönü ile bilen Allah’ı inkâr eder. Küfür ve isyan bataklığına gömülür. İnsan, ruhun varlığını kabul ederek nefsini tanırsa büyük bir irfana, marifete kavuşur. Çünkü iç dünyamızı tanımamız büyük bir keşiftir. Bu bilgi bizim kendimizi tanımamızı sağlamakla kalmayacak Allah’ı da tanımamızı sağlayacaktır. Çünkü Allah sadece dış dünyada değil iç dünyamızda da kendi varlık ve birliğine işaret eden pek çok ayet yaratmıştır. Bunları insan tanımaya başladıkça Allah’ı tanımaya ve anlamaya başlayacak, dolayısıyla irfana ve marifete ulaşacaktır. Nefsinin kötü eğilimleri ile şeytanın ortaklaşa hareket etmesi sırrına vakıf olan bir insan düşmanlarını tanıdığı için dünyanın hazinelerinden daha üstün bir hazineye sahip olacaktır. Zira bu bilgi ile cennetin anahtarlarını elde etmek isteyebilir. Çünkü gerçek düşmanlarını bilen Rabbini tanıyacak ve O’nun rızasını kazanacak şeyleri elde etmeye çalışacaktır. Böylece ‘Nefsini bilen Rabbini bilir.’ sözü tahakkuk edecektir.
Nefsin en büyük özelliği değişmezliğidir. Hâlbuki bu söz yanlıştır. Bu sözün doğrusu şudur: ‘Nefis çok inatçıdır. Kolay kolay değişmez.’ Onun için pek çok atasözü onun bu durumunu anlatmaktadır: İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Huy canın altındadır. Can çıkar huy çıkmaz vb. Bu atasözleri insanın nefsinin değişmezliğini, değişmekte direndiğini çok güzel anlatmaktadır. Gerçekten de öyledir. Nefsin değişse bile huylarını devam ettirmekte ne kadar inatçı olduğunu herkes kötü alışkanlıklarını bıraktıktan sonra bile anlayabilir. İçki gibi kötü bir alışkanlığı olan bunu bıraktıktan sonra nefsi çay, soda, gazoz vs. başka bir içeceğin tiryakisi kesilir. Bunlara yapışır. Kaybını bunlarla telafi eder. Eskiden kötü kadınlarla yatıp kalkan bir arkadaşım tövbe edip hak yola dönünce bu sefer de gül gibi karısının üstüne kuma getirmeye kalktı. Yani nefis eski yoldaki alışkanlıklarını bu sefer meşru yoldan telafi etmeye devam edecektir. Nefsi bunlardan alıkoymak, önünü kesmek kolay değildir. Nefis bildiğini başka kılıklarda yine okuyacaktır.
Nefsin bir diğer özelliği de küfür üzere yaratılmış olması ve akılla, nasihatle yola gelmemesidir. Bilindiği üzere tasavvufta nefsin yedi makamı vardır. Bunlar sırasıyla şunlardır: 1.Nefs-i Emmâre 2. Nefs-i Levvâme 3. Nefs-i Mülhime 4. Nefs-i Mutmainne 5. Nefs-i Raziyye 6. Nefs-i Marziyye 7. Nefs-i Kâmile.
Nefsin bu makamları kaza ve kader karşısında aldığı tavırla belli olur. Nefs-i Emmâre kaza ve kadere aleyhine olduğu zaman isyan eder, hep kendisinin haklı olduğunu düşünür. İşlediği günahlarda bile kendince haklı gerekçeleri vardır. Nefs-i levvâme böyle bir durumda bocalamasına karşın bazen kendisini kaybederek yanlış yola koyulabilir. Kaza ve kadere rıza mülhime makamında tomurcuklanmaya, ancak mutmainne makamında meyvelerini vermeye başlar, nefs-i raziyye de ise bu meyveler olgunlaşıp kıvama gelir. Nefs-i marziyye ise kulun kaza ve kadere rızasının Allah tarafından kabul edildiğinin, nefs-i kâmile ise bunun taltif edildiğinin makamlarıdır. Bu durumda insan şöyle düşünebilir: Bu üstün mertebelere ulaşma, velilik, kutupluk sadece nefsin kaza ve kadere rıza göstermesine bağlı ise bunu niçin herkes kolay bir şekilde gerçekleştiremiyor, tarikatlara girip onca sıkıntılara düşüyorlar? Bu konuda kitaplar yazılsa onları okuyarak ve bu konularda bilinçlenerek nefis makamlarını aşamazlar mı? Evet, iş bu kadar basit olsaydı, elbette insanlar bu biçim bir yola koyulur, kitaplar okuyarak veli olurlardı. Kuşkusuz bu konuda bilinçlenmek, bilinçlenmemeye göre güzeldir. Ama insanlar bu konuda bütün kitapları bir ömür boyu okusalar da böyle okumalarla nefis makamlarını aşamazlar. Çünkü nefsin akılla, zekâyla, düşünmeyle pek bağlantısı yoktur. Nefis entelektüel yaşantıyla değişmez. Nefis bizzat yaşadıklarıyla değişir. Onlardan etkilenir. Yaşantılarla değişir. Düşünceler değil, eylemler, ilişkiler nefse anlamlı gelir. Yani nefsin dili, mantığı çok farklıdır. Ona ulaşmak, hitap etmek, onu değiştirmek, onu bir makamdan diğer makama ulaştırmak o kadar kolay değildir. Ondan yukarıdaki atasözlerimiz onun değişiminin imkânsızlığından söz etmişlerdir.
Nefsi ya bizzat nefse hitap eden ibadetlerle ya da ruha seslenen ibadetlerle değiştirebiliriz. Onun için tarikatlar her ne kadar birbirinden farklı ibadetlerle, yöntem ve tekniklerle nefsi tezkiye, ruhu tasfiye ediyorlarsa da aslında iki gruba ayrılırlar.
Tarikatların bir grubu daha ziyade zikre ağırlık vererek ruhu tasfiye ederek nurlarla güçlendirmeye çalışırlar. Nakşibendiyye tarikatı bu gruba girer. Ruh nurla olgunlaşarak kendisine gelir, yavaş yavaş iç dünyada söz sahibi olarak nefsi kendisine benzetmeye, onu tezkiye etmeye başlar. Yani nurlarla ruh çarkı döndükçe nefis tezkiye olup makam kazanır. Tabii nefsin makam kazanması kolay değildir. Her makamda elli bin perde olduğu söyleniyor. Bu çok yavaş olur. Zikir Allah rızası için çekildikçe olur. Çarklar işler. Onun için zikirde şu cümleyi belli bir periyotla söylemek gerekir: ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Sen’in rızandır.) ’ Zira çekilen zikir Allah’a ulaştıracak rüzgâr ise bu ilgili cümle onun rotasıdır. Rota, rüzgar kadar hatta ondan da önemlidir. Zikir bu niyetle çekilmedi mi nefse hizmet eder. Nefsi bir gaye ile zikir çekilmeye başlanır. Nefis de gitgide şişer, yoldan çıkar. Şeytanın oyuncağı olur. Onu çıkamayacağı uçurumlara atar. Yalancı mehdiler, kutuplar, evliyalar hep bu rotadan sapan insanlardan çıkar. Allah göstermesin. Allah zikrinde bizleri rızası dışında başka noktalara sürüklemesin. İşte zikir Allah rızası için çekilirse ruh saflaşır nefis de Allah’tan gelen şeylere, hususiyle kaza ve kaderine rıza gözlüğü ile bakmağa başlar. Ruh zikri bu niyetle çekip saflaşması ile nefse bu konuda dersler verip onu kendisine benzetmeye çalışır.
Tarikatların diğer bir grubu da doğrudan nefsi hedef alarak onu tezkiye etmeye çalışırlar. Bunun için müritleri zorlu hizmetlere koşarlar. Oruç ve erbain (çile) gibi ibadetlere önem verirler. Bu tür tarikatlar kurumsal alt yapılara ihtiyaç gösterdiğinden zamanımızda kalmamışlardır. Halveti, Mevlevi gibi tarikatlar bu gruba girer. Elbette zikir gerek ferdi gerekse bireysel bu tarikatlarda da vardır, ama birinci planda değildir. Nefis bu zorlu ibadetlerle zamanla dize gelerek nefis makamlarının kat edilmesindeki Allah’ın kaza ve kaderine rızayı öğrenmeye, daha doğrusu bu bilgiyi içselleştirmeye başlar, bu yolla nefis makamları tek tek aşılır. Ama tabii bunlar çok uzun yılları da alabilir. Yani nefsin değişimi onlarca yıl sürebilir.
Tabii her şeyde olduğu gibi insanların kabiliyetleri de farklı farklıdır. Kimisinin meşrebi nefsi ibadetlerden hoşlanırken kimisi de ruhu geliştiren ibadetlere meyleder. Kimisi tasavvuftan ve tarikattan hiç zevk almaz. Cemaatleri sever. Cemaatte de belli hizmetler hoşuna gider. Elbette tasavvuf ve tarikat yolu farz değildir. Farz ve yasak olan şeyler bellidir. İnsanlar İslam’ın hükümlerinden sorumludur. Nefsi makamlar kat ettirip mutmainneye ulaştırmak zorunda değiliz. Ama Allah’ın dinini hayatımıza uygulamak, farzları yerine getirmeye ve yasaklardan kaçınmaya mecburuz. Daha doğrusu Allah bizleri bununla sorumlu tutmaktadır. Bunun için bize levvâme (Allah’a dönen, günahlara pişmanlık duyan) nefis de yeterlidir. Ama herhalukarda nefs-i emmâreden kurtulmak gerekiyor. Zira bu nefis sahibini cehenneme götürür. Allah korusun. Allah hepimize tövbe-i nasuh nasip eyleyip kaza ve kaderine rızayı, hususiyle Kendisi’nin rızasını nasip eylesin.    *****RİYAZET KONUSUNDA NEFSİN NE HALLERE DÜŞTÜĞÜNÜ ÇOK KAPSAMLI OLARAKTA İŞLEDİM ALLAH RIZASI İÇİN OKUNMASINI VE NOT ALINMASINI TAVSİYE EDERİM

Geylani Hz. Hayatı


عبد القادر الجيلاني

Hazreti Pîr Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahü Sırrahül Azîz ve Hakîm, velayet burcunun batmayan güneşi, bütün velilerin piri, intisab edenlerin mutluluğa erdiği hidayet sancağı, ebedi saadetleri kendinde toplayan, maddi ve manevi tertemiz bir yolun mensubu ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) soyundan gelen torunudur.
Tüm tarikatlar, hikmet ve ilim yolları, kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.) ummanı olan O yüce pınardan beslenmişlerdir.

Yüce vasıflarını dile getirmede kelimelerin güçsüz kaldığı o yüce veli kamil insan, Gavsül Azam, Velayetin Sultanı, Sultanü’l Evliya, Sertacü’l Evliya, Kutbu’r Rabbani, Gavsü’s Samedani gibi yüce sıfatlarla anılır.

Hazreti Abdülkadir Geylani, 1077 (hicri 470) yılında, Peygamberimizin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1166 (hicri 561) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu aleme veda etmiştir.

Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi.

Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan Efendimiz’e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin Efendimiz’e dayanıyordu.

Onun için şu ibare meşhur olmuştur: “Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.”

Doğacağı Ramazan ayının ilk gecesi babası Seyyid Musa Cengi bir rüya görmüştü: Peygamberler peygamberi Hz. Muhammed (A.S.), ashab ve bütün evliyayı kiram bir yere toplanmışlardı. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Ya Musa, Oğlum! Gücü herşeye yeten ve herşeyin sahibi olan Cenab-ı Allah, bu gece sana insanların üstünde müstesna bir erkek evlat hediye etti.

Bu evlat benim evladımdır. Ne mutlu sana..” Abdülkadir hiçbir çocuğa benzemiyordu. Ramazan günleri annesinden süt emmiyor, yöre halkı ramazanın giriş çıkışını onun bu durumuna göre tayin ediyordu. 18 yaşında çobanlık yaparken bir ineğin, hikmeti ilahiye ile “Sen bunun için yaratılmadın,” demesi üzerine annesinden izin alıp ilim tahsili için Bağdat’a geldi. Yolda kervanın yolunu kesen eşkiyalara annesine doğruluktan ayrılmayacağına dair verdiği söz için parasını saklamadan vermesinden dolayı eşkiyalar utanıp tövbekar oldular.

Hammad-ı Debbas Hazretleri Bağdat’ta ilk mürşidi olmuş, uzun yıllar ilim tahsili ve vazu nasihatla meşgul olduktan sonra, Bağdat’tan uzaklaşıp 25 yıl çöllerde uzlete çekilmiş ve kimseyle görüşmemiştir.

Bu süre içerisinde kendini ayakta tutacak kadar çöldeki bitkilerle beslenmiş, Peygamber Efendimiz’in ruhaniyyetinde terbiye görmüş ve Hızır (A.S.) ile arkadaşlık yapmıştır.

25 yıl sonra Bağdat’a dönmüş ve tüm insanlık alemine bir hakikat güneşi olarak doğmuştur. Bağdat’a gelince tüm halk onun nasihatlarını dinlemek için toplanmış, konuşmaya başlayamaması üzerine, Fahr-i Kainat Efendimiz’in ruhaniyyeti teşerrüf etmiş, ağzına yedi defa üflemiş ve O’na “Konuş, ya oğlum Abdülkadir; insanlara vaaz ve nasihatta bulun,” diye buyurmuşlardır. Bundan sonra Hz. Pir Efendimiz, durmaksızın kaynayıp coşan bir rahmet, hikmet ve ilim pınarı gibi tüm insanlara, susamış gönüllere hayat vermiştir ve hala da hayat vermeye devam etmektedir.

Evet, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri, ölümünden sonra bile tasarrufu ve himayesi devam eden velayet burcunun şahıdır.

Birgün İbrahim bin Ethem’den bahsederlerken tesadüf ettiği talabelerine “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşad ederdik,” diye buyurmuşlardır.

Bugün dahi aynı o gün ve o dakika gibi, O’nun himmet ve tasarruf eli, eskilerin katlandığı sıkıntı, zahmet ve belalara maruz bırakmadan Hakk’ı arayan Hak yolcularının üzerindedir. Biraz gayretle tefekkür edip anlayabilenlere ne mutlu! Bir defasında şöyle buyurmuştur: “Hallac-ı Mansur, yanıldı. Ne var ki, zamanında elinden tutacak kimse çıkmadı. Bana gelince, her yolda kalanı sırtıma alanım. Arkadaşlarım, müridlerim, sevenlerim, ta kıyamete kadar, ne zaman darda kalsalar, ellerinden tutacağım. Her ne niyetle olursa olsun ismimizi anan ve kapımıza gelen herkese yardım elimiz uzanır. Ey şurada duran! Atım hızla yol alır. Mızrağım mutlaka hedefe isabet eder. Kılıcım kından çıktı, hem de keskindir. Her an seni korumaktayım, ama sen gafilsin; anlayamazsın.”

Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Hazretleri hem maddi ilimlerde hem de manevi ilimlerde devrinin tek otoritesi idi. O alimdi, pirlerin piriydi, kaynağını Habib-i Kibriya’nın o sonsuz deryasından alıyordu. Bilgi yönünden herkes O’na muhtaçtı. Soruyorlardı da, soruyorlardı. O da durmadan, dinlenmeden cevap veriyordu da cevap veriyordu. İnsanlara, istedikleri her neyse, Rahman’ın bitmez tükenmez Hazinesinden dağıtıyordu. “Dünyayı ne yapmalı? Dünyalığı neylemeli?” diye soranlara “O’nu kalbinden çıkar, eline al. Böyle yap, artık dünyanın ve dünyalığın sana zararı olmaz,” diye cevap verirdi. Bazan da, malın-mülkün su gibi olduğunu, gemi gibi üzerine binene yol aldıracağını, içine alanı ise helak edip batıracağını söylerdi. O, manevi bakımdan eşi bulunmaz bir hazine olduğu gibi, maddi bakımdan da insanların en zengini idi.

Fakat onun zenginliği hep fakirlerin, muhtaç ve yetimlerin yaralarını sarıyordu. Çünkü O, aynı zamanda insanların en cömertiydi. Üzerine hiç sinek konmamasının nedenini soran talebelerine şöyle demişti: “Evlatlar, sinek, bal ve pekmez neredeyse oraya üşüşür. Benim üzerimde ne dünya pekmezi, ne de ahiret balının işareti vardır. İşte bunun için üstümde sinek durmaz.” Bir keresinde kendisinden ihsan umarak gelen, doğduğu köyde çobanlık yapan bir çocukluk arkadaşını, en güzel biçimde misafir ettikten sonra, giderken de ona en iyi cinsinden bir kısrak ve yüz altın vermesi üzerine, arkadaşı Abdülkadir Geylani Hazretlerine kendini tutamayıp: “Ya Abdülkadir! Bu koyunlar, bu çobanlık bana çoktur. Şu sarayın, köşkler, dünya ve yıldızlar da sana azdır,” diyerek O’nun cömertliği ve inceliği karşısında hayranlığını dile getirmiştir.

Bir keresinde de Onun debdebe ve saltanatını kıskanan bir yahudinin gelip, “Ya Gavs, sizin peygamberiniz ‘Dünya müminin cehennemi, inanmayanın ise cennetidir’ diye buyurmuşken, bir senin şu ihtişamına bak, bir de benim şu sefil ve fakir halime bak. Bunu nasıl izah edersin?” demesi üzerine atından inip adama sağ kolundan cübbesinin yenine bakmasını söylemiştir. Adam orda Geylani’nin cennetteki durumunu görüp hayranlık ve hayret içinde kalmış ve şimdi Geylani Hazretlerinin cennete nisbetle cehennemde olduğunu söylemiştir. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sol kolundan bakan adam orda da cehennemdeki kendi durumunu görmüş, korku ve dehşet içinde kalarak dünyanın cehennemdeki yere nisbetle kendisi için bir cennet olduğunu itiraf etmiş ve pişmanlık içerisinde tövbe ederek Hz. Pir’in huzurunda müslüman olmuştur. O’nun daha pek çok tasavvufi kerametleri anlatılagelmiştir.

Şeytanın bir cihetten seslenip üzerinden şeriatın kalktığını söylemesi üzerine ilahi ilmi vukufiyetiyle bunu sezip “sus, ey melun” diye cevap vermesi; bir ölüyü mezardan Hz. İsa Peygamber gibi “Allah’ın izniyle kalk,” diyerek diriltmesi; hizmetinde bulunan bir aşçıyı, birkaç saniye içinde aslında o aşçıya 12 sene gibi gelmesine rağmen tayy-ı zamanla imtihan etmesi; saldırıya uğrayan bir hanımın onun ismini anarak ondan yardım dilemesi üzerine elindeki asayı mescidinden atarak saldırganı uzaklaştırması onun sayısız kerametlerinden sadece birkaçıdır. Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine “dinin dirilticisi” anlamında “Muhyiddin” denmiş, O da bu ismi Endülüs’te dünyaya gelen ve “Şeyhül Ekber” namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi’ye vermiştir. Manen aldığı selahiyet ve emirle birgün Bağdat’ta zamanın kutbu (sahibüzzaman) olduğunu ve ayaklarının bütün evliyanın boynu üzerine olduğunu ilan etmiş ve bütün evliya da onun bu sözünü tasdik etmişlerdir.

O’nun bu üstün halini, makamını ve mertebesini anlayan, bilen ve tasdik eden ve Seyyid Abdülkadir Geylani’den 150 yıl sonra dünyaya gelen Şah-ı Nakşıbend Efendimiz “Bütün evliyanın boynu üzerine olan Geylani’nin ayağı benim gözümün nuru üzerine olsun,” diyerek mukabele etmiştir. Rivayete göre, birgün uzun bir süre hiç hareketsiz durduğunu gören ve bunun nedenini soran talebelerine Geylani Hazretleri, “Velayet kokusu Buhara’dan geliyor,” demiştir. Bahaüddin bin Muhammed El-Buhari Hazretleri Hacca giderken Hz. Pir’in türbesini ziyaret etmiş; bu sırada manevi bir halle, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin elinin kalbine nakşedildiğini ve kabz halinin çözüldüğünü gördüğünden kendisine “Şah-ı Nakşibend” lakabı takılmıştır. Geylani’nin feyz ve himmetinden istifade ederek ona olan minnettarlığını, muhabbetini izhar eden Şah-ı Nakşibend Efendimiz, bu hususu şu müstesna şiirinde dile getirir:

Her iki alemin sultanı Şah Abdülkadir Evladı Ademin hakanı Şah Abdülkadir,

Arşın, Kürsi’nin, Kalem’in ayı hem güneşi, En büyük nurdan bir kalb nuru Şah Abdülkadir.

Bu şiir mana büyüklerinin birbirini nasıl anladıklarını, birbirlerine nasıl muhabbet ettiklerini, nasıl yardımlaştıklarını ve manen nasıl tevhid sancağının taşıyıcıları olduğunu gösteren bir ibret tablosudur. Bu tablo bize bu büyüklerin ardından yürüyenlerin, birbirlerini nasıl anlayıp muamele edecekleri hususunda bir anahtar hüviyetindedir. Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri oğluna şöyle vasiyet etmiştir: “Tasavvuf öyle bir haldir ki, o hale kimsenin laf ile varması mümkün değildir. Onun için bir fakire rastlarsan ilmine dayanarak onunla münakaşa etme, itirazda bulunma. Gönlünü almaya bak. Şunu iyi bil ki, tasavvuf sekiz hal üzeredir:

1. Merhamet ve şefkat,

2. Doğruluk,

3. Sadakat,

4. Cömertlik,

5.Sabretmek,

6. Sır tutmak,

7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek,

8. Rabbine şükretmek.”

Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne hayranlıklarını ve minnettarlıklarını anlata anlata bitiremeyen Hak aşıklarından birkaç mısra şöyledir: Yunus der ki: Seyyah olup şol alemi ararsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Ceddi Muhammeddir, eğer sorarsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Hak yeri yaratıp göğü düzeli Hoş nazar eylemiş ona ezeli Evliyalar serçeşmesi, mana güzeli Abdülkadir gibi sultan bulunmaz O zamandan bu yana asırlar asırları kovalamış, ama Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin güneşi hep aynı kalmıştır. O güneş ki, hala ötelerin ötesine ulaştıracak engin ufuklar çiziyor. O, Ebu Muhammed, Kutbu’r Rabbani, insanların ve cinlerin rehberi olan Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani’dir.

Tam sekiz asırdan fazladır insanların sığınağı, darda kalmışların yardımına yetişici olmaya devam etmiştir. O batmayan güneştir. Menkıbe ve kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Hiçbir velide ondaki kadar çok keramet görülmemiştir. O, Gavsül Azam’dır; O’na bu ismi Cenabı Hak ihsan etmiştir. Adetleri yırtacak ve akılları donduracak kadar halleri ve keşifleri olmuştur. O, zikri daim, fikri çok, kalbi yumuşak, yüzü mütebessim, ruhu ince, eli açık, ilmi umman, ahlâkı üstün ve soyu temiz bir Zat-ı Şeriftir. O ve onun yolunun nurdan halkaları, ömür denilen sermayeyi en güzel şekilde yaşayarak bu yüksek makamlara hak kazanmışlardır. Onlar ehli sünnet üzere doğru bir itikat, sabır, gayret, doğruluk, güzel ahlâk, ihlas ve diğer pek üstün meziyetlerle kulluk makamının en üstün noktalarına ulaşmışlardır. Onları anlamak ancak onların gittiği nurlu yolun yolcusu olmakla, yani İslamiyet’i yaşamakla mümkündür. Onu sevmek saadet tacı, onun ahlâkıyla ahlâklanmak sonsuz kurtuluş ilacıdır. Çünkü O’nun namı: Hazreti Pir Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahu Sırrahul Aziz ve Hakim’dir.

09/20/12

KÜFÜR – MÜNAFIK- KAFİR

KÜFÜR DEMEK ŞAHISA OLAN DEĞİL İMAN ETTİĞİMİZ DİNE KARŞI ÖĞRENMEMİZ GEREKEN VE ASLA TERS BİR HAREKETTE BULUNMAMAMIZ GEREKEN HALLER VARDIR İŞTE BUNLARA UYMAMIZ GEREKİR,UYMADIĞIMIZ VE GEREKSİNİM DUYMADIĞIMIZ HAL VE HAREKETLER KÜFÜRDÜR.   NASIL BİR KELİMEYİ ŞEHADET İLE KELİMEYİ TEVHİT SÖYLEYEREK İMANLI OLUP KABULLENİYOR İSEK, BİR KELİME VE BİR OLUMSUZ HAREKET İLEDE DİN VE İMANDAN ÇIKABİLİRİZ.                                                                       KÜFÜR BAHSİ
Kötülüklerin en kötüsü,Allahü teâlâya inanmamak, ateist olmakdır.İnanılması lâzım olan Şeye inanmamak küfr olur. Muhammedaleyhisselâma inanmamak küfr olur. Muhammed aleyhisselâmın,Allahü teâlâ katından getirip bildirdigi şeylerin hepsine kalb ile inanıp, dil ile de ikrâr etmege, söylemege,
(ÎMÂN) denir.

 Söylemege mâni’ bulundugu zemân, söylememek afv
olur. Îmân hâsıl olmak için, islâmiyyetin küfr alâmeti dedigi şeyleri söylemekden ve kullanmakdan sakınmak da lâzımdır. Islâmiyyetin ahkâmından, ya’nî islâmiyyetin emr ve yasaklarından birini hafîf görmek, Kur’ân-ı kerîm ile, melek ile, Peygamberlerden biri ile “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” alay etmek, küfür alâmetlerindendir. İnkâr etmek, ya’nî işitdikden sonra inanmamak,tasdîk etmemek demekdir. Şübhe etmek de inkâr olur.
Küfr üç nev’dir: Cehlî, Cühûdî ve hükmî.

I- İsitmedigi, düşünmedigi için kâfir olanların küfrü(Küfr-i
cehlî)dir. Cehl de iki dürlüdür: Birincisi basitdir. Böyle kimse, câhil olduğunu bilir. Bunlarda yanlış i’tikâd olmaz. Hayvan gibidirler.
Çünki, insanı hayvandan ayıran, ilim ve idrâkdir. Bunlar, hayvandanda aşağıdırlar. Çünki, hayvanlar, yaratıldıkları şeyde ileridirler.Cehlin ikincisi, (Cehl-i mürekkeb)dir. Yanlış, sapık itikâddır.Yunan felsefecilerinin ve müslimânlardan yetmiş iki bid’at fırkasının açıkca bildirilmiş olanlara uymıyan itikâdları böyledir.Bu cehâlet, birincisinden dahâ fenâdır. İlâcı bilinmiyen bir hastalıkdır.                                                                        II- Küfr-i cühûdîye, küfr-i inâdî de denir. Bilerek, inâd ederek kâfir olmakdır. Kibirden, mevki’ sâhibi olmayı sevmekden veyâ ayıblanmakdan korkmak sebebi ile hâsıl olur. Firavn ve yoldaslarının, Bizans kralı Herakliyûsün küfrleri böyledir        .III- Küfrün üçüncü nev’i,(Küfr-i hükmî)dir. Islâmiyyetin îmânsızlık alâmeti dedigi sözleri söyliyen ve işleri yapan, kalbinde tasdîk olsa da ve inandıgını söylese de kâfir olur. Islâmiyyetin tahkîrini emr etdigi seyi ta’zîm, ta’zîmini emr etdigi şeyi( tahkîr) men etmek  küfrdür.                                                          *********KÜFÜRE DÜŞÜREN KANUN ve HATALAR***********

1– Allahü teâlâ, Arşdan veyâ gökden bize bakıyor demek
küfrdür.
2– Sen bana zulmetdigin gibi,Allahü teâlâ da sana zulmediyor
demek küfrdür.
3– Filân müslimân benim gözümde yahûdî gibidir demek
küfrdür.
4– Yalan bir söze, Allahü teâlâ biliyor ki doğrudur demek
küfrdür.
5– Melekleri küçültücü şeyler söylemek küfürdür.
6– Kur’ân-ı kerîmi, hattâ bir harfini küçültücü söz söylemek,
bir harfine inanmamak küfürdür.
7– Çalgı çalarak Kur’ân-ı kerîm okumak küfürdür.
8– Hakîkî olan Tevrât ve Incîle inanmamak, bunları kötülemek
küfürdür. [Simdi, hakîkî Tevrât ve Incîl yokdur.]
9– Kur’ân-ı kerîmi sâz olan harflerle okuyup, Kur’ân budur
demek küfür olur.
10– Peygamberleri küçültücü seyler söylemek küfürdür.
11– Kur’ân-ı kerîmde ismleri bildirilen yirmibeş Peygamberden
“aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” birine inanmamak küfürdür.
12– Çok iyilik yapan birisi için, Peygamberden dahâ iyidir
demek küfür olur.
13– Peygamberler muhtâc idi demek küfür olur. Çünki, onların
fakîrlikleri kendi istekleri ile idi.
14– Birisi, Peygamber oldugunu söylese, buna inananlar da
kâfir olur.
15– Âhıretde olacak şeylerle alay etmek küfür olur.
16– Kabrdeki ve kıyâmetdeki azâblara [akla, fenne uygun
degildir diyerek] inanmamak küfürdür.
17– Cennetde Allahü teâlâyı görmege inanmamak, ben
Cenneti istemem, Allahü teâlâyı isterim demek küfür olur.
18– İslâmiyyete inanmamak alâmeti olan sözler, fen bilgileri,
din bilgilerinden dahâ hayrlıdır demek küfürdür.
19– Namâz kılsam da, kılmasam da berâberdir demek küfürdür.
20– Zekât vermem demek küfürdür.
21– Fâiz halâl olsaydı demek küfürdür.
22– Zulm halâl olsaydı demek küfürdür.
23– Harâmdan olan malı fakîre verip, sevâb beklemek, fakîr,
verilen paranın harâm oldugunu bilerek, verene hayr düâ
etmek küfürdür.
24– Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin kıyâsı hak degildir demek
küfürdür. Vehhâbîler, bunun için, kâfir oluyor.
25– Meshûr sünnetlerden birini begenmemek küfürdür.
26-“Kabrim ile minberim arası, [Ravda-i mutahhara] Cennet
bahçelerinden bir bahçedir” hadîs-i serîfini isitince, ben
minber, hasır ve kabirden baska birsey görmiyorum demek küfür olur.
27– Islâm bilgilerine inanmamak, bunları ve din âlimlerini
asagılamak da küfür olur.
28– Kâfir olmayı isteyen kimse, buna niyyet etdigi anda kâfir
olur.
29– Baskasının kâfir olmasını istiyen kimse, küfrü begendigi
için istiyorsa kâfir olur.
30– Küfre sebeb oldugunu bilerek ve arzûsu ile küfr kelimelerini
söyliyen kâfir olur. Bilmiyerek söyliyorsa, âlimlerin çoguna
göre yine kâfir olur.
31– Küfre sebeb olan bir isi bilerek yapmak küfür olur.       Bilmiyerek
yapınca da küfür olur diyen âlimler çokdur.
32– Beline, zünnâr denilen papaz kusagını baglamak ve küfre
mahsûs birsey giymek küfür olur. Tüccârın dâr-ülharbde de
kullanması küfür olur. Bunları mizâh için, baskalarını güldürmek için, şaka için kullanmak da küfre sebeb olur.
33– Kâfirlerin bayram günlerinde, o güne mahsûs şeylerini,onlar gibi kullanmak, bunları kâfire hediyye etmek küfür olur.

34– Akllı, bilgili, edebiyyatcı oldugunu göstermek için veyâ
yanındakileri hayrete düsürmek, güldürmek, sevindirmek veyâ
alay etmek için söylenen sözlerde (küfr-i hükmî)den korkulur.
Gadab, kızgınlık ve hırs ile söylenen sözler de böyledir.
35– Gıybet eden kimse, ben gıybet etmedim, onda bulunan
şeyi söyledim derse, böyle söylemek küfür olur.
36– Çocuk iken nikâh edilmis kız, âkıl ve bâlig oldugu zemân,
îmânı, islâmı bilmese, sorulunca anlatamasa, zevcinden
boş olur, kendisi mürted olur. Erkek de böyledir.
37– Bir mü’mini [haksız olarak], öldüren veyâ öldürülmesini
emir eden kimseye, iyi yapdın diyen kâfir olur.
38– Katli vâcib olmıyan kimse için, öldürülmesi lâzımdır demek
küfür olur.
39– Bir kimseyi haksız olarak döven veyâ öldüren zâlime, iyi
yapdın, bunu hak etmisdi demek küfür olur.
40– Yalan olarak, Allahü teâlâ biliyor ki, seni çocugumdan
çok seviyorum demek küfür olur.
41– Mevki’ sâhibi bir müslimân aksırınca, buna
(Yerhamükallah)diyen kimseye, büyüklere karsı böyle söylenmez demek küfür olur.

42– Vazîfe olduguna inanmıyarak, hafîf görerek nemâz kılmamak,oruc tutmamak, zekât vermemek, küfür olur.
43– Allahın rahmetinden ümmîdini kesmek küfür olur.
44– Kendisi harâm olmayıp, sonradan hâsıl olan bir sebebden
dolayı harâm olan mala, paraya (harâm-ı li gayrihî) denir.
Çalınan ve harâm yollardan gelen mal böyledir. Bunlara halâl
demek küfür olmaz. Les, domuz, serâb gibi, kendileri harâm
olan seylere (harâm-ı li aynihî) denir. Bunlara halâl demek küfür olur.
45– Harâm oldukları, kesin olarak bilinen bütün günâhlara
halâl demek de, küfür olur.
46– Ezân, câmi’, fıkh kitâbları gibi islâmiyyetin kıymet verdigi
seyleri aşağılamak, küfür olur.
47– Abdestsiz oldugunu bildigi hâlde nemâz kılmak küfür
olur.                                                                                                                                              48– Bildigi hâlde, kıbleden baska tarafa nemâz kılmak küfür olur. Namâzı kıbleye karsı kılmak lâzım degildir diyen, kâfir olur.

49– Bir müslimânı kötülemek için kâfir demek küfür olmaz.
Kâfir olmasını istiyerek söylemek küfür olur.
50– Günâh olduguna ehemmiyyet vermeden günâh işlemek
küfür olur.
51– Ibâdet yapmanın lâzım olduguna ve günâhdan sakınmanın
lâzım olduguna inanmamak küfür olur.
52– Toplanan vergiler sultânın mülkü olduguna inanmak
küfür olur.
53– Kâfirlerin dîni âyinlerini begenmek, zarûret yok iken
zünnar kuşanmak ve küfür alâmetlerini kullanmak ve bunlara
muhabbet edip, el kavuşdurmak küfür olur.
54– Rızâsı ile, filân sey, filân kimsededir, yâhud yokdur, kâfir
olayım, yahûdî olayım diye yemîn eylemiş olsa, o sey, o kimsede
olsun veyâ olmasın, o kimse kendi rızâsı ile küfre varmışdır.
55– Zinâ, livâta, fâiz, yalan gibi her dinde harâm olan birsey
için, halâl olsaydı da, ben dahî işleseydim diye temennî etmek
küfürdür.
56– Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” inandım,
ammâ, Âdem aleyhisselâm Peygamber midir, bilmiyorum
demek küfürdür.
57– Muhammed aleyhisselâmın âhır zemân Peygamberi oldugunu bilmiyen, kâfir olur.
58– Bir kimse, Peygamberlerin dedigi dogru ise, biz kurtulduk
dese, kâfir olur. [Bu sözü sübhe yolu ile söyledi ise kâfir
olur.]
59– Bir kimseye, gel nemâz kıl deseler, o da, kılmam dese,
kâfir olur. Ammâ murâdı, senin sözünle kılmam, Allahü teâlânın
emri ile kılarım dese kâfir olmaz.
60– Bir kimseye, sakalını bir tutamdan kısa yapma veyâ bir
tutamdan fazlasını kes, tırnaklarını kes, zîrâ, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sünnetidir deseler, o da kesmem dese, kâfir olur. Sâir sünnetler de böyledir. (Senin sözünle islemem,ammâ Resûlullahın sünneti oldugu için islerim demek
küfür olmaz. Inkâr maksadı ile olursa küfür olur.)

61– Bir kimse bıyıklarını kırkdıkda, yanındaki, birseye yaramadı, dese, o diyenin küfründen korkulur. [Bıyıkları kısaltmak sünnetdir. Sünneti hafîf görmüs olur.]
62– Bir kimse, -başdan ayaga- harîr (ipek) giyinse, başka birisi
bu hâline, mubârek olsun dese, küfründen korkulur.
63– Bir kimse, kıbleye karşı ayagını uzatıp yatmak veyâ kıbleye
karşı tükürmek veyâ kıbleye karşı bevl etmek gibi bir mekrûhu
işlese, o kimseye bu yapdıkların mekrûhdur, işleme deseler,
o da, her günâhımız bu kadar olsa, dese, küfründen korkulur.
Ya’nî mekrûhu önemsiz birsey saydıgı için.
64– Bir kimsenin hizmetkârı, kapıdan içeri girse, efendisine
selâm verse, efendisinin yanında bulunan bir kimse de, sus,
efendisine selâm vermek olurmu dese, o diyen kimse kâfir olur.
Ammâ murâdı, müâseret âdâbı ögretmek ise, selâmı kalben
vermek gerekdi, demek ise, küfür olmaz.
65– Îmân artar, azalır demek küfürdür. Ammâ kemâl, yakîn
i’tibâriyle olursa küfür olmaz.
66– Kıble ikidir, biri Kâ’be, biri Kudüs dese küfürdür. Şimdiki
hâlde ikidir demek küfürdür. Ammâ Beyt-i Mukaddes kıble
idi, sonra Kâ’be kıble oldu dese küfür olmaz.
67– Bir kimse bir islâm âlimine sebebsiz buğuz etse, sögse, o
kimsenin küfründen korkulur.
68– Bir kimse, taâm yirken konusmamak, mecûsîlerin iyi
âdetlerindendir, dese, yâhud âdetli ve lohusa hâlinde, hanımı
ile yatmamak mecûsîlerin iyi şeylerindendir dese, kâfir olur, demislerdir.
69– Bir kimseye sen, mü’min misin deseler, o da insâallah
dese, te’vîl edemese küfrdür.
70– Bir kimse, evlâdı ölen kimseye, Allahü teâlâya senin oglun
gerek idi, dese, kâfir olur, demislerdir.
71– Bir kadın beline bir kara ip baglasa, bu nedir deseler,
zünnârdır dese, kâfir olur.
72– Bir kimse, harâm taâm yidikde, Bismillah dese kâfir
olur. Harâm-ı li-aynihî için, ya’nî les, serâb gibi harâmlar için
böyledir. Kendisi harâm olmıyan, harâm-ı li-gayrihî için böyle
degildir. Gasb edilmis malı yidikde besmele çekmek küfür olmaz.
Malın kendisi harâm degil, gasb edilmesi harâmdır.
73– Bir kimsenin küfrüne râzı olmak küfrdür. Bir kisiye
beddüâ ederek, Allahü teâlâ senin cânını küfr ile alsın dese kâfir
olmasında âlimler ihtilâf etdiler. Küfrüne rızâ küfrdür. Ammâ,
zulm ve fıskından ötürü -azâbı dâim ve siddetli olsun- diye
rızâ ise küfr degildir.
74– Bir kimse, -Allahü teâlâ bilir- filân isi islemedim dese,
hâlbuki o isi isledigini bilse, kâfir olur. Hak teâlâya cehl isnâd
etmis olur.
75– Bir kimse bir kadını sâhidsiz nikâh etse, o kimse ve kadın,
Allahü teâlâ ve Peygamber sâhidimizdir deseler, her ikisi
kâfir olur. Zîrâ Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”diri iken gaybı bilmezdi. Gaybı bilirdi demek küfr olur.
[Gaybı, Allahü teâlâ bilir ve Onun bildirdikleri bilir.]
76– Ben çalınanları ve gayb olanları bilirim dese, söyliyen ve
inanan kâfir olur. Bana cin haber veriyor dese, yine kâfir olur.
Peygamberler ve cinnîler dahî gaybı bilmez. [Gaybı, Allahü
teâlâ ve Onun bildirdikleri bilir.]
77– Bir kimse, Allahü teâlâya yemîn etmek istese, baska bir
kimse de, ben senin, Allahü teâlâya yemînini istemem, talâka
ve serefe, nâmûsa yemînini dilerim dese kâfir olur, demislerdir.
78– Bir kimse, sevmedigi bir kisiye, senin dîdârın [yüzün,
çehren] bana can alıcı gibidir, dese, kâfir olur, demislerdir. Zîrâ
can alıcı melek [Azrâîl aleyhisselâm] büyük melekdir.
79– Bir kimse nemâz kılmamak hos isdir dese, kâfir olur. Bir
kimse, bir kisiye, gel nemâz kıl dese, o da bana nemâz kılmak
zor işdir dese, kâfir olur, demislerdir.
80– Bir kimse, Allahü teâlâ, gökde benim sâhidimdir dese,
kâfir olur. Zîrâ Allahü teâlâya mekân isnâd etmis olur. Allahü
teâlâ mekândan münezzehdir.
81– Allah baba diyen kâfir olur.
82– Bir kimse, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yemek
yidikden sonra, mubârek parmagını yalardı dese, bir baskası,
bu is terbiyesizlikdir dese, kâfir olur.
83– Bir kimse Peygamber “aleyhissalâtü vesselâm” siyâh idi
dese kâfir olur. [Siyâh köpekleri arab, arab diye çagırmak, hamam böcegine kara Fatma demek yaygın hâldedir. Sakınmak
lâzımdır.]
84– Rızk Allahü teâlâdandır. Lâkin kuldan da hareket gerekirdese, bu söz şirkdir. Zîrâ kulun hareketi de Allahü teâlâdandır.

85– Bir kimse, nasrânî olmak, yahûdî olmakdan, Amerikan
kâfiri olmak, komünist olmakdan hayrlıdır dese, kâfir olur. Yahûdî, nasrânîden, komünist hıristiyandan şerlidir demelidir.
86– Kâfir olmak, hıyânet etmekden yegdir dese, kâfir olur.
87– İlim meclisinde ne isim var, yâhud âlimlerin dedigini işlemeye kim kâdir olur dese veyâ fetvâyı yere atsa ve din adamlarının sözü neye yarar dese, kâfir olur.
88– Bir kimse, küfr söylese, bir kisi dahî gülse, gülen dahî
kâfir olur. Gülmesi zarûrî olursa, küfr degildir.
89– Bir kimse, mesâyıhın ervâhı hep hâzırdır, bilirler dese
kâfir olur. Hâzır olur dese küfr olmaz. [Evliyânın rûhları, Allahü
teâlâ gibi hâzır ve nâzır olamazlar. Anıldıkları yerde hâzır
olurlar. Anılmadan evvel orada yok idiler.]
90– Islâmiyyeti bilmem veyâ istemem dese, kâfir olur.
91– Bir kimse, Âdem aleyhisselâm bugday yimese idi, biz sakî
olmazdık dese, kâfir olur. Ammâ biz dünyâda olmazdık dese,
küfründe ihtilâf etmislerdir.
92– Âdem aleyhisselâm bez dokurdu dese, birisi dahî, öyle
ise biz çuhacı oglanları imişiz dese, kâfir olur.
93– Bir kisi, küçük günâh islese, birisi ona tevbe et dese, o
dahî, ne isledim ki tevbe edeyim dese, kâfir olur.
94– Biri digerine, gel islâm âlimine gidelim veyâ fıkh, ilmihâl
kitâbından okuyup ögrenelim dese, o dahî, ben ilmi ne yapayım
dese kâfir olur. Zîrâ ilmi istihfâfdır [küçük görmek, hafîfe almakdır].
95– Tefsîr ve fıkh kitâblarına hakâret eden, bunları begenmiyen, kötüliyen kimse kâfir olur.
96– Bir kimseye, kimin zürriyyetindensin, kimin milletindensin,
i’tikâdda mezhebin imâmı kimdir, amelde mezhebin
imâmı kimdir diye süâl etseler, bilmese, kâfir olur.
97– Kat’i harâma halâl diyen kâfir olur. [Tütüne harâm demek
tehlükelidir.]
98– Bütün dinlerde harâm olan, halâl edilmesi hikmete mu-
hâlif olan birseyin halâl olmasını arzû etmek küfrdür. Zinâ, livâta,karnı doydukdan sonra yimek, fâiz alıp-vermek gibi. Serâbın halâl olmasını temennî küfr degildir. Çünki, her dinde harâm degildi.
99– Kur’ân-ı azîm-ûs-sânı, lâf ve latîfe arasında isti’mâl etmek
[kullanmak] küfrdür.
100– Yahya adlı kimseye,(Yâ Yahya! huz-il-kitâbe) dese
kâfir olur. Kur’ân-ı kerîm ile alay etmis olur. Çalgı, oyun, sarkı
arasında Kur’ân-ı kerîm okumak da böyledir.
101– Simdi geldim Bismillâhi dese, âfâtdır. Birseyi çok görse(Mâhalakallah)dese, ma’nâsını bilmese kâfir olur.

102– Bir kimse, simdi sana sövmem, sövmenin adını günâh
koymuslar dese, âfâtdır.
103– Bir kimse, Cebrâîl buzagısı gibi çırılçıplak olmussun
dese, âfâtdır, melekle alay etmekdir.
104– Oglumun bası için veyâ basım için kelimelerine, yemîn
billahi atf etse, meselâ, vallahî oglumun bası için dese, küfr olmasından korkulur.
105– Kur’ân-ı kerîmi, mevlidi ve ilâhîleri çalgı çalarken okumak
veyâ çalgı aletleri ile okumak küfrdür.
106– Kur’ân-ı kerîmi, mevlidi, ilâhîleri, salevât-ı serîfeleri
fısk meclislerinde hurmet ile okumak harâm olur. Eglence, keyf
için okumak küfr olur.
107– Sünnet üzere okunan Ezân-ı Muhammedîyi dinlemeyip,
kıymet vermezse hemen kâfir olur.
108– Kur’ân-ı kerîme kendi aklı ile ma’nâ veren kâfir olur.
109– Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i serîflerde açıkça bildirilmis
olan ve müctehid imâmların sözbirligi ile bildirdikleri ve müslimânlar arasına yayılmıs îmân bilgilerine uygun inanmıyan kâfir olur. Küfrün bu dürlüsüne (Ilhâd), böyle inananlara (Mülhid) denir.

 110– Kâfire saygı ile selâm veren, kâfir olur.
111– Kâfire saygı bildiren bir söz söylemek, meselâ üstâdım
demek küfr olur.
112– Baskasının küfrüne râzı olan kâfir olur.
113– Kur’ân-ı kerîm bulunan bantlar ve plâklar, mushâf-ı se-
rîf gibi kıymetlidirler. Bunlara da saygısızlık yapmak küfr olur.
114– Cin ile tanısan falcılar ve yıldıznâmeye bakıp ve sorulan
herseye cevâb verenlere ve büyücülere gidip, söylediklerine,
yapdıklarına inanmak, ba’zan dogru çıksa bile, Allahü teâlâdan
baskasının herseyi bildigine ve her diledigini yapacagına inanmak olup, küfr olur. [Fen bilgilerine inanmamak böyle degildir.]
115– Sünneti hafîf görerek, ehemmiyyet vermiyerek terk etmek
küfür olur.
116– Zünnâr denilen papaz kusagını baglamak ve putlara
ya’nî haç, salîb denilen dik kesilen iki çubuk ve heykellere ve
bunların resmlerine tapınmak, ta’zîm etmek ve ahkâm-ı islâmiyyeyi bildiren din kitâblarından birini tahkîr etmek, islâm
âlimlerinden birini istihzâ, alay etmek ve küfre sebeb olan bir
söz söylemek ve yazmak ve ta’zîm etmemiz emr olunan bir seyi
tahkîr ve tahkîr etmemiz emr olunan bir seyi ta’zîm etmek
küfürdür.
117– Bir sâhir [büyücü], sihir ile istedigini elbette yapar, sihir
muhakkak te’sîr eder diyen ve inanan kâfir olur.
118– Müslimân, kendisine kâfir diyene, efendim gibi kabûl
gösteren cevâb verirse, o da kâfir olur.
119– Harâm oldugu bilinen belli bir mal ile câmi’ yapdırmak
ve sadaka vermek ve baska hayır yapdırmak ve bunlara karsılık
sevâb beklemek küfürdür.
120– Bir kimse, elindeki kat’i harâm olan maldan sadaka
verse, sevâb umsa, alan fakîr, harâmdan oldugunu bilerek, verene Allah râzı olsun dese, veren de veyâ baska bir kimse de âmîn dese, hepsi kâfir olur.
121– Nikâhı harâm olan kadın ile evlenmege halâl diyen kâfir
olur.
122– Meyhânelerde, oyun yerlerinde, günâh islenen topluluklarda, radyo ile ho-parlör ile Kur’ân-ı kerîm ve mevlid dinliyerek keyflenmek küfür olur.
123– Kur’ân-ı kerîmi çalgı çalarak okumak küfürdür.
124– Kur’ân-ı kerîmin radyoda ve ho-parlörde söylenen,
okunan tam benzerine de saygısızlık yapmak küfür olur.
125– Allahü teâlâdan baskasına her ne maksad ile olur ise
olsun, Yaratıcı demek küfürdür.
126– Abdülkâdir yerine, Abdülkoydur demek, kasd ile olur
ise küfürdür. Abdül’azîz yerine Abdülüzeyz, Muhammed yerine
Memo, Hasen yerine Hasso, Ibrâhîm yerine Ibo demek böyledir.
Bu ismleri, ayakkabı ve terliklere yazanların ve üzerlerine
basanların îmânlarının gitmesinden korkulur.
127– Abdestsiz oldugunu bilerek nemâz kılmak ve sünnet
olan bir isi begenmemek küfürdür. Sünnete ehemmiyyet vermemek  küfürdür.
128– Câhillerin, Evliyâyı yaratıcı sanmalarından korkdugumuz
için türbeleri yıkıyoruz sözü küfürdür.
129– Baskasının, hele kendi yavrusunun kâfir olmasına sebeb
olan kâfir olur.
130– Zinâya, livâtaya câiz demek küfürdür.
131– Nass ile [ya’nî âyet ve hadîs ile] ve icmâ’ ile bildirilmis
olan harâma ehemmiyyet vermemek küfürdür.
132– Büyük günâhlara devâm etmek, ısrar etmek, küfre sürükler. Nemâza ehemmiyyet vermemek küfürdür.
133– Üzerinde yazı, hattâ harf bulunan kâgıdı, örtüyü, seccâdeyi yere koymak [hakâret için sermek veyâ kullanmak] küfür olur.
134– Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömer-ül-Fârûkun “radıyallahü
teâlâ anhüm” hilâfete hakları yok idi demek küfürdür.
135– Allahü teâlâdan ayrı olarak bir ölüden birsey beklemek
küfür olur.
136– Tez veren dede demek çok çirkin ve küfre sebeb olur.
137– Meyyiti topraga gömmek farz oldugu için, bu farza
ehemmiyyet vermiyerek hizmetden kaçanın, ilmi, fenni ileri sürerek, ölüleri gömmek gericilikdir, Buda, berehmen, komünist
kâfirleri gibi ölüleri yakmak dahâ iyidir diyenin îmânı gider,
mürted olur.
138– Allahü teâlânın Velîlerinden, ölü veyâ diri birisini, dilveyâ kalb ile inkâr etmek küfrdür.
139– Evliyâya ve ilmi ile âmil olanlara düsmanlık küfrdür.
140– Evliyâda ismet sıfatı vardır demek küfrdür. [Ismet sıfatı
yalnız Peygamberlerde bulunur.]
141– Ilmi bâtından nasîbi olmıyanın îmânsız gitmesinden korkulur. Bundan nasîb almanın en aşagısı bu ilme inanmakdır.
142– Kur’ân-ı kerîmi, din âlimlerinden hiçbirinin okumadıgı
sekilde okumak, ma’nâyı ve kelimeleri bozmasa bile, küfrdür.
143– Papasların ibâdetlerine mahsûs şeyi kullanmak küfrdür.
144– Herhangi bir hâdisenin kendi kendine olduguna inanmak
ve hayvanların, tek hücrelilerden, yüksek yapılılara dogru,
birbirine ve nihâyet insana döndügünü söylemek küfürdür.
145– Nemâzı bile bile kılmayıp, kazâ etmegi düsünmiyen,
bunun için azâb çekeceginden korkmıyan kimse, hanefî mezhebinde de kâfirdir.
146– Kâfirlerin ibâdetlerini, ibâdet olarak yapmak, meselâ
kiliselerinde çaldıkları org gibi çalgıları ve çanları câmi’lerde
çalmak ve islâmiyyetin kâfirlik alâmeti saydıgı seyleri,zarûret
ve cebr olmadan kullanmak küfür olur.
147– Eshâb-ı kirâma sövene mülhid denir. Mülhid kâfir olmakdadır.
148– Kâfirlerin resmlerini yüksege asarak ta’zîm küfrdür.
149– Resmin, heykelin sâhibinde ve salîbde [haçda] veyâ yıldız,
günes, inek gibi herhangi bir seyde, ülûhiyyet sıfatı bulunduguna inanarak, meselâ, istedigini yaratır, her istedigini, yapar, hastaya sifâ verir diyerek ta’zîm etmek küfr olur.
150– Hazret-i Âiseyi kazıf eden [fâhişe diyen] ve babasının
sahâbî olduguna inanmıyan kâfir olur.
151– Îsâ aleyhisselâmın gökden inecegi de zarûrî bilinmekdedir.
Buna inanmıyan kâfir olur.
152– Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs serîfde Cennet ile müjdelenen
kimseye kâfir demek, küfrdür.
153– Fennin, tecribenin dısında olan, fen ile ilgisi bulunmıyan
âyet-i kerîmeleri, fen bilgisine uydurmaga kalkısmak, Selef-i sâlihînin tefsîrlerini degisdirmek, büyük suç olur. Böyle
tefsîr ve terceme yapanlar kâfir olur.
154– Müslimân denilen bir kız, âkıl-bâlig olunca müslimânlıgı
bilmez ise, milletsiz kâfir olur. Erkek de böyledir.
155– Müslimân kadının, bası, kolları ve bacakları açık olarak sokaga çıkması, erkeklere göstermesi harâmdır, günâhdır.
Ehemmiyyet vermezse, aldırıs etmezse, îmânı gider, kâfir olur.
156– Peygamberimizin bildirdigi farzlar ve harâmlar da,
Kur’ân-ı kerîmde açıkca bildirilen farzlar, harâmlar gibi kıymetlidir.Bunlara da inanmıyan, kabûl etmiyen dinden çıkar,
kâfir olur.
157– Rükü’ tesbîhinde (Zı) ile (azîm) demek; Rabbîm büyükdür
demekdir. Eger ince (Ze) ile (azim) denilirse, (Rabbim
benim düsmanımdır) demek olur ve nemâz bozulur, ma’na degisdigi için küfre de sebeb olur.
158– Kur’ân-ı kerîmi tegannî ile okuyan hâfıza, ne güzel
okudun diyen kimsenin îmânı gider, kâfir olur. Dört mezhebde
de harâm olan bir seye, güzel diyen kâfir olur. Yoksa, sesi, sadâsı, Kur’ân-ı kerîmi okuması güzel demek istiyen kâfir olmaz.
159– Meleklerin ve Cinnin varlıgına inanmıyan kâfir olur.
160– Kur’ân-ı kerîmin âyetlerine, kelimelerin açık, meshûr
ma’nâları verilir. Bu ma’nâları degisdirerek, bâtınîlere (Ismâ’îlilere)uyanlar kâfir olur.
161– Sihir yaparken, küfre sebeb olan kelime ve iş olursa,
küfrdür.
162– Müslimâna, (ey kâfir) diyen [veyâ, müslimâna mason
diyen, komünist diyen], onu kâfir i’tikâd ederse, kendisi kâfir
olur.
163– Ibâdetleri yapan kimse, îmânının bozulmasında sübhe
eder ve günâhım çokdur, ibâdetlerim beni kurtarmaz diye düsünürse,îmânının kuvvetli oldugu anlasılır. Îmânının devâm
edeceginden sübhe eden kâfir olur.
164– Peygamberlerin sayısını söylemek, Peygamber olmıyanı
Peygamber yapmak veyâ Peygamberi Peygamber kabûl etmemek olabilir. Bu ise küfrdür. Çünki, Peygamberlerden birini kabûl etmemek, hiçbirini kabûl etmemek demekdir.Erkek veyâ kadın, bir müslimân, âlimlerin sözbirligi ile küfre sebeb olacagını bildirdikleri bir sözün veyâ isin küfre sebeb oldugunu bilerek, amden [tehdid edilmeden, istekle] ciddî olarak veyâ hezl, güldürmek için söyler, yaparsa, ma’nâsını düşünmese dahî îmânı gider.(Mürted) olur. Buna (küfr-i inâdî)denir. Küfr-i inâdî ile mürted olanın, evvelki ibâdetlerinin sevâbları yok olur. Tevbe ederse, geri gelmezler. Zengin ise tekrar hacca gitmesi lâzım olur.Mürted iken kılmıs oldugu, nemâzları,orucları, zekâtları kazâ etmez. Riddetden evvel yapmadıklarını kazâ eder.Tevbe etmek için, yalnız Kelime-i sehâdet söylemeleri kâfî degildir. Küfre sebeb olan o seyden de tevbe etmeleri lâzımdır. [Islâmiyyetden hangi kapıdan çıkmıs ise,o kapıdan girmesi lâzımdır.] Eger küfre sebeb olacagını bilmeyip söyler, yaparsa veyâ küfre sebeb olacagı âlimler arasında ihtilâflı olan bir sözü aniden söylerse, îmânının gidecegi, nikâhının bozulacagı sübhelidir. Ihtiyâtlı olarak, tecdîd-i îmân ve nikâh etmesi iyi olur. Bilmiyerek söylemege (Küfr-i cehlî) denir.

Bilmemesi özür degil, büyük günâhdır. Çünki, her müslimânın,
bilmesi lâzım olan seyleri ögrenmesi farzdır. Küfre sebeb
olan sözü, hatâ ederek, yanılarak veyâ te’vîlli olarak söyliyenin
îmânı ve nikâhı bozulmaz. Yalnız tevbe ve istigfâr, ya’nî tecdîd-
i îmân etmesi iyi olur.
Bir kâfir, bir kelime-i tevhîd söylemekle mü’min oldugu gibi,
bir mü’min de, bir söz söylemekle kâfir olur.
Bir müslimânın bir sözünde veyâ bir isinde yüz ma’nâ olsa,
ya’nî yüz sey anlasılsa, bunlardan biri, o kimsenin îmânlı oldugunu gösterse, doksandokuzu, kâfir oldugunu gösterse, o kimsenin müslimân oldugunu söylemek lâzımdır. Ya’nî küfrü gösteren doksan dokuz ma’nâya bakılmaz. Îmânı gösteren bir
ma’nâya bakılır. Bu sözü yanlıs anlamamalı. Bunun için iki noktaya dikkat etmeli. Birincisi, söz veyâ iş sâhibinin müslimân olması lâzımdır. Bir Fransız Kur’ân-ı kerîmi övse, bir Ingiliz, Allah birdir dese, bunların müslimân oldugu söylenemez. Ikincisi,
bir sözün veyâ bir isin yüz ma’nâsı olsa denildi. Yoksa, yüz sözden veyâ yüz isden biri îmânı gösterse, doksandokuzu küfrü bildirse, bu kimseye müslimân denilecegi bildirilmedi.
— Her müslimân, sabâh ve aksâm, su îmân düâsını okumalıdır:

“ALLAHÜMME INNÎ E’ÛZÜ BIKE MIN EN ÜSRIKE
BIKE SEY-EN VE ENE A’LEMÜ VE ESTAGFIRÜ-KE LIMÂ
LÂ-A’LEMÜ INNEKE ENTE ALLÂMÜL-GUYÛB.”
“ALLAHÜMME INNÎ ÜRÎDÜ EN ÜCEDDIDEL ÎMÂ-
NE VENNIKÂHA TECDÎDEN BI-KAVLI LÂ ILÂHE ILLALLAH
MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH”

————–MÜNAFIK NEDİR VE KİME DENİR————————————
İçinden gerçek anlamda iman etmemiş olup, dışından müslüman görünen kimse, aslî mânâsını değiştirmeden dilimize geçmiş olan münafık kelimesi islâm toplumu içinde -çeşitli sebeblerden dolayı ve menfaati icabı kendini müslüman göstererek Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere düşmanlığını gizleyen kimsedir (el-Bakara, 2/8; Âli Imrân, 3/167; el-Mâide, 5/41)
“Nifak, kalbte olursa küfür, amelde olursa suçtur” (Kurtubî, Tefsir, VIII, 212).
Münafıklardaki nifak hâli îtikâdî ve amelî olarak iki grupta toplanır:
1. İTİKADİ NİFAK: Kur’an-ı Kerim’de karakterize edilen, dünyada iken müslüman muamelesi görüp, âhirette inançsızlığı ortaya çıkınca kâfirlerden daha kötü muâmeleye tâbî tutulmasına sebeb olacak olan nifak hali. (en-Nisâ, 4/145) “Akîdenin hilafına îmanda mürâîliktir” (M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 4997).
Kur’an-ı Kerim insanları mü’min, kâfir, münâfık olmak üzere üç grupta toplar (el-Bakara, 2/1-20) ve insanların en kötüsü ve iki yüzlü olanı şeklinde tarif edilen münafıkların şu özelliklerinden söz eder:
Islâm toplumu içinde fesatçıdırlar. “Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiğinde; “biz ıslah edicileriz” derler”, (el-Bakara, 2/9-13). “Müslümanların inandıkları gibi inanın, diye örnek verilince; “biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?” diye itiraz ederler. Inananlarla yanyana gelince de; “sizinle beraberiz” derler. Fakat reisleri ve şeytanlarıyla başbaşa kalınca; “biz onları aldattık” diye alay ederler” (el-Bakara, 2/13-15).
Iman ile küfür arasında bocalayan münafıklar, bazan Allah’ı hatırlar gibi davranırlar. Fakat, Allah’a oyun etmeye çalışırlar ve gösterişte bulunurlar. Namaza da üşene üşene kalkarlar (en-Nisâ,4/142-3). Insanları Allah yolundan döndürmek için yalan yere yemin ederler (Mücadele, 58/14; Münâfıkûn, 63/2).
Münafıkların kalbi verimsiz toprak gibidir (el-A’raf, 7/58), menfaatlerine göre şekil alırlar, dönektirler (en-Nisâ, 4/141; el-Ankebût, 29/10-11) Asr-ı Saadetteki münâfıklara; “Hz. Peygamber’in yanına gelmeden önce sadaka verin de öyle gelin” denildiğinde bunların, menfaatlarına dokunduğu için, kaçtıkları tesbit edilmiştir. (Mücâdele, 58/13). Münafıklar bir taraftan da maddî kazanç sağlamak için ahlâk dışı davranışlara başvururlar. Nitekim, münafıkların başı Abdullah Ibn Ubeyy b. Selûl, kazanç sağlamak amacıyla câriyelerini zinaya zorluyordu. Bu maksatla bir nevi genelev de kurmuştu. Zina yoluyla câriyelerinden gelir sağlama çabası üzerine, olayı yasaklayan âyet nazıl olmuştur (et-Taberî, Tefsir, XVIII, 132; en-Nûr, 24/33).
Münafıklar Allah’ı unutup cimrilik yaparak ellerini yumarlar (et-Tevbe, 9/67), bir belâya uğrayıp sıkışınca hemen fitneye düşerler (el-Ankebût, 29/10), felâketin dönüp kendilerine çarpmasından korktuklarını, kendi aralarında fısıldaşırlar (el-Mâide, 5/52, 53); olayların akışı münafıkların lehine gibi ise, itaatla koşa koşa Peygamber’in yanına gelirler (en-Nûr, 24/49); bunlar zâhiren îman edip kalpleriyle kâfir olanlardır (el-Münafıkûn, 63/3).
“Allah’a, Peygamber’e inandık, itaat ettik” diyen münafıklar (en-Nûr, 24/47; Münafıkûn, 63/1); diğer taraftan Hz. Peygamber’e isyanı, düşmanlığı fısıldaşırlar (el-Mücâdele, 58/9-10). Onlar aynen şeytanlara benzerler (el-Haşr, 59/16); tabiatları gereği Allah’a ve Peygamber’e muhalefet üzeredirler (el-Mücadele, 58/20); fakat kalblerindeki gizlediklerini ortaya çıkaran âyetlerin inmesinden de çok korkarlar (el-Infitâr, 82/4-5; et-Tevbe, 9/64).
Allah’a kötü zanda bulunan erkek ve kadın münafıklar (el-Fetih, 48/6), biribirlerinin tamamlayıcı parçası olup, insanları kötülüğe çağırır, iyilikten vazgeçirmeye çalışırlar. Onlar ebedî Cehennemliktirler (et-Tevbe, 9/67-69). Kötü sözlerin müslümanlar arasında yayılmasını isterler (en-Nûr, 24/19); kötülük yapınca sevinirler; yapmadıkları şeylerle övünmekten hoşlanırlar (Âlu Imrân, 3/188); Kur’an-ı Kerim âyetleriyle alay ederler (en-Nisa, 4/140); Islâm toplumu içinde yalan-yanlış uydurma haber yayarlar (el-Ahzâb, 33/60-61); cihada çıkacaklarını yemin ile ifade ettikleri halde iş fiiliyata dökülünce kaçarlar (en-Nûr, 24/63); düşman korkusundan ölüm baygınlığına düşer (el-Münâfıkûn, 63/19); böyle bir ortamda kaçacak delik ararlar (et-Tevbe, 9/57). Mü’minler zafer kazanınca, başarıya ortak olmak, ganîmetten faydalanmak için; “sizinle beraber değil miydik?” derler. Kâfirler gâlip gelince; “size mü’minlerden gelecek ziyanı biz önlemedik mi?” derler (en-Nisâ, 4/141). Savaşta çok şehid düşen olursa; “Allah lutfetti de iyi ki savaşta bulunmadım” diyen münafıklar, eğer ganîmet bölüşülecekse, “ah keşke ben de şu ganîmete erseydim” derler (el-A’râf, 7/72, 73).
Kur’an-ı Kerim’de özelliklerini tanıtıp haber verdiği münafıklar için Yüce Allah, peygamberini şöyle uyarmaktadır: “O münafıkların dış görünüşlerine aldanma. Onların liderlerini gördüğün zaman, yakışıklıdır, gövdeleri hoşuna gider. Konusurlarsa güzel konusurlar, dinlersin. Işte onlar sıra sıra dizili kereste gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar” (el-Münafıkûn, 63/1-4). Hak söz tanımayan, âhirette topluca kâfirlerle bir araya gelecek olan (en-Nisa, 4/140), münafıklara istiğfar etsen de etmesen de birdir. Çünkü Allah bu fâsıkları affetmeyecektir (el-Münafıkûn, 63/6).
Münafıkların Islâm toplumu içinde bulunmalarından dolayı elde ettikleri menfaatların, âhiret hayatında da devamını isteyeceklerini, fakat bunun mümkün olmayacağını Kur’an-ı Kerim şöyle haber verir: “Âhirette münafık erkek ve kadınlar îman etmiş olanlara; “bizi bekleyin, nûrunuzdan bir parça ışık alalım” diyecekler. O gün onlara; alayla “dönün arkanızda bir nur arayın” denilecek de, neticede îman edenlerle aralarında bir duvar olduğunu görecekler. O zaman münâfıklar, mü’minlere şöyle seslenirler: “Biz sizinle beraber değil miydik? “. “Evet”, diyecekler; fakat kendinizi siz kendiniz yaktınız, kuruntunuz sizi aldattı”(el-Hadıd 57/13-15). Böylece münafıklar ve kâfirler Cehennemde bir araya gelmiş olacaklardır (el-Nisâ, 4/140).
Medine döneminde, Yahudilerle dostluk kuran münafıklarla mü’minlerin dost olmamaları hatırlatılmakta (el-Maide, 5/51) ve Hz. Peygamber’e; asıl düşmanın münafıklar olduğu, onlarla savaş yapması, hattâ sert davranması vahiy yoluyla bildirilmektedir. Hz. Peygamber’in de münafıklara karşı gayet ihtiyatlı, temkinli bir siyaset uyguladığı, gayr-i müslimlere yapılan muameleye tâbi tutmadığı; bilakis onları Islâm toplumu içerisinden ayırmayıp, üzerlerinde kurduğu kuvvetti bir otorite ile tesirsiz hale getirdiği müşahede edilmektedir.
2. AMELİ NİFAK: Bazı tutum ve davranışlarıyla itikadî nifaka kısmî bir benzeyiş içinde bulunmakla beraber, inançlarında açık bir nifakın söz konusu olmadığı müslüman kişilerin durumu. Hadislerde geçen münafık türü amelî (ahlâkî) yönden olan nifakı vurgulamaktadır. Meselâ: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vadettiğinde vaadınden döner, kendisine birşey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder” (Tirmîzî, Îman, 14) hadisi benzerî hadisler îtikâdî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler ve tenbihler mahiyetindeki emirlerdir. Zîra, amelî nifak çoğalınca ileride müslümanın îtikâdî nifaka yaklaşma tehlikesi doğabilir. ALLAHIM YAPMIŞ OLDUĞUMUZ  AMELLERİMİZİN GERÇEKLEŞMESİNİ İZZETİ DERGAHINDA NASİP EDEREK İŞLET YARAP.Arapoğlu hüseyin olarak diyorum ki; itikadi nifak ile şaşırtıp ve ameli nifak ile gösterge yapan munafıklar kafirden aşağı tabakadadır. NEDEN? Kafir olanı biliriz ona karşı mücadelemizi yaparız. Fakat munafıkın nasıl olduğunu amacının ne olduğunu bize zarar açtıktan sonra farkederiz,yani kaybettikten sonra algılarız. Onun için cenabı hak munafıklardan bizi korusun kafir görünen düşmandır fakat munafık görünmeyen gizli düşmandır.Gizli düşmanı bize zarar verdikten sonra algılarız. YARAP munafık olmaktan ve munafıkların elinden sana sığınırız  koru bizi alemlerin rabbine emanetiz.

MÜŞRİK NEDİR?

Müşrik ise biraz farklıdır, Allah’ın varlığını kabul eder,yerleri ve gökleri Allah’ın yarattığını bilir fakat Allah’a ortak koşar , şirk eder, şirk kelimesi ise kelime anlamıyla ortak demektir, şirket kelimesi de bu kelimeden türemiştir
LTD ŞTİ , TİC ŞTİ vs.. gibi bu tür şirketlerde ortak şirketlerdir

Oysa Allah c.c. hiç bir eşi benzeri ve ortağı yoktur, İhals-ı Şerif suresi’de bunu için inmiştir, Hristiyanlar Hz. İsa (a.s) için Allah’ın oğlu, melekleri Allah c.c. kızları ve Meryem Annemizi de Allah c.c. haşa karısı diye kabul etmişlerdir.
işte Mekkeli müşriklerde Allah’ı kabul ediyorlar fakat dünyalarına , ticaretlerine,içkilerine,putlarına ve sapıklıklarına karışmamasını istiyorlardı.

Aşağıdaki ayette de geçtiği üzere
Zümer Suresi 38.Ayet: Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette “Allah’tır” derler. De ki: Öyleyse bana söyler misiniz? Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, O’nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki: Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak O’na güvenip dayanırlar.

Ebu cehil Peygamber Efendimiz s.a.v’e gelerek, bak dedi biz seninle bir anlaşma yapalım, sen ve arkadaşlarının namazına karışmicaz,orucunuza karışmicaz,hac da yapabilirsiniz ama sende gelip Allah var içki haram,faiz haram , zina haram, kadınlar kapansın vs. demicek bizim dünya işlerimize dini karıştırmayacaksın dedi,
yani senin Rabbin bizim dünyamıza karışmasın dedi, işte bu günkü insanlar da yönetim şekllimizi değiştirip din ve dünya işleri ayrıdır demedilermi ,hala demiyorlarmı, bunların Ebu Cehilin zihinyetiyle aynı olmadıklarını kim iddia edebilir.
Başımızdaki bazı zihniyetlerinde yaptıkları aynı şey değilmi? aynı şeyi yapmıyorlarmı, namaza karışmıyorlar,oruç tutmana,hacca gitmene karışmıyorlar,dini sadece namaz ve oruçla sınırlıyorlar.Fakat iş baş örtüyle gelince bu şekilde gelme burada islam değil medeni kurallar geçer demiyorlarmı? Sakalla giremezsin demiyorlarmı? İçki içme, zina yapma,kumar oynama, faiz yeme dediğiniz zaman işler değişmiyormu? ama onların anlaşmalarına uyduğunuz sürece sizin namazınza orucunuza , haccınıza karışmıyorlar aynı 1400 yıl evvelki Ebu cehilin yapmak istediği anlaşma gibi , fakat islam dini sadece ahret için değil bu dünyanın düzeni içinde gerekli değilmi, Allah c.c. hem bu dünyamızı hemde ahiretimizi düzene sokmak için göndermedi mi emir ve yasakları , dini sadece vicdanlarda haps eden bir zihniyet var, dini caminin dışına çıkarmayın diye bir dayatma var,haramlar serbest hale geldi , helaller yasak hale geldi. Din sadece namaz ve oruçtan ibaretmiş gibi bir hava estirdiler yıllarca.Kur’an’daki emir ve yasaklar, haram ve helaller sadece hikaye okur gibi okuyup geçmek için değil , bütün hayat alanımızda uygulamamız için indirildir ev,iş,hukuk,kanun,aile,arkadaş,akraba vs.. gibi bir çok alanda islam dinini yaymamızı ve en adaletli olan yüce Rabbimizin kanunlarını yeryüzüne yaymamızı emretti Allah c.c.
Ebu cehiller kıyamete kadar bitmez biz davamıza sahip çıkalım,müslümanı ve müşriki birbirinden ayırt edelim

Hatta ben sizlere aklıma gelmişken bir yahudi oyunundan daha behsetmek istiyorum ülkemizde maşaAllah hafızlık yapmak serbest ve en çok hafız yetiştiren ülke Türkiyemiz , fakat Arapça okumak yasak neden biliyormusunuz, çünkü Arapça öğrenirsek Kur’anı Türkçe meallerden değil direk anadilinden orjinal bir şekilde anlarızda Yahudi ve Hristiyanın oyunu bozulur insanlar uyanır diye bizleri en azından hafızlığı serbest yapalımda tamamen din yasaklandı demesinler oyunumuz meydana çıkmasın diye sus payı olarak verilen bir serbestliktir, yani bir şeyi serbest ediyorlar fakat yine amaçlarına ulaşıyorlar,Arapça okumak okutmayı yasaklıyorlar hiç bunları düşündünüzmü? İçinizde Arapça okuyan veya bilenler beni biraz daha iyi anlarlar, çünkü Kur’an’ı türkçe kelimelerle anlatmak tam orjinal şekilde anlatmak mümkün değil fakat Arapça çok zengin bir dildir, herkesin öğrenmesini tavsiye ederim o zaman bir harften veya bir harekeden ne kadar mana çıkıyor hayretler içinde kalacaksınız, ve o kadar tatlı bir dilki öğrenmek okumak gün geçtikçe daha da zavk veriyor.

KÂFİR NEDİR ?

Bir şeyi örtmek, perdelemek, gizlemek, uzak durmak ve nimete nankörlük etmek anlamlarındaki “k-f-r” kökünden türeyen kâfir, sözlükte, bir şeyi örten, gizleyen ve nimete, iyiliğe nankörlük eden demektir. Bu kelimenin asıl anlamı bir şeyi örtmek, gizlemektir. Bu sebeple, gündüzü örtüp gizlediği için geceye, tohumu toprağa gömdüğü için çiftçiye ve kılıcı örttüğü için kınına kâfir denmiştir.
Din ıstılahında ise, Hz.Peygamberi ve onun Allah’tan getirdiği kesinlikle sabit olan şeyleri yalanlayan, tevatür yoluyla bize ulaşmış bulunan hükümlerden birini ya da bir kaçını inkâr eden kişiye kâfir, bu eyleme ise küfür denir. Eş’arî ve Mâturîdîlerin de içinde bulunduğu kelâm bilginlerinin çoğunluğuna göre küfür; zarurât-ı diniyyeden olduğu kesinlikle bilinen şeylerin tamamını veya bir kısmını kalben tasdik etmemek demektir. İmam Gazzâlî küfrü, Hz.Peygamberin getirmiş olduğu şeyleri yalanlamak şeklinde tarif etmiştir.
Kâfirler hakkında Kur’ân’da şöyle denilmektedir: “(Âyetlerimizi) inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerindedir.” (Bakara, 2/161); “Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmrân, 3/91). Kazib (âyetleri yalanlayan), mülhid, münafık ve müşrik kimseler de kâfir kavramının kapsamına girmektedirler.

Rabbim yar ve yardımcımız olsun.
Nifak nedir ?

İnanmadığı halde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergilemek, her zaman duruma göre hareket edip sürekli ikiyüzlü davranmak demek olan nifak; ferdî, içtimaî bir riyakârlık ve bir ruh hastalığıdır.

Bu hastalığı taşıyan mürâî ve münafık, her zeminde ayrı bir tavırda bulunur, her yerde farklı bir görüntü sergiler ve o rengârenk davranışlarıyla âdeta birkaç hayatı iç içe birden yaşar.
Münafık, aslında hiçbir şeye inanmadığı halde, duruma göre “Benim Allah’a ve âhiret gününe inancım tamdır.” diyerek kendine mü’min süsü verir ve her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır. Ne var ki, her aldatma hareketinde aldanan da onun kendisidir; zira mü’minler firasetlidirler ve imanın nuru ile, gördükleri her şeyi doğru görürler..
Münafıkla karşılaştığınızda yer yer kendinizi tam bir mülhit ve münkirle, zaman zaman da bir reybî (şüpheci), bir sofistle (safsatacı, mugalâtacı) yüz yüze gelmiş sanır ve irkilirsiniz. Münafığın bu hastalığı bazen öyle şiddetli bir şüphe, bir kuşku ve bir telâşa dönüşerek dışarıya vurur ki, onun o hâli karşısında ürpermemek elden gelmez. Bu hasta ruh, her zaman fevkalâde bir korkuyla sarsılır; çok defa da içine kapanarak kendine göre mevhum düşmanlar icat eder ve bu mevhum düşmanlar karşısında tir tir titremeye durur. Bazen münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır.
Bazen de o, bir orada bir burada bulunma telâşıyla sürekli kararsız davranır, tereddütlerle dolar-boşalır, her şeyi ve herkesi farklı görür, farklı yorumlar, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye karşı güven duymaz. Bu gibi durumlarda eğer güçlü ise hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkûm ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: Çığırtkanlık yapar, iftiraya, tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır.

İşte böyle bir talihsiz, gün gelir bütün bütün istikrarını kaybeder.. özünden uzaklaşır.. vicdanıyla tenakuza düşer.. iman ve imana müteallik şeylerden sıkılır.. dinden diyanetten ürker.. Kitab’a kuşkuyla bakar.. doğruyu gösteren delil ve burhanlardan kaçar.. her gün ayrı bir havada yaşamaya başlar.. “Dün dündü, gelip geçti; bugün bugündür, mutlaka yaşamalı ve keyif çıkarmalı; yarınlara gelince, onlar da cismanî arzulara göre plânlanmalı ve gerisi düşünülmemelidir.” der ve her şeyi içinde bulunduğu âna inhisar ettirerek, sınırsızı sınırlandırarak ve genişi de daraltarak, ömrünü bir zamanzede olarak geçirir.

09/20/12

DİN NEDİR ?

Din Nedir?

Din: Allah tarafından peygamberler aracılığı ile insanlara ulaştırılan ilahi bir kanundur. Dinin kurucusu Allah, muhatabı insanlardır.

Dinin amacı, insanları iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini bildirmektir, onları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturmaktır.

İslâm Dini ve Diğer Dinler

İlk insan olan Hz. Adem (a.s.) aynı zamanda ilk peygamberdir. İnsanlığın ilk dini de Hak din’dir. Hz. Adem’den Peygamberimiz Hz. Muhammed’e kadar gelen bütün peygamberler insanlara Allah’ın birliği inancını tebliğ etmişler ve Allah’a nasıl ibadet edileceğini öğretmişlerdir.

Ancak son peygamber Hz. Muhammed’den önceki peygamberlerin tebliğ ettiği iman esasları ve dinî hükümler zamanla bozulmuş ve insanlar karanlıklar içinde kalmıştı. İnsanlığı düştüğü bu durumdan aydınlığa çıkaracak bir kurtarıcıya ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Yüce Allah, son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) aracılığı ile bütün insanlara son ve en mükemmel din olan İslâm’ı göndermiştir.

Bu gerçek Yüce Allah tarafından Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirilmiştir: “Allah katında din, şüphesiz İslâmdır.” (Al-i İmran Suresi, 19)

İslam’ın dışındaki dinler, Allah katında makbul değildir. Bunların insanlara bir yararı olmayacaktır. Bu konu Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmıştır: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette de zarara uğrayanlardandır.” (Al-i İmran Suresi, 85)

İslâm Dini, Allah tarafından gönderildiği gibi hiçbir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. Bundan sonra da bu özelliğini koruyacaktır. İslâm, Allah katında makbul olan tek dindir. Bazı insanlar tarafından ortaya konulan dinler de vardır, ancak bu dinler, batıl ve geçersizdir. Çünkü bunlar, Allah tarafından gönderilmemiş, insanlar tarafından uydurulmuştur.

İslâm Dini’nin Özellikleri

1) Hz. Muhammed tarafından tebliğ edilen İslâm, son dindir. Ondan başka din gelmeyecek, hükümleri kıyamete kadar devam edecektir.

2) İslâm evrensel bir dindir. Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler, belirli milletlere geldiği halde İslâm dini, bütün dünya milletlerine gönderilmiştir.

3) İslâm dini’nin hükümleri insanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde mükemmeldir. Bu sebeple başka bir dine ihtiyaç kalmamıştır.

4) İslâm dini, kendinden önce Allah tarafından gönderilen peygamberleri ve ilâhi kitapları tasdik eder. Ancak o kitapların hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. Çünkü onlar, belirli milletlere sınırlı zamanlar için gönderilmişti. İslâm Dini ise bütün milletlere gönderilen ve kıyamete kadar değişmeden devam edecek olan Din’dir.

İslam Dininin Kaynakları

İslam dininin ilk, en önemli ve birinci kaynağı “Kur’an-ı Kerim”‘dir. Dini bir konu öncelikle Kur’an-ı Kerim’de aranır.

İkinci kaynağımız, Peygamberimizin sünnetini oluşturan sözleri ve davranışlarıdır. Kur’an-ı Kerim’den sonra ikinci önemli dini kaynağımız “sünnet”tir.

Üçüncü dini kaynağımız Peygamberimizden sonra herhangi bir çağda yaşayan İslam bilginlerinin kendi zamanlarında dini bir konuda görüş birliğine varmış olmalarıdır. Buna “İcma” denir.

Dördüncü kaynağımız “Kıyas”tır. Kıyas, belirttiğimiz üç kaynakta hüküm bulunmayan bir dini hükmü başka bir dini hükme benzeterek, benzetme yolu ile sonuca varmaktır.

O halde; dinimizin dört ana kaynağı vardır: KUR’AN, SÜNNET, İCMA ve KIYAS. Bunlardan birine dayanmayan dini görüşlere değer verilmez, güvenilmez ve bu tür dini görüşlere göre hareket edilmez.

BATIL DİN;
“Batıl din”; ilâhi vahye dayanmayan, insanların ihdas ettiği dinlere denir. Batıl dinler, beşerî dinler olarak da ifade edilir. Beşerî dinlerin belli başlıları şunlardır: Varlıklarda ruh bulunduğu inancına dayalı animizm; tabiat kuvvetlerine tapılan naturizm; bitki ve hayvanları kutsal sayan totemizm; ataların ruhlarına tapılan sinizm; konfiçyanizm ve taoizm; gök tanrı ve yer-su denilen ve tekin olmayan ruhların varlığı inancına dayalı şamanizm; ölülerin ruhuna tapılan şintoizm; ateşe tapılan mecusilik, Zerdüşt’ün peygamberliğine inanılan zoroastrizm; iyilik ve kötülük ilahına inanılan parsîlik; güneş ve ışık tanrısı Mitra’ya inanılan mitraizm; kâinatta zıtların varlığı ve kötülüklerin hakim olduğu inancına dayalı manihaizm; nur ve zulmet esasına dayalı mazdaizm; Veda adlı kutsal metinleri olan vedizm; tenasuh inancına dayalı hinduizm/brahmanizm; Allah inancı ve ibadeti olmayan budizm; Şeytana tapılan satanizm ve putlara tapılan putperestlik.

HAK DİN ;       Hak Din, Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği dine denir. Bu din, tevhit esasına dayanan İslâm dinidir. İlk peygamberden itibaren bütün peygamberlerin tebliğ ettiği hak dinin adı İslâm (Âl-i İmrân, 3/19; Bakara, 2/132; Yusuf, 12/40), bu dini kabul edenlerin adı da müslümandır (Hac, 22/78). Muamelat ile ilgili bazı kurallar Peygamberden peygambere değişmiş ise de Hak Dinin temel ilkelerinde bir değişme olmamıştır. Hz. Muhammed (a.s.)’in gönderilmesiyle son şeklini almıştır: “Bugün size dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve din olarak İslâm’dan razı oldum…” (Mâide, 5/3) âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. Kur’ân’da İslâm, “Dinü’l-Hak” kavramı ile de ifade edilmiştir (Tevbe, 9/33). Hak dinin üç ana unsuru vardır; ilahîdir, akıl sahiplerine hitap eder ve ihtiyarîdir. Din ilahî olmayınca hak din olmaz. Aklı olmayanın dinî mükellefiyeti yoktur. İhtiyarî olmayınca yani isteyerek kabul edilmeyince dinin tesiri olmaz, böyle bir kimsede “diyanet/dindarlık” bulunmaz. Hak dinin vasıfları şu âyette sayılmıştır: “(Ey Peygamberim!) De ki: `Rabbim, beni dosdoğru yola, dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine iletti..’.” (En’âm, 6/161).
İslâm, emir ve yasaklarında, hüküm ve kurallarında eğrilik ve yanlışlık bulunmadığı, dosdoğru olduğu için “Hak Din” ve “Sırat-ı Müstakîm” adını almıştır. Dinin hak din olması için bütün kurallarının ilâhî olması gerekir: Cibrîl hadisi diye meşhur olan hadiste hak din; îmân, İslâm ve ihsan kavramlarıyla nitelenmiştir. Hadisin sonunda Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.)’in “işte bu Cibrîl idi. İnsanlara dinlerini öğretmek için gelmiştir” beyanı bunu ifade etmektedir (Buhârî, Îmân, 37).  DÜNYADA KAÇ DİN ÇEŞİDİ VARDIR ?

Hristiyanlık M.S. 30 İncil 2,039 milyon
Islam M.S. 622 Kuran ve Hadisler 1,570 milyon
Hinduizm M.Ö 1500 Kutsal Vedalar 950 milyon
Dini Olmayanlar – Hiçbiri 775 milyon
Çin Halk Dini M.Ö 270 Hiçbiri 390 milyon
Budizm M.Ö 523 Tripitaka 350 – 1,600 milyon
Kabile Dinleri,
Şamanizm,
Animizm Prehistory Sözlü gelenek 232 milyon
Ateist Tarih yok Hiçbiri 150 milyon
Yeni Dinler Çeşitli Çeşitli 103 milyon
Sihizm M.S 1500 Guru Granth Sahib 23.8 milyon
Yahudilik Tevrat, Tanah, & Talmud 14.5 milyon
Ispritizm 12.6 milyon
Bahailik M.S 1863 Kitab-ı Akdes 7.4 milyon
Konfüçyüsçülük M.Ö 520 Lun Yu 6.3 milyon
Jainizm M.Ö 570 Siddhanta, Pakrit 4.3 milyon
Zerdüştçülük M.Ö 600 den 6000 Avesta 2.7 milyon
Şinto M.S 500 Kojiki, Nohon Shoki 2.7 milyon
Taoism Note 4 M.S 550 Tao-te-Ching 2.7 milyon
Diğerleri Çeşitli Çeşitli 1.1 milyon
Pagan Dinleri Hiçbiri Hiçbiri 0.5 milyon

DÜNYADA DİN SAYISI ORANLAMASI OLARAK VERİLER                        Hristiyan: 2.1 milyar
Katolik: 1 milyar 50 milyon
Ortodoks: 240 milyon
Afrika tarikatları: 110 milyon
Protestan: 540 milyon
Diğerleri: 260 milyon
Müslüman: 1.3 milyar
Sünni: 940 milyon
Şii: 120 milyon
Ahmedi: 10 milyon
Dürzi: 450 bin
Diğerleri: 230 milyon
Ateist-Agnostik-din karşıtı: 1.1 milyar Bunlar arasında, hümanistler, deistler, panteistler ve özgür düşünceciler yer alıyor.
Hindu: 900 milyon
Çin Halk dinleri: 394 milyon (Taoizm, Konfiçyanizm ve Budizm)
Budizm: 376 milyon İlkel yerli dinler: 300 milyon (Animizm, Şamanizm ve Paganizm)
Geleneksel Afrika dinleri: 100 milyon
Sih: 23 milyon
Yahudi: 14 milyon
Bahai: 7 milyon
Cainzim: 4.2 milyon
Şinto: 4 milyon
Diğer: 28 milyon (İspiritzma, Zoroastrianizm, Cao Dai, Falun Gong, Tenrikyo, neopaganizm)

Soru: Dünyadaki dinler nelerdir? Dünyada kaç tane din ve inanç vardır?
Din, genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibadetler bütünü. Zaman zaman inanç sözcüğünün yerine kullanıldığı gibi, bazen de inanç sözcüğü din sözcüğünün yerinde kullanılır. Din tarihine bakıldığında, birçok farklı kültür, topluluk ve bireyde din kavramının farklı biçimlere sahip olduğu görülür. Arapça kökenli bir sözcük olan din sözcüğü, köken itibariyle “yol, hüküm, mükafat” gibi anlamlara sahiptir.

Genel olarak din, doğaüstü bir nitelik taşır, mukaddestir, değişmezdir (dogmatik) ve gönülden bağlanmayı yani teslimiyeti gerektirir. Pek tabii ki din tanımı, özellikle dini bir bakış açısından, her farklı dini grup ve dinde çeşitlilik gösterir. Dinin taşıdığı nitelik ve öğeler de farklı dinlerde büyük bir değişiklik ve çeşitlilik göstermektedir.

Din kavram, anlayış ve türlerinin gelişimi tam olarak bilinemediği gibi tam olarak belirlenememektedir de. Bunun en büyük nedeni, açıkça ayrıştırılabilecek devrelere sahip olmamasıdır. Yine de, özellikle 1800′ler sonrası yapılan arkeolojik kazılar ve dünyanın geri kalanından izole edilmiş kültürlerin antropolojik ve tarihi yapılarına dair elde edilen bilgi ve gözlemler sayesinde, bir kronoloji elde edilememiş olsa da bir tipoloji geliştirilebilmiştir.1

Bugün eldeki bulgular ve var olan kültürel çeşitlilik sayesinde, gerek eski gerek yeni farklı din tipleri, formları ve anlayışları tanımlanmıştır. Bu tanımlamalar akademisyenler arasında çeşitlilik gösterse de belli bir oranda benzeşmektedir. Daha Fazla Bilgi başlığı altında farklı inanç tipleri, dini öğeler vb. isim olarak sıralanmıştır. Bu konuda daha fazla bilgi için o başlığa göz atabilirsiniz.
Dünya’daki Dinler
1. Afrika Geleneksel Dini

2. Ana Yerli İnançlar

3. Bahailik

4. Budizm

5. Cao Dai

6. Çin Geleneksel Dini

7. Farangizm

8. Hristiyanlık

9. İslamiyet

10. Jainizm

11. Juche

12. Mormonluk

13. Musevilik/Yahudilik

14. Neopaganizm

15. Rastafari Akımı

16. Sihizm

17. Şinto

18. Tengricilik

19. Tenrikyo

20. Tinselcilik

21. Üniteryan Üniversalizm

22. Yehova’nın Şahitleri

23. Zerdüştlük

Dini İnançlar
İnanç şekilleri: transteizm – deizm – henoteizm innateizm – malteizm – monizm – monoteizm – panteizm – panenteizm – politeizm – teizm
Bazı dini dünya görüşlerinin barındırdığı çeşitli varlıklar: – melek – şeytan – cin – hayvan tapınımı – yarıtanrı – deva – ekam – peygamber – gök baba – güneş ilahı – ruh
Bazı dini dünya görüşlerinde bulunan çeşitli kavramlar: Dharma Yukam – ahiret – seçilmiş insanlar – yaratılış inancı – dünyanın sonu – cennet – cehennem – karma – mucize – mokşa – nirvana – diriliş – kurtuluş – ruh – doğaüstü

Deneyim ve Uygulamalar
Dini uygulamalar: kehanet – vecd – cin veya şeytan çıkarma – inanç – rahmet – büyü – meditasyon – mistisizm – dua – tövbe – kurban etmek – hurafe – tapma
Dinler tarafından hoş görülmeyen uygulamalar: dinden dönme – dalalet – putperestlik – günah
İlgili konular: din felsefesi – teoloji – mitoloji

Din Bilimleri ve İncelemeleri
Dine akademik yaklaşımlar: din antropolojisi – din bilimleri – mukayeseli mistisizm – din psikolojisi – din sosyolojisi
Dinlerin tipleri: ata tapımı – sivil din – halk dini/folk din – fundamentalizm – mistik din – New Age – paganizm – şamanizm – ruhanilik – totemcilik – animizm
Bazı dinlerin özellikleri: ruhban – amentü – kült – dogma – ortodoksluk – rahipler
Doğu ve Batı dini geleneklerinin karşılaştırılması
Tanrı’nın varlığını destekleyen ve reddeden argümanlar

Din ve Toplum
Dini ve toplumsal meseleler
Dini oluşumlar: kült – fırka – mezhep
Dini özgürlük – din ve inanç özgürlüğü
Erdem

İlgili Felsefi Tutumlar
Balagangadhara
Düalizm
İdealizm
Vitalizm

Diğerler
Bazı dinlerin sorunlu etkileri: dini şiddet
Genel eleştiri: Din eleştirisi
Seküler inançlar: agnostisizm – ateizm – sekülerizm – seküler hümanizm
Dinsizlik ————–   DİNDEN ÇIKMAK VE FİİLLERİ——————————–
Âhir zaman fitnesinin, -inşallah- zevâle meylinin başladığı son devrini yaşıyoruz. Bazı çevrelerde günahtan kaçınmak âdetâ ayıp addediliyor. Namus, iffet, hayâ mefhumları kalabalık ana caddelerden süratle dar sokaklara, kenar mahallelere, kuytu evlere doğru koşuşuyorlar. Kendilerini bir evden içeri atıyorlar. Tam rahat bir nefes alacaklarken, karşılarındaki akıl almaz makine, dünyanın tâ öte ucundan görüntüler sergilemeye ve ışınlarla mermi yağdırmaya başlıyor. Ne yapacaklarını şaşırıyor ve ümitsizlik içinde sadece “âhir zaman” demekle yetiniyorlar.

Ötede birçok hanede Hz. İbrahim’in (a.s.) mûcizesi yeniden yaşanıyor. Bu ateşin ortasında bahçeler, bağlar, bülbüller, güller… Bu kavganın sonu merak ediliyor. Ateş mi suyu yutacak, yoksa su mu ateşi söndürecek? Bir beldede kışın en şiddetli devresinde bir tane olsun hurma yetiştirebilmişseniz, bunun mânâsı şudur: bu yerde hurma olur… Mesele bizim gayretimize kalmıştır. Gece gündüz soğuk aleyhtarı gösteriler yapmak, bağırmak, çağırmak, soğukla kavga etmek meseleyi halledecek değildir. O bir hurmayı, bin yapmanın, milyonlar yapmanın yolunu aramak gerek…

Gözümüzün önünden hiç ayrılmayan günümüz fitnesi, bazı Müslümanları gayrete getirirken, bazılarını da ümitsizliğe düşürüyor. Bunlar, içlerindeki feverana yön veremediklerinden, teselliyi, günahkârlara sövmede, âsilere çatmada, onları kâfirlikle itham etmede buluyorlar. Şeytan, bu gibi Müslümanları büyük bir tehlikenin, dehşetli bir uçurumun kenarına itiyor.

Peygamber Efendimizi (a.s.m.) dinleyelim:

“Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur. Eğer itham edilen kâfir değilse, küfür itham edene döner.”

İşte yağmurdan kaçarken doluya tutulmanın en acı tablosu… Nefis durmadan zorluyor, şeytan aralıksız teşvik ediyor: “Şuna söv! Bunu döv! Şuna kâfir, buna münafık de!..” Bu, büyük bir yaramızdır. Üzerinde ne kadar durulsa yeridir.

Karşımızda günah işleyen, tanımadığımız biri. İç âlemimizde bir kavga: kötüye yormakla (suizan), iyiye yormak (hüsnüzan) arasında kalıyoruz. Nefis diyor ki, bu adam kâfir olmasa bu büyük günahı işlemez… Kalp ve vicdan ise, “Büyük günah işlemek kişiyi kâfir etmez, belki bu günahı küfründen değil de nefsine hâkim olamadığından, yahut cehaletinden işlemektedir; günahkârdır, fâsıkdır, ama kâfir olduğunu hemen iddia etmemek gerekir.” diyerek tedbir yolunu tutuyorlar.

“Günah-ı kebâir (büyük günahlar) işleyen kâfir midir?” tartışması Ehl-i sünnet âlimleri ile Haricîler ve Mûtezile arasında asırlarca sürdü. Haricîler büyük olsun küçük olsun her günah işleyenin kâfir olup ebediyen cehennemde kalacağını iddia ederlerken, Mûtezile büyük günah işleyenin ne kâfir ne de mü’min olmayıp, imanla küfür arasında kalacağını savundu. Böylece her iki grup da hakikatten uzaklaşarak “dalâlete” düştüler.

Bu kavganın sonunda galibiyet Ehl-i sünnetin oldu. Bu galibiyet bayrakları sayılacak gibi değil. Biz sadece ikisini nakletmekle yetineceğiz: Yahya bin muaz buyuruyor:

“Bir anlık iman, yetmiş yıllık küfrü mahveder, yok eder. Nasıl oluyor ki yetmiş yıllık iman, bir anlık günahla yok oluyor.”

“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.”(Maide, 5/44)

âyet-i kerimesini yanlış tefsir ederek, “Allah’a isyan eden, günah işleyen herkes kâfirdir.” diyen haricîlere karşı, Ehl-i sünnet âlimlerinin görüşlerini bir kimyager gibi tahlil eden Fahreddin-i Râzi Hazretleri bu hususta en isabetli görüşün Hz. İkrime’ye (r.a.) ait olduğunu ifade buyurur.

İkrime Hazretlerinin zafer bayrağımız olan şu ifadelerini hep birlikte okuyalım:

“Hak teâlânın ‘Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse…’ ifadesi, hem kalbi hem de lisaniyle inkâr edenleri içine almaktadır. Kalbiyle onun Allah’ın hükmü olduğunu bilip sonra da lisanıyle onun Allah’ın hükmü olduğunu ikrar edip, buna zıt olan şeyleri yapan kimseye gelince, o da Allah’ın indirdiğiyle hükmetmiş, ama onu bilfiil yapmamış olur. Binaenaleyh, böyle bir kimsenin bu âyetin hükmüne dahil olması gerekmez…” (Tefsir-i Kebir, 9/86)

Yakın tarihimizde bir fetret devri yaşadık. Hurafeler hortladı; bozuk fikirler yeniden canlandı… Yine tekfir moda oldu. Ama bu defa Haricîler tarafından değil. İşin tuhaf tarafı bu işi yapanlar Haricîlik nedir, Mûtezile nedir, hatta elfâz-ı küfür nedir pek bilmiyorlardı. Ezberledikleri bazı sloganları soğuk damga yaptırmış, önlerine gelenin alnına basıyorlardı. Bunlar Resûlûllah Efendimizin (a.s.m.) tekfirle ilgili uyarı hadisinin de gâfiliydiler…

Tekfir meselesine küfrün tarifinden başlayalım. Küfür nedir?.. Lügat mânâsıyla küfür, nimete karşı nankörlük etmek, nimeti gizlemek, küfran etmek mânâsına geliyor. Şer’î ıstılahta ise, küfür, “hiçbir zorlama olmaksızın kendi irade ve isteğiyle iman hakikatlerini inkâr ve tekzip etmek, yahut tasdik etmemek, iman edilmesi gereken mukaddesatı tahkir etmek, onlarla alay etmek, haramı helâl, helâli haram kabul etmek” mânâsında.

İman, nasıl kalbin tasdiki ve lisanın ikrarıyla sabit oluyorsa, küfür de aynı yolla sabit olur. Bu noktada karşımıza “elfaz-ı küfür” bahsi çıkıyor, yâni küfür olan sözler.

Bu sözleri söylediğini işittiğimiz bir kimseye hemen kâfir diyebilir miyiz? Burada âlimlerimiz bize şu soruyu yöneltiyorlar: “Onun kalbi hakkında bilgin var mı? O sözü cehaletinden mi söylüyor, yoksa mukaddesata düşmanlık namına yahut onunla alay etmek niyetiyle mi?” Bu nokta çok mühimdir. Ve bu incelik, fiiller için ameller için de geçerli…

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, “Tekzib-i fiil ile adem-i fiil arasında büyük fark vardır.” diyerek bu noktaya dikkatimizi çekiyor. Tekzib-i fiil, bir işin, bir hareketin, bir vazifenin inkâr edilmesi, “öyle bir şey yoktur” denmesi. Adem-i fiil ise, o işin, o fiilin, varlığı kabul edilmekle birlikte, yapılmaması, yerine getirilmemesi. Namazı inkâr etmek başka, namaz kılmamak daha başkadır. Birincisi tekzib, ikincisi ise adem-i fiildir.

Buna göre, bir insan Kur’an-ı Kerim’in namaz emrini inkâr ederse küfre girer; ama, bu emri kabul ettiği halde namaz kılmazsa kesinlikle kâfir olmaz. Haramları işlemek de böyledir. Faiz alıp vermeyi Kur’an’ın yasak ettiğini, bunun ilâhî bir yasak olduğunu kabul eden bir insanın nefsine mağlûp olarak bu haramı işlemesi hâlinde kâfir olmayacağı açıktır.

Bir de Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretlerini dinleyelim:

“Bir kimsenin sarf ettiği bir söz, birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa, müftünün onu tercih etmesi gerekir. Zira Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan esastır.”

Bu ilim ve irfan saçan ifadelerde iki yaramızı birden seyrediyoruz. Birisi, “suizan”, yâni kötüye yormak, olumsuz değerlendirmek. Diğeri de, müftünün görevini herkesin yüklenmesi. Fetvanın câhiller eline düşmesi…

Gümüşhanevî Hazretleri devamla şöyle buyuruyor:

“Şu var ki, bu adamın niyeti küfür değilse Müslümandır, fakat niyeti küfür ise müftünün fetvası onu kurtarmaz.” (Ehl-i Sünnet İtikadı, s.68)

Tekfir konusunda Risale-i Nur Külliyatı’ndan “Sünuhat” adlı eserde yer alan şu öz, doyurucu ve harika ifadeleri, bu asrın insanı kelime kelime ezberlemeli, harf harf yaşamalı. Yoksa hem kendisi büyük günaha girer, hem de bilmeyerek karşısındakini İslâm’dan uzaklaştırır…

“Meselâ: demiş bu şey küfürdür. Yâni, o sıfat imandan neş’et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile o zât küfür etti, denilir. Fakat mevsufu ise mâsume ve imandan neş’et ettikleri gibi, imanın tereşşuhatına da hâize olan başka evsafa malik olduğundan o zât kâfirdir denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş’et ettiği yakînen biline… Zira başka sebepten de neş’et edebilir. Sıfatın delâletinde şek var. İmanın vücudunda da yakîn var. Şek ise yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire çabuk cür’et edenler düşünsünler!…” (Sünuhat, s.20)

Demek ki, bir mü’minde, imandan kaynaklanmayan belki cehaletten, sefahatten yahut daha başka bir kaynaktan beslenen sıfatlar bulunabilir. Bu sıfatlara “kâfire” tabir ediliyor. Yine o mü’minin, imanından kaynaklanan birçok da mâsum sıfatı bulunuyor. İşte bu sıfatlar, o zâta kâfir dememize mâni. Onun dilinden küfrü icap eden bir söz çıkmışsa, yahut o mü’min, imandan kaynaklanmayan ve ancak kâfirlere yakışacak fiiller işlemişse yukarıda verilen ölçüye göre, bunların küfürden doğduğunu, yâni o adamın küfür niyetiyle, İslâm’ı inkâr kasdıyla bunları yaptığını kesinlikle bilmedikçe onu tekfir edemeyiz; kendisine kâfir diyemeyiz. “sıfatın delâletinde şek var” cümlesi kesin hüküm vermemizi engelliyor. Yâni o yaptığı işin, söylediği sözün, taşıdığı sıfatın, onun kâfir olduğuna delil olması şüpheli. Bunları küfür kastıyla yaptığını kat’i olarak bilemiyoruz. Ama kendisinin mü’min olduğunu biliyoruz. Kendisinden sorsak, ben mü’minim, Müslümanım diyecektir. Buna göre imanın delâletinde yakîn var, kesinlik var, kat’iyet var. Ama küfrün varlığında şek, yâni şüphe var, zan var, tahmin var. Biz yakîni, şek ile iptal edemeyiz ve o adama kâfir diyemeyiz.

El-Ezherî’nin “Kur’an’a mahlûk diyen kimseye kâfir denilebilir mi?” sorusuna verdiği şu cevap çok harikadır:
– Söylediği şey küfürdür!..
Soru kendisine üç defa tekrar edilir. Hep aynı cevabı verir ve sonunda şöyle buyurur:
– Bazen Müslümanın ağzından küfür çıkabilir.

Yine Nur Külliyatı’ndan “Münazarat”ın teşhis ve tedavi ettiği bir yaramıza da bu vesileyle parmak basalım.

Dış siyaset konusunda Müslümanlar arasında görüş ayrılığı olabiliyor. Bu gayet normaldir. Fikir hürriyeti içerisinde anlayışla karşılanmalıdır. Ama bazen, bu tip tartışmalarda ölçü kaçıyor. Adam, fikren mağlûp düştüğünü hisseder etmez, muhatabını hemen tekfire yelteniyor.

“Sen bu görüşünle Hristiyanları desteklemiş oldun ve küfre girdin.” diyebiliyor. Bu yanlışını düzeltmeye kalktığınızda sesinin tonunu iyiden iyiye yükseltiyor ve emin bir eda ile “Kur’an-ı Kerim’de, “Yahudileri ve Nasranîleri dost edinmeyin.” buyurulmuyor mu?”

diye size çıkışıyor. Bu büyük yanlışın, bu dehşetli hastalığın ve mesuliyeti çok büyük ithamın reçetesi şu birkaç cümlede mevcut:

“Bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile, Yahudiyet ve Nasraniyet olan âyineleri hasebiyledir. Hem de bir adam, zâtı için sevilmez. Belki muhabbet sıfat ve san’atı içindir.”

Demek ki âyet-i kerime Yahudiliğe ve Hristiyanlığa muhabbet etmeyi yasaklıyor. Meselâ, Hristiyan bir devleti Hristiyanlığı sebebiyle sevmek, bu âyetin yasağına giriyor. O devletin sanatını, teknolojisini beğenmek, takdir etmek bu yasağın dışında.

Yukarıda naklettiğimiz ifadeler şöyle son buluyor:

“Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin.”

Yâni, bir Müslüman’ın Ehl-i kitaptan, meselâ Hristiyan bir hanımı olsa, onu hanımı olduğu için sevecek, ama onun Hristiyanlığına muhabbet etmeyecektir. İşte bu ince ölçüden mahrumiyet bize çok pahalıya mâl oluyor…

Yeri gelmişken yanlış değerlendirilen bir hadis-i şeriften de söz etmek isterim. Resûlûllah Efendimizin (a.s.m.) bir hadis-i şerifinde münafığın alâmetlerini şöyle sıralar:

“Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünü tutmaz. Kendine itimat edilince ihanet eder.”

Bu hadis-i şerifte büyük bir terbiye metodu saklı. Bu hadisi yanlış değerlendirenler de dahil olmak üzere, her Müslüman çok iyi bilir ki, “yalan söylemek”, “sözünde durmamak”, “emanete hıyanet etmek” insanı kafir etmez. Yine hepimiz biliriz ki, münafık kâfirden daha alçaktır. Çünkü, münafık gerçekte kâfir olduğu halde, küfrünü gizleyen, Müslüman görünen kimsedir. Bu adam İslâm’ın gizli düşmanıdır ve açık düşmandan daha tehlikelidir. Sizi ne zaman ve nasıl vuracağı bilinmez.

Şimdi, yalan söyleyen bir Müslüman’ın böyle hâin bir kâfirden daha aşağı olduğunu söylemek mümkün mü? Elbette ki hayır! O halde hadis-i şerifteki inceliği şöyle anlayacağız. Resûlûllah Efendimiz (a.s.m) bu sözüyle müminlere ihtar ediyor: “Sakın şu günahlara yaklaşmayınız! Çünkü onlar kâfirden daha alçak olan münafığın sıfatlarıdır.” Bu fevkalâde tesirli bir ikaz, bir sakındırma metodu. Bu inceliği sezmeyerek, söz konusu günahları işleyen bir mü’mini nifaka girmekle itham etmek, tekfir gibi büyük bir cinayet, büyük bir vebal, büyük bir cehalet ve dehşetli bir suizan…

Çocukluğumuzda çok dinlediğimiz bir fıkra var. Mü’minleri tekfir etmeye can atanların psikolojisini çok güzel ifade eder: bir adama lâkap takmışlar “ördek” diye. İsmini vermez, onu böylece çağırırlarmış. Bir gün birisi, lâf arasında “bugün hava bulutlu” demiş. Adam “sen bana niçin ördek dedin, bunu nasıl yaparsın” diye başlamış hakaretler yağdırmaya. Beriki neye uğradığını şaşırmış ve nâzikane sormuş, “kardeşim ben sana ne zaman ‘ördek’ dedim?” Aldığı cevap şu olmuş: “hava bulutlu oldu mu yağmur yağar; yağmur yağdı mı su göllenir; gölde de ördekler yüzer.”

Maalesef bugün, günahkâr müminlerin her sözünü ve her hareketini bin bir bahane ile küfre yoran insanlara çokça rastlıyoruz. Âlimlerimiz, âriflerimiz, önderlerimiz böyle mi yapıyorlardı!?.. İşte size lâfızları bile birbirine çok benzeyen iki ifade: belli ki aynı çeşmeden içmiş, aynı terbiyeden geçmişler:

“Said’i bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hatta sarih küfrü bir adamdan görse de, yine te’vile çalışır. Onu tekfir etmez.” (Bediüzzaman)

“Bir Müslümanın sözünü, zayıf bir rivayet dahi olsa mümkün olduğu kadar iyiye yormak gerekir.” (Gümüşhanevî)

Bugün top yekûn İslâm âlemi, bilgili, fâzıl, mütevazı, herkesin derdine derman olmaya koşan, günahkârlara bir şefkatli baba gibi üzülen gayretli Müslüman tipine son derece muhtaç…

Câhil, çığırtkan, ıslah nedir bilmeyen, hastaya sövmeyi tedavi sanan, sevimsiz, muhakemesiz, şefkatsiz, hırçın ve eline fırsat geçse güya hak namına nice zulümler işlemeye hazır, slogan makinesi, anarşist tipler islâm’ı temsil edemezler…

Bizim vazifemiz, evvelâ nefsimizi birinci gruba sokmağa çabalamak, başkalarının da böyle olmalarına gayret göstermek, diğer gruba bilmeyerek düşen kardeşlerimizin de kurtuluşlarına dua etmektir. Bu noktada şu hadis-i şerif bütün mü’minler için ne büyük bir irşaddır!.. Ebu hureyre (r.a.) anlatıyor. Rasûlullah’a (a.s.m.),

“Ey Allah’ın Resûlü! Müşriklere beddua et, onları lânetle!” denilmişti. Şu cevabı verdi:

“Ben rahmet olarak gönderildim, lânetleyici olarak değil!..”

İSLAM DİNİNDE DİNDEN ÇIKANIN CEZASI NEDİR?

müslümanın irtidadı; görülmesi, duyulması, itiraf etmesi veya iki âdil müslüman tarafından şahitlik edilmesi hallerinde sabit olur.

mürtedin cezası, eğer tevbe etmezse öldürülmektir: “dinini değiştireni öldürün” (buhârî, cihâd, 149). ulemanın çoğunluğu kadın için de aynı hükmün uygulanacağı görüşündedirler. ancak hanefiler bu konuda farklı görüştedirler. kadınların öldürülmesini nehyeden hadisin (ebu davud, cihad, 121) hükmünün geneli kapsadığını iddia ederek irtidad eden kadının öldürülmeyeceği görüşünü ileri sürmüşlerdir (ibn kudâme, el-muğnî, mısır (t.y.), viii, 125; seyyid sâbık, fıkhu’s-sünne, kahire, (t.y.), ii, 385 v.d.).

mürtede had uygulanmadan önce, tevbe edip islâm’a dönmesi telkin edilir. fakat bunun ne şekilde uygulanacağı hakkında ihtilaf vardır. alimlerin çoğunluğunun görüşüne göre, üç defa tevbe etmesi istendikten sonra öldürülür. hz. ömer (r.a), irtidad edenin üç gün hapsedilip tevbe etmeye çağrılması ve bu zaman zarfında yiyecek olarak suçluya ekmek verilmesi gerektiğini bildirmiştir.

hz. ali (r.a), bu müddeti bir ay olarak uygulamıştır. en-nahaî ise bunun bir zamanla sınırlandırılmaması ve tevbe edene kadar sürekli islam’a çağrılması gerektiği görüşünü ileri sürmüştür. ancak, bu görüş, sünnet ve icma ile sabit olan irtidad cezasının uygulanmasını imkansız kılacağından itibara şayan değildir.

imam mâlik, leys, ishak ve ebu hanîfe; zındıkın ve irtidat edip tevbe ettikten sonra tekrar dinden dönenin tevbesinin dikkate alınmayacağını ve haddin uygulanacağını kabul etmişlerdir. çünkü zındıkın mürted sayılmasını gerektiren önceki görüşlerinden döndüğü hiç bir zaman açık olarak tesbit edilemez. allah teâlâ; “ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve allah’ın indirdiğini açıklayanlar müstesna” (el-bakara, 2/160) buyurmaktadır. dinden dönmeyi birkaç defa tekrarlayanların tevbelerinin kabul edilmeyeceğine delil olarak da şu âyeti kerîme gösterilmektedir: “iman edip sonra inkâr eden, sonra imân edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri allah ne bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir” (en-nisa, 4/137).

müslüman anne babadan doğan ve müslüman olarak yetişen kimse irtidat edince, tevbe etmeye çağrılmadan had uygulanır. fakat daha önce küfre girip sonra müslüman olan kimse tevbeye çağrılır.

allah’a ve rasûlüne küfreden kimse de tevbe etmeye çağrılmadan öldürülür. böyle bir kimse tevbe etse dahi durum değişmez. çünkü, allah’a ve rasûlüne küfretmek haddi gerektirir. tevbe ise haddi düşürmez (ibn kudame, a.g.e., 125 vd.)

mürtedin irtidat etmesiyle birlikte, bütün salih amelleri silinir ve o ebedî olarak cehennemde kalır: “sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiştir. işte cehennemlikler onlardır. onlar orada ebedî olarak kalacaklardır” (el-bakara, 2/217).

bu, tevbe edilmediği takdirde böyledir. mürted tevbe ettiği takdirde, irtidat etmeden önceki amellerinin yok olup olmayacağı hususunda islâm alimleri arasında görüş ayrılıkları vardır. imam şafiî’ye göre irtidad edip, sonra islam’a dönenin haccı da dahil hiç bir ameli düşmez. imam malık’e göre ise amellerinin tamamı, irtidad ettiği an düşer (el-kurtubî, el-cami’li ahkâmi’l-kur’an, beyrut 1965, iii, 48).

irtidatla birlikte evlilik akdi fesh olur. ancak mürted tekrar islâm’a döner ve her iki taraf evliliklerini sürdürmek isterse, yeniden bir nikâh akdi ve mehir söz konusu olmaz. hanefiler kocanın irtidadına bağlı boşanmayı bâ’in talak* olarak kabul etmişlerdir. mürted, müslüman yakınlarına mirasçı olamadığı gibi, o öldüğünde de müslüman yakınları ona mirasçı olamazlar: “kâfir müslümana, müslüman da kafire mirasçı olamaz” (buhârî, ferâiz, 26; müslim, ferâiz, 1).

ancak âlimler bu konuda da ihtilaf etmişlerdir. hz. ali (r.a), hasan, şa’bi, leys, ebu hanife ve isbak ibn raheveyh müslüman yakınların mirasa sahip olacaklarını kabul ederken; mâlik ve şafii’nin de içinde bulunduğu diğer bir grup âlim de mürteddin malının beytülmale intikal edeceğini söylemişlerdir. ebu hanîfe’ye göre, irtidad halinde kazanılan mal fey* hükmündedir (kurtubî, a.g.e., iii, 49). ebu hanîfe, irtidad etmeden önce sahip olunan malın mirasçılara intikal edebileceğine hükmederken, mürtedin irtidadla birlikte hukuken ölmüş olduğu prensibinden hareket etmektedir. ebu yusuf, muhammed ve şubrume her hâlukârda mirâs olayının sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. kurtubî; “iki millet (mü’min ve kâfir) arasında miras yoktur” (ebu davud ferâiz, 13; tirmizi, ferâiz, 16; ibn mâce, ferâiz, 6) hadisinin hükmünün mutlak olacağını ileri sürerek, müslümanla mürted arasında veraset olayından bahsedenlerin görüşlerini reddetmektedir (kurtubî, aynı yer).

mürted, had uygulanana kadar, malının gerçek sahibi olup, bunda dilediği gibi tasarruf etmekten alıkonulamaz. öldürülmeyi hak etmiş olması, o’nun malındaki tasarruf hakkını düşürmez. bu konu diğer had gerektiren cezalarda olduğu gibi değerlendirilir. bunun gibi, kaçıp daru’l harbe sığınsa, mülkiyet hakkı yine düşmez. islâm ülkesindeki mal varlığı yed-i emin vasıtası ile koruma altına alınır (seyyid sabık, a.g.e., 390).

ayrıca mürted öldüğünde yıkanmaz, kefenlenmez, cenaze namaz kılınmaz ve müslüman mezarlığına defnedilmez. mürted için istiğfar câiz olmadığı gibi, onu rahmetle anmak da caiz değildir: “ne peygamberin ne de mü’minlerin cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, yakın akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru olmaz”(et-tevbe, 9/113).

bir kimse islâm’dan çıkıp, başka bir dine girdiği zaman onun irtidadına hükmedilerek cezalandırılır. ancak, irtidat olayı bununla sınırlı mıdır; yoksa kâfirlerin din değiştirip başka bir küfür dinine girmesi de irtidad mı sayılır? alimler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

zâhiren bakıldığında bir kâfir, bâtıl olan dininden çıkıp, onun gibi bâtıl olan başka bir dine girmiş olduğundan dolayı sorgulanmaz. çünkü küfür tek bir millettir. ancak, islâm’ı terkedip başka bir dine girenin durumu, hidayetten yüz çevirip, dalâleti seçtiği için farklılık arzetmektedir. malıkîler ve hanefîler bu görüştedirler.

———-DİNDEN  ÇIKARAN  99 SÖZ VE HAREKETLER NELERDİR—————

——————————————————————————–

1- Allahın varlığı hakkında insanda meydana gelecek en ufak bir şüphe ve tereddüt.
2- Allahın cisim olduğunu düşünmek ve hayalinde canlandırmak.
3- Cenab’ı Hakkın sıfatlarından herhangi birini insanların sıfatlarına benzetmek.
(Mesela Cenabı Hakk’a dil ve ağız gibi mahlukatın hassalarından olan azalar hayal etmek)
4- Allah’ı bir şeye hulûl etmiş olarak kabul etmek.
5- Cenab’ı Hakka analık, babalık veya oğulluk isnad etmek. Haşa “Allah Baba” demek veya “Her şeyi yaratan Allah ama Allah’ı yaratan kim” (!) gibi sözler söylemek veya bunları kalbinden geçirmek. (Cenabı Hak Yaratan varlıktır. Yaratılan varlık değildir)
6- Peygamberlere yalancılık isnadında bulunmak
7- Peygamberlerden herhangi birini inkar etmek.
8- Peygamberlere günah isnadında bulunmak
9- Peygamberlerin yüksek terbiye ve ilimlerini Allah’ın yetiştirmesiyle değil de, bir insanın yetiştirmesiyle olduğunu sanmak.
10- Meleklerden her hangi birini inkar etmek.
11- Meleklere erkeklik dişilik isnadında bulunmak.
12- Hakkında ayet olan herhangi bir mücizeyi inkar etmek
13- Tevatur yoluyla sabit olan ayın yarılması ve mirac hadisesi gibi mücizeleri inkar etmek.
14- Kur’an-ı Kerim’in bir ayet veya bir cümlesini inkar etmek.
15- Kur’an-ı Kerim’de en ufak bir noksanlık düşünmek ve “kifayetsizdir” diye bir fikre sahip olmak.
16- Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinden ve kanunlarından daha üstün kanun ve hükümler olduğunu iddia etmek veya düşünmek, veya hutta ileri bir zamanda böyle bir fikre sahip olabilirim diye düşünmek.
17- Kabir sualini ve azabını, öldükten sonra dirilmeyi inkar etmek veya şüphe ile karşılamak.
18- Hesap gününü, sıratı, mizanı, cennet ve cehennemi inkar etmek.
19- Cennet nimetleri veya Cehennemin azabı hakkında şüphede bulunmak, inkar etmek “Allah hiçbir kuluna azap etmez” demek.
20- mü’minlerin ebediyyen Cehennemde kalacağını söylemek.
21- Her hangi bir farzın bir cüz’ünü veya tamamını inkar etmek, Mesela: “5 vakit namazdan öğle veya ikindi namazları bu devirde kılınmaz, farz olamaz” demek veya düşünmek.
22- Faizi, insan öldürmeyi, günah ve haram kabul etmemek.
23- İslam dinini mühimsememek ve hor görmek.
24- Herhangi bir kâfiri mü’minden üstün görmek.
25- Haramlardan birini helâl adetmek veya ayetle sabit bir haramı inkar etmek.
26- Sahabelerden her hangi biri hakkında münafık, mürai (iki yüzlü), kâfir diye düşünmek.
27- Bir mü’mini imanından dolayı hakir görmek veya bir kâfiri küfründen dolayı üstün görmek.
28- İslamiyetin dünya saadetine engel olan bir din olduğunu söylemek veya düşünmek.
29- Bir mü’mini küfürle suçlamak.
30- Küfrü icap ettiren her hangi bir şeyi kendi isteğiyle hatırından geçirmek.
31- Üzerinde ayet yazılı her hangi bir şeyi kasten kirletmek veya pisliğe tutmak.
32- “Müzik aletlerinden birini çalarak Kur’an okumak”
33- “O adam peygamber olsa gene inanmam”demek.
34- “Peygamber gelse gene kabul etmem” demek.
35- “Allah olsan ne yapabilirsin sen bana” demek.
36- “Allah’ ımı inkar edeyim bu böyle” demek.
37- “Ne olur şu güzelim şarap haram olmasaydı” demek.
38- “Namaz kılmam, kılmayacağım” demek.
39- Allahın emir ve yasaklarından ve kanunlarından biriyle alay etmek, (mesela alaylı alaylı : Hırsızlık mı yaptın uzat kolunu, adam mı öldürdün uzat boynunu” diyerek istihza etmek veya istihza edenin gülmesine gülerek mukabelede bulunmak.
40- Küfrü icabettiren bir söz söylendiğinde onu gülerek karşılamak.
41- “İslam dini efsane ve hurafeden ibarettir” demek.
42- Ruhların kalıptan kalıba geçtiklerine inanmak.
43- Peygamberimizden sonraki hiristiyan ve yahudileri mü’min kabul etme, onların da dini haktır diye itikat etmek.
44- Kur’anın kanunlarını Allahın kelamı diye değil de akla, mantığa, ilme ve felsefeye uygundur diye kabul etmek.
45- Bir kâfire karşı muhabbet etmek. (Bu hususa bilhassa taassup derecesinde her hangi bir fıkraya fikren angaje olan kimseler dikkat etmelidir. Hele hele her şeyin sahtesinin çıkktığı günümüzde pek öyle zahire ve elfaza kapılarak hemen. “iyidir, aradığımız ve beklediğimiz olsa olsa budur” diye körü körüne birine sevgi beslememek lazımdır. Çünkü dış memleketlerden konmuş casuslar bir memleketin en yüksek idari mevkilerini işgal edebiliyorlar ve yükselebiliyorlar. Bu türlü bir sevgi dahi kişinin imanını ****ürür.)
46- Uzun müddet küfre hizmet etmiş ve müslümanlığa zararı dokunmuş birisini sevmek, onu desteklemek ve hakkında Allah razı olsun diye dua etmek.
47- Ölmüş bir kâfire veya İslam dinine kötülüğü dokunmuş birine “Allah rahmet eylesin” demek.
48- Kafirlerin öteden beri kendilerini müslümanlardan ayırmak için kullandıkları Haç, zünnar (v.s) gibi alameti küfür olan şeyleri takmak veya giymek.
49- Allah’ın ve dininin düşmanlarını taklit etmek, onların hallerini, tavırlarını kendisine örnek ittihaz etmek.
50- İbadetlerinde Cenabı Hakkın rızasından başkalarının hoşnutluğunu gözetmek ve başkalarının görmeleri için kulluk etmek.
51- Kendisi veli olmadığı halde velilik iddiasında bulunmak.
52- “Bu gün Kur’an-ı Kerimle dünya idare edilemez” demek veya diyen birine “doğru söylüyor” demek.
53- Allah’a (cc) peygemberimize ve peygamberlerden herhangi birine, dine veya kitaba sövmek, hakaret etmek veya söven, hakaret eden birine sevgi beslemek o anda onun yüzüne gülmek.
54- Ağıza veya göze sövmek, küfretmek.
55- Nazar değmesin diye bir şeye boncuk takmak (Allah’tan gayri bir şeyden ümit beklemek)
56- Allah dostlarından her hangi bir veli’ye düşmanlık etmek, çalışmalarını baltalamak.
57- Şeriat, dini aykırılıkları bulunmayan ve Allah’ın dinini yaymağa çalışan bir topluluğa, Kur’an’ın şeriatın öğretildiği bir müesseseye düşmanlık etmek ve onların çalışmalarını baltalamak.
58- Bir kâfirin dünyalık bir iyiliğinden dolayı cennete gireceğine kail olmak ve mesela “insanlığa bu kadar iyiliği dokunup da cennete giremiyecek olursa ben de cennet’e girmem” demek.
59- Her hangi bir sünneti ittihaz etmiş bir mü’mine “sana hiç yakışmamış” demek. (Mesela sakal ve bıyık)
60- Hakkında nas (Ayet-Hadis) olduğu açıkça bilinen, ayrıca icma ve selefi salihiyn efendilerimizin, Şah’ı Nakşi Bendi Abdulhaliki Gucduvani, İmamı Rabbani ve daha binlerce İslam büyüklerinin kail oldukları, kabul ettikleri Rabıta hakkında ileri geri laf etmek ve küfürdür, demek.
61- “Peygamber gelse kararımdan beni caydıramaz” demek.
62- “Bu işin inşAllahı maaşAllahı yok artık” demek.
63- “İşte küfrün adını günah koymuşlar. böylelerine küfür sevaptır” demek.
64- “Oruç tutup namaz kılmak neye yarar benim kalbim temiz” demek ve farzları hafife almak.
65- “İslam dini dünya işlerini geriletmiştir” demek.
66- Melaike-i kiramdan herhangi birine günah isnadında bulunmak (Harut ve Marut gibi)
67- Hastalanmıyan birisine: “Seni Allah unuttu” demek.
68- Gelecekten haber verdiğini iddia eden kimseyi tasdik etmek doğru söylüyor demek.
69- “Eğer bu işi ben yapmış isem kâfirim” demek.
70- Yalan olduğunu bildiği halde “Allah biliyor ki seni oğlumdan daha çok seviyorum” demek.
71- “Allahım! rahmetini bana vermekle cimrilik etme” demek.
72- “Allah’ın hiç işi kalmamışta bu gibi şeyleri mi yaratıyor” demek.
73- “Allah falan kuluna şu kadar veriyor bana ise şu kadar veriyor. Bu adalet midir” demek.
74- “Ben bu kadar iyilikte ve hayırda bulunuyorum bütün belalar yine bana geliyor. Falan kimse ise her çeşit kötülüğü yapıyor paşa gibi yaşıyor; bu nasıl adalet” demek.
75- “Cinleri olacakları biliyor” demek.
76- “Eğer ahirette Allah hakkı ile hükmederse senden hakkımı alırım” demek.
77- “Falan kimse peygamber olsa idi ben iman etmezdim” demek.
78- “Eğer Adem Aleyhisselam buğdaydan yemese idi biz eşkiya olmazdık” demek.
79- “Falan kimse peygamber olsa idi yine de yalan konuşurdu” demek.
80- Birisini döverken “dövme” denilse o da “Gökten dövme diye ses gelse yine bırakmam” demek.
81- Kur’anın Arapça olmayıp başka bir lisanla olduğunu iddia etmek.
82- Kur’anın bazı ayetlerini alaya almak ve mesela “Ben namazımı yalnız kılarım. Çünkü Allah ’İnnessalate tenhâ’ buyurur” demek.
83- Namaz kıl diyen kimseye: “Sabret Ramazan gelsin kılarız” demek.
84- Zikirlerle alay etmek.
85- Bir günahı işlerken besmele çekmek.
86- Abdestsiz olarak bilerek namaz kılmak.

87- “Eğer Allah Cenneti bana verse, sensiz girmem” demek.
88- “Falan adamla Cennete bile girmem” demek.
89- “Falan kimse kıble olsa o tarafa yüzümü çevirmem” demek.
90- Hırıstiyan veya Yahudi, yahut başka din üzere ölenlerin azab göreceklerine inanmamak.
91- “Ramazan bitti artık namazı rafa koydum” demek.
92- Alim kıyafetine bürünüp yüksek bir yere çıkarak alay tariki ile konuşma yapmak veya böyle yapan kimsenin hareketlerine gülmek.
93- Boşanma hakkında : “Ben talak malak bilmem” demek.
94- “Hırıstiyanlık Yahudilikten daha hayırlıdır” demek.
95- Yakını ölen kimsenin. “Ey Allahım! Biz şimdi ne yapacağız sen niçin böyle yaptın” diyerek sitemde bulunmak.
96- Meşru bir sebep olmadığı halde bir kimse için “Şu adamın kanı helaldir ve mübahtır” demek.
97- “Allahü Teâlâ falan kimseyi vaktinden evvel öldürdü ve vakitsiz gitti” demek.
98- Yabancı bir kadına bakıpta : “Güzele bakmak sevaptır” demek.
99- Ahiretten bahseden kimseye . “Ordan haber veren kim? Oraya gidip gelen var mı?” demek. Günah işleyen bir kimseye “Tövbe et” denildiğinde “Ben ne yaptımda tövbe edeyim” demek…                                                                                                                                                 ——DİNİNDEN DÖNEN GERİ İSLAM DİNİNE DÖNEBİLİR Mİ?—–DÖNERSE GEÇMİŞ AMELLERİ NE OLUR   DURUMU NEDİR   ???

“Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiştir. İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” (Bakara, 2/217).

Önce Müslüman olup sonra İslâm’ı inkâr ederek başka bir dine geçen veya dinsizliği seçen kimselere mürted denilmektedir. Hak dine aykırı olan inancının belirgin özelliği şirk; yani “Allah’a ortak koşmak, O’na mahsus olan sıfat ve fiillere başkaları da ortak etmek” olan kimselere müşrik denir. İçi kâfir dışı Müslüman olanlar münafıklardır. Kâfir terimi ise bu üç terimden daha geniş bir anlam ihtiva etmekte olup, hak dine aykırı olan ve kişiyi hak dinin dışına çıkaran bütün inançların sahiplerini ifade etmektedir.

Birçok âyete göre kâfirlerin (müşrik, münafık, mürted) bu inançları, dünyada yaptıkları iyi işlerin dinî sonuçlarını iptal etmekte, onlardan -sevap, ecir, âhiret azığı ve sermayesi olarak- fayda görmelerini engellemektedir. (Mâide 5/5; En’âm 6/88; Tevbe 9/17,69) Kâfirler dünya hayatında “kardeşlik, velayet (birbirinin velileri olmak), vârislik, ganimet payı, evlenmenin caiz olması” gibi Müslümanlara mahsus bulunan haklardan ve ilişkilerden mahrum kaldıkları gibi, âhirette de cehenneme girmekte ve orada devamlı kalmaktadırlar.

Hak dinden dönen kimse yeniden İslâm’a gelirse, ilk İslâmî hayatında yaptığı sevaplarla ibadetler defterine yazılır, yeniden değer kazanır mı, yoksa araya giren inkâr sebebiyle defterden silinmiş olduğu için boşa mı gitmiş olur?

Başta mealini verdiğimiz âyete göre mürted bu hali üzere ölürse ameli boşa gitmektedir, inkârından cayar ve yeniden İslâm’a dönerse amelleri boşa gitmeyecektir. Konuyla ilgili başka âyetlerde ise “hak dinden dönmenin amelleri boşa gidermesi”, bu hal üzere ölme şartına bağlanmamıştır. (Mâide 5/5; En’âm 6/88; Zümer 39/65)

Bu âyetleri bir arada değerlendiren ve farklı yorumlayan müctehid ve tefsirciler farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik’e göre hak dinden dönen kimsenin amelleri boşa gider, daha önceden adak adamış ise yerine getirmesi gerekmez, haccetmiş ise yeniden hacca gitmesi gerekir. Bu âyetteki şartı ve kaydı dikkate alarak diğer âyetleri de buna göre anlayan İmam Şafiî ‘ye göre mürted hak dine yeniden dönünce amelleri de onunla beraber döner ve boşa gitmez.

Her iki görüşün delilleri şöyledir:

Hanefiler ve Malikilere göre mürted İslâmı terk ettiği anda bütün amelleri boşa gider. Mürtedin Müslüman iken tuttuğu oruç, kıldığı namaz, yapmış olduğu hac, vermiş olduğu zekât gibi ibadetleri tekrar İslama döndükten sonra yeniden yapması gerekir. (Bedaiu’s-Sanai, 1/292; El-Bahru’r-Raik 5/137; El-Huraşi, 8/68) Çünkü, Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Kim imandan sonra küfrederse ameli boşa gider.” (Maide, 5/5)
“Eğer sen şirk koşsaydın mutlaka amelin boşa giderdi.” (Zümer, 39/65)
“Eğer şirk koşarlarsa amelleri boşa gider.” (Enam, 6/88)

- Şafiiler ve Hanbelilere göre bir kimsenin, mürtet olarak ölmeyince, Müslüman iken işlediği ameller boşa gitmez, (Nevevi, el-Mecmu’ Şerh-ul Muhezzeb 3/5-6; el-İnsaf 1/392)

“Sizden kim dinini terk eder ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünyada ve ahirette amelleri mahvolur. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedi kalırlar.” (Bakara, 2/217)

Eğer Müslüman iken işlediği ameller mücerred bir irtidatla mahvolmuş olsaydı, ayette “kâfir olarak ölürse” ibaresinin bir manası olmazdı. Buna göre ancak mürtet olarak ölürse bütün işlediği ameller mahvolur. Ölmeden önce İslama dönerse ne ameli mahvolur ne de cehennemde sonsuza kadar kalır.

Dinden çıkan kimsenin tekrar Müslüman olması durumunda, daha önce yaptığı ibadetleri tekrar yapması gerekmez. Ancak zengin ise hac ibadetini yeniden yapması gerekir. Yine dinden çıkmadan önceki sevapları, dinden çıktıktan sonra tekrar Müslüman olması durumunda, alimlerin çoğuna göre bu sevaplar boşa gitmez ve tekrar döner.

Ayrıca dinden çıkanlar, hem Allah hakkı hem de kul hakkı ile sorumludurlar. Bir mürtedin, Müslüman iken terk ettiği namaz, oruç gibi dinî vazifelerini, tekrar Müslüman olduktan sonra onları kaza etmesi gerekir. Çünkü bu vazifeleri terk etmek bir günahtır. Günah ise dinden çıktıktan sonra da devam eder. Bu nedenle önceki günahlarından kurtulmaya çalışması gerekir.——————————————-MÜRTED NEDİR ????
“Ey Cebrail’in, MikaiVin ve İsrafil’in Rabbi! Gökleri ve yeri yaratan, gaybleri yegane bilen Allah’ım! Sen, kullarının arasındaki ihtilaflarda hüküm verensin. Ey Allah’ım! Beni hakka ulaştır. Sen dilediğini doğru y ola iletirsin.”
(Müslim)
“Cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen inanan bir kavim için
Allah ‘tan daha iyi hüküm veren kim vardır? “
(Maide: 50)
“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe ve haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymadan kabul etmedikçe, iman etmiş olmazlar. “
(Nisa: 65)
“Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını idda edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken, tağu-ta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa şeytan onları derin sapıklığa saptırmak ister.”
(Nisa: 60)
MÜRTED BAHSİ
Mürted : İslâm’dan sonra kâfir olan müslüman-dır…
İlim adamları, İslâmdan sonra insanı küfre götürecek bir çok meseleler zikrederler… Bunların hepsinde de mürteddin kanını ve malam helâl saymışlardır. Hatta yalnız dille söylenen ya da oyun veya mizah yollu ifade edilen bazı kelimeleri de bunun müsebbibi olarak kabul ederler. Cenabı ALLAH buyurur ki :
“(Münafıklar o kötü sözö) söylemediklerine dair ALLAH’a yemin ediyorlar. And olsun o kâfir kelimesini söylemişlerdir. Onlar Müslümanlıklarını açıkladıktan sonra da kâfir oldular…”
(Tevbe: 9/74)
Bu ayet üzerine derler ki ; görmüyor musun, Hz. Peygamberin devrinde olmalarına, O’nunla beraber cihad etmelerine, namaz, zekât, hac, tevhîd gibi ibadetleri yapmalarına rağmen ALLAH, bir kelimeyi söyledikleri için onları tekfir etmiştir.
Yine.ALLAH buyurur:”
“De ki ; Allah’ın âyetleri ve Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz?… Özür beyan etmeyiniz; imandan sonra küfrettiniz !. . “
(Tevbe: 55-56)
Hz. Peygamber (S. A. V.) le beraber Tebûk’te bulunan ve mizah olarak ağızlarından bir kelime kaçıran bu sahâ bilerin imandan sonra küfre gittiklerini ALLAH, iste bu âyetiyle beyân etmiştir,
İşte bu şüpheye dikkat et!.. Zira diyorlardı ki; AL-LAH’tan başka ilâh olmadığına şehadet eden, namaz kılan ve oruç tutan müslümanları tekfir mi ediyorsunuz ?.
Sonra cevabına dikkat et Zira bu, zikret- tiklerimizin en faydalı olanıdır.
Yine ona delil; teslim olmalarına, ilim sahibi ve iyi olmalarına rağmen Beni İsrail hakkında Allah’ın ifadesidir. Zira onlar Hz. Musa’ya diyorlar di ki : “Onların ilâhları olduğu gibi bize de bir ilah yap.”
Yine bazı sahabiler Hz. Peygambere “Bize Zâti Envât yap” demişler ve Hz. Peygamber (S.A.V.) de bunun, Beni İsrailin “Bize bir ilâh yap” demelerine benzediğini yemin ederek söylemiştir

————–FASIK NEDİR VE MÜSLÜMAN FASIK OLABİLİR Mİ???—————-
Allah’ın emirlerine aykırı davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren kimse.

Arapça “Fe-Se-Ka” kökünden gelmekte olup ism-i fâil kalıbındandır.

Lügatta, çıkmak manasına gelir. Daha özel bir anlam ile “olgun hurmanın kabuğundan dışarı çıkmasına” denir. Istılahta ise, Allâh’a itâati terkedip O’na isyâna dalmaktır. Yani kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır.

Biraz daha geniş anlamıyla büyük günâh işleyerek veya küçük günâhta ısrar ederek hak yoldan çıkan, dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını ya da bir kısmını ihlâl eden anlamına gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî, Tefsîru’l-Kebîr, II, 91; Râgıb el-İsfahânı, el-Müfredât, 572; Elmalılı Hamid Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 282). Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de Kehf sûresinin 50. âyetinde Allah’ın emrinden çıkarak O’na secde etmeyen şeytan için “Feseka an emri Rabbih: Şeytan Rabbinin emrinden çıktı” buyrulmaktadır. Genel olarak fıskı üç grupta toplamak mümkündür:

a. Günâhı çirkin olarak kabul etmekle beraber bazan günâh işlemek.

b. Yapılan bir günâhı ısrarla yapmak.

c. Günâhın çirkin olduğunu inkâr ederek bu günâhı işlemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada kişinin iman ile, din ile ilişkisi kesilmiş olur (Elmalılı, a.g.e., I, 282).

Kur’an’da fısk genellikle küfür ile eşanlamda kullanılmıştır. Ancak bazı ayetlerde fısk mutlak anlamıyla zikredilmektedir. Meselâ hacc’da yapılan fısk (el-Bakara. 2/197) veya Allah’ın adı anılmaksızın boğazlanan hayvanları yemek (el-En ‘âm, 6/12 1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düştükleri fısk (en-Nûr, 24/4) gibi hususlar helâl görülmediği müddetçe sadece günâh işlenmiş kabul edilir. Ama bu durumlarda işlenen fısk ve yapılan iş helâl kabul edilirse küfrü gerektirir.

Bunların dışında genellikle Kur’an-ı Kerîm’de geçen fısk ve fâsıklar tâbiri küfür ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır:

“Andolsun ki biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları fâsıklardan başkası inkâr etmez” (el-Bakara, 2/99); “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fâsıkların tâ kendileridirler” (el-Mâide, 5/47); “İşte Rab olmaya en lâyık olan Rabbinin şu sözü (azâbı) küfür ve inat içinde olan o fâsıklar için öyle sâbit olmuştur. Gerçekten onlar iman etmezler” (Yûnus, 10/33);

“Eğer Allah’a, Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardı, onları (kâfir ve müşrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fâsık (Allah’ın emrinden ve imandan çıkmış) kimselerdir” (el-Mâide, 5/81).

Mu’tezile’ye göre fâsık, ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arası bir durumdadır. Onların bu anlayışı aynı zamanda beş prensiplerinden birisini teşkil eder ve bu prensip “el-Menzile Beyne’l-Menzileteyn” olarak bilinir. Bunlara göre fâsık eğer tövbe ederse imana döner, yok eğer tövbe etmeden ölürse ebedî olarak cehennemde kalır. Burada şu hususa dikkat çekmek gerekir: Mu’tezilece ifade edilen bu “el-Menzile Beyne’l-Menzileteyn” anlayışı bu dünya içindir, yani o kişinin iman açısından bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayış ahirete atfedilerek o kişilerin cennet ile cehennem arasında bir yerde kalacakları anlamında değildir. Hâriciler ve ameli imanın esasından bir şart olarak görenlere göre ise, fâsıkın yukarıda sayılan her üç derecesi de küfür noktasındadır ve ebedî cehennemde kalacaklardır. Fısk ve fâsıklık bu derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fıskdan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere küçük günâhta ısrar etmek de fıskın derecelerinden birisidir.

Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fısk isnadıyla bir söz söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, “Hiçbir kişi başka bir kimseye fısk (sapıklık) isnadıyla ‘ya fâsık ‘ diye söz atamaz, atmaya hakkı yoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Şayet atar da attığı kimse atılan fıskın veya küfrün sahibi değilse bu sıfatlar muhakkak atan kimseye döner, fâsık veya kâfir olur” (Sahîh-i Buhâri Muhtasar Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, XII, 137). Bu hadis-i şerif aynı zamanda bir ahlâkı prensibi ortaya koymaktadır. Zira kişiyi ayıplamak, onun ayıbını teşhir etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir şeyle ayıplamak ahlâki bir tavır olmadığı gibi isnad ettiği şey, o kişide mevcut değilse zikredilen lâfız gereğince kendisini de tehlikeye düşüren bir durumdur.

09/20/12

İNSANLARIN HATALARI VE CİNLERİN RAHATSIZ ETME NEDENLERİ

YARATILANLARIN EN YÜCESİ OLAN İNSANOĞLU KENDİ MAHİYET VE DEĞERİNİ BİLMEDEN BİLE BİLE ÇOK HATA YAPIYORUZ.TEK SEBEBİ İNANDIĞIMIZ DİNİN TAM ANLAMI İLE  KANUN VE YASAKLARINI BİLMEMEKTEN KAYNAKLANIYOR.YAZDIĞIM HATALARI OKUYANLAR BANA ÇOK HAK VERECEKLERDİR VE ETRAFINDA YAŞARKEN YAPILAN HATA SONUCU MEYDANA GELECEK OLUMSUZLUKLARI ONAYLAYACAKLARDIR. BİZE YAZILARIMIZDAN DOLAYI DUA EDİN  ***       SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİN;                                                                                                                                                     1=BESMELESİZ EŞİ İLE YATAN VE İLİŞKİDE BULUNANLAR; EVET BÖYLE BİR GİRİŞİMDE BULUNAN İNSANIN EŞİ İLE BİZİM DÜŞMANIMIZ OLAN CİNLER VE ŞEYTAN İLİŞKİYE GİRER.İLERİKİ SAFHALARDA MEYDANA GELEN OLAYLAR İSE DOĞACAK ÇOCUK VELEDİ ZİNADIR LAF SÖZ DİNLEMEZ VE ALLAHA HİÇ BİR YAKINLIĞI OLMAZ.TEDBİR ALINMALIDIR ÇOK MÜHİM BİR VAKADIR KIYAMET VELEDİ ZİNALAR YÜZÜNDEN KOPACAK ÇÜNKÜ NE OLDUĞUNU BİLMEDİĞİN MEZİHETSİZ İNSANLAR TÖREYİP NİFAK ÇIKARACAKLARDIR.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     2=CENABET GEZENLER ABDEST ALMAYANLAR; RABBİM MUHAFAZA EYLESİN CİNSEL İLİŞKİDEN SONRA VE DAHA BİR KAÇ TÜRLÜ ALINMASI GEREKTİREN ŞARTLARDAN DOLAYI ABDESTSİZ GEZENLER VAR. BU İNSANLAR HER AN TEHLİKE İLE BAŞ BAŞADIR.ÇÜNKÜ ABDESTSİZ GEZENLER ALLAHIN RAHMETİNDEN MAHRUM KALMAKTADIRLAR.RAHMETTEN MAHRUM KALANIN BAŞINADA HER TÜRLÜ MÜSİBET GELİR.                                                                                                                                                                                                                                                                     3=TERS İLİŞKİ YAŞAYANLAR; ALLAHIN REDDETTİĞİ VE RESULULLAH EFENDİMİZİN ÜZERİNDE DURARAK BELİRTTİĞİ BU OLAY ÇOK YAYGINLAŞMIŞTIR.YASAK OLAN TERS İLİŞKİLERİ YAPANLAR HER ZAMAN CİNLİ SALDIRISINA VE ŞEYTAN TASALLUTUNA MARUZDUR.KARŞILAŞMIŞ OLDUĞUM EN ÇOK MEVZULARDAN BİR TANESİDİR.ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN KARI KOCA ARASINDA DAHİ ÇOĞALMIŞTIR.ALLAHI VE KENDİNİ SEVEN YAPMASIN.                                                                                                                                                                    4=DOĞUM YAPAN KADINLAR VE SAHİPLERİ; ÇOK DİKKAT EDİN DOĞUM YAPAN KADININ YANINA HER İNSANI ALMAYIN LOHUSANIN YANINA CENABET BİRİ GELİRSE ÇOCUĞA MARAZLIK GELİR NASİBİ KISMETİ BAĞLANIR ÇOCUK DURMADAN AĞLAYABİLİR VE MEME  TUTMAYABİLİR.                                                                                                                                                                                                                                            5=KARI KOCA ARASINDA NİKAH AKDİ BOZULANLAR;NİKAHLARI BOZULACAK VAZİYETTE BİRBİRLERİNE TERS OLAN VE NİKAHI ZEDELENENLER ÇOK TEHLİKEDEDİR BU VUKUYU FIRSAT BİLEN CİN VE ŞEYTAN DÜŞMANLARIMIZ İSTİLA SAVAŞINA KALKIŞIRLAR, GENELDE EŞLER ÇOK ZITLAŞIRLAR VE BİRBİRLERİNİ DEĞİŞİK SİMADA GÖRÜRLER GICIK KAPARLAR BOŞANMALAR BAŞ GÖSTERİR.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     6= PİS SÜT EMZİRME; İLİŞKİ SONRASI HEMEN ABDEST ALINMALIDIR, EĞER ABDEST ALMA OLANAĞI YOKSA MEME ISLAK BEZLE BESMELE SÖYLENEREK SİLİNMELİ VEYA YIKANMALIDIR.CENABET İKEN GENELLİKLE ÇOCUK EMZİRMEYİN ÇOCUĞUN KALP GÖZÜ KAPALI OLUR BAZENDE ÇOCUK EKSERİ ZAİL AKIL OLUR YANİ LAF SÖZ DİNLEMEZ HAL ALIR BÜYÜYÜNCE ZORLUKLAR ÇEKER.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       7=ADETLİ VE NİFASLI KADINLA İLİŞKİ KURMAK; BU İLİŞKİ DİNEN YASAKLANDIĞI HALDE HAZ HALİNE  VEYA YANLIŞ YAPANLARA TAVSİYEM ÇOK BÜYÜK HATADIR.HARAMA HELAL GİBİ DAVRANMA SONUCU BÜTÜN DÜŞMANLARIMIZIN DİKKATLERİNİ ÜZERİMİZE ÇEKER VE ALLAHIN RAHMETİNDEN MAHRUM KALIRIZ.YAPANLAR ŞEYTANIN PENÇESİNE DÜŞMEKLE BAŞ BAŞADIR.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       8=ÇOCUĞA BİR BAŞKASININ MEME VERMESİ; YENİ DOĞAN VEYA EMZİKLİ ÇOCUĞA ŞAKA DAHİ OLSA MEME EMZİRME GİRİŞİMİNDE BULUNUNCA O SABİ SÜBYANIN MANYETİK ALANINI GENİŞLETME DURUMUNA GEÇİLİR. MUSALLAT OLAN MİRLER ÇOCUK İLE BERABER BÜYÜRLER. BÜYÜYEN ŞAHIS İLERDE LAF SÖZ DİNLEMEZ VE HAYATI BENCİL OLARAK YAŞARLAR. BU OLAYDA ŞEYTANIN İŞİNE GELEN EN GÜZEL DURUMDUR.                                                                                                                                                                                                                                                          9=DUASIZ VE DESTURSUZ YERLERE GİRMEK; İŞ YERİ OLSUN , TUVALET, BANYO, MEZARLIK,TÜRBE,CAMİ GİBİ VS YERLERE GİRERKEN ÇIKARKEN HER ZAMAN DUA_ DESTUR VEYA SELAMLA GİRİLİP ÇIKILMALIDIR. ALEMİ  YARATAN RABBİM BOŞ YARATMADI HEM HABERLİ HEMDE KORUMALI HAYATIMIZI YAŞAMALIYIZ. HER AN ZARAR VERECEĞİMİZ BİZİM GÖREMEDİĞİMİZ ZUHURATLAR VE ZATLARLA KARŞILAŞABİLİRİZ.                                                                                                                                                                                                                                                      10= SUYUN YÜZÜNE İŞEMEK;  BİRİKMİŞ OLSUN,AKARSU , DENİZ, HAVUZ HANGİ HALDE OLURSA OLSUN SUYA BİLİNÇLİ VEYA BİLİNÇSİZ BEVLETMEK VEYA İŞEMEK BİZİ TEHLİKEYE SOKAN DURUMLARDAN BİR TANESİDİR. SUDAN FAYDALANMA ESNASINDA CİN , EVLİYA, MELEK VS  YARATILANLAR İNSANIN BU HAKARETİNİ GÖRÜRSE ZARAR VERİRLER                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            11= SICAK SU SERPMEK; SUYU SEPME ESNASINDA CİNLERİN YA KENDİNE YADA ÇOCUĞU,EŞİ GİBİ YAKINLARINA ZARAR VERME DURUMUNDA İNSANLARA ÇOK ZARAR VERİRLER. BİRDE MÜSLÜMAN VEYA MELEKUT ALEMİNDEN BİRİNE ZARAR VERİRSEN FELÇ KALMA OLANAĞI DAHA FAZLADIR.                                                                                                                                                                                                                                  12= UYGUNSUZ VAZİYETTE ABDEST BOZMA; ALLAHIN HUZURUNDA, NAMAZ KILARKEN, CAMİDE , KURAN OKURKEN, EZAN DİNLERKEN, KABEDE VS DİNİMİZCE KUTSAL SAYILAN YER VE MEVZULARDA ABDEST BOZMAMAYA ÇABA GÖSTERMELİYİZ.BOZULUNCA TAZELEMELİ VEYAİBADETİ  TERK EYLEMELİYİZ.                                                                                                                                                                                                                   13= YATARKEN KENDİMİZİ KORUMA ALTINA ALMAMAK; UYKU HALİNE GEÇMEDEN ÖNCE OKUYARAK RUHUMUZU VE BEDENİMİZİ ALLAHIN KORUMA MERHALESİNE EMANET EDEREK UYKUYA DALARSAK ŞER OLAN HER HAL VE DURUMLARDAN KORUNURUZ. OKUNAN AYETLERLE ALLAH CC TARAFINDAN BİR ZIRH İÇERİSİNE ALINMIŞ GİBİ ŞEYTANLARIN ŞERRİNDEN KORUNURUZ.                                               14=SOĞAN, SARMISAK VEYA YEŞİLLİKLERDEN YAKMAK; CİNLERİN SEVDİĞİ BİLİNEN SOĞAN SARMISAK VE YEŞİLLİKLERİ YAKMAK TEHLİKE ARZEDER YAKILANLARIN BAŞINDA TOPLANIRLAR BİR NEVİ NEFİSLERİ SİNER,ELDE EDEBİLMEK VE FAYDALANABİLMEK İÇİN ZARAR VE SALDIRIYA GEÇEBİLİRLER.BİRDE SAHİPLENDİKLERİ BİR MALZEME VARSA ELİNDEN ALINMIŞ HİSSİ İLE İNTİKAM GÜDERLER.HER İŞİ BESMELELİ YAPIN.                                                                                                                                                                                                                         15=KÜFÜR ETMEK; YERLİ YERSİZ ZAMANLAR DİLİMİNDE DİNİ VECİBE VEYA ŞAHSİYETLERE KÜFÜRDE BULUNMAK TEHLİKELİDİR.KÜFÜR ESNASINDA ALLAHIN RAHMETİNDEN MAHRUM KALMA OLANAĞI BİZİ HER ŞEKİLDE PERİŞANLATIR. BAZI KARŞILAŞTIĞIM OLAYLAR KARŞISINDA MÜSLÜMAN CİNLER TARAFINDAN KÜFÜR EDEN KİŞİ ÇARPILARAK AĞZI GÖZÜ EYİLMİŞ BİR VAZİYETTE KARŞIMA ÇIKTI.   16=AVRET MAHALİNE DİKKAT ETMEME;EN TEHLİKELİ DURUMLARDAN BİR TANESİ İNSANIN AVRET MAHALİNİN DİNİ VECİBELER DAHİLİNDE ÖRTÜLÜ OLMAMASIDIR. NASIL BİR İNSAN ÇIPLAK KİŞİYE BAKINCA İŞTAHI KABARIYOR İSE BİZE HER AN HÜKMEDEBİLECEK CİNLER BİZDEN ON KAT DAHA İŞTAHLA SALDIRI HALİNE GEÇİYOR.ONLAR BİZİ GÖRÜYOR FAKAT BİZ ONLARI GÖREMİYORUZ.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              16;BÜYÜ YAPTIRMAK; HER NE AMAÇLA OLURSA OLSUN İSTER HAYIR İSTER ŞER DURUMLARDA KENDİ PİS NEFSİMİZİN İSTEĞİ ÜZERİNE BAZI ŞEYLERİ KAZANABİLMEK İÇİN BÜYÜYE BAŞ VURULUYOR. BU OLAY KARŞISINDA BÜYÜ YAPILINCA HER DURUMUMUZU FIRSAT BİLEN KAFİR CİNLER OLAYA VAKIF OLUP İNSANLARA MUSALLAT OLUYORLAR.ALLAH RIZASI İÇİN BÜYÜYÜ SİLİN AKLINIZDAN YAPAN VE YAPTIRAN ALLAHIN RAHMETİNDEN MAHRUM KALACAKLAR. KENDİMİZİ RABBİMİZİN MÜKTESATINA TESLİM EDELİM HER ŞERDE BİR HAYIR VARDIR.                                                                                                                                                                                                                                                              17= ÜZÜNTÜYE KAPILMAK; ALLAHIN BAŞIMIZA YAZMIŞ OLDUĞU KADER SAFHALARINDA CAN SIKICI VUKULARDA FAZLA ÜZÜNTÜYE DÜŞMEK İNSANIN MANYETİK ALANINI GENİŞLETİR VE CİNLERE GEL ÇAĞRISI VERİLİR ÇOK TEMKİNLİ OLMAMIZ LAZIM AKLIMIZI YİTİREBİLİRİZ.ÜZÜLEREK ALLAHA ASİ OLMUŞ OLUYORUZ ONUN İÇİN ŞÜKÜRÜ ELDEN BIRAKMAYALIM.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            18=CİN ÇAĞIRMA İŞLEMLERİ UYGULAMA;  BESMELE VE ÜÇ İHLAS BİR FATİHA OKUYARAK EY RUH DAVETİME İCABET EDİN VEYA EY CİN BANA YARDIM ET DİYE NİDADA BULUNARAK ÇAĞIRMA YAPARLAR. ZANNEDECEKLERİ ŞEY KENDİLERİNE HAKİKATEN YARDIM EDECEK . NE ALAKA GELEN CİN İNSANLA GIRGIR GEÇECEK VE DAHA SONRA GÖNDEREMİYECEK VE İNSANA MUSALLAT OLACAK. RAHATSIZLIKLA BİR HAFTA SONRA UYKUSUZLUKLA BAŞLAR.                                                                                                                                                                                                                     19=ANİ ANDA SEVİNÇ YAŞAMA;   BİR İNSAN ANİ BİR ANDA FAZLA SEVİNİNCE DIMAĞI OYNAR VE BUNU FIRSAT BİLEN CİNLER YANAŞIR. HELEKİ SEVİNÇ ESNASINDA FAZLA HOPLAMA  BAĞIRMA ANINDA DİKKAT ÇEKİLİR.KISKANÇLIĞINDAN DOLAYI ZARAR VERİR.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                  20=YANLIŞ İBADET ŞEKİLLERİ;  KENDİ KAFASINDAN VEYA BİR SÖYLENTİYE RİVAYETEN GÜNEŞE KARŞI OTURUP ZİKİR ÇEKME__ KURANI ALTTAN YUKARI DOĞRU OKUMA__ IŞIKLARLA VE ATEŞLERLE DANS EDEREK__ TÜTSÜ KULLANARAK___ BİR ŞEYLER YAKARAK GÜÇ KAZANMAK İÇİN DEĞİŞİK ŞEKİLLERDE İBADET EDEREK DEĞİŞİK İSTEMLERDE BULUNARAK İŞLEM VE EYLEM YAPANLAR MUHAKKAK CİNLERİN ESARETİ ALTINA GİRER.                                                                                                                                                                                                                                21=LOHUSA HALLERİ; KADINLAR LOHUSA HALİNDE İKEN YANINIZDA REFAKATÇI BULUNSUN YADA DURMADAN ALLAHI ZİKREDİN EZBERDEN AYET OKUYUN.YOKSA KISKANÇLIĞINDAN EVDE KALMIŞ,EVLENEMEMİŞ,ÇOCUK   DOĞURAMAYAN ÇİRKİN,BUNAMIŞ, İHTİYAR,DİNSİZ OLAN CİNLER YA ÖLDÜRMEYE YADA RAHATSIZLIK VERMEYE GELİRLER. DAHA SONRA RAHATSIZLIKLARI ARTIRARAK İSTİLA ETMEYE BAŞLARLAR.                                                                                                                                                                                                                                         22=BÜYÜ YAPANLAR; ALLAHIN RAHMETİNDEN UZAK KALMANIN SEBEPLERİNDEN BİR TANESİ OLAN BÜYÜ YAPTIRMA İŞLEMİNDE ARKADAN YAPILAN BÜTÜN BÜYÜLERDE İYİLİK İÇİN DAHİ YAPILMIŞ OLSA KAFİR CİNLER DEVREYE GİRER VE İNSANLARIN HAYATINI BELİRLİ BİR SÜRE SONRA KARARTIRLAR. CİNLER BU FIRSATI ÇOK KOLAY VE KENDİLERİNE BİR ÇAĞRI GİBİ YOL TUTUP İNSANIN MANYETİK ALANINI HER ŞEKİLDE KULLANIRLAR.BÜYÜ YAPILAN KİŞİDE MUHAKKAK CİN TAHAKKUKU VE SALDIRISI VARDIR.CİN TAHAKKUKU NE İSTENİYORSA O İŞLEM ÜZERİNDEN İNSANLARIN DÜŞÜNCE SİSTEMİNİ KONTUROL ALTINA ALMAKTIR.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                23=MEZARLIK AHLAKI;  MEZARLIKTA DOLAŞIRKEN ÇOK TEMKİNLİ OLMAMIZ LAZIMDIR.BİLİYORUZ Kİ MEZARLIKLARDA MEKAN EDİNMİŞ CİNLER VE KABİLELERİ VAR VEYA ONLARDA ZİYARET MAHALİNDE GELİRLER.ABDESTSİZ, CENABET, ADETLİ YANİ DİNE AYKIRI BİR ŞEKİLDE GİTMEK ÇOK TEHLİKELİ VE CAİZ DEĞİLDİR. MEZARLIKLARA SAYGILI DAVRANMAK ÇİĞNEMEMEK VE SESLİ AĞLAMAMAK GEREKİR.                                                                                                                                                                                                                                                                      24=NİKAHLANMADAN ÖNCE İLİŞKİLERDE; RESMEN AÇIKLAMA YAPMADAN VE KİMSE BİLMEDEN GİZLİ İLİŞKİ KURUP SONRADA EVLENEN KİŞİLER HER ZAMAN TEHLİKEDEDİR. DAHA SONRA KARI KOCA ARASINA SOĞUKLUK DÜŞER VE AYRILMALARA KALKARLAR. NEFSANİ YÖNDEN BİZEDE YOKMU DİYE SALDIRAN CİNLİ İNSAN HAKKINDA ORTA MALI ZANNEDEREK SALDIRIR. DİKKAT EDERSENİZ ZİNA YAPAN KADINLARIN CEMALLERİ HEP KARARIR. TOPLUMDAN UZAK VE SOĞUK CEMALE BÜRÜNÜR.                                                                                                      25=CİNSEL DOYUMSUZLUK; GİRMİŞ OLDUĞU İLİŞKİLERDE YAPMIŞ OLDUĞU İLAÇ_ SIVI_TERS HAL VE HAREKETLER DİMAYI YERİNDEN OYNATIR VE FAZLA İSTEĞE YOL AÇAR BU HALLER İNSANIN MANYETİK ALANINI GENİŞLETİR VE SAPKINLIKLAR YOL AÇAR. AHLAKSIZLIK HALLER CİNLERE BİR ÇAĞRI ZİLİDİR TEHLİKESİ FAZLADIR. BU HALLERE MARUZ KALANLAR ASLA KOPMUYACAK DERECEDE RAHATSIZLIKLAR YAŞAR VE ÖLÜMLE SONUÇLANA BİLİR.                                                                                                                                                              26=KORKUTMA HALLERİ; ŞAKA VEYA GERÇEK OLSUN İNSANI HABERSİZDEN KORKUTUNCA BİRDEN MEYDANA GELEN BOŞLUK ALANI CİNLERİN VÜCUDA YERLEŞMESİDİR. HIZLI AKIM OLAN KORKU İNSANI DEPRESYONA SOKAR EN ÇOK BU HALDE İKEN BEYİN DEVRE DIŞI KALIR. YERLEŞME GERÇEKLEŞİRSE İNSAN O KORKUYU ATAMAZ VE CİNLER VÜCUDA HER KONUDA HÜKMEDERLER.                                       27=EŞLERE BASKI YAPMA; KARI KOCA ARASINDA ERKEKLERİN KADINLARINA HER YÖNDEN BASKI YAPMASI KADINLARI SIKINTIYA DÜŞÜRÜR. SIKINTIYA DÜŞEN ELİNİ HER ŞEYDEN ÇEKER İSYAN DUYGUSU ÇOĞALIR BU HALDE AKLINDAN GEÇENLER BİR ÇAĞRIDIR. İLERİKİ ZAMANLARDA MUSALLAT HALİ ZUHUR EDER VE DELİRME HALLERİ BAŞ GÖSTERİR.                                                                                                                              28=KARANLIK  YERLER;GENELDE İNSANIN KORKTUĞU VE ÜRPERDİĞİ ZAMAN KARANLIK VE BOŞ ALANLARDIR.KARANLIK YERLERDE GÖZ GÖRMEDİĞİ İÇİN KALP PANİĞE DÜŞER ALLAH ZİKRİ AKLA GELMEZ KENDİNİ O HALDEN KURTARMA HİSSİNE KAPILIR. FAZLA ÜZERİNE KORKU GELİNCE VERMİŞ OLDUĞU TEPKİ VE DÜŞTÜĞÜ HAL SONUCU CİNLENİR. KARANLIKTAN DAİMA KORKAR IŞIK YAKARAK YATMALAR BAŞLAR. ÖNÜNE GEÇİLMELİ VE KORKANA OKUNMALIDIR.KARANLIKTA FAZLA DOLAŞMAYIN.                                                                               29=BAĞIRARAK KONUŞUP KÜFÜR HALİNDE; YÜKSEK SES DİKKATİ ÇEKTİĞİ  GİBİ BİRDE KÜFÜRLE KONUŞAN ZATEN EN BÜYÜK TEHLİKEDEDİR. İMANIN GİDİŞİNE SEBEP OLAN KÜFÜRDEN SONRA İNSAN ZATEN ŞEYTANIYETE TESLİM OLMUŞTUR. BU HALDE İKEN ALLAHIN RAHMETİNDEN MAHRUM KALINIR. RAHMETTEN UZAKLAŞAN HER İŞİNDE ZULMANİLEŞİR BÖYLECE EN KÖTÜ HALDEDİR VE İSTİLA OLUR.                                                                                                                                                                                                                                                                         30=SARHOŞ HALLER; İNSAN ALMIŞ OLDUĞU DIŞARDAN VÜCUDA BİR MADDE İLE SARHOŞLAŞIR. BU HALDE İNSAN İKİ YÖNDEN MANYETİK ALANI GENİŞTİR, BİRİNCİSİ UYUŞUK HALDEDİR NE YAPTIĞINI BİLMEZ, İKİNCİSİ DÜŞMÜŞ OLDUĞU DURUM İLE GÜNAHKAR VE RAHMETTEN UZAKTIR. BU HALE DÜŞENLER ÇOK TEHLİKEDEDİR. ALLAHI KIZDIRAN HAKİKATEN İŞİ ZORDUR ŞEYTAN TASALLUTUNDADIR.              31=PEYGAMBERE SAYGISIZLIK; PEYGAMBER ALLAHIN VEKİLİDİR ONA YAPILAN SAYGISIZLIK RABBİMİZE OLMUŞTUR. BİZ ŞAHSIMIZA BİRİNE VEKİL GÖNDERİP BİR ŞEYLER İSTESEK GİDİLEN ŞAHIS KÖTÜ TEVAZU İLE BİZİM VEKİLİMİZİ KOVALASA BOZULURUZ DEMİ??? İŞTE VUKU ALLAHIN SEVDİĞİ RESULUNE YAPILAN SAYGISIZLIKTAN DOLAYI RAHMETTEN UZAK KALIRIZ. DURUM SONUCU ŞEYTAN İLE MÜCADELE BAŞLAR.                                                                                                                                                                                                                               32=CENABET VE ADETLİ İKEN TIRAŞ OLMA VE SAKINCALI HALLER; VÜCUD PİS İKEN ÖNCE ABDEST ALIN VE ÖYLE TIRAŞ OLUN.BANYODA BİLE AVRET YERİNİ TIRAŞ ETMEYİN ABDESTİ ALIN SONRA İŞLEM YAPIN.PİS HALLERDE İKEN İBADETE YAKLAŞMAYIN. KUTSAL DEĞERLERE ÖNEM GÖSTERİN.BİR ANDA NERDEN GELDİĞİNİZİ BİLMEYECEK ŞEKİLDE ÇARPILMA VE CİNLERİN SALDIRISINA MARUZ KALIRSINIZ. TEMİZLİK HALİNDE İNSAN HER ZAMAN KORUMA ALTINDADIR.                                                                                                                                            33= RÜYA HİSSİYATI GİBİ HAYALLERLE CİNSEL İLİŞKİ;   İNSAN HAYAL EDEREK CİNSELLİKTE HADDİ SAFHALARA BÜRÜNÜR VE EL İLE VEYA DEĞİŞİK ŞEKİLLERDE BOŞALMA HAL  İLE HAREKETLENMELERDE BULUNUR BU AN CİNLERİN ÇOK HOŞUNA GİDEN HALLERDİR.RÖTGENCİLİK YAPARKEN DAYANMA GÜCÜ AZALAN MANTIKSAL BÜTÜNLÜĞÜ OLMAYAN CİNLER KENDİ ALEMİNDEN İNSAN ALEMİNE HEMEN ZUHUR EDERLER. BİZLERİN BİLE İZLEME OLAYININDAN SONRA ŞİRAZEDEN ÇIKMA DURUMUMUZ ÇOK TEHLİKELİDİR.SALDIRGAN VE TERBİYESİZ BİR HALE GELEBİLİYORUZ. HAYVANLARA DAHİ CİNSEL İLİŞKİ SAPKINLIĞI YAPILIYOR VEYA AYNI CİNSTEN ERKEK ERKEKLE KADIN KADINLA İLİŞKİYE GİRİYOR ÇOK TEHLİKEDEYİZ.ALLAHIN REDDETTİĞİ İLİŞKİLER KURMAK RAHMETTEN MAHRUMLUKTUR.

34=YIKANMAYI TERK ETME; YIKANMA VE ABDEST ALMA OLAYINI KASDEN ERİNME VEYA İNANMIYARAK TERK EDEN İNSANLAR ÇOK. GENELDE CENABET GEZİYORLAR. CENABET İNSAN ALLAHIN RAHMETİNDEN MAHRUM KALIR HİÇ BİR İŞİ RAST GİTMEDİĞİ GİBİ ŞEYTAN İLE İŞ BİRLİĞİ İÇİNDE OLUR. ŞEYTANI DUYGU VE DÜŞÜNCELER NEFSİNE HOŞ GELDİĞİ İÇİN UYGULAMAYA TEZ GEÇER. BÖYLECE MANYETİĞİ ELE GEÇİRİLMİŞ İNSAN ÇOK ZOR DURUMDADIR.                                                                                                                                                                                             35=ALİME KÜFÜR ETME; DİNİ BİLGİSİNİ AKTARAN HAK YOLUNDA HİZMET VEREN KİŞİLERE KÜFÜR ETMEK ÇOK TEHLİKELİDİR.KENDİ ŞAHSIMIZA NAMAZ KILMAYI BİLE İÇİMİZE SİNDİRMEDİĞİMİZ HALDE HAK YOLUNDA ÇALIŞIP ALLAHA YAKIN OLAN KİŞİLERE KÜFÜR ETMEK DURUMUMUZU DEĞİŞTİRİR.FARKINDA OLMADAN ÇARPILIR VEYA İSTİLA OLURUZ.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             36=KASTEN İBADETİ TERK ETME; DÜŞÜNCEMİZ NE OLURSA OLSUN BAŞLAMIŞ OLDUĞUMUZ İBADETİ BİLE BİLE TERK ETTİĞİMİZDE ALLAHA KÜFÜR ETMİŞ OLURUZ. BU HAL RABBİMİZİN RAHMETİNDEN BİZİ MAHRUM BIRAKIR. MESELA ORUÇLU İKEN BOZMAK, NAMAZI YARIDA BIRAKIP KILMAMAK GİBİ DURUMLAR BİZİ UÇURUMA SÜRÜKLER.                                                                                                                                                            37=ZİNA YAPIP EŞİ İLE İLİŞKİYE GİRENLER; GENELDE ZİNA YAPAN KADINLARIN ÜZERİNDE FERİŞTAH MUSALLATI BULUNUR, BÖYLE İKEN BUNLARLA İLİŞKİ KURANLAR ALDIKLARI PİSLİĞİ EŞLERİNE AKSETTİRİRLER. PEK FAZLA OLUŞAN ZİNA HALLERİ AİLEYE BİR BULAŞIKTIR.DÜZENİ BOZAR, AİLE ARASINDA SOĞUKLUK OLUR VE CİNLER TEMİZ AİLEYİDE ELE GEÇİREBİLİR.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       38=KURANA KÜFÜR; OKUMA ESNASINDA VEYA İÇİNDEKİ KANUNLARI KABUL ETMEME DURUMU İNSANI ÇOK DEĞİŞİK HALLERDE UÇURUMA GÖTÜRÜR.RABBİM NE GÖNDERDİ İSE İNSANOĞLUNUN İYİLİĞİNEDİR. KURAN BİZZAT ALLAHIN KULLARINA EMRİ VE YASAKLARIDIR.BİZİMLE KONUŞUP KELAM EDEN RABBİMİZİN SÖZÜNE YALAN DERSEK HALİMİZ NİCE OLUR. KİMİN SÖZÜNE GİDERSEK ONDAN YARDIM DİLENELİM. BİZİ BİR KİŞİ YALANLASA SONRADA BİZDEN YARDIM DİLENSE O KİŞİ BİZDEN FAYDALANAMADIĞI GİBİ BİRDE AZAR İŞİTİR.    

09/20/12

CİNLİ HASTA TEDAVİ ŞEKLİ

RAHATSIZ KİŞİ İLE KARŞI KARŞIYA VEYA TELEFON VE KAMERA ARACILIĞI İLE KONUŞULUP ÜZERİNE OKUMA YAPILARAK ÜZERİNDE NE OLDUĞU ANLAŞILIR. HASTAYA VERİLEN CİNİN RAHATSIZLIKLARI O İNSANI IKNA EDECEKTİR. YAPILAN TANI ESNASINDA MEYDANA GELEN RAHATSIZLIKLAR HASTANIN DURUMUNU VE DERECESİNİ GÖSTERİR ;                    **** HASTANIN KALBİ HIZLI HIZLI ATMAYA BAŞLAR_ NEFESİ DARALIR_ ELİ AYAĞI TİTRER_ MİDESİ BULANIR_ BAŞI AĞRIR_ BAYILIR_ İSTİFLA EDER_ SALDIRIR_ AĞZINA KÖPÜKLER BİRİKİR_ KAÇAR_ UYKUYA YATAR_ AĞLAR_ AĞRI ÇEKİYORMUŞ GİBİ SIZLANIR_ KAFALARINI SALLARLAR_ KONUŞMAZLAR_ BAKIŞLARI DEĞİŞİR_ DURMAK BİLMEYEN GÜLMELERE BAŞLAR_ ESNEME TUTAR_ KALP SANCISI ÇEKER_ AŞIRI TERLER_ BAĞIRMA OLAYLARI ZUHUR EDER.                                                                                                  ——-Böyle hal ve vaziyetleri alim görünce hastanın üzerinde ne olduğunu anlar ve söyler. Daha sonra hastanın halini anlatır ve kurtarma işine geçer. Cinli hastanın kurtarması her zaman zaman alır bu alimin bileceği ve verdiği zaman içerisinde gerçekleşir.Cinli hastanın rahatsızlık safhaları vardır.Bu safhaları bilen ve makamı olan alim uygulamayı ona göre yapar.                                          ****1=TEBELLEŞ HALİ; Cinlerin insanlar üzerindeki ilk halleridir.Zuhuratların ve rahatsızlıkların ilk başladığı durum ve vaziyetidir.Bu haldeki insana ağır ağır yanaşmalar başlamıştır.Rahatsızlıkları kendini dışardaymış gibi göstererek uygular.Uyku uyutmaz, baş ağrıtır, korku  verir, bir nevi nişane vurma gibi bir haldir.Hani biz evladımızı everirken alacağımız kıza söz takar veya adını koyarızya biz kızınıza talibiz diye atılımda bulunuruzya işte öyle cinlerde insana  kafayı takar.Bu safhada insanı kurtarmak çok kolay 7, 14 veya 21 günde işlem biter, tedavisini olur.Allahın izni ile eser ve şikayet kalmaz.                                                                                                                                                      ****2=MUSALLAT HALİ; Cinlerin insanlar üzerine kendini ikinci dereceden hissettirdiği durumdur rahatsızlıklar aşırı derecede artar.Mesela arkadan seslenme, aşırı korku,gölge halinde görüntügibi vs haller zuhur eder.Hani biz evladımızı nişanlarız iki taraf arasında bir yakınlaşma başlar ya görüşmeler, latifeler, karşılıklı anlaşmalar ve yaklaşımlarımız başlar. İŞTE bu safha cinler aleminden insanlar alemine yaklaşım durumudur.Tehlike başlamıştır insan bunalıma girer ve durumunda değişiklikler başlar.                                                                                                                                                                       ****3=İSTİLA HALİ; Cinlerin kendilerini tam anlamıynan gösterme safhasıdır ve çok tehlikeli anlardır.İnsanlarda düğün hazırlıkları ve düğün zamanı varya mürüvet görme hali işte o hal cinlerde başlamıştır.Cinler aleminden insanlar alemine tam anlamıynan saldırma ve elde etme durumu gerçekleşiyor demektir.İnsanın halinde aynı suda boğulma ve bulanık halde yaşama belirtileri başlar, yaşayış tarzına anlam veremez.Delirme ve aklını yitirme olanağı çok görülür.çok temkinli olmak lazımdır.                                                                                                                                                    ****4=EVLENME HALİ; Cin artık insanı yada insan artık cini ele geçirmiş bir birleri ile karı koca hayatı yaşıyorlardır.Cinsel yönden beraberlerdir aynı insanlar nasıl ilişki yaşıyorsa aynen yola devam edilir. Sakıncaları çoktur; cin bir evli insanı ele geçirdi ise insan karısına veya kocasına yaklaşamaz.İnsanın insanla cinsel ilişkisi biter ve karı koca olamazlar, hep döğüş çekişle hayatları biter.Erkekte düşüklük meydana gelir, kadında kasılmalar ve ilişkiye girmeme durumu zuhur gösterir.Kadın ilişkiye girsede kocasına tiksinti ile bakar, ağlar, kasıklarını sıkar, ayaklarını karnına dayar çok zor haller geçirir.Kendine tecavüz ediyormuş hisseder tuhaf hallere bürünür.                                                                      ****5=ZAPTEDİLME HALİ;  Cinlerden makamı yüksek olanlar insanlara zuhur edince insanoğlunun halinde çok büyük bir değişiklik meydana gelir; tam anlamıyla delirir, saldırganlık görülür, değişik haller ve hareketler yapar.  Mesela bir kafir cin FERİŞTAH ın emrinde en az 17313 adet asker görev yapar. İnsana saldıran ve elde etmeye çalışan feriştah insanı insanlıktan çıkarır. RABBİM korusun çok tehlikeli bir haldir. KAFİLE HALİNDE insana zarar verenlerde olur;  bu hallerde insanlar çok ama çok rahatsızdır, uyku hali olmaz kaybolur,delirir çok zor durumdur. BU HALİ gören alim hemen müdahale eder.Doktorların bulamadığı pisikolojik durumlar zuhur eder.                                                                   ———-MÜCADELE      EDENLERE       ÖĞÜTLERİM ———————————–***1=Kuranı kerimin nuru ile tedavi edilmeyecek hiç bir durum yoktur.ALLAH CC bize kuranı  en büyük hediye ve şifa kaynağı olarak göndermiştir. Kesinlikle tedavi olan kişi buna inanması ve bilmesi çok mühimdir.                                               ***2=Cinlerin vesvese ve çalımlarına asla kapılmayacak; çoğu zaman rahatsız kişiye sen tedavi olamazsın telkini vererek uzaklaştırır ve istila ederler.Asla tedaviden vaz geçilmemelidir.İnsanın hafızasını konturol altına alabilirler.               ***3=Okuma, ibadet ve taatlar esnasında muhakkak üzerine sıkıntılar gelebilir kesinlikle vazgeçmeyecek devam edecek.Allahın rahmeti ve kuranın nuru ile cinlere galip gelinile yoksa asla rahatsızlıkları gitmez.                                                                  ***4=Tedavi esnasında alim insan ne verdi ise harfiyen uygulama yapacak yarım kalma ve uygulamama durumu meydana gelirse yanma esnasındaki cinlerin saldırısı dahada artar ve tehlike arz eder.                                                                ***5=Hasta asla aceleci olmayacak hangi süreç verildi ise takip edilecek en uzun süre 41 gün olabilir.Alimin gözetimi halinde bilgi verilerek süreş takip edilecek ve uygulama yapılacak.Öyle hoca hoca gezme işlemi ile hiç bir yere varılmaz.Alim ve hocalar sadece bir vesile kaynağıdır şifa rabbimizin tecelliyatıdır.Maksat hakiki alimi bulup zuhuratlara uyarak sonuca varmaktır.   ***6=Cinlenmiş insan hususunda göz ardı edilecek durum meydana gelirse o insanı hayata mahkum etmiş olursunuz çünkü; cinlerin musallat olduğu insanda insanlık hayatı  biter biçare olarak hayatına devam eder yada ölümüne sebep olur.                                                                                                                                           **—--CİNLİYİ TEDAVİYE BAŞLAMADAN ÖNCE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN        —————————————-HUSUSLAR——————————————-*****A=Tedavi edecek kişinin ehil ve bilgili olmasına çok dikkat edilmesi gerekiyor; çünkü karşısındaki hastaya gözle görünmeyenler tarafından rahatsızlık veriliyor temkinli ve dikkat çok önemli her hangi bir bilinçsiz kişi tarafından müdahele sırasında bir olumsuzluk vuku bulur ise hastaya çok zarar gelebilir.En ufak zarar cinler tarafından boğulabilir.Tedavi edici alimi size göstermiş olduğu cinli üzerindeki etkiler sonucu kalbinize mütmainlik gelmesi şarttır.Yoksa para karşılığı ve isim yapmak için bozuk ortamlar ve durumlar meydana gelebiliyor.Şarlatanlar hakıki alimlerin işinide zorlaştırıyorlar çok dikkat edilmelidir.Kulaktan dolma uygulamalarla ben havascıyım diyip ayetleri kullanarak çok insana zarar verilmiştir.                                                                                               *****B=Tedavi eden kişinin ehli islam ve mütedeyyin olmasına dikkat edilmelidir, dini vecibeleri yerine getiriyor olması lazım.Günah batağına batmış insan hiç bir işleme kalkışamaz.Yaptığı ilim ve tedavi uygulamasındada muhakkak bir açık verir bunun tek sebebide hasta dahada rahatsız olur.                                   *****C=Tedavi edecek hastanın üzerinden kafir cinlileri yakıp yok etmesi gerekir.Daha sonra cinlerin vücuda ve ruha yapmış olduğu zararları alması ve okumalarını bizzat kendi yapıp hastaya zikir şeklinde ayetler vererek kuranın nuru ile işlemi sonlandırması gerekir.                                                                                               *****D=Hasta olan kişinin sıkıntısının neden kaynaklandığını açığa vurmalıdır ve tesbitini yapıp uygulamaya geçmelidir.mesela;;;  cinmi_ büyümü _ sihirmi_ saramı_ nazarmı _ göndermemi _ ümmü sübyan mı – korkumu – tebelleşmi – musallatmı _ istilamı _ evlilikmi _ zapteylemek mi teşhisini yapması lazımdır. Pisikolojik hastalar hastane tedavisi görmüş sonuç alınamamışsa muhakkak cinler tarafından rahatsız ediliyordur buda böyle algılanmalıdır.                               *****E=Hastaya okumaya başlamadan önce boy abdesti olup olmadığı sorulmalı ve abdestli vaziyette işleme başlanılmalıdır.Ortamda necaset olmaksızın çalgı aleti,resim,cünüp,çocuk,deli,televizyon,hayızlı kadın ve cahil insan bulunmamalıdır.Hasta nasıl rahat ediyorsa ortam yapılmalıdır.                     *****F=Allah rızasını ve hak yolunun emirlerini gözeterek güzel ve ihlaslı niyetle başlıyarak yol alınmalıdır.Mümkünse tedavi esnasında bir tane refagatçı olmalı ve fazla insan bulunmamalıdır.                                                                                 *****G=Hastanın tedavi olma tutumuna dikkat edilmelidir, tedavi olmak istemeyen kişilere yaklaşılmamalıdır derler ama çok yanlıştır insanı delirmeye, evliliğe, yanmaya, sakat kalmaya ve ölüme terk edebilirsiniz.Çoğu intiharların sebebi cinler alemidir.Hasta niyetini iyi tutacak ve zikirlerle sonuca varılacaktır, kendisi zikir çekemiyorsa üzerine yakını okuyacaktır.                                                       *****H=Eğer cinli insan tedaviye olumlu bakmıyorsa onu motive edilmelidir zararları anlatılmalı ve üzerinde büyük bir belirti bırakan hali göstermek lazımdır.Hasta bayıltıla bilinir, istifar ettirilir, ağlatılır, çektirilir, boğdurulur yani cini üzerinde gösterilir.Mantıklı olarak kendinin kötü durumunu gören insan bu düştüğü illetten kurtulmak isteyecektir.

CİNLERİN VARLIĞI ve YAPISI

Yüce Kitabımız Kuran ı Kerim de iniş sırasına göre 40. sure ,resmi sıralamaya göre 72. sure olan Cin Suresi 28 ayettir. Kuranda Cinlerin varlığı ilgili 30 dan fazla ayet vardır .

Cinler dumansız ateşten yaratılmış gaybın varlıklardır.

Kur’an-ı Kerimde
55/RAHMAN-15: Ve halakal cânne min mâricin min nâr (nârin).
Cann’ı (cinni) da ‘yalın, dumansız bir ateşten’ yarattı.
(Hicr 27) ” Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.” Ayetleriyle
CİNLERİN ateşten yaratıldığı ifade edilmektedir
Ancak ;Onlarda insanlar gibi yerler içerler ,evlenirler ve çoğalırlar ,erkeklik ve dişilikleri vardır,doğarlar ölürler .

KAÇ ÇEŞİT CİN VARDIR ?

Cinler şu şekilde sınıflandırılabilir:
1-Müslüman cinler
2-Müslüman ve mü’min cinler
3-Kâfir cinler
Allah, Âdem (A.S)’a secde emrini verdiği zaman, secde etmeyen iblistir.
İblis; Cin tayfasındandır.
İblis, kâfir cinlerin başındadır. Ve tektir. Âdem (A.S)’a secde emrine karşı gelen de odur. Ve kıyâmete kadar yaşayacağına dair Allah’tan söz almıştır.
Şeytan (ona hizmet eden kâfir cinler), cin tayfasındandır.
İnsanları kandırmak asıl görevidir.

Peygamber (s.a.v)efendimiz buyuruyor:
Cinler 3 gruptur.
Birinci gruptakilerin kanatları vardır ve gökyüzünde uçarlar.
İkinci sınıf yılanlar ve akreplerdir.
Üçüncü sınıfı ise konar göçerler grubu teşkil eder .

YEMEĞİMİZİ PAYLAŞIRLAR

CİNLER şua ,enerji varlıklar oldukları için bizim gibi yemek yemezler.

Onların beslenme şekilleri kokudur
Kemik artığı, et kokusu en sevdikleri kokulardır.

Kâfir olanları, kan, irin, hayvan pisliği kokularını çok sever.

Sigara dumanını çok severler.

Sofraya oturduğunda kim “Besmele” çekmezse yemeğini kâfir cinlerle paylaşır.

NERELERDE YAŞARLAR HANGİ MEKANLARI SEVERLER

Cinler dünyanın her yerinde ,denizlerde ,çöllerde ,kayalıklarda ıssız yerlerde yaşarlar.
Kafir cinler;en çok mezarlıklarda yaşarlar,
Harabe, ıssız yerleri severler.
İnsanların çöplük, mezbele olarak kullandıkları yerlerde yaşamayı tercih ederler çünkü onlar insan artıklarını yerler.
Ayrıca hamamlar ,ağaç dipleri ,kaya yarıkları ve deliklerinde yaşarlar.
Çok pis insanları çok severler. Özellikle pis insanların kokularına bayılırlar.
Pis evler ,namaz kılınmayan evler, Kur’ân okunmayan evler mekânlarıdır.
Evlerde en çok banyo ve tuvalette bulunurlar.
Tuvalete girince özellikle Allah’ı hatırlatırlar.

Kafir Cinler, şeytanlarla birlikte insanları kötülüklere sevk etmek ve onları yoldan çıkarmak için işbirliği halindedirler. Zihinlere ve kalplere bunların güzelliklerini fısıldarlar. Kur’an-ı Kerimde bu konu şöyle haber verilir:

(En’am Suresi 112–113). “Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere (ve ümmetine) düşman yaptık. Bu şeytanlar ahirete inanmayanların kalplerinin o sözlere yönelmesi ve ondan hoşlanması için, bir de işledikleri suçlarını işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onları düzmekte oldukları iftiraları ile baş başa bırak.”

Mü’min cinler camilerde, mü’min evlerde barınırlar.
Evlerde mü’min cinlerin bulunması iyidir
Çünkü onlar şeytani cinlere karşı koruma görevi yaparlar.

YARIN
CİNLER NE KADAR YAŞARLAR
CİNLER İNSANA TESİR EDERLER Mİ
KÖTÜLÜK YAPARLAR MI
GAYBDAN HABER VERİRLER Mİ
Ömürleri ne kadardır : Kaynaklarında bize ilettiğine ve ortak kanıya göre CİNLERİN Ömürleri çok uzundur. Sahâbe zamanından bugüne kadar yaşayan cinler vardır. 1000, 1500 sene ömürleri vardır.
Cinler insan tesir ederler mi:
Cinler İnsan bedeninde de barınırlar .
Kâfir cinler insan bedenini istediklerinde sahiplenirler. Bir insan bedenini sahiplendiler mi saraya yerleşmiş gibi sevinirler. Bedende çok rahat ederler. O kişinin ağzını, gözünü, beynini, kalbini kısacası azalarını kullanırlar. İsteklerini yaptırmak üzere harekete geçerler .
O kişiyi kullanırlar ve istem dışı her türlü hareketi davranışı yaptırırlar. Bu durumda olan kişi normal yaşantısında asla yapmayacağı şeyleri yapmaya başlar.Bu istem dışı davranışlar bazen etraftan fark edilir bazense fark edilmez .
Ama kişide bir tuhaflık olduğu hissedilir ama bir anlam verilemez ,”ne oldu buna birdenbire değişti sanki başka biri oldu” ifadeleri kullanılır.

KÖTÜLÜK YAPARLAR MI ?
Cinler, şua ve enerji gibi varlık olduklarından, vücudun her tarafına nüfuz edebilme kabiliyetini haizdirler.

. Aslı cin olan şeytan için, Efendimiz (sav): “O, kanın damarlarda dolaştığı gibi, insan vücudunda dolaşır” buyurmaktadır.
Bu hadisten anlaşıldığı gibi cinler, vücudun en iç organlarına kadar nüfuz edebilir ve orada
Yaşayabilirler.
bir kısım hastalıklara sebep (şeytani cinler)yada o hastalıklara engel olabilirler.(Rahmani Cinler)
Ancak Kafir Cinlerin vucuda yerleşme sebebleri farklıdır . Bu sebeb göre girdikleri bedene az yada çok mutlaka zarar verirler.

CİNLER NEDEN İNSAN VÜCUDUNA YERLEŞİRLER ?

Cinlerin bedene girmelerine halk dilinde“cinin dokunması yada çarpması denilmektedir”
Cinin insan bedenine girmesi için sebepleri vardır.

Kötülük yapmak:
İnsanın Cine bilmeden kötülükte bulunması :
Bunlar aralarındav sıcak su dökmek ; tenha ıssız alanda bevletmek farkına varmadan üstüne basmak oturmak gibi , konuşmalarda alay etmek gibi davranışlardan dolayı cin intikam almak isteyebilir.

Aşk : Erkek bir cinin kadına yada kadın bir cinin erkeğe aşık olması durumda bedene girmesi söz konusu olabilir .
Bu durumda Cin o kişinin sadece kendisine ait olması arzusuyla evlilikten veya beraberliklerden uzaklaştırabilir.

Zulüm etmek : Cin şehvetli bir duyguyla insan bedenine girebilir.Yaşanan ve anlatılan taciz olaylarının sorumlusu olabilirler.
Ya da bir suçunda dolayı saklanmak amacıyla insan bedenine girebilir ve o kişiye zulüm eder .

Görevi gereği: Bu durumda Cin herhangi bir büyücü tarafından görevlendirildiğinden kişiye musallat olur.

GAYBDAN HABER VERİRLER Mİ

Kur’ân-ı Kerim’de cinlerin bu durumunu anlatan birçok âyet vardır.
(Hicr/16-18), “ “Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsledik. Onları, taşlanmış her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.”

Cinler, Kur’ân’da bildirildiği üzere, “Levh-i Mahv ve İsbat”ta olan şeylere ulaşmaya çalışır; oradan gözlerine ilişen bilgileri alır ve daha sonra da onları kendi hesaplarına değerlendirebilirler.

(Saffat/6-10).”Biz yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Ve itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk. Onlar, artık mele-i âla’ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar. Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır. Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da her şeyi delip geçen bir parlak ışık takip eder.”

Bazen, böyle hırsızlık sonucu elde ettikleri şeyleri, kendilerine açık insanların kulaklarına fısıldarlar.
Peygamber Efendimiz’in ifadesiyle “gır gır” eder ve çoklarını baştan çıkarırlar; zira bu bilgilerin %99’u kendi kattıkları yalanlarla doludur.
Belki bunlardan %1’i doğru çıkabilir; işte bu, diğer yalanlara inanılmasına kaynak olur…

CİN ve ŞEYTAN

Cinlerin varlığı Kur’an-ı Kerim ve diğer semavi kitaplarca da kabul edilmektedir.
Bütün semavi dinlerde cinin varlığına inanılmakta Tevrat ve İncil’de çokça zikredilmektedir.
İnsanlık tarihi boyunca cinlere inanan ve onlarla irtibatta olmaya çalışan olan pek çok uygarlık olmuştur.
Cahiliye döneminde Sabiiler, Süryaniler, Eski Yunan ve Romalılar cinleri ilah derecesine çıkarmış ve dev, peri, ,şeytan adlarıyla da andıkları bu varlıklara tapınmışlardır,irtibatta bulunmaya çalışarak bunlarla sihir ve tılsım yapmışlardır.

CİNLERLE ŞEYTAN ARASINDAKİ FARK

Kur’an-ı Kerimde cinlerin varlığıyla ilgili,
“(Rahman 15) ” “Cinleri halis ateşten yarattı.
(Hicr 27) Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.” ayetleriyle ateşten yaratıldığı ifade edilmektedir.
Anlaşılıyor ki cinler ateşin alevli yerinden yaratılmıştır. Ateşten yaratılan bir başka varlık daha biliyoruz: ŞEYTAN
(Araf, 12, Sad,76). “…ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise bir çamur parçasından!”
diyerek Allah’a isyan eden ve rahmetinden kovulan şeytan.
O da cinler topluluğundan bir varlıktı. Şeytanın bir adı da “İblis”tir. Kur’an-ı Kerimde bunu açıkça görmekteyiz:

” (Kehf, 50). “..ancak İblis secde etmedi, o (yaratılış bakımından) cinlerdendi, Rabbinin emrini terk etti

Anlıyoruz ki Cinler ve Şeytanlar aynı grubu oluşturan ruhani varlıklardır. Aralarındaki fark şeytanların, insanlara olan düşmanlıklarının daimi ve Allah’a olan isyanlarının baki olmasıdır.
(Cin/11) “Bize gelince ,iyilerimizde var başka türlü olanlarımızda :Biz çeşitli yollara ayrıldık.
Salh cinlerde iyi ve Salih insanlar gibidir. Cennete gideceklerdir. Kötülerde Cehenneme gidecektir. Ama bütün cinleri de Kafir olarak görmemeliyiz.

Anlaşılıyor ki Şeytanlar Cinlerin Allaha isyan eden ve karşı çıkan grubudur.
Kuranda (Saffat 7) “Ve ( onu ) itaat dışına çıkan her türlü şeytandan koruduk .
Cenabı Allah emirlerine karşı çıkan şeytana yeniden diriliş gününe kadar bir süre vermiştir.
Araf 14/15 “Dedi : Bana insanların diriltilecekleri güne kadar bir süre ver . Allah buyurdu : Şüphesiz sen süre verilenlerdensin .”
Cinlerin ise Allah’a asi olanları olduğu gibi (insanlar misali) mü’min ve itaatkâr olanları olduğunu belirtmiştik.. Bu bakımdan Cinler İslâm dini açısından iki kısımda incelenirler: Mümin olanlar, kâfir olanlar. İnsanlar gibi cinler de, Peygamberimize ve ondan öncekilere iman ve Allah’a ibadet etmekle yükümlüdür.

GENEL OLARAK CİNLER HAKKINDA

Cinlerin özelliklerini, yaradılışları hakkında genel olarak kısaca maddeler halinde şöylece belirtmek mümkündür:
1. Ateşten yaratılmışlardır.
2. Normal duyu organlarıyla algılanamayan ruhanî varlıklardır.
3. Çeşitli şekillere girebilirler, (insan, yılan, kedi, köpek, inek gibi) içlerine sızabilirler.
İnsanların içlerine sızabilirler. Işınsal varlıklar olduğundan, çok hızlı hareket edebilirler. Ağır ve zor işleri kolayca yapabilirler.
4. Cinler de insanlar gibi Allah’a ve ilahi emirlere itaat etmekle mükelleftirler. (Zariyat 56) “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
5. Peygamberimizin risaleti cinleri de kapsamaktadır. Bunun için Rasülullah (s.a.v.) İslâmı cinlere de anlatmıştır.
6. Cinlerin bazıları müslüman olsa da ekserisi kâfirdir.
7. Cinler gaybı yani geleceği ve gelecekte olacakları bilemezler.
Sebe/14. “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman’ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer Gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.”
Ancak uzun süre yaşadıkları için insanların bilemedikleri bazı geçmiş olayları ve saklı bilgileri bilme imkânları vardır..
8. Cinler bazı durumlarda insanlara zarar verseler de -bazen çok basit varlıklar da insana zarar verebilmektedir- inanan kimsenin bunlardan korkmaması ve bunların şerlerinden Allah’a sığınması gerekir. Ayrıca bunların tuzağına düşmemek veya onların şerrinden kurtulmak için Hz. Peygamber Efendimiz Ayet-el- Kürsi ile Nas ve Felak surelerinin okunmasını tavsiye etmektedir.

Cinler, şeytanlarla birlikte insanları kötülüklere sevk etmek ve onları yoldan çıkarmak için işbirliği halindedirler. Zihinlere ve kalplere bunların
(kötü fiillerin )güzelliklerini fısıldarlar.
Kur’an-ı Kerimde bu konu şöyle haber verilir:
(En’am Suresi 112–113). “Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere (ve ümmetine) düşman yaptık. Bu şeytanlar ahirete inanmayanların kalplerinin o sözlere yönelmesi ve ondan hoşlanması için, bir de işledikleri suçlarını işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onları düzmekte oldukları iftiraları ile baş başa bırak.”

CİNLERDEN FAYDALANILIR MI ?

“Havass” ve “azâim” türünden bazı metinlerin okunmasıyla cinlerden faydalanma girişiminde bulunulmasına huddâmcılık, bu işte kullanılan cinlere de huddâm denir.
Cinlerin insanlarla temasları göz önüne alınarak her halde dikkatli olunması ve manevi tedbirlerle önlem alınması tavsiye edilir.

Cinler Kuran’da ispatlı yaşayan varlıklardır.
Bu konu üzerinde yıllardır yaptığım araştırmalarımı yakında kitap haline getireceğim.

CİNLER YAŞAMSAL VARLIKLARINI SÜRDÜRÜRKEN bizimle birlikte dünyamızı paylaşırlar ,onlar her yere ışık hızı gibi bir süratle ulaştıkları için bir mekandan diğer bir mekana ,
İstedikleri yerlere girerler , onlar için evlerimiz , yaşadığımız diğer alanlar adeta birer konfordur, nerdeyse her yerde bulunurlar çünkü sayıları bizim sayımızdan kat ve kat fazladır, dolayısıyla onlar her yerde ve neredeyse bizimle beraber aynı alanlarda yaşarlar, yemeklerimizi bile paylaşırlar ,

CİNLERİN BİZLERE ZARARI YOKMU *? BÖYLE TECAVÜZLER SÖZKONUSU İKEN …

Cinler de kısım kısım olduğundan bizlere iyiliği olanda vardır kötülük yapmak isteyenleri de . Müslüman ,Hristiyan ,Musevi, ataist, olarak ayırabiliriz ama ana olarak 2 grup vardır , Şeytani ve Rahmani Cinler …

Bugüne kadar bana bu konuda başvuran çok sayıda kadın ve erkek oldu .

Biz bu olaya yani cinlerin insan bedenini ele geçirme haline tasallut diğer değişle obsesyon diyoruz,

Bu obsesyon hallerini 5 yaşındaki bir çocukta yaşayabilir 60 yaşındaki bir insanda yaşayabilir.

Bu hali yaşayan kimse anormal davranışlar da bulunmaya başlar , anormal sözler söyler ,
Geceleri kabuslar  görür , yaşanmamış olayları yaşanmış olarak kabul sanır,
Korkunç yaratıklar , Halüsinasyonlar görmeye başlar ,.

Tabi en çok konuşulan ise cinlerin bir bedeni ele geçirmesi veya
tecavüz etmesidir ..

Tecavüz durumlarında ki bu genellikle kadınlarda olur , çok ender olmakla beraber erkeklerde de tezahür etmektedir ,
tecavüz anında giysilerin olup olmaması önemli değildir ,

Beden zorla ele geçirilirken Varlık bir anda kadına abanır eğer ayaktaysa
yatmasını sağlar ve tecavüz başlar bazı hallerde bu o kadar hoyrat bir şekilde olur ki kişinin bedenin de şişmeler morluklar görülür .

Tabi ki bir kadının asla istemeyeceği bir durumdur bu ama çaresizdir , kimseye de anlatamaz , bu yüzden evlilikleri sona ermiş aileler bilirim , ki evli olan kadın yaşadığı bu durumu kocasına ispatlayamaz ,

Bu durumlar genelde erkeğin olmadığı zamanlarda ve genellikle yalnız yaşan kadınlarda görülür .

Tabi Müslüman mümin cinlerin yapacakları bir durum değildir bu .

ERKEĞE DE TECAVÜZ OLUYOR MU ?

Bazen dişi cinler tıpkı erkek cinler gibi beğendikleri bir erkeğe sahiplenmek isterler ,

bir süre bu insanın etrafında dolanıp , itikadini ,inancının gücünü anlarlar , iradesinin zayıflığı , düşük karakter özellikleri , günaha yatkın olması cinin işini kolaylaştırır , artık istediği erkeğine ziyaretlere başlar ve ardından tecavüzler başlar , bu bazen hiç anlaşılmaz gibidir , ama gitgide kendini belli eden bir tecavüze dönüşür ki kişi bu yaşadıklarını kimseye anlatamaz. Ancak hali tavrı tuhaflaşır . Halk arasındaki söylenen “cin sahiplendi “ sözü buradan gelmektedir .

Bu kişiler ömürlerini genellikle yalnız yaşayarak geçirirler,
karşı cinse karşı ilgi duyamazlar ve evlenemezler, duygusal bir ilişki bile yaşayamazlar .

Bazense erkek şeytani cinler erkek kişilere çocuklara musallat olur , bu durumda bu hali yaşayan kişi ileride kendi cinsine ilgi duyması ve cinsel eğilimlerinin değişmesi Sonucuna kadar varır .

Yani homoseksüel eğilimi olanları Cinlerin Tecavüz ettiği kişiler olarak mı görmeliyiz ?

Her biri için söyleyemeyiz tabi ,
genetik yapı var , karakteristik yapı var , çocuklukta yaşanan şiddet yada tecavüz olayları var .
Ancak meselenin görünmeyen yanı olarak ta bu tarafı var .
Bana gelen bu kişilere ilk sorduğum sorulardan biri küçüklüğünde bedensiz bir varlığın (Cinlerin )saldırısına uğrayıp uğramadığıdır .
Anlatılanları duysanız kulaklarınıza inanamazsınız .İnanılmaz .

Bunların bir kısmının başından geçen bu tecavüz olaylarında yaşadıklarını ve çaresizliklerini isim vermeden sizler anlatacağım .

Tabi bedenli varlıkların tecavüzünü değil .

Bunlar tecavüz durumu nasıl sona erer ; nasıl tedavi edilir yani böyle hallerde size gelenler olduğunda neler yapıyorsunuz ?

Bakınız bu halleri yaşayan kişiler ne yazık ki çevreden görebileceği tepkilerden dolayı kimseye bir şey açıklayamıyor , yıllarca bu sıkıntıları ile yaşıyorlar ,

Ta ki mesele artık dayanılmaz bir hal alınca bize geliyorlar .

Toplumumuzda bu sıkıntıları yaşayanların bana ulaşması için , yaşadıklarından dolayı utananların , veya bu yaşananların gizli kalmasını isteyenler için özel bir
sesli yanıt sistemi kurdum ( 0 535 8105987 aranacaktır  )
bizzat kendim karşınızda özel tanıyı kalbiniz rahatlıkla koyup çaresini anlatıyorum.
İsteyenler bana hemen bağlanabiliyorlar . Aradıkları numara kesinlikle görülmüyor .
Mesaj bırakanlarla istedikleri doğrultuda temasa geçip ilgileniyorum . ,

Diğer taraftan “Bende Cin gördüm “ diyenlerin sayısı o kadar fazla ki ,inanamazsınız.

İddaa ediyorum yetişkin
Her 3 kişiden biri yaşamlarının bir döneminde bu varlıkları görmüştür .
Yakında böyle bir kamuoyu yoklamasını ; devletimizin desteğiyle yapmayı düşünüyorum , bir nevi toplumun nabzını tutacağız .

 Bu sıkıntıları yaşayan kişilerin ne yapması gerekiyor bu meselenin tedavisi nedir ,

Bakınız bu meselenin tedavisi kesinlikle Yüce Kitabımız Kuran-ı kerimdeki
ayeti şerifelerle olmaktadır ,

Başka hiçbir tedavisi yoktur ,

Bu ruhsal tedaviyi gerçekleştirecek olan kişinin dini itikadi yüksek , kalben imanı kuvvetli , ruhen olgunluğunu tamamlamış , ahlaken ve vicdanen güçlü bir kişilikte olması gereklidir ,

Tedavi nasıl gerçekleşiyor ?neler gerekiyor ?

Bunları sizi uzun uzun anlatacağım ,öncelikle belirteyim ; bu durumda olan kişilerin mutlaka güvenilir bir kişiden manevi yardım almaları gerekir ki bir daha bu sıkıntıları ömürleri boyunca yaşamasınlar.

BAZI KORKU FİLMLERİ İLE İLGİLİ NELER SÖYLEYECEKSİNİZ

Mesela bakınız BÜYÜ filminde ki tecavüz sahnesi aylarca konuşuldu , korku filimlerini çekerken izlerken yapılan işlemleri ve işlenen temayı cinler bizlerle beraber izleyip halimize gülüyorlar.Sebebi hayatlarını ,yaşayış tarzlarını, insanlara nasıl zarar verebileceklerini bildiğimiz halde ALLAHIN DİNİNE VE KANUNLARINA TERS DÜŞEN HAL VE HAREKETLERİ YAPMAKTA İSRAR EDİYORUZ.Bütün bu cinlerin bize zarar vermesinin sebebi budur.Cinleri bizden kuvvetli bilip onlara karşı korku yaşayarak yaşantı içerisinde olmamız biz insanları duçar duruma düşürüyor.Her an sanki onlar tarafından bir zarar görecekmiş gibi yaşayan ve korkan toplum olduk.Cinlerle işlem yapan büyücü ve şarlatanlara saygı duyar olunuldu,,sonsuz saygı gösterip ayrıca dünyanın parasını yediriyor enayi insanlar.BEN; bir ALLAHIN kulu ve bilinçli bir müslüman olarak dünyada ne kadar kafir cin varsa kafa tutuyorom İNSANA RAHATSIZLIK VERENLERİN ÖLÜMÜNÜ İMZALARIM.Rabbim kimki cinlerin rahatsızlık verdiği kişileri kurtarırsa tüm dünyadaki insanları kurtarmış kadar sevabı vardır bilgisini ulaştırmıştır.

PEKİ NEDEN BÖYLE OLUYOR;  filim çekiminde adları verilince o sahaya merak ve gerçekten bizleri tanıyorlarmı diye dünyadaki bütün cinler toplanıyor.

Çekimin yapıldığı alandaki bazı varlıkların bu çekimden rahatsız oldukları açıktır ,
Büyü, cin ,şeytan gibi kelimeler kendi başlarına dahi bir çekim alanı oluştururlar,

Bu yüzden halk arasında çekinme ve korkamadan dolayı cin ismi söylenmeden “”üç harfliler “ adıyla anlatılır ; bu şekilde söylenmektedir .

Fimin adı BÜYÜ içeriği Cinlerle dolu ve filmin en çok konuşulan sahnesinde Şeytani bir Cin’in tecavüzü var.

Dolayısıyla çekim mekanı hem yaşadıkları alan olabilir, rahatsızlık duymuşlardır hem de yapılan çekim sahnelerinden olacak ki , böylesi bir felaketin sebebini oluşturdular ,

Şu sıralar henüz vizyona girmemiş olan SEMUM adlı benzer bir korku filminin setinde yaşanan anormal şeylerde oyuncuları ve ekibi korkuttuğundan
Konuyla ilgili bir din bilginin getirilerek orada okumalar yaptığını ve koruyucu dualar ( cevşen ) dağıttığını basından öğrendik ,

Buradan da anlıyoruz ki rahatsız edilen bu Cinler ;
karşılık olarak rahatsız ediyorlar ,

CİNLERİN BAŞKA NE GİBİ KÖTÜLÜKLERİ VAR ?

Mesela Cinlerin NAZAR etmesi gerçeği var .
Cinlerin nazarı çok tahrip edici bir etkiye sahip.

NASIL YANİ CİNLERDE İNSANLAR GİBİ NAZAR MI EDİYOR ,
Evet cinlerde NAZAR ediyor bunu peygamber Efendimizin dua ediş şeklinden anlayabiliyoruz ……. AÇIKLAMA …….

Bu kadar ileri teknolojiye rağmen Bizler Cinleri neden görüntüleyemiyoruz .

Bakınız onlar eterik yani seyyal şeffaf bir yapıdalar ancak istediklerinde bazı hayvan veya insan şekillerine girebiliyorlar , bu bütün cin tayfası için geçerli değildir bir kısmı için geçerlidir , o bir kısım varlığın özelliğidir bu , bu varlıkların kademeleri yüksek ve güçleri fazladır .

2 – 3 yıl önce Ukrayna da tesadüfen amatör kamerayla çekilmiş bir kaza
anında ölen kişinin ruhunu duman halinde çıktığı görüntülenmişti,

Bende Ruh- Cin uzmanı olarak CINE 5 haber programında görüntüyü tekrar izleyerek bunun bir göz yanılması olmadığını; ölen kişinin ruhu olduğunu belirtmiştim .

Neden her ölen kişide görüşmemesinin sebebini de olayın oluşmasıyla kişinin şok durumuna girmesinin , bu ani şok tan ötürü ruhsal enerjisinin yani ruhunun görülür hale geldiğini ifade ettim .

Artık o noktalar doğru ilerliyoruz . İnsan bedeninde bulunan bio enerjinin fotoğrafları görüntüleniyor , Su daki bazı enerji dalgaları görüntülenebiliyor ,

CİNLER KADEME KADEME DEDİNİZ ,NASIL BİR KADEMDİR BU ?
Cinlerde insanlar gibi öncelikle Allah’a kulluk etmek için yaratılmışlardır.
sonrasında da hizmet etmekle vazifelidirler,
Bu hizmet genellikle kendi alemlerindeki işleri organize etmek , bazen de dünyevi işlerde yardım etmek olabilir ,

Bu hizmetler ne kadar iyi yerine getirilirse bu liyakatlar karşılığı olarak daha üst rütbeler ve yetkiler verilmektedir.

YANİ ORADA KADEEMELER VAR YETKİLER VAR ÖYLEEMİ

Kesinlikle .

Dolayısıyla bu ruhani alemin daha ucunu bile bilmeyen bazı kimselerin kendini medyum olarak tanıtmaları da açıkça saçmalık oluyor .
Diğer taraftan;

Dünyada bir tek ben cinlerle görüşüyorum diyen Sn.Medyum 
Yani millet ağzıyla değil gözleriyle güler bu söze . Ben öyle yapıyorum .

NASIL YANİ CİNLERDE İNSANLAR GİBİ NAZAR MI EDİYOR ,

Evet cinlerde NAZAR ediyor bunu peygamber Efendimizin dua ediş şeklinden anlayabiliyoruz ……. AÇIKLAMA …….
Nazarın gerçek olduğunu ve insanın kaderiyle yakından alâkasının bulunduğunu ifade eden Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Nazar haktır, kader ile yarışan birşey olsaydı, nazar değme işi yarışıp onu geçerdi (kaderi değiştirirdi).”

Özellikle kadınlar kendi güzelliklerini ve bilhassa kız çocuklarının güzelliklerini aşırı derecede teşhir etmemelidirler. Çünkü bunun sonucunda birçok üzücü olaylara şahit olunmaktadır. Peygamberimizin göz değmesi karşısında ondan korunmak için hangi duaları okuduğunu ve neler yaptığını Ebû Said el-Hudrî (r.a.) şöyle anlatmaktadır:
“Resulullah (a.s.m.) (Cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınırım, gibi dualarla) cinlerin nazarından, sonra da insanların nazarından Allah’a sığınırdı, , Sonra Muavvizetân (Felâk ve Nâs Sûreleri) inince bu sûrelere devam etti.

Şu halde anlaşılıyor ki,cinlerde nazar ederler.
“Cinlerin nazarı oktan daha sür’atli geçer” diyen âlimlerde vardır.

Göz değmesini, cinlerin çarpması ve nazar etmesi mânâsında olarakta anlayabiliriz.

EN ÇOK KİMLER BU SALDIRILARA MARUZ KALIYOR ?

GÜZEL KADINLAR-KIZLAR DİKKAT!

Bu konuda kesin konuşmak mümkün değil,ancak bana gelenlerden, anlatılanlardan ve gözlemlerimden çıkardığım sonuçlar,genelde yalnız yaşayan kadınların,çok güzel bir yüze ve fiziğe sahip olanların,bizim konularımızla bilinçsizce uğraşanların,ruh çağırma seansları düzenleyenlerin,bazı büyü kitaplarını okuyup bilinçsizce uygulamaya kalkanların başına daha çok gelmektedir.
Örneğin çevrenize dikkatlice bakın,yanına yaklaşamadığınız,kimbilir kaç erkek arkadaşı yada taliplisi vardır diye düşündüğünüz çok ama çok güzel bazı kadınların yalnız yaşadıklarını, hayatlarında kimseyi almak istemediklerini,alamadıklarını görebilirsiniz.
Ne yazık ki yaşamlarının büyük bir bölümünü yalnız geçirirler.Ne doğru dürüst duygusal bir ilişki yaşayabilirler ne de evlenebilirler.Evlenseler bile bazı görünmez etkenler her şeyi allak bullak eder.Buradaki kanıyı tam anlamıynan anlamanız için açıkca yazıyorum cin beğendiği kadını veya erkeği kendine ayırt etmek için elinden geleni yapar.Yeterki her konuda insana hükmetsin esareti altına alsın yeter. Cinlerde mantıksal bütünlük olmadığı için kendi nefisleri için her şey yaparlar.

Bunlar bildiklerimiz,gelenler,anlatılanlar,yaşananlar.
Bir de,anlattığında dışlanacağı korkusuyla anlatılamayanları hesap ederseniz durumun ciddiyeti ortaya çıkar.

CİN SALDIRISINA UĞRAYAN BİR KİŞİ SİZE GELDİĞİNDE NE YAPIYORSUN NASIL BİR SÜREÇ OLUŞUYOR,
Cin saldırısı veya tecavüzü durumunda nitelik kadar nicelikte önemlidir , , kişi bu süreç içinde kaç kez mağdur olmuştur, bu tecavüzler hangi sıklıklarla yapılmaktadır ,şiddet var mıdır .? Konuşma ve görünme hadisesi var mıdır ?
Varsa konuşmalar ne yöndedir,görünen varlık nasıl görünmektedir gibi.

Bunlar bazı değişik sorularda kişinin anlatımıyla dinlendikten sonra,bazı özel uygulamalarla kişi transa geçirilir ve varlığın konuşması sağlanır.İnsanın bedenine asla müslüman cinli girmez ve münasebette bulunamaz.Kafir olan cinler insana her şekilde yanaşır.Cinsel olarak insana en sevdiği kişi veya sevdiği gıbal olarak gelir metafiziksel olarak ilişkiye girer.

DEVAMI

Bu celsede varlığın kim olduğu,İsmi ve kademesi sorulur,neden bu bedene acı,işkence yaptığı sorulur.Yine bazı özel sorulardan sonra ,bedeni hemen terk etmesi istenir.Karşılaştığım varlıklar genellikle ataist ve şeytani varlıklardır.
Bazıları korktuğundan bedeni hemen terk edeceğini söyler,terk eder,bazıları ise asla bedeni terk etmeyeceğini söyler,böyle bir durumda özel okumalar yapılır ardından ve özel şifre kelimeler yüksek sesle söylenir.
Varlık çaresiz kalır,ya yok olacak ya da gidecektir.Acılar içinde kalarak hemen bedeni terk eder.Okumaları yapan kişi bedeni terk ettirmek için yapmasın otamatikmen kafir cinlinin ölümünü imzalasın.Yoksa ben habsedeyim davasına kapılırsa çok yorulur. çünkü; kafir olan cinler daha sonra habsedildikleri yerden ölümü göz önüne alarak geri gelir ve hastayı intikam amaçlı dahada ziyana uğratır.KAFİR CİN madurlarına derhal cinin ölümü ile mudahele en kesin çözümdür.

SİZE SALDIRAN BİR VARLIK OLDUMU ?

Medyumluk olarak tanımlanan mesleğimi(ki gelecekten haber verme meselesini bu sıfatın dışında tutarak diyorum ki) manevi danışmanlık olarak kabul ediyorum. İşimi yaparken öncelikle karşımdakini iyice dinliyorum.Ardından iyileştirme seansları geliyor.İşte burada meselenin ruhsal yanı yani görünmeyen yanı ortaya çıkıyor.Bu boyutta her an her şeyle karşılaşabilirsiniz.Benimde birkaç defa çok şiddetli olmamakla beraber saldırıya uğradığım oldu,ancak ne yapmam gerektiğini iyi bildiğimden varlık perişanlık içinde yalvararak uzaklaştı.
Kısacası elektrikle uğraşıp ta çarpılmayanın neredeyse olmadığını düşünürsek meselenin özü ortaya çıkar.GENELDE; saldıran cinler insanı tamamı ile istila etmiş olanlardır fakat saldırıya geçen bütün cinleri sorgusuz yakarım.

SİZE AŞIK OLAN BİR VARLIK –CİN OLDU MU ?

Yıllar önceydi.
Bir ruhsal şifa celsesinde yardımcı medyumuma operatörlük yapıyordum.Operatörlük,bu ruhsal celselerde idarecilik anlamına gelir,şifacı varlık daveti yapılırken aracı medyumun bedeni ile iletişim kurmak ve celsede başlangıcı ve bitiş arasında dengeyi ve gücü korumak,zordur,Türkiye’de bu işi yapabilecek adam sayısı bir elin parmaklarını geçmez.İlk önce gelen varlığın rahmani mi şeytani mi olduğuna bakarım,burada kullandığım şifre sözler vardır,durumu hemen anlarım, hangi kademeden geldiğini,görevini sorarım,bunlar hazirunda (celseye katılan kişiler)olan kişiler tarafından da duyulur.
İlk varlık (CİN)yetersiz olduğundan kibarca gönderdim.
Ardından başka bir varlık geldi,birkaç şifreli konuşmadan geçtikten sonra bana ”beni tanıyor musun” dedi.
Cevap vermedim.Bana aşık olduğunu beni çok sevdiğini ve kıskandığını son 5 yıldır beni takip ettiğini zaman zaman yanıma çok yaklaştığını ama benim tarafımdan fark edilmekten ve istenmemekten korktuğu için fazla yaklaşmadığı söyledi.
Herkes şaşkınlık içindeydi.
Kendisine niye bu celseye geldiğini,konuşmak için bu celseyi seçtiğini sordum.”Çünkü sen buradaki kızı seviyorsun ve ona şifa vermek için bu celseyi yapıyorsun,bu da beni çok kıskandırdı,zaten seni hep kıskanıyordum”dedi.
Ona ismini sordum.Söyledi.Kibarca “burası zamanı ve yeri değil sen git şimdi gece konuşuruz”dedim.

Gece olduğunda kendisiyle konuşur durumdaydık.
Beni ilk nerde gördüğünü,en çok hangi özelliğimi beğendiğini,benimle neler yapmak istediğini anlattı.Ve artık ayrılmayacağını da sözlerine ekleyince durumun boyutunu fark ettim.Ona ara sıra yanıma gelebileceğini ancak
arkadaş kalabileceğimi söyledim.Kabul etmedi.
Bu durumda ona kendisini bazı dualarla incitebileceğimi
söyledim. Evet yoluna girmişti.Yaklaşık 2 yıl boyunca benimle irtibatta oldu.Tabi ara sıra.Sonrasında ayrılık vaktinin geldiğini söyleyerek gönderdim.

FAL BAKANLARIN ÇOĞU CİN SALDIRISINA MARUZ KALIRLAR

Kafelerde,evlerde,bodrum katlarında neredeyse her sokak her köşe başında fal bakan kişiler vardır bunların çoğunu kadınlar teşkil ederler,genellikle güzeldirler,ben bu kişilerin duygusal olarak karşı cinsten kimseye yakınlaşamadıklarını,yakınlaşma olduğunda ise nedeni belirsiz anormal gerginlikler yaşadıklarını ve ilişkilerinin başlayamadan sebepsizce bittiğini gözlemledim.Çünkü beni nerde görseler tanırlar,boynuma sarılıp dertleşirler.
Bende bu yaşadıklarının neden ve niçin lerini anlatırım.

Fal bakımı bilinçli ya da bilinçsiz olsun kişiyi ruhsal olarak alıcı duruma getirir.
Bu alıcı anten olma durumunda hangi varlık gelmek isterse o varlık kişiye rahatça gelebilir. İstediklerini yapar ya da yaptırır. Bu bazen sessiz sedasız yaşanır bazı hallerde ise alenen açık seçik yaşanır.Fal bakanlara yüzde yüz kafir cinler gönül verir ve rahatsızlıklar ileride baş gösterir. fal bakanlara geçmişten ve gelecekten habermiş gibi haberleri cinler verir. Daha sonra söylediklerim çıkıyor hissine kapılarak o insan kendini cinlere kaptırıyor.Çok sayıda fala bakan insanı tedavi ettim.

FAL BAKTIRANLARA NE OLUR?

Ne yazık ki fal çılgınlığı her geçen gün artmakta ve toplumuzdaki kişileri derinden etkilemektedir. Her köşe başında açılan fal kafelerde gelecekten haber verme misyonu üstlenen falcılar (sözde falcılar) kişilere ucuz yoldan umut dağıtmakta, kulağa hoş gelen genelleme sözlerle geleceğe yönelik haberler vermektedir. İşte tıpkı bilinçsizce fal bakanların cin saldırılarına uğramaları gibi baktıran kişilerde bir anlıkta olsa alıcı duruma geçmekte ruhsal olarak bu varlıkların saldırısına bilmeden eğilim göstermekte hatta hazır olmaktadır.

Bir süre sonra sürekli fal baktıranların ruhani yapısında gözle görülür bir değişiklik düşünme konuşma ve davranışlarda gözle görülür bir farklılık kendini gösterir. Kısacası fal baktırmayı alışkanlık haline getirmiş kişilerin büyük çoğunluğu değişik kademelerden gelen cinlerin saldırısına ve telkinine uğrarlar.Fal baktıranlar kendilerinin kader açısından her zaman iyi yaşama arzusu ve kendi hakkında iyi şeyler olması isteklerini bazende yön şaşırtarak rabbimizden istemeyip acayip mevzuhatlara giriştiklerinden cinlenirler.

HER CİN SALDIRIR MI?

Daha önce de söylediğim gibi saldırı ve tecavüz amacını taşıyan cinler asla mümin cinler değildir. Bu cinler genellikle ateist ve şeytani cinlerdir. Mümin cinler daha çok görevli cinlerdir. Örneğin içlerinde bir grubu haberci yani haber getiren haber taşıyan görevli varlıklardır. Örneğin şifacı; şifa veren şifa getiren varlıklar vardır. Örneğin koruyucu; koruyan, saklayan varlıklar vardır. Örneğin yakıcı; kötülüğe karşı yakıcı etki gösteren cinler vardır. Oysa saldıran ve tecavüz eden varlıkların hiçbir görevi olmadığı gibi kötülüklerini öte alemde de sürdürmektedirler.Kafir cinleri yakmada en üstün mertebe sakaleyn olan alimlerdir.Zarar veren cinlerin halini en iyi şekilde anlayıp gördükleri için emrindeki melekutlara zararlı cinleri yaktırır.yakma işlemi ile tedavi uygulayan alim her konuda asıl tedaviye ulaşır.

CİNLER GELECEKTEN HABER VERİR Mİ?

Cinler gelecekten haber veremezler. Özüne baktığımız zaman Kur-an da Cenabı Allah bizlere gaybın bilinemeyeceğini açık olarak buyurmuştur.

Ancak içe doğuş halleri hemen hemen her insanda vardır. Dünya üzerindeki icat edilen insan eliyle yapılan her şeyin içinde Cenabı Allah’ın bizlere verdiği ilham kudreti bulunmaktadır. İşte ilham kudreti içimize doğuş hali bize ruhani alemdeki ruhani varlıklar tarafından iletilir.
Bunda büyük hikmetler vardır. Bu bakımdan cinler gelecekten haber vermekten ziyade şimdiki andan, başkalarının düşüncelerinden,başka yerde olanlardan ve bilmediğimiz başka bilgilerden bahsedebilirler.Sakın aldanmayın cinler heleki kafir olanlar asla dürüst olmazlar çok yalancıdırlar hep çalım atarak insanları kandırırlar.

CİNLER BEĞENDİKLERİ KADINA NASIL YAKLAŞIRLAR ?

Cinler sevdikleri kadına belli etmeden yaklaşırlar. Özellikle çok güzel kadınları tercih ederler. Bunun dışında yalnız yaşayan kadınları tercih ederler. Bu kadınların yanlarına yaklaştıklarında onların Allah’a olan inançlarını dini itikatlarını günaha olan yatkınlarını değerlendirerek yaklaşırlar. Bir müddet bu yaklaşmalar kulağa ses olarak ya da akıllara garip düşünceler ve duygular sevketmek olarak başlar. Eğer kadın yeterince alıcı durma geldiyse -ki bu durumu engellemenin tek yolu koruyucu ayetler okumaktır. – artık cin kadının bedenine girer ona istediği davranışları yaptırır. Normal yaşantısındaki ilişkileri zayıflatır. Kendisine tabi kılar ve hepimizin bildiği gibi bazı hallerdeyse bu tecavüzlerle sonuçlanır.

CİNLER EN ÇOK NEREDE YAKLAŞIR?
Kesin olmamakla birlikte genelleme yaparsak
Cinler en çok yatak odalarında yaklaşır.

Ardından banyodaki çıplak hallerde yaklaşır. İç çamaşırı giymeden yatmak banyoda çok uzun süre çıplak kalmak onların dikkatini cezbeder. Tuvalette uzun süre kalmak ve kitap gazete okumak ,evin içinde çıplak dolaşmak onları çok etkiler. Açık ve ormanlık alanlarda geceleri çok fazla dolaşmak, çok fazla alkol almak, çok fazla sigara içmek cinleri başlıca etkileyen etkenlerdir.

CİNLERİN ŞEHVETLİ DUYGULARI NERDEN GELİYOR?

Cinlerde insanlar gibi Allah’a kulluk etmek üzere yaratılmış varlıklardır. Bu varlıklar tıpkı insanlar gibi yerler, içerler,aile kurarlar çoğalırlar. Ancak ömürleri çok uzundur. Dolayısıyla bu uzun yıllar boyunca ruhani alemde yaşarken bazı görevleri çalışarak yerine getirirler. Bazıları ise (ateist şeytani olanları ise) genellikle aile kurmadan yaşarlar fakat tüm cinlerde olduğu gibi bunlarında şehvet duyguları vardır. Ancak onlar kötülüğe meyilli olduklarından dünya üstünde yaşayan insanları özellikle kadınları etkiler, tecavüz eder ya da tasallut ederek kendi kullanacağı bir beden haline getirebilir.Geçim sıkıntısı olmayan ve çalışma durumları az olan çalarak ve haram çerçevesinde bulundukları için şehvetleri çok yüksektir.Bir kafir cin günlük en az  7 ile 14 defa insan ile ilişkiye girebilir.İnsan ile ilişkiye giren cinler insanı ya eritir yada fazla kilo aldırır.Cinsi münasebette bulunduğu insanın cemali kararmaya başlar.Nedeni ateşin bünyesinde bulunan maun , karbondioksit ve karbonmonoksit zehirlerini vücuda bırakır.

TECAVÜZDEN SONRA KADININ BEDENİNİ ELE GEÇİREN CİNİN ÇOCUĞU OLUR MU?

Tecavüzden sonra çocuğu olan hiçbir kadına rastlanmamıştır demek yalandır.Kendi gözlerimle gördüm ve bizzat kadını tedavi ederken önce eşini öldürdüm daha sonra çocukları kadına saldırdı ve çocuklarınıda katlettim .Zaten bu maddenin tabiatına aykırıdır diyen alimler çok yanılıyor. NEDENMİ;cinler insanlara baskın üstünlük taslayan varlıklar olduğu için insanı korkutarak elde eder ve doğacak çocuklar genelde gaz hali gibi dünyaya gelirler. İnsan kuru balçıktan ,cinler dumansız ateşten yaratılmıştır. Melek ut alemindeki meleklerde ise bildiğimiz gibi cinsiyet yoktur. Onlar nurdan yaratılmış varlıklardır.burada ki hiyerarşiyi iyi algılamak gerekir. Tekrar edelim cinler insan bedenine ve beynine hükmedebilirler istediklerini yaptırabilirler.İşte mevzuhat burda kesin belirtilerek kimin alim olduğu anlaşılır.Evlilik yapılan ve ilişkiye girilen safhalarda kadın insan ise doğacak çocuk cin olarak meydana gelir, eğer kadın cin ise erkek olan insan rahatsa yani ilmi yöndende kuvvetli ise doğacak çocuk müktesattan insan olarak doğması istenir.Allahtan alınan izin ile cin kadın insan bedenine bürünerek çocuğu insan olarak dünyaya getirir.Kuranda BELKIZ isimli babası insan olan cinin çocuğu kadına dikkat edin; SÜLEYMAN AS tahtını getirtmişti.Tedavi ettiğim insanlar arasında kuru gebelik diye tıpta adlandırılan hallerde günlerini geçiren kadınlar oldu.Her 3 ayda bir cinden çocuk doğurmuşlardı.Adet düzensizliği ve karın şişliklerini yaşamışlardır.İnanmayanlar bana yönelsin verdiğim telefon numarası ile tedavi ettiğim kadınlarla konuşabilirler.*** adet görmeden günleri düzensiz olan kadınlar daha sonra kuru karın sancısı çeker ve daha sonra kasık ve belleri ağrır yatak döşek yatanlarda olur, bu belirtiler cinden doğum yapan kadınlardır.Daha sonra adet görmezler ve adet görselerde kanın rengi kahverengi olur.İçeriden pıltılar gelir ve insanda mide şişliği görülür,daha sonraları iştahtan kesilirler.

BİR İNSAN CİNLİ OLDUĞUNU NASIL ANLAYABİLİR?

Köşemiz de anlatılan cin saldırıları yüzlerce yerli yabancı filme konu olmuştur. Çünkü bu olaylar yaşanan kişilerce anlatılmıştır. Ancak anlatılamayan pek çok vaka da vardır. Ve en önemlisi bir cinin kendini belli etmeden bir bedene tasallut etmesi ve yıllarca o bedene istediğini yaptırması ve yapması mümkündür bu varlık kendini belli ettirmeden ve hissettirmeden kişiliğin yaşamanı hal ve hareketlerini olumsuz yönde değiştirebilir. Yani kişi kendisine hükmeden bir cinin olduğunu anlamadan yıllarını geçirir.

Kendini belli eden cinlerde kulağa ses olarak fısıldama ,göze görüntü olarak gelme, geceleri yaşanan karabasanlar kabuslar oluşmaktadır. Burada kişi bir varlık tarafından rahatsız edildiğini anlamaktadır.

Diğer tarafta ise kişinin rüyalarında görünen yüzler, uykularındaki ağırlık, yaşamdan kopma ve yalnız yaşama isteği, insanlara yaklaşamama, tüylü varlıklardan korkma, sudan korkma, ateşten korkma, vücudun belirsiz yerlerinde oluşan ağrılar ve sancılar, günlük yaşamda yaşanılan umulmadık aksilikler, bitkinlik hali, gece uyuyamama, karanlıktan korkma gibi haller görülebilir. Bunların dışında kişi asla yapmayacağı davranışları yapar, sözleri söyler sonrasında ise “ben ne yaptım” der. Kendini belli etmeyen varlık işte insanlar üzerindeki etkisini böyle gösterir.

Cinler Kuran’da ispatlı yaşayan varlıklardır.
Bu konu üzerinde yıllardır yaptığım araştırmalarımı yakında kitap haline getireceğim.

CİNLER YAŞAMSAL VARLIKLARINI SÜRDÜRÜRKEN bizimle birlikte dünyamızı paylaşırlar ,onlar her yere ışık hızı gibi bir süratle ulaştıkları için bir mekandan diğer bir mekana ,
İstedikleri yerlere girerler , onlar için evlerimiz , yaşadığımız diğer alanlar adeta birer konfordur, nerdeyse her yerde bulunurlar çünkü sayıları bizim sayımızdan kat ve kat fazladır, dolayısıyla onlar her yerde ve neredeyse bizimle beraber aynı alanlarda yaşarlar, yemeklerimizi bile paylaşırlar ,bizim sayımızın  on katı kadar cinler alemi vardır ve bizden 13 kat fazla ömür yaşarlar. Melekut aleminden emrinde makamı yüksek yardımcı dostları olmayan cinli hastaları kurtaramaz.KURTARMA İŞLEMİNE GİREN ALİM ÖNCE ALLAHIN İZNİ İLE VE MELEKUT DOSTLARI İLE İNSANIN BEDENİNDEKİ CİNLERİ YAKAR.YANMA İŞLEMİNDE KAFANIZ KARIŞMASIN ATEŞ ATEŞTE YANARMI DİYE; İNSAN TOPRAKTAN YARATILMIŞTIR DEMİ YERDEN BİR AVUÇ TOPRAĞI ALIN İNSANIN YÜZÜNE ÇARPIN BAKALIM NE OLUR.                                   ***ÖZELLİKLE AÇIKLIYORUM CİNİN YANMASI KURANI KERİMİN NURU İLE OLMAKTADIR, BİR MUMDAN ADAMI DÜŞÜNÜN MUMU BİRDEN BİRE ATEŞ ŞALAMOSU İLE DAĞLANDIĞINI ZANNEDER GİBİ KAFİR CİNLER YOK OLUP ERİYİP KAYBOLUYORLAR.______   *****RAHATSIZ EDİLEN İNSANIN ÜZERİNDEN CİNLER ALINDIKTAN SONRA RABBİMİZİN BİZE EN BÜYÜK MÜKAFAT OLARAK GÖNDERMİŞ OLDUĞU KURANI KERİM AZİMÜNŞANDAN BELİRLİ GÜN BAYUNCA ZİKİR VERİLİR Kİ; NUR MERHALESİ İNSANI KORUSUN VE ALLAHIN RAHMET GÖLGESİNDEN FAYDALANARAK ŞİFASINA KAVUŞSUN.  21 SENEDE 3000 E  YAKIN İNSAN TEDAVİ ETTİM.ALLAHINİZNİ İLE HİÇ BİR ZAMAN KARŞIMA BEN TEDAVİ OLAMADIM DİYE İNSAN ÇIKMADI.

Cinlerle İlgili Ek Bilgiler

Cinler, gayb âleminin bilinmeyenleridir. Onlar, Kur’ân-ı Kerim’de adı geçen ve Allahû Tealâ’nın “Ey insan ve cin topluluğu” diye hitap ettiği, İslâmiyetten sorumlu varlıklardır. Cinlerin de bizler gibi hayatları, cinsiyetleri ve evlilikleri vardır. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
7/A’RAF-11: Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).

Ve andolsun ki; sizi Biz yarattık. Sonra size suret (şekil) verdik. Sonra meleklere: “Âdem (A.S)’a secde edin.” dedik. İblis hariç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.

İblis, kıyâmete kadar insanoğluna duyduğu kin ve intikamını sürdürecektir. Ve Allah’a verdiği yemin üzerine insanoğlunu Allah’ın yolundan uzaklaştırabilmek için elinden gelen herşeyi yapacaktır. Yani elinden geleni ardına koymadan insanoğluna dünyayı dar edecektir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

7/A’RAF-17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).

Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.

Cinlerin içinden iblisin tayfasında olanlar, insanlara musallat olup onların bedenini kullanmak isterler. Bedenini kullanamadıklarını ise evham, korku vesvese vererek hasta ederler. Bu tür hastalar ancak havas ilmi ile tedavi edilerek kurtulabilirler.

hüseyin arapoğlu da manevi tedavi yapan havasçılardan biridir. Kendisi 1976 tarihinde sivas ta doğmuştur. bütün ömrünü Sivas’ta geçirmiştir. Asıl mesleği  operatörlük ve yönetim kurulu başkanlığıdır. özel şirketi vardır.kafası iş hayatına iyi çalışır.müşterileri kendinin hep aşinasıdır. çok severler. 15 senedir insanları havas ilmi ile manevî olarak tedavi etmektedir. sevilip allah tarafında seçilerek mertebe verilen ve hilafet hırkası giydirilen , ayrıca sakaley görevini isteyerek üslenip, çalışmalarında ise 6 ay boyunca riyazet orucu tutup, sabah namazına kadar yaptığı ibadetlerle Allah’ın bir lütfu olarak bu ilmi kazandığını bilmektedir. Çünkü bu ilim Allah’tan çok istenilerek elde edinilen bir ilimdir. Gayb âlemi dediğimiz bilinmeyen varlıkların âlemini çok iyi tanıyan hüseyin arapoğlu “Mürşid ve himmet bu ilmin öğrenilmesinde çok önemlidir. Onlar da beni çok iyi tanırlar” diyor.

Riyazet: Bedeni her türlü hayvansal gıdalardan temizleyerek, sadece tuzsuz zeytin, hurma, arpa ekmeği ve su ile tutulan oruç ile yapılır. Amaç nefsi kontrol altında tutabilmektir. Bu zaman zarfında bütün dünya ilişkilerinden soyutlanılır. hüseyin Hoca bu orucu 6 ay yaparak bu ilim üzerinde yoğunlaşmıştır. Şu an Türkiye’de bu ilmi icra eden 11 kişiden biridir.

Cinler ile ilgili bölümü, havas ilmine sahip olan sakaleyn arapoğlu ile yaptığımız röportaj sonucunu sitemize yerleştirdik. Kendisiyle irtibata geçmek isteyenler sitemizin adresinden ulaşabilirler.

Sakaleyn kimdir: Cinlere hükmeden kişiye sakaleyn denir. Süleyman Peygamber, İsa (A.S), Peygamber Efendimiz de sakaleyndir. Hazreti Süleyman, Süleyman tapınağını emrindeki cinleri kullanarak tamamlamıştır.

Havas ilmi nedir: Kur’ân ve sünnet üzeri yapılan manevî bir tedavi şeklidir. Bir ismi de RUKYE ilmidir. Rukyecilik Allah Resûlü (S.A.V)’in tedavi şeklidir. Bu tedavi, mânâ âleminin doktorlarından ve mürşidlerinden alınan himmet ile yapılır. Bir adı da gizli ilimlerdir. Allah’ın ilmidir, bu ilme sahip olmak için çok uzun bir eğitim sürecinden geçilir. Bu ilmi öğrenebilmek için bir öğretici bir mürşid esastır. Bir şeyhten yetki ve himmet alınmadan yapılmaz veya muktesattan bir evliya yol göstermelidir. Havas ilmi, Rahmâni cinleri kullanıp kâfir cinlerle mücadele etmek için Allah tarafından verilen bir ilimdir. Elde edilmesi çok zordur. En az 41 gün tuzsuz zeytin, hurma, su, ve ekmekle riyazet orucu tutulması lâzımdır. Bu arada kimseyle konuşulmaz, bütün dünya ile ilişkinin kesilmesi lâzımdır. Fazla yemek şeytanın çok hoşuna gider. Riyazet, halvete girmek şarttır.

Havasçıların görevi nedir: Havasçıların görevi, bedene giren, insanlara musallat olan kâfir, suflî cinleri oradan çıkarıp bedeni bu cinlerden temizlemektir. Havasçılar fizik âlemindeki doktorlar gibidirler, onların kendilerine has metodları vardır. Bugün piyasada bulunan medyumların hiç biri havasçıların yaptığı işi yapamaz.

Cinler hangi âlemde bulunurlar: Allah kâinatı 6 âlem olarak yaratmıştır.

1-Zahiri âlem (Şu an içinde yaşadığımız âlem)

2-Berzah âlemi( Rüyada veya öldüğümüz zaman gideceğimiz âlem)

3-Gayb âlemi ( Cinlerin yaşadığı âlem)

4-Gayb’ın berzah âlemi(cinlerin öldüğü zaman gideceği âlem)

5-Emr âlemi (melekût âlemi)

6-Emr âleminin karşıtı (Zülmanî âlem)

7-Lâ mekân yani yokluk olup karşıtı yoktur. Allah da Lâ mekânda’dır.

Şu an içinde bulunduğumuz mekânda 6 âlem de iç içedir. Kur’ân-ı Kerim’in 72. suresi olan Cin Suresi cinleri anlatmaktadır. Adları CANN, CİN diye geçmektedir. Sayıları insanlardan çoktur. Allah onları dumansız ateşten yaratmıştır. Görünmez olmalarına karşın varlıklarını hissettirirler. Onlar, gayb âleminin varlıklarıdır.

55/RAHMÂN-14: Halakal insâne min salsâlin kel fehhâr(fehhâri).

İnsanı, testi gibi kurutulmuş topraktan yarattı.

55/RAHMAN-15: Ve halakal cânne min mâricin min nâr (nârin).

Cann’ı (cinni) da ‘yalın, dumansız bir ateşten’ yarattı.

Cinler nasıl varlıklardır: Allahû Tealâ buyuruyor ki:

15/HİCR-26: Ve lekad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).

Andolsun ki Biz, insanı “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.

İnsan topraktan, cinler de dumansız ateşten yaratılmıştır. Bazen insan şekline dönüşürler, bazen yılan, bazen de siyah kedi ve köpek tarzında görünürler. Öyle cinler vardır ki insandan ayırt edilmezler. Meselâ sahâbeler zamanında insan kılığına girip yiyecek çalan cinler bile vardır. Peygamber Efendimiz: “Öyle bir zaman gelecek ki şeytanlar ve cinler iki ayaklı askerler olacaklardır.” diye buyurmuştur. Bu demektir ki 21. YY insan kılığında dolaşan şeytanlar ve cinler ile dolup taşacaktır.. Yani cinler ortalıkta cirit atmaktadırlar.

Cinler, akşam namazı ile sabah namazı vakti arasında etrafta dolaşırlar. Çok akıllı mahlûklar değildirler.Yaratılış itibari ile çok cahil mahlûklardır, çok yalan söylerler. Çok sabırlıdırlar. Âdem oğullarına atalarından gelme bir kinleri vardır.

Neden İnsanoğluna zarar verirler: Allahû Tealâ buyuruyor ki:

38/SAD-72: Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn(sâcidîne).

Böylece onu sevva ettiğim ve onun içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal ona secde ederek yere kapanın!

38/SAD-73: Fe secedel melâiketu kulluhum ecmaûn(ecmaûne).

Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde etti.

38/SAD-74: İllâ iblîs(iblîse), istekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne).

İblis hariç ki, o kibirlendi ve kâfirlerden oldu.

38/SAD-75: Kâle yâ iblîsu mâ meneake en tescude limâ halaktu bi yedeyy(yedeyye), estekberte em kunte minel âlîn(âlîne).

(Allahû Tealâ): “Ey iblis! Ellerimle (kudretimle) halkettiğim şeye secde etmenden seni men eden (şey) nedir? Kibirlendin! Yoksa sen yücelerden mi oldun?” dedi.

38/SAD-76: Kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).

(İblis): “Ben, ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu tînden (nemli topraktan, balçıktan) yarattın.” dedi.

İşte iblisin Âdem’e olan kini o secde gününden kalmadır. Ona secde etmek çok ağırına gitmiş ve asla secde etmeyi kabul etmemiştir. Onun için Âdem (A.S) zürriyetine zarar vermek isterler. İnsanları hiç bıkmadan, usanmadan takip ederler. .Hep insanların zayıf anını beklerler. Eğer kişi çok dirayetli olur da bedenine giremezse görüntü vermek sureti ile korkutup bundan çok acayip zevk duyarlar. İşleri güçleri Âdem (A.S)’ın zürriyetine zarar ve mutsuzluk vermektir.

Cinler, her ne kadar ateşten yaratılsa da şekilleri ateş gibi değildir. Onların da kendilerine has şekilleri vardır. Konuşan hareket eden mahlûklardır. Dayak atınca canları yanar. İnsan da topraktan yaratılmasına rağmen ateşte yanabilir. Allah insanlardan önce kâinata cinleri yerleştirmiştir. İblisi bilerek yaratmıştır. Kâinatın boş kalmamasını istemiştir. İblis cennette bütün hilelerini yapmış ve Âdem (A.S)’ı cennetten çıkarmıştır. Bir rivayete göre cennete yılan şeklinde girmiştir.

36/YASİN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben sizden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), sizin için apaçık bir düşmandır.

36/YASİN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).

Ve Bana kul olun! (İşte) bu, Sıratı Mustakîm’dir.

Kaç çeşit cin vardır: Allah, Âdem (A.S)’a secde emrini verdiği zaman, secde etmeyen iblistir. O da cin taifesindendir. Cinler şu şekilde sınıflandırılabilir:

1-Müslüman cinler

2-Müslüman ve munafık cinler

3-Kâfir cinler

İblis, kâfir cinlerin başındadır. Ve tektir. Âdem (A.S)’a secde emrine karşı gelen de odur. Ve kıyâmete kadar yaşayacağına dair Allah’tan söz almıştır. Şeytan (ona hizmet eden kâfir cinler), cin tayfasındandır. İnsanları kandırmak asıl görevidir.

İfrit, 4 tanedir ve hepsinin görevi ayrıdır. Onlara bağlı hizmet eden orduları vardır. İfrit, iblisten sonra Allahın yarattığı en güçlü mahlûktur. İnsanlara musallat olur. En çok Allah’ı zikredenlere musallat olur. Amacı Âdem (A.S) zürriyetini yoldan saptırmak ve onları hayatı boyunca mutsuz etmek, karı koca arasına girip yuva yıkmaktır. Çünkü Âdem (A.S)’ın zürriyetinin çoğalmasına dayanamazlar. En tehlikeli olanı Mardin ve Nusaybin cinleridir. Emir komuta sisteminde çalışırlar. Görevlerini bitirince üstlerine rapor verip kişiyi terk ederler.

Peri, dişi cinlerdir.

Karabasan, geceleri uykuda insanların üzerine oturup onlara sıkıntı veren cin tayfasıdır.

Tagut, yeryüzünde iblise hizmet eden insan şeytanlardır. Onlar da aynı şekilde insanları Allahı’n yolundan saptırırlar.

Cinler ne yerler, ne içerler: Onların beslenme şekilleri kokudur, enerji varlıklar oldukları için bizim gibi yemek yemezler. Pişmiş pilav kokusuna bayılırlar. Ayrıca kemik artığı et kokusu en sevdikleri kokulardır. Kim sofraya oturduğunda “Besmele” çekmezse yemeğini kâfir cinlerle paylaşır. Peygamberimiz (S.A.V):: “Özellikle et yemeği yediğiniz zaman elerinizi mutlaka yıkayın, yoksa yağlı elleri yalarlar.” buyurmuşlardır. Sigara dumanını çok severler. Kâfir olanları, kan, irin, hayvan pisliği kokularını çok sever.

Nerelerde yaşarlar, hangi mekânları severler: En çok mezarlıklarda yaşarlar, Harabe, ıssız yerleri severler, namaz kılınmayan evlerde, pis ve Kur’ân okunmayan evler mekânlarıdır. Çok pis insanları çok severler. Özellikle pis insanların kokularına bayılırlar. Peygamberimiz (S.A.V): “Her kim evine girerken ‘Bismillâh’ demezse bilsin ki evine iblisle birlikte girer.” buyurmuştur. Kim yatağa besmelesiz girerse onunla birlikte yatarlar. Onlar da şöyle der: “Hem barınacak yer buldum, hem doyacak sofra buldum, hem de yatacak yatak buldum” . Herşeyin başı besmeledir. Evlerde en çok banyo ve tuvalette bulunurlar. Tuvalete girince özellikle Allah’ı hatırlatırlar. Mü’min cinler camilerde, mü’min evlerde barınırlar. Evlerde mü’min cinlerin bulunması iyidir. Çünkü onlar zülmanilere karşı koruma görevi yaparlar. Hamamlar, çöplükler, ağaç dipleri en çok barındıkları yerlerdir. Kâinatın her tarafı onlarla doludur, bütün evler onların mekânıdır. Müslüman kişilerin evinde müslüman cinler vardır. Kâfir kişilerin evinde kâfir cinler vardır. Nusaybin cinleri çok meşhurdur. İlk defa da müslüman olanlar Kâbe cinleridir.

İnsan bedeninde de barınırlar m: Kâfir cinler insan bedenini sahiplenirler. Bir insan bedenini sahiplendiler mi boğazda yalıya yerleşmiş gibi sevinirler. Orada çok rahat ederler. O kişinin ağzını, gözünü, beynini, kalbini kullanırlar. Çıkmak zorunda kalınca da, anne kucağından koparılıyormuş gibi bağırırlar.

Ömürleri ne kadardır : Ömürleri çok uzundur. Sahâbe zamanından bugüne kadar yaşayan cinler vardır. 1000, 1500 sene ömürleri vardır.

Nasıl yaşarlar nasıl ölürler: Evlenirler, çoluk çocuk sahibi olular, ölürler. Ticarî bir kaygıları yoktur. İnsan artıkları ile beslendikleri için çalışma gibi bir durumları yoktur. Eğlenirler, düğün yaparlar, konferanslar verirler. Çok güzel besteler yaparlar. Onların da canını Azrail (A.S). alır. Bizlerle birlikte cennet veya cehenneme gireceklerdir.

Hayvanların canını kim alır: Allah yarattığı hayvansal âlemi anadan doğduğu günden ecel gününe kadar sayısal bir zikir sayısı ile sınırlamıştır. O bittiği zaman otomatikman ölüm gerçekleşir. Bütün hayvanlar Allah’ı zikrederler. Cinler de öyledir.

Cehennemde yanmaları nasıl olacak, ateşten yaratıldıkları için ateş onları etkiler mi: Nasıl ki insan çamurdan yaratılıp ateşe atılıyorsa, cinler de ateşten yaratılıp toprağa katılacaktır. Bu onlar için çok büyük bir azap olacaktır.

Evimize kafir cinlerin girmemesi için nelere dikkat etmeliyiz: Evlerimizin temiz olmasına çok dikkat etmemiz lâzım. Evimizde Kur’ân okunacak, zikir yapılacak, bunu da duvarlar duyacaktır. Mümkünse gülsuyu evin her tarafına sıkılacaktır. Bu kokuya dayanamaz, kaçarlar. Tuvalet ve banyolarda olabildiğince az kalmak lâzımdır. Orada da insanı oyalarlar, gusül aldım mı almadım mı diye evham verirler. Hiç bir şey yapamazlarsa vesvese ile insanı mutsuz ederler.

Kimlere musallat olurlar: Özellikle kendi yolundakilerle uğraşmazlar; ama kendi yolundan biri Allah yoluna girerse ona çok musallat olurlar. Ümitsiz, mutsuz, korkak kimselerin zayıf bir anını kolaylayıp, çok rahat bedenlerine girip o bedeni kendi bedenleri gibi kullanırlar.

Cinler nelerden hiç hoşlanmazlar: Kâfir cinler Yâsin’i, ezanı ve tekbiri hiç sevmezler. Bunu duydukları anda zangır zangır titrerler. Namaz anını hiç sevmezler, secde anında çok azap çekerler, çırpınırlar. Kur’ân okunan evleri hiç sevmezler. Çünkü o zaman Rahmâniler gelir. Rahmânilerin olduğu yerde zülmanîler barınamazlar. Allah sohbetine hiç dayanamaz ve hemen oradan kaçarlar.

En çok neden korkarlar: Kâfir cinler ihlâslı bir müslümandan korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar. Allah’ın evliyalarını hiç sevmezler, onlardan çok korkarlar.

Cinleri en kahreden şey nedir: “ Allah seni kahretsin” kelimesini hiç sevmezler. Aslında zaten Allah’ın rahmetini kaybetmişlerdir. Ama bunu Adem (A.S)’ın. zürriyetinden duymak, çok ağırlarına gider ve bu onları kahreder.

Cinlerden korunma yolu nelerdir: En önemlisi koruma kalkanının altına girmektir. Allah’ın başlarının üzerine emrinden bir ruh yerleştirdiklerinin içine hiçbir cin girip onu sahiplenemez. Her zaman abdestli dolaşmak lâzımdır. Her zaman “Besmele” çekmeyi alışkanlık haline getirmemiz lâzımdır.

Her insanın bir cini var mıdır: Evet, her insanın içinde bir cin vardır. Şeytan, zülmâni, iblis, cin dediğimiz 4 ismi olan şey herkesde vardır. Sahâbe Peygamber Efendimiz’e: “Ya Resulullah sende de var mıdır?”diye sorduğunda,“Vallâhi vardır; ama o bana teslim oldu.” buyurmuştur. Bir zülmanî, bir Rahmâni herkesde vardır. Kişi ne zaman Allah’ın hoşuna gidecek bir iş yapsa, namaz kılsa, hemen devreye girer, caydırmaya çalışır. Hem içeride kalp ve beyin, hem de dışarıda bedeni kuşatmaya çalışan zülmanîler vardır. Onlara karşı da görev yapan Rahmâniler vardır. Kâinat onlarla doludur. Boş hiçbir yer yoktur, özellikle güneş battıktan sonra şeytanlar, kâfir cinler cirit atarlar. Biz havasçılar, “Çocuklarınızı akşam namazından sonra kesinlikle sokağa çıkarmayın” deriz, ta ki seher vaktine kadar.

Sübyânlık nedir: Eğer anne cinli ise doğumda annenin cini çocuğa geçebilir. Çocuk doğduğunda bedeni cinli olarak doğar.

Kâfir cinler kimlere yaklaşırlar: İhlâslı olmayanlara, başlarının üzerinde bir koruyucusu bulunmayanlara, üzüntülü olanlara, kendini koyuveren, çok şiddetli üzüntüsü olanlara, şiddetli kaygıları olanlara, hayattan bütün ümidini kesmiş yaşamak istemeyenlere, yalnız yaşayanlara şak diye yapışırlar. İnsanlık âlemini öyle güzel izlerler ki, o açığı buldukları zaman hemen insan bedenine girerler. Buna havas ilminde “harici girme” denir.

7/A’RAF-154: Ve lemmâ sekete an mûsel gadabu ehazel elvâh(elvâha), ve fî nushatihâ huden ve rahmetun lillezîne hum li rabbihim yerhebûn(yerhebûne).

Ve Musa (A.S)’nın öfkesi yatışınca levhaları aldı. Onun (levhaların bir) nüshasında hidayet (Hakk’a hidayet, Allah’a ulaşma) vardır. Ve o, Rab’lerinden korkan kimseler için bir rahmettir.

Cin âlemindekilerle evli olanlar var mıdır: Eğer bir insan gece yarısı kan ter içinde uyanıyorsa, çok yorgun ve bitkin ise bu, o insanın o âlemden birisi ile evli olduğuna işarettir. Eğer cinler âleminden bir kadın bizim âlemden bir erkek ile evliyse ve bu durumu kabul etmişse o erkeğin hayatı boyunca o cinden kurtulması imkânsızdır. O kişiye her türlü kötülüğü yaparlar, dünyasını karartırlar.

Kimler insanı cinlerden kurtarabilir, cini vücuttan çıkartabilir: Bu tedaviyi yapabilen kişi, mutlaka havas ilmine vakıf, Allah’tan nusret, bağlı olduğu mürşidinden himmet alan bir kişi olmalıdır. Ses ve görüntü alabilmelidir (Gönül gözü, gönül kulağı açık olmalıdır). Mürşidi ile rabıtalı olmalıdır. Mürşidinin “başla” sesini duyup tedaviye öyle başlayacak bir kişi gerçek anlamda manevî tedavi yapabilir.

İnsanlar arasında dolaşan cinlileri nasıl fark ederiz: Eğer siz Rahmâni iseniz, karşıdaki insanın gözlerinin içine bakın. Cinli olan kişi bu bakıştan çok şiddetli rahatsız olur. Başını öne eğer ve gözünüze bakamaz. Daha sonra içinizden bir “Fatiha” okuyun ve izleyin, sıkıntı duyar. Üçüncü kademe olarak içinizden tekbir getirin. Kişinin içinde bulunan cin veya şeytan diğer kişinin içindeki ile temasa girer ve aldığı mesajı diğerine fısıldar, fal olayı böyle gerçekleşir

Cinlerin vücuda intikali kaç yolla ve nasıl olur: Cinler, bedene iki yolla intikal eder.

1-Hârici intikal: Müsait zaman kollayıp bedene girme,

2-Dâhili intikal: Büyü yolu ile bedene cin göndererek cin sokma

Kâfir cinler insan vücuduna nerelerden girerler: Ağızdan, burundan, kulaktan, ayaklardan, parmak uçlarından tırnak aralarından her yerden girebilirler. Bu hissedilmez. Çıkışta çok zor çıkarlar. Müslüman olup da mü’min olmayan cinler, insan vücuduna girerler ama onun günah olduğunu bilmezler. Daha ziyade çocuk yaştaki cinlerdir. Onları çıkarmak kolaydır. Bize “Yâsin okuyun ya da tekbir getirin ki yolumuzu bulalım” diye yardım isterler. Y3asin’in özelliği yol göstermesidir. Kendi kendine çıkamazlar.Böyle ilimle uğraşan kuran okuma ile cini zayıflatarak öldürür. fakat direk yakım işine girende hiç sıkıntı olmaz hemen cinler okuma sonucu yakılr ve hasta yüzde yüz tedavi olur.

İnsan vücudunda nerelerde saklanırlar: En çok kasıklarda saklanırlar. Sırasıyla ensede, diz kapak altlarında, sol kol altında, çünkü sağ tarafta hayra yönelik amellerimizi yazan melek vardır. Oraya gelemezler. Beden sahibini bazen ateşlendirirler, bazen sol kolu uyuştururlar ve ağrı verirler. O ağrıyı dumanla verirler. Genelde sabah kalkınca sol kolda uyuşukluk olur. Sol tarafta kalbin bulunduğu bölge necis olduğu için orayı seçerler.

Kişi, kendi içinde cin olup olmadığını nasıl anlayabilir: Sabahları çok zor uyanıyorsa, namazlarda çok vesvese oluyorsa, abdest anında akla hayale gelmeyen vesveseler geliyorsa, eşiyle çok şiddetli geçimsizliği varsa, eşinin yüzünü bir anda değişik görüyorsa, gözleri kan çanağı gibi kırmızıysa, sol kolda uyuşmalar oluyorsa, bunlar bariz belirtilerdir.

Eğer gece geç vakitlerde yorgun uyanıyorsa, banyoda, tuvalette çok uzun kalıyorsa, ani sinirlenmeleri varsa, yatakta çok sağa sola dönüyorsa, uykuda dişlerini gıcırdatıyorsa, eşine karşı sebepsiz soğuksa, bir anda kendini kaybediyorsa, bir anda kramp şeklinde ağrı giriyorsa, bir anda uyku basıyorsa, iki ayrı insan gibi farklı kişilikler sergiliyorsa, mutlak surette bu o kişinin bedenin içinde cin olduğunu gösterir.

Beden dışında cin olduğu nasıl anlaşılır: Onlar da rüya âleminde kendilerini göstererek alıştırırlar. Hiç acele etmezler, çok sabırlıdırlar. Kedi, köpek ve yılan olarak görülürler. Eğer uykuda yılan sokuyorsa uyanınca soktuğu yerde kişi acı hisseder. Yerde fare gibi koşuşan siyah karaltılar görüyorsa, karanlıktan korkuyorsa, arkadan biri beni takip ediyor korkusu varsa, biri tarafından devamlı gözetleniyor hissine kapılıyorsa, namazlarda arkasında biri varmış gibi hissediyorsa, kâfir cinler tarafından gözetleniyor demektir. Zaman kollayıp mutlak surette müsait bir anda içine girme yollarını arıyorlardır. Devamlı zaman kollarlar. Üzgün ve ümitsiz anlarında “fırsat bu fırsattır” deyip saldırırlar, aynı tilki gibidirler. Çok sabırlıdır ve hiç vazgeçmezler.

Cinleri evimizden uzak tutmak için ne yapmamız lâzım: Şu âyetin sıkça okunması lâzımdır: “La ilahe illâlahû vahdehu la şerike lehul mülkü şerike hamdü ve hüve âla küllü şey in kadir”. Bu âyet günde 100 defa okunur. Allah Resûlün’e 100 den az olmamak şartı ile salâvat getirilir. Yedi dükkân süprüntüsü ile tütsüsü yapılır, her tarafa gül suyu serpilir. Kur’ân’ı açıp sesli olarak evde dinlediğiniz zaman evde bir tane kâfir cin barınamaz.

Rahmâni melaikeler siz yatak odanıza girdiğiniz zaman odadan içeri girmezler, kapıda beklerler. Sadece kâfir cinler girer. Sebebi eşler arasında soğukluğu oluşturmaktır.

Yatak odasında âyet cinsinden hiçbir şey olmaması gerekir.

Şeytanla nasıl iş birliği yapanlar yaparlar: Şeytanla iş birliği yapmak isteyenler önce kâfir cinlerle ilişki kurarlar. Cinler onlarla şöyle bir anlaşma yapar: “Sen bizim patronumuz olan şeytanın emirlerine itaat ettiğin müddetçe biz de senin emrindeyiz”. Şeytan da onlara emrini verir. Büyücü cinleri emri altına alır. “Git şurada şunun vücuduna gir, şunu yap” diye veya yedirme tarzında büyü yapılır ve bedene cin sokulur. Cin görevini bitirinceye kadar çok yoğun çalışır, birisi müdahale etmezse işini bitirmeden o bedeni terk etmez. İşini bitirince patronuna gider, rapor verir ve bedeni terk eder. Bazen de ölünce bedenden çıkarlar.

Büyü nasıl yapılır: Yazılan muskalar, hazırlanan sular değil, burada asıl olan büyücünün görevlendirdiği cindir. Yani büyücü der ki: “Git şu şahsın bedenine gir ve bu karı kocanın arasını aç, vazifen bu”. Kâfir cin de emri mutlaka yerine getirir.

Büyünün kuvvetli tutması için ne yaparlar: Kur’ân’ı tersten okurlar, tuvalette okurlar ve abdestsiz okurlar veya Kur’ân’ı oturduğu minderin altına koyarak ve necis ortamlarda okuyarak büyü yaparlar. Bu sistem büyücülerin en etkili yoludur. Bu sistemle 12′den vururlar. Eğer kişinin bir mürşidi ve koruması yoksa yapılan büyü 24 saat içinde tesir eder. Medyumların hepsi zülmanî güçleri kullanarak mesleklerini icra ederler.

Bedenine cin giren kişi nasıl tedavi olur: Havas ilmine sahip olan kişiden başkası cinliyi tedavi edemez. İlim sahibi kişi önce cinliyi bir teste tâbî tutar. Bir bardak suya 7 fatiha okur, telefonun öbür ucunda olsa bile o okumanın etkisi ile eğer kişi cinlerin etkisin de ise suyun tadını değişik alır. Suyun tadı ya ekşi, ya tuzlu, ya acı, ya da yakıcı olur. Sonra cinlinin kulağına ezan okunur. Eğer kişide yine zülmanî cinler varsa kişi ezana dayanamaz, sıkıntı basar. Daha sonra yakma işlemine geçilir. Yakım başlayınca kişide yanma ve kaşıntı olur. Tıp buna çare bulamaz. 35 gün sonra mutlaka yanma ve kaşıntı durur.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e böyle bir hasta geldiğinde, bedene giren cine, “Çık ey Allah’ın ve Resûl’ünün düşmanı” deyip sırtına vururdu ve cini çıkartırdı. Hz İsa da, HZ Süleyman da böyle tedavi ederlerdi. Bunun adı “RUKYE”dir. Günümüzde rukye tedavisi tamamen unutulmuştur.

Cin ile havasçı arasında nasıl bir konuşma geçer: “ Hiç bir bedene zarar vermemek koşulu ile benim askerim olmayı kabul ediyor musun? Bedene zarar verdiğin takdirde başına neler geleceğini biliyor musun?” Cin, denileni yapmazsa yanacağını bilir. Cini mutlaka ehil ilim sahibi kişi çıkartmalıdır. Kulaktan çıktığı takdirde kulakta tahribat yapar. Ehil olan kişi onu alırken gözlere, kulaklara ve buruna Rahmâni görevlileri yerleştirerek oraları kapatır.Ve cini ağızdan alır. Cin ya Rahmâni ordusuna katılmayı kabul eder ki eğer etmezse yakılır. Bu onun sonu olur. Çıkış anında çok sıkıntı verirler, karın ağrısı yaparlar. Ve kafayı, kolları, ayakları uyuştururlar.

Şuna çok dikkât etmek lâzımdır. İçerideki şeytanın dışarıda dostları vardır. O içerden çıkıp sizin bedenine zarar veremez. Ama dışarıdaki dostlarını kullanırlar. Onlara iltifat da etmeyin. Sakın hakaret de etmeyin. Tek çözüm onları bulunduğu yerden çıkartıp almaktır. Bunu da ancak bilen biri yapabilir. Bu havas ilmi yapmış bir kişi olmalıdır. Onun haricinde medyumlar, cinci hocalar size daha fazla zarar verebilirler.

Azap âyetleri vardır, onlar okunur. Meselâ Bakara Suresinin 255. âyet-i kerimesi okunur. Hasta kusturulur. Pis, necis bir koku gelir. Bu onların kokusudur, ona tebliğ yapılır.

“Allah’ı seviyor musun, Peygamber’i seviyor musun, Kur’ân’ı seviyor musun?” diye sorarız. “Onlardan nefret ediyorum.” diye cevap verirler. Eğer bir cini yakıp da tayfasını yakmazsan intikam alırlar. Havasçıdan alamazsa ailesinden alırlar.

Cin çıkarma işini herkes yapabilir mi: Eğer bir mürşidiniz yoksa cinlerden haber alacak bir merkeziniz yoksa maneviyatta güç ve himmet yoksa değil cin çıkarmak, başınıza dert alırsınız. Sakın bu işe karışmayın size girer. Bunların içinde en tehlikelileri ifrittir, çok kuvvetlidir. Onunla mücâdele çok zordur. Genelde ya insanı intihara sürüklerler yada bir başkasını öldürtmeye çalışırlar. Bu konuda hiç durmadan ilham verirler.

Sakaleyn olan Süleyman Peygamber, Süleyman tapınağında cinleri mi çalıştırmıştır: Evet, bu 4 ifrit ve her birinin 360 tane tayfası ile birlikte Hazreti Süleyman’a hizmet etmişlerdir ve zerre kadar seslerini çıkaramamışlardır.

Muallâk taşının hikâyesi nedir: Süleyman (A.S) âsasına dayanıp bir noktaya baktığında aslında ölmüştür. Cinler onun öldüğünü anlamadan harıl harıl çalışır. Ama âsasına giren bir kurt âsayı kemirince âsa kırılır ve Süleyman (A.S) yere düşer. O zaman cinler, “Peygamber ölmüş” diye bağırınca hepsi işi bırakıp kaçarlar. Tam taşı yerine koyarlarken bırakıp kaçtıkları için taşın havada kaldığı rivayet edilir.

Cinlerin başka görevleri var mıdır: Cinlerin bir görevi de bütün insanların arasında infilâk çıkarmaktır. Devletler arası savaşları ile âdemoğullarını birbirine kırdırırlar ve ölmelerinden mutluluk duyarlar.

Gece yatakta cinlerden korunmak için ne yapmalıyız: Yatağa yatınca 21 Besmele çekilir, 3 Fatiha, 3 İhlâs, 3 Felâk, 3 Nas, 3 Ayet-el Kürsi okunur. Ve 21 Besmele ile kapatılır. O zaman ona ne bir cin, ne bir karabasan yaklaşamaz. Bu bir zırhtır. Sabaha kadar sizi korur.

Peygamber Efendimiz’e yardım eden cinler var mıydı: Peygamber Efendimiz’e yardım eden cinlerin başında Ebû Yusuf vardır. 140 cm boyunda yapılı ve çok kuvvetlidir. Hâlâ daha ondan yardım alınır. Şu an Ebû Hureyye Rabbani cinlerin başında yardımcımızdır. Ebû Yusuf ile irtibat halindedir. Onun yardımı ile cinli hastalar tedavi edilir. Cin içinden çıkartılır. Cini çıkan kişinin hemen korunmaya alınması lâzımdır. O zaman bir daha içine girmeleri mümkün olmaz.

Cinlerden korunma yollarını bilirsek bize zarar veremezler. En önemlisi onları iyi tanımak, onlardan korkmamaktır. Korkutmayı çok severler. Mezarlıklardan geçerken ürperti hissini veren de onlardır. Geceleri dışarıya sıcak su dökülmemelidir. Üzerlerine gelirse canları yanar ve zarar verirler. Besmeleyi dilimizden düşürmez, onları iyi tanırsak onlardan korunabiliriz. Bu yazının amacı da onları çok iyi tanıyıp bu konu hakkında bilgilenmektir. Genelde korku ve irade zayıflığı onlara davetiye çıkartır. sakaleyn arapoğluna bolca dua edin inşallah rabbim muvaffak eder.

Cinlerin Maddeleşmeleri

“Allah yedi kat göğü ve yerden de onların bir mislini yaratmış; emri aralarından nazil olmaktadır.” (65-12)

“Emri Sema’dan Arz’a Nazil olarak tedbir eder.” (32-5)

Sema katlarının aslında boyut olması ve bunu da uzayın mekansal derinliğine doğru değil de, atom-altı ısınsal boyutlara uzanması, bu katların (holografik olarak düzenlenmiş) dalgasal yapılar olduğu anlamına gelir. Zaman kavramının geçerli olmadığı ve her boyutun da zaman biriminin “An” olması nedeniyle geçmiş- simdi ve geleceğe ait tüm bilgiler bu katlarda mevcut olmakla birlikte, ilgili oluşumlar bu öz boyutlardan maddesel boyutumuza, bu sema katlarından yansıyarak ya da bu sema katlarından ayrı ayrı yoğunlaşarak belirmektedir. Yani, madde evrenimizdeki daha doğrusu yer semalarındaki tüm oluşumlar, o anda veya yeni oluşmakta olan oluşumlar değil, daha öz boyutlarda belirlenmiş (programlanmış) olanların çeşitli boyutlardan, sema katlarından kademe, kademe yoğunlaşmak suretiyle açığa çıkmasıdır.

Elbette bu yoğunlaşma, bizim enerji-parçacık boyutundan beş duyu boyutuna doğru olan yoğunlaşması gibi de değildir. Bu tarz bir oluşum bizim maddesel boyut için geçerlidir. Daha çok bunu, Holografik nitelikli Salt Enerji denizindeki frekansların kendi içindeki yine dalgasal kademeleri seklinde düşünmeliyiz. Keza Cinler de bulundukları ısınsal boyuttan, bu boyutlara zumlama yaparak her şeyin kayıtlı bulunduğu bilgi havuzundan geleceğe ait haberleri almaya, çalmaya çalışmaktadır. Birtakım insanların, rüyalarında yükselmeleri (bu boyutları deşifre etmeleri) nispetinde geçmişe ve geleceğe dair bazı bilgiler edinmesi sanki o boyutlarda, ortamlarda yasıyormuşçasına bulunmaları ya da algılamalarının sebebi budur. Bu Sema katlarına (Enfüsi boyutlara) ne kadar zumlama yapılırsa, daha derin boyutlara yöneldikçe de yatay genişlemenin yani, Afaki boyutların kapsamı da bir o kadar artmaktadır.

Maddeleşmeye, nesneleri madde olarak algılamaya gelince. Bir boyut, diğer boyut ya da boyutlara nispetle soyut kalırken, aynı benzer boyutu kendilerince belli katmanları olan yapılar olarak algılarlar. Yani belli seviyelerdeki enerji boyutlarını. Bizim beş duyumuza ait somut dünyamız da, enerji boyutundan her bir diğerini meydana getirecek biçimde terkipler halinde belli katmanlara yoğunlaşmak suretiyle oluşurken, diğer boyutlardaki maddeleşme bizimkinden çok farklı olarak enerjinin kendi türünden yoğunlaşmalarıyla oluşmaktadır.

Yeri gelmişken maddesel dünyamız evrenimiz ve katmanları da bilinenin aksine, Nurdan Nar boyutuna, Nar boyutundan da Nur boyutuna yoğunlaşmasıyla değil (her ne kadar o boyut da özünde bulunsa da) tıpkı Nar boyutunda olduğu gibi, direkt Nur boyutunun yoğunlaşmasından meydana gelmiştir.

Ayrıca bildiğimiz ya da bilemediğimiz maddesel boyutlar belli bir sistemin, düzenin, bir bilincin eseri sonucu var olan yapılar iken, bir de bunun yanında Nar boyutunun varlıkları olan Cinlerden Şeytaniyet vasıflı olanlarının neden olduğu ve beş duyumuza ayrı ayrı ya da hep birden hitap eder bir biçimde çeşitli etkileri ile oluşan gerçekte ise, asla var olmayan (ayırt etmenin de çok zor olduğu) maddesel, madde ötesi suretler, varlıklar, nesneler, olaylar, kurgular, boyutlar, kendince sistemler, düzenler…vs bulunmaktadır. Bu yönlerle insanları aldatmakta, kandırmakta sonuçta da bunlardan, insanların içine düştükleri durumlardan çeşitli faydalar temin etmektedirler. Kısacası bos yere yapmamaktadırlar.

Önemli bir nokta da, sonsuz-sınırsız tüm sistem ve sistemlerin hakikâtine göre hayal olması ayrı bir şeydir, bu tür varlıkların insan algılamalarında oluşturduklarının hayal olması apayrı bir şeydir. Bu aldatmacalar da çok basit düzeyden başlayarak daha karmaşık görünen seviyeleri bulunmaktadır. Ama ister basit, isterse de zor, komplex (karmaşık) olsun fark etmez, birazcık akıl ve basiretle olaylara bakarsak bunların tamamen sistemden, yasamın gerçeklerinden, ilminden kopuk ilgisi olmayan şeyler olduğu açıkça görülecektir.

Cinlerin maddeleşmeleri yani maddi suretlerde görünmeleri ise, iki türlüdür. Bunlardan birincisi, insan beyninin ilgili hücre gruplarını harekete geçirmeleri sonucu oluşurken ikincisi, yine birincisiyle bağlantılı olarak ektoplazma denilen ve ispritizma celselerinde medyumun ya da gözlemcilerden çıktığı, kaynaklandığı izlenimi verilen, ama bunu hiçbir insan olmaksızın da doğrudan kendilerinin oluşturdukları sıvımsı bir maddeyle meydana getirmektedirler.

Bunlar sadece görüntü seklinde olabildiği gibi, somut da olabilmektedir. Fakat çeşitli insan, hayvan ya da bambaşka yaratıklar seklinde süratlenerek somut, dokunabilir, işitebilir, hücreleri, organları, normalinden ayırt edilemeyecek tüm özellikleri olabilen biçimlerde maddeleşmelerine, maddesel olarak görüntü vermelerine karsın bunların en büyük özelliği; insanların (ve hayvanların) hayallerine, vehimlerine hükmettikleri için, bu maddesel suretleri çok uzun süreler boyunca muhafaza edememeleridir.Bunların en büyük kanıtlarından biri de, birkaç dakikadan birkaç saate kadar, medyum ve ondan açığa çıktığı sanısı verilen macunumsu ektoplazma sıvısıyla, her şeyiyle bir insan suretinde bedenleşen, hareket edebilen, nesnelere dokunup, bizler gibi onları fiziksel etkileyebilen… ve kendilerini geçmişte yasayan insan ruhları ya da farklı sistemlerden gelmiş ruhsal veya uzaylı varlıklar olarak tanıtan ama gerçekte Cin olan bu varlıkların, bilim adamlarınca vücutlarından, saçlarından veya giysileri ve üzerlerinde kendileriyle birlikte maddeleşen takılardan örnekler alındığında bunların kısa bir süre sonra seklini kaybederek eski hallerine dönüp yok oldukları görülmüştür ki, böylesine somut nesneler bugüne kadar korunamamış, bir çoğunda da muhafaza edilecek durum bile oluşmamıştır.

Bu, tanımlanamayan uçan nesnelerin bir bölümünü teşkil eden Ufolar için de aynen geçerlidir. Daha doğrusu bu durum zamanımızın teknolojik gelişmelerine, anlayışına uygun olarak kendilerini uzaylı süsü altında gösteren Cinlerin, insanlarla çeşitli sekil ve düzeylerde görüntülü, fiziksel ve ruhsal anlamdaki temaslarında da görülmektedir.

Ayrıca ektoplazma yoluyla maddeleşen varlıklar, normal gün ışığında da hemen çözünüp yok olduklarından gündüz normal şartlarda bu maddeleşmeyi oluşturamadıkları da görülmüştür. Bu da bize uzaylı kimliğiyle görünen varlıkların bu tarzda hep gece, parlak olmayan, ama ayırt edici normal ışık altında göründüklerini de açıklamaktadır.

Bize göre soyut varlıklar olan Meleklerin, İblis’in geçmişte Resulullah zamanında da maddeleştikleri bilinmektedir. Ancak bu, ektoplazma yoluyla olmayıp direkt insan beyinlerinin İfrit’e edilmesi sonucu oluşmuştur. Mesela bunlardan Cebrail (as) birçok kez ashaptan birinin kılığına girerek Resulullah’ın ve Sahabesinin bulunduğu meclise gelmiş, Resulullah’la tıpkı bir insan gibi sual edip konuşmuş, belli cevaplar vermiş ve geldiği gibi de gitmiştir. Öyle ki, onun bir melek olduğunu, Resulullah açıklamadıkça hiç kimse bilememiştir. Hz. Muhammed (sav)’ den yüzyıllar önce yaşamış olan ama istediği an berzah boyutundan tekrar maddeleşerek (insan kimliğine bürünerek) dünyamızda yer alan Hızır (as) da, ashabı yanındayken Resulullah’la açıkça yine aynı şekilde görüşmüştür.

Bunun yanında kendi isteğiyle değil, Allah’ın emrini ileten bir melekten almış olduğu emir üzere İblis de, yine Resulullah’ın bir cemaatle olduğu sırada, kalın dudaklı, gözleri yukarı doğru bakar sası gözlü, köse ama çenesinin altında at kılı gibi altı ya da yedi tane uzunca sarkık kıllar bulunan, koca kafalı yaslı bir insan kılığında fakat, zelil bir surette kapıyı vurarak yanlarına gelmiş ve insanları nasıl kandırdığını oradakilere bir bir anlatmıştır. Yalan söylediği taktirde ise, düşmanları karsısında küçük düşmek, alaya alınmak suretiyle azap görecektir. Elbette meleğin ona gelişini de, bir yerlerden mekânsal olmak yerine boyutsal olarak tek taraflı açığa çıktığı seklinde düşünmeliyiz.

Yine bu konuyla ilgili olarak, bir gün Hz. Resulullah geceleyin kendisini öldürmeye gelen, yer semasının besinci katında yasayan ve Cinlerin arasında en güçlüleri olan bir ifriti tutarak sabah olunca Medineli çocuklar oynasın diye mescidin direklerinden birine bağlamayı düşünmüştür. Fakat Hz. Süleyman (as)’ ın duasını hatırlayınca kendisine verilen bu kuvveti kullanmayıp bunun yerine ifriti zelil bir halde def etmiştir.

Burada ifriti bağlamadan kasıt, Hz. Muhammed (sav)’ in beyin dalgalarıyla onu maddeleştirip belli bir mekanda hareketsiz tutarak çocuklar tarafından aşağılanmasını, hor görülmesini… kısacası zarar görmesini temin etmesidir.

Soyut olmasına karsın, maddesel yapıda sabit tutulması taktirde bir Cinnin fiziksel zarar görmesi ise, o maddi yapının o cinle bağlantıyı sağlayan bir konsantrasyon aracı olması ve bu bedene yapılacak hareketlerin o kişi ya da kişilerin beyninde karşılık gelen ilgili dalgaları üretmesi sonucu olduğunu düşünebiliriz. Böylece bu dalgalar o cinin dalgasal yapısını az ya da çok etkiler.

Hatırlanacağı üzere yine bu ifritler, Miraç olayında Hz. Resulullah’ın semaya doğru yükselmeye (Uruca) başladığını öğrenince, eğer O’nun semaları ve Hakikâtini bilip Özünün güçleriyle donanırsa artık bir daha önüne geçilemeyeceğini bildiklerinden, var güçleriyle O’na saldırıya geçmişler, fakat Cebrail (as)’ın onlara karsı kendisine ifrit duası diye bilinen bir duayı Vahiy etmesiyle onların yanmasını, dolayısıyla onlardan korunmasını temin etmiştir. Bu yüzden hakikate giden yollar, hayal dahi edemeyeceğimiz düzeyde tehlikelerle doludur.

eğer korunmuşlardan değilsek o boyutları geçsek imkansıza yakındır. Meleklerin ve ölüm ötesine intikal etmiş yüksek dereceli Evliyaullahın ve bunların gücü ve yardımıyla şehitlik mertebesindeki insanların, berzah boyutunda olmalarına, maddeleşip yani bir bedende görünerek etki etmelerine rağmen, herhangi bir etki almaksızın bizatihi savaş meydanlarında savaştıkları da bilinmektedir (bunlar mistik kaynakların dışında birçok düşman askeri ve rütbeli komutanlarca da açıkça ifade edilerek ispatlanmış durumdadır).

Olaylar bununla sınırlı değil. Mesela, Bedir savasının hemen öncesinde insan kılığında maddeleşen şeytan, Müslümanlara karsı, müşrikleri savaşa teşvik etmek için onların gururlarını okşayarak olmadık hayallerle kışkırtır.

“O zaman şeytan onların yaptıklarını allayıp-pullayıp söyle demişti: Bugün insanlardan size galip gelecek hiçbir kimse yoktur… Ben de size muhakkak yardımcı olacağım!… Fakat iki ordu (Müslümanlar ve müşrikler) karsı karsıya görününce, arkasını dönerek kaçtı ve söyle konuştu “Ben sizden kesin olarak uzağım! Ben sizin göremeyeceğiniz şeyleri görüyorum. Ben hakikatte Allah’tan korkarım! Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”(Enfal/48)

Burada, şeytanın görüp onların göremediği şey, Müslümanlara yardıma gelen materyalize olmuş meleklerdir. Çünkü, ayette “O vakit Rabbinizden yardım ve zafer istiyordunuz da, O da, Ben pes pese gelen bin melek ile yardım edeceğim diye duanıza cevap verdi!…” Hz. Muhammed (sav) de “Aman Allah’ım!.. Yardım ve inayet!” diye yalvardıkça da bu sayı arttı ve savaş sırasında bu sayı beş bini astı. Yine Hz. Muhammed (sav), Hz. Ali (ra) ve Hz. Ebu Bekir (ra) için de, “sizden birinizin yanında Cebrail, diğerinin yanında da Mikail ve İsrafil bulunuyor…” demiştir.

Savas sırasında bu durum, Müslümanların daha kılıçlarını sallamadan, karsılarında bulunan müşriklerin öldürülmelerinin görünmesiyle kendini gösteriyordu. Daha sonra, Bedir savasına katılan hemen, hemen tüm Müslümanlar savaştan sonra çeşitli yerlerde, Allah’ın onların yardımına gönderdiği melekleri açıkça gördüklerini bir bir anlamışlardır. Bu olay sadece Bedir savasıyla sınırlı olmayıp, diğer birçok savaşta da ortaya çıkmıştır.

Bunlardan biri de Çanakkale savasıdır ki, akıllara durgunluk verecek olaylar ve tanıklarla doludur. Düşmanlar, Müslüman askerlerin yanında eski İslam kıyafetleri giymiş melekleri görmüş ve bunların kimler olduklarını savaştan sonra defalarca öğrenmeye çalışmışlardır. Bir İngiliz muhabiri bu konuda şunları yazmıştır: “O gün Çanakkale’yi koruyan Türk ordusu içinde şimdiye kadar hiç görmediğimiz kıyafet ve heybetle insanlar vardı ki, müdafaalarında bu kimselerin çok büyük yardımları oldu ve bizden bazılarını esir etti…”

Bununla birlikte; tam olmasa da bu duruma benzer bir olay da, yine Bedir savasında müşriklerin, Müslümanları az sayıda görmeleri dolayısıyla bir an önce ortadan kaldırmak, katletmek için sabırsızlanırken, Allah da müşriklere karsı Müslümanları cesaretlendirmek için onların gözüne müşriklerin sayısını az göstermiştir ki, bu da âyette “Hani müşriklerle karsılaştığın zaman, orduları gözlerinizde az gösteriyor sizi de onların gözünde azaltıyordu… Çünkü Allah, emrini yerine getirecekti.!” (Enfal/44) [1]

09/19/12

ŞEYTANLAR VE MAKAMLARI _ DECCAL_ YECÜC& MECÜC

ŞEYTAN ALLAHIN HUZURUNDAN KOVALANMIŞ YARATIKLAR. BİZDEN ÖNCE YARATILAN VE YAŞANTI SÜREREK SINAVA TABİ OLDUKTAN SONRA HUZURDAN KOVALANAN ATEŞTEN YARATILMIŞ VARLIK OLARAK KURANI KERİMDE HABER VERİLEN İNSANOĞLUNUN EBEDİ DÜŞMANLARIDIR.             Rabbim şeytanın şerrinden sana sığınarak ümmeti muhammede tanıtabilmek için bildiklerimi yazıyorum, bilmek ehlinden yanlışa düşmek safhasından senin ilmine sığınırım.KAÇ  ÇEŞİT ŞEYTAN VAR GÖREVLERİ NELERDİR;                         ****1=HANZEB; Namazda ve bütün yapılan ibadetlerde vesveseyi veren, yapılmasına bir türlü engel olmaya çalışan şeytandır. Görevi çok büyüktür aldığı işlerde genelde muvaffak olur.Yapılacak bütün hayır işlerde insanın içine vesvese vererek engeller insanın günaha girmesinden çok zevk duyar.Dikkat etmemiz lazımdır içimizden gelen her kötü his ve vesveseler bundandır, tek amacı insanı ibadetinden uzaklaştırıp Allahın yanında kulu lekeli ve kötü göstermektir. Yapılan İbadetlerde oldu mu olmadı mı diye vesveseyi dahi verip insanı kuşkuya düşürür.                                                                                                     ****2=VELHAN; Suyu , ateşi , yağı, bezi, ipliği vs gibi çok kullanılan günlük yaşantımızın parçası olmuş madde ve nesneleri çok kullandırır.Müsrüflükle hem insanın maddiyatını hemde manevi yönden ziyanını sağlıyarak zarar verdirir.Tasarruf bilmeyen insana bol malzeme kullandıracak ki her yönden zarar gördüre dikkatli olmamız lazımdır.                                                                                                                    ****3=ZELLENBUR; Esnafa ve ticaretle uğraşanlarla hep haşır neşir olur, bozuk mal ve kötü ticaret yaptırmaya çalışır.Nedeni ticaretle uğraşana hile yaptıracak ki her şeyle insanı ziyana soka. KUL HAKKI ile rabbimizin huzurunda kurtuluşa kavuşamayalım düşüncesindedir.                                                                         ****4=VESNAN; Uyku şeytanıdır.İnsanlar uykuya dalınca hemen esareti altına alarak bütün kötülüklere vakıf kılar.Rüyasını karıştırır kötü hallerle intişa ettirerek kulun aklını karıştırmaya çabalarlar.Çoğu insan görmüş olduğu kötü rüyalar sonucunda çok kez hataya düşmüşlerdir.Okuyup kendimizi koruma altına almadan uyku haline geçersek şeytanın oyuncağı oluruz.                                            ****5=BETR; İnsanları bağırmaya çağırmaya ve asabileştirmeye uğraşan bu şeytanın emelide çok büyüktür.Asabileşen insan bir nebze şırazeden çıkmıştır, gözü hiç bir şey görmez ağzından çıkana kontürol sahibi olamaz.Konuşulan şeyler kalp kırma ile sonuçlanacak ki insanların arası kötü ola bundan şeytan zevk duya isteğine kavuşa.Dili ve beyini Allah zikri ile meşkul edelim.                         ****6=DASİM; Yemek şeytanı insanın yediğinde, içtiğinde bulunur.Besmelesiz yenenlerden çalar ve yenenlere istifla ederek kirletir.Bu şeytanın amacı faydalandığımız yiyeceklerden çalarak ziyana uğratmak ziyanda olan insanı piskolojikmen yıkmak. Maddiyatı olmayanın maneviyatı olmaz düşüncesine düşürüp itaat ve taattan alıkoyarak rabbime ters düşürücü hallere sokmak.         ****7=METUN MESİT; İnsanların duydukları ile uğraşır.Hak yolunda duyulan faydalı işleri ters yöne veya unutturmaya çalışır.Unutulan veya yanlış anlaşılan bilgiler insanı uçuruma sokunca çok memnun olur.Yapılan işlerde duyum çok önemlidir yanlışa düşen insan ALLAHIN huzurunda kötü hallere bürünür.Şeytanda amacına ulaşır. Ziyanda olan insandır.                                             ****8=EL EBYAZ; Peygamberlere ve velilere musallat olanlardır. Peygamberlere hiç bir şey yapamazlar Allah indinde korunmuşlardır. Resulullah efendimizin kıbali bile yasaklanmıştır, onun suretinde gözükemezler.Fakat alimlerin meclisinde bulunarak nifak yapmaya ve akıllarını karıştırmaya çok çalışmışlardır.Çoğu zamanda muzaffer olup alim meclislerini dağıtmışlardır.Her konuda muvaffak olmaya güçleri yeter.                                                                                                         ***9=MARİD; Konturol edicidir bütün şeytanları yönlendirir çok haşmetli ve tehlikelidir.Hücuma geçtiği insanlarda NEFSİ ele geçirmeye çalışır.Çoğu zaman hep galip gelerek insanları Allahın huzurunda büyük günahlara sevk ve müptela eder.Bütün şeytanlar rabbimin huzurundan kovalandıkları için insan oğlunun düşmanıdır. Burada din kardeşlerime en büyük tavsiyem ALLAHA sığınalım rabbimizden tek isteğimiz şeytanın şerrinden bizi muhafaza eylesin.      10; İFRİT; İnsanın bedenine girenlerdir ve savaş başlatıp istila edenlerdendir, genelde girdiği bedenin sahibini delirtir ve cürüm hale düşürür. En büyük ameli cinselliktir ele geçirdiği beden ile ilişkiye girer veledi zina **PİÇ** töremesini sağlar.Besmelesiz yatan insanın eşi ile paylaşımda bulunur ve yuvasını bozar elde eder. Sevgili kardeşlerim ben sakaleyn arapoğlu hüseyin kardeşinizin tek isteği ne olursa olsun bütün şeytan denen yaratıklara karşı besmeleyi terk etmeyelim, besmele ALLAH CC sığınmak ve kapısından faydalanmaktır.

ŞEYTANIN HİLELERİ

yazarı:
Muhyiddin’i Arabî

Bu cep kitabı, Muhyiddin-i Arabi’nin “Seceret’ül Kevn” adlı eserinden iktibas edilmiştir.

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun… Salat ve selam, efendimiz Emin Peygamber Muhammed’e… Sonra, onun ak aline… ve ashabının tümüne olsun.

İbn-i Abbas (r.a.) Hz.’inden naklen Mu-az b. Cebel rivayet ediyor

- Bir gün Resülullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık… Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi;

- Ev sahibi… İçerdekiler.. Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var.

Bunun üzerine, herkes Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu… izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve:

- “Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?..” Buyurdu… Biz hep birden şöyle dedik:

- En iyi bilen Allah ve Resulüdür. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

- “O, laîn İblistir. -Şeytandır-. Allah’ın laneti onun üzerine olsun…”

Buyurunca; hemen Hz. Ömer:

- Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.

Dedi… Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:

- “Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir.. Öldürmeyi bırak.”

Sonra şöyle buyurdu:

- “Kapıyı ona açın gelsin… O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz…”

* * *

Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Ravi’den. Şöyle anlattı:

- Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.

Sonra, selam verdi, onun bu selamına Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu:

- “Selam Allah’ındır ya laîn…”

Sonra ona şöyle buyurdu:

- “Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?”

Şeytan şöyle anlattı:

- Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:

- “Nedir o mecburiyet?” Şeytan anlattı:

- İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:

- Allah-ü Teala sana emir veriyor: Muhammed’e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl al­dattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o; sana ne sorarsa doğrusunu di­yeceksin.

Sonra… Allah-ü Teala buyurdu ki:

- Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen… seni kül ederim; rüzgar savurur.. Düşmanların önünde, seni rüsvay ederim.

İşte… böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim.

Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düş­manlarım benimle eğlenecek. Şu muhak­kak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.

* * *

Bundan sonra, Resüiullah (s.a.v.) Efen­dimiz şöyle sordu:

- “Madem ki, sözlerinde doğru olacak­sın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?”

Şeytan şu cevabı verdi:

- Sensin, ya Muhammed… Allah’ın ya­rattıkları arasında senden daha çok sevme­diğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:

- “Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?..” Şeytan anlattı:

- Müttaki bir gence ki… varlığını Allah yoluna vermiştir.

Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şe­kilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı:

- “Sonra kimi sevmezsin?”

- Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli iş­lerden sakınan alimi…

-”Sonra?..”

- Temizlik işinde… yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi.

-”Sonra?..”

- Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz… Halinden şikayet et­mez.

- “Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu ne­reden bilirsin?..”

Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu

sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.

- “Sonra kim?..”

- Şükreden zengin.

- “Peki, ama o zenginin şükreden oldu­ğunu nasıl anlarsın?..”

- Onu görürsem ki, aldığını helal yol­dan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki:

O şükreden bir zengindir.

* * *

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sor­du:

- “Peki, ümmetim namaza kalkınca, se­nin halin nice olur?..”

- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.

- “Neden böyle olursun; ya laîn?..”

- Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.

- “Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?..”

- O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.

- “Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?..”

- O zaman da, çıldırırım.

- “Peki, ya Kuran okudukları zaman nasıl olursun?..”

- O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eri­yen bir kurşun gibi eririm.

- “Peki, ya sadaka verdikleri zaman ha­lin nasıldır?..”

- Ha, işte… o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu:

- “Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?”

Bunun üzerine İblis:

- Onu da anlatayım…

Dedikten sonra anlatmaya başladı:

- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:

1- Allah-ü Teala, sadaka verenin malına ihsan eyler.

2- O sadaka, veren kimseyi halkına sev­dirir.

3- Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.

4- Allah-ü Teala, belayı, sıkıntıyı ve ah­ları ondan defeder.

* * *

Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efen­dimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sor­du:

- “Ebubekir için ne dersin?..” İblis buna şu cevabı verdi:

- O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi… İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?

- “Peki, Ömer b. Hattab için ne der­sin?..”

İblis buna da şu cevabı verdi:

- Allah’a yemin ederim ki, her gördü­ğüm yerde ondan kaçtım.

- “Peki Osman b. Affan için ne dersin?..”

- Ondan utanırım… hem de çok… Na­sıl ki, Rahman’ın melekleri de ondan uta­nırlar. ..

- “Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin…”İblis onun için de şöyle dedi:

- Ah, onun elinden bir kurtulsam… O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam… O, beni bıraksa… ben de onu bıraksam… Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz.

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği ce­vaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:

- “Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Al­lah’a hamd olsun.”

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz o cümlesini duyan laîn İblis şöyle dedi:

- Heyhat, heyhat… Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldık­ça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?..

Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler, beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah’a yemin ederim ki:

Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini… Ümmilerini ve okumuşlarını… Facirlerini ve abidlerini… Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz.

Fakat… Allah’ın halis kullarını… Evet, bunları azdıramam.

Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efen­dimiz sordu:

- “Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?..”

Bu suale İblis şu cevabı verdi:

- Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever… O Allah için bir ihlasa sahip değildir.

Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz… bilirim ki o: İhlas sahi­bidir… Hemen onu bırakır kaçarım.

Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müd­det, o size vasfım yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.

Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük gü­nahların en büyüğüdür.

Bilmez misin ki; ya Muhammed, baş ol­ma sevgisi yine büyük günahların en büyük­leri arasındadır.

İblis, anlatmaya devam etti:

- Ya Muhammed, bilmez misin?.. Be­nim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra… o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.

Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.

Bir kısmını gençlere yolladım.

Bir kısmını da, meşayiha saldım.

Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musal­lat ettim.

Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaş­mazlık yoldur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.

Çocuklara gelince… onlarla da, bizim­kiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.

Bizimkilerin bir kısmını da, abidlerin ba­şına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.

Onlar, bunların yanına girer; halden ha­le sokarlar. Bir tepeden öbürüne… hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; baş­larlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye…

İşte… böylece, onlardan ihlası alırım… Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı… Ama, bu hallerinin farkında olamazlar.

İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi;

- Bilmez misin, ya Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlas ile Allah’a iba­det etti.

Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifayap oluyordu.

Onun peşine takıldım; hiç bırakma­dım… Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küf­re girdi.

Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır:

- “… Şeytanın hali gibidir ki; o insana:

-Kafir ol…

Dedi. Vaktaki o kafir oldu; bu defa ona şöyle dedi:

- Ben, senden uzağım… Ben alemlerin

Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (59/16).

* * *

İblis, bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden na­sıl istifade ettiğini anlattı…

YALAN:

- Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim.

Her kim yalan söylerse… o benim dos­tumdur.

Her kim yalan yere yemin ederse… o da benim sevgilimdir.

Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem’e ve Havva’ya yalan yere Allah adına and içtim.

- “Muhakkak, ben size nasihat edi­yorum.” (7/16).

Dedim… Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.

GIYBET- KOĞUCULUK:

Gıybet ve koğuculuğa gelince… Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir.

NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK:

- Her kim, talak üzerine yemin eder­se… günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun.

Her kim, talakı ağzına alırsa… taa, ha­kikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer.

NAMAZ:

- Ya Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince… onu da anlatayım.

O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm.

Derim ki:

- Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.

Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar… Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.

Şayet o kimse, beni mağlup ederse… ona insan şeytanlanndan birini yollarım… Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alı koyar.

O, bunda da, beni mağlup ederse… bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken:

- Sağa bak… sola bak…

Derim… O da, bakar… O ki böyle yap­tı… yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona:

— Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın.

Derim ve böylece onun huzurunu boza­rım.

Sen de bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez.

Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına gide­rim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emre­derim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile, yerden bir şeyler topladığı gibi…

Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kaza­namazsam; bu sefer cemaatle namaz kılar­ken onun yanma varırım.

Orada onun başına bir gem takarım… Başını imamdan evvel secdeden ve rukû’dan kaldırırım… İmamdan evvel de, secde ve rukû yaptırırım.

işte… o böyle yaptığı için, kıyamet gü­nü Allah onun başını eşek başına çevirir.

O kimse, bunda da beni yenerse… Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o: Beni teşbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.

Bunda da, ona mağlup olursam. Bu se­fer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar.

Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa… onun içine küçük bir şey­tan girer, dünya hırsını ve dünyevî bağlarını çoğaltır.

İşte… bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi

yapar.

* * *

Şeytan bundan sonra, konuşmasına de­vam etti:

- Sen, ümmetin hangi saadetinden fe­rah duyarsın ki?..

Ben onlara, ne tuzaklar kurarım… ne tuzaklar.

Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrede­rim. Ve onlara derim ki:

- Namaz size göre değil… O, Allah’ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.

Sonra da hastalara giderim:

- Namaz kılmayı bırak. Derim… Çünkü Allah-ü Teala:

- “Hastalara zorluk yok…” (24/61)

Buyurdu… İyi olduğun zaman çokça kı­larsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hat­ta küfre de gidebilir.

Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse… Allah’ın huzuruna çıkarken, .Allah-ü Teala’yı öfkeli bulur.

Sonra şöyle dedi:

-Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun… Sonra… eğer yalan varsa… Allah (CC) beni kül eylesin.

İblis bundan sonra, konuşmalarına de­vam etti ve şöyle dedi:

-Ya Muhammed, sen ümmetin için fe­rah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların al­tıda birini dininden çıkardım.

* * *

Bundan sonra… Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis’e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi:

- Ya laîn, senin oturma arkadaşın kim?”

- Faiz yiyen.

- “Dostun kim?”

- Zina eden.

- “Yatak arkadaşın kim?”

- Sarhoş.

- “Misafirin kim?”

- Hırsız.

- “Elçin kim?”

- Sihirbazlar.

- “Gözünün nuru nedir?”

- Karı boşamak.

- “Sevgilin kim?

- Cuma namazını bırakanlar.

* * *

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu:

- “Ya laîn, senin kalbini ne kırar?”

- Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi…

- “Peki, senin cismini ne eritir?”

- Tevbe edenlerin tevbesi.

“Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?”

- Gece ve gündüz, Allah’a yapılan bol bol istiğfar.

- “Peki, yüzünü ne buruşturur?”

- Gizli sadaka.

- “Peki, gözlerini kör eden nedir?”

- Gece namazı.

- “Peki, başını eğdiren nedir?

- Çokça kılınan cemaatle namaz.

* * *

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu:

- “Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?”

- Namazlarını bilerek kasten bırakan­lar.

- “Peki, sana göre insanların en şakisi kim?”

- Cimriler.

- “Peki, seni işinden ne alı koyar?”

- Ulema meclisleri.

- “Peki, yemeğini nasıl yersin?”

- Sol elimle parmaklarımın ucu ile.

- “Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalı­ğı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?”

- İnsanların tırnakları arasında.

* * *

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. İblis de ce­vap verdi.

- “Rabbinden neler talep ettin?”

- On şey talep ettim.

- “Nedir onlar, ya laîn?”

- Şunlardır:

1- Allah’tan diledim ki, beni adem-oğullarının malına ve evladına ortak ede… Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu:

- “Onlara ortak ol… Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder…” (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.

Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim.

Şeytandan Allah’a sığınılmayan malın da ortağıyım.

Cinsi münasebet anında; Allah’a şey­tandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim… Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.

Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arka­daşı ve binek arkadaşı olurum.

Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teala bana şu emri verdi:

- “Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart…” (17/64)

2- Allah-ü Teala’dan diledim ki: Bana bir ev vere… Bu dilediğim üzerine hamam­ları bana ev olarak verdi.

3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pa­zar yerlerine bana birer mescid yaptı.

4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yap­tı.

5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi.

6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere… Sarhoşları verdi,

7- Diledim ki; bana yardımcılar vere… Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi.

8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mal­larını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir:

- “O kimseler ki; mallarını boş yere har­carlar… Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlar­dır…” (17/27)

Bir ara Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:

- “Eğer söylediklerini, Allah’ın kitabın­daki ayetlerle isbat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim.”

Bundan sonra İblis devam etti:

9- Ya Muhammed, Allah’tan diledim ki, ademoğullarını ben göreyim; ama onlar be­ni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine ge­tirdi.

10- Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa… Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp gide­rim… gezerim… hem nasıl istersem…

Bütün bu isteklerimi verdi.

- Hepsi sana verildi.

Buyurdu… Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra… Şunu da ekleyelim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte… böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.

Bundan sona İblis şöyle anlattı:

- Benim bir oğlum vardır… Adı: ATEME’dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa… gider; onun kulağına bevl eder… Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, in­sanlar, namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.

Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ’dir… Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır.

Mesela: Bir kul, gizli bir taat işlerse… ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa… MÜTEKAZÎ onu dürter… En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya mu­vaffak olur. Böylece: Allah-ü Teala o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder… biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.

Sonra… benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL’dir. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve ha­tip hutbe okurken.’ Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar.

Bundan sonra İblis şöyle anlattı:

- Hangi kadın olursa olsun… Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra… her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur… Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela:

- Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der… O da, bu emri tutar… Elini, kolu­nu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.

iblis, bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı:

- Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur.

Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm… o kadar.

Eğer delalete sürüklemek elimde olsay­dı; yeryüzünde:

- Allah’tan başka ilah yoktur ve Mu­hammed Allah’ın resulüdür.

Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kı­lanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevin­den bir şey yoktur. Sen ancak Allah’ın resûlüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzün­de tek kafir bırakmazdın.

Sen, Allah’ın halkı üzerinde bir huccet­sin… ben de, kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim.

Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.

Saadet ehli kılan Allah… Şekavet ehli kılan da Allah.

Bundan sonra… Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:

- “Bunlar, taa, sonuna kadar böyle de­ğişik şekilde devam edecek… Ancak Rabbın esirgedikleri hariç…” (11/119)

- “Allah’ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir…” (33/38)

Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efen­dimiz, İblis’e şöyle buyurdu:

- “Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah’a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum… Söz veririm…”

Bunun üzerine İblis şöyle dedi:

- Ya Resûlullah, iş verilen hükme göre oldu… Kararı yazan kalem de kurudu… Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.

Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah’tır. Ve o: Bütün noksan sıfatlardan münezzeh­tir.

Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:

- İşte… bu söylediklerim, sana son sözümdür… Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.

Evvel, ahir, zahir, batın, alemlerin Rabbı olan Allah’a hamd olsun.

Efendimiz Muhammed Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun aline de… ashabına da… Amin!

Bütün peygamberlere selam… Alemlerin Rabbı olan Allah’a da, -tekrar- hamd olsun…

Deccâl Nedir? Deccâlin Özellikleri Mumsema DECCÂL

a-Deccâl Nedir?
Sözlükte, bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak manasındaki ‘decl’ kökünden türemiş bir sıfat olup, çok yalancı, aldatıcı, hilekâr demektir
Kavram olarak ‘deccâl’, ahir zamanda ortaya çıkıp, göstereceği olaganüstü yeteneklerle insanları dalâlete sürükleyeceği kabul edilen kişidir
‘Deccâl’ ile ilgili Kur’an’da her hangi bir bilgi yoktur ‘Deccâl’ ve onun faaliyetleriyle ilgili bilgiler hadislerde bulunmaktadır Daha çok ta ‘mesih deccâl- yalancı mesih’ olarak geçmektedir
‘Deccâl’ inancı eski dinlerde olduğu gibi yahudilikte ve hırıstiyanlıkta da vardır Bozulmuş Tevrat ve İncil’de ‘deccâl’ ile ilgili verilen bilgilere bakılırsa İslâmdaki deccâl inancının onlardan etkilenmiş olabileceği akla gelmektedir
Ancak bir çok meşhur hadis kitabında ‘deccâl’ ile ilgili pek çok hadis yer almaktadır
Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:
“Şüphesiz on alamet ortaya çıkmadıkça kıyamet kopmayacaktır: Doğuda, Batıda ve Arap yarımadasında bir yerin batması, duman’ın çıkması, deccâl, dabbetü’l arz, ye’ cüc ve me’cüc, güneşin battığı yerden doğması ve Yemen’de bir ateşin çıkarak insanları toplanacakları yere (haşr yerine) sürmesi ” (Müslim, Fiten/13, Hadis no: 2901, 4/2225 Ebu Davud, Melâhim/hadis no: 4311, 4/114 İbni Mace, Fiten/25, Hadis no: 4041ve 4055, 2/1341)

b-Deccâlin Özellikleri:
Hadislerde geniş bir şekilde ‘deccâl’in özelliklerinden ve yapacağı işlerden bahsedilir Buna göre ‘deccal’ bir insandır ve olaganüstü yetenekleri vardır
Rüzgâr gibi hızlıdır Yağmur yağdırıp, bitkileri yeşertebilecek Yanında su ve ateş bulunacak Fakat gerçekte onun suyu ateş, ateşi de sudur Bir gözü kördür ve patlamış üzüm gibidir Alnında kafir yazılıdır Genç bir kimsedir, esmer ve parlak tenlidir Kısa boylu olmasına rağmen heybetlidir
Ahir zamanda doğudan gelecek ve müslümanların oturduğu şehirlerin birinde ortaya çıkacak Bir çok yeri dolaşacak ama Mekke, Medine ve Mescid-i Aksaya giremeyecek Önce peygamberlik sonra ilâhlık davasına kalkışacak, karşı gelenleri cehennem adını verdiği yere atacak Ama aslında onun cehennemi cennet gibi, cenneti ise cehennem gibidir Bir rivâyete göre Hz İsa tarafından Şam yakınlarında öldürülecek (Müslim, Fiten/20, Hadis no: 2932-2937, 4/2247 Buharí, Fiten/26-27, 9/74-76)
Bütün peygamberlerin ümmetlerini ‘deccâl’ fitnesine karşı uyardıklarını, Peygamberimizin de dualarında sık sık ‘deccâl’ fitnesinden Allah’a sığındığını bildiren hadisler bulunmaktadır
Rasûlüllah (sav) buyurdu ki:
“Hiç bir peygamber yoktur ki, ümmetini yalancı köre (deccâla) karşı uyarmamış olsun Dikkat edin o kördür… İki kaşının arasında kafir yazılıdır” (Müslim, Fiten/20, Hadis no: 2933, 4/2248 Tirmizí, Fiten/62, Hadis no: 2245, 4/516 Buharí, nak İbni Kesir, el-Mesihu’d Deccâl, s: 42 S Havva, H İslâm Akaidi, 9/366)
Hadislerden anlaşıldığına göre ‘deccâl’ bir insandır Çıkacak yeri ve zamanı tâm net değildir Hatta bir rivâyete göre otuz kadar ‘deccâl’ çıkacaktır (Müslim, Fiten/18, Hadis no: 2923, 4/2240 Buhari, Fiten/25, 9/74 Bazı rivâyetlerde ise yetmiş kadar deccâl çıkacağı ifade ediliyor Bak İbni Kesir, el-Mesihu’d Deccâl, s 35)
Deccâl hakkında rivâyet edilen hadislerdeki çelişkiler bu konuda İslâm alimlerinin farklı yorumlar yapmalarına sebep olmuştur Kimilerine göre bu çelişkiler giderilebilecek şeylerdir Onlara göre ‘deccâl’ ahir zamanda ortaya çıkacaktır Kimileri birden çok deccâlin çıkacağını, Hz Ali zamanında ortaya çıkan bir kimsenin ilk deccâllerden olduğunu, firavun ve nemrut gibi inkârcıların ve onlara benzeyelerin deccâl olabileceğini, onun muhtemelen Doğudan çıkacağını, onun yanındaki bir günün kırk gün olması; onunla geçecek günlerin zor olması anl—– geldiğini ileri sürdüler Kimileri deccâlin göstereceği olağanüstü olayların bir aldatmaca olduğunu, deccâlin şer ve bozgunculuğun, hurâfe, yalancılık ve kötülüklerin sembolü olduğunu söylemişlerdirKimileri de deccâli, insanlığa zararlı inkârcı akımlarla yorumlamışlar Kimileri göre de deccâl, küfrü ve inkârı yayan herkestir
Bazı araştırmacılara göre deccâlle ilgili rivâyetlerin çoğu zayıf ve birbiriyle çelişkili, hatta Peygamberimizin söylemesinin imkanı olmayan gerçek dışı rivâyetlerdir Bir çoğu ahad haber (tek kanalla gelen rivâyet) olduğu için akaidde delil olamazlar Dolaysıyla deccâl bir akaid konusu değildir (Y K Çağdaş Tefsiri, 8/88-90)
Ancak bütün akaid kitaplarında ‘deccâl’in çıkmasının hak olduğu yer almakta, bu konudaki rivâyetler bir yekûn tutmaktadır (Hafız İbni Kesir, Deccâl’le ilgili olan 185 rivâyeti el-Bidaye ve’n Nihaye isimli eserinde bir araya topladı ve hepsini ayrı ayrı değerlendirdi Eşref b Abdulmaksûd b Abdurrahim de bu rivâyetleri el-Mesihu’d Deccâl adıyla Mısır’da ayrı bir kitap olarak yayınladı Deccâlle ilgili rivâyetler için ayrıca bak S Havva, H İslâm Akaidi, 9/345-415)
Deccâl hakkındaki rivâyetlerden anlaşılması gereken önemli bir nokta şurasıdır: Deccâl, yeryüzünde inkârcılığı yaymaya çalışan, kutsal değerlerle savaşan, şer işleri yürüten kişi ve onların yürüttükleri çalışmalardır Bu çalışmaların her devirde değişik temsilcileri olmustur Deccal, olağanüstü bir kişilik olmaktan çok, her devirde şer olan şeyleri temsil eden bir tiptir Böyle bir tipin olması hem akıl yönünden mümkündür, hem de müslümanlar için bir imtihan sebebidir Mü’minler, kendilerini şerre çağıran, İslâm dışı şeyleri İslâmí kılıfla sunmaya çalışan bozguncu kimseleri tanımak ve onların kurduğu düzenlere karşı uyanık olmak zorundadırlarDeccâl tipli kişi ve kuruluşların sunacağı su ve ateşe dikkat etmek gerekir Zaten mü’minler deccâli ve onun zararlı faaliyetlerini iman ferasetiyle bilirler, deccâl tiplileri iyi tanırlar ve onlarla mücadele ederler
Türkiye’de yakın tarihte ve günümüzde İslâmí değerlere karşı mücadele veren, İslâmí hükümleri yürürlükten kaldırmış, güç ve iktidar sahiplerine halkın ‘deccâl’ demesi oldukça anlamlıdır
Şurası bir gerçektir ki, tarih boyunca ve günümüzde Hakka karşı çıkanlar olmuştur ve olacaktır Hakka karşı çıkanlar da her zaman fesadı yayan, şer işleri artıran, zulme sebep olan tiplerdir
Bunlar arasında halkı çok kolay kandıran, bir takım numaralar yapan, onları etkileyen yalancı ve sahtekâr ‘deccâl’ tipleridir Onlar, halkın karşısına hiç bir zaman asıl yüzleriyle çıkmazlar Halka yalan vaadlerde bulunurlar, onlara mutluluk söz verirler ama mutsuzluğu getirirler İnsanlara ‘su’ sunduklarını iddia ederler ama, sundukları ateşten başka bir şey değildir Onlar Allah’ın hidâyetini kötü gösterirler, halbuki ilâhí davet ‘su’ gibi insanlara hayat kaynağı olmaktadır Kendilerinde olağanüstü marifetler olduğuna kitleleri inandırırlarÇünkü onların nefislerine hitap ederler, gerekirse onları çeşitli yöntemlerle ikna ederler İkna olmayanları ise sindirirler Ancak onların olağanüstü marifetleri yoktur Usta göz boyacı (sihirbaz gibi) oldukları için iyi numara çekerler ve kitleler de onlara rahatlıkla kanarlar
Günümüzdeki maddeci, çıkarcı, nefislere hitap eden, bencil ve dalâlet olan hayat anlayışını insanlara kabul ettirenleri, kendilerini üstün, başkalarını geri sayanları, kitleleri en usta numara, felsefe ve bilimsel yalanlarla güden ve sömürenleri, bütün güçlerini Allah’ın davetine karşı kullananları, insanları fikren iğdiş edip kendi sistemlerinin kulu ve kölesi yapanları deccâller sınıfına koymak yanlış olmaz
Hadislerde yer alan çelişkili rivâyetler, adeta masal havasına büründürülerek anlatılanlar; ya zayıf rivâyetler, ya ravilerin yanılarak yaptıkları ilaveler, ya da kendi görüşleri olabilir Bu nedenle bu konuda dikkatli olup, her rivâyeti bir akaid konusu olarak almamak gerektiği gibi, rivâyetlerdeki zayıflıklara bakıp ta hepsini toptan reddetmemek te gerekir
‘Deccâl’ olayı belki de batılın ve küfrün azılı önderlerini (imamlarını) bir nitelemedir, onların kötülüklerine ve insanları kandırma konusundaki numaralarına, onların sapıklıklarına bir dikkat çekmedir Müslümanları bu gibi kötü kişilere ve kötülük odaklarına karşı uyanık olmaya, yeri ve zamanı gelince de onlarla mücadele etmeye bir çağrıdır
Bütün deccâl işlerinden ve deccâl tipli kimselerin şerrinden Allah’a sığınırız
(Deccâlle ilgili olarak Zeki Sarıtoprak’ın hazırladığı , İslâma ve Diğer Dinlere Göre Deccâl isimli çalışmaya ulaşamadığızı belirtelim)                                                                                                                                      ****************YECÜC VE MECÜC NEDİR*************************

Bismillahirrahmanirrahim
Evet..İnsanlar arasinda ayriliklar devam edecektir (Yecüc ve Mecüc) denilen iki büyük kabile (açılıp da) onları arkasında tutan sed yıkılıp da o iki taife (her tepeden) her yüksek mevkiden (Koşmaya başlayacakları)yeryüzüne yayilacaklari (zamana kadar) bu insanlarin yeryüzündeki bu muhtelif milletlerin halleri ihtilaflari devam edip duracaktir. Sadakallahulazim. 

Bu Ayette bahse gecen Yecüc ve mecüc nedir…

Yecuc ve Mecuc Bunlar iki kabileden ibarettir, bunlara dair çesitli rivayetler vardir Bunlar bozguncu, insanlarin hukukuna tecavüz eden kimseler idi, bunlarin gayet kuçuk ve pek buyuk cusseleri vardi, bulunduklari yer hakkinda da çesitli rivayetler vardir Kur’an’i Kerim, bunlarin ibret verici olan hâllerine ve bir gun yine yeryüzüne çikip dağilacaklarina isaret buyurmaktadir Bu husustaki tafsilâti Allah’in ilmine havale ederiz Bunlar, etraftaki kavimlere saldirdiklari için kendilerine karsi Zulkarneyin’in harika kabilinden bir sed yapmis olduğu muhakkaktir Bunu Kur’an-i Kerim bildirmektedir.(Kehf Süresi 98) Nitekim vaktiyle bir çok yerlerde de çesit çesit sedler, kal’a duvarlari yapilmistir Bu cümleden olarak Türkistan’da Azerbeycan’da iki dağ arasinda harab olmus bir sed vardir ki, bugün de kalintilari görülmektedir Bu seddin arkasinda “Akûk Makuk” adinda bir kavim bulunmustur Bu sed Nusirevan’a veya isfendiyar’a nisbet olunuyor Çin kitasinda da bir takim buyuk sedler yapilmistir Bu cümleden olarak iki yuz elli saatlik bir uzunlukta bulunan “Çin seddi” meshurdur Ayni sekilde yuzseksen uç tarihinde Harz kavmi, Kaf dağindan çikip “Babulebvab”(sirvar civarinda bunulan bir derbent)in ben tarafina hücum ile İslâm beldelerine birçok zarar vermekte idiler, Harun Resit, onlarin üzerlerine iki ordu sevketmis ve gelip gittikleri gediği kapatmsiti Binaenaleyh Zulkarneyin de sahip olduğu pek buyuk bir kuvvetle mütenasip bir demir sed yaptirmistir Bunu kimse inkâr edemez Bu seddin bir takdir edilmis zamana kadar devam edeceğini Kur’an’i Kerim, bildirmektedir Belki bu mukadder zaman gelmis, o sed de yikilmistir ve belki de henüz kesfedilmemis bir mahalde hâlâ durmaktadir Arkasindaki iki kavmin medeniyet âlemine dağilacaği da ihtimâl ki, kiyametin yaklasmasi zamanina rastlayacaktir Zaten vaktiyle de bir takim vahsi, kan dokucu kabilelerin birçok taraflara dağilarak nice yerleri harab, nice cemiyetleri helak ettikleri tarihen sâbit değil midir?, İnsanlik cemiyetinin varliğina mukaddesatina, ahlâk ve tavirlarina musallat olan, bu hususta gizli ve açik propaganda yapip duran bir takim kimseler de bir nevi Yecuc ve Mecuc demektir.Cenab-i Hak, serlerinden muhafaza buyursun… Amin

DABBETÜL ARZ NEDİR? Çıkmış mıdır? Bu günlerde yayına giren dabbe filminin doğruluk payı var mı? Aids hastalığı ve sefahet Dabbe olabilir mi? Dabbenin cinlerle ilişkisi var mıdır?
Değerli kardeşimiz;

Kıyamet alametlerinden biri “dâbbetü’l – arz”ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

“Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine “dâbbe”nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir.” (Müslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, “Müsned”, II, 201)

“Dâbbe, yanında Hz. Musa’nın asâsı ve Hz. Süleyman’ın mührü olduğu halde çıkar. Mü’minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü’min- kâfir belli olacaktır.” (Ahmed b. Hanbel, “Müsned”, II, 491)

Dâbbe kelimesi “canlı, hareket eden varlık” anlamında kullanılır. Kelime anlamından hareketle tren, otomobil gibi şeylere de “dâbbe” denebilir. Mesela, bin yıl önce yaşamış birisini hayalen günümüze getirsek, yüz vagonlu treni görse “işte bu dâbbetü’l-arz” diyebilir. Ama bu kelime daha çok hayvanlar için kullanılır.

Burada “Dâbbetü’l – arz acaba tek bir fert midir? Yoksa bir tür müdür?” sorusu hatıra gelebilir. Tek bir ferdin o kadar insana muhatap olması düşünülemez. Bu durumda onu bir tür olarak görmek daha uygun olacaktır.

Dâbbenin ne olduğu hususunda değişik yorumlar yapılmaktadır. Mesela Hz. Alinin şöyle dediği nakledilir: “Bundan murat kuyruklu değil sakallı dâbbedir.” Böyle bir bakışta onun bazı şerli insanlara işaret ettiği anlaşılabilir

Dâbbeye “AİDS mikrobu” diyenler vardır. “Televizyon” şeklinde değerlendirenler vardır. Hatta “robotlar olabilir” görüşünü ileri sürenler vardır. Bu son görüşe, zaman gelecek insan eliyle yapılan ve yapay bir zekâ verilen robotlar, “efendilerinin” sözünü dinlemeyecekler, insan medeniyetini alt üst edeceklerdir.

Kur’anda Dâbbe

“Dâbbe” kelimesi Kur’anda on dört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan “devâbb” ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:

“Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah’a aittir.” (Hûd, 6)

“Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir.” (Hud, 56)

“Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir.” (Nûr, 45)

Neml suresi 82. ayette geçen “dâbbetü’l- arz” ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

“Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler.”

Ayetin zahirine göre, arzdan çıkacak bu dâbbe insanlara konuşacak, onların İlahi ayetlere tam inanmadıklarını söyleyecektir. Buradan hareketle bu dâbbenin radyo, televizyon, hatta internet olabileceğini söyleyenler vardır. Çünkü bunlar yerden çıkan hammaddelerle yapılır ve insanlarla konuşurlar. Hatta bazı rivayetlerde “Dâbbenin başı bulutlara değecek” denilir. Bilindiği gibi, televizyonlar uydu bağlantılıdırlar ve uyduların da başı semadadır.

Dinin helal – haram ölçülerine uyan insanlar bu aletlerden yararlanırlar. Böyle ölçülerden mahrum olanlar ise, daha çok zarar görürler. Çünkü bu aletler şerde ve günahta da kullanılabilmektedir ve hatta bu tarz kullanımları daha yaygındır.

Kanaatimizce dâbbenin konuşmasını dil ile konuşmak şeklinde anlama zorunluluğu yoktur. Bu konuşma “lisan-ı hal” yani hal diliyle de olabilir. Mesela trafik lambaları ve işaretlerinin dili yoktur ama insanlara çok şeyler söylerler.

Dâbbe neler söylüyor?

Şu gördüğümüz âlem İlahi ayetlerle doludur. Ama insanların çoğu bu ayetleri anlamaz, günlük olayların akışına kapılır, gafletle günlerini geçirir. Cenab-ı Hak, insanları uyarmak için zaman zaman felaketler gönderir. Bu, bir deprem, bir kasırga, bir sel olabildiği gibi, bazen da bir hayvan olabilir.

Kur’ana baktığımızda bazı kavimlere bazı hayvanların ceza olarak gönderildiklerini görürüz. Mesela Firavun ve kavmine bit, çekirge ve kurbağa gönderilmiş, bunlar her tarafı istila ederek o inatçı insanları cezalandırmışlardır. Bunların benzerlerini günümüzde de görmek mümkündür. “Rüzgârın dişleri” denilen çekirgeler kara bir bulut halinde gelip ekin tarlasına inmekte ve tekrar havalandıklarında geride işe yarar bir şey bırakmamaktadırlar.

Keza, Ka’beyi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusuna sürüler halinde kuşlar gönderilmiş, bunlar gaga ve ayaklarında taşıdıkları özel taşları bu zalimlere yağdırmışlar, onları darmadağın etmişlerdir. Bu olay Kur’anda müstakil bir sureyle anlatılır. Fil suresinde anlatılan bu olay, peygamber efendimizin dünyaya teşriflerinden kısa bir süre önce meydana gelmiştir. Surede geçen “ebabil” kelimesi kuşların sürüler halinde geldiklerini ifade eder. Tasvir edilen tablo, tam bir “semavi bombalama” olayıdır. Filolar halinde gelen bombardıman uçaklarının hedefe bomba yağdırmaları gibi, bu kuşlar grup grup gelerek o insanları “kendisinden çekirge sürüsünün geçtiği bir ekin tarlasına” çevirmişlerdir.

Kur’an, göklerin ve yerin askerlerinin Allahın emrinde olduklarını bildirir. (Müddessir 31) Allah dilediği zaman bu askerlerini inatçı kimseleri cezalandırmada kullanır. Mesela su rahmettir. Ama Allah dilerse, Nuhun kavmini helak eden bir tufana dönüşür. Gökten bardaktan boşanırcasına yağmur indirilir, yerden sular fışkırtılır. Bunun sonunda, asi ve mütemerrit bir kavim sulara gark olur, tarih sahnesinden silinir

Bazıları bu tür olayları tesadüfle açıklamaya çalışabilir. Ama âlemde tesadüfe asla yer yoktur. Einsteinin ifadesiyle “Allah zar atmaz.” Yani işini ihtimale bırakmaz. Hamdi Yazır’ın da dikkat çektiği gibi, “bizim tesadüf olarak gördüğümüz şeyler, gerçekte İlâhî birer tasarruftur.”

Kur’anın bildirdiğine göre, Cenab-ı Hak her an tasarruftadır. (Rahman, 29) Şu âlem yoktan var edilmesiyle Yüce Yaratıcıyı gösterdiği gibi, atomdan galaksilere varıncaya kadar her şeyde meydana gelen faaliyetlerle O’nun tasarruflarından haber verir. Cenab-ı Hak, kâinatı yaratıp, sonra onu kurulmuş saat gibi kendi halinde işlemeye terketmiş değildir. Bir zerre bile Onun izni olmadan hareket etmez. “Bir yaprak bile Onun ilmi dışında yere düşmez.” (En’am, 59) “Hiçbir dişi O’nun bilgisi dışında hamile kalmaz ve doğurmaz.” (Fatır, 11) Deli dolu esiyor görülen rüzgâr, rast gele değil, Onun emrettiği şekilde eser. Bazen meltem olur yüzümüzü okşar, bazen fırtına olur, bir “azap kamçısı” olarak görev yapar.

Dâbbe ile ilgili rivayetler incelendiğinde bu dâbbenin ahirzamanda insanların büsbütün yoldan çıkmalarıyla onlara ceza olarak çıkacağı anlaşılır. Mü’minler imanın bereketiyle ondan zarar görmezler, ama isyankâr kimseler bununla cezalandırılırlar.

AİDS Dâbbe mi?

Bu noktada hatıra AİDS mikrobu gelebilir. Çünkü bu mikrop daha çok gayr-i meşru beraberliklerin neticesinde bulaşmaktadır. Tarih boyunca gayr-i meşru beraberlikte bulunanlar daima olmuştur ama hiçbir zaman bu beraberlikler günümüzdeki çılgınlık boyutlarına varmamıştır. Bu açıdan AİDS mikrobunu İlahi bir ceza olarak değerlendirmek gayet makul görülmektedir.

Hatta Hz. Süleymanla alakalı Kur’anda anlatılan şu olay, dâbbenin bu cihetine bir işaret olarak görülebilir:

Hz. Süleyman’ın, cinleri büyük binalar, heykeller vb. yapımında çalıştırması anlatıldıktan sonra, şöyle denilmektedir:

“Eceli gelip de Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde asasını kemirmekte olan bir ağaç kurdu (dâbbetü’l- arz) ölümünü onlara fark ettirdi. Süleyman yere düşünce, cinler anladılar ki, eğer kendileri gaybı bilselerdi, o meşakkatli işe devam edip durmazlardı.” (Sebe, 14).

Rivayete göre Hz. Süleyman onları bu işte çalıştırırken bastonuna yaslanır, bu şekilde onları kontrol ederdi. Ama bu haldeyken Azrail (as) gelip ruhunu kabzetti. Cinler Onun vefat ettiğini anlamadılar, çalışmaya devam ettiler. Bir ağaç kurdu Onun bastonunu kemirince, bastonu kırıldı, Hz. Süleyman yere düştü. Cinler Onun vefatını ancak o zaman anladılar. Şayet gaybı bilselerdi bu şekilde bir azap içinde çalışmaya devam etmezlerdi.

(Not: Burada nazara verilen Hz. Musanın bastonu, Onun kurduğu devlet sistemine ve ağaç kurdunun bunu kemirmesi, içten içe bu sistemi yıkmaya çalışan komitelere bir işaret olarak da değerlendirilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.)

İşte bu dâbbe Hz. Süleyman’ın bastonunu kemirdiği gibi, dâbbetü’l- arz dahi AİDS mikrobu şeklinde veya başka bir şekilde haddini aşan bazı insanları kemirip onları mağlup etmesi mümkündür.

Ama “dâbbe AİDS midir?” denilirse “evet” demek bir takım sıkıntıları beraberinde getirir. Çünkü AİDS dâbbe hakikatinin bir parçası olabilir, ama onu tümüyle ifade etmeyebilir.

Meseleye şu açılardan bakmakta yarar görüyoruz:

Ayette geçen “dabbe” kelimesinin elif lamsız, yani belirsiz bir şekilde kullanılmış olması, bunun bilinmeyen, tanınmayan bir varlık olduğunu ifade eder. (İngilizcede kullanılan “the” takısı gibi Arapçada “el” takısı vardır. Dâbbe kelimesinde bu takının kullanılmaması onun tam bilinmediğine, hatta tam bilinemeyeceğine bir işaret gibidir.)

-Delalet etmek ayrı, tazammun etmek ayrıdır. Dâbbe kelimesi AİDS veya kötüye kullanılan televizyonu içine alabilir, ama onlara kesin bir delaleti yoktur.

-Din bir imtihandır. İmtihanda ise “akla kapı açılır, irade elinden alınmaz.” Böyle olunca, kıyamet alametlerinin herkesin görüp anlayacağı şekilde çıkmalarını beklemek yanlış olur. Mesela alnında “bu kâfir” yazan bir deccal beklemek, elinde sihirli bir değnekle birden ortalığı düzeltecek bir mehdinin zuhurunu gözlemek, Ashab-ı Kehfin tekrar mağaralarından çıkmalarını intizar etmek gibi rivayetleri tam anlamamak anlamına gelir. (Rivayete göre ahirzamanda insanlığa çok büyük zararlar verecek biri çıkar. Deccal denilen bu şahsın alnında “bu kâfirdir” yazısı bulunur. Peygamberimizin neslinden gelen Mehdi buna karşı mücadele eder. Mehdi zamanında mağaradaki Ashab-ı Kehf uykudan uyanırlar. Demek ki Mehdi, üçyüz yıldır uykuda olan gençliği uyandırır. Onun mühim bir kuvveti gençlerden meydana gelir. Çünkü Kehf suresinde Ashab-ı Kehfin bir takım gençler olduğu açıkça ifade edilmektedir.)

-Ayetlerin bir kısmı muhkem, bir kısmı müteşabihtir. Yani bazı ayetlerin manası açık iken bazılarında bazı kapalı yönler vardır. Benzeri bir durum hadisler için de geçerlidir. Bu tür kapalı manaları “ilimde kökleşmiş zatlar” anlayabilirler ve bunların tevillerini yaparlar.

-Te’vil, “bir delile dayanarak, lafzın muhtemel manalarından birini tercih etmektir.” Te’vilde bir katiyet olmayıp, “mümkün bir ihtimal” söz konusudur. Bu cihetten, müteşabih ayetlerle ilgili te’viller, kanaat verebilirse de kesinlik ifade etmezler. Bunlarla ilgili nihai hüküm ve söz, Cenab-ı Hakk’ındır.

-Müteşabih manalarda nihai söz Cenab-ı Hakk’ındır.

“Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. O’ndan başkası onları bilemez… ” (En’âm, 59).

“O gün sırlar ortaya çıkacak” (Tarık, 9) ayetinin hükmüyle, sırlar kıyamet günü bildirilecek, “Allah kıyamet günü, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size açıklayacak” ayetinin manası görülecektir. (Hacc, 69)

SONUÇ

Baştan buraya kadar yaptığımız nakiller ve değerlendirmelerde herkesin tam kanaat getireceği bir sonuca varmadığımız, konuyu bir derece muallâkta/ askıda bıraktığımız görülür.

İnsanın ilmi sınırlıdır. Mesela “zaman nedir, ruh nedir” gibi sorulara çok net cevap veremeyiz. Hatta bazı kevni gerçeklerde de bir derece bilinmezlik söz konusudur. Sözgelimi atomun ne olduğunu tam bilmiyoruz, hayatın muammasını tam çözmüş değiliz. Demek ki bazı meseleler gül goncası gibidir, bir yaprağı araladığımızda aralanmayı bekleyen başka yapraklar karşımıza çıkar. Bize düşen, bilinmezleri bilme yolunda uğraşı vermek, gayret göstermektir. İnsanın bu tür sırlı meseleleri araştırması sisli bir denizde yapılan seyahate benzer. İnsan böyle bir seyahatte önündeki kayaları ve ilerdeki kıyıları çok net göremez. Ama bu gizemlilik, bu seyahate ayrı bir güzellik katar.

Kanaatimizce meselenin bu tarzda ele alınması daha isabetlidir. “Bundan murat şudur” diyenler yarın öyle olmadığını gördüklerinde mahcup olabilirler. Kesin hüküm vermek yerine “Bundan murat şu olabilir.” demek daha yerindedir ve ihtiyata daha uygundur. Çünkü,

“De ki: Gerçek ilim Allahın katındadır.” (Mülk, 26)

“Göklerde ve yerde Allahtan başkası gaybı bilemez.” (Neml, 65)

Doç. Dr. Şadi Eren

Not: Mehmet Kırkıncı Hocanın konuyla ilgili şu makalesini de okumanızı tavsiye ederiz

Dâbbetül-arz

Dâbbe; hareket eden canlı bir hayvan demektir. Dâbbeyi tek bir canlı olarak değil de bir tür olarak düşünmek daha doğru olur.

“Dâbbe” kelimesi Kur’an-ı Kerimde on dört yerde geçmektedir. “Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah’a aittir.” (Hud, 11/6) Bu ayette geçen dâbbe kelimesi bütün hayat sahiplerini ifade etmektedir.

Başka bir ayette ise şöyle buyrulur: “Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler.” (Neml, 27/ 82)

Dâbbenin insanlarla konuşması, sadece dil ile konuşması anlamına gelmez. Nitekim bu kâinat sarayında teşhir edilen nice antika eserler ve birçok hadise hal diliyle akıl sahiplerine çok şey anlatmaktadırlar.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır Efendi bu ayetin tefsirinde şöyle der

“Debb ve Debib: Hafif yürüme, debelenme demektir. Hayvanlarda ve çoğunlukla haşerelerde, yani böceklerde kullanılır. İçkinin vücuda yayılması ve bir çürüklüğün etrafına bulaşması gibi, hareketi gözle tespit olunamayan şeylerde de kullanılır. “Dabbe” kelimesi de bundan fail olmak üzere asıl lügatte “mâyedübbü”, yani debbeden, hafif yürüyen, debelenen demek olur. Ve şu halde tren, otomobil, bisiklet gibi otomatik şeylere de, lügatin aslına göre “dâbbe” demek uygun olabilecekse de dilde kullanılışı hayvanlara mahsustur. Hatta örfte dört ayaklı hayvanlarda ve onlar içinde özellikle atta daha çok kullanılmıştır. Bununla beraber “Allah, her hayvanı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünen, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayaküstünde yürür…”(Nur, 24/45) âyetinden anlaşılacağı üzere her hayvan hakkında kullanılır. Hayvan kelimesi ile eşanlamlı gibidir.

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’a aittir.”(Hud, 11/6) âyetinden anlaşılan da budur. Bundan dolayı dabbe kelimesi hayvanlar için olduğu gibi insanlar için de kullanılır. Bu ayette “dâbbe” kelimesi nekre (belirsiz isim) olarak geldiğinden bunun bildiğimiz dâbbelerden başka bir dâbbe olması akla gelir. “Onlarla konuşan dâbbe” terkibinde açıkça belirtilen bunun konuşan bir hayvan, yani insan olmasıdır. Tefsirler de bu iki nokta etrafında dolaşmaktadır.

Râgıb, ‘Müfredat’ında bu konudaki görüşleri şöylece özetlemiştir: “Dâbbe”, tanıdığımızın aksine bir hayvandır ki, çıkması kıyamet vaktine mahsustur.” Bir de denildi ki: “Bununla cehalet ve bilgisizlikte hayvanlar gibi olan en şerli kimseler kast olunmuştur.”

Bu takdirde dâbbe bütün debelenen yaratıkların ismi olarak ifade edilmiş olur. “Hâin” kelimesinin cemisi, “hâine” gibi. Kâdı Beydâvî ve bazı hadisçiler bunu “cessâse” casuslar olarak göstermişlerdir ki, bir hadiste haber verildiğine göre, cessâse, Deccal için haberler araştırıp toplayan casus demektir. Ebü’s-Suud da diyor ki: Bu dâbbe, casustur. Bundan cins isim söylenip, bir de tefhîm (büyüklüğüne işaret) tenviniyle bilinmezliğinin tekid edilmesi, şanının garipliğine ve özelliğinin, davranışının açıklamadan uzak olduğuna delalet eder…..

Beyhakî gibi zatların Ebu Hüreyre (r.a)den rivayet ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Dâbbetü’l-arz, Musa’nın âsası, Süleyman’ın mührü yanında olarak çıkacak, mühür ile müminin yüzünü parlatacak, âsa ile kâfirin burnunu kıracak, insanlar sofraya toplanacak, mümin ve kâfir tanınacak.”

Bu hadise göre de, dâbbe, normalin üzerinde bir kuvvet ve saltanat ile ortaya çıkıp büyük bir İslâm devleti kuracak lider olmuş oluyor. Şüphe yok ki, Musa’nın asasına, Süleyman’ın mührüne sahip olan kimse, büyük bir şahsiyet olacaktır. Hem de kötülerden değil, iyi ve hayırlılardan olacak, bütün müminlerin yüzünü güldürecek, kâfirlerin burnunu kıracaktır. Âyette; “Onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.” buyrulması da bunu gerektiriyor. Şu halde buna dâbbe ismi verilmesinin sebebi, onun kâfirlere karşı acımasız olacağını ve Allah Teâlâ’ya göre onun meydana çıkarılmasının zor bir şey değil, yerden normal bir dâbbe çıkarmak gibi kolay olduğunu anlatmaktır. Bu konudaki bazı açıklamaları da kaydedelim:

1- İbnü Cerir’in Huzeyfe b. Esîd’den rivayet ettiğine göre: “Dâbbe’nin üç çıkışı vardır: Birisinde bazı çöllerde çıkar, sonra gizlenir. Birisinde de, emirler kan dökerken bazı şehirlerde çıkar, yine gizlenir. Sonra insanlar mescitlerin en şereflisi, en büyüğü ve faziletlisi içinde iken yeryüzü kendilerini fırlatmaya başlar. Derken halk kaçışır, müminlerden bir grup kalır, bizi Allah’tan hiç bir şey kurtaramaz derler. Dâbbe de onların üzerine çıkar, yüzlerini parlak yıldız gibi parlatır. Sonra hareket eder, artık ne takip eden yetişebilir, ne de kaçan kurtulabilir. Bir adama varır, namaz kılıyordur, vallahî sen namaz ehli değilsin der. Yakalar, müminin yüzünü ağartır, kâfirin burnunu kırar” dedi. “O zaman insanlar ne halde olur” dedik. “Arazide komşu, malda ortak, yolculuklarda arkadaş olurlar” dedi.

2- İlim ehlinden birçokları dâbbenin ortaya çıkması, emr-i bi’l-ma’rûf (iyilikleri emir) ve nehy-i ani’l-münker (kötülüklerden menetme) terk edildiği vakittir demişler.

Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ne zaman ki Süleyman’a ölümü hükmettik, cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir güve böceği yere dayandığı asasını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkılınca ortaya çıktı ki, cinler eğer gaybı bilir olsalar o zilletli azap içinde bekleyip durmazlardı.” (Sebe, 34/14)

Hz. Süleyman’ın (a.s) dayandığı asasını yiyen ağaç kurdunun veya bir güve böceğinin mahiyeti hakkında da iki görüş vardır: Bir görüşe göre burada ifade edilen kurdun, bilinen ağaç kurdu olduğudur.

Diğer görüşe göre ise bu kurt, asaları yiyen bir kurtçuktur.

Ayette ifade edilen dâbbenin Hz. Süleyman’ın (a.s) bastonunu kemirerek yiyip bitirmesi gibi, AİDS mikrobu veya başka bir hastalığın da isyan ve ahlaksızlıkta haddini aşan bazı insanları kemirip eritmesi mümkündür.

Peygamber Efendimiz (sav.) “dâbbetü’l-arz”ın meydana çıkmasını kıyamet alametlerinden birisi olduğunu bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade etmektedir: “Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine “dâbbe”nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir.” (Müslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, “Müsned”, II, 201)

Bediüzzaman Hazretleri de bu konuda şöyle buyurur:

“Amma “Dabbet-ül Arz”: Kuran’da gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı hâlinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka meseleler gibi kat’î bir kanaatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: (Laye’lemulğaybeillallah) Nasılki kavm-i Firavun’a “çekirge âfâtı ve bit belası” ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe’ye “Ebabil Kuşları” musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan’ın ve Deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye’cüc ve Me’cüc’ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle, arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. Allahu a’lem, o dabbe bir nev’dir. Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa,her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belkiإِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dabbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tı
rnağına kadar yerleşecek. Mü’minler iman bereketiyle ve sefahet ve sû’-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş.” (Nursî, Şuâlar, Beşinci Şuâ)

Bediüzzaman Hazretleri müminlerin iman bereketiyle ve sefahatten içtinap etmeleriyle böyle bir duruma düşmeyeceklerini özellikle vurgulamaktadır. Öyle ise asrımızın en dehşetli ve en büyük tehlikesi olan sefahat yangınına karşı, takva kalasına sığınmak lazımdır.

Evet, günahların her taraftan sel gibi hücum ettiği günümüzde, nefs-i emmarenin tehlikesinden, aldatıcı ve cazibedar hevesatın hücumundan kurtulmanın yegâne çaresi, iffet, edep, hayâ ve takva dairesinde yaşamaktır. Zira nefisle cihadın en kısa yolu takvadır

Ulvî maksatlar için yaratılan insan, bu imtihan yeri olan dünyaya sadece yemek, içmek ve zevk etmek için gönderildiğini zannedip, helal dairesindeki keyfi kâfi görmeyerek, her türlü ahlaksızlığı işlemekte ve sefahat bataklığında sürünmektedir.

İman, marifet, muhabbet, ibadet, takva, adalet ve istikamet gibi ulvi seciyelerden mahrum olan bir cemiyetten sefahat ve fuhşiyat gibi her türlü fenalık zuhur eder; memleketleri yıkar, aileleri tarumar eder, haysiyet ve şerefleri silip süpürür ve fert ve cemiyetin dünya ve ahiret hayatını zehirler.

Evet, ahlaksızlık ve hayâsızlıkta haddini aşan ve sefahat bataklığında boğulan geçmiş bazı ümmetler ve kavimler bir çok elim azaba, bela ve musibetlere duçar olmuşlardır. Bunlardan ders alınması bir ayette şöyle ifade buyrulur: “De ki, yeryüzünde gezin dolaşın da, daha öncekilerin akıbetleri nice oldu görün.” ( Rum, 30/42)

Mazide edep ve hayâsızlığa sukut etmiş ve ahlaksızlık çukuruna düşmüş olan birçok asi kavimlere Cenâb-ı Hakk’ın vurduğu sille-i tedip ve tazip Kur’an-ı- Kerim’in birçok ayetinde nazara verilmektedir. Bir kanser mikrobu olan sefahate, çok güçlü kavim ve imparatorlukların kudretleri dahi dayanamamıştır. Bu mikrop bir cemiyete girdi mi, artık onun bünyesini kısa bir zamanda kemirir, güçsüz bırakır ve sonunda çökertir. Öyle ise geçmiş kavimlerin başına gelen o elim hadiselerden ibret alıp uyanalım, edep, hayâ ve istikamet dairesinde yaşayalım ki, gadab-ı ilâhinin celbine vesile olmayalım.

 

Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de geçmiş ümmetlerin başına gelen elim hadiseleri bizlere anlatmasının hikmeti, onlardan ibret ve ders almamız içindir. Firavun ve kavmini bit, çekirge ve kurbağa istila etmişti. Ama onlar her defasında tövbelerini bozmuş, başlarına gelen musibetlerden ders almamış ve sonunda denizde boğulmuşlardı.

 

Hem yine Kâbe’yi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusuna Cenab-ı Hak sürüler halinde kuşlar göndermiş, o kuşlar gaga ve ayaklarında taşıdıkları taşlarla onları perişan etmişlerdi.

 

Hem yine, Hz. Nuh’un (a.s) kavmini helak eden o büyük tufan, asi ve mütemerrit bir kavmi tarih sahnesinden silmişti.

 

Evet, Cenab-ı Hak, insanları uyarmak ve uyandırmak için zaman zaman deprem, kasırga, açlık ve sel gibi bazı afetlerle onları ikaz etmektedir. Ancak insan öyle garip ve acip bir mahluktur ki, gaflet uykusundan uyanmasını gerektiren bir çok ayet, hadis ve tarihi hadiseler varken yine de onların birçoğu bunlardan ibret alıp uyanmaz, kendini tehlikeye sürükleyecek hata ve günahlardan sakınmaz.

 

Bu bakımdan, çeşitli bela ve musibetlere maruz kalmamak için, her mümin ve özellikle de ilim ve irfan erbabı olanlar, kanser mikrobundan daha tehlikeli olan bu asrın hastalığı “sefahate” karşı büyük bir mücadele etmelidirler. Aksi halde suçlularla beraber masumlar da perişan olur. Nitekim bir ayette şöyle ifade buyrulur: “Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. (masumları da yakar) ” (Enfal, 8/25)

 

Edep ve hayâsızlıkta haddini aşan geçmiş kavimlerin başına birçok elim hadise geldiği gibi, Roma, Endülüs ve Pers gibi birçok imparatorlukları da tarih sahnesinden silip atan sefahattir. Evet, tarihin şahadetiyle sabittir ki, düşmana mağlup olmuş nice milletler daha sonra güçlenerek istiklallerini elde edebilmiş, düşmanlarına galip gelebilmişlerdir. Fakat ahlâksızlığa, sefahate, zulme ve adaletsizliğe mağlup olan bir milletin kendini toparlaması ve güçlenmesi mümkün olmamıştır, olamaz da. Sefahat nice milletleri tarih sahnesinden silmiştir.

 

Mesela; Romalılarda faziletin bütün güzellikleri inkişaf etmiş; gerek idarecileri ve gerek ahalisi arasında muhabbet tesis edilmişti. Onlar sefahatten ve ahlaksızlıktan son derece sakınır ve faziletli yaşamayı bir şeref sayarlardı. Hanımları ve gençleri son derece iffetli idi. Ancak, İskender Yunanistan’ı fethedince, onlardaki ahlaksızlık ve sefahat Roma’yı istila etmeye başladı. O güzel ahlâk ve faziletin yerine sefahat ve ahlaksızlık hakim oldu. Aile hayatı bozuldu ve tefessüh etti. O ihtişamlı Roma imparatorluğu yıkıldı ve tarih sahnesinden silinip gitti. Ne kanunları ve ne de zenginlikleri onları yıkılmaktan kurtaramadı.

 

Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

 

“… gençlik gidecek. Sefahette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû’-i istimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden, gençlik saikasıyla israfat ve sû’-i istimalden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekatın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfelkuburun müşahedatıyla ve bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû’-i istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz. Hem nev’-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile “Eyvah gençliğimizi bâdi heva, belki zararlı zayi’ ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız.” diyecekler.

 

 

09/16/12

ÖLÜM VE ARKASI

Kulun önünde ölüm zahmetinden başka ne azap, ne üzüntü ne de korku bulunmasa bile, sadece ölüm anındaki şiddet onun gecesini gündüzüne katıp düşünmeye ve ölüm için hazırlanmaya yeterli olurdu..Üstelik ölüm de her an onunla karşı karşıyadır
ÖLÜM NEDİR ?                                                                                                                               sakaleyn olarak diğer insanlardan ölümü farklı yorumlayarak yaşayan insanların kafasında farklı düşünce uyardığımın sanısında olarak yazdım. değerli kardeşim ölüm rabbimizin bize sunduğu en büyük mükafatlardan bir tanesidir. NASIL ???  OKU;                 1= Ölüm olmasa idi insan oğlunu asla firenleyemezdik yaratılan mahlukatların içinde en pislik ve mahzun insan olurdu. Ölüm olmayan bir insan bir diğer insanın namusuna göz koydu enindede , sonundada o insanın namusunu elde edecektir, neyden korkacakta şerefsizlikten vaz geçecek ki? hiç değilse yaptığından dolayı kadının kocası vurur beni öldürür korkusu ile eşine yanaşamaz.Böylece ölümün varlığı ve korkusu ile namus şeref ve haysiyet koruma altındadır.                                                                                             2=Ölüm olmazsa bir hastalığa yakalandık ve acısı sancısı bitmek bilmiyor bu ızdırap içinde yaşamak insanı şirazeden çıkarır, bu hale düşen insanda ne düşünce nede mahiyet kalır hiç bir şey tanınmaz hale gelir HAŞA Allahı bile tanımaz hal alır.ÖLÜMÜ YARATAN RABBİME ŞÜKÜRLER OLSUN.                                                                 3=Ölüm diğer yandan yaratan ve yaşatan rabbimin en büyük sıfatının göstergesidir, ölmek ve yaşatmak kavramları olmasa her mahlukat kendiliğinden var olduğunu zannetip kendilerine ilah olma vasıflarına kapılırlardı. ölümü ve dirilmeyi bilmeyen rabbimizi tanıyamazdı.                                                                                                         4=ölüm bir sınavın başladığı ve sonlanacağının göstergesi olup kulun kendine çeki düzen vererek kulluk etmeyi bildiren bir bildirgedir, başlamış olan bir eylemin sonucu olmasa insanın mantığında çok tuhaf ve değişken bir haller zuhur eder.                           5=ölüm ve ölüm anındaki insanın hal ve hareketleri insanın ahiretteki durumunu ve halini gösteren ilk safhalardan biridir, çetin sınav başlangıcına bir göstergedir, ölüm esnasında insanın yüz mimikleri- canının çıkışı- cemalinin hali ve ölüm sebebine göre ahiret maişeti tayin edilebilir.

“Ölüm”, rûhun bedene olan bağlılığının,
Sona ermesi olup, vukû bulur ansızın.

“Ölüm”, kulun bir hâlden bir hâle dönmesidir.
Bir evden, başka eve “Göç etmesi” demektir.

Zîrâ buyuruyor ki Rabbimiz bir âyette:
“Her bir canlı, ölümü tadacaktır elbette.”

Bir şeyi tatmak ise, “Hayat”la mümkün olur.
Öyleyse kul ölmekle, yok olmaz, hayat bulur.

“Ölüm” ile, bu hayat sona eriyorsa da,
Başka “Hayat” başlıyor bu sefer de mezarda.

“Âhiret”e nazaran, bu dünyâ bir “Hayâl”dir.
Âhiret asıl olup, dünyâ, gölge gibidir.

“Kabir”, âhiret ile dünyâ arasındadır.
Âhirete, dünyâdan hem daha da yakındır.

İşte bu yüzdendir ki “Kabir”deki o hayat,
Daha âşikâr olup, asıldır ve hakîkat.

Herkesin bir “Ecel”i, ölüm zamânı vardır.
O vakit, ne ileri, ne de geri alınır.

Bir insanın, dünyâda rızkı biterse eğer,
Eceli gelmiştir ki, rûhunu teslim eder.

Ve ansızın terk edip evlâdını, malını,
“Hazret-i Azrâil”e teslim eder canını.

Nerede, ne vakitte ve hangi memlekette,
Öleceği bellidir her insanın elbette.

“Doğu”da öleceği takdîr olduysa eğer,
O, muhakkak o yere gider ve vefât eder.

Zîrâ anlatılır ki, bir zaman melek-ül-mevt,
“Süleymân Peygamber”i eylemişti ziyâret.

Bir kimse var idi ki orada olanlardan,
Melek, onun yüzüne dikkatle baktı bir an.

“Hazreti Azrâil”in, ona böyle dikkatle,
Bakması, çok korkuttu o kimseyi gâyetle.

Melek-ül mevt gidince, düşünüp bunu biraz,
Hazreti Süleymân’a bu işi eyledi arz.

Dedi: “Ey Nebiyyallah, emredin de rüzgâra,
Götürsün beni hemen çok uzak bir diyâra.

Zîrâ bu gün çok korktum hazreti Azrâil’den.
Çok uzağa gidip de, kurtulayım elinden.”

Süleymân Peygamberin emriyle rüzgâr dahî,
“Hindistan”a götürdü acele o kimseyi.

Bir miktâr zaman geçti, ölüm meleği yine,
Süleymân Peygamberin geldi ziyâretine.

Peygamber sordu ona: “Ey Azrâil, ne için,
Yüzüne, dikkatle ve sert baktın o kişinin?”

Dedi: “Emir aldım ki, o kimsenin rûhunu,
Hindistan’da alayım, burada gördüm onu.

Sonra emir üzere, o memlekete vardım.
Onu orada görüp, rûhunu teslim aldım.”

Hayret edilecek durum şudur ki; bir insan kendisinin birisi tarafından biraz sonra dövüleceğini bilse, yiyeceği dayağın düşüncesi içinde hiçbir şeyden zevk almaz olur…Ölüm meleğinin her an kendisineölüm pençelerini saplamak üzere olduğunu bildiği halde bundan dolayı herhangibir korku ve üzüntüye düşmez..Bu gaflet içindeki şuursuzluğun tek nedeni kuşkusuz cehalet ve aldanmadır..

Ölüm acısını tatmayan kimseler, onu başka acılarla kıyaslayarak yahut başkasının ölüm anında çektiklerini görerek bunu idrak etmeye çalışır..Muhakkak ki, ruhsuz olan bir aza acı duymaz.Acıyı ve sancıyı duyanda, çeken de sadece ruhtur..Can çıkması bedeni değil doğrudan doğruya ruhu ilgilendiren bir acıdır ve bu acı ruhun bütün parçalarına sirayet eder..Ruh, bedenin her tarafını kapsamıştır.Ayağa bir diken batacak olsa, acısı sadece ruhun oradaki parçasına sirayet eder..Fakat yangın gibi tüm bedeni kapsayan acılar böyle değildir…Ruh tüm bedene yayıldığından yangında kalma gibi durumlarda tüm ruh bu acıyı duymuş olur..

Ölüm acısına gelince, bu doğrudan doğruya ruhun kendisine sirayet ettiği için, acısı hiçbirşey e benzemez..Bütün sinirlerden, damarlardan, adale, mafsal ve her kılın ucundan çıkarılan ruhun duyduğu acı; kılıç yarasından,testere ile biçilmekten, makaslarla doğranmaktan daha ağırdır..
Ölüm anında kulun bunca acı karşısında feryad-ı figan etmemesinin sebebi, ölüm acısının onun her tarafını kaplamış olup kendisinde imdat isteyecek derman bırakmamasındandır..
Ölüm anında dehşetten dolayı aklı karışır, dili tutulur, azaları dermandan düşer.Bu yüzden inlemeyi, yardım dilemeyi çok istediği halde, bunu yapması imkansızdır..Eğer biraz dermanı varsa, oda canı çıkarken göğüs ve boğazında hırıltıya benzer sesler çıkarır.Rengi, asıl yaratıldığı torağın rengine dönüşür.Göz kapakları açık olduğu halde tavana dikilir..Dudaklar sarkar ve dil içeri çekilir..Acı içine ve dışına yayılır..Her tarafı mosmor kesilir.Önce ayaklar sonra diz ve baldırlar…Böylece can boğaza gelinceye kadar acılar üstüne acılar eklenir..Her azanın, her parçanın ölüşünde elem üstün elem ve acı üstüne acı vardır..Can boğaza dayandığı zaman, işte o zaman..Kul bütün dünyalıktan gözünü çeker, kimseye bakmaz olur..Artık tövbe kapısıda kapanmıştır..O anda kendisiyle sadece hasret ve pişmanlık kalır…

Kabir azabı var mıdır, bununla ilgili Kur’an’da ne gibi ayetler bulunmaktadır? Kabir azabı var ise, bu azap bedene mi yoksa ruha mı olacaktır? Kabir azabı Allah’ın adaletine ters düşer mi?

Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir hayatı geçirecektir.

İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; “Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir?” diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve Cennet kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise bu sorulara doğru cevap veremezler. Onlara da Cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir (bk. ez-Zebîdî, Tecrîdi Sarih, terc. Kamil Miras, Ankara 1985, IV 496 vd.).

Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır. Bir ayet-i kerimede;

“Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun.”(Mümin, 40/46)

buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır. Peygamber Efendimiz (asm);

“Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder.” (İbrahim, 14/27)

ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır. (Buhârî, Tefsîr, sure: 14).

Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir:

Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: “Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur.” (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber (asm) diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar:

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, kıyamet, 26).

Başka bir hadiste de şöyle buyurur:

“Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: “Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?” O da şöyle cevap verir. “O, Allah’ın kulu ve Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir.” Bunun üzerine melekler; “Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik”, derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: “Yat ve uyu ” derler. O da; “Aileme gidin de durumu haber verin” der. Melekler ona; “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi, mahşer gününe kadar sen uyumana devam et.” derler.”

“Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: “Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?” Münâfık da şöyle cevap verir: “Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum.” Melekler ona; “Böyle diyeceğini zaten biliyorduk” derler. Daha sonra yere “Bu adamı alabildiğine sıkıştır” diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder.” (Tirmizi Cenâiz 70).

Kur’an’da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur:

“Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar.” (Âli İmrân, 3/169),

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz.” (Bakara, 2/154).

Kabir azabının yalnız ruha mı, yoksa bedene mi olacağı konusuna gelince:

Ölüm yokluk değildir. Daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah ruh’a münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor. Ruh, mükafatı veya cezayı bu yeni giydiği elbise ile görecektir.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

İmanlı bir insan iyileşmeyen bir hastalıktan ölürse şehittir. Böyle şehitlere manevi şehit diyoruz. Şehitler ise kabir hayatında serbest dolaşırlar. Kendilerinin öldüğünü bilmezler. Sanki yaşadıklarını zannederler. Sadece daha mükemmel bir hayat yaşadıklarını bilirler. Peygamberimiz (asm),

“Şehit ölüm acısını hissetmez.” buyurur.

Kur’an-ı Kerim de şehitlerin ölmediği bildirilir. Yani kendilerinin öldüğünün farkında değillerdir. Mesela iki adam düşünün. Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar. Biri rüya olduğunu bilir; diğeri ise rüya olduğunun farkında değil. Hangisi daha mükemmel lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen. Rüya olduğunu bilen, “şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak” diye düşünür. Diğeri ise tam ve gerçek lezzet alır.

İşte normal ölüler, öldüklerinin farkında olduğu için lezzetleri eksiktir. Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden aldıkları lezzet tamdır.

İmanlı ölen ve kabir azabı görmeyen insanların ruhları serbest dolaşır. Bu sebeple pek çok yere gidip gelebilirler. Bir anda çok yerde bulunabilirler. Aramızda dolaşmaları mümkündür. Hatta şehitlerin efendisi Hz. Hamza (ra) pek çok insana yardım bile etmiştir ve halada yardım ettiği insanlar vardır.

Ruhlar aleminden anne karnına gelen insanlar, oradan dünyaya doğarlar. Burada buluşup görüşürler. Aynen bunun gibi bu dünyadaki insanlar da, ölüm ile öbür tarafa doğarlar ve orada dolaşırlar. Nasıl ki buradan öbür tarafa gideni uğurluyoruz. Kabir tarafından da buradan gidenleri karşılayanlar var. İnşallah bizleri de başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere, bütün sevdiklerimiz orada karşılarlar. Yeter ki bizler Allah’a gerçek kul olalım.

Yeni doğan çocuğu burada karşıladığımız gibi, buradan öbür tarafa giden bizleri de inşallah dostlarımız karşılayacaktır. Bunun şartı Allah’a iman, O’na ve Peygamberine (asm) uymak ve iman ile ölmektir.

Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir hayatı geçirecektir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; “Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir: Dinin nedir?” diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve Cennet kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise bu sorulara doğru cevap veremezler. Onlara da Cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir. (bk. ez-Zebîdî, Tecrîdi Sarih, terc. Kamil Miras, Ankara 1985, IV 496 vd.).

Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır. Bir ayet-i kerimede;

“Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun.” (Mümin, 40/46)

buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de, yani kabirde de azap vardır. Peygamber Efendimiz (asm);

“Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder.” (İbrahim, 14/17)

ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır.(Buhârî, Tefsîr, sure: 14).

Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir:

Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: “Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur.” (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber (s.a.s) diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar:

“Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, kıyamet, 26).

Başka bir hadiste de şöyle buyurur:

“Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: “Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?” O da şöyle cevap verir. “O, Allah’ın kulu ve Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir.” Bunun üzerine melekler; “Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik.” derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: ” Yat ve uyu” derler. O da; “Aileme gidin de durumu haber verin.” der. Melekler ona; “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et.” derler. Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: “Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?” Münâfık da şöyle cevap verir: “Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum.” Melekler ona; “Böyle diyeceğini zaten biliyorduk.” derler. Daha sonra yere “Bu adamı alabildiğine sıkıştır.” diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder…” (Tirmizi Cenâiz 70).

Kur’an’da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur:

“Allah yolunda öldürenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar.” (Âli İmrân, 3/169),

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz.” (Bakara, 2/154).

Kabir azabının yalnız ruha mı, yoksa bedene mi, yahut da her ikisine mi yapılacağı konusu bilginler arasında tartışmalıdır. Bu azabın hem rûha, hem de bedene yapılacağı görüşü tercihe şayandır; ancak azabın niteliği hakkında fazla bilgi yoktur. Rûhun gerçeği üzerinde de görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre ruh lâtif (ince, şeffaf, nüfuz kabiliyeti olan) bir cisimdir. Yaş ağaca suyun nüfûzu gibi bedene nüfûz etmiştir. Allah, rûh cesette kaldığı sürece hayatı devam ettirmeyi âdet kılmıştır. Ruh cesetten çıkınca ölüm hayatı ortadan kaldırır. Başka bir görüşe göre de, ruh ceset için güneşin ışıkları gibidir. Mutasavvıflar bu görüşü benimsemişlerdir. Ehl-i Sünnete mensup bir topluluk, gülsuyunun güle sirâyet ettiği gibi, rûhun da bedene sirâyet eden bir cevher olduğunu söylemişlerdir (Aliyyu’l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, terc. Y. Vehbi Yavuz, İstanbul 1979, s. 259). Ayette şöyle buyurulur:

“De ki ruh, Rabbimin bildiği bir iştir. Size bu konuda pek az bilgi verilmiştir.” (İsrâ, 17/85).

Ebû Hanife’ye göre, peygamberler, çocuklar ve şehitler kabir sorusu ile karşılaşmazlar. Ancak Ebû Hanîfe kâfirlerin çocuklarına kabirde soru sorulması, Cennete girmeleri ve onlarla ilgili benzeri bazı soruları cevapsız bırakmıştır

Kabir hayatı, bir bakıma ahiretin giriş kapısı ve başlangıcı sayılır. Ölen kimse, ister kabre defnedilsin, yırtıcı hayvanlarca parçalansın; ister ateşte yanıp külleri savrulsun ya da denizde kaybolsun, onun için kabir hayatı başlamış olur. Münker ve Nekir melekleri kabir sorgulamasını yapar. Rabbini, peygamberini ve dini sorar. Bu sorgudan sadece peygamberler ve çocuklar muaftır.

Ehl-i Sünnet inancına göre, kâfirlere ve bazı günahkâr müminlere kabir azabı vardır. Kabir, iman ve salih amel sahipleri için Cennet bahçelerinden bir bahçe; kâfirler için de Cehennem çukurlarından bir çukurdur. Kabir hayatının, azap şeklinin mahiyeti hakkında, âlimler ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Azabın ruha, bedene veya her ikisine birlikte yapılması, sonucu değiştirmez. Çünkü salih amel sahibi insanlar kabirde güzel bir hayat yaşarken, kâfirler, büyük bir sıkıntı ve ızdırap içinde bulunacaklardır (Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi, terc Şerafeddin Gölcük, İstanbul 1980, s. 235, 237: es-Sâbûnî, Mâtürîdî Akaidi, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1979, s. 185; Taftazânî, Şerhu’l-Akaid, s. 251; Tirmizi, Kıyâme, 26; Müslim, İman, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, Beyrut 1972, III, 29).

Kabirdeki ölü cennetlik (said) bir kimse ise, onun ruhu Cennet’e gider, eğer günahkâr ve cehennemlik (şâkî) ise, Cehennem’in yanına gider. Bir kısım ruhlar da berzah’ta bulunurlar ki, burası ne Cennet ne de Cehennem’dir.

Bazı âlimlere göre, saidlerin rûhu Cennette olmakla birlikte kabirleriyle olan bağlantıları kesilmez. Bu irtibat özellikle cum’a gecesi ve gündüzü ile cumartesi gecesi güneş doğuncaya kadar, pek canlı bir şekilde devam eder. Saidlerin ruhları dünya haberlerini izleme imkânı bulabilirler Vefat edip yeni gelenlere dünyadan haber sorarlar. Kendilerini ziyarete gelenlerin selâmını duyarlar, hatta izin verilirse, selâma karşılık vermeleri de mümkündür (ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih, Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985, IV, 504, 505)

 

CEHENNEMDEN AYRI OLARAK KABİRDE EZİYET GÖRMEK DİYE BİRŞEY VAR MIDIR?

Insanın kabirde birtakım sorulara muhatap olacağı ve. durumuna göre azap ve sıkıntı görecegi gerçektir. Buna işareten birçok âyet-i kerîme ve bunu anlatan birçok hadîs-i şerîf vardır. (Örnek olarak bk. Tecrid-i sarîh IV/496 vd.) Bu konuda müstakil kitaplar da yazılmıştır. (Mesela Kurtubî`nin “Tezkire”si, Suyûtî`nin “Şerhu`s-sudûr”u bunların en meşhurlarındandır.)

Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir hayatı geçirecektir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; “Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir: Dinin nedir?” diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve Cennet kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise bu sorulara doğru cevap veremezler. Onlara da Cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir (bk. ez-Zebîdî, Tecrîdi Sarih, terc. Kamil Miras, Ankara 1985, IV 496 vd.).

Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır. Bir ayet-i kerimede; “Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun” (el-Mümin, 40/46) buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır. Peygamber efendimiz; “Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder” (İbrahim, 14/17) ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır (Buhârî, Tefsîr, sure: 14).

Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir.

Bunlardan bir kaçı şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: “Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur” (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur” (Tirmizî, kıyamet, 26).

Başka bir hadiste de şöyle buyurur: “Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: “Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?” O da şöyle cevap verir. “O, Allah’ın kulu ve Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir. Bunun üzerine melekler; Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik”, derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: ” Yat ve uyu ” derler. O da; “Aileme gidin de durumu haber verin” der. Melekler ona; “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et” derler. Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: “Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?” Münâfık da şöyle cevap verir: “Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum. Melekler ona; “Böyle diyeceğini zaten biliyorduk” derler. Daha sonra yere “Bu adamı alabildiğine sıkıştır” diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder” (Tirmizi Cenâiz 70).

Kur’an’da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur: “Allah yolunda öldürenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar” (Âlu İmrân, 3/169), “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz.” (el-Bakara, 2/154).

Kabir azabının yalnız ruha mı, yoksa bedene mi, yahut da her ikisine mi yapılacağı konusu bilginler arasında tartışmalıdır. Bu azabın hem rûha, hem de bedene yapılacağı görüşü tercihe şayandır. ancak azabın niteliği hakkında fazla bilgi yoktur. Rûhun gerçeği üzerinde de görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre ruh lâtif (ince, şeffaf, nüfuz kabiliyeti olan) bir cisimdir. Yaş ağaca suyun nüfûzu gibi bedene nüfûz etmiştir. Allah, rûh cesette kaldığı sürece hayatı devam ettirmeyi âdet kılmıştır. Ruh cesetten çıkınca ölüm hayatı ortadan kaldırır. Başka bir görüşe göre de, ruh ceset için güneşin ışıkları gibidir. Mutasavvıflar bu görüşü benimsemişlerdir. Ehl-i Sünnete mensup bir topluluk, gülsuyunun güle sirâyet ettiği gibi, rûhun da bedene sirâyet eden bir cevher olduğunu söylemişlerdir (Aliyyu’l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, terc. Y. Vehbi Yavuz, İstanbul 1979, s. 259). Ayette şöyle buyurulur: “De ki ruh, Rabbimin bildiği bir iştir. Size bu konuda pek az bilgi verilmiştir” (İsrâ, 17/85).

Ebû Hanife’ye göre, peygamberler, çocuklar ve şehitler kabir sorusu ile karşılaşmazlar. (Alliyü’l-Kâri, a.g.e, s. 252-253).

Bundan anlaşıldığı ve başka hadîs-i şeriflerde de dendiği gibi kabir, mü`min için açılacak, genişletilecek ve gülistan olacaktır. Özellikle Allah yolunda şehid olanlara kabir imtihancıları soru soramayacak ve kişinin yaptığı iyi ameller orada “temessül” edip yardımına koşacaktır.

Mü`minin gördüğü kabir azâbı hatâlarının keffâreti olacak ve mâhşere yükü hafiflemis olarak gidecektir. Mü`minlerin bu konunun önemini kavramaları gerekir. Allah Rasûlü Efendimiz “lezzetleri parça parça eden (ölümü ve kabri) çok anın” “Kabirden daha korkunç bir manzara görmedim” buyurur. “Râbita-i Mevt”in kökeni budur. Bu kişinin kendine gelmesinin ve kendini yenilemesinin yollarından biridir.

Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir hayatı geçirecektir. Kabir azabı ve sorgu sual ruha yapılacağı için kişinin cesedi kabirde olmasa bile kabir azabı ve sorgu suale tabi olacaktır. Zaten cesetler toprağa gömülse bile, belli bir zaman sonra çürüyebilmektedir. Bu açıdan kabir hayatını, sorgu suali, mükafat veya cezayı toprağa konulan cesede bağlamamak gerekir.

İnsan öldükten sonra, insan ruhu âlem-i berzaha gider. Berzah âleminde kişi sorgu meleklerinin sorularıyla gözünü açar. Yani kabirde sorgu ve suâl insan öldüğü anda başlar. İnsan öldüğünde cesedi her ne kadar kabre defnedilmekte geciktirilmiş olsa da, insan ruhu âlem-i berzaha girmiş olur ve cesediyle ilişkisiz olarak sorguyla muhatap olur.

Nitekim bazı faklılıklar olsa da manâ yönünden aynı olan rivayetlerde mü’minin ruhunun ölüm meleği tarafından alınır alınmaz hemen yanında bekleyen rahmet meleklerine verileceği ve onlar tarafından yükseltileceği; kâfir ve kötü kimselerin ruhlarının ise bekleyen azap meleklerine teslim edileceği ve kendisine gök kapılarının açılmayacağı haber verilmiştir. Bu esnada ruh müdrik olarak bakî kaldığından dünya hayatının sona erdiğini ve bedenden ayrıldığım bilir. (bk. Gazzâli, Dürretü’l-Fâhire. v. 311 b; Abdullah Sirâcuddin., el-İman bi Avalimi’l-Ahire, s. 47, Halep, 1977)

Ölüm ruhun bedenden ayrılma olayıdır. Ölen ruh değil, bedendir. İnsan ise asıl olarak ruh demektir. Beden onun hanesi yahut elbisesi hükmündedir. Elbisenin değişmesiyle, yahut parçalanması, yok almasıyla kişinin varlığına bir zarar gelmez. Bu dünya hayatında bize bu bedeni giydiren ve kainatla olan münasebetimizi böylece kuran Rabbimiz, bizi bu alemden göç ettirdiğinde ruhumuzu bu elbiseden ayırmakta, bu binadan çıkarmaktadır.

Ölüm yokluk değildir. Daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek te inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah Ruh’a münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; “Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir: Dinin nedir?” diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve Cennet kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise bu sorulara doğru cevap veremezler. Onlara da Cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir (bk. ez-Zebîdî, Tecrîdi Sarih, terc. Kamil Miras, Ankara 1985, IV 496 vd.).

Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır. Bir ayet-i kerimede; “Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun” (el-Mümin, 40/46) buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır. Peygamber efendimiz; “Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder” (İbrahim, 14/17) ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır (Buhârî, Tefsîr, sure: 14).

Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir.

Bunlardan bir kaçı şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: “Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur” (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur” (Tirmizî, kıyamet, 26).

Başka bir hadiste de şöyle buyurur: “Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: “Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?” O da şöyle cevap verir. “O, Allah’ın kulu ve Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir. Bunun üzerine melekler; Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik”, derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: ” Yat ve uyu ” derler. O da; “Aileme gidin de durumu haber verin” der. Melekler ona; “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et” derler. Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: “Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?” Münâfık da şöyle cevap verir: “Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum. Melekler ona; “Böyle diyeceğini zaten biliyorduk” derler. Daha sonra yere “Bu adamı alabildiğine sıkıştır” diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder” (Tirmizi Cenâiz 70).

Kur’an’da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur: “Allah yolunda öldürenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar” (Âlu İmrân, 3/169), “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz.” (el-Bakara, 2/154).

Kabir azabının hem rûha, hem de bedene yapılacağı görüşü tercihe şayandır. Ancak bu azabın toprağa konulan bedene değil, bedenden ayırlan ruhun kabir alemine uygun olarak yeni giydiği latif bedenine azap edilmektedir. Ehl-i Sünnete mensup bir topluluk, gülsuyunun güle sirâyet ettiği gibi, rûhun da bedene sirâyet eden bir cevher olduğunu söylemişlerdir (Aliyyu’l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, terc. Y. Vehbi Yavuz, İstanbul 1979, s. 259). Ayette şöyle buyurulur: “De ki ruh, Rabbimin bildiği bir iştir. Size bu konuda pek az bilgi verilmiştir” (İsrâ, 17/85).Kabirde azab hem ruha hem de bedene yapılacaktır. Ancak bu beden toprağa koyduğumuz değil, berzah alamenine uygun yeni bir elbise olacaktır. Kabirde müminler nimet içinde olacağı ve cennetteki makamları kendilerine gösterileceği, kafirlerin ve günahkar insanların da azab içinde olacağı ve cehennemdeki yerlerinin kendilerine gösterileceği hadislerde vardır.
3000 yıl önce ölen kişi kıyamete kadar kabir azabı yada lütfuyla karşılaşacak. ya kıyamet anında ölen kişi ne olacak o kabir azabını falan görmeyecek mi? Birde kabir azabının cehennemden farkı nedir? Kabir sorgusu ile kıyametten sonraki sorgu arasında ki fark nedir?

Cevap 1:

1- Kabir azabı, peygamberimizin bildirdiğine göre günahkar müminler ile kafir olarak ölenler içindir.

2- İster mümin ister kafir olsun, başına ne gelirse günahlarının affına sebep olacaktır. Bela, musibet, hastalık, sıkıntı gibi şeyler insanların günahlarının hafiflemesine sebep olmaktadır.

Bir mümin bu dünyada günahkar olarak yaşar, fakat başına gelen musibetler onun günahlarının azalmasına sebep olacaktır. Kabir de çektiği azaplar da yine günahlarına kefaret olup onları siler.

Aynen bunun gibi Allah adili mutlak olduğu için kafir kullarının başına gelen musibetler de cehennemdeki azaplarının azalmasına sebep saymaktadır. Aynı günahı işleyen ve kafir olan iki kişiden biri musibete uğrasa diğeri uğramasa, musibete uğrayanın azabı diğerine göre hafifleyecektir.

Kafir cehennemde sonsuza dek kalacağı için cennete giremeyecek, ama ister bu dünyada isterse kabir de çektiği sıkıntı ve azaplardan dolayı cehennemdeki azabının şiddeti hafifleyecektir.

Bu sebeple kabir de çok kalıp çok azap çeken, az kalıp az azap çekene göre daha kötü olmayacaktır. Belki de ahirette bu durumunu öğrenince çok memnun olacaktır.

3- İnsanların hayatı ve geçirdiği zaman birimleri aynı değildir. Mesela, birkaç dakikalık rüyada günler, aylar ve yıllar geçmiş gibi geliyor. Bazen de yeni yatıp kalkmış gibi bir gecenin nasıl geçtiğini fark edemiyoruz.

Bunun gibi kabre erken giren bir insan, Ahirette yeni kalkmış gibi olabilir. Bir diğeri ise birkaç sene kabir de kalır, ama binler sene kalmış gibi azap çekebilir.

İşte kabre erken veya geç gitmek kişiye, günahına ve durumuna göre değişebilir. Allah orada da uyku ve rüyada olduğu gibi bir durum yaratabilir.

4- Azabın şiddeti değişik olabilir. Bir volt ile milyon voltun derecesi bir olmadığı gibi, mum ateşiyle güneş ateşi de bir değildir. Kabirde de herkesin durumuna göre ayrı ve çeşitli azaplar olabilir. Kabire geç giden birisi çok kısa zamanda şiddetli azap ile, erken giden birisi kadar ceza çekebilir.

Buraya ölüm anında neler olacağını “ayetlerle” yazacağım..

Ölen kişiye ne oluyor..

Vakıa Suresi 83-96.ayetler..
-83 Ya o canın boğaza gelip dayandığı zaman!
-84 İşte o zaman siz bakakalırsınız!
-85 Biz ona sizden daha yakınız, ama siz görmezsiniz.
-86 Madem ceza görmeyecek kişilersiniz,
-87 Eğer doğru sözlülerseniz, onu geri çevirsenize.
-88 Eğer o, yaklaştırılanlardan ise;
-89 Rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle dolu cennet var ona.
-90 Eğer kutlu, uğurlu kişilerdense,
-91 “Selam sana kutlu ve uğurlu kişilerden!” denir ona.
-92 Eğer yalanlayan sapıklardansa;
-93 Kaynar sudan bir ziyafet,
-94 Ve cehenneme salıverilme var ona.
-95 İşte budur, o tartışmasız, o kesin gerçek!
-96 Artık, o yüce Rabbinin adını tespih et!

 

Allahü teâlâ, insanı hayâtı boyunca, dünyâda durdurur. Belli olan eceli gelinceye kadar ve rızkı tükeninceye kadar ve ezelde takdîr edilmiş olan amelleri bitinceye kadar, dünyâda durur.

Dünyâdaki ölümü yaklaşdığı vakt, dört melek gelir.
Bunların biri, rûhunu sağ ayağından ve biri sol ayağından ve biri sağ elinden ve biri sol elinden çekerler. Çok def’a, rûhu gargara hâline gelmezden evvel (Âlem-i melekûtî)yi görmeğe başlar. Melekleri, yapdıkları işlerin hakîkatini, âlemlerinde durdukları hâl üzere görür. Eğer dili söyler ise, onların vücûdünü haber verir. Çok def’a da, gördüğü şeyleri, şeytânın bir işi zan eder. Lisânı tutuluncaya kadar hareketsiz kalır. Bu hâlde, yine melâike rûhunu parmak uçlarından çekerler. Soluğu ise, sanki saka kırbasından su boşalır gibi, gırıl gırıl öter. Fâcirin rûhu da yaş keçeye takılmış olan diken çekilir gibi çıkarılır ki, bunu insanların en üstünü olan Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdi. Bu hâlde ölü karnını diken ile dolu zân eder. Rûhunu da, sanki bir iğne deliğinden çıkıyor ve gök yere bitişiyor ve kendisi arasında kalıyor zan eder.

Peygamberlerin efendisi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Elbette ölüm acılarından birinin şiddeti, üçyüz kerre kılınç vurmakdan dahâ şiddetlidir).

İşte bu zemânda insanın cesedi terler. Gözleri sür’at ile iki tarafa gider. Burnunun iki tarafı çekilir. Göğüs kemikleri kalkar, soluğu kabarır, benzi sararır. Âişe-i sıddîka “radıyallahü anhâ” vâlidemiz, Resûlullah kucağında iken, bu hâli görünce, gözünden yaş dökerek şu meâlde şi’r söyledi:
(Nefsimi sana fedâ ederim yâ Resûlallah ki, seni fenâ hareketlerden birşey kederlendirmedi, incitmedi. Bu zemâna kadar seni cin de çarpmadı. Birşeyden dahî korkmadın. Şimdi ne oldu ki, güzel yüzün inci gibi terle örtülmüş görüyorum. Her ölünün rengi solduğu hâlde, senin mubârek yüzünün nûrları hakîkaten her tarafı aydınlatıyor.)

Rûhu kalbe gelince dili tutulur. Hiç kimse rûhu göğsüne gelmiş iken konuşamaz. Bunun iki sebebi vardır. Biri, iş gâyet büyük olduğundan, göğüs nefeslerle sıkışıp, daralmışdır. Nefes alıpveremediği için, bedenin harâreti kalmaz, soğur. Bu zemânda mevtâların hâlleri muhtelif olur.

Cenâb-ı Hak bir kuluna hidâyet ve îmânda sebâtını dilerse, o kimseye rahmet-i ilâhiyye gelir. Ba’zıları, bu rahmetden maksad Cebrâîl aleyhisselâmdır, dediler.

Rahmet-i ilâhiyye, şeytânı uzaklaşdırıp, hastanın yüzünden o yorgunluğu giderir. O zemân insan ferahlar, güler. Çok kimselerin bu hâlde güldüğü görülür ki, Allahü teâlâ tarafından rahmet gelmesi ile onu müjdeleyip, (Beni bilir misin, ben Cebrâîlim. Bunlar ise, senin düşmanların olan şeytânlardır. Sen Millet-i Hanîfiyye ve dîn-i Muhammediyye üzre vefât et!) der. İnsana işte bu melekden dahâ çok sevgili ve ferahlandırıcı bir şey yokdur. (Yâ Rabbî, bize rahmetini ihsân eyle. İhsân sâhibi ancak sensin) meâl-i şerîfindeki, Âl-i İmrân sûresi sekizinci âyet-i kerîmesi, bu hâli haber vermekdedir.

Ölünün his duygularından en son gayb edeceği şey işitmesidir. Zîrâ rûh kalbden ayrıldığı vakt yalnız görmesi bozulur. Fekat işitmek, rûh kabz oluncaya kadar gayb olmaz. Bunun için Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz, (Ölüm hastalığında olanlara şehâdeteyn-i kelimeteyn ki, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah”dır. Bu kelimeyi telkin ediniz!) buyurmuşdur. Ölüm hâlinde olanın yanında çok söz söylemekden de nehy buyurmuşdur. Çünki o zemân, insan şiddetli sıkıntı içindedir.

Eğer görür isen ki, ağzı açık, sanki gülüyor, yüzü gülümsiyor, gözü dahî kırpık gibidir. Bilmiş ol ki, o kimse âhıretde kavuşacağı sürûr ile tebşir (müjde) olunmuşdur.

Melekler, bu rûhu Cennet ipeklerinden bir ipeğe sararlar. O sa’îd olan kimsenin rûhu, bal arısı kadar insan şeklindedir. Aklından ve ilminden hiçbirşey gayb etmemişdir. Dünyâda ne yapmış ise, hepsini bilir. O melekler, bu rûhla berâber semâya doğru uçarak yükselirler. Bu yükselmeyi ba’zı ölü bilir, ba’zı ölü ise bilmez.

Böylece, önceki geçmiş Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ümmetlerini ve yeni ölmüş olanları, bir yere yayılmış olan çekirgeler gibi görerek geçerler ve birinci kat semâ olan dünyâ semâsına varırlar.

Bu meleklerin başında olan Cebrâîl “aleyhisselâm”, dünyâ semâsına çıkar. Kimsin diye sorulur. Ben Cebrâîlim, yanımdaki de filândır, diyerek o kimsenin güzel ve sevdiği ismleri ile haber verir. Dünyâ semâsının bekçileri olan melekler, (Bu ne iyi bir kimsedir ki, i’tikâdı, inancı güzel idi. Ve hiç şübhesi yokdu) derler.

Bundan sonra ikinci kat semâya çıkarlar. Kimsin denir. Cebrâîl “aleyhisselâm” birinci kat semâdaki meleklere söylediği sözünü tekrâr eder. İkinci kat semâdaki melekler, o sâlih rûha, (Hoş safâ geldi. Dünyâda iken nemâzlarını bütün farzlarına riâyet ederek edâ ederdi) derler.

Sonra geçer, üçüncü kat semâya ulaşırlar. Kimsin denir. Cebrâîl “aleyhisselâm” dahâ önce söylediklerini tekrâr eder. Bunun üzerine (Malının hakkını muhâfaza edip zekâtını, tarladan aldığı mahsûlün uşrunu emr olunan kimselere seve seve verip, hiç esirgemeyen bu zât hoş ve safâ geldi) denir. Oradan da geçerler.

Dördüncü kat semâya varırlar. Kimsin denir. Dahâ önce söylediği gibi cevâb verir. (Dünyâda, Ramezân orucunu tutup da, orucu bozan şeylerden ve yabancı kadınlarla görüşmekden ve harâm yemekden kendini muhâfaza eden kimse, hoş ve safâ geldi) denir.

Sonra geçerler. Beşinci kat semâya varırlar. Kimsin denir. Dahâ önce söylediği gibi cevâb verir. (Farz olduğu zemân haccını riyâsız ve Allahü teâlâ için edâ eden kimse hoş ve safâ geldi) denir.

Sonra geçerler. Altıncı kat semâya varırlar. Kimsin denir. Evvelce vermiş olduğu cevâbı verir. (Seher vaktlerinde çok istiğfâr eden, gizli çok sadaka veren ve yetimlere yardım eden zât, hoş, safâ geldi) denir.

Oradan da geçerek (Surâdikât-i celâl) denilen, celâl perdelerinin bulunduğu bir makâma varırlar. Kimsin diye sorulunca, öncekiler gibi cevâb verir. Yine (Hoş ve safâ geldi. Çok istiğfâr edip, [çoluk çocuğuna ve sözü geçenlere] emr-i ma’rûf yapan, Allahü teâlânın dînini, Onun kullarına öğreten, miskinlere [ve darda kalanlara] yardım eden, sâlih kula ve güzel rûha merhabâlar olsun)denir. Sonra meleklerden bir cemâ’ate uğrarlar ki, hepsi onu Cennet ile müjdeleyip, onunla müsâfeha ederler. Sonra (sidret-ül-müntehâya) kadar giderler. Yine kimdir diye sorulunca, öncekiler gibi cevâb verir. (Hoş safâ geldi. Her iyiliğini Allahü teâlânın rızâsı için yapan zâta merhabâ) denir.
Bundan sonra ateş tabakasından geçer. Sonra nûr, zulmet, su ve kar tabakalarından geçer. Sonra soğuk denizine uğrar ve geçerler. Her tabakanın birbirine uzaklığı bin senelik yoldur.

Sonra Arş-ur-Rahmân üzerine örtülmüş olan perdeler açılır ki, seksen bin perdedir. Her perdede seksen bin şerefe vardır. Her şerefede bin kamer ya’nî ay vardır ki, Allahü teâlâyı tehlîl ve tesbîh ederler. Onlardan bir kamer dünyâda görünse, nûru âlemi yakar ve herkes Allahü teâlâdan başka olarak ona ibâdet ederdi. Bu zemânda, perde arkasından bir münâdî nidâ eder ki, bu getirdiğiniz rûh kimdir? Cebrâîl “aleyhisselâm” filân oğlu filândır, der.
Allahü teâlâ, (Bunu yakınlaşdırın. Ve sen ne güzel kulumsun buyurur.) Allahü teâlânın huzûr-i ma’neviye-i ilâhiyyesinde durduğu vakt, ba’zı levm-ü itâb (azarlamak) ile Hak teâlâ onu utandırır. Hattâ o kul, zan eder ki, hakîkaten helâk oldu. Sonra, Cenâb-ı Hak onu afv eder.

Nitekim Kâdî Yahyâ bin Eksem hazretlerinden rivâyet olundu.
Vefâtından sonra rüyâda görülüp de süâl olundu ki, Hak teâlâ sana ne muâmele eyledi. Yahyâ bin Eksem, (Allahü teâlâ beni manevî huzûrunda durdurdu. Ey Şeyh-i Sû [ya’nî fenâ ihtiyâr]! Sen şunu ve bunu işlemedin mi? buyurdu. Allahü teâlânın yapdıklarımı bildiğini anladığım zemân, beni korku kapladı ve yâ Rabbî, böyle süâl soracağını bana dünyâda bildirmediler, dedim. (Sana nasıl bildirildi) buyurdu. Ben de, bana Mu’ammer, İmâm-ı Zührîden, o da Urveden, o da Âişe-i Sıddîka “radıyallahü anhâ”dan, O da hazret-i Peygamberden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, O da hazret-i Cibrîlden, O da Zât-i teâlâdan haber verdiler. Raûf ve rahîm olan Allahü teâlâ, (Ben azîmüşşan, islâmda ağaran saç ve sakala azâb etmekden hayâ ederim) buyurdu; dedim. O zemân Allahü teâlâ buyurdu ki, (Sen ve Mu’ammer ve İmâm-ı Zührî ve Urve ve Âişe ve Muhammed aleyhisselâm ve Cibrîl sâdıksınız. Ben de seni mağfiret etdim.)
SEKERAT-I MEVT  ?*****        Sekr kişi ile aklı arasına giren, aklı gideren bir hal demektir ki, aklı gideren sarhoş edici maddelere genel olarak “müskir” ya da “musekkir” adı verilmektedir. Bu kelime gazap, aşk, elem, dalgınlık veya bir acıdan ötürü gelen baygınlık için de kullanılmakta ve bu hale de “sekr” denilmektedir ki, buradaki kastımız budur. Yani burada “sekr” in çoğulu olan “sekerat” ile, ölum anındaki ızdırap ve baygınlıklar kastedilmektedir .

Buna göre, Kur’anî bir terim olan “Sekeratü’l-Mevt” terimi “İnsanın ölümüne delalet eden ölüm baygınlığı” manasına gelir.

Hepimizin bildiği gibi ölüm, ruhun cesetten ayrılışıdır ki, ölümün sekeratı vardır. Nitekim ayet-i kerimede ölümden kaçan insanlara bir gün mutlaka bu sekerat-ı mevtin geleceği bildirilmiştir. (Kaf, 50/19)

Hz. Ayşe validemizden rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (a.s.m) in son hastalığında yanlarında bir kap içerisinde su vardı. Rasulullah (a.s.m) mübarek ellerini suya daldırıp yüzüne sürüyor ve şöyle diyordu: “Allah’dan başka tanrı yoktur. Muhakkak ölümün sekeratı vardır.” sonra ellerini kaldırıp : “Refiku’l-A’la’da” diyor, ta ki ruhu kabzolunup eli aşağıya düşünceye kadar. (Buhari, Rikak, 42) Yine muhaddislerin Hz. Aişe’den rivayet ettikleri diğer bir hadis-i serifte de Rasulullah (a.s.m) bu hastalığında, elini suya sokup yüzünü ıslattıktan sonra: “Allahım, sekerat-ı mevtte (ölüm zahmeti ve baygınlığında) bana yardım et.” (İbn Mace, Cenaiz, 64; Tirmizi, Cenaiz, 8) diye dua ediyordu.

Hz. Ayşe validemiz diyor ki; “Ben Hz. Peygamberin, vefatında çektiği ızdırabı gördükten sonra kolay ölmesinden dolayı kimseye gıpta etmem (imrenmem)” (Tirmizi, Cenaiz, 8) Diğer bir rivayette de Hz. Aişe: Rasulullah (a.s.m), benim midemle boğaz çukurum arasında (göğsümde) olduğu halde vefat etti. Rasulullah (a.s.m) den gördüğüm şeyden sonra, ölümün şiddetini kimse için çirkin saymam.” (Nesai, Cenaiz, 6) demiştir.

Ölüm anında meleklerin görünerek herkese makamını bildirmeleri, sekerat-i mevt ve bu esnadaki durumlar dünyadakilerin muttali olamayacakları gaybi hakikatlerdendir. Müminin, gaybi hakikatlere dair Allah ve Rasülünün verdiği her habere inanması zaruridir. Kesin haberle bildirilmiş olan bu durumlara her müslümanın kesin olarak inanması gerekir. Aksi halde imanı tehlikeye düşer.

Kaynaklarda, dünyada yaşarken iyi hal üzere olanların, yani iman edip emir ve yasaklara titizlikle riayet edenlerin ölümlerinin kolay olacağı ve ölüm meleğinin onlara rifk ile (yumuşaklıkla) muamele edeceği, bunun zıddı bir yaşayışa sahip olanların ise ölümlerinin şiddetli olacağı, ölüm meleğinin de hayatını küfür, isyan ve kötülükler peşinde koşarak geçirmiş olan bu insanlara sert muamele edeceği bildirilmiştir. Ancak bu, değişmez bir kaide değildir. Ölüm anında Allah’ın sevgili kullarının acı çektiği, Allah’a isyan ile ömür geçirmiş olanların ölümlerinin ise çok kolay olduğu da olur.

Nitekim Rasulullah (a.s.m) in, ölümü anında çektiği ızdırap şiddetli olmuştur. Musa (as) in, ruhu kabzolunduktan sonra Cenab-ı Hakk’ın kendisine ölümü nasıl bulduğunu sorması üzerine verdiği cevapta: “Nefsimi tavada kızartılan diri serçe gibi buldum, ölmez ki istirahata kavuşsun, kurtulamaz ki uçsun.” demesi de ölümün Allah’ın sevgili kulları için de bazan şiddetli olabileceğine delalet eder. Diğer bir rivayete göre Hz. Musa: “Kasabın elinde derisi yüzülen koyun gibi” demiştir. (bk. Hasan İdvi, Meşarik, Mısır, 1316, s. 15

Peygamberimiz (a.s.m), az günah işleyenlerin ölümünün kolay olacağını haber verdiği ve Kelime-i Tevhid getirmiş olanlara yani mü’minlere ölümleri anında zillet ve korku olmayacağını haber verdiği halde (Münziri, et- Terğib ve’t-Terhib, 2/416-417), ölümden sonraki hayatlarının en yüksek saadet derecesinde olacağını Kur’an’ın haber verdiği bu büyük zevatın ölüm anındaki şiddetli ızdıraplarının sebebi nedir?

İslam alimleri, ölüm anında ızdırap çeken insanların ızdırap sebeplerinin farklı olduğunu haber vermişlerdir. (bk. Hasan İdvi, a.g.e., 40) Buna göre, sekerat-ı mevtin şiddeti şu dört gayeden biri içindir :

1- Manevi derecesini daha çok yükseltmek istediklerine Allah, ölümü anında ızdırap çektirir. Peygamberlerin ve Allah’ın salih kullarının sekerat-ı mevtlerinin şiddetli olması bu sebepledir. Onların ölüm anındaki ızdıraplara katlanmaları, Allah katındaki derecelerini daha fazla yükseltir. Onun için de bu büyük zatların hiçbiri ölüm acılarından ötürü hoşnutsuzluk göstermemişler, daima derecelerinin daha yüksek olması için Allah’a dua etmişlerdir.

2- Allah Teala, günahlarını affetmek istediği mümin kullarının günahlarına kefaret olsun diye sekerat-ı mevtlerini şiddetli eyler. Mümin, dünya hayatında iken çektiği her acı ve ızdıraba, hatta ayağına batan bir dikenin acısına bile karşılık alacağı ve bu ızdıraplara karşılık olarak bir günahının affolunacağı, günahı yoksa bir sevap yazılacağı için (Tirmizi, Cenaiz, 1), onun ölüm anında çektiği ızdırap ve acıları da karşılıksız kalmayacaktır. Bu hakikati kavramış olan Hz. Ömer şöyle diyordu: “Mü’minin üzerinde günahlarından hayatta iken -iyi amelleri ve tövbesiyle silinmemiş- bir şey kalacak olursa, Allah ona sekerat-ı mevti şiddetli kılar. Böylece ruhu Cennet’e ulaşır. Kafir de dünyada iyi bir iş yapmışsa, onun karşılığı olmak üzere, Allah ona ölümü kolaylaştırır ve yaptığı iyiliğin karşılığını dünyada almış olarak onu Cehennem’e atar.”

Kafirlerden kolay bir şekilde ölenler varsa onlara imrenmemeli, asıl ölümden sonraki hayatı huzur içinde olacak olanlara imrenmeli. Çünkü kafirin göreceği mükafatın tamamı dünyada, müminin ki ise hem dünyada hem de ahirettedir. Allah Teala biz müslümanlara kafirlerin dünyadaki bolluk ve refahlarına hayret etmememizi, imrenmememizi emretmiştir. (Tevbe, 9/55) Biz onlardan ölümü kolay olanlara da imrenmeyiz ki, zaten bu pek nadir olur. Genellikle azapları ölüm anından itibaren başlar. Melekler onların ruhlarını alırken onlara azap ederler. İleride açıklanacağı üzere bu, onların azaplarının başlangıcıdır.

Ölüm anındaki acı ve ızdırapların, müminin günahına kefaret olacağını kavramış olan Ömer b. Abdulaziz (v. 101/720) de şöyle diyor: “Bana ölüm sekeratının kolaylaştırılmasını istemem, arzu etmem. Çünkü o, müminin günahlarını örten ve derecesini yükselten son kefarettir.” (İbn Hacer, Fetfu’l-bari, 11/365)

Mü’minin ölümü anında çektiği acı ve ızdıraplar günahlarına kefaret olmakla beraber, onun melekler tarafından müjdelenişi ve meleklerin onu Allah’a kavuşma sevincine gark ederek rifk ile muamele edişleri; müminin de Rabbine kavuşma sevinci içinde oluşu sanki hiçbir şey duymamışçasına kendisine ölüm acılarını kolaylaştırır. Bu dünyada bile böyledir. İnsan, çok büyük zorluklara katlanarak yaptığı bir işin karşılığını alınca, çektiği sıkıntıları hemen unutur, hiç çekmemiş gibi olur.

3- Sekerat-ı mevti şiddetli olanlardan bir kısmı da, baştan başa bir imtihan olan dünya hayatlarının sonunda bir kez daha denenir ve son imtihana tabi tutulurlar. Yani bunların elem ve ızdıraplarının gayesi de denemek ve tecrübe etmektir. Tabii neticede de ona göre karşılıklarını alırlar.

4- Ebedi cezanın başlangıcı olarak ölüm sekeratı şiddetli olanlar da vardır ki bunlar, dünya hayatlarında iman etme şerefine erişemeyip, hep kötülük peşinde koşan kafir ve zalimlerdir. Bunların hali Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Ölüm sarhoşluğu ve şiddetleri içinde meleklerin de ellerini uzatarak kendilerine (zalimlere) : Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı hak olmayanı söylemiş olduğunuz ve Allah’ın ayetlerinden büyüklenerek uzaklaşmış bulunduğunuz içindir ki, bugün hakaret azabıyla cezalandırılacaksınız, dediklerinde sen o zalimleri bir görsen.” (Enam, 6/93) Bu ayet-i kerime, kafir ve zalim olanların ölürken azap göreceklerini beyan etmektedir. Ayette bildirilen, meleklerin ellerini uzatmalarından kasıt dövmeleridir ki, bu dövme, Bedir Gazvesi’ne katılan müşrikler hakkında inmiş olup (bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri), hükmü umum kafirleri kapsayan şu ayet-i kerimede açıkça ifade edilmiştir : (Ya Muhammed Meleklerin, o kafirlerin canlarını yüzlerine ve sırtlarına vura vura ve: “Tadın Cehennem azabını !” diyerek alırken gözlerinle bir görseydin.” (Enfal, 8/50)

Müfessirler, bu ayetteki dövmekten maksadın azap etmek olduğunu söylemişlerdir. Bu dövme şeklindeki azap, onların ruhları cesetlerinden çıkıncaya kadar sürer. “Haydi canlarınızı kurtarın” dan murat ise şudur: Kafiri ölümü anında melekler azapla, nekal (felaket ve ceza) ile, aglal (kelepçe ve susuzluk) ile, selasil (zincirler) ile, Cehennem ve kaynar su ile ve Allah’ın gazabı ile müjdelerler. O zaman ruhu cesedinde parçalara ayrılır ve cesetten çıkmaktan çekinir. İste o zaman melekler o kafirlere. ruhları cesetlerinden çıkıncaya dek: “Haydi canlarınızı kurtarın!” diyerek vururlar. Yani ruhlarınızı cesetlerinizden çıkarın, derler. Ve dünyada Allah’ı yalanladığınız, onun ayetlerine uymaktan ve Resullerine boyun eğmekten kibirlendiğiniz için bugün hakaret azabıyla cezalandırılacaksınız, derler. Böylece onların şiddetli sıkıntıları kat kat artar, tıpkı suyun, suda boğulanı kapladığı gibi, onları da korkular ve dayaklar kaplar
SEKERATI MEVT ESNASINDA KİŞİNİN KARŞILAŞTIĞI DURUMLAR

Ölüm anında sakin olmak, ölüme hazırlıklı olmak kişi için güzeldir. Dili için güzel olan şehadet getirmesidir. Kalbi için güzel olan Allah hakkında güzel zanlı olmasıdır.
Surete gelince, Hz. Peygamberden şöyle rivayet ediliyor:
Üç şey nezdinde ölüyü murakabe ediniz:

a) Alnı terlediği,

b) Gözyaşı döktüğü,

c) İki dudağı kuruduğu zaman. Bu durum Allah’ın onun hakkında inmiş rahmetindedir.
Boğulan bir kimse gibi hırıltı çıkardığı, rengi morlaştığı, dudakları pas bağladığında bu Allah’ın onun üzerine inen azabındandır.
Hakim ve Tirmizi
Dilin şehadet kelimesini söylemesi hayır alametidir
Ebu Said el-Hudri, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Ölmek üzere olanlara La ilahe illallah’ telkin edin!
İmam Ahmed, Müslim, Nesai, İbn Hibban ve İbn Huzeyme

 

Huzeyfe’nin rivayetinde şöyledir:
Çünkü Lâ ilahe illallah kendisinden önce meydana gelen günahları yıkar!
Hz. Osman H’z. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Kim Allah’tan başka ilah olmadığını bildiği halde ölürse cennete girer.
İmam AHmed, Müslim, Nesai
Ebu Ubeyde dedi ki:
Allah’ın hak olduğuna şahidlik ettiği halde! (Bu kelimeyi söylerse cennete girer)

Hz. Osman
Ölüme hazırlanana Lâ ilahe illâllah’ıtelkin ediniz. Ölüm anında nefesleri Lâ ilahe illallah ile sonuçlanan her kul için bu kelime cennet azığı olur’ demiştir.
Hz. Ömer (r.a) şöyle demiştir:
Ölmek üzere olan (sekeratta bulunan) yakınlarınızın yanında hazır bulunun! Onlara Allah’ı hatırlatın. Çünkü sizin görmediğinizi onlar görürler. Onlara La ilahe illallahı telkin edin!’
Ebu Hüreyre Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Ölüm meleği, ölmek üzere olan bir kişinin yanına gelir, kalbine bakar. Orada birşey bulamaz. Bunun üzerine iki çenesini açıp dilinin damağına yapışık olduğu halde La ilahe illallah dediğini görür. Bunun üzerine ihlas kelimesi mefhumu sayesinde o kimse bağışlanır
Taberani
Telkin eden bir kimse için en uygunu, telkin hususunda fazla ısrar etmemektir. Ancak lütufkar davranmalıdır. Çünkü çoğu kez hastanın dili dönmez hale gelir. Dolayısıyla bu durum ona ağır olur ve bu da telkinden ürkmesine kelime-i teuhid’den hoşlanmamasına sebep olabilir. Bu hoşlanmamanın da kötü akibet sebebi olmasından korkulur.

Bu kelimenin manası şudur:
Kişinin kalbinde Allah’tan başka hiçbir şey olmadığı halde ölmesi, hak bir olan Bir’den başka mahbubu olmaması, ölümle mahbubunun huzuruna varması, onun için en büyük nimet olur. Eğer kalp dünya ile meşgul, dünyaya mültefit, lezzetlerine ünsiyet verici, kelime-i şehadet de sadece dilde bulunup, kalp onun tahkikine intibak etmiyorsa, bu takdirde durum tehlikelidir. Çünkü sırf dil hareketi az fayda verir. Ancak Allah Teala kabul etmekle lütufta bulunursa o zaman mesele kalmaz.

 

Vasile b. Eska68 bir hastanın yanına vararak şöyle demiştir:
Allah hakkındaki zannının nasıl olduğunu bana haber ver?’ Hasta ‘Günahlarım beni gark edip helake yaklaştırdı. Fakat (buna rağmen) rabbimin rahmetini umarım!’ dedi. Bunu duyan Vasile sevincinden tekbir getirdi ve evdeki insanlar da onunla beraber tekbir getirdiler.

Vasile dedi ki:
Allahu Ekber! Hz. Peygamber Allah Teâlâ’dan şöyle nakletmişti:
Ben kulumun zannı üzereyim. Bu bakımdan kulum benim hakkımda dilediğini zannetsin!
İbn Hibban
Hz. Peygamber (s.a) ölüm halinde olan bir gencin yanına varıp ‘Kendini nasıl hissediyorsun?’ dedi. Genç ‘Allah’tan ümidimi kesmiyor ve günahımdan korkuyorum!’ dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:
Böyle bir durumda bu iki haslet bir kulun kalbinde bir araya gelmez. Geldikleri takdirde Allah o kula ümit ettiğini verir, korktuğundan da onu emin kılar.
Sabit el-Bennânî şöyle demiştir:
Oyuna fazlasıyla meyleden bir genç ve ona çok nasihat eden bir annesi vardı. Annesi kendisine derdi ki: ‘Ey oğul! Senin için bir gün vardır. Bu bakımdan o günü hatırla!’ O gencin üzerine Allah’ın emri indiğinde annesi üzerine kapanıp ona şöyle dedi: ‘Ey oğul! Seni işte bu felâketinden sakındırıyordum’. Bunun üzerice genç ‘Ey anne! Benim, iyiliği çok olan bir rabbim vardır. Muhakkak ben ümit ederim ki bugün beni iyiliklerinin bazısından mahrum etmez!’ dedi.

Sabit der ki:
Allah Teâlâ o kulunun rabbi hakkındaki güzel zannından ötürü ona rahmet etti!’
Câbir b. Vedâe şöyle diyor:
Kendisinde biraz toyluk bulunan bir genç vardı. Sekerata girdi. Annesi ‘Ey oğul! Birşey vasiyet eder misin?’ diye sordu, Genç ‘Evet, anne! Benim yüzüğümü parmağımdan çıkarma. Çünkü yüzüğümde Allah’ın zikri yazılıdır. Umulur ki Allah ondan dolayı bana merhamet eder!’ dedi”.Genç defnedildikten sonra rüya âleminde şöyle derken görüldü: ‘Anneme söyleyin! O sekeratta söylediğim söz bana fayda verdi ve Allah beni affetti!’

 

Bir bedevi hasta düştü. Kendisine ‘Muhakkak öleceksin!’ denildi. Bunun üzerine bedevi ‘Öldüğüm takdirde nereye götürüleceğim?’ dedi. Dediler ki: ‘Allah(ın meşietin)e götürüleceksin!’ Bedevi dedi ki: ‘Öyleyse, kendisinden hayırdan başka birşey görülmeyenin yanına götürülmemden hoşlanmaz mıyım?’

Ebu Mutemer b. Süleyman şöyle demiştir:
Babam ölüme hazırlandığında bana dedi ki:
Ey Mutemer! Bana ruhsattan bahset! Umulur ki ben hüsn-i zan sahibi olduğum halde rabbime kavuşurum!’
Selef, ölüm anında kula, amellerinin güzellerini söylemeyi, dolayısıyla Allah hakkındaki hüsn-i zannını artırmayı müstehab görürlerdi.
ÖLÜMÜ HATIRLAMANIN FAZİLETİ

Dünyaya dalan, dünyaya aldanan, şehvetlerine köle olan bir kimsenin kalbi, şüphesiz ki ölümün zikrinden gaflet gösterir. Ölümü hatırlamaz. Kendisine ölüm hatırlatıldığında bunu hoş karşılamadığı gibi ölümden nefret eder.

Onlar o kimselerdir ki Allah onların hakkında şöyk buyurmuştur:
De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır! Sonra hem gizliyi, hem de aşikârı bilen (Allah’a) döndürüleceksiniz O size (bütün) yaptıklarınızı haber verecektir.
Cuma Suresi /8
İnsanlar, ya dünyaya dalan veya tevbe edip başlayan veyahut da sonuna varan bir ariftir.
Dünya’ya dalan kimse ölümü hatırlamaz. Eğer hatırlarsa, elinden kaçırdığı dünya için üzüldüğünden dolayı hatırlar. Onun zemmiyle meşgul olur. Bu kimseyi, ölümü hatırlaması Allah’tan daha da uzaklaştırır.
Tevbe edene gelince, o kalbinde korkunun kabarması, tevbesinin tamamlanması için ölümü çokça hatırlar. Bazı zamanlar tevbesi tamam olmadan önce kendisini kapıp götürmesinden korktuğu için ölümden hoşlanmaz. O ölümü hoş karşılamamakta mazurdur.

Bu durum, şu hadisin kapsamına girmez.
Kim Allah’ın mülakatından hoşlanmazsa, Allah da onun mülakatından hoşlanmaz.
Müslim ve Buhari
Zira bu kimse, ölümden ve Allah’ın mülakatından hoşlanmıyor değildir. Kusurundan ötürü Allah’ın mülakatının elden kaçmasından korktuğu için ölümü istemez. Bu kimse, tıpkı dostunu razı edecek bir şekilde onu ağırlamak için hazırlık yapmakla meşgul olduğu için dostu ile buluşmaya geciken bir kimse gibidir.
Bu kimse, dostuyla buluşmaktan hoşlanmıyor değildir. Böyle davranmasının sebebi, ölüme hazırlık yapması ve ölümden başka bir meşguliyetinin olmamasıdır. Aksi takdirde dünyaya dalan kimselerin safına iltihak etmiş olur.
Amacına ulaşan arif, daima ölümü hatırlar! Çünkü ölüm, dostuyla buluşma zamanıdır.

Dost, dostuyla buluşma zamanını asla unutmaz! Arif kişi, çok zaman ölümün geciktiğini düşünür. Onun gelmesini ister ki günahkarların evinden kurtulsun, alemlerin rabbinin komşuluğuna intikal fitsin!

Hz. Huzeyfe ölüm döşeğinde iken şöyle demiştir:
Bir dosttur ki fakirlik üzerine geldi. Gelmesinden pişman olan kurtulmasın. Yârab! Eğer katında fakirlik zenginlikten, hastalık sıhhatten, ölüm yaşamaktan daha sevimliyse ölümü bana kolaylaştır ki sana kavuşayım

Bu bakımdan tevbe eden bir kimse ölümü hoş karşılamamak hususunda mazurdur. Arif kişi ise, ölümü sevip mazurdur. Rütbe bakımından bu ikisinden de daha yüksek olan kimse, işini Allah’a havale eden kimsedir. Kendi kendine ne ölümü, ne de hayatı seçmez.

Onun için en sevimli olan şey, Allah katında en sevimli olan şeydir. İşte bu kişi, sevgi ve teslimiyetin aşırılığından, teslimiyet ve rıza makamına varmıştır. Bu makam, varılacak makamların sonuncusudur. Her durumda ölümün anılmasında sevap ve fazilet vardır. Çünkü dünyaya dalan bir kişi bile, ölümün zikrinden ötürü dünyadan uzaklaşır; zira onun nimeti, ölümün anılmasından ötürü bulanır, lezzetinin berraklığı karışır. İnsan için lezzet ve şehvetleri bu ıran her şey, kurtuluş sebeplerindendir.
ÖLÜMÜ ANMANIN FAZİLETİ

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır:
Lezzetleri kesip yıkan ölümden çokça bahsedin!

Hadisin manası:
Onu anmakla lezzetleri bulandırın ki lezzetlere olan meyliniz kesilsin. Dolayısıyla ‘Allah’a yönelmiş olasınız!’
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Eğer hayvanlar, ölüm hakkında ademoğlunun bildiğini bilseydiler, insanlar onlardan semiz bir et yiyemezlerdi
Beyhaki

Hz. aişe (r.a) şöyle sordu:
Ey Allah’ın Rasûlü! Şehidlerle beraber oşrolunacak bir kimse var mı?’

Hz. Peygamber cevap olarak şöyle dedi:
Evet! Yirmi dört saatte yirmi defa ölümü anan bir kimse
Taberani

Bütün bu faziletlerin sebebi; ölümün anılmasndandır. Ölümün anılması a aldanış evinden uzaklaşmayı ve ahiret için hazırlıklı bulunmayı gerekrir. Ölümden gaflet ise; insanı, dünya şehvetlerine dalmaya davet eder.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Mü’minin hediyesi ölümdür
İbn Ebi Dünya, Taberani,Hakim

Bunu şu hikmete binaen söylemiştir:
Dünya mü’minin hapishanesidir’

çunkü mü’min, dünyada nefsinin şiddetinden, şehvetlerinin riyazetinden,
şeytanın müdafaasından ötürü sıkıntıdadır. Bu bakımdan ölüm onun için bu taptan kurtulmaktır. Kurtuluş ise, onun hakkında hediyedir

Hz.Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur
Ölüm her müslüman için kefarettir
Ebu Nuaym-Hilye, Beyhaki-Şuabul İman
Buradaki müslümandan, hak yönünden müslüman, doğruluk yönünden ü’min olanı kasdetmiştir. Bu öyle müslümandır ki müslümanlar onun inden ve dilinden emindirler. Onda mü’minlerin ahlakı görünür. O, günahların sadece küçükleriyle kirlenir. Büyük günahlardan korunup farzları yerine getirdikten sonra ölüm onun küçük günahlarını temizler ve kefaret olur.

Ata el-Horasani8 şöyle diyor:
Hz. Peygamber (s.a) bir meclisin yanından geçti. O mesliste kahkaha sesi yükseldi. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

Meclisinizi, lezzetleri bulandıranın anılmasıyla katıştırın!

Lezzetleri bulandıran nedir?

Ölüm!
İbn Ebi Dünya

Enes’in rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Ölümün zikrini çokça yapın! Çünkü ölümü anmak günahları siler. Dünyayı gözünüzde küçülterek kıymetsiz kılar.
İbn Ebi Dünya

Ayırt edici olarak ölüm kafidir
Hars Bin Ebu Husame

Vaiz olarak ölüm yeter
Taberani Beyhaki

Hz. Peygamber (s.a) mescide çıktı. Bir grubun konuşup güldüklerini gördü. Bunun üzerine şöyle dedi:
Ölümü hatırlayın! Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki eğer benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler çok ağlardınız.
İbn Ebi Dünya
Hz. Peygamber’in yanında bir kişiden övgüyle bahsedildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle sordu:
Arkada şınızın ölümü hatırlaması nasıldır?

Biz onun ölümden bahsettiğini hiç işitmedik!

Öyleyse arkadaşınız övdüğünüz gibi değildir.
İbn Ebi Dünya

İbn Ömer (r.a) şöyle diyor:
Hz. Peygamber’in yanma geldim.
O esnada Ensar’dan bir kişi Hz. Peygamber’e
Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanların en akıllısı ve en şereflisi kimdir?’ diye sordu.

Hz. Peygamber şöyle dedi:
Ölümü en fazla ananlar ve ölüm için en fazla hazırlık yapanlardır. İşte onlar akıllıların ta kendisidirler. Onlar dünyanın şerefini ve ahiretin kerametini elde etmişlerdir.
İbn Mace
ÖLÜMÜ ANMAYI KALBE YERLEŞTİRMENİN YOLU

Ölüm korkutucudur ve tehlikesi büyüktür. Halk onun hakkında az düşündüğü, onu az andığı için ondan gafildir.

Onu anan bir kimse de boş bir kalple değil, dünya ile meşgul olan bir kalp ile onu anar. Bu bakımdan ölümün anılması bu kimsenin kalbinde herhangi bir fayda temin etmez. Öyleyse yapılması gereken şey, kulun kalbini herşeyden boşaltmasıdır. Önünde sadece ölümün anılması kalmalıdır.
Tıpkı tehlikeli bir sahraya gitmek isteyen veya denizde yolculuk yapmak isteyen bir kimse gibi! Muhakkak ki bu kimse sadece o sefer hakkında düşünür. Öyleyse ölümün anılması, kalbe girdiğinde tesir etmeli, kişinin dünyaya olan sevgi ve sürürü azalıp kalbi burkulmalıdır.

Burada en faydalı yol;
benzerlerinin ve kendisinden önce göç edip giden emsallerinin bahsini çokça etmektir. Onların ölümünü ve toprak altındaki durumlarını anmalıdır. Mertebe ve hallerinde onların suretlerini, şimdi toprağın onların o güzel suretlerini nasıl yediğini, kabirlerde parçalarının nasıl dağıldığını, kadınlarını nasıl dul, yavrularını nasıl yetim, mallarının nasıl zayi, mescid ve meclislerinin kendilerinden nasıl boş kaldığını ve eserlerinin nasıl kesildiğini düşünmelidir!

Onları birer birer düşündüğünde, kişinin kalbinde onun hali, ölümünün keyfiyeti ve sureti hayal edildiğinde, o ölenin sevincini, dünya için gidip gelmesini, maişet ve baki kalmayı ümit ettiğini, ölümü unuttuğunu, dünya nimetlerini elde etmekle aldandığını, kuvvet ve gençliğe meylettiğini, gülmesini, oynamasını, kayışını, önündeki ölümden gafil oluşunu, süratle helaki unuttuğunu hatırladığında ve daha önce nasıl gidip geldiğini, şimdi ise ayaklarının yok olduğunu, mafsallarının ayrıldığını, daha önce nasıl konuştuğunu, şimdi ise böceklerin dilini yediğini, daha önce nasıl güldüğünü, şimdi ise toprağın dişlerini yediğini, daha önce kendisi ile ölüm arasında ancak bir ay gibi kısa bir mesafe olduğu halde, onlarca sene yetecek kadar muhtaç olmadığı şeyleri nasıl istif ettiğini, yakında başına geleceklerden nasıl gafil bulunduğunu, hatta ummadığı bir vakitte ölümün gelip yakasına yapıştığını, dolayısıyla ölüm meleğinin suretinin kendisinebelirdiğini, kulağına ya ‘cennete veya cehenneme götürün’ sesi geldiğini düşündüğünde, evet bu anda nefsi hakkında düşünür ve onun da onlar gibi olduğunu, gafletinin onların gafleti gibi, akibetinin de onların akibeti gibi olacağını anlar.
Ebu Derda şöyle demiştir:
‘Ölüler anıldığında kendini onların herhangi biri gjbi say!’

İbn Mes’ud (r.a) şöyle demiştir:
Said, o kimsedir ki başkasından ibret alıp halini düzeltir

Ömer b. Abdülaziz şöyle demiştir:
Her gün sabah veya akşam, Allah’ın divanına giden birini yolcu ettiğinizi görmüyor musunuz? Onu, yerin bir çukuruna koyarsınız. Yastığı topraktandır. Dostlarını geride bırakmış ve maişet sebepleri kesilmiştir’.

Bu bakımdan mezarlıklara girmek ve hastaları ziyaret etmek ve buna benzer fikirlerden ayrılmamak ölümün hatırlanmasını kalpte yeniler! Böylece ölümün hatırlanması kalbe, daima göz önünde bulunduracak şekilde hakim olur. İşte bu tahakkuk ettiğinde, şahsın ölüm için hazırlanması ihtimal dahiline girer.

Aldanış evinden uzaklaşması sözkonusu olur. Aksi takdirde dil ucuyla ölümü zikretmenin, sakınmak ve uyanmak hususunda faydası az olur. Ne zaman kişinin kalbi dünyanın herhangi bir şeyinden hoşlanırsa, derhal ondan ayrılacağını hatırlaması gerekir.
İbn Muti birgun evine bakarak güzelliğine hayran oldu. Sonra hüngür hüngür ağlayarak dedi ki: ‘Allah’a yemin ederim ki eğer ölüm olmasaydı (ey ev) seninle mesrur olacaktım. Eğer varacağımız kabirlerin darlığı olmasaydı, dünya ile gözlerimiz aydınlanacaktı’. Sonra hüngür hüngür ağladık
DÜNYA SEVGİSİ

İnsan dünyaya, şehvetlerine, lezzetlerine ve dünya ile olan ilişkilerine değer verdiğinde dünyadan ayrılmak kalbine ağır gelir. Kalbi, dünyadan ayrılmasına sebep olan ölüm hakkında düşünmekten kaçınır. Kim bir şeyden hoşlanmazsa, onu kendinden uzaklaştırır. İnsan batıl kuruntuların hayranıdır. Daima maksadına uygun olanı temenni eder. Nefsine uygun olan da dünyada baki kalmaktır. Baki kalmanın çarelerini hayal eder. Muhtaç olduğu mal, aile fertleri, ev, dostlar, hayvanlar ve dünyanın diğer şeylerini araştırır. Böylece kalbi bu düşünceye dalar, bundan ayrılmaz. Bu bakımdan ölümün anılmasından gafil olur. Ona yaklaşmaya bile gücü yetmez. Eğer bazı hallerde ölüm ve ölüm için hazırlanma kalbine gelirse onu tehir eder.

Nefsine der ki:
Önünde tevbe etmek için uzun günler vardır?’
Biraz yaşlanınca der ki:
Pari fani oluncaya kadar vakit vardır!
Pari fani olduğunda der ki:
Şu evi yapıncaya, şu bostanı işlerini bitirinceye kadar bari tevbeyi tehir edeyim. Şu seferden dönünce veya şu çocuğun çeyizini yapıncaya, buna bir mesken hazırlayıncaya veya bana diş bileyen şu düşmanın kahrından kurtuluncaya kadar tehir edeyim
Dolayısıyla durmadan ölümü hatırlamayı tehir edip geciktirir. Bir meşgale bitmeden, on meşgale daha çıkar. Böylece gün be gün ölüm hakkında düşünceyi geciktirir. Onu bir meşgale başka bir meşgaleye sürükler durur. Böylece ummadığı bir zamanda ölüm gelip yakasına sarılıncaya kadar tehir eder ve son anda üzüntüsü çok büyük olur.
Ateş ehlinin çoğunun feryadı tevbeyi geciktirmektendir. Onlar ‘Gecikmeden dolayı vay halimize!’ derler.
Oysa bu işi geciktiren miskin kendisini ölümü hatırlamayı geciktirmeye davet eden sebebin bugün beraberinde olduğu gibi yarın da beraberinde olduğunu bilmez. O sebep müddetin uzamasıyla kuvvet kazanır. Oysa miskin dünyaya dalan ve dünyayı koruyan kimse bir gün boş vakit bulup tevbe etmesinin mümkün olduğunu zanneder!

Ama nerede? Dünyadan ancak dünyayı atan boşalır.
Hiçbir kimse dünyadan ihtiyacını almamıştır.

Hiçbir ihtiyaç başka bir ihtiyaca götürmekten başka bir işe yaramaz
Bütün bu kuruntuların esası, dünya sevgisidir.
Dünyaya önem vermek ve Hz. Peygamber’in şu hadas-i şerifinin manasından gafil olmaktır:
Sevebildiğim sev! Muhakkak ondan ayırlacaksın!
CEHALET

insan bazen gençliğine güvenir. Gençlikle beraber ölümün yakınlığını uzak bir ihtimal sayar.
Miskin düşünmez ki memleketinin ihtiyarları sayılsa, memleketindeki erkeklerin onda birinden daha azdırlar. Onların az olmaları, ölümün gençler arasında daha çok olmasındandır. Bir ihtiyar ölünceye kadar bin çocuk ve genç ölür.

Bazen de sıhhatli oluşundan dolayı ölümü uzak sayar. Ansızın gelen ölümü uzak bir ihtimal olarak görür. Bilmez ki bu uzak değildir. Bu uzak olsa dahi ansızın gelen hastalık uzak değildir.

Oysa hastalıklar ansızın gelir, kişi hasta olduğunda ölüm uzak sayılmaz. Eğer bu gafil ölümün gençlikten, orta yaşlılıktan, ihtiyarlık, yaz, kış, güz, bahar, gece ve gündüzden belli bir vaktinin olmadığını düşünse, şuuru ölüme hazırlanmakla meşgul olur.

Fakat bunları düşünmemesi ve dünya sevgisi onu ölümün yakınlığından gafil olmaya sevk eder. Bu bakımdan o, ölümün devamlı ileride olduğunu zanneder. Ölümün başına geleceğini takdir etmez. Kendisinin devamlı başkalarının cenazelerini teşyi edeceğini zanneder. Kendi cenazesinin teşyi edileceğini hiç hesaba katmaz. Çünkü defalarca cenaze teşyi etmiş, artık buna alışmıştır.

O daima başkasının ölümünü müşahede etmiştir. Kendi ölümünü ise hiç düşünmemiştir, düşünmesi de uzak ihtimaldir. Düşündüğü takdirde de bir defadan sonra ikinci defa düşünmez. Bu bakımdan o, ilk ve sondur. Bu kimse nefsini başkasına kıyas etmeli, cenazesinin omuzlarda taşındığını ve defnedildiğini düşünmelidir. Belki de mezarının tuğlası hazırlanmıştır.

Bu bakımdan onun ölümü hatırlamayı ve (tevbeyi) tehir etmesi katıksız cehalettir. Bunun sebebinin cehalet ve dünya sevgisi olduğunu bildiğinde, tedavisi, sebebini bertaraf etmektir. Cehalet, uyanık kalpten gelen saf fikir ile bertaraf edilir, temiz kalplerden gelen beliğ hikmeti dinlemek ile kaldırılır.

Dünya sevgisine gelince, onu kalpten çıkarmakta kullanılan ilacın acısı pek çetindir. O, geçmiş ve geleceklerin tedavisinden aciz kaldıkları müzmin bir hastalıktır. Bu hastalığın, son gün’e ve son gun’deki büyük azap ve büyük sevaba iman etmekten başka ilacı yoktur.
İnsan bunlara kesin olarak inandığı zaman kalbi dünya sevgisinden boşalır. Çünkü gerçek sevgi odur ki kalpten basit şeylerin sevgisini siler. Bu bakımdan kişi, dünyanın hakirliğini, ahiretin de büyüklüğünü gördüğünde dünyaya iltifat etmekten imtina eder. Doğudan batıya kadar bütün dünya
mülkü kendisine verilse bile aldırmaz. Bu nasıl böyle olmaz.’ Oysa dünyadan daha düşük az birşey vardır. O halde dünya ile nasıl sevinebilir veya ahirete iman etmekle beraber dünyanın sevgisi onun kalbinde nasıl yerleşir? Öyleyse Allah Teala’dan dileğimiz, dünyayı saiih kullara gösterdiği gibi, bize de göstermesidir!
Ölümü düşünmek hususunda emsallerinin ölümüne bakmak gibi bir ilaç yoktur. Bunlara ölümün nasıl ummadıkları “bir zamanda geldiğine dikkat etmelidir.

Ölüm için hazırlıklı olan bir kimse, büyük bir zafer elde eder.
Uzun emelle aldanmış bir kimse ise apaçık zarar eder.

İnsan her saat azalarına dikkat edip bu azaları böceklerin nasıl yiyeceğini, kemiklerinin nasıl dağıldığını düşünmelidir.
Böceklerin önce sağ gözbebeğinden mi yoksa sol gözbebeğinden mi başlayacağını düşünmelidir. Çünkü onun bedeninde hiçbir şey yoktur ki böceğin yiyeceği olmasın! Kendisi için sadece ilim ile Allah rızası için yapılan katıksız amel kalır.

İşte böylece daha sonra bahsedeceğimiz kabir azabı, Münker ve Nekir’in suali, haşr, neşr, kıyametin dehşetleri, en büyük merasim gününün kulakları çınlatan gürültüsü hakkında düşünmelidir. Bu düşünceler ve benzerleri kalpte ölümün zikrini tazeler ve kalhi ölüm için hazırlanmaya davet eder.
AMEL HUSUSUNDA ACELE ETMEK

Amel Hususunda Acele Etmek, Gecikme Afetinden Sakınmak

Kaybolan iki arkadaşı olup onların birinin yarın, diğerinin de bir ay veya bir sene sonra gelmesini bekleyen bir kimse, bir ay veya bir sene sonra gelecek arkadaşını karşılamak için değil, yarın gelmesi beklenilen arkadaşını karşılamak için hazırlanır.

Bu bakımdan hazırlanmak, beklemenin yaklaşmasının neticesidir. Öyleyse ölümün gelmesini bekleyen bir kimsenin kalbi, o müddetle meşgul olur O müddetin Ötesini unutur.
Sonra her gün bütün seneyi beklediği ve seneden geçmiş günü eksiltemediği halde sabahlar. Bu durum ise, onu acele amel işlemekten alıkoyar. Çünkü bu kimse daima o sene içerisinden nefsi için bir genişlik görür. Dolayısıyla ameli terkeder.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Sizlerden biriniz dünyadan ancak azdıran bir zenginliği veya unutturan bir fakirliği veya ifsad eden bir hastalığı yahut bağlayıcı bir ihtiyarlığı veya teçhiz edici bir ölümü veya beklenilenin en şeriri olan Deccal’ı veyahut da kıyameti bekliyor. Oysa kıyamet daha dehşetli ve daha acıdır.
Tirmizi

ibn Abbas (r.a) şöyle demiştir:
Hz. Peygamber (s.a) bir kişiye nasihat ederek şöyle dedi:

“Beş şeyden önce beş şeyi ganimet bil:

1. İhtiyarlıktan önce gençliği,

2. Hastalıktan önce sıhhati,

3. Fakirlikten önce zenginliği,

4. Meşguliyetten önce meşguliyetsizliği,

5. Ölümden önce hayatı
İbn Ebi Dünya

 

 

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
İnsanların çoğuna şu iki nimet hakkında gıpta edilir:

Sıhhat ile meşguliyetsizlik.
Yani insanoğlu bunların ikisini değerlendirmez. Ancak elden çıktıktan sonra kıymetlerini bilir.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Kim korkarsa geceden yola çıkar. Erken yola çıkan da menzile varır. İyi bilin ki Allah’ın metaı kıymetlidir. İyi bilin ki Allah’ın metaı cennettir
Tirmizi
Racife geldi. Onu Radife takib eder. Ölüm de bütün ağırlığıyla beraber gelmiştir
İmam Ahmed, Abd b. Humeyd, İbn Münzir, Hakim
Hz. Peygamber (s.a) ashabından birinin nefsinde gaflete daldığını hissettiğinde cemaatin içinde yüksek sesle şöyle batırırdı:
Ölüm gerçek şekliyle gelecek, ya saadetle veya şekavetle sizi yaka layacaktır!
İbn Ebi Dünya
Ebu Hüreyre Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Ben uyarıcıyım. Ölüm yakalayıcı, kıyamet ise va’dedilen vakittir.
İbn Ebi Dünya

İbn Ömer (r.a) güneş hurma dalının yapraklarının uçlarında iken Hz. Peygamber’in çıkıp şöyle dediğini rivayet ediyor:
Geçen bu güne nisbetle akşama ne kadar vakit kaldıysa, kıyamete de o kadar vakit kalmıştır.
İbn Ebi Dünya
Dünyanın misali, dikişleri başından sonuna kadar yırtılmış, sonunda bulunan bir dikişe asılı kalmış bir elbise gibidir. O dikişin de kopması yakındır!
İbn Ebi Dünya

 

 

Cabir (r.a) şöyle diyor:
‘Hz. Peygamber (s.a) hutbe okuyup kıyameti andığında, sesini yükseltir, yanakları kıpkırmızı kesilirdi. Sanki bir ordudan korkutuyor gibi davranırdı’.
O ordu, size sabah veya akşam gelecektir. Ben ve kıyamet şunların ikisi gibi yakınız.
İbn Ebi Dünya, Müslim
İbn Mes’ud (r.a) Hz. Peygamber’in (s.a) ‘Allah kime hidayet etmeyi dilerse onun göğsünü İslam’a açar’ En’am/125 ayetini okurken şöyle bu­yurduğunu rivayet eder:

Muhakkak ki nur göğüse girdiğinde göğüs genişler!
Ey Allah’ın Rasûlü! Bu durumu gösteren bir alamet var mı?

Evet! Gurur evinden uzaklaşmak, ebediyyet evine dönmek, gelmeden önce ölüme hazırlanmak bunun alametidir.
İbn Ebi Şeybe, İbn Ebi Dünya, İbn Cerir, Ebu Şeyh, Hakim. İbn Merduveyh ve Beyhaki

O, hangisinin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.
Mülk Suresi2
Süddi44 bu ayeti ‘Ölümü kimin daha çok hatırlayacağını ve ölüm için hanginizin daha güzel hazırlanacağını, kimin ölümden daha fazla sakınıp korkacağını denemek için!’ şeklinde tefsir etmiştir.
Huzeyfe b. Yeman şöyle demiştir:
Her sabah ve akşam, bir dellal ‘Ey insanlar! ‘Göç (ediniz!) Göç (ediniz!)’ diye çağırır”.

Bu sözün tasdiki şu ayettir:
Ki o (sekar), büyük belalardan biridir, insanlar için uyarıcıdır. Sizden ileri gitmek yahut geri kalmak isteyenler için!..
Müddessir Suresi 35-37
Beni Temim’in azadlısı Sehim (veya Suheym) şöyle anlatıyor:
Namaz kılarken Amr b. Abdullah’ın yanma oturdum. Namazını kısa kestikten sonra bana yönelerek şöyle dedi:
Beni ihtiyacınla rahata kavuştur! Çünkü (yarışıyorum) acele ediyorum.
Neye karşı acele ediyorsun?

Rahmet olasıca! Ölüm meleğine!
Bunun üzerine onun yanından kalkıp gittim. O da kalkarak namaza durdu
Davud et-Tai geçerken bir kişi ona bir hadis sordu. Bunun üzerine vud o kişiye ‘Yakamı bırak! Ben sadece canımın çıkması için acele ediyorum dedi.
Hz. Ömer (r.a) şöyle demiştir;
Herşeyde ağır davranmak, mühlet verik hayırdır. Ancak ahiret için yapılan ameller bundan hariçtir!’
Münzir45 Malik b. Dinar’ın kendi nefsine şöyle dediğini naklediyor, ahmet olasıca! Emir sana gelmeden önce acele et! Rahmet olasıca! Emir ma gelmeden önce acele et!’ Bunu altmış defa tekrar etti. O beni görmüyordu.
Hasan Basri vaazında dedi ki:
Acele ediniz! Eğer nefesleriniz tuke irse, vasıtasıyla Allah’a yaklaştığınız amelleriniz kesilir. Nefsine bakıp imanının çokluğu için ağlayan kimseden Allah razı olsun’.

Sonra şu ayeti kudu:
Çünkü biz onlar için sayıyoruz.
Meryem Suresi 84
Yani nefeslerini sayıyoruz. Sayının sonu; nefesinin tükenişi, aile efradından ayrılışın ve kabrine girişindir.
Ebu Musa el-Eş’ari ölümünden önce durmadan ibadet etmeye başladı. Bunun üzerine kendisine ‘Kendini biraz tutsan veya az da olsa nefsine şefkat göstersen (iyi olur)’ dediler.

Bunun üzerine şöyle dedi:
Süvariler (yarışa) çıkıp hedefe yaklaştıklarında bütün hünerlerini gösterirler. Meydanın başına yaklaştığında beraberinde olan her kuvvet ve ecelinden geri kalan daha azdır!’

Ravi der ki:
‘O ölünceye kadar bu duruma devam etti!’

O hanımına der ki: ‘
Yükünü kuvvetli bağla! Muhakkak ki cehennem üzerinde bir geçit yoktur’.
Halifelerden biri minber üzerinde şöyle dedi:
Ey Allah’ın kulları! Gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun! İkaz edildiklerinde uyanıp dünyanın kendileri için bir ev olmadığını anlayıp, ölüme hazırlanan bir topluluk olun. İyi bilin ki dünya bir mesken değil, onu değiştirin. Ölüm için hazırlanın. Ölümün gölgesi üzerinize düşmüştür. Fakat dünya sizi kendine çekip yolunuzu kesmiştir. Sonunun gelip yıkılması bir an meselesi olan bu dünya,içinde yaşamaya ve gönül vermeye layık değildir.

Bir gayb ki gece ve gündüz onu çekmektedir. O sadece süratle yıkılmaya layıktır. Bir gelen ki ya zafer veya şekavetle gelir, o en üstün tedbire müstehaktır. Bu bakımdan rabbinin katında muttaki o kimsedir ki nefsine nasihat etmiş ve tevbesini daha önce takdim etmiş ve şehvetine galebe çalmıştır. Muhakkak ki onun eceli ondan gizlidir. Onun emeli onu aldatıcıdır. Şeytan ona musallat kılınmıştır. Onun tevbeyi geciktirmesini temenni eder. Günah işlesin diye günahı onun gözüne süslü gösterir.

Ölümden en gafil olduğu bir anda, ölüm kendisine hücum edinceye kadar bu durum devam eder. Oysa herhangi biriniz ile cennet veya cehennem arasında, ölümden başka birşey yoktur. Ey cemaat! Gaflet sahibinin üzüntüsü ne büyüktür ki yaşantısının aleyhinde delil olacağından, günlerinin kendisini şekavete yuvarlayacağından gafildir!

Allah bizi ve sizi, nimeti kendisini azıtmayan ve günahı kendisini Allah’a ibadetten geri bıraktırmayan ve ölümden sonra başına herhangi bir üzüntü inmeyen kullarından eylesin! Muhakkak ki Allah duayı kabul eder. Muhakkak ki hayır, O’nun kudret elindedir. O daima dilediğini yapandır.

Müfessirlerden bazısı ‘Fakat siz nefislerinizi fitneye düşürüp helak ettiniz’ ayetinin tefsirinde ‘Şehvet ve lezzetlerle beklediniz!’ demişlerdir. Yani tevbeyi geciktirdiniz, şek ve şüpheye daldınız. Allah’ın emri (yani ölüm) gelinceye kadar bu durumda kaldınız.

O çok aldatıcı (şeytan), sizi Allahın affı) ile aldattı
Hadid Suresi 14
Hasan Basri şöyle demiştir:
Sabır ve metanet gösteriniz. Ancak dünya birkaç günden ibarettir. Siz mola vermiş bir kervan gibisiniz. Sizden birinin çağrılması yakındır. İltifat etmeksizin icabet etsin. Elinizde bulunanın yararlısıyla iktifa ediniz’.
Ibn Mes’ud şöyle demiştir:
Sabaha çıkan kimse misafirdir. Malı elinde emanettir. Misafir göç eder, emanet sahibine geri verilir’

Ebu Ubeyde el-Baci der ki:
Ölüm hastalığında Hasan Basri’nin huzuruna girdik. Şöyle dedi:
Sizlere merhaba! Allah sizi selam ile diri kılsın, bizi ve sizi cennete koysun! Eğer sabreder, sadakat gösterir, Allah’tan korkarsanız bu güzel bir şeydir. Sakın bu sözler bir kulağınızdan girip diğer kulağınızdan çıkmasın! Çünkü Hz. Peygamber’i görenler onu bir kerpici diğer kerpiç üzerine bırakmadığı, bir kamışı diğer kamış üzerine koymadığı, fakat kendisi için dikilen bir bayrağa bütün kuv­vetiyle koştuğu halde gördü. Acele edin acele! Kurtuluşa koşuşun kurtuluşa! Siz nereye yöneliyorsunuz? Kabe’nin rabbine yemin ede­rim ki siz ve ölüm berabersiniz! Allah o kuldan razı olsun ki ha­yatını tek bir hedefe yöneltmiştir. Bir parça ekmek yemiş, eskimiş birelbise giymiş, yere yapışmış, bütün kuvvetiyle ibadete koyulmuştur. Günahından ötürü ağlamış, cezadan kaçmış ve Allah’ın rahmetini aramıştır ki o bu durumda olduğu halde eceli gelip yakasına yapışmıştır.
Asım el-Ehvel Fudayl er-Rakkaşi’nin kendisine şöyle dediğini nakleder:
Ey kişi! Halkın çokluğu seni nefsinden uzaklaştırmasın; zira ölüm onlarsız gelip yakana yapışır. Oraya buraya gidersen gününü boş yere geçirmiş olursun. Çünkü iş senin aleyhinde korunmaktadır. Sen aramak bakımından daha güzel birşey, idrak bakımından işlediğin bir günah için yapılan bir sevaptan daha süratlisini görmezsin’.
CAN ÇEKİŞMENİN ŞİDDETİ

Miskin kulun önünde sadece ölüm dehşetinden başka ne azap, ne korku, ne üzüntü bulunmasa dahi bu hayatını zehir etmeye kâfidir. Sevincini bulandırmaya, unutkanlık ve gafletini kendisinden uzaklaştırmaya bu yeter. Bunun hakkında uzun düşünmesi ve büyük bir hazırlık görmesi gerekir.

Nitekim hukemadan biri şöyle demiştir:
Başkasının elinde bulunan bir üzüntüdür ki ne zaman seni kapsayacağım bilmezsin!

Lokman Hakim oğluna şöyle demiştir:
Ey oğul! Ne zaman karşı­laşacağını bilmediğin ölüm, ansızın sana gelmeden önce onun için hazırlan!’

Hayret edilecek nokta şudur ki eğer insanoğlu zevklerin en büyüğü olan eğlence meclisinde bulunduğu halde içeri girip kendisine beş sopa vuracak bir zabıtayı bekliyorsa, muhakkak keyfi kaçar. Oysa o insanoğlu her nefeste kendisine ölüm meleğinin gelmesinden gafil olduğu halde yaşamaktadır. Acaba bunun, cehalet ve aldanmaktan başka bir sebebi olabilir mi?

Ölüm sekeratındaki elemin şiddetini hakîki olarak ancak tadan bilir. Tatmayan bir kimse ise onu idrak ettiği elemlere kıyas etmekle veya insanların sekerat anında içinde bulundukları şiddetli hallerinden istidlal etmekle ancak bilir!

Bu duruma şahitlik eden kıyas şudur: Kendisinde ruh olmayan azalar elem duymaz, elemi hisseden ruhtur. Öyleyse azalara bir yara isabet ederse, ruha sirayet eder. Ruha sirayet ettiği nisbette elem duyar. Acı et, kan ve diğer parçalara dağılır. Ruha ancak elemin bir kısmı isabet eder. Sadece ruha isabet eden elem, ne büyük ve ne şiddetli bir elemdir! Koma hâli, bedenin derinliklerine dağılmış ruhun cüzlerini kapsayan bir elemden ibarettir. Eğer kişiye bir diken batarsa, hissettiği elem ancak dikenin battığı yere ulaşan ruh parçasında cereyan eder. Ateşin cüzleri, bedenin diğer cüzlerine dağıldığından ötürü büyür. Öyle ki yanan azanın görünür ve görünmez hiç­bir parçası kalmaz ki ateş ona isabet etmesin. Bu bakımdan etin diğer parça­larına dağılmış ruhanî parçalar o elemi hissederler.
Yara, sadece demirin temas ettiği yere isabet eder. Bunun için yaranın elemi, ateşin eleminden daha hafif olur. Öyleyse Aomonın elemi, ruhun bizzat kendisine dokunur, bütün cüzlerini kapsar; zira damarların her birinden çekilen ruhtur. Parçaların, mafsalların tepeden tırnağa kadar derinin altından çekilen ruhtur. O halde, onun üzüntü ve eleminden sorma!

Üzüntü ve elemi hakkında ‘Ölüm kılıç darbesinden, bıçkıların biçmesinden makasların kesmesinden daha şiddetlidir’ denilecek derecede şiddetlidir. Zira kılıçla bedeni kesmek, ruha taalluk ettiğinden dolayı acıtır. Acaba ruhun bizzat kendisi kesildiğinde durum nasıl olur? Vurulan bir kimse, kalbinde ve dilinde, kuvvet kaldığından ötürü bağırır.

Ölmek üzere olan bir kimsenin sesi ve nefesi, üzüntü onun kalbine yüklendiği, her parçasına ulaştığı, bütün kuvvetini yıktığı, azaları zayıf düşürdüğü için kesilmiştir. Bu bakımdan bağırma mecali kalmamıştır. Aklı örtüp şaşırtmış, dili konuşamaz duruma getirmiş, azaları zayıf düşürmüştür. Kişi inlemek, bağırmak ve imdat istemekle biraz kendisini rahata kavuşturmak ister.

Fakat buna gücü yetmez. Eğer kendisinde bir kuvvet kalırsa ruhun çekildiği anda bir horlama, gırtlağından ve göğsünden bir homurtu işitilir. Bu esnada rengi bozulur, ağzına köpük yığılır. Sanki yaratılışının esası olan toprak onda belirmiştir! Onun her damarı çekilir. Bu bakımdan onun içine ve dışına elem yayılır. Öyle ki gözleri yuvalarından fırlar, dudakları büzülür, dili çekilir, parmak uçları sararır.

Bu bakımdan damarları çekilmiş bir bedenin halini sorma!
Eğer çekilen tek damar olsaydı yine de elemi büyük olurdu. Oysa çekilen, elem duyan ruhun bizzat kendisidir. O da bir damardan değil, bütün damarlardan çekilir. Öyleyse nasıl elem duymasın? Sonra tedricî olarak azalar ölür. Önce ayaklar soğur, sonra baldırlar, sonra uyluklar!. Her âza için, üzüntüden sonra üzüntü, sekerattan sonra sekerat vardır. Can gelip boğaza dayanıncaya kadar!.. İşte o anda kişinin dünyadan ve aile efradından nazarı kesilir. Önündeki tevbe kapısı kapanır. Onu hasret ve pişmanlık kaplar.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Can gelip boğaza dayanmadıkça kulun tevbesi kabul olunur!
Tirmizi
Yoksa kötülükler yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca ‘Ben şimdi tevbe ettim’ diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur.

 

Mücâhid bu ayetin tefsirinde demiştir ki:
Ölüm elçilerini gördüğünde, ölüm meleğinin yüzünden bir safha kendisine görünür. Ölümün şiddetleri arka arkaya geldiğinde ölümün acılığını ve üzüntüsünü sorma!’
Hz. Peygamber (s.a) şöyle dua demiştir:
Ey Allahım! Muhammed’e ölümün acılarını kolaylaştır!
Hz Aişe
İnsanlar, ancak cehaletlerinden ötürü, ölümden sakınmıyor ve ölümü büyütmüyorlar; zira ölüm ancak peygamberlik ve velilik nuruyla idrâk olunur. Bundan dolayı peygamberlerin (a.s) ve evliyanın ölümden korkuları büyümüştür.
Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir:
Ey havariler cemaati! Allah’tan benim için Ölüm şiddetini kolaylaştırmasını dileyin! Ölümden o derece korktum ki korkum, ölüm üzerinde ölmekten beni durdurdu!’
Rivayet ediliyor ki İsrailoğulları’ndan birkaç kişi bir kabristanın yanından geçtiler.
Birbirlerine dediler ki:
Keşke şu kabristandan bir ölüyü diriltip öbür âlemin durumunu sormak için Allah’a yalvarsaydınız’.
Bu temenni üzerine Allah’a yalvardılar. Onlar bu durumda iken alnında secde eseri olan bir kişi kabirden çıktı ve dedi ki:
‘Ey cemaat! Benden ne istiyorsunuz? Ben elli seneden beri ölümü tatmışım! Hâlâ kalbimde ölümün acısı sükûn bulmamıştır!’
Hz. Âişe (r.a) şöyle demiştir:
‘Hz. Peygamber’in ölümünün şiddetini gördükten sonra, ölümü kolay geçmiş hiçbir kimsenin haline gıpta etmem!’

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Ey Allahım! Ruhu damar, kemik ve parmaklar arasından çekip alıyorsun. Ey Allahım! Ölüme karşı bana yardım et ve ölümü bana kolaylaştır.
ibn Ebi DÜnya
Hasan, Hz. Peygamber’in (s.a) ölümün tasa ve elemi hakkında şöyle dediğini rivayet ediyor:
Ölümün elemi, kılıçla vurulan üç yüz darbe kadardır
İbn Ebi Dünya
Hz. Peygamber’den ölüm ve şiddeti sorulduğunda, cevap olarak şöyle demiştir:
Ölümün en kolayı, yün içerisinde bulunan üç köşeli demir diken gibidir. Acaba diken, koparıp çıkaracağı yün olmaksızın yünden çıkar mı?
İbn Ebi DÜnya
Hz. Peygamber bir hastayı ziyaret ettikten sonra şöyle dedi:
Onun ne ile karşılaştığını biliyorum. Ölümün şiddetinden dolayı onun acımayan hiçbir damarı yoktur!
İbn Ebi Dünya

Hz. Ali savaşa teşvik ederek şöyle dedi:
Eğer öldürülmezseniz, öleceksiniz. Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim! Benim için bin kılıç darbesi yemek, yatakta ölmekten daha kolaydır!’
Evzai şöyle demiştir:
Kulağımıza geldiğine göre ölen kişi dirilinceye kadar ölümün elemini hisseder!’
Şeddad b. Evs (r.a) şöyle demiştir:
‘Ölüm, mü’min için en korkunç tehlikedir. Ölüm bıçkılarla biçilmekten, makaslarla kesilmekten, kazanlarda kaynamaktan daha şiddetlidir! Eğer bir ölü kabrinden gönderilip dünya ehline ölümün acısını haber verse, onlar artık maldan fayda görmez ve uykudan zevk almazlardı.
Zeyd b. Eşlem babasının şöyle dediğini rivayet eden: ‘
Mü’minin üzerinde derecelerinden birşey kalıp da mü’min ameliyle oraya ulaşmazsa, ölüm onun üzerinde şiddetlenir ki ölümün şiddet ve üzüntüsüyle cennetteki derecesine varsın! Kâfir bir kimse iyiliğinin karşılığını göremeyeceği için ölüm onun için kolaylaştırıhr ki dünyada iyiliğinin karşılığını alsın ve cehenneme gitsin!’
Zeyd b. Eşlem

Seleften bir zat hastalara ‘Siz ölümü nasıl görüyorsunuz?’ diye devamlı sorardı. Bir zaman sonra kendisi hasta olunca bu sefer kendisine ‘Sen ölümü nasil görüyorsun?’ diye sordular. Cevap olarak dedi ki: ‘Sanki gökleryeryüzüne kapandı. Sanki nefesim iğnenin deliğinden çıkıyor!
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Ani ölüm, mü’min için rahat, fâcir için üzüntüdür
İmam Ahmed
Mekhul, Hz. Peygamber’den şöyle rivayet ediyor:
Eğer ölünün kıllarından biri gökler ve yer ehli üzerine bırakılsa, onlar Allah’ın izniyle ölürler. Çünkü her kılda ölüm vardır. Ölümün girdiği şey ölür.
Buhari ve Müslim

Rivayet ediliyor ki eğer ölümün eleminden bir damla dünyanın bütün dağları üzerine konsaydı, bütün dağlar erirdi

.
Yine rivayet ediliyor ki Hz. İbrahim (a.s) vefat ettiğinde Allah Teâlâ kendisinden sordu:
Hz Allah : Ey dostum! Ölümü nasıl gördün?
Hz İbrahim : Yârab! Islak yünün içine sokulan ve sonra geri çekilen bir dikenli şiş gibi gördüm!
Hz Allah: Hz Allah İyi bil ki ki biz onu senin için kolaylaştırdık.
Hz. Musa’nın ruhu, Allah Teâlâ’nın huzuruna vardığında Allah Teâlâ sordu:
Ey Musa! Ölümü nasıl gördün?
Sac üzerinde kavrulan bir kuş gibi gördüm. Ölmüyor ki istirahata kavuşsun, kurtulmuyor ki uçsun!
Hz. Musa’nın şöyle dediği rivayet ediliyor:
Nefsimi kasabın elinde diri diri yüzülen bir koyun gibi gördüm’.
Hz. Peygamber’in ölüm anında yanında bir su bardağı vardı. Elini suya daldırıp onunla yüzünü meshederek şöyle buyurdu:
Yârab! Ölümün dehşetlerini bana kolaylaştır!
Buhari ve Müslim

Fâtıma (r.a) buna karşılık
Ey baba! Üzüntün için vay hâlime’ dedi

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
Bugünden sonra baban için üzüntü yoktur.
Buhari
CAN ÇEKİŞMENİN ŞİDDETİ 2

Hz. Ömer (r.a) Ka’b'ul Ahbar’a hitaben dedi ki:
Ey Ka’b! Bize ölümden haber ver!
Evet, Ey mü’minlerin emiri! Ölüm, bir kişinin içine sokulan çok budaklı bir ağaca benzer. Her budak bir damara saplanır. Sonra kuvvetli bir kişi o ağacı çeker. O ağacın budaklan aldığını alıp beraberinde çıkarır, bıraktığını da bırakır.

 

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Kul, ölümün üzüntü ve dehşetleriyle pençeleşir. Onun mafsallarının biri diğerine selam vererek şöyle der: Selam senin üzerine olsun! Kıyamet gününe kadar sen benden, ben de senden ayrılıyorum
Deylemi
İşte bunlar Allah’ın dostları üzerinde görülen ölüm acılarıdır. Acaba bizim gibi günahlara dalmış kimselerin hali ne olacaktır? Ölümün dehşetleriyle beraber diğer felaketler de bize hücum ederler;

ölümün felaketleri üç tanedir:

İlk felaketi:
Daha önce söylediğimiz gibi, şiddetli koma halidir.

İkinci felaket:
Ölüm meleğinin suretini görüp onun korkusundan kalbe hakim olmasıdır. Eğer ölüm meleğinin, günahkar kulun ruhunu aldığı zamanki şekline en cesaretli insanın bile bakmaya gücü yetmez.

Rivayet edildiğine göre Hz. ibrahim ölüm meleğine
‘Facir bir kimsenin ruhunu aldığında üzerinde bulunduğun surette bana kendini gösterebilir misin?’ diye sordu.

Ölüm meleği:
‘Bu durumda senin bana bakmaya gücün yetmez!’ dedi.

ibrahim (a.s)
Gücüm yeter’ dedi.

Azrail as
‘O halde yüzünü çevir!’ dedi.

Bunun üzerine ibrahim (a.s) yüzünü çevirince, simsiyah, saçları dik, kokusu müteaffin, elbiseleri simsiyah, ağız ve burun deliklerinden alevler ve duman çıkan bir kişi gördü. Bunun üzerine İbrahim (a.s) düşüp bayıldı. Ayıldığında melek eski suretine dönmüştü.

Bunun üzerine İbrahim (a.s)
Ey ölüm meleği! Eğer ölüm anında facir kimseye, görünüşünden başka bir dehşet isabet etmese dahi bu ona kafi gelir’ dedi.
Ebu Hüreyre (r.a) Hz. Peygamber’den şöyle rivayet ediyor:
Davud as) kıskanç bir kişiydi. Çıkarken kapılarını kilitlerdi. Birgün kapıyı kilitleyip çıktı. Hanımı eve bakınca evde bir kişinin olduğunu gördü ve dedi ki: ‘Bu kişiyi kim içeri soktu? Eğer Davud gelip bunu burada görürse çok üzülür’. Davud (a.s) geldi. O kişiyi görünce ‘Sen kimsin?’ diye sordu. O kişi ‘Ben padişahlardan korkmayan, hiçbir perdenin mani olamadığı bir kimseyim’ dedi. Davud (a.s) ‘Öyleyse sen ölüm meleğisin!’ dedi. Davud (a.s) korkusundan olduğu yerde kalakaldı!”
İmam Ahmed
Rivayet ediliyor ki Hz. İsa (a.s) bir kuru kafanın yanından geçerken ayağı ile kafaya vurup
‘Allah’ın izniyle konuş!’ dedi.

Bunun üzerine kuru kafa
Ey Allah’tan gelen ruh! Ben falan falan zamanın sultanıyım. Birgün başımda tacım, etrafımda askerler ve hizmetkarlarım olduğu halde tahtımın üzerinde otururken ansızın ölüm meleği bana göründü. Her azam kendi istikametinde benden boşandı. Sonra canım ona doğru çıktı. Keşke o cemaat­lerden olan ayrılık olaydı. Keşke o ünsiyetten olan vahşet olaydı!’ dedi.

İşte bu, bir felakettir ki asiler onunla karşılaşır, Allah’a itaat edenler ise ondan korunurlar.
Peygamberler sadece koma’nın dehşetini hikaye ettiler. Ölüm meleğinin suretini görenin hissettiği korkuyu hikaye etmediler. Eğer bu sureti kişi bir gece rüyasında görse hayatı allak bullak olur. Acaba bir de o şekilde görürse nasıl olur?

İtaat eden bir kimseye gelince o, ölüm meleğini en güzel surette görür.
İkrime İbn Abbas’tan şöyle rivayet etti:
“İbrahim (a.s) bir kişi idi. İçinde ibadet ettiği bir evi vardı. Çıkınca evini kilitledi. Birgün evine dönünce içerde bir kişi gördü ve sordu: ‘Seni eve kim soktu?’ Kişi ‘Evin sahibi soktu!’ dedi. İbrahim ‘Evin sahibi benim!’ dedi. Kişi ‘Hem senden, hem de benden daha fazla bu eve sahip olan bir zat beni buraya soktu’ dedi. İbrahim (a.s) ‘Sen meleklerin hangisisin?’ dedi. Kişi ‘Ben ölüm meleğiyim!’ dedi. İbrahim (a.s) ‘Mü’minin ruhunu kabzettiğin andaki suretini bana gösterebilir misin?’ dedi. Ölüm meleği ‘Evet! Yüzünü benden çevir!’ dedi. Bunun üzerine İbrahim (a.s) yüzünü çevirdi. Dönüp bakınca bir gençle karşı karşıya olduğunu gördü.

İkrime şöyle devam ediyor:
İbn Abbas ölüm meleğinin o anki yüzünün ve elbisesinin güzelliğinden ve güzel kokusundan bir nebze, zikretti). Bunun üzerine İbrahim (a.s) ‘Ey ölüm meleği! Eğer Ölüm anında mü’min senin suretinden başka birşey ile karşılaşmazsa yine de mü’mine bu güzel suretin kafidir’ dedi”.
Koruyucu iki meleğin müşahedesi de bundandır.
İkrime, İbn Abbas’ın talebesi ve azadlısıdır
Vuheyb şöyle diyor:
Kulağımıza geldiğine göre hiç kimse amelini yazan iki melek kendisine görünmeden ölmez.

Eğer itaatkar “bir kul ise o iki melek ona derler ki:
Allah sana hayırlı mükafat versin. Çoğu kez bizi doğruluk meclisinde oturttun, salih amellerde hazır bulundurdun!’

Eğer facir ise iki melek ona derler ki:
Allah sana mükafat vermesin. Çoğu kez bizi kötü mecliste oturttun. Salih olmayan amelde hazır bulundurdun. Bize çirkin konuşmalar dinlettirdin. Bu bakımdan Allah bizden taraf sana hayrı mükafat olarak vermesin’.

İşte bu durum, ölünün iki meleğe doğru dikilen gözleridir. Artık o ebediyyen dünyaya dönemez.
Üçüncü felaket,
asilerin ateşteki yerlerini görmeleri ve görmeden önceki korkularıdır. Çünkü asilerin ölüm esnasında güçleri tükenir, ruhları teslim olur, iki şeyden birini haykıran ölüm meleğinin narasını dinlemedikçe ruhları çıkmaz; ya ‘Ey Allah’ın düşmanı! Ateşle müjdelen’ veya ‘Ey Allah’ın dostu! Cennetle müjdelen!’ der! Akıl sahiplerinin korkusu bundandır!
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Sizden bir kimse varacağı yeri bilmedikçe, cennet veya cehennemdeki yerini görmedikçe ölmez.
İbn Ebi Dünya

Kim Allah ile mülaki olmayı severse, Allah da onun mülakatını sever. Kim Allah’ın mülakatından hoşlanmazsa Allah da onun mülakatından hoşlanmaz.

Hepimiz ölümden hoşlanmıyoruz!

O, hoşlanmamak değildir. Mü’mine varacağı yer gösterildiğinde Allah ile mülaki olmayı sever ve Allah da onunla mülaki olmayı sever.
müslim ve Buhari

Rivayet ediliyor ki Huzeyfe b. Yeman öleceği sırada İbn Mes’ud’a (doğrusu Ebu Mes’ud’dur) dedi ki:
‘Bak! Gecenin hangi saatinde bulunuyoruz?’

Bunun üzerine İbn Mes’ud (Ebu Mes’ud) baktı ve sonra gelip dedi ki:
‘Kırmızı yıldız (sehervaktinden az önce doğan yıldızdır) doğmuştur!’

Bunun üzerine Huzeyfe şöyle dedi:
Ateşe götüren bir sabahtan Allah’a sığınırım!’
Mervan, Ebu Hüreyre’nin yanına varıp şöyle dua etti:
Yarab! Ölümü Ebu Hüreyre için kolaylaştır’. Ebu Hüreyre hemen akabinde ‘Yarab! Ölümün acısını artır’ dedi ve ağladı. Bunun üzerine Mervan, Ebu Hüreyre’ye ‘Seni ağlatan nedir?’ dedi. Ebu Hüreyre cevap olarak dedi ki: ‘Allah’a yemin olsun, dünya için üzüldüğüm veya sizden ayrıldığım için ağlamıyorum. Fakat ben rabbimden ya cennet veya cehennemin müjdesinden birini bekliyorum’.
Hz. Peygamber’den rivayet edilmiştir ki Allah Teala bir kuldan razı olduğunda şöyle der:
‘Ey ölüm meleği! Falan adama git! Onu rahata kavuşturmak için ruhunu getir! Onun amelinden şimdiye kadar yaptığı bence kafidir. Onu denedim; sevdiğim yerde buldum’.

Bunun üzerine ölüm meleği beraberinde beş yüz melek ve gül desteleri ve zaferan kökleri olduğu halde (gelir), onlardan her biri ayrı bir müjde ile onu müjdeler. Melekler beraberinde gül desteleri olduğu halde iki saf halinde o kişinin ruhunun çıkışını beklerler.
İblis onlara baktığında elini başının üzerine koyarak bağırır.
Şeytanın Bu bağırış üzerine askerleri kendisine
‘Ey efendimiz! Sana ne oldu?’derler.

İblis der ki:
Şu kula verilen şerefi görmez misiniz? Siz bu kulu ifsad etmek için neredeydiniz?’

Onlar derler ki:
Biz onu sapıtmak için var kuvvetimizle çalışıp yorulduk. Fakat o korunuyordu’
İbn Ebi Dünya
Hasan Basri şöyle demiştir:
Mü’min için ancak Allah’ın” mülakatında rahat vardır. Kimin rahatı Allah’ın mülakatında ise ölüm günü onun için sevinme, emniyet, izzet ve şeref günüdür’.
Cabir b. Zeyd’e ölüm anında: ‘
Canın ne istiyor?’ diye soruldu. Cabir ‘Hasan Basri’ye bir defa bakmayı!’ dedi. Hasan Basri, Cabir’in huzuruna vardığında: ‘İşte Hasan geldi!’ dediler. Bunun üzerine gözünü açıp Hasan’a baktı, sonra şöyle dedi: ‘Ey arkadaşlar! Şimdi Allah’a yemin ederim sizden ayrılıyor, ya cennete veya cehenneme gidiyorum!’DOSTLAR DİKKAT***
SEKERATI MEVT ESNASINDA KİŞİNİN KARŞILAŞTIĞI DURUMLAR

Ölüm anında sakin olmak, ölüme hazırlıklı olmak kişi için güzeldir. Dili için güzel olan şehadet getirmesidir. Kalbi için güzel olan Allah hakkında güzel zanlı olmasıdır.
Surete gelince, Hz. Peygamberden şöyle rivayet ediliyor:
Üç şey nezdinde ölüyü murakabe ediniz:

a) Alnı terlediği,

b) Gözyaşı döktüğü,

c) İki dudağı kuruduğu zaman. Bu durum Allah’ın onun hakkında inmiş rahmetindedir.
Boğulan bir kimse gibi hırıltı çıkardığı, rengi morlaştığı, dudakları pas bağladığında bu Allah’ın onun üzerine inen azabındandır.
Hakim ve Tirmizi

 
Dilin şehadet kelimesini söylemesi hayır alametidir
Ebu Said el-Hudri, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Ölmek üzere olanlara La ilahe illallah’ telkin edin!
İmam Ahmed, Müslim, Nesai, İbn Hibban ve İbn Huzeyme

 

Huzeyfe’nin rivayetinde şöyledir:
Çünkü Lâ ilahe illallah kendisinden önce meydana gelen günahları yıkar!
Hz. Osman H’z. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Kim Allah’tan başka ilah olmadığını bildiği halde ölürse cennete girer.
İmam AHmed, Müslim, Nesai
Ebu Ubeyde dedi ki:
Allah’ın hak olduğuna şahidlik ettiği halde! (Bu kelimeyi söylerse cennete girer)

Hz. Osman
Ölüme hazırlanana Lâ ilahe illâllah’ıtelkin ediniz. Ölüm anında nefesleri Lâ ilahe illallah ile sonuçlanan her kul için bu kelime cennet azığı olur’ demiştir.
Hz. Ömer (r.a) şöyle demiştir:
Ölmek üzere olan (sekeratta bulunan) yakınlarınızın yanında hazır bulunun! Onlara Allah’ı hatırlatın. Çünkü sizin görmediğinizi onlar görürler. Onlara La ilahe illallahı telkin edin!’

 
Ebu Hüreyre Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Ölüm meleği, ölmek üzere olan bir kişinin yanına gelir, kalbine bakar. Orada birşey bulamaz. Bunun üzerine iki çenesini açıp dilinin damağına yapışık olduğu halde La ilahe illallah dediğini görür. Bunun üzerine ihlas kelimesi mefhumu sayesinde o kimse bağışlanır
Taberani
Telkin eden bir kimse için en uygunu, telkin hususunda fazla ısrar etmemektir. Ancak lütufkar davranmalıdır. Çünkü çoğu kez hastanın dili dönmez hale gelir. Dolayısıyla bu durum ona ağır olur ve bu da telkinden ürkmesine kelime-i teuhid’den hoşlanmamasına sebep olabilir. Bu hoşlanmamanın da kötü akibet sebebi olmasından korkulur.

Bu kelimenin manası şudur:
Kişinin kalbinde Allah’tan başka hiçbir şey olmadığı halde ölmesi, hak bir olan Bir’den başka mahbubu olmaması, ölümle mahbubunun huzuruna varması, onun için en büyük nimet olur. Eğer kalp dünya ile meşgul, dünyaya mültefit, lezzetlerine ünsiyet verici, kelime-i şehadet de sadece dilde bulunup, kalp onun tahkikine intibak etmiyorsa, bu takdirde durum tehlikelidir. Çünkü sırf dil hareketi az fayda verir. Ancak Allah Teala kabul etmekle lütufta bulunursa o zaman mesele kalmaz.

 

Vasile b. Eska68 bir hastanın yanına vararak şöyle demiştir:
Allah hakkındaki zannının nasıl olduğunu bana haber ver?’ Hasta ‘Günahlarım beni gark edip helake yaklaştırdı. Fakat (buna rağmen) rabbimin rahmetini umarım!’ dedi. Bunu duyan Vasile sevincinden tekbir getirdi ve evdeki insanlar da onunla beraber tekbir getirdiler.

Vasile dedi ki:
Allahu Ekber! Hz. Peygamber Allah Teâlâ’dan şöyle nakletmişti:
Ben kulumun zannı üzereyim. Bu bakımdan kulum benim hakkımda dilediğini zannetsin!
İbn Hibban
Hz. Peygamber (s.a) ölüm halinde olan bir gencin yanına varıp ‘Kendini nasıl hissediyorsun?’ dedi. Genç ‘Allah’tan ümidimi kesmiyor ve günahımdan korkuyorum!’ dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:
Böyle bir durumda bu iki haslet bir kulun kalbinde bir araya gelmez. Geldikleri takdirde Allah o kula ümit ettiğini verir, korktuğundan da onu emin kılar.
Sabit el-Bennânî şöyle demiştir:
Oyuna fazlasıyla meyleden bir genç ve ona çok nasihat eden bir annesi vardı. Annesi kendisine derdi ki: ‘Ey oğul! Senin için bir gün vardır. Bu bakımdan o günü hatırla!’ O gencin üzerine Allah’ın emri indiğinde annesi üzerine kapanıp ona şöyle dedi: ‘Ey oğul! Seni işte bu felâketinden sakındırıyordum’. Bunun üzerice genç ‘Ey anne! Benim, iyiliği çok olan bir rabbim vardır. Muhakkak ben ümit ederim ki bugün beni iyiliklerinin bazısından mahrum etmez!’ dedi.

Sabit der ki:
Allah Teâlâ o kulunun rabbi hakkındaki güzel zannından ötürü ona rahmet etti!’
Câbir b. Vedâe şöyle diyor:
Kendisinde biraz toyluk bulunan bir genç vardı. Sekerata girdi. Annesi ‘Ey oğul! Birşey vasiyet eder misin?’ diye sordu, Genç ‘Evet, anne! Benim yüzüğümü parmağımdan çıkarma. Çünkü yüzüğümde Allah’ın zikri yazılıdır. Umulur ki Allah ondan dolayı bana merhamet eder!’ dedi”.Genç defnedildikten sonra rüya âleminde şöyle derken görüldü: ‘Anneme söyleyin! O sekeratta söylediğim söz bana fayda verdi ve Allah beni affetti!’

 

Bir bedevi hasta düştü. Kendisine ‘Muhakkak öleceksin!’ denildi. Bunun üzerine bedevi ‘Öldüğüm takdirde nereye götürüleceğim?’ dedi. Dediler ki: ‘Allah(ın meşietin)e götürüleceksin!’ Bedevi dedi ki: ‘Öyleyse, kendisinden hayırdan başka birşey görülmeyenin yanına götürülmemden hoşlanmaz mıyım?’

Ebu Mutemer b. Süleyman şöyle demiştir:
Babam ölüme hazırlandığında bana dedi ki:
Ey Mutemer! Bana ruhsattan bahset! Umulur ki ben hüsn-i zan sahibi olduğum halde rabbime kavuşurum!’
Selef, ölüm anında kula, amellerinin güzellerini söylemeyi, dolayısıyla Allah hakkındaki hüsn-i zannını artırmayı müstehab görürlerdi.

MELEK-ÜL MEVT (Ölüm Meleği)

Eş’as b. Eşlem şöyle demiştir:
İbrahim (a.s) adı Azrail (a.s) olan, biri alnında, diğeri ensesinde iki gözü bulunan ölüm meleğine şöyle sordu:

Ey ölüm meleği! Ruhu kabzedilenlerin biri doğuda, öbürü batıda olduğunda ve yeryüzünde veba yayıldığında, iki ordu karşı karşıya geldiğinde aynı anda bütün bunlara nasıl yetişeceksin?

Allah izniyle ruhları çağırırım. Onlar benim şu iki parmağımın arasında olurlar.

Eş’as dedi ki:
Yeryüzü, ölüm meleği için yayılıp önüne bir leğen gibi bırakılmıştır. Oradan dilediğini alır!’
Ravî der ki:
Hz. İbrahim’e Allah’ın dostu olduğunun müjdesini ölüm meleği vermiştir.

Süleyman b. Davud (a.s) ölüm meleğine dedi ki:
‘Neden insanların arasında adalet gözetmediğini görüyorum? Şunu alıyor, öbürünü bırakıyorsun?’

Ölüm meleği cevap olarak
Ben bu hususu senden iyi bilirim. Bunların isimlerinin yazılı olduğu sahifeler ve kitaplar bana teslim edilir’ dedi.
Vehb b. Münebbih şöyle diyor:
Padişahlardan biri bir yere gitmek istedi. Giymek için bir kat elbise istedi. Getirilen elbise hoşuna gitmedi. Başka bir elbise istedi. Birkaç elbise değiştirildikten sonra, biri hoşuna gitti. Sonra bir binek istedi. Kendisine getirilen binek hoşuna gitmedi. Birkaç binek getirildi ve en güzelini seçip bindi. İblis gelip burnuna bir defa üfürüp onu gurur ve kibirle doldurdu. Sonra o süvarilerle beraber yola çıktı. Azametinden insanlara bakmıyordu. Bu esnada üstü başı pejmürde biri gelip selam verdi. Gelenin selamını almadı. Gelen, bineğinin dizgininden tuttu. Sultan ona ‘Sen büyük bir kabahat işledin. Dizgini bırak!’ diye haykırdı. Gelen ‘Senden bir dileğim vardır’ dedi. Sultan ‘Atımın dizginini bırak da ineyim. İhtiyacını o zaman arz et!’ dedi. Gelen ‘Hayır! Şimdi!’ diye ısrar etti ve böylece atının dizginini bırakmadı. Naçar olarak adama ‘İhtiyacını söyle!’ dedi. Adam ‘Benim ihtiyacım sırdır’ dedi. Bunun üzerine sultan, kulağına fısıldaması için başını eğdi. Atın dizginini tutan zat, sultanın kulağına ‘Ben ölüm meleğiyim!’ dedi. Bunun üzerine sultanın beti benzi attı. Dili peltekleşti. Sonra dedi ki: Aileme dönüp, ihtiyacımı yerine getirinceye ve onlardan hatır isteyinceye kadar bana mühlet ver! Hayır! Allah’a yemin ederim! Sen ne aile efradını ve ne de ağırlığını artık bir daha görmeyeceksin!

Böylece onun ruhunu kabzetti. Sultan bir odun gibi yere yuvarlandı. Sonra melek’ül-mevt gidip o halde mü’min bir kula rastladı. Ölüme hazırlanan mü’mine selam verdi ve dedi ki: ‘Senin katında bir ihtiyacım vardır. Kulağına onu fısıldayayım!’ Hasta ‘Buyurun!’ deyince kulağına ‘Ben ölüm meleğiyim!’ diye fısıldadı. Bunun üzerine müslüman hasta dedi ki:
Gelmesi geciken bir kimseye merhaba! Allah’a yemin olsun, yeryü­
zünde senden daha daha fazla kavuşmak istediğim bir kimse yoktur!
Bunun üzerine, ölüm meleği ‘Yapmak istediğin ihtiyacını gör!’ deyince, o mü’min ‘Allah ile mülaki olmaktan daha sevimli ve ondan daha büyük bir ihtiyacım yoktur’ dedi.

Ölüm meleği dedi ki:
O halde hangi hal üzerinde ruhunu kabzetmemi istiyorsan o hali seç!
Senin buna yetkin var mı?
Bana bu emir verilmiştir!
O halde bırak abdest alayım, namaz kılayım, secdede olduğum halde ruhumu kabzet!

Bunun üzerine, ölüm meleği, secde halinde onun ruhunu kabzetti.
Ebu Bekir b. Abdullah el-Müzenî şöyle diyor:
“İsrailoğullanndan bir kişi mal topladı. Ölüme yaklaşınca çocuklarına ‘Bana mallarımı gösterin!’ dedi. Kendisine birçok at, deve, köle ve başka mallar getirildi. Mallara baktığında üzüntüsünden ağladı.

Ağlarken ölüm meleği onu gördü ve kendisine şöyle sordu:
Seni ağlatan nedir? Sana bu serveti bahşedenin hakkı için ruhunu bedeninden ayırmadıkça evinden çıkmayacağım!

Adam
Bana mühlet ver ki bu malı dağıtayım!

Azrail
Heyhat! Artık sana mühlet verilecek zaman sona ermiştir. Ecelin gelip çatmadan önce neden dağıtmıyordun? Böylece ruhunu kabzetti”.

Rivayet ediliyor ki bir kişi alabildiğine mal topladı. Toplamadığı hiçbir çeşit mal kalmadı. Bir köşk yapıp ona iki sağlam kapı taktı. Köşkün kapılarına nöbetçiler diktirdi. Sonra aile efradını bir araya getirip onlar için bir yemek hazırlattı. Taht üzerine oturdu. Aile efradı yemek yerken ayak ayak üzerine attı.

Onlar yemeği bitirdikten sonra dedi ki:
‘Ey nefis! Birçok seneler nimetlen! Çünkü senin için uzun bir müddet yetecek kadar mal toplamış bulunuyorum’.
Daha konuşmasını bitirmeden önce ölüm meleği, sırtında iki eskimiş elbise, boynunda fakirlerin heybesine benzer bir heybe bulunan bir kişi suretinde yanına vardı. Kapıyı içerdekileri korkutacak derecede şiddetle çaldı. Sultan tahtının üzerinde kurulmuş bir vaziyette idi. Hizmetkarlar kapıyı küstahça vuran fakirin başına üşüştüler ve dediler ki:
Sana ne oluyor? Neden böyle yapıyorsun?’

Fakir
Bana efendinizi çağırın!’ dedi.

Onlar
Efendimiz senin gibisinin yanına çıkar mı?’ dediler.

Fakir
Evet, çıkar. Yeter ki siz bu haberi ona ulaştırın!’ dedi.

Haberi ulaştırdıklarında ‘Neden onu şöyle kovmadınız?’ dedi.

Bu sefer, birinci defasından daha şiddetli bir şekilde kapıyı çaldı. Böylece nöbetçiler onu tutmak üzere yerlerinden sıçradılar.

Dedi ki:
Söyleyin ona! Ben ölüm meleğiyim!’ Nöbetçiler bu sesi duyunca oldukça korktular. Efendilerini de zillet ve korku bastı. Bunun üzerine “Gidin ona yumuşak bir şekilde ‘Acaba birimizi efendimizin yerine kabul etmez misin?deyin” dedi.

O bu tedbirler içerisinde iken ölüm meleği içeri girip haykırdı: ‘Malın hakkında ne yapacaksan yap! Ben bu köşkten senin ruhunu bedeninden çıkarmadıkça çıkmayacağım!’ Bunun üzerine ‘Malımı yanıma getiriniz!’ dedi. Malını gördüğünde, mala hitaben şöyle dedi: ‘Allah’ın laneti senin gibi bir malın üzerine olsun! Sen değil misin beni rabbimin ibadetinden alıkoyan? Rabbimle başbaşa durup kulluk yapmaktan beni mahrum eden?’ O anda Allah Teala mala konuşma kuvveti ihsan etti ve mal cevaben dedi ki: ‘Neden bana hakaret ediyorsun? Sen değil misin, benim vasıtamla padişahların huzuruna giren? Oysa muttaki kimseler o padişahların kapılarından geri çevriliyorlardı. Sen değil misin, vasıtamla padişahların (işret) meclislerinde oturan? Şer yolunda beni harcayan? Eğer beni faydalı yerlere verecek hayır infak etseydin hiç de sana mani olmazdı. ademoğlu ile beraber topraktan yaratıldık. Kimi hayır yö­nüne, kimi şer yönüne gider’.
Sonra ölüm meleği onun ruhunu kabzetti. Ruhsuz beden yere serildi.
Vehb b. Münebbih şöyle diyor:
Ölüm meleği zalim zorbalardan birinin ruhunu kabzetti. Yeryüzünde ondan daha zalimi de yoktu. Sonra göğe çıktı.

Melekler dediler ki:
‘Ruhunu kabzettiğin kişilerden en fazla kime acıdın?’

Ölüm meleği dedi ki:
Bir sahrada bulunan bir kadıncağızın ruhunu kabzetmekle emrolundum. Ona vardım. Bir çocuk doğurmuştu. Garipliğinden çocuğunun da bakıcısı olmadığından ötürü şefkatim galeyana geldi’

Bunun üzerine melekler dediler ki:
‘İşte şu anda ruhunu kabzettiğin zorba, o sahrada acıdığın çocuktur’.

Ölüm meleği dedi ki:
‘Dilediğine lütûfkar davranan Allah eksiklikten münezzehtir’.

 

Ata b. Yesar şöyle demiştir:
Şaban’nın on beşinci gecesi geldiğinde ölüm meleğine bir sahife verilir ve denir ki:
‘Şu senede bu sahifede ismi yazılı olanların ruhlarını kabzet!’

Ravî der ki:
‘Kul fidan diker, evlenir, ev yapar. Adının ölecekler listesinde olduğundan haberi yoktur’.

Hasan Basrî şöyle diyor:
Hiçbir gün yoktur ki ölüm meleği, o günde yeryüzündeki bütün evleri üç defa kontrol etmesin. O hanenin aile fertlerinden kimin rızkının dolduğunu, ecelinin sona erdiğini görürse ruhunu kabzeder. Onun ruhunu kabzettiğinde aile efradı vaveyla koparıp ağlar. Ölüm meleği de kapının iki yanına yapışarak

şöyle der:
Allah’a yemin ederim! Ben onun rızkını yemiş, ömrünü tüketmiş değilimdir. Onun ecelinden hiçbir şey eksiltmemişimdir. Muhakkak ki yanınıza tekrar tekrar geleceğim. Öyle ki sizden bir tanenizi bile bırakmayacağım!’
Hasan Basrî diyor ki:
Allah’a yemin ederim, eğer o ağlaşanlar, ölüm meleğinin makamını görüp konuşmasını işitseydiler ölülerini bırakıp kendileri için ağlaşırlardı!’

Yezid er-Rakkaşî şöyle anlatıyor:
İsrailoğullarından bir zorba, evinde ehliyle başbaşa kaldı. Birisinin evin kapısından içeri girdiğini gördü. Giren şahsı hiddet ve öfke ile karşılamak üzere yerinden fırladı ve ‘Sen kimsin? Seni evime sokan kimdir?’ dedi.

Azrail
‘Beni eve sokan evin sahibidir. Ben ise öyle bir kimseyim ki perdeler bana mani olmaz. Padişahların bile yanlarına izinsiz girerim: Saltanat sahiplerinin hücumundan korkmam. Hiçbir mütekebbir zorba elimden kurtulamaz. Hilebaz bir şeytan bile pençemden yakasını kurtaramaz’ dedi. Zorbanın yakası onun eline geçti. Zorba, düşecek derecede titremeye başladı. Sonra yalvararak ve zillet göstererek yüzüne baktı ve

Adam dedi ki:
O halde sen ölüm meleğisin!

Azrail
Evet! Ben oyum!

Adam
Tevbe edip halimi düzeltinceye kadar bana mühlet verir misin?

Azrail
Artık müddetin bitmiş, nefeslerin tükenmiş, saatlerin sona ermiştir. Bu bakımdan gecikmesine hiçbir yol yoktur.

Adam
Beni nereye götüreceksin?

Azrail
Daha önce göndermiş olduğun ameline ve yapmış olduğun evine götüreceğim!

Adam
Ben daha önce salih bir amel göndermedim, güzel bir ev yapmadım!

Azrail
O halde seni buram buram yanan ve kafaların derisini yakan bir ateşe
götüreceğim.
Sonra onun ruhunu kabzetti. Aile efradı arasına ölü olarak düştü kimi bağırdı, kimi ağladı”.
Yezid er-Rakkaşî dedi ki:
Eğer ölünün arkasından ağlayanlar kötü konaklarını bilseler bağırmaları daha fazlalaşırdı!’
A’meş’den, o da Hayseme’den rivayet etti:
Ölüm meleği Süleyman b. Davud’un (a.s) huzuruna vardı. Süleyman’ın (a.s) meclisinde oturan bir kişiye fazlasıyla bakmaya başladı. Ölüm meleği çıkıp gittikten sonra kendisine bakılan kişi,
Adam Hz. Süleyman’a sordu
Bu kimdi?

Hz Süleyman
Ölüm meleği idi!

Adam
Bana çok baktığını gördüm. Sanki benim ruhumu almak istiyordu!

Hz Süleyman
O halde ne istiyorsun, dileğin nedir?

Adam
Onun pençesinden kurtarmanı istiyorum. Rüzgara emret, beni
Hindistan’ın en ücra köşesine götürsün!

Hz. Süleyman rüzgara emretti, rüzgar kişiyi istediği yere kadar götürdü. Sonra Süleyman (a.s) kendisine ikinci defa gelen ölüm meleğine ‘
Arkadaşlarımdan birine daima baktığını gördüm!’ dedi.

Ölüm meleği
Evet! Ben onun durumuna hayret ediyordum. Çünkü bana, yakın bir saatte onun ruhunu Hidistan’ın en uzak bir köşesinde kabzetmek emri verilmişti. Oysa o senin yanında oturuyordu. Bundan dolayı hayret ettim’ dedi.
KABRİN ÖLÜ İLE KONUŞMASI

Ölü kabre konulduğunda kabir ona şöyle der:
‘Ey ademoğlu! Beni düşünmekten seni aldatan ne idi! Benim fitne evi olduğumu bilmiyor muydun? Ben karanlık, tenhalık ve böceklerin eviyim. Benim yanımdan mağrur olarak geçtiğinde, durumumdan seni gafil kılan ne idi?’

Eğer ölü ıslah edici bir kimse ise, birisi onun yerine kabre cevap vererek şöyle der:
Görmedin mi, o iyiliği emreder, kötülükten menederdi’.

Buna karşılık kabir der ki:
Ben bu durumda onun için yemyeşil bir bahçeye dönerim. Onun cesedi nura dönüşür. Ruhu da Allah’ın huzuruna yücelir’.
İbn Ebi Dünya
Ubeyd b. Umeyr el-Leysi şöyle diyor:
‘Bir kimse öldüğünde defnedileceği çukur ona şöyle haykırır:
Ben karanlık, tenhalık ve yalnızlık eviyim! Eğer sen hayatında Allah’a itaat eden bir kimse isen, bugün sana rahmet olurum. Eğer asi isen, bugün sana azap olurum. Öyle bir yerim ki Allah’a itaat ettiği halde gelen bir kimse sevinerek benden çıkar. Allah’a isyan ettiği halde giren bir kimse, zarar edip mahzun olarak çıkar’.

Muhammed b. Sebih şöyle diyor:
Kulağımıza geldiğine göre, bir kişi kabrine konulup azap gördüğünde veya hoşuna gitmeyen birşey isabet ettiğinde, komşusu bulunan ölüler ona şöyle seslenir:
‘Ey dünyada arkadaş ve komşulardan sonraya kalan! Bizim durumumuzda senin için ibret yok mudur? Bizim önce gelişimizde senin için bir ders yok muydu? Sen bizim amellerimizin bizden kesildiğini ve sana da mühlet verildiğini görmedin mi? Neden arkadaşlarının elinden kaçan fırsatı değerlendirmedin?’

Yeryüzünün parçaları da ona şöyle hitap eder:
‘Ey dünyanın zahirine aldanan! Yerin içinde kaybolan ve senden önce dünyanın aldattığı kimselerden neden ibret almadın? Oysa dünya ile aldandıktan sonra eceli onları kabre getirip dostları tarafından karar yerine konduğunu görüyorsun’.

Yezid er-Rakkaşi şöyle diyor:
Kulağıma geldiğine göre ölü kabrine konulduğunda amelleri onu çepeçevre sarar ve Allah o amelleri konuşturur.

O ameller de derler ki:
Ey çukurunda tek kalan kul! Dostlar ve aile efradın senden ayrıldı. Bugün bizden başka senin dostun yok!’

Ka’b şöyle demiştir:
Salih kul kabrine konulduğunda namaz, oruç, hac, cihad ve sadaka gibi salih amelleri onun etrafını çepeçevre sararlar’.

Yine Ka’b der ki:
Azap melekleri, ayakları tarafından geldiklerinde namaz onlara ‘Ondan uzaklasın! Siz ona varamazsınız. Çünkü beni kılmak maksadıyla Allah için bu iki ayak üzerinde uzun uzadıya ibadette bulundu’ der. Bu bakımdan melekler, baş tarafından gelirler. Bu sefer oruç der ki: ‘Siz ona musallat olamazsınız. Çünkü o dünya evinde Allah için uzun zaman susuz kaldı. Ona bu taraftan varacak imkana sahip değilsiniz’. Böylece melekler beden tarafından gelirler. Bu sefer hac ve cihad meleklere şöyle haykırırlar: ‘Ondan uzaklasınız. O nefsini yordu, bedenine zahmet verip haccetti. Allah için cihad yaptı. Bu bakımdan ona varacak imkanımız yoktur’. Azap melekleri, bu sefer elleri tarafından gelirler. Sadaka meleklere şöyle haykırır: ‘Arkadaşımdan uzaklasın! Zira bu ellerden Allah için nice sadakalar çıkmıştır. Bu bakımdan ona yetişemezsiniz’.

Bunun üzerine o ölüye şöyle denir:
Afiyet olsun! İyi olarak yaşadın, iyi olarak öldün’.

Ka’b der ki:
Rahmet melekleri ona varırlar. Ona cennetten getirilen bir döşek ve bir yorgan sererler. Kabrinde gözün yetişebileceği kadar onun için genişlik yapılır. Cennetten ona bir kandil getirilir. Allah Teala, onu kabirden hasredeceği güne kadar o kandilin ışığından nûrlandırır’.

Abdullah b. Ubeyd b. Umeyrbir cenazede Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Ölü kendisini teçhiz ve teşyi edenlerin adımlarının sesini işittiği halde oturur. Kabrinden başka birşey onunla konuşmaz.

Kabir ona der ki:
Ey Ademoğlu! Sen benden, darlığımdan, pis kokumdan, dehşetimden ve kurtlarımdan sakındırılmadın mı? Acaba benim için ne hazırladın?151
İbn Ebi Dünya

KABİR AZABI ve MÜNKER NEKİR

Ebu Hüreyre Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Kul öldüğünde ona siyah renkli, mavi gözlü iki melek gelir. Birinin adı Münker, diğerinin adı Nekir’dir. O iki melek ölüye ‘Muhammed hakkında ne diyordun?’ derler.

Eğer ölü mü’min ise der ki:
‘Muhammed Allah’ın kulu ve peygamberidir. Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahidlik ediyorum’.

İki melek
Zaten bunu söyleyeceğini biliyorduk’ derler. Sonra o ölü için kabir yetmiş zira genişletir, nûrlandırılır. Sonra ona uyu denir.

Ölü der ki:
‘Yakamı bırakın! Ehlime döneyim. Onlara başımdan geçeni haber vereyim!’

Ona
‘Uyu!’ denir.

O, güvey uykusu gibi Allah Teâlâ onu o kabrinden haşre gönderinceye kadar uyur.

Eğer ölü münafık ise Münker ve Nekir’in sualine şöyle cevap verir:
‘Peygamberi bilmiyorum. Ben halkın bir şeyler dediğini duyar, ben de onu söylerdim’.

Bunun üzerine o iki melek derler ki:
Zaten senin böyle söyleyeceğini biliyorduk’.

Sonra yere (mezara) denilir ki:
Bu kişinin üzerine kapan!’

Yer onun üzerine, kaburgaları birbirine geçecek derecede kapanır. Münafık, mezarda Allah onu haşre gönderinceye kadar azap görür.
Tirmizi

 

Atâ b. Yesar, Hz. Peygamber’in (s.a) Ömer b. Hattab’a şöyle dediğini rivayet ediliyor:

Peygamberimiz Sav buyuruyor
Ey Ömer! Öldüğünde kavmin seni yıkayıp, kefenleyip kokuladıkları, sonra seni yüklenip o çukura bıraktıkları, sonra üzerine toprağı atıp seni defnettikleri zaman durumun ne olacak? Onlar senin yanından ayrıldıklarında sana Münker ile Nekir gelirler. Onların sesleri şiddetli gökgürültüsü ve gözleri çakan şimşek gibidir. Tüyleri yerde sürünür. Kabri, dişleriyle deşerler (veya teftiş ederler). Ey Ömer! Bu durumda halin ne olacak?
Hz. Peygamber’in bu sualleri karşısında Hz. Ömer sordu:
Benim şimdiki aklım gibi o zaman da aklım olacak mı?

Hz Peygamber
Evet olacak!

Hz Ömer
Öyleyse (Allah’ın izniyle) ben o zaman senin için onlara kâfi gelirim.
İbn Ebi Dünya

Bu hadîs, aklın ölümle bozulmayacağına ve ancak bedenin bozulduğuna dair açık bir hükümdür. Bu bakımdan ölünün aklı, idraki, elem ve lezzetleri daha önce bildiği gibi bilme hissi sağlam olarak kalır. Onun aklından birşey bozulmaz. İdrâk edici aklın bu azalar ile ilgisi yoktur. O idrak, uzunluğu ve eni olmayan bir şeydir. Hatta bölünme kabul etmeyen eşyayı idrâk edici cüz kalırsa, akıl var demektir. İşte ölümden sonra da böyledir; zira ölüm, o idrâk edici parçaya girmez. O yok olmaz.
Muhammed b. Münkedir şöyle diyor:
Kulağıma geldiğine göre kabirde kâfire kör,
sağır, elinde demirden yapılmış ve başında devenin hörgücü gibi topuzu olan ve elinde kamçı olan bir hayvan musallat kılınır O kamçı ile kıyamete kadar kâfiri döver. Kâfir ölüyü görmez ve sesini işitmez ki ona merhamet etsin’.

Ebu Hüreyre şöyle demiştir:
Ölü kabre konulduğunda salih amelleri gelir, etrafını çepeçevre sararlar. Başı tarafından azap geldiğinde okuduğu Kur’an imdadına yetişir. Ayakları tarafından geldiğinde kıldığı namaz, imdadına yetişir. Elleri tarafından gelince,

eller derler ki:
Yemin olsun! O bizi sadaka vermek ve dua etmek için açardı. Bizden taraf ona yol yoktur’.
Ağız tarafından gelirse zikir ve oruç imdada yetişir. Böylece sabır ve namaz bir tarafta dururlar.

Böylece (azap) der ki:
Eğer ben ona varacak bir geçit görseydim mutlaka onun arkadaşı olurdum’.
Süfyan es-Sevrî der ki:
Kişi nasıl kardeşini, ailesini, çocuğunu koruyorsa, salih amelleri de kişiyi o şekilde kabirde korurlar.
Sonra kişiye şöyle denir:
Allah senin için kabrini bereketli kılsın! Dostların ne güzel dost, arkadaşların ne güzel arkadaşlardır!’
İbn Ebi Dünya
Huzeyfe şöyle rivayet ediyor:
Hz. Peygamber ile beraber bir cenazeye gitmiştim. Kabrin başına oturduktan sonra kabre bakıp şöyle dedi:
Mü’min bir kimse kabirde öyle bir sıkıştırılır ki o sıkıştırmada onun göğsünün damarları kesilir.
İmam-ı Ahmed
Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Muhakkak kabrin sıkıştırması vardır! Eğer ondan bir kimse kurtulsaydı muhakkak Sa’d b. Muaz ondan kurtulurdu.
İmam-ı Ahmed

Enes’ten şöyle rivayet ediliyor:
Hz. Peygamberin kızı Zeyneb vefat etti. O çok hastalıklı bir kadındı. Hz. Peygamber onun cenazesinin arkasından gitti. Hz. Peygamber’in hali, bizi üzüntüye garketti. Kabre indiğinde Hz. Peygamber’in yüzü iyice sarardı. Kabirden çıkınca yüzü beyazlaşıp normale döndü.

Bunun üzerine
‘Ey Allah’ın Rasûlü! Sende bir durum gördük. O du­rumu icabettiren ne idi?’ diye sorduk.

Hz. Peygamber şöyle dedi:
Kabrin, kızımı sıkıştırıp azap edeceğini düşündüm. Bana ondan azabın hafifletildiği haber verildi. Yemin olsun! O öyle bir şekilde sıkıştırıldı ki onun sesini, insan ve cin hariç, yer ile gök arasındaki herşey işitti.
İbn Ebi Dünya

Hz Peygamber şöylebuyurdu:
Kâfirlere kabir azabı şu biçimde olsa gerektir ki, dokdokuz ejderha iledir. Hem ejderha bilir misiniz ki, dok dokuz yılandır ve her birinin yedi tane başı vardır. Ölü-Jû kimi zaman ısırır, kimi zaman yalarlar. Kimi de tenine zehirlerini akıtırlar. O zehirle onu şişirirler. Bu hâl kıyamete kadar böyle sürer, gider.

Yine Resulullah (S.A.V.) şöyle buyurdu:
Kabir.âhiretin ilk uğrağıdır. Eğer kabir kolay olursa, ondan sonraki duraklarda işi daha da kolay olur, eğer zor olursa sonrakiler daha da zorlaşır.

09/13/12

HELAL NEDİR VE KAZANDIRDIKLARI

Dinen yapılması veya yenip içilmesi yasaklanmayan, serbest bırakılan şey demektir. Allâh ve Rasûlü’nün bir şeyin helâl olduğunu belirtmesi veya işlenmesinde günah olmadığını bildirmesi, o fiilin helâl olduğunu gösterdiği gibi, o fiil veya şeyin yasaklandığına dair bir delil bulunmaması da helâl olduğunu gösterir. Zira eşyada aslolan helal oluşudur. Buna göre bir şey, dinin açık bir hükmüne, yasağına ve ilkesine aykırı olmadıkça helâldir, meşrudur. Helâl kavramının, meşru, caiz, mubah tabirleri ile yakın ilişkisi vardır. Çoğu zaman da eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Yüce Allâh, iyi, temiz ve insan sağlığına yararlı olan şeyleri helâl; kötü, pis ve zararı olan şeyleri de haram kılmıştır (Mâide, 5/4). Haram kılma yetkisi ise sadece Allâh’a aittir. Kur’ân’da; “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde mü’minlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” buyurulmuştur (Ar’âf, 7/36). Peygamber de, Kur’ân’a ve Kur’ân dışı Allâh’tan aldığı bilgiye dayanarak bazı şeyleri haram kılmıştır. Ancak bunu da, Allâh’ın denetimi altında yaptığı için, Allâh’ın haram kılması içerisinde mütalaa edilir. Bu nedenle, Allâh’ın helâl kıldığına haram; haram kıldığına helâl demek büyük günahtır

Helal ve Haram – Kelime anlamı

„Helal“ (ḥalāl, arapça ‏حلال‎) – arapçadan gelen bir kelimedir ve ‘caiz’ veya ‘uygun’ olarak tercüme edilebilir. Helal kelimesi, İslama göre caiz olan nesne ve hareketleri nitelendirir ve gıdanın yanı sıra evlilik, ticaret, edep, ahlak ve müzikde de yer alır.

Helal tabiri, haram (‏حرام‎) ile farz (‏فرض‎) arasında yer almakta. Helal ile haram arasında ise ‘mekruh’ yer almakta. Mekruh (iyi olmayan/istenilmeyen) açıkca yasak olmayan, fakat harama yakın olan herşeyi kapsamakta. Dolayısıyla müslümanların mekruh olandanda uzak durması doğrudur.
Helal Nedir?

Helal meşru manasına gelen bir Arapça kelimedir. Allah (c.c.) Kuran-ı Keriminde Müslümanlara ve bütün insanlara helâl olan şeyleri yemelerini emrediyor. Bu mesajı bildiren pekçok ayetin arasında yer alan birkaç ayet meali şöyledir:

“Ey İnsanlar ! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (2/168)

“Ey İman edenler! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yiyin, eğer siz gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükrediniz” (2/172)

“Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah’tan korkun.” (5 /88)

Aşağıdaki gıda maddeleri kesin Helâldir:

İnek,koyun deve ve keçi sütü
Bal
Balık
Sarhoşluk vermeyen bitkiler
Taze veya tabii olarak dondurulmuş meyveler
Yer fıstığı, antep fıstığı, fındık, ceviz gibi kabuklu ve reçineli meyveler
Buğday, arpa, pirinç, çavdar, yulaf gibi taneli gıdalar.
Sığır, deve, koyun, keçi, geyik, tavuk, ördek gibi hayvanların ve av kuşlarının etleri de Helâldir. Ancak İslâmi usule göre kesilmiş olmaları şarttır.

İslami usulle kesme ise şöyle yapılmaktadır:

Öncelikle hayvanı kesecek olan insan Müslüman olmalıdır. (Ehl-i Kitab da olabilir). Hayvan yere yatırılmalıdır. Gırtlağı üç ana kan damarının kesilebilmesi için keskin bir bıçakla yarılmalıdır. Hayvanın gırtlağının acı vermeden kesimi esnasında, kesen şahıs Allah’ın adını zikretmeli veya “Bismillah Allah-u Ekber” gibi duayı tekrar etmelidir.

Haram Nedir?

Haram; gayri meşru, meşru olmayan manasına gelen bir Arapça kelimedir. Kuran-ı Kerim ve Peygamberimiz (s.a.v.) in sünnetinin ışığında fakihlerin Haram olduklarında ittifak ettikleri maddeler aşağıda çıkarılmıştır:

Domuz
Kan
Et yiyen hayvanlar
Ölmüş hayvanın parçaları
İslâmi usulle kesilmemiş, eti helâl hayvanlar
Sürüngen ve böcekler
Şarap, Etil alkol ve İspirto
Yukarıda zikredilmiş maddeler Haramdır ve bütün müslümanlar tarafından kaçınılmalıdır.

“Ey İnsanlar! Yeryüzünde temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara 168)

âyet-i kerimesine dikkat edilirse Cenab-ı Hak bu husuta sadece Müslümanlara değil, bütün insanlara hitab etmektedir. Ayrıca Maide sûresi üçüncü ayetinde de Cenab-ı Zül Celâl hazretleri iman edenlere şöyle buyurmaktadır:

“Leş, kan, domuz eti, Allâh (c.c.)’dan başkası adına kesilenler, boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından yenmiş olanlar (canları çıkmadan önce kesmemişseniz) ve dikili taşlar üzerinde boğazlananlar haram’dır.”

Helâl ve haram hususunda İslâm’ın temel kaideleri ise şöyledir:

Helâl eşyanın aslındadır.
Helâl ve haram kılma hakkı yalnız Allah (c.c.) ındır.
Helâl’i haramlaştırmak, Allah (c.c.) ‘a ortak koşmanın eşidir.
Haram emri, bir şeyin çirkin ve zararlı oluşuna göredir.
Helâl’de, haram’dan kaçınmak için her şey vardır.
Harama götüren herşey haramdır.
Haramı helalleştirmek için hile yapmak haramdır.
Sadece iyi niyet haramı helal yapmaz.
Şüpheli olan herşeyden kaçınmak esasdır.
Haram herkes için haramdır.
Zaruretler mahzurları mübah kılar.

09/13/12

HARAM NEDİR VE KAYBETTİRDİKLERİ

HARAM VE ÇEŞİTLERİ;

Soru: Haram nedir, çeşitleri nelerdir?
Cevap:
Haram, yapılması dini bakımdan yasaklanan herhangi bir şeydir. İçki içmek, kumar oynamak, zina yapmak, başkasının malını haksız yere yemek gibi.

Haram olan şeylere muharremât denir. Haramı işlemeyenler se­vap, işleyenler de günah kazanırlar. Bazı durumlarda bunun dün­yevi cezası da vardır. Örneğin zina edene 100 değnek vurulur, hırsızın eli kesilir.

Haramlar liaynihi haram, ligayrihi haram kısımlarına ayrıldığı gibi haram-ı kat’î ve haram-ı zannî kısımlarına da ayrılırlar.

Liaynihi haram, yapısında bulunan bir kötülük ve zarardan do­layı yasaklanmış olan şeye denir. Ölü hayvan eti yemek, şarap içmek, kumar oynamak, zina etmek, hırsızlık yapmak ve haksız yere adam öldürmek gibi.

Bunları hiç bir mükellef işleyemez. Bu yolla hiç bir hukuki sonuç elde edilemez. Bir sözleşmeye konu olmuşlarsa sözleşme geçersiz sa­yılır. Ölü hayvan etinin ve şarabın alım satımı yapılamaz. Kumar ve hırsızlık yoluyla elde edilen mallar mevcutsa aynen, yoksa bedelinin sahibine geri verilmesi gerekir. Zina ile ne nesep ne de miras sabit olur. Zaruri durumlarda liaynihi haram kapsamına giren şeylerden bir kısmı yapılabilir. Açlıktan helak olacağından korkanlar ölü hay­van etini yiyebilirler. Boğazına tıkanmış bir şeyi gidermek için içecek başka bir şey bulamayanlar şarap içerek onu giderebilirler. Ancak bunlar, zaruret miktarıyla sınırlı olarak yapılabilirler.

Ligayrihi haram, yapısında haramlık bulunmayan fakat başka bir sebepten dolayı haram olan şeye denir. Başkasının malını haksız yere yemek ve Cuma namazı vaktinde ezan okunurken alış veriş yapmak gibi. Başkasına ait olan bir elmayı yememizin haram olması o elmanın yapısından değil, elma sahibinin onu yememiz için bize izin vermemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Cuma vaktinde ezan okunurken yapılan alış veriş, başka zamanlarda yapılan alış ve­rişlerden farklı bir yapıya sahip olduğu için haram değildir. Haram olması, Allah Teâlâ’nın o saatte alım satımı yasaklamış olmasından dolayıdır.

Haram-ı kat’î, şer’i bir delilin açık ve kesin ifadesiyle sabit olan yani ya Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinin açık ifadesiyle ya da Peygambe­rimize ait olduğu kesin olarak sabit olmuş bir hadis-i şerifin açık ifa­desiyle belirlenmiş olan haram. İçki içmek, zina yapmak, anaya ba­baya asi olmak, kadınların aralarında ebedi evlenme yasağı olmayan erkekler karşısında mahrem yerlerini açmaları gibi. Haramın bu çe­şidini inkâr etmek kişinin dinden çıkıp kâfir olmasına sebep olur.

Haram-ı zannî, müçtehidlerce kat’î bir delile yakın derecede kuvvetli görülen zanni bir delil ile sabit olan haram. Haramın bu çe­şidi itikad yani inanma bakımından haram-ı kat’i gibi değildir. Dola­yısıyla bunu inkâr eden kâfir olmaz. Fakat amel yani işlenmemesi bakımından haram-ı kat’î gibidir. Haram-ı kat’îde mezhepler ara­sında hiç bir ihtilaf görülemez. Fakat haram-ı zannî mezheplerin ih­tilaf ettikleri sahaya girer. Bir mezhep herhangi bir şeyi bu sahaya soktuğu için haram saydığı halde diğer bir mezhep aynı şeyi helal sa­yabilir. Mesela Hanefî mezhebi kat’î bir delile yakın derecede kuv­vetli gördüğü zanni bir delile dayanarak balık şeklinde olmayan de­niz ürünlerinin yenmesini haram saymıştır. Fakat Malikî mezhebi ile Şafiî mezhebi konu ile ilgili ayet-i kerime ve hadis-i şerifin genel ifadesine bağlı kalarak bütün deniz ürünlerini helal saymışlardır. Böylece mesela karidesin yenmesi Hanefî mezhebinde haram olduğu halde Şafiî ve Malikî mezheplerinde helaldir. Fakat domuz etinin yenmesi ayet-i kerimenin açık ifadesiyle yasaklandığı için bu konuda hiç bir mezhebin farklı bir görüşü yoktur.

c-Haram Konusundaki Prensipler:
Haram hükmü konusunda şu prensipleri gözden uzak tutmamak gerekir:
1-Eşyada asıl olan mübahlıktır, yani helâl olmasıdır (7 A’raf/32-33) Bir yiyecek, içecek veya davranış, fikir ve söz hakkında açık bir haram hükmü yoksa o esasen mübahtırAncak yiyecek ve içecekler, hakkında açık haram hükmü olan şeylere benziyorlarsa, o zaman onlar da haram olurlar Davranışlar, sözler ve fikirler; Kur’an’ın açık âyetlerine ve Peygamberimizin açık şünnetine aykırı olurlarsa haram hükmü gündeme gelir
2-İslâm, müslümanlara kendileri için zararlı olan şeyleri yasaklamış, faydalı olanları da emretmiştir Bunun yanında temiz ve faydalı olan yiyecek ve içecekleri helâl kılmıştır
“Bugün size iyi ve temiz şeyler helâl kılındı” (5 Maide/5, ayrıca bak 7 A’raf/157)
3-Helâl ve haram hükümlerinin kaynağı Allah (cc) ve O’nun adına elçilik yapan HzMuhammed (sav)’tir
Bir şey haram olduğu için onu yememe, içmeme veya bir hareketi yapmama; yani haram hükmü verilen bir yasağa uyma, bu hükmü veren makamı yüce tanıma ve onun önünde bir ibadettir İnsanlar Allah’a kulluk yapmaktan sorumlu olduklarına göre helâl ve haram ölçülerini de yalnızca O’ndan almalıdırlar İnsanlar kendi kafalarınadan ve işlerine geldiği gibi helâl ve haram ölçüleri koyamazlar Bunu yapanlar Allah (cc) katında bir vebâl kazanırlar
“Dillerinizin yalan yere nitelemesinden ötürü, ‘Şu helâldir, bu haramdır’ demeyin Sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz Allaha karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar” (16 Nahl/116)
İnsanların hevalarından çıkan helâl ve haram ölçülerine uyulduğu zaman yeryüzünde hep fesat olur “Eğer hakk, onların arzularına (heva ve heveslerine) uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunanlar bozulur giderdi…” (23 Mü’münûn/71)
Peygamberimiz (sav) de bazı konularda Allah’ın kendisine bildirdiği haramları ümmetine açıklamıştır O şöyle buyurmaktadır:
“Dikkat edin, bana Kitap ve onun bir misli verildi Dikkat edin, karnı tok bir adamın koltuğuna yaslanarak size: ‘Bu Kur’an’a uymanız gerekir Onda helâl bulduklarınız helâl, haram bulduklarınız haramdır (başka kaynağa ihtiyacınız yoktur)’ demesi yakındırDikkat edin Allah elçisinin haram kıldıkları, Allah’ın haram kıldıkları gibidir” (Ebu Davud, Sünne/Hadis no: 4604, 4/200 İbni Mace, Mukaddime/2, Hadis no: 12, 1/6 Tirmizí, İlim/10, 2663, 5/37 Ahmed b Hanbel 6/8 Hakim, 1/108 nak Hücciyyetü’s Sünne, s: 89, 119)
4-Herhangi bir kimsenin veya otoritenin haram veya helâl hükümlerini İslâmın ölçülerine zıt olmasına rağmen kabul etmek, onları Rabb olarak tanımak anlamına gelir
Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Onlar hahamlarını ve rahiplerini ayrı rabbler edindiler Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) deOysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti O’ndan başka ilâh yoktur O, onların ortak koştukları şeyden uzaktır” (9 Tevbe/31)
Cahiliyye döneminde cömertliği meşhur Hatem Taí’nin oğlu Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi ziyarete geldi Kendisine Adiyy bHatem’in geldiği haber verildi Rasûlûllah (sav) o sırada bu âyeti okuyordu Orada söylenenleri duyunca dedi ki; “Ben yahudileri ve hırıstiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına ibadet etmiyorlar” Peygamberimiz buyurdu ki; “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibadet etmiyorlar, fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar İşte onları Rabb haline getirmenin manası budur” Sonra Peygamberimiz onu İslâma davet etti, o da müslüman oldu (Muh İbni Kesir, 2/137)
İnsanlara bir şeyi haram veya helâl yapma yetkisi yalnızca onları yaratan ve onları Ahirette hesaba çekecek olan Allaha aittir Kur’an’ın ve Sünnet’in açık ölçülerini bir tarafa atıp, onların var olan hükümlerini reddederek; başka güç merkezlerinin ölçülerini kabul etmek, sonra da o ölçülere uygun davranmak, iman iddiası ile bağdaşmazBöyleleri Allah’ın yanında başka otoriteleri de rabb haline getirmiş olurlar (Örneğin; Kur’an’da kumar açıkça haram kılındığı halde ‘piyangoyu madem ki devlet yasaklamıyor, yani oynanmasına izin veriyor; o halde böyle bir kumar helâldir’ demek devlet gücünü rabb olarak saymak anlamına gelir)
5-Haram hükmü geneldir ve herkes için geçerlidir İslâmda seçilmişler ve ruhbanlar sınıfı olmadığından A şahsı için haram veya helâl olan bir şey, B şahsı için de haram veya helâldir,,
6-İslâma göre haram da bellidir, helâl de Arada süpheli olan bazı şeyler olabilirOnlardan sakınmak ise müslümanın takvasıdır (Müslim, Müsakât/107, Hadis no: 1599, 3/1219 Ebu Davud, Büyu’/3, Hadis no: 3329-3330, 3/243 Tirmizí, Büyu’/1, Hadis no: 1205, 3/511 Nesâí, Büyu’/2, 7/213 Bu uzun hadis Buharí’de ‘Hak da bellidir, batıl da bellidir’ şeklinde geçmektedir Buharí, İman/ 1/21 Ayrıca bak Müfredat, s: 72)
7-İslâmIn haram kıldıûı bir şeyi helâl saymak büyük bir hatadır, Allah’ın hükümlerine korkusuzca karşı gelmektir Ancak helâl kıldığı şeyleri insanlara haram saymak bundan daha büyük bir hatadır Allah’ın kulları için helâl kıldığı, meşru hale getirdiği bir şeyi birileri haram kılamaz, onu insanlara yasaklayamaz Bunu yapanlar, ya da yapmaya kalkışanlar haddi aşmış kimselerdir
“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?’ De ki: ‘O, dünya hayatında mü’minlerindir, Kıyamet günü de yalnız onlarındır’ İşte biz, bilen bir topluluk için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz” ( 7 A’raf/32)
Abdullah b Abbas’ın anlattığına göre adamın Peygamberimize gelerek şöyle dedi: “Ben et yediğim zaman kadınlara ilgim artıyor ve şehvetim kabarıyor Onun için et yemeyi nefsime haram ettim” Bunun üzerine şu âyet indi:
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, sınırı aşmayın Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helâl olarak yeyin İnandığınız Allahtan korkup-sakının” (5 Maide/87-88) (Tirmizí, Tefsir/6, Hadis no: 3054, 5/255)
8-Zaruretler, bazen haramları helâl hale getirebilir,, İnsan mecbur kaldığı zaman, mazereti sona erinceye kadar haramı kullanabilir, yiyebilir (2 Bekara/173 6 En’am/145 16 Nahl/115)

09/13/12

KABİR AZABI VE ÖTESİ

KABİR AZABI SÜREKLİ MİDİR?

Hamd, yalnızca Allah’adır.

Kabir azabı sürekli midir? Yoksa belirli bir süre sonra biter mi? İmam İbn-i Kayyim -Allah ona rahmet etsin- bu meselede şöyle demiştir:

“Kabir azabı iki türlüdür:

Birincisi: Bazı hadislerde, İsrâfil -aleyhisselâm-’ın birinci ile ikinci sûra üfleyişi arasındaki süre içerisinde kabir azabı gören kimselerden azabın hafifletileceği haber verilmiştir. Bunun dışında kabir azabı süreklidir.

Nitekim azap görenler kabirlerinden kalktıkları zaman şöyle diyeceklerdir:

“(Yeniden dirilişi inkâr edenler pişmanlık içerisinde) bize yazıklar olsun! Bizi kabirlerimizden kim kaldırdı (çıkardı)? derler. (Onlara cevap olarak şöyle denilecektir:) Bu, Rahmân’ın vadettiği ve doğru sözlü peygamberlerin haber verdikleri şeydir (ba’s/yeniden diriliştir)! “[1]

Kabir azabının sürekli olduğuna Allah Teâlâ’nın şu sözü delâlet etmektedir:

“Onlar (Firavun âilesi, kabirlerinde azap olunurlar ve hesap gününe kadar) sabah- akşam ateşe sunulurlar: Kıyâmetin kopacağı gün de (yaptıkları kötü amellerine karşılık olarak) Firavun âilesini en şiddetli azaba sokun!”[2]

Yine, kabir azabının sürekli olduğuna Semura b. Cundeb’un -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği ve Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in rüyâsında gördüklerini haber verdiği şu hadis delâlet etmektedir.

Bu hadiste Semure b. Cündub şöyle anlatır:

“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- sabah namazını kıldırdığı zaman yüzünü bize döner ve ‘Bu gece sizden kim rüya gördü?’ diye sorardı.Eğer birisi rüya görmüş ise onu anlatır, o da: ‘Mâşâallah’ derdi.

Yine bir gün bize: ‘Bu gece sizden kim rüya gördü?’ diye sordu.Biz de: ‘Gören yoktur’ dedik. Bunun üzerine O: ‘Ama ben bu gece bana gelen iki adamı gördüm. Elimden tutup beni Mukaddes Toprağa çıkardılar. Bir de baktım, orada, oturan bir adamla elinde demir çengel olan ayakta bir adam var. Bu adam çengeli avurtunun içinden ensesine kadar sokuyordu.Sonra da avurtunun diğer kenarına sokup aynısını yapıyordu, bu arada diğer tarafı iyi olunca, o zaman bu tarafa dönüp tekrar aynısını yapıyordu.

Ben: Bu nedir? dedim.

Yürü! dediler. Yürüdük, sonunda sırt üstü uzanmış bir adama vardık.Başucunda ise ayakta elinde bir taş bulunan bir adam vardı, taşla başını eziyordu. Taşı vurduğunda taş yuvarlanıp gidiyor, o da taşı almak için arkasından gidiyordu, tekrar geri geldiğinde başı iyi olup eski halini alıyor, adam tekrar gelip başına vuruyordu.

Ben: Bu da kimdir? dedim.

Yürü! dediler. Yürüdük, sonunda tandır gibi bir deliğe vardık, üstü dar, altı geniş olup altında ateş yanıyordu. Ateş yaklaştırıldığında (alevler yükseldikçe) içindekiler de yükseliyor, neredeyse dışarı çıkacak oluyorlar, ateş sakinleşince tekrar içerisine dönüyorlardı. Buranın içerisinde çıplak kadınlar ve erkekler vardı.

Ben: Bunlar da kimdir? dedim:

Yürü! dediler.Yürüdük, sonunda içerisinde ortasında bir adam bulunan kandan bir nehre vardık.Nehrin kıyısında önünde birtakım taşlar bulunan bir adam vardı.Nehirdeki adam gelip dışarı çıkmak istediğinde nehrin kıyısındaki adam onun ağzına bir taş atarak onu bulunduğu yere gönderiyordu. Adam çıkmak için geldiğinde her defasında ağzına bir taş atıp yerine döndürüyordu.

Ben: Bu da nedir? dedim:

Yürü! dediler.Yürüdük, sonunda içerisinde büyük bir ağacın bulunduğu yemyeşil bir bahçeye vardık. Ağacın dibinde yaşlı bir adamla birtakım çocuklar vardı. Bir de baktım ki ağacın yakınında, önünde yakıp tutuşturduğu ateş bulunan bir adam var.Sonunda beni ağacın içinden yukarı çıkararak bir eve girdirdiler ki bu evden daha güzelini asla görmedim.Evin içerisinde yaşlısından gencine birtakım erkekler, kadınlar ve çocuklar vardı. Sonra beni buradan çıkarıp yine ağaçtan yukarı kaldırdılar ve bir eve girdirdiler ki bu ev daha güzel ve daha değerli idi. Yine buranın da içerisinde yaşlılar ve gençler vardı.

Ben: Bu gece beni gezdirip dolaştırdınız, şimdi gördüklerimin ne olduğunu bana haber verin bakalım, dedim.

Olur, dediler.

Avurtu yarılıp parçalandığını gördüğün adam, yalancıdır. Yalan konuşur, kendisinden her tarafa yalan taşınırdı.İşte bu sebeple kıyâmet gününe kadar ona böyle azap edilir. Başının taşla parçalandığını gördüğün adam, Allah kendisine Kur’an’ı öğrettiği halde, uykuyu Kur’an’a tercih eder, gündüz de Kur’an-ı Kerim’e göre yaşamazdı. İşte bu nedenle ona kıyâmet gününe kadar böyle azap edilir.Deliğin içinde gördüğün erkekler ve kadınlar, zinâkârlardır. Nehirde gördüğün adam fâiz yiyenlerdir.Büyük ağacın altında gördüğün yaşlı adam İbrahim -aleyhisselâm-’dır.Çevresindeki çocuklar insanların çocuklarıdır.Ateşi yakan ise cehennemin bekçisi Mâlik’tir.İlk girdiğin ev, bütün müslümanların evi, bu ev ise şehitlerin evidir. Ben Cebrail’im. Bu da Mikail’dir.

Başını yukarı kaldır! dedi. Başımı kaldırdım, bir de baktım ki üstümde bulut gibi bir şey duruyor. Bana: İşte bu de senin evindir, dediler.

Ben: Beni bırakın da evime gireyim, dedim.

Ama senin henüz tamamlamadığın bir ömrün var, şayet tamamlamış olsaydın, evine girerdin, dediler.” [3]

Abdullah b. Abbas’tan -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunan hadiste, o şöyle demiştir:

“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- (bir gün) Medine’de bir hurma bahçesinden geçerken kabirlerinde azap çekmekte olan iki insanın sesini işitti. Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘Bu ikisi azap çekiyorlar.Çektikleri azap da büyük bir şey değildir (kolay olan, fakat ondan korunmaları nefislerine zor gelen bir şey idi.) Oysa o şey, nüyük günah idi.’ Sonra şöyle buyurdu: ‘Evet! Onlardan birisi, idrar sıçrantısına karşı korunmaz, diğeri ise (insanlar arasında) laf getirip-götürürdü.Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem- sonra yaprağı olmayan yaş bir hurma dalı isteyerek onu ikiye ayırdı. Bir parçasını birinin üzerine dikti, diğerini de öbürünün üzerine dikti ve: ‘Bu iki dal, yaş kaldıkça o ikisinden azabın hafifletimesini ümit ederim’ buyurdu.” [4]

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hadiste, azabın hafifletilmesini, iki hurma dalının yaş kalmasıyla sınırlı kılmıştır.

Ebu Hureyre’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- o şöyle buyurmuştur:

“Vaktiyle kendini beğenmiş bir adam güzel elbisesini giymiş, çalım satarak yürüyordu. Allah Teâlâ onu yerin dibine geçiriverdi. O şahıs kıyâmete kadar debelenerek yerin dibini boylamaya devam edecektir.” [5]

Berâ b. Âzib’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Ensar’dan bir adamın cenâzesini defnetmek için çıktık, kabre geldiğimizde kabir henüz kazılmamıştı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- oturunca, biz de onun meclisine saygıdan dolayı sanki başımızda kuş duruyormuşçasına hepimiz hareketsiz bir şekilde onun etrafında oturduk. Elinde bir çubuk vardı ve düşünceli bir şekilde çubuğun bir ucuyla yeri eşeliyordu.Başına kaldırdı ve -iki veya üç defa-: ‘Kabir azabından Allah’a sığının, buyurdu. Sonra şöyle buyurdu: Mümin kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman ona gökten yüzleri sanki güneş gibi olan beyaz yüzlü melekler iner.Yanlarında cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği yere otururlar. Sonra ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der: Ey güzel ruh, çık ve Rabbinin mağfiretine ve rızâsına gel.Bunun üzerine o ruh, tulumun ağzından damlayan bir damla gibi çıkar ve ölüm meleği onu alır.Ölüm meleği, mü’min kulun ruhunu aldığında, melekler onu göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar.Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve bu kefene koyarlar.O ruhtan, yeryüzünde bulunan en güzel mis kokusu gibi bir koku çıkar.Onu melekler arasından geçirirken: Bu güzel ruh nedir? derler.Dünyadaki en güzel isimlerini söyleyerek: ‘Falan oğlu falandır’ derler. Dünya semâsına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. Melekler onun için kapının açılmasını isterler. Onlara kapı açılır. Bunun üzerine yedinci semâya ulaşıncaya kadar her semâda bulunan Allah’a yakın melekler o ruha eşlik ederler.Nihâyet Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: ‘Kulumun amel defterini, İlliyyîn’e yazın ve ruhunu yeryüzüne geri gönderin.Çünkü ben, onları ondan (topraktan) yarattım ve yine ona döndüreceğim.Bir defa daha onları (hesaba çekmek üzere) topraktan çıkaracağım.’ Bunun üzerine mü’min kulun ruhu bedenine iâde edilir. Ardından iki melek yanına gelip onu oturturlar ve:

Rabbin kimdir? derler.

Mü’min kul: Rabbim Allah’tır, der.

Onlar: Dinin nedir? derler.

Mümin kul:Dinim İslâm’dır, der.

Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.

Mümin kul: O Allah’ın elçisidir, der.

Onlar: Sana bunları bildiren nedir? derler.

Mümin kul: Allah’ın kitabını okudum, ona inandım ve onu tasdik ettim, der.

Bunun üzerine semâdan bir ses gelir: Kulum doğru söyledi. Cennet’ten bir yer döşeyin (makamını hazırlayın),onu cennet elbiselerinden giydirin ve ona cennetten bir kapı açın, der.Bunun üzerine ona cennetin esintisinden ve güzel kokusundan kokular gelir, gözünün görebileceği yere kadar kabri genişletilir. Sonra ona, güzel yüzlü, güzel elbiseli ve güzel kokular içerisinde olan birisi gelir ve seni mutlu edecek şeyle sevin.Bugün sana va’d olunan gündür, der.Bunun üzerine o: Sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün nedir,der.O: Ben, senin sâlih amelinim der.Bunu işitince,Yâ Rabbi! Kıyâmeti çabuk kopar ki, âileme ve malıma kavuşayım, der.

Kâfir kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman, yanlarında kaba ve sert elbise olan siyah yüzlü melekler gelir ve onun görebileceği bir yerde otururlar.Sonra ölüm meleği onun yanına gelip başucunda oturur ve ona: Ey çirkin ruh, haydi çık! Allah’ın öfkesine ve gazabına gel! der.Bunun üzerine ruhu bedenine dağılır ve ıslak yüne dolaşan pıtrağın[6] yünden çekilip çıkarıldığı gibi, ölüm meleği onun ruhunu bedeninden çekip alır (ruhu bedeninden güçlükle ayrılır).Ölüm meleği ruhunu alınca da, melekler onu göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar.Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve kaba ve sert elbisenin içine koyarlar. Ondan yeryüzünde bulunan en pis leş kokusu gibi bir koku çıkar. Onu semâya yükseltirler.Her semâda bulunan meleklerin yanından geçerken onlar: “Bu pis ruh kimindir? derler. Melekler, dünyadaki en kötü ismini söyleyerek:”Falan oğlu falandır, derler.Dünya semâsına gelince, onun için semânın kapılarının açılmasını isterler, fakat ona kapılar açılmaz.Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu:”(Öldükleri zaman) onlar (ın ruhların)a gök kapıları açılmaz ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler.Suçluları işte böyle cezâlandırırız.”(A’râf Sûresi: 40)

Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: “Onun amel defterini Siccîn’e ( en aşağı tabakaya) yazın”. Sonra onun ruhu, gökten yere fırlatılıp atılır. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu: “Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp de parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış veya rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış kimse gibidir.” (Hac Sûresi:31). Ardından ruhu bedenine iâde olunur da (Münker ve Nekir adlı) iki melek ona gelip yanına oturur ve:

Rabbin kimdir? derler.

Kâfir kul: Şey şey, bilmiyorum,der.

Onlar:Dinin nedir? derler.

Kâfir kul: Şey şey, bilmiyorum, der.

Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.

Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.

Bunun üzerine semâdan bir ses: ‘Yalan söyledi, ona cehennem’deki yerini hazırlayın ve ona cehennemden bir kapı açın’ der.Cehennem ateşinin sıcağından ve sıcak rüzgârından gelir ve kaburgaları birbirine geçecek şekilde kabri ona daraltılır.Çirkin yüzlü, kötü elbiseli ve pis kokulu bir adam ona gelir ve şöyle der: Seni üzecek şeye sevin! Bugün, va’d olunduğun gündür.Kâfir ruh ona: Sen kimsin? Çirkin yüz kötülük getirdi, der. O da: Ben senin çirkin amelinim, der.Bunun üzerine: Rabbim! Kıyameti koparma, der.”[7]

İkincisi: Belirli bir süreye kadar azap edildikten sonra kabir azabı kesilir.

Bu azap türü, günahları az olan bazı günahkâr mü’minler içindir. Bu kimseler, günahlarına göre azap görecekler, -aynı cehennemde azap görüp de sonra onlardan azabın giderileceği gibi-, daha sonra azap onlardan hafifletilecektir.

Ölünün yakın akrabası veya başkası tarafından kendisi için yaptığı duâ, verdiği sadaka, yaptığı istiğfar veya haccın sevabının kendisine ulaşmasından dolayı kabir azabı ölüden kaldırılabilir.” [8]

Allah Teâlâ’dan bize rahmetiyle muamelede bulunmasını dileriz.

Allah Teâlâ, Peygamberimiz Muhammed’e salât ve selâm eylesin.

KABİR AZABINA GÖTÜREN SEBEPLER

Burada kabir azabına götüren birtakım günahları, Kur’an ve sahih sünnetten delilleri ile birlikte zikredeceğiz.

Bu günahlardan bazıları şunlardır:

1- Allah Teâlâ’ya ortak koşmak (şirk) ve O’nu inkâr etmek (küfür).

Nitekim Allah Teâlâ Firavun âilesi hakkında şöyle buyurmuştur:

“Onlar (Firavun âilesi, kabirlerinde azap olunurlar ve hesap gününe kadar) sabah- akşam ateşe sunulurlar: Kıyâmetin kopacağı gün de (yaptıkları kötü amellerine karşılık olarak) Firavun âilesini en şiddetli azaba sokun!” ( Ğâfir Sûresi: 46 )

Allah Teâlâ yine bu konuda şöyle buyurmuştur:

“(Ey Muhammed!) O zâlimleri, ölümün korkunç dehşeti ile boğuşurken, (canlarını alacak olan) melekler de ellerini uzatmış bir halde onlara: ‘Haydi düştüğünüz şu durumdan kendinizi kurtarın![1] Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden (iftira etmenizden) dolayı sizler, bugün en alçaltıcı azapla cezâlandırılacaksınız” derlerken onların halini bir görmüş olsaydın.” ( En’âm Sûresi: 93 )

Bunun sebebi ise, kâfir eceli geldiği zaman melekler kendisine onu azapla, işkencelerle, boynuna geçirilecek ateşten halkalar ve zincirlerle, azgın ateşle ve Allah Teâlâ’nın kendisine gazap etmesiyle müjdelerler.Ardından kâfirin ruhu bedenine yayılmaya başlar ve bedeninden çıkmamak için direnir.Bunun üzerine melekler, ruhu bedeninden çıkıncaya kadar ona vurmaya başlarlar ve ona şöyle derler:

“Haydi düştüğünüz şu durumdan kendinizi kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden (iftira etmenizden) dolayı sizler, bugün en alçaltıcı azapla cezâlandırılacaksınız derlerken onların halini bir görmüş olsaydın.” ( En’âm Sûresi: 93 )

Şirkin kabir azabının sebeplerinden birisi olduğuna delâlet eden delillerden birisi de Zeyd b. Sâbit’in -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği hadistir.

Zeyd b. Sâbit -Allah ondan râzı olsun- bu konuda şöyle demiştir:

“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kendisine âit bir katırın üzerinde Neccar oğullarına âit bahçeden geçerken ve bizler onunla birlikte iken katırı yoldan saptı, neredeyse Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’i yere atıyordu.O sırada önümüzde bir de ne görelim altı veya beş veyahut da dört kabir vardı. Bunun üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: Bu kabir sahiplerini kim tanıyor? diye sordu. Orada bulunanlardan birisi:Ben, tanıyorum, dedi.Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: Bunlar ne zaman öldüler? diye sordu. Adam: Şirk zamanında öldüler, dedi. Bunun üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: Şüphesiz bu ümmet, kabirlerinde imtihan olunacaktır.Şayet (işittiğinizde) birbirinizi defnetmemenizden endişe etmeseydim, şahsen işittiğim kabir azabını size de işittirmesi için Allah’a duâ ederdim.Ardından yüzünü bize dönerek: Cehennem azabından Allah’a sığının, dedi.(Sahâbe): Cehennem azabından Allah’a sığınırız, dediler. Kabir azabından Allah’a sığının, dedi.(Sahâbe): Kabir azabından Allah’a sığınırız, dediler.Fitnelerin açık ve kapalı olanından Allah’a sığının, dedi. (Sahâbe): Fitnelerin açık ve kapalı olanından Allah’a sığınırız, dediler. Deccâl’in fitnesinden Allah’a sığının, buyurdu. (Sahâbe): Deccâl’in fitnesinden Allah’a sığınırız, dediler.” ( Müslim, hadis no: 2867 )

Hadiste geçen:

“Şirk zamanında öldüler.” Sözü, şirkin, kabir azabının sebeplerinden birisi olduğuna delildir.

2. Nifâk (münâfıklık), kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Münâfıklar, insanlar içerisinde kabir azabına en lâyık kimselerdir. Nasıl olmasınlar ki! Onlar cehennemin en alt tabasında azap göreceklerdir.

Nitekim Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

“Çevrenizdeki bedevîlerden ve Medine halkından öyle münafıklar vardır ki onlar münâfıklıkta mahâret kazanmışlar (ve bu konuda azgınlaşmışlar)dır.(Ey Muhammed!) Sen onları(n işlerini) bilemezsin, ama biz pek iyi biliriz.Biz, onlara (dünyada öldürülmek ve rezil edilmekle, öldükten sonra da kabir azabı ile olmak üzere) iki defa azap edeceğiz. Sonra da (kıyâmet günü) müthiş bir azaba itileceklerdir.” ( Tevbe Sûresi: 101 )

Katâde ve Rabî’ b. Enes, Allah Teâlâ’nın:

“Biz, onlara iki defa azap edeceğiz”

“Birincisi dünyada, ikincisi ise kabir azabıdır.” şeklinde tefsir etmişlerdir.

İki meleğin sorgusu ve kabir fitnesi hakkında rivâyet edilen hadisin birçok rivâyetinde münâfık veya şüpheci ismi açıkça belirtilmiştir.

Nitekim Enes b. Mâlik’in -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği hadiste, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Kul, kabrine konduğu ve arkadaşları geri dönüp gittiklerinde onların ayakkabılarının seslerini işitir. İki melek kendisine gelip onu oturtarak: Şu adam Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- hakkında ne derdin? diye sorarlar. Mü’min: Onun, Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim, diye cevap verir.Bunun üzerine ona: Cehennemdeki yerine bak! Allah, onun yerine sana cennetten bir yer verdi, denilir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki: O (cennet ve cehennemdeki) iki makamını birlikte görür. Kâfir veya münâfık ise şöyle cevap verir: Bilmiyorum. Ben, insanların dedikleri gibi diyordum. Bunun üzerine ona şöyle denilir: Ne hak ve doğru olanı bildin, ne de Kur’an’ı okudun. Sonra iki kulağının arasına demir bir balyozla öyle vurulur ki haykırıp feryat koparır. Öyle ki insanlar ve cinler dışında, onlara yakın olan hayvanlar ve melekler bu feryadı işitir.” ( Buhârî, hadis no: 1273 )

Esmâ binti Ebî Bekr’in -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet ettiği hadiste ise, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Ben, şu makamımda görmediğim hiçbir şey yoktur. Hatta cennet ve cehennemi bile gördüm. Andolsun ki sizin, Deccâl’in fitnesine yakın veya benzer bir şekilde kabirlerde imtihan olunacağınız bana vahyedildi. Mü’min veya müslüman -Esmâ’nın, yakın mı yoksa benzer mi dediğini bilmiyorum-. Sizden birinize kabrinde iki melek gelecek ve ona şöyle diyecektir: Bu adamı (Muhammed’i) nasıl bilirsin? Mü’min veya yakînen inanan kimseye gelince, -Esmâ’nın, mü’min mi yoksa yakînen inanan kimse mi dediğini bilmiyorum-. O şöyle diyecektir: Muhammed, Allah’ın elçisidir. O, bize mucizeler ve hidâyet getirdi, biz de onun dâvetini kabul edip ona itaat ettik. -Üç defa. Bunun üzerine ona şöyle denilir: Uyu. Zaten biz senin ona îmân ettiğini biliyorduk.Güzel bir şekilde uyu.Münâfık veya şüpheci kimseye gelince, -Esmâ’nın, münâfık mı yoksa şüpheci kimse mi dediğini bilmiyorum- o şöyle diyecektir: Bilmiyorum. İnsanların bir şeyler söylediklerini işittim, ben de öyle söyledim.” ( Buhârî ve Müslim )

3. Allah Teâlâ’nın helâl kıldığını haram kılmak, haram kıldığını da helâl kılmak sûretiyle Allah Teâlâ’nın dînini değiştirmek, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Allah Teâlâ’nın dînini değiştirmenin, kabir azabının sebeplerinden birisi olduğuna, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hadisi delâlet etmiştir.

Nitekim Ebu Hureyre’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Ben,Amr b. Âmir b. Luhay el-Huzâî’yi, cehennemde barsaklarını sürüklerken gördüm. Çünkü o, salma hayvanları, putlara adak olsun diye ilk salıveren (sâibe bırakan) kimse (bunu yapanların önderi) idi.” ( Buhârî, hadis no: 4623 )

Hadiste geçen ‘Sâibe’den kasıt; deve, sığrı veya koyundur.Mekkeliler bu hayvanları meralara salarlardı. Bu havyanların üzerine binilmez, etleri yenilmez ve üzerinde bir şey taşınmazdı. Bazıları ise malından bir şeyleri adak olarak adar ve onu sâibe kılardı.

Şeyhul-İslâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

“Araplar, İbrahim ve İsmail -aleyhimasselâm-’ın inşa etmiş olduğu Beytullah’a komşu olan İsmâil ve başkasının neslinden olan kimselerdir.Onlar, İbrahim -aleyhisselâm-’ın dîni üzere olan hanif kimseler idiler.Taki Huzâa kabilesinin ileri geleni olan Amr b. Luhay onların dînini değiştirdi.Amr b. Luhay, İbrahim -aleyhisselâm-’ın dînini ilk olarak şirkle değiştiren ve Allah’ın haram kılmadığı şeyleri haram kılan kimsedir.Bunun içindir ki Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle demiştir:

“Ben, Amr b. Âmir b. Luhay el-Huzâî’yi, cehennemde barsaklarını sürüklerken gördüm.” ( ‘Dekâiku’t-Tefsîr’, cilt: 2, sayfa: 71 )

4. İdrar sıçrantısından korunmamak ve insanların arasını bozmak amacıyla koğuculuk yapmak, insanlar arasında laf taşımak, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Nitekim Abdullah b. Abbas’tan -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- iki kabre uğradı ve şöyle buyurdu:

‘Şüphesiz ki o ikisi azap çekiyorlar. Çektikleri azap da büyük bir şey değildir (kolay olan, fakat ondan korunmaları nefislerine zor gelen bir şey idi.) Oysa o şey, büyük günah idi.’ Onlardan birisi, idrar sıçrantısına karşı korunmazdı. Diğeri ise (insanlar arasında) laf getirip-götürürdü. Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem- sonra yaş bir dalını alarak ortasından ikiye ayırdı ve her bir parçasını bir kabrin üzerine dikti. Sahâbe: Ey Allah’ın elçisi! Bunu niçin yaptın? diye sorduklarında o şöyle buyurmuştur: Bu iki dal, yaş kaldıkça o ikisinden azabın hafifletimesini ümit ederim.” ( Buhârî, hadis no: 218, Müslim, hadis no: 292 )

Yine, Abdullah b. Abbas’tan -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki kabir azabının geneli, idrar sebebiyledir. O halde idrardan sakının/uzak durun.” ( Dârekutnî rivâyet etmiş, Elbânî de ‘Sahîhu’t-Terğîb ve’t-Terhîb’, cilt: 1, sayfa: 152′de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.)

5. Gıybet (müslüman kardeşini, onun hoşuna gitmeyen bir şeyle anman), kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Bunun içindir ki İmam Buhârî, “Kitâbu’l-Cenâiz’de “Kabir azabı, gıybet ve idrar sebebiyledir” sözüyle açıklamış, sonra bu bölümde, -gıybet lafzı değil de koğuculuk lafzı geçmesine rağmen- yukarıda geçen iki kabir sahibinin hadisini rivâyet etmiştir.Fakat Buhârî’nin âdeti olduğu üzere, o hadisin diğer rivâyetlerine işâret ederdi.

Nitekim Ebu Bekra’dan -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- iki kabre uğradı ve şöyle buyurdu:

‘Şüphesiz ki o ikisi azap çekiyorlar. Çektikleri azap da büyük bir şey değildir (kolay olan, fakat ondan korunmaları nefislerine zor gelen bir şey idi.) Oysa o şey, büyük günah idi.Onlardan birisi,idrar sebebiyle azap çekiyor.Diğeri ise gıybet sebebiyle azap çekiyor.” ( İmam Ahmed rivâyet etmiş, Elbânî de ‘Sahîhu’t-Terğîb ve’t-Terhîb’, cilt: 1, sayfa: 66′da hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.)

6. Yalan söylemek, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Nitekim Semure b. Cundub’un -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği uzunca hadiste, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Yürüdük, sonunda sırt üstü uzanmış bir adama vardık. Başucunda ise ayakta elinde demir bir çengel vardı.Bu adam çengeli avurtunun içinden ensesine kadar sokuyordu. Burnunun içinden ensesine kadar sokuyordu. Gözünün içinden ensesine kadar sokuyordu. Sonra da yüzünün bir tarafına yaptığını, diğer tarafına da yapıyordu.Bir tarafı iyi olunca, o zaman bu tarafa dönüp tekrar aynısını yapıyordu.

Ben: Subhanallah, bu ikisi de nedir? dedim.

Sonra Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hadisin sonunda azap gören bu kimse hakkında şöyle buyurmuştur:

“Demir çengel ile avurtunun içinden sokulup ensesine kadar paçalanan, burnunun içinden sokulup ensesine kadar parçalanan, gözünün içinden sokulup ensesine kadar parçalanan adam adam, yalancıdır.Yalan konuşur, kendisinden her tarafa yalan taşınırdı. (İşte bu sebeple kıyâmet gününe kadar ona böyle azap edilir.)” ( Buhârî, hadis no:7074 )

7. Kur’an’ı öğrendikten sonra onu terketmek ve farz namazı uyuyarak geçirmek, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Nitekim Semure b. Cundub’un -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği uzunca hadiste, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Biz, sırt üstü uzanmış bir adama vardık. Başucunda ise ayakta elinde taş bulunan bir adam vardı, taşla başını parçalıyordu.Taşı vurduğunda taş yuvarlanıp gidiyor, o da taşı almak için arkasından gidiyordu, tekrar geri geldiğinde başı iyi olup eski halini alıyor, adam tekrar gelip önceki yaptığının aynısını yapıyordu.

Ben: Subhanallah! Bu ikisi de nedir? dedim.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hadisin sonunda bu kimse hakkında şöyle buyurmuştur:

“Başının taşla parçalandığını gördüğün adam, Allah kendisine Kur’an’ı öğrettiği halde, uykuyu Kur’an’a tercih eder, gündüz de Kur’an-ı Kerim’e göre hareket etmezdi. İşte bu nedenle ona kıyâmet gününe kadar böyle azap edilir.”

Başka bir rivâyette ise şöyle buyurmuştur:

“Yanına geldiğinde başının taşla parçalandığını gördüğün birinci adam, Kur’an’ı öğrendiği halde, ona reddeden ve farz namazı kılmadan uyuyan kimsedir.” (Buhârî, hadis no:7076 )

Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

“Bu ikinci rivâyetin, birinci rivâyetten daha açık olduğunu belirtmiştir.Çünkü birinci rivâyetin zâhirine bakılırsa, bu kimse geceleyin Kur’an okumayı terkettiğinden dolayı azap görür.İkinci rivâyet ise, farz namazı kılmadan uyuduğundan dolayı azap göreceğine delâlet etmektedir.”

Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet etsin- devamla şöyle demiştir:

“Azabın, her iki durum için yani Kur’an okumayı terketmesi ve Kur’an’a göre hareket etmemesi sebebiyle olması muhtemeldir.”

Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet etsin- yine şöyle demiştir:

“İbn-i Hubeyre demiştir ki: Kur’an’ı ezberledikten sonra onu reddetmek, büyük bir cinâyettir.Çünkü bu durum, Kur’an’da reddedilmesi gereken şeyin olduğu zannını vermektir.Bu kimse, en değerli şeyi reddedince, insan bedeninin en şerefli yeri olan başı taşla parçalanmak sûretiyle cezalandırılmıştır.” (Fethu’l-Bârî, cilt: 3, sayfa: 251 )

8. Fâiz yemek, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Nitekim Semure b. Cundub’un -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği uzunca hadiste, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Yürüdük, sonunda bir nehre geldik. Semure: Zannedersem, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- nehrin rengi kan gibi diyordu, dedi. Bir de ne görelim! Nehirde yüzen bir adam vardı, nehrin kıyısında da yanında birçok taş bulunan bir adam vardı.Nehirdeki adam gelip dışarı çıkmak istediğinde nehrin kıyısında yanında birçok taş bulunan adam onun ağzına bir taş atıyor, adam da tekrar nehirde yüzmeye başlıyordu. Adam nehirden çıkmak için geldiğinde her defasında ağzına bir taş atıp yerine döndürüyordu.

Ben: Bu da nedir? dedim:

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hadisin sonunda bu kimse hakkında şöyle buyurmuştur:

“Nehirde yüzerken gördüğün ve ağzına taş atılan adam, fâiz yiyendir.”

9. Zinâ etmek, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Nitekim Semure b. Cundub’un -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği uzunca hadiste, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Yürüdük, sonunda tandır gibi bir deliğe vardık. Semure: Zannedersem, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: Tandırın içinden birtakımuğultular ve sesler geliyor, diyordu, dedi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- dedi ki: Tandırın içine baktık, bir de ne görelim! İçinde çırılçıplak erkekler ve kadınlar vardı ve altınlarından onlara kızgın ateş geliyordu.Kızgın ateş onlara altlarından geldikçe, haykırıryorlardı.

Ben ikisine : Bunlar da kimdir? dedim:

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hadisin sonunda bu kimse hakkında şöyle buyurmuştur:

“Tandırın yapısı gibi deliğin içinde gördüğün çırılçıplak olan erkekler ve kadınlar, zinâkâr erkekler ve kadınlardır.”

10. İnsanlara iyiyliği emretmek, ama kendi nefsini unutmak (söyledikleriyle amel etmemek), kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Enes b. Mâlik’ten -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“İsrâ’ya götürüldüğüm gece (Mîraç gecesi), dudakları ateşten makaslarla kesilen adamlar gördüm.Bunun üzerine ben: Ey Cebrâil! Bunlar kimdir? diye sordum. Cebrail dedi ki: Bunlar, ümmetinden hatipler (konuşmacılar) olup, Kur’an’ı okudukları halde, insanlara iyiliği emredip kendilerini unutanlardır. Onlar akıl etmezler mi?” ( İmam Ahmed Müsnedi, cilt: 3, sayfa: 120, Elbânî de “Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha”, sayfa: 291′de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. )

Başka bir rivâyette Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“İsra’ya götürüldüğüm gece (Mîraç gecesi), dudakları ateşten makaslarla kesilen ve her kesildikçe tekrar dudakları uzayan bir topluluğun yanından geçtim. Bunun üzerine ben: Ey Cebrail! Bunlardır kimlerdir? diye sordum, Cebrail dedi ki: Bunlar yapmadıkları şeyleri söyleyen, Allah’ın Kitabını okuyup da onunla amel etmeyen ümmetinden hatiplerdir.” (Beyhakî, ‘Şuabu’l-Îmân’da rivâyet etmiş, Elbânî de ‘Sahîhu’l-Câmi’, sayfa: 128′de sahih olduğunu belirtmiştir.

Ebu Umâme el-Bâhilî’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’i şöyle derken işittim, demiştir:

“Ben uyuyorken, iki adam gelip iki pazularımdan tutarak beni çıkılması zor olan bir dağa götürdüler ve bana: Buraya çık, dediler. Ben de: Buna gücüm yetmez, dedim. Onlar: Sana çıkmanı kolaylaştıracağız, dediler.Bunun üzerine dağa çıkmaya başladım. Dağın ortasına gelince şiddetli sesler işitmeye başladım. Ben: Bu sesler nedir? Diye sorunca: Cehennem halkının feryadıdır, dediler. Sonra tekrar yürümeye başladık.Bir de gördük ki, ayaklarından asılmış, avurtları yarılmış ve bu yarıklardan kan akan bir topluluk var! Ben: Bunlar da kimdir? diye sordum.Oruçlarını vaktinden önce yiyenlerdir, dediler.” ( İbn-i Hibbân ve Hâkim, cilt:1, sayfa: 210, ve 290, Elbânî de “Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha”, sayfa: 3951′de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. )

11. Taksimi yapılmadan ganimet mallarından almak, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Ebu Hureyre’nin -Allah ondan râzı olsun- bazı savaşlarda ganimet malları taksim edilmeden önce ondan elbise alan adam hakkında rivâyet ettiği hadis, buna delildir.

Ebu Hureyre -Allah ondan râzı olsun- bu hadiste şöyle demiştir:

“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Hayber gazvesine çıktık. Allah Teâlâ bize zaferi ihsan etti.Ganimet olarak altın ve gümüşün dışında mallar, yiyecekler ve elbiseler elde ettik. Sonra vâdiye doğru hareket ettik. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanında Dubeyb oğulları kabilesinin Cüzam kolundan Rifâa b. Zeyd adında kendisine hibe edilen bir kölesi de vardı. Vâdiye indiğimizde, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in kölesi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in devesinin üzerindeki yükünü indiriyordu ki bu sırada kendisine bir ok atıldı. Bu ok onun ölümüne sebep oldu.

Bunun üzerine biz: Ey Allah’ın elçisi! Ne mutlu ona şehit oldu, dedik.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

Hayır! (Durum zannettiğiniz gibi değildir!) Nesfim elinde olan Allah’a yemîn olsun ki, Hayber günü (gazvesinde) ganimetler paylaşılmadan önce aldığı (çaldığı ganimet malı) şemle[2], (kabrinde) onun üzerinde tutuşan bir ateş olacaktır.

(Ebu Hureyre) dedi ki: Bunun üzerine insanlar dehşete kapıldılar! Bir adam elinde bir veya iki ayakkabı bağı ile geldi ve: Ey Allah’ın elçisi! Bunu Hayber günü (ganimetler paylaşılmadan önce) almıştım, diyerek onu iâde etti. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

Şayet bunu iâde etmeseydin, (cehennemde) ayakkabının bir veya iki bağı ateşten olacaktı.” ( Buhârî, hadis no: 4234, Müslim, hadis no: 115 )

Hadiste geçen “Ğulûl” kelimesi, gâzinin ganimal malını taksim edilmesi için müslümanların halifesine arzetmeden ondan almasıdır.

12. Kendini beğenmiş bir şekilde elbisesini yerden sürükleyip çalım atarak yürümek, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Nitekim Abdullah b. Ömer’in -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet ettiği hadis buna delildir.Bu hadiste Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Vaktiyle kendini beğenmiş bir adam elbisesini giymiş yerden sürükleyerek ve çalım satarak yürüyordu. Yerin dibine geçiriliverdi. O, kıyâmete kadar debelenerek (bu hal üzere) yerin dibini boylamaya devam edecektir.” ( Buhârî, hadis no:3485, Müslim, hadis no: 2088 )

13. Hacıların mallarını çalmak, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Nitekim Câbir b. Abdullah’ın -Allah ondan ve babasından râzı olsun- Küsûf namazı hakkında rivâyet ettiği hadis buna delildir. Bu hadiste Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Şu namazımda, size vâdolunup da görmediğim hiçbir şey yoktur.Andolsun ki cehennem getirildi.Beni geç kalmış görmenizin sebebi; cehennemin alevinden bana isâbet etmesinden korktuğum içindir.Baston sahibini, cehennemde barsaklarını sürüklerken gördüm. Bu kimse hacının malını bastonuyla çalardı.Bastonuyla hacının malını çalarken, yakalandığında: Bastonuma takılmıştır, derdi.Hacının haberi olmadığında ise malını alıp giderdi.Cehennemde, açlıktan ölünceye kadar bağladığı bir kedi yüzünden azâp edilen ve bu sebeple cehenneme giren kadını da gördüm.O kadın, hayvanı hapsettiğinde ona ne bir şey yedirmiş, ne de yerdeki haşereleri yemesine izin vermişti.” (Müslim, hadis no:904)

14. Hayvanı hapsetmek, ona işkence etmek ve ona acımamak, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Nitekim Câbir b. Abdullah’ın -Allah ondan ve babasından râzı olsun- Küsûf namazı hakkında rivâyet ettiği yukarıdaki hadis buna delildir. Bu hadiste Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Cehennemde, açlıktan ölünceye kadar bağladığı bir kedi yüzünden azâp edilen ve bu sebeple cehenneme giren kadını da gördüm. O kadın, hayvanı hapsettiğinde ona ne bir şey yedirmiş, ne de yerdeki haşereleri yemesine izin vermişti.” (Müslim, hadis no:904)

Beyhakî, “İsbâtu Azâbi’l-Kabr” adlı kitabının 97. sayfasında şöyle demiştir:

“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Küsûf namazını kılarken, kendi zamanında yaşayanların gözlerinde, kabirlerinde kül oldukları ve Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Küsûf namazını kılan hiç kimse onları görmedikleri halde, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- cehennemde barsaklarını sürükleyen adamı, hırsızlıktan dolayı azap gören kimseyi ve kediye azap eden kadını görmüştür.”

15. Borçlu olarak vefât etmek, kabir azabının sebeplerinden birisidir.

Hiç şüphesiz ki ölüye kabrinde zarar veren şeylerden birisi de borçtur.

Nitekim şu hadis buna delildir.

“Sa’d b. el-Atvâl’den rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: Kardeşim vefât edince, ardında üç yüz dinar ve küçük çocuklar bıraktı. Ben de (bu üç yüz dinarı) çocuklara harcamak istedim. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: Şüphesiz ki kardeşin, borcu sebebiyle cennete girmekten engellenmiştir. Git onun borcunu öde! Ben de gittim ve borcunu ödedim. Sonra geldim ve: Ey Allah’ın elçisi! Kardeşimin borcunu ödedim. İki dinar alacağı olduğunu iddiâ eden fakat hiçbir şâhidi olmayan bir kadından başka hiç kimse kalmadı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: Kadına alacağını ver! Zirâ o, (iddiâsında) doğrudur.” ( İmam Ahmed, hadis no: 16776 ve İbn-i Mâce, cilt:2, sayfa: 82′de rivâyet etmişler, Elbânî de ‘Sahîhu’l-Câmi’, sayfa: 1550′de sahih olduğunu belirtmiştir.

KABİR AZABININ ŞEKİLLERİ                                                                                        Hamd, yalnızca Allah’adır. Salât ve selâm da Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’edir.
Kabirdeki azabın şekilleri, -ister kâfir olsun, isterse günahkâr olsun- sahibinin dünyadaki işlediği günaha göre farklıdır. Nitekim bu günah sahipleri için kabirdeki bu azabın niteliğini açıklayan sahih hadisler gelmiştir. Bu hadislerden bazıları şunlardır:
1. Onun başına demir bir balyozla vurulur.
Nitekim Enes b. Mâlik’ten -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
{ الْعَبْدُ إِذَا وُضِعَ فِي قَبْرِهِ وَتُوُلِّيَ وَذَهَبَ أَصْحَابُهُ حَتَّى إِنَّهُ لَيَسْمَعُ قَرْعَ نِعَالِهِمْ، أَتَاهُ مَلَكَانِ فَأَقْعَدَاهُ فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَا كُنْتَ تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ مُحَمَّدٍ – صلى الله عليه وسلم – ؟ فَيَقُولُ: أَشْهَدُ أَنَّهُ عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ. فَيُقَالُ: انْظُرْ إِلَى مَقْعَدِكَ مِنْ النَّارِ! أَبْدَلَكَ اللَّهُ بِهِ مَقْعَدًا مِنْ الْجَنَّةِ قَالَ النَّبِيُّ – صلى الله عليه وسلم -: فَيَرَاهُمَا جَمِيعًا، وَأَمَّا الْكَافِرُ أَوْ الْمُنَافِقُ فَيَقُولُ: لاَ أَدْرِي كُنْتُ أَقُولُ مَا يَقُولُ النَّاسُ. فَيُقَالُ: لاَ دَرَيْتَ وَلاَ تَلَيْتَ. ثُمَّ يُضْرَبُ بِمِطْرَقَةٍ مِنْ حَدِيدٍ ضَرْبَةً بَيْنَ أُذُنَيْهِ فَيَصِيحُ صَيْحَةً يَسْمَعُهَا مَنْ يَلِيهِ إِلاَّ الثَّقَلَيْنِ } [ رواه البخاري ]
“Kul, kabrine konduğu ve arkadaşları geri dönüp gittiklerinde onların ayakkabılarının seslerini işitir. İki melek kendisine gelip onu oturtarak: Şu adam Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- hakkında ne derdin? diye sorarlar. Mü’min: Onun, Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim, diye cevap verir.Bunun üzerine ona: Cehennemdeki yerine bak! Allah, onun yerine sana cennetten bir yer verdi, denilir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki: O iki makamını birlikte görür. Kâfir veya münâfık ise şöyle cevap verir: Bilmiyorum. Ben, insanların dedikleri gibi diyordum. Bunun üzerine ona şöyle denilir: Ne hak ve doğru olanı bildin, ne de Kur’an’ı okudun. Sonra iki kulağının arasına demir bir balyozla öyle vurulur ki haykırır ve feryat koparır ki insanlar ve cinlere dışında, onlara yakın olan hayvanlar ve melekler bu haykırış ve feryadı işitir.” [1]
2. Ona kabrinde ateşten yatak serilir.
3. Ona ateşten gömlek giydirilir.
4. Ona cehenneme giden bir kapı açılır.
5.Ona kabri daraltılır.
6. Başına büyük bir balyozla vurulur. Şayet onunla bir dağa vurulmuş olsaydı, dağ toprak olurdu.
7. Âhirette azap ile müjdelenir. Bundan dolayı için kıyâmetin kopmamasını temennî eder.
Berâ b. Âzib’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
{ خَرَجْنَا مَعَ النَّبِيِّ – صلى الله عليه وسلم – فِي جِنَازَةِ رَجُلٍ مِنْ الْأَنْصَارِ فَانْتَهَيْنَا إِلَى الْقَبْر وَلَمَّا يُلْحَدْ فَجَلَسَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – وَجَلَسْنَا حَوْلَهُ، وَكَأَنَّ عَلَى رُءُوسِنَا الطَّيْرَ، وَفِي يَدِهِ عُودٌ يَنْكُتُ فِي الْأَرْضِ، فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَقَالَ: اسْتَعِيذُوا بِاللَّهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، -مَرَّتَيْنِ أَوْ ثَلاَثًا- ثُمَّ قَالَ: إِنَّ الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ إِذَا كَانَ فِي انْقِطَاعٍ مِنْ الدُّنْيَا وَإِقْبَالٍ مِنْ الْآخِرَةِ نَزَلَ إِلَيْهِ مَلاَئِكَةٌ مِنْ السَّمَاءِ بِيضُ الْوُجُوهِ،كَأَنَّ وُجُوهَهُمْ الشَّمْسُ، مَعَهُمْ كَفَنٌ مِنْ أَكْفَانِ الْجَنَّةِ، وَحَنُوطٌ مِنْ حَنُوطِ الْجَنَّةِ،حَتَّى يَجْلِسُوا مِنْهُ مَدَّ الْبَصَرِ،ثُمَّ يَجِيءُ مَلَكُ الْمَوْتِ – عليه السلام – حَتَّى يَجْلِسَ عِنْدَ رَأْسِهِ فَيَقُولُ: أَيَّتُهَا النَّفْسُ الطَّيِّبَةُ! اخْرُجِي إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ. قَالَ: فَتَخْرُجُ تَسِيلُ،كَمَا تَسِيلُ الْقَطْرَةُ مِنْ فِي السِّقَاءِ فَيَأْخُذُهَا، فَإِذَا أَخَذَهَا لَمْ يَدَعُوهَا فِي يَدِهِ طَرْفَةَ عَيْنٍ حَتَّى يَأْخُذُوهَا، فَيَجْعَلُوهَا فِي ذَلِكَ الْكَفَنِ، وَفِي ذَلِكَ الْحَنُوطِ، وَيَخْرُجُ مِنْهَا كَأَطْيَبِ نَفْحَةِ مِسْكٍ وُجِدَتْ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، قَالَ: فَيَصْعَدُونَ بِهَا فَلاَ يَمُرُّونَ يَعْنِي بِهَا عَلَى مَلإٍَ مِنْ الْمَلاَئِكَةِ إِلاَّ قَالُوا: مَا هَذَا الرُّوحُ الطَّيِّبُ؟ فَيَقُولُونَ: فُلاَنُ بْنُ فُلاَنٍ بِأَحْسَنِ أَسْمَائِهِ الَّتِي كَانُوا يُسَمُّونَهُ بِهَا فِي الدُّنْيَا حَتَّى يَنْتَهُوا بِهَا إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، فَيَسْتَفْتِحُونَ لَهُ فَيُفْتَحُ لَهُمْ فَيُشَيِّعُهُ مِنْ كُلِّ سَمَاءٍ مُقَرَّبُوهَا إِلَى السَّمَاءِ الَّتِي تَلِيهَا حَتَّى يُنْتَهَى بِهِ إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: اكْتُبُوا كِتَابَ عَبْدِي فِي عِلِّيِّينَ، وَأَعِيدُوهُ إِلَى الْأَرْضِ، فَإِنِّي مِنْهَا خَلَقْتُهُمْ، وَفِيهَا أُعِيدُهُمْ، وَمِنْهَا أُخْرِجُهُمْ تَارَةً أُخْرَى،قَالَ: فَتُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ، فَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ فَيُجْلِسَانِهِ فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَنْ رَبُّكَ ؟ فَيَقُولُ: رَبِّيَ اللَّهُ، فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَا دِينُكَ ؟ فَيَقُولُ: دِينِيَ الْإِسْلاَمُ، فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَا هَذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ ؟ فَيَقُولُ: هُوَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم -، فَيَقُولاَنِ لَهُ: وَمَا عِلْمُكَ ؟ فَيَقُولُ: قَرَأْتُ كِتَابَ اللَّهِ، فَآمَنْتُ بِهِ، وَصَدَّقْتُ، فَيُنَادِي مُنَادٍ فِي السَّمَاءِ أَنْ صَدَقَ عَبْدِي،فَأَفْرِشُوهُ مِنْ الْجَنَّةِ، وَأَلْبِسُوهُ مِنْ الْجَنَّةِ، وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى الْجَنَّةِ، قَالَ: فَيَأْتِيهِ مِنْ رَوْحِهَا، وَطِيبِهَا، وَيُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ مَدَّ بَصَرِهِ، قَالَ: وَيَأْتِيهِ رَجُلٌ حَسَنُ الْوَجْهِ،حَسَنُ الثِّيَابِ، طَيِّبُ الرِّيحِ، فَيَقُولُ: أَبْشِرْ بِالَّذِي يَسُرُّكَ! هَذَا يَوْمُكَ الَّذِي كُنْتَ تُوعَدُ،فَيَقُولُ لَهُ: مَنْ أَنْتَ؟ فَوَجْهُكَ الْوَجْهُ يَجِيءُ بِالْخَيْرِ، فَيَقُولُ: أَنَا عَمَلُكَ الصَّالِحُ، فَيَقُولُ: رَبِّ أَقِمْ السَّاعَةَ حَتَّى أَرْجِعَ إِلَى أَهْلِي، وَمَالِي، قَالَ: وَإِنَّ الْعَبْدَ الْكَافِرَ إِذَا كَانَ فِي انْقِطَاعٍ مِنْ الدُّنْيَا، وَإِقْبَالٍ مِنْ الْآخِرَةِ، نَزَلَ إِلَيْهِ مِنْ السَّمَاءِ مَلاَئِكَةٌ سُودُ الْوُجُوهِ مَعَهُمْ الْمُسُوحُ، فَيَجْلِسُونَ مِنْهُ مَدَّ الْبَصَرِ، ثُمَّ يَجِيءُ مَلَكُ الْمَوْتِ حَتَّى يَجْلِسَ عِنْدَ رَأْسِهِ فَيَقُولُ: أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْخَبِيثَةُ! اخْرُجِي إِلَى سَخَطٍ مِنْ اللَّهِ، وَغَضَبٍ، قَالَ: فَتُفَرَّقُ فِي جَسَدِهِ،فَيَنْتَزِعُهَا كَمَا يُنْتَزَعُ السَّفُّودُ مِنْ الصُّوفِ الْمَبْلُولِ، فَيَأْخُذُهَا فَإِذَا أَخَذَهَا لَمْ يَدَعُوهَا فِي يَدِهِ طَرْفَةَ عَيْنٍ حَتَّى يَجْعَلُوهَا فِي تِلْكَ الْمُسُوحِ، وَيَخْرُجُ مِنْهَا كَأَنْتَنِ رِيحِ جِيفَةٍ وُجِدَتْ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، فَيَصْعَدُونَ بِهَا فَلاَ يَمُرُّونَ بِهَا عَلَى مَلإٍَ مِنْ الْمَلاَئِكَةِ إِلاَّ قَالُوا: مَا هَذَا الرُّوحُ الْخَبِيثُ؟ فَيَقُولُونَ: فُلاَنُ بْنُ فُلاَنٍ بِأَقْبَحِ أَسْمَائِهِ الَّتِي كَانَ يُسَمَّى بِهَا فِي الدُّنْيَا حَتَّى يُنْتَهَى بِهِ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، فَيُسْتَفْتَحُ لَهُ فَلاَ يُفْتَحُ لَهُ، ثُمَّ قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – : {لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ } فَيَقُولُ اللَّهُ – عَزَّ وَجَلَّ -: اكْتُبُوا كِتَابَهُ فِي سِجِّينٍ فِي الْأَرْضِ السُّفْلَى، فَتُطْرَحُ رُوحُهُ طَرْحًا،ثُمَّ قَرَأَ: {حُنَفَاء لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاء فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ } فَتُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ، وَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ فَيُجْلِسَانِهِ فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَنْ رَبُّكَ ؟ فَيَقُولُ: هَاهْ! هَاهْ! لاَ أَدْرِي، فَيَقُولاَنِ لَهُ :مَا دِينُكَ ؟ فَيَقُولُ: هَاهْ! هَاهْ! لاَ أَدْرِي، فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَا هَذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ ؟ فَيَقُولُ:هَاهْ! هَاهْ! لاَ أَدْرِي، فَيُنَادِي مُنَادٍ مِنْ السَّمَاءِ أَنْ كَذَبَ،فَافْرِشُوا لَهُ مِنْ النَّارِ، وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى النَّارِ، فَيَأْتِيهِ مِنْ حَرِّهَا، وَسَمُومِهَا، وَيُضَيَّقُ عَلَيْهِ قَبْرُهُ حَتَّى تَخْتَلِفَ فِيهِ أَضْلاَعُهُ، وَيَأْتِيهِ رَجُلٌ قَبِيحُ الْوَجْهِ، قَبِيحُ الثِّيَابِ، مُنْتِنُ الرِّيحِ، فَيَقُولُ: أَبْشِرْ بِالَّذِي يَسُوءُكَ! هَذَا يَوْمُكَ الَّذِي كُنْتَ تُوعَدُ! فَيَقُولُ: مَنْ أَنْتَ؟ فَوَجْهُكَ الْوَجْهُ يَجِيءُ بِالشَّرِّ، فَيَقُولُ: أَنَا عَمَلُكَ الْخَبِيثُ،فَيَقُولُ:رَبِّ لاَ تُقِمِ السَّاعَةَ } [ رواه أحمد وصححه الألباني في أحكام الجنائز ]
“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Ensar’dan bir adamın cenâzesini defnetmek için çıktık, kabre geldiğimizde kabir henüz kazılmamıştı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- oturunca, biz de onun meclisine saygıdan dolayı sanki başımızda kuş duruyormuşçasına hepimiz hareketsiz bir şekilde onun etrafında oturduk. Elinde bir çubuk vardı ve düşünceli bir şekilde çubuğun bir ucuyla yeri eşeliyordu.Başına kaldırdı ve -iki veya üç defa-: ‘Kabir azabından Allah’a sığının, buyurdu. Sonra şöyle buyurdu: Mümin kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman ona gökten yüzleri sanki güneş gibi olan beyaz yüzlü melekler iner.Yanlarında cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği yere otururlar. Sonra ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der:Ey güzel ruh, çık ve Rabbinin mağfiretine ve rızâsına gel.Bunun üzerine o ruh, tulumun ağzından damlayan bir damla gibi çıkar ve ölüm meleği onu alır.Ölüm meleği, mü’min kulun ruhunu aldığında, melekler onu göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar. Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve bu kefene koyarlar. O ruhtan, yeryüzünde bulunan en güzel mis kokusu gibi bir koku çıkar. Onu melekler arasından geçirirken: Bu güzel ruh nedir? derler.Dünyadaki en güzel isimlerini söyleyerek: ‘Falan oğlu falandır’ derler. Dünya semâsına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. Melekler onun için kapının açılmasını isterler. Onlara kapı açılır. Bunun üzerine yedinci semâya ulaşıncaya kadar her semâda bulunan Allah’a yakın melekler o ruha eşlik ederler. Nihâyet Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: ‘Kulumun amel defterini, İlliyyîn’e yazın ve ruhunu yeryüzüne geri gönderin.Çünkü ben, onları ondan (topraktan) yarattım ve yine ona döndüreceğim.Bir defa daha onları (hesaba çekmek üzere) topraktan çıkaracağım.’ Bunun üzerine mü’min kulun ruhu bedenine iâde edilir. Ardından iki melek yanına gelip onu oturturlar ve:
Rabbin kimdir? derler.
Mü’min kul: Rabbim Allah’tır, der.
Onlar: Dinin nedir? derler.
Mümin kul:Dinim İslâm’dır, der.
Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.
Mümin kul: O Allah’ın elçisidir, der.
Onlar: Sana bunları bildiren nedir? derler.
Mümin kul: Allah’ın kitabını okudum, ona inandım ve onu tasdik ettim, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses gelir: Kulum doğru söyledi. Cennet’ten bir yer döşeyin (makamını hazırlayın),onu cennet elbiselerinden giydirin ve ona cennetten bir kapı açın, der.Bunun üzerine ona cennetin esintisinden ve güzel kokusundan kokular gelir, gözünün görebileceği yere kadar kabri genişletilir. Sonra ona, güzel yüzlü, güzel elbiseli ve güzel kokular içerisinde olan birisi gelir ve seni mutlu edecek şeyle sevin.Bugün sana va’d olunan gündür, der.Bunun üzerine o: Sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün nedir,der.O: Ben, senin sâlih amelinim der.Bunu işitince,Yâ Rabbi! Kıyâmeti çabuk kopar ki, âileme ve malıma kavuşayım, der.
Kâfir kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman, yanlarında kaba ve sert elbise olan siyah yüzlü melekler gelir ve onun görebileceği bir yerde otururlar.Sonra ölüm meleği onun yanına gelip başucunda oturur ve ona: Ey çirkin ruh, haydi çık! Allah’ın öfkesine ve gazabına gel! der.Bunun üzerine ruhu bedenine dağılır ve ıslak yüne dolaşan pıtrağın[2] yünden çekilip çıkarıldığı gibi, ölüm meleği onun ruhunu bedeninden çekip alır (ruhu bedeninden güçlükle ayrılır).Ölüm meleği ruhunu alınca da, melekler onu göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar.Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve kaba ve sert elbisenin içine koyarlar. Ondan yeryüzünde bulunan en pis leş kokusu gibi bir koku çıkar. Onu semâya yükseltirler. Her semâda bulunan meleklerin yanından geçerken onlar: “Bu pis ruh kimindir? derler. Melekler, dünyadaki en kötü ismini söyleyerek:”Falan oğlu falandır, derler.Dünya semâsına gelince, onun için semânın kapılarının açılmasını isterler, fakat ona kapılar açılmaz.Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu:”(Öldükleri zaman) onlar (ın ruhların)a gök kapıları açılmaz ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler. Suçluları işte böyle cezâlandırırız.” [3]
Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: “Onun amel defterini Siccîn’e ( en aşağı tabakaya) yazın”. Sonra onun ruhu, gökten yere fırlatılıp atılır. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu: “Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp de parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış veya rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış kimse gibidir.” [4]
Ardından ruhu bedenine iâde olunur da (Münker ve Nekir adlı) iki melek ona gelip yanına oturur ve:
Rabbin kimdir? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Onlar: Dinin nedir? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses: ‘Yalan söyledi, ona cehennem’deki yerini hazırlayın ve ona cehennemden bir kapı açın’ der.Cehennem ateşinin sıcağından ve sıcak rüzgârından gelir ve kaburgaları birbirine geçecek şekilde kabri ona daraltılır.Çirkin yüzlü, kötü elbiseli ve pis kokulu bir adam ona gelir ve şöyle der: Seni üzecek şeye sevin! Bugün, va’d olunduğun gündür. Kâfir ruh ona: Sen kimsin? Çirkin yüz kötülük getirdi, der. O da: Ben senin çirkin amelinim, der. Bunun üzerine: Rabbim! Kıyameti koparma, der.”[5]
8. Yerin dibine geçirilir.
Abdullah b. Ömer’den -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- o şöyle buyurmuştur:
{ بَيْنَمَا رَجُلٌ يَجُرُّ إِزَارَهُ مِنَ الْخُيَلاَءِ خُسِفَ بِهِ فَهُوَ يَتَجَلْجَلُ فِي الْأَرْضَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ } [ رواه البخاري ومسلم ]
“Vaktiyle kendini beğenmiş bir adam elbisesini giymiş yerden sürükleyerek ve çalım satarak yürüyordu.Yerin dibine geçiriliverdi. O şahıs kıyâmete kadar debelenerek (bu hal üzere) yerin dibini boylamaya devam edecektir.” [6]
9. Demir çengel avurtunun içinden ensesine kadar sokulur.
10. Başı taşla parçalanır.
11. Üstü dar, altı geniş bir tandırın içinde ateş verilerek yakılır.
12. Kandan bir nehrin içinde yüzdürülür ve nehirden her çıkmak istediğinde ağzına bir taş konularak tekrar nehrin ortasına gönderilir.
Nitekim Semure b. Cündub’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle anlatır:
{كَانَ النَّبِيُّ – صلى الله عليه وسلم – إِذَا صَلَّى صَلاَةً أَقْبَلَ عَلَيْنَا بِوَجْهِهِ فَقَالَ: مَنْ رَأَى مِنْكُمُ اللَّيْلَةَ رُؤْيَا؟ قَالَ: فَإِنْ رَأَى أَحَدٌ قَصَّهَا، فَيَقُولُ: مَا شَاءَ اللَّهُ! فَسَأَلَنَا يَوْمًا فَقَالَ: هَلْ رَأَى أَحَدٌ مِنْكُمْ رُؤْيَا؟ قُلْنَا: لاَ. قَالَ: لَكِنِّي رَأَيْتُ اللَّيْلَةَ رَجُلَيْنِ أَتَيَانِي، فَأَخَذَا بِيَدِي فَأَخْرَجَانِي إِلَى الْأَرْضِ الْمُقَدَّسَةِ، فَإِذَا رَجُلٌ جَالِسٌ، وَرَجُلٌ قَائِمٌ بِيَدِهِ كَلُّوبٌ مِنْ حَدِيدٍ، إِنَّهُ يُدْخِلُ ذَلِكَ الْكَلُّوبَ فِي شِدْقِهِ حَتَّى يَبْلُغَ قَفَاهُ، ثُمَّ يَفْعَلُ بِشِدْقِهِ الْآخَرِ مِثْلَ ذَلِكَ وَيَلْتَئِمُ شِدْقُهُ هَذَا فَيَعُودُ فَيَصْنَعُ مِثْلَهُ، قُلْتُ: مَا هَذَا؟ قَالاَ: اِنْطَلِقْ، فَانْطَلَقْنَا حَتَّى أَتَيْنَا عَلَى رَجُلٍ مُضْطَجِعٍ عَلَى قَفَاهُ، وَرَجُلٌ قَائِمٌ عَلَى رَأْسِهِ بِفِهْرٍ أَوْ صَخْرَةٍ فَيَشْدَخُ بِهِ رَأْسَهُ، فَإِذَا ضَرَبَهُ تَدَهْدَهَ الْحَجَرُ، فَانْطَلَقَ إِلَيْهِ لِيَأْخُذَهُ فَلاَ يَرْجِعُ إِلَى هَذَا حَتَّى يَلْتَئِمَ رَأْسُهُ، وَعَادَ رَأْسُهُ كَمَا هُوَ، فَعَادَ إِلَيْهِ فَضَرَبَهُ، قُلْتُ: مَنْ هَذَا؟ قَالاَ: اِنْطَلِقْ، فَانْطَلَقْنَا إِلَى ثَقْبٍ مِثْلِ التَّنُّورِ أَعْلاَهُ ضَيِّقٌ وَأَسْفَلُهُ وَاسِعٌ، يَتَوَقَّدُ تَحْتَهُ نَارًا، فَإِذَا اقْتَرَبَ ارْتَفَعُوا حَتَّى كَادَ أَنْ يَخْرُجُوا، فَإِذَا خَمَدَتْ رَجَعُوا فِيهَا، وَفِيهَا رِجَالٌ وَنِسَاءٌ عُرَاةٌ، فَقُلْتُ: مَنْ هَذَا؟ قَالاَ: اِنْطَلِقْ، فَانْطَلَقْنَا حَتَّى أَتَيْنَا عَلَى نَهَرٍ مِنْ دَمٍ، فِيهِ رَجُلٌ قَائِمٌ عَلَى وَسَطِ النَّهَرِ وَعَلَى شَطِّ النَّهَرِ رَجُلٌ بَيْنَ يَدَيْهِ حِجَارَةٌ فَأَقْبَلَ الرَّجُلُ الَّذِي فِي النَّهَرِ، فَإِذَا أَرَادَ أَنْ يَخْرُجَ رَمَى الرَّجُلُ بِحَجَرٍ فِي فِيهِ فَرَدَّهُ حَيْثُ كَانَ، فَجَعَلَ كُلَّمَا جَاءَ لِيَخْرُجَ رَمَى فِي فِيهِ بِحَجَرٍ فَيَرْجِعُ كَمَا كَانَ، فَقُلْتُ: مَا هَذَا؟ قَالاَ: اِنْطَلِقْ، فَانْطَلَقْنَا حَتَّى انْتَهَيْنَا إِلَى رَوْضَةٍ خَضْرَاءَ، فِيهَا شَجَرَةٌ عَظِيمَةٌ، وَفِي أَصْلِهَا شَيْخٌ وَصِبْيَانٌ، وَإِذَا رَجُلٌ قَرِيبٌ مِنْ الشَّجَرَةِ بَيْنَ يَدَيْهِ نَارٌ يُوقِدُهَا فَصَعِدَا بِي فِي الشَّجَرَةِ، وَأَدْخَلاَنِي دَارًا لَمْ أَرَ قَطُّ أَحْسَنَ مِنْهَا، فِيهَا رِجَالٌ شُيُوخٌ وَشَبَابٌ وَنِسَاءٌ وَصِبْيَانٌ، ثُمَّ أَخْرَجَانِي مِنْهَا فَصَعِدَا بِي الشَّجَرَةَ فَأَدْخَلاَنِي دَارًا هِيَ أَحْسَنُ وَأَفْضَلُ، فِيهَا شُيُوخٌ وَشَبَابٌ، قُلْتُ: طَوَّفْتُمَانِي اللَّيْلَةَ فَأَخْبِرَانِي عَمَّا رَأَيْتُ؟ قَالاَ: نَعَمْ، أَمَّا الَّذِي رَأَيْتَهُ يُشَقُّ شِدْقُهُ فَكَذَّابٌ، يُحَدِّثُ بِالْكَذْبَةِ فَتُحْمَلُ عَنْهُ حَتَّى تَبْلُغَ الْآفَاقَ، فَيُصْنَعُ بِهِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَالَّذِي رَأَيْتَهُ يُشْدَخُ رَأْسُهُ، فَرَجُلٌ عَلَّمَهُ اللَّهُ الْقُرْآنَ، فَنَامَ عَنْهُ بِاللَّيْلِ وَلَمْ يَعْمَلْ فِيهِ بِالنَّهَارِ، يُفْعَلُ بِهِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَالَّذِي رَأَيْتَهُ فِي الثَّقْبِ فَهُمْ الزُّنَاةُ، وَالَّذِي رَأَيْتَهُ فِي النَّهَرِ آكِلُوا الرِّبَا، وَالشَّيْخُ فِي أَصْلِ الشَّجَرَةِ إِبْرَاهِيمُ عَلَيْهِ السَّلاَم، وَالصِّبْيَانُ حَوْلَهُ فَأَوْلاَدُ النَّاسِ، وَالَّذِي يُوقِدُ النَّارَ مَالِكٌ، خَازِنُ النَّارِ، وَالدَّارُ الْأُولَى الَّتِي دَخَلْتَ، دَارُ عَامَّةِ الْمُؤْمِنِينَ، وَأَمَّا هَذِهِ الدَّارُ فَدَارُ الشُّهَدَاءِ، وَأَنَا جِبْرِيلُ وَهَذَا مِيكَائِيلُ فَارْفَعْ رَأْسَكَ، فَرَفَعْتُ رَأْسِي فَإِذَا فَوْقِي مِثْلُ السَّحَابِ، قَالاَ: ذَاكَ مَنْزِلُكَ، قُلْتُ: دَعَانِي أَدْخُلْ مَنْزِلِي، قَالاَ: إِنَّهُ بَقِيَ لَكَ عُمُرٌ لَمْ تَسْتَكْمِلْهُ، فَلَوِ اسْتَكْمَلْتَ أَتَيْتَ مَنْزِلَكَ } [ رواه البخاري ]
“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- sabah namazını kıldırdığı zaman yüzünü bize döner ve ‘Bu gece sizden kim rüya gördü?’ diye sorardı.Eğer birisi rüya görmüş ise onu anlatır, o da: ‘Mâşâallah’ derdi.
Yine bir gün bize: ‘Bu gece sizden kim rüya gördü?’ diye sordu.Biz de: ‘Gören yoktur’ dedik. Bunun üzerine O: ‘Ama ben bu gece bana gelen iki adamı gördüm. Elimden tutup beni Mukaddes Toprağa çıkardılar. Bir de baktım, orada, oturan bir adamla elinde demir çengel olan ayakta bir adam var.Bu adam çengeli avurtunun içinden ensesine kadar sokuyordu.Sonra da avurtunun diğer kenarına sokup aynısını yapıyordu, bu arada diğer tarafı iyi olunca, o zaman bu tarafa dönüp tekrar aynısını yapıyordu.
Ben: Bu nedir? dedim.
Yürü! dediler. Yürüdük, sonunda sırt üstü uzanmış bir adama vardık.Başucunda ise ayakta elinde bir taş bulunan bir adam vardı, taşla başını eziyordu. Taşı vurduğunda taş yuvarlanıp gidiyor, o da taşı almak için arkasından gidiyordu, tekrar geri geldiğinde başı iyi olup eski halini alıyor, adam tekrar gelip başına vuruyordu.
Ben: Bu da kimdir? dedim.
Yürü! dediler. Yürüdük, sonunda tandır gibi bir deliğe vardık, üstü dar, altı geniş olup altında ateş yanıyordu.Ateş yaklaştırıldığında (alevler yükseldikçe) içindekiler de yükseliyor, neredeyse dışarı çıkacak oluyorlar, ateş sakinleşince tekrar içerisine dönüyorlardı. Buranın içerisinde çıplak kadınlar ve erkekler vardı.
Ben: Bunlar da kimdir? dedim:
Yürü! dediler.Yürüdük, sonunda içerisinde ortasında bir adam bulunan kandan bir nehre vardık.Nehrin kıyısında önünde birtakım taşlar bulunan bir adam vardı.Nehirdeki adam gelip dışarı çıkmak istediğinde nehrin kıyısındaki adam onun ağzına bir taş atarak onu bulunduğu yere gönderiyordu. Adam çıkmak için geldiğinde her defasında ağzına bir taş atıp yerine döndürüyordu.
Ben: Bu da nedir? dedim:
Yürü! dediler.Yürüdük, sonunda içerisinde büyük bir ağacın bulunduğu yemyeşil bir bahçeye vardık. Ağacın dibinde yaşlı bir adamla birtakım çocuklar vardı. Bir de baktım ki ağacın yakınında, önünde yakıp tutuşturduğu ateş bulunan bir adam var.Sonunda beni ağacın içinden yukarı çıkararak bir eve girdirdiler ki bu evden daha güzelini asla görmedim.Evin içerisinde yaşlısından gencine birtakım erkekler, kadınlar ve çocuklar vardı. Sonra beni buradan çıkarıp yine ağaçtan yukarı kaldırdılar ve bir eve girdirdiler ki bu ev daha güzel ve daha değerli idi. Yine buranın da içerisinde yaşlılar ve gençler vardı.
Ben: Bu gece beni gezdirip dolaştırdınız, şimdi gördüklerimin ne olduğunu bana haber verin bakalım, dedim.
Olur, dediler.
Avurtu yarılıp parçalandığını gördüğün adam, yalancıdır. Yalan konuşur, kendisinden her tarafa yalan taşınırdı.İşte bu sebeple kıyâmet gününe kadar ona böyle azap edilir. Başının taşla parçalandığını gördüğün adam, Allah kendisine Kur’an’ı öğrettiği halde, uykuyu Kur’an’a tercih eder, gündüz de Kur’an-ı Kerim’e göre yaşamazdı. İşte bu nedenle ona kıyâmet gününe kadar böyle azap edilir.Deliğin içinde gördüğün erkekler ve kadınlar, zinâkârlardır. Nehirde gördüğün adam fâiz yiyenlerdir.Büyük ağacın altında gördüğün yaşlı adam İbrahim -aleyhisselâm-’dır.Çevresindeki çocuklar insanların çocuklarıdır.Ateşi yakan ise cehennemin bekçisi Mâlik’tir.İlk girdiğin ev, bütün müslümanların evi, bu ev ise şehitlerin evidir. Ben Cebrail’im. Bu da Mikail’dir.
Başını yukarı kaldır! dedi. Başımı kaldırdım, bir de baktım ki üstümde bulut gibi bir şey duruyor. Bana: İşte bu de senin evindir, dediler.
Ben: Beni bırakın da evime gireyim, dedim.
Ama senin henüz tamamlamadığın bir ömrün var, şayet tamamlamış olsaydın, evine girerdin, dediler.” [7]
Başka bir rivâyette Semure b. Cündub -Allah ondan râzı olsun- şöyle anlatır:
{كَانَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – مِمَّا يُكْثِرُ أَنْ يَقُولَ لِأَصْحَابِهِ: هَلْ رَأَى أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنْ رُؤْيَا؟ قَالَ: فَيَقُصُّ عَلَيْهِ مَنْ شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَقُصَّ، وَإِنَّهُ قَالَ ذَاتَ غَدَاةٍ: إِنَّهُ أَتَانِي اللَّيْلَةَ آتِيَانِ وَإِنَّهُمَا ابْتَعَثَانِي وَإِنَّهُمَا قَالا لِي: انْطَلِقْ. وَإِنِّي انْطَلَقْتُ مَعَهُمَا وَإِنَّا أَتَيْنَا عَلَى رَجُلٍ مُضْطَجِعٍ وَإِذَا آخَرُ قَائِمٌ عَلَيْهِ بِصَخْرَةٍ وَإِذَا هُوَ يَهْوِي بِالصَّخْرَةِ لِرَأْسِهِ فَيَثْلَغُ رَأْسَهُ فَيَتَهَدْهَدُ الْحَجَرُ هَا هُنَا فَيَتْبَعُ الْحَجَرَ فَيَأْخُذُهُ فَلَا يَرْجِعُ إِلَيْهِ حَتَّى يَصِحَّ رَأْسُهُ كَمَا كَانَ ثُمَّ يَعُودُ عَلَيْهِ فَيَفْعَلُ بِهِ مِثْلَ مَا فَعَلَ الْمَرَّةَ الْأُولَى، قَالَ: قُلْتُ لَهُمَا سُبْحَانَ اللَّهِ مَا هَذَانِ؟ قَالَ: قَالاَ لِي: انْطَلِقْ، انْطَلِقْ قَالَ: فَانْطَلَقْنَا فَأَتَيْنَا عَلَى رَجُلٍ مُسْتَلْقٍ لِقَفَاهُ وَإِذَا آخَرُ قَائِمٌ عَلَيْهِ بِكَلُّوبٍ مِنْ حَدِيدٍ وَإِذَا هُوَ يَأْتِي أَحَدَ شِقَّيْ وَجْهِهِ فَيُشَرْشِرُ شِدْقَهُ إِلَى قَفَاهُ وَمَنْخِرَهُ إِلَى قَفَاهُ وَعَيْنَهُ إِلَى قَفَاهُ قَالَ وَرُبَّمَا قَالَ أَبُو رَجَاءٍ فَيَشُقُّ قَالَ ثُمَّ يَتَحَوَّلُ إِلَى الْجَانِبِ الْآخَرِ فَيَفْعَلُ بِهِ مِثْلَ مَا فَعَلَ بِالْجَانِبِ الْأَوَّلِ فَمَا يَفْرُغُ مِنْ ذَلِكَ الْجَانِبِ حَتَّى يَصِحَّ ذَلِكَ الْجَانِبُ كَمَا كَانَ ثُمَّ يَعُودُ عَلَيْهِ فَيَفْعَلُ مِثْلَ مَا فَعَلَ الْمَرَّةَ الْأُولَى، قَالَ: قُلْتُ: سُبْحَانَ اللَّهِ! مَا هَذَانِ؟ قَالَ: قَالاَ لِي: انْطَلِقْ، انْطَلِقْ فَانْطَلَقْنَا فَأَتَيْنَا عَلَى مِثْلِ التَّنُّورِ قَالَ: فَأَحْسِبُ أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ فَإِذَا فِيهِ لَغَطٌ وَأَصْوَاتٌ، قَالَ: فَاطَّلَعْنَا فِيهِ فَإِذَا فِيهِ رِجَالٌ وَنِسَاءٌ عُرَاةٌ وَإِذَا هُمْ يَأْتِيهِمْ لَهَبٌ مِنْ أَسْفَلَ مِنْهُمْ فَإِذَا أَتَاهُمْ ذَلِكَ اللَّهَبُ ضَوْضَوْا، قَالَ: قُلْتُ: لَهُمَا مَا هَؤُلاَءِ؟ قَالَ: قَالاَ لِي: انْطَلِقْ، انْطَلِقْ قَالَ: فَانْطَلَقْنَا فَأَتَيْنَا عَلَى نَهَرٍ حَسِبْتُ أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ أَحْمَرَ مِثْلِ الدَّمِ وَإِذَا فِي النَّهَرِ رَجُلٌ سَابِحٌ يَسْبَحُ وَإِذَا عَلَى شَطِّ النَّهَرِ رَجُلٌ قَدْ جَمَعَ عِنْدَهُ حِجَارَةً كَثِيرَةً وَإِذَا ذَلِكَ السَّابِحُ يَسْبَحُ مَا يَسْبَحُ ثُمَّ يَأْتِي ذَلِكَ الَّذِي قَدْ جَمَعَ عِنْدَهُ الْحِجَارَةَ فَيَفْغَرُ لَهُ فَاهُ فَيُلْقِمُهُ حَجَرًا فَيَنْطَلِقُ يَسْبَحُ ثُمَّ يَرْجِعُ إِلَيْهِ كُلَّمَا رَجَعَ إِلَيْهِ فَغَرَ لَهُ فَاهُ فَأَلْقَمَهُ حَجَرًا، قَالَ: قُلْتُ: لَهُمَا مَا هَذَانِ؟ قَالَ: قَالاَ لِي: انْطَلِقْ، انْطَلِقْ، قَالَ: فَانْطَلَقْنَا فَأَتَيْنَا عَلَى رَجُلٍ كَرِيهِ الْمَرْآةِ كَأَكْرَهِ مَا أَنْتَ رَاءٍ رَجُلاً مَرْآةً وَإِذَا عِنْدَهُ نَارٌ يَحُشُّهَا وَيَسْعَى حَوْلَهَا، قَالَ: قُلْتُ: لَهُمَا مَا هَذَا؟ قَالَ: قَالاَ لِي: انْطَلِقْ، انْطَلِقْ، فَانْطَلَقْنَا فَأَتَيْنَا عَلَى رَوْضَةٍ مُعْتَمَّةٍ فِيهَا مِنْ كُلِّ لَوْنِ الرَّبِيعِ وَإِذَا بَيْنَ ظَهْرَيْ الرَّوْضَةِ رَجُلٌ طَوِيلٌ لاَ أَكَادُ أَرَى رَأْسَهُ طُولاً فِي السَّمَاءِ وَإِذَا حَوْلَ الرَّجُلِ مِنْ أَكْثَرِ وِلْدَانٍ رَأَيْتُهُمْ قَطُّ، قَالَ: قُلْتُ: لَهُمَا مَا هَذَا؟ مَا هَؤُلاَءِ؟ قَالَ: قَالاَ لِي: انْطَلِقْ انْطَلِقْ، قَالَ فَانْطَلَقْنَا فَانْتَهَيْنَا إِلَى رَوْضَةٍ عَظِيمَةٍ لَمْ أَرَ رَوْضَةً قَطُّ أَعْظَمَ مِنْهَا وَلاَ أَحْسَنَ، قَالَ: قَالا لِي: ِارْقَ فِيهَا، قَالَ: فَارْتَقَيْنَا فِيهَا فَانْتَهَيْنَا إِلَى مَدِينَةٍ مَبْنِيَّةٍ بِلَبِنِ ذَهَبٍ وَلَبِنِ فِضَّةٍ فَأَتَيْنَا بَابَ الْمَدِينَةِ فَاسْتَفْتَحْنَا فَفُتِحَ لَنَا فَدَخَلْنَاهَا فَتَلَقَّانَا فِيهَا رِجَالٌ شَطْرٌ مِنْ خَلْقِهِمْ كَأَحْسَنِ مَا أَنْتَ رَاءٍ، وَشَطْرٌ كَأَقْبَحِ مَا أَنْتَ رَاءٍ، قَالَ: قَالاَ لَهُمْ: اذْهَبُوا فَقَعُوا فِي ذَلِكَ النَّهَرِ، قَالَ: وَإِذَا نَهَرٌ مُعْتَرِضٌ يَجْرِي كَأَنَّ مَاءَهُ الْمَحْضُ فِي الْبَيَاضِ فَذَهَبُوا فَوَقَعُوا فِيهِ ثُمَّ رَجَعُوا إِلَيْنَا قَدْ ذَهَبَ ذَلِكَ السُّوءُ عَنْهُمْ فَصَارُوا فِي أَحْسَنِ صُورَةٍ، قَالَ: قَالاَ لِي: هَذِهِ جَنَّةُ عَدْنٍ وَهَذَاكَ مَنْزِلُكَ، قَالَ: فَسَمَا بَصَرِي صُعُدًا فَإِذَا قَصْرٌ مِثْلُ الرَّبَابَةِ الْبَيْضَاءِ، قَالَ: قَالاَ لِي: هَذَاكَ مَنْزِلُكَ، قَالَ: قُلْتُ لَهُمَا: بَارَكَ اللَّهُ فِيكُمَا ذَرَانِي فَأَدْخُلَهُ، قَالاَ: أَمَّا الْآنَ فَلاَ، وَأَنْتَ دَاخِلَهُ. قَالَ: قُلْتُ لَهُمَا: فَإِنِّي قَدْ رَأَيْتُ مُنْذُ اللَّيْلَةِ عَجَبًا فَمَا هَذَا الَّذِي رَأَيْتُ؟ قَالَ: قَالاَ لِي: أَمَا إِنَّا سَنُخْبِرُكَ؟ أَمَّا الرَّجُلُ الْأَوَّلُ الَّذِي أَتَيْتَ عَلَيْهِ يُثْلَغُ رَأْسُهُ بِالْحَجَرِ، فَإِنَّهُ الرَّجُلُ يَأْخُذُ الْقُرْآنَ فَيَرْفُضُهُ وَيَنَامُ عَنْ الصَّلاَةِ الْمَكْتُوبَةِ، وَأَمَّا الرَّجُلُ الَّذِي أَتَيْتَ عَلَيْهِ يُشَرْشَرُ شِدْقُهُ إِلَى قَفَاهُ وَمَنْخِرُهُ إِلَى قَفَاهُ وَعَيْنُهُ إِلَى قَفَاهُ فَإِنَّهُ الرَّجُلُ يَغْدُو مِنْ بَيْتِهِ فَيَكْذِبُ الْكَذْبَةَ تَبْلُغُ الْآفَاقَ، وَأَمَّا الرِّجَالُ وَالنِّسَاءُ الْعُرَاةُ الَّذِينَ فِي مِثْلِ بِنَاءِ التَّنُّورِ فَإِنَّهُمْ الزُّنَاةُ وَالزَّوَانِي، وَأَمَّا الرَّجُلُ الَّذِي أَتَيْتَ عَلَيْهِ يَسْبَحُ فِي النَّهَرِ وَيُلْقَمُ الْحَجَرَ فَإِنَّهُ آكِلُ الرِّبَا، وَأَمَّا الرَّجُلُ الْكَرِيهُ الْمَرْآةِ الَّذِي عِنْدَ النَّارِ يَحُشُّهَا وَيَسْعَى حَوْلَهَا فَإِنَّهُ مَالِكٌ خَازِنُ جَهَنَّمَ، وَأَمَّا الرَّجُلُ الطَّوِيلُ الَّذِي فِي الرَّوْضَةِ فَإِنَّهُ إِبْرَاهِيمُ – عليه السلام -، وَأَمَّا الْوِلْدَانُ الَّذِينَ حَوْلَهُ فَكُلُّ مَوْلُودٍ مَاتَ عَلَى الْفِطْرَةِ، قَالَ: فَقَالَ بَعْضُ الْمُسْلِمِينَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! وَأَوْلاَدُ الْمُشْرِكِينَ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم -: وَأَوْلَادُ الْمُشْرِكِينَ.وَأَمَّا الْقَوْمُ الَّذِينَ كَانُوا شَطْرٌ مِنْهُمْ حَسَنًا وَشَطْرٌ قَبِيحًا فَإِنَّهُمْ قَوْمٌ خَلَطُوا عَمَلاً صَالِحًا وَآخَرَ سَيِّئًا تَجَاوَزَ اللَّهُ عَنْهُمْ } [ رواه البخاري ]
“Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sık sık: Sizden bir rüya gören yok mu? diye sorardı. Görenler de, O’na Allah’ın dilediği kadar anlatırlardı. Bir sabah bize yine sordu: Sizden bir rüya gören yok mu? Kendisine: Bizden kimse bir şey görmedi! dediler. Bunun üzerine: Ama ben gördüm, dedi ve anlattı: Bu gece bana iki kişi geldi. Beni alıp haydi yürü! dediler. Yürüdüm. Uyuyan bir adamın yanına geldik. Yanında biri, elinde bir kaya olduğu halde başucunda duruyordu. Bazen bu kayayı başına indirip onunla başını yarıyordu, taş da sağa sola yuvarlanıp gidiyordu. Adam taşı takip ediyor ve tekrar alıyordu. Ama, başı eskisi gibi iyileşinceye kadar vurmuyordu, iyileştikten sonra tekrar indiriyor, önceki yaptıklarını aynen yeniliyordu. Beni getirenlere: Sübhanallah! Nedir bu? dedim. Dinlemeyip: Yürü! Yürü! dediler. Yürüdük, sırtüstü uzanmış birinin yanına geldik. Bunun da yanında, elinde demir kancalar bulunan biri duruyordu. Adamın bir yüzüne gelip, çengeli takıp yüzünün yarısını ensesine kadar soyuyordu. Burnu, gözü enseye kadar soyuluyordu. Sonra öbür tarafına geçip, aynı şekilde diğer yüzünün derisini de ensesine kadar soyuyordu. Bu da, yüz derileri iyileşip eskisi gibi sıhhate kavuşuncaya kadar bekliyor, sonra tekrar önce yaptıklarını yapmaya başlıyordu. Ben burada da: Sübhanallah! Nedir bu? dedim. Cevap vermeyip: Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Fırın gibi bir yere geldik, içinden birtakım gürültüler, sesler geliyordu. Gördük ki, içinde bir kısım çıplak kadınlar ve erkekler var. Aşağı taraflarından bir alev yükselip onları yakıyordu. Bu alev onlara ulaşınca çığlık koparıyorlardı. Ben yine dayanamayıp: Bunlar kimdir? diye sordum. Bana cevap vermeyip: Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Kan gibi kırmızı bir nehrin kenarına geldik. Nehirde yüzen bir adam vardı. Nehir kenarında da yanında bir çok taş bulunan bir adam duruyordu. Adam bir müddet yüzüp kıyıya doğru yanaşınca yanında taşlar bulunan kıyıdaki adam geliyor, öbürü ağzını açıyor bu da ona bir taş atıp kovalıyordu. Adam bir müddet yüzdükten sonra geri dönüp adama doğru yine yaklaşıyordu. Her dönüşünde ağzını açıyor, kıyıdaki adam da ona bir taş atıyordu. Ben yine dayanamayıp: Bu nedir? diye sordum. Cevap vermeyip yine: Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Çok çirkin görünüşlü bir adamın yanına geldik. Böylesi çirkin kimseyi gormemişsindir. Bunun yanında bir ateş vardı. Adam ateşi tutuşturup etrafında dönüyordu. Ben yine: Bu nedir? diye sordum. Cevap vermeyip: Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük, iri ağaçları olan bir bahçeye geldik. İçerisinde her çeşit bahar çiçekleri vardı. Bu bahçenin içinde çok uzun boylu bir adam vardı. Göğe yükselen başını neredeyse göremiyordum. Etrafında çok sayıda çocuklar vardı. Ben yine: Bunlar kimdir? dedim. Cevap vermeyip: Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Büyük bir ağacın yanına geldik. Bundan daha büyük ve daha güzel bir ağaci hiç görmedim. Arkadaşlarım: Ağaca çık! dediler. Beraberce çıkmaya başladık.Altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış bir şehre doğru yükselmeye başladık. Derken şehrin kapısına geldik, kapıyı çalıp açmalarını istedik. Açtılar ve beraberce girdik. Bizi bir kısım insanlar karşıladı. Bunlar yaratılışça bir yarısı çok güzel, diğer yarısı da çok çirkin kimselerdir.Sanki böylesine güzellik, böylesine çirkinlik görmemişsindir. Arkadaşlarım onlara: Gidin şu nehire banın! dediler. Meğerse orada açıkta bir nehir varmış. Suyu sanki saf süttü, bembeyaz.,. Gidip içine banıp çıktılar. Çirkinlikleri tamamen gitmiş olarak geri geldiler. İki tarafları da en güzel şekli almıştı. Beni dolaştıran arkadaşlarım açıkladılar: Bu gördüğün Adn cennetidir. Şu da senin makamındır. Gözümü çevirip baktım. Bu bir saraydı, tıpkı beyaz bir bulut gibi. Beni gezdirin, içine bir gireyim! dedim. Şimdilik hayır! Fakat mutlaka gireceksin, dediler. Ben: Geceden beri acaip şeyler gördüm, neydi bunlar? diye sordum. Sana anlatacağız, dediler ve anlattılar: Taşla başı yarılan, o ilk gördüğün adam, Kur’an’ı atıp reddeden, farz namazlarda uyuyup kılmayan kimsedir. Ensesine kadar yüzünün derileri, burnu, gözü soyulan adam, evinden çıkıp yalanlar uydurup, etrafa yalan saçan kimsedir. Fırın gibi bir binanın içinde gördüğün kadınlı erkekli çıplak kimseler, zina yapan erkekler ve kadınlardır. Kan nehrinde yüzüp ağzına taş atılan adam fâiz yiyen adamdır.Ateşin yanında durup onu yakan ve etrafında dönen kötü manzaralı adam, cehennem bekçisi Mâlik’tir. Bahçede gördüğün uzun boylu adam İbrahim -sallallahu aleyhi ve sellem- idi. Onun etrafındaki çocuklar ise, fıtrat üzere (buluğa ermeden) ölen çocuklardır. Orada bulunan müslümanlardan biri hemen atılarak: Ey Allah’ın elçisi! Müşrik çocukları da mı? diye sordu. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: Evet, müşrik çocukları da; buyurdu. Ve anlatmaya devam etti: Yarısı güzel, yarısı çirkin yaratılışlı olan adamlara gelince, bunlar iyi amellerle kötü amelleri birbirine karıştırıp her ikisini de yapan kimselerdir. Allah onları affetmiştir.” [8]
Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
“Bu hadiste bazı günahkârların Berzah’ta azap olunacaklarına işâret edilmiştir.” [9]
12. Ganimet malından çalan kimsenin çaldığı mal, üzerinde ateş olur.
Ebu Hureyre’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir:
{خَرَجْنَا مَعَ النَّبِيِّ – صلى الله عليه وسلم – إِلَى خَيْبَرَ فَفَتَحَ اللَّهُ عَلَيْنَا فَلَمْ نَغْنَمْ ذَهَبًا وَلاَ وَرِقًا غَنِمْنَا الْمَتَاعَ وَالطَّعَامَ وَالثِّيَابَ، ثُمَّ انْطَلَقْنَا إِلَى الْوَادِي وَمَعَ رَسُولِ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – عَبْدٌ لَهُ وَهَبَهُ لَهُ رَجُلٌ مِنْ جُذَامَ يُدْعَى رِفَاعَةَ بْنَ زَيْدٍ مِنْ بَنِي الضُّبَيْبِ، فَلَمَّا نَزَلْنَا الْوَادِي قَامَ عَبْدُ رَسُولِ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – يَحُلُّ رَحْلَهُ فَرُمِيَ بِسَهْمٍ فَكَانَ فِيهِ حَتْفُهُ، فَقُلْنَا هَنِيئًا لَهُ الشَّهَادَةُ يَا رَسُولَ اللَّهِ! قَالَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم -: كَلاَّ، وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ إِنَّ الشَّمْلَةَ لَتَلْتَهِبُ عَلَيْهِ نَارًا أَخَذَهَا مِنْ الْغَنَائِمِ يَوْمَ خَيْبَرَ لَمْ تُصِبْهَا الْمَقَاسِمُ! قَالَ: فَفَزِعَ النَّاسُ فَجَاءَ رَجُلٌ بِشِرَاكٍ أَوْ شِرَاكَيْنِ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ! أَصَبْتُ يَوْمَ خَيْبَرَ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم -: شِرَاكٌ مِنْ نَارٍ أَوْ شِرَاكَانِ مِنْ نَارٍ } [ رواه مسلم ]
“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Hayber gazvesine çıktık. Allah Teâlâ bize zaferi ihsan etti.Ganimet olarak altın ve gümüşün dışında mallar, yiyecekler ve elbiseler elde ettik. Sonra vâdiye doğru hareket ettik. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Dubeyb oğulları kabilesinin Cüzam kolundan Rifâa b. Zeyd adında kendisine hibe edilen bir kölesi de vardı.Vâdiye indiğimizde, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in kölesi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in devesinin üzerindeki yükünü indiriyordu.Bu sırada kendisine bir ok atıldı. Bu ok onun ölümüne sebep oldu.
Bunun üzerine biz: Ey Allah’ın elçisi! Ne mutlu ona şehit oldu, dedik.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
Hayır! (Durum zannettiğiniz gibi değildir!) Nesfim elinde olan Allah’a yemîn olsun ki, Hayber günü (gazvesinde) ganimetler paylaşılmadan önce aldığı (çaldığı ganimet malı) şemle [10], (kabrinde) onun üzerinde tutuşan bir ateş olacaktır.
(Ebu Hureyre) dedi ki: Bunun üzerine insanlar dehşete kapıldılar! Bir adam elinde bir veya iki ayakkabı bağı ile geldi ve:
Ey Allah’ın elçisi! Bunu Hayber günü (ganimetler paylaşılmadan önce) aldım, diyerek onu iâde etti.Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
Şayet bunu iâde etmeseydin, (cehennemde) ayakkabının bir veya iki bağı ateşten olacaktı.” [11]
13. Kâfir için, bu hissedilen azap ile birlikte aynı şekilde manevî azap da vardır. O da kâfire kabrinde cennetteki makamı gösterilir ve ona: şâyet Allah Teâlâ’ya itaat etmiş olsaydın burası senin olurdu denir. Böylece kâfirin, büyük nimetleri kaçırmış olmaktan dolayı pişmanlık ve acısı daha da artacaktır.
Nitekim Ebu Saîd el-Hudrî’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir:
{ شَهِدْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – جِنَازَةً، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم -: أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ هَذِهِ الْأُمَّةَ تُبْتَلَى فِي قُبُورِهَا، فَإِذَا الْإِنْسَانُ دُفِنَ فَتَفَرَّقَ عَنْهُ أَصْحَابُهُ جَاءَهُ مَلَكٌ فِي يَدِهِ مِطْرَاقٌ فَأَقْعَدَهُ قَالَ: مَا تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ؟ فَإِنْ كَانَ مُؤْمِنًا قَالَ أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، فَيَقُولُ: صَدَقْتَ. ثُمَّ يُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى النَّارِ، فَيَقُولُ: هَذَا كَانَ مَنْزِلُكَ لَوْ كَفَرْتَ بِرَبِّكَ، فَأَمَّا إِذْ آمَنْتَ فَهَذَا مَنْزِلُكَ، فَيُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى الْجَنَّةِ، فَيُرِيدُ أَنْ يَنْهَضَ إِلَيْهِ، فَيَقُولُ لَهُ: اسْكُنْ، وَيُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ، وَإِنْ كَانَ كَافِرًا أَوْ مُنَافِقًا يَقُولُ لَهُ: مَا تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ؟ فَيَقُولَ لاَ أَدْرِي، سَمِعْتُ النَّاسَ يَقُولُونَ شَيْئًا، فَيَقُولُ: لاَ دَرَيْتَ وَلاَ تَلَيْتَ وَلاَ اهْتَدَيْتَ، ثُمَّ يُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى الْجَنَّةِ، فَيَقُولُ: هَذَا مَنْزِلُكَ لَوْ آمَنْتَ بِرَبِّكَ فَأَمَّا إِذْ كَفَرْتَ بِهِ فَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ أَبْدَلَكَ بِهِ هَذَا وَيُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى النَّارِ ثُمَّ يَقْمَعُهُ قَمْعَةً بِالْمِطْرَاقِ يَسْمَعُهَا خَلْقُ اللَّهِ كُلُّهُمْ غَيْرَ الثَّقَلَيْنِ فَقَالَ بَعْضُ الْقَوْمِ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا أَحَدٌ يَقُومُ عَلَيْهِ مَلَكٌ فِي يَدِهِ مِطْرَاقٌ إِلَّا هُبِلَ عِنْدَ ذَلِكَ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ } [ رواه أحمد ]
“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte bir cenâzede hazır bulundum. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki: Ey insanlar! Şüphesiz ki bu ümmet kabirlerinde imtihan olunacaklardır.İnsan defnedilip yakınları dağılıp gittikten sonra elinde balyoz olan bir melek ona gelir ve (sorguya çekmek için) onu oturtur. Ona: Bu adam (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-) hakkında ne dersin? diye sorar. Eğer o mü’min kimse ise: Allah’tan başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilâhın olmadığına ve Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim, diye cevap verir.Bunun üzerine melek ona:
Doğru söyledin, der.
Sonra onun için cehenneme giden bir kapı açılır.
Melek ona: Eğer Rabbini inkâr etseydin, burası senin evin olacaktı, ancak îmân ettiğin için burası senin evindir, der. Ardından onun için cennete giden bir kapı açılır. O kapıya doğru ayağa kalkmak ister.
Bunun üzerine melek ona: Otur, der ve kabri kendisine genişletilir. Kâfir veya münâfık kimse ise, melek ona: Bu adam (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-) hakkında ne dersin? diye sorar.
O:İnsanların, “Muhammed Allah’ın elçisidir” dediklerini işittim ve ben de onlar gibi söyledim.Ama gerçekten onun peygamber olup olmadığını bilmiyorum? der.
Bunun üzerine melek ona:
Sen, ne hak ve doğru olanı bildin, ne Kur’an’ı okudun, ne de hidâyeti buldun, der.
Sonra onun için cennete giden bir kapı açılır.Bunun üzerine melek ona: Eğer Rabbine îmân etseydin, burası senin evin olacaktı, ancak îmân etmediğin için Allah -azze ve celle- onun yerine sana burasını verdi, der. Ardından onun için cehenneme giden bir kapı açılır.
Sonra başına balyozla bir defa vurur. Bunu insanlar ve cinler dışında, Allah Teâlâ’nın yarattığı herkes işitir. Orada bulunanlardan birisi: Ey Allah’ın elçisi! O halde ölünün başında elinde bir balyozla duran meleği gören kimsenin aklı başından gider, dehşete kapılır! dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:Allah Teâlâ îmân edenleri sâbir bir söz (lâ ilâhe illallah) ile sâbit tutar.”[12]
Bu sayılanlar, kabirde bazı günahkârların başına gelecek olan bazı kabir azabının türleridir.
Allah Teâlâ’dan bizi kabir azabından korumasını dileriz.

Kur’an ve sünnetten bildirilen deliller, mü’minin, Allah Teâlâ’nın lütuf ve rahmetiyle, kıyâmet kopuncaya kadar, kabrinde bitmek bilmeyen ve kesilmeyen cennet nimetleri içerisinde müreffeh bir hayat yaşayacağına delâlet etmiştir. Allah Teâlâ bizleri cennet ehlinden kılsın.
Mü’minin, kabrinde müreffeh bir hayat yaşayacağı nimetin şekillerinden bazıları şunlardır:
1. Mü’mine, cennet yaygılarından serilir.
2. Mü’mine, cennet elbiselerinden giydirilir.
3. Cennetin güzel kokusu gelmesi, cennetin güzel kokusunu koklaması ve cennetin içerisindeki nimetleri gördüğünde gözlerinin içinin parlaması için mü’mine kabrinde cennete giden bir kapı açılır.
4. Mü’mine, kabri genişletilir.
5. Mü’min, Allah Teâlâ’nın kendisinden râzı olmakla ve O’nun cenneti ile müjdelenir.Bunun içindir ki mü’min kabrinde özlemle kıyâmetin bir an önce kopmasını ister.
Berâ b. Âzib’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
{ خَرَجْنَا مَعَ النَّبِيِّ – صلى الله عليه وسلم – فِي جِنَازَةِ رَجُلٍ مِنْ الْأَنْصَارِ فَانْتَهَيْنَا إِلَى الْقَبْر وَلَمَّا يُلْحَدْ فَجَلَسَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – وَجَلَسْنَا حَوْلَهُ، وَكَأَنَّ عَلَى رُءُوسِنَا الطَّيْرَ، وَفِي يَدِهِ عُودٌ يَنْكُتُ فِي الْأَرْضِ، فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَقَالَ: اسْتَعِيذُوا بِاللَّهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، – مَرَّتَيْنِ أَوْ ثَلاَثًا- ثُمَّ قَالَ: إِنَّ الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ إِذَا كَانَ فِي انْقِطَاعٍ مِنْ الدُّنْيَا وَإِقْبَالٍ مِنْ الْآخِرَةِ نَزَلَ إِلَيْهِ مَلاَئِكَةٌ مِنْ السَّمَاءِ بِيضُ الْوُجُوهِ،كَأَنَّ وُجُوهَهُمْ الشَّمْسُ، مَعَهُمْ كَفَنٌ مِنْ أَكْفَانِ الْجَنَّةِ، وَحَنُوطٌ مِنْ حَنُوطِ الْجَنَّةِ،حَتَّى يَجْلِسُوا مِنْهُ مَدَّ الْبَصَرِ،ثُمَّ يَجِيءُ مَلَكُ الْمَوْتِ u حَتَّى يَجْلِسَ عِنْدَ رَأْسِهِ فَيَقُولُ: أَيَّتُهَا النَّفْسُ الطَّيِّبَةُ! اخْرُجِي إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ. قَالَ: فَتَخْرُجُ تَسِيلُ،كَمَا تَسِيلُ الْقَطْرَةُ مِنْ فِي السِّقَاءِ فَيَأْخُذُهَا، فَإِذَا أَخَذَهَا لَمْ يَدَعُوهَا فِي يَدِهِ طَرْفَةَ عَيْنٍ حَتَّى يَأْخُذُوهَا، فَيَجْعَلُوهَا فِي ذَلِكَ الْكَفَنِ، وَفِي ذَلِكَ الْحَنُوطِ، وَيَخْرُجُ مِنْهَا كَأَطْيَبِ نَفْحَةِ مِسْكٍ وُجِدَتْ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، قَالَ: فَيَصْعَدُونَ بِهَا فَلاَ يَمُرُّونَ يَعْنِي بِهَا عَلَى مَلإٍَ مِنْ الْمَلاَئِكَةِ إِلاَّ قَالُوا: مَا هَذَا الرُّوحُ الطَّيِّبُ؟ فَيَقُولُونَ: فُلاَنُ بْنُ فُلاَنٍ بِأَحْسَنِ أَسْمَائِهِ الَّتِي كَانُوا يُسَمُّونَهُ بِهَا فِي الدُّنْيَا حَتَّى يَنْتَهُوا بِهَا إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، فَيَسْتَفْتِحُونَ لَهُ فَيُفْتَحُ لَهُمْ فَيُشَيِّعُهُ مِنْ كُلِّ سَمَاءٍ مُقَرَّبُوهَا إِلَى السَّمَاءِ الَّتِي تَلِيهَا حَتَّى يُنْتَهَى بِهِ إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: اكْتُبُوا كِتَابَ عَبْدِي فِي عِلِّيِّينَ، وَأَعِيدُوهُ إِلَى الْأَرْضِ، فَإِنِّي مِنْهَا خَلَقْتُهُمْ، وَفِيهَا أُعِيدُهُمْ، وَمِنْهَا أُخْرِجُهُمْ تَارَةً أُخْرَى،قَالَ: فَتُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ، فَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ فَيُجْلِسَانِهِ فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَنْ رَبُّكَ ؟ فَيَقُولُ: رَبِّيَ اللَّهُ، فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَا دِينُكَ ؟ فَيَقُولُ: دِينِيَ الْإِسْلاَمُ، فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَا هَذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ ؟ فَيَقُولُ: هُوَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم -، فَيَقُولاَنِ لَهُ: وَمَا عِلْمُكَ ؟ فَيَقُولُ: قَرَأْتُ كِتَابَ اللَّهِ، فَآمَنْتُ بِهِ، وَصَدَّقْتُ، فَيُنَادِي مُنَادٍ فِي السَّمَاءِ أَنْ صَدَقَ عَبْدِي،فَأَفْرِشُوهُ مِنْ الْجَنَّةِ، وَأَلْبِسُوهُ مِنْ الْجَنَّةِ، وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى الْجَنَّةِ، قَالَ: فَيَأْتِيهِ مِنْ رَوْحِهَا، وَطِيبِهَا، وَيُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ مَدَّ بَصَرِهِ، قَالَ: وَيَأْتِيهِ رَجُلٌ حَسَنُ الْوَجْهِ،حَسَنُ الثِّيَابِ، طَيِّبُ الرِّيحِ، فَيَقُولُ: أَبْشِرْ بِالَّذِي يَسُرُّكَ! هَذَا يَوْمُكَ الَّذِي كُنْتَ تُوعَدُ،فَيَقُولُ لَهُ: مَنْ أَنْتَ؟ فَوَجْهُكَ الْوَجْهُ يَجِيءُ بِالْخَيْرِ، فَيَقُولُ: أَنَا عَمَلُكَ الصَّالِحُ، فَيَقُولُ: رَبِّ أَقِمْ السَّاعَةَ حَتَّى أَرْجِعَ إِلَى أَهْلِي، وَمَالِي، قَالَ: وَإِنَّ الْعَبْدَ الْكَافِرَ إِذَا كَانَ فِي انْقِطَاعٍ مِنْ الدُّنْيَا، وَإِقْبَالٍ مِنْ الْآخِرَةِ، نَزَلَ إِلَيْهِ مِنْ السَّمَاءِ مَلاَئِكَةٌ سُودُ الْوُجُوهِ مَعَهُمْ الْمُسُوحُ، فَيَجْلِسُونَ مِنْهُ مَدَّ الْبَصَرِ، ثُمَّ يَجِيءُ مَلَكُ الْمَوْتِ حَتَّى يَجْلِسَ عِنْدَ رَأْسِهِ فَيَقُولُ: أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْخَبِيثَةُ! اخْرُجِي إِلَى سَخَطٍ مِنْ اللَّهِ، وَغَضَبٍ، قَالَ: فَتُفَرَّقُ فِي جَسَدِهِ،فَيَنْتَزِعُهَا كَمَا يُنْتَزَعُ السَّفُّودُ مِنْ الصُّوفِ الْمَبْلُولِ، فَيَأْخُذُهَا فَإِذَا أَخَذَهَا لَمْ يَدَعُوهَا فِي يَدِهِ طَرْفَةَ عَيْنٍ حَتَّى يَجْعَلُوهَا فِي تِلْكَ الْمُسُوحِ، وَيَخْرُجُ مِنْهَا كَأَنْتَنِ رِيحِ جِيفَةٍ وُجِدَتْ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، فَيَصْعَدُونَ بِهَا فَلاَ يَمُرُّونَ بِهَا عَلَى مَلإٍَ مِنْ الْمَلاَئِكَةِ إِلاَّ قَالُوا: مَا هَذَا الرُّوحُ الْخَبِيثُ؟ فَيَقُولُونَ: فُلاَنُ بْنُ فُلاَنٍ بِأَقْبَحِ أَسْمَائِهِ الَّتِي كَانَ يُسَمَّى بِهَا فِي الدُّنْيَا حَتَّى يُنْتَهَى بِهِ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، فَيُسْتَفْتَحُ لَهُ فَلاَ يُفْتَحُ لَهُ، ثُمَّ قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم -:{ لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ } فَيَقُولُ اللَّهُ – عَزَّ وَجَلَّ -: اكْتُبُوا كِتَابَهُ فِي سِجِّينٍ فِي الْأَرْضِ السُّفْلَى، فَتُطْرَحُ رُوحُهُ طَرْحًا،ثُمَّ قَرَأَ: {حُنَفَاء لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاء فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ } فَتُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ، وَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ فَيُجْلِسَانِهِ فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَنْ رَبُّكَ ؟ فَيَقُولُ: هَاهْ! هَاهْ! لاَ أَدْرِي، فَيَقُولاَنِ لَهُ :مَا دِينُكَ ؟ فَيَقُولُ: هَاهْ! هَاهْ! لاَ أَدْرِي، فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَا هَذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ ؟ فَيَقُولُ:هَاهْ! هَاهْ! لاَ أَدْرِي، فَيُنَادِي مُنَادٍ مِنْ السَّمَاءِ أَنْ كَذَبَ،فَافْرِشُوا لَهُ مِنْ النَّارِ، وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى النَّارِ، فَيَأْتِيهِ مِنْ حَرِّهَا، وَسَمُومِهَا، وَيُضَيَّقُ عَلَيْهِ قَبْرُهُ حَتَّى تَخْتَلِفَ فِيهِ أَضْلاَعُهُ، وَيَأْتِيهِ رَجُلٌ قَبِيحُ الْوَجْهِ، قَبِيحُ الثِّيَابِ، مُنْتِنُ الرِّيحِ، فَيَقُولُ: أَبْشِرْ بِالَّذِي يَسُوءُكَ! هَذَا يَوْمُكَ الَّذِي كُنْتَ تُوعَدُ! فَيَقُولُ: مَنْ أَنْتَ؟ فَوَجْهُكَ الْوَجْهُ يَجِيءُ بِالشَّرِّ، فَيَقُولُ: أَنَا عَمَلُكَ الْخَبِيثُ، فَيَقُولُ: رَبِّ لاَ تُقِمِ السَّاعَةَ } [ رواه أحمد وصححه الألباني في أحكام الجنائز ]
“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Ensar’dan bir adamın cenâzesini defnetmek için çıktık, kabre geldiğimizde kabir henüz kazılmamıştı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- oturunca, biz de onun meclisine saygıdan dolayı sanki başımızda kuş duruyormuşçasına hepimiz hareketsiz bir şekilde onun etrafında oturduk. Elinde bir çubuk vardı ve düşünceli bir şekilde çubuğun bir ucuyla yeri eşeliyordu. Başını kaldırdı ve -iki veya üç defa-: ‘Kabir azabından Allah’a sığının, buyurdu. Sonra şöyle buyurdu: Mümin kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğunda ona gökten yüzleri sanki güneş gibi olan beyaz yüzlü melekler iner. Yanlarında cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği yere otururlar. Sonra ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der: Ey güzel ruh, çık ve Rabbinin mağfiretine ve rızâsına gel. Bunun üzerine o ruh, tulumun ağzından damlayan bir damla gibi çıkar ve ölüm meleği onu alır. Ölüm meleği, mü’min kulun ruhunu aldığında, melekler onu göz açıp kapayacak kadar -bir an olsun bile- ölüm meleğinin elinde bırakmazlar. Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve bu kefene koyarlar. O ruhtan, yeryüzünde bulunan en güzel mis kokusu gibi bir koku çıkar. Onu melekler arasından geçirirken: Bu güzel ruh nedir? derler. Dünyadaki en güzel isimlerini söyleyerek: ‘Falan oğlu falandır’ derler. Dünya semâsına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. Melekler onun için kapının açılmasını isterler. Onlara kapı açılır. Bunun üzerine yedinci semâya ulaşıncaya kadar her semâda bulunan Allah’a yakın melekler o ruha eşlik ederler. Nihâyet Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: ‘Kulumun amel defterini, İlliyyîn’e yazın ve ruhunu yeryüzüne geri gönderin. Çünkü ben, onları ondan (topraktan) yarattım ve yine ona döndüreceğim. Bir defa daha onları (hesaba çekmek üzere) topraktan çıkaracağım.’ Bunun üzerine mü’min kulun ruhu bedenine iâde edilir. Ardından iki melek yanına gelip onu oturturlar ve:
Rabbin kimdir? derler.
Mü’min kul: Rabbim Allah’tır, der.
Onlar: Dînin nedir? derler.
Mümin kul: Dînim İslâm’dır, der.
Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.
Mümin kul: O Allah’ın elçisidir, der.
Onlar: Sana bunları bildiren nedir? derler.
Mümin kul: Allah’ın kitabını okudum, ona inandım ve onu tasdik ettim, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses gelir:Kulum doğru söyledi.Cennet’ten bir yer döşeyin (makamını hazırlayın), onu cennet elbiselerinden giydirin ve ona cennetten bir kapı açın, der. Bunun üzerine ona cennetin esintisinden ve güzel kokusundan kokular gelir, gözünün görebileceği yere kadar kabri genişletilir. Sonra ona, güzel yüzlü, güzel elbiseli ve güzel kokular içerisinde olan birisi gelir ve seni mutlu edecek şeyle sevin. Bu gün sana va’d olunan gündür, der. Bunun üzerine o: Sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün nedir, der. O: Ben, senin sâlih amelinim der. Bunu işitince,Yâ Rabbi! Kıyâmeti çabuk kopar ki, âileme ve malıma kavuşayım, der.
Kâfir kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman, yanlarında kaba ve sert elbise olan siyah yüzlü melekler gelir ve onun görebileceği bir yerde otururlar. Sonra ölüm meleği onun yanına gelip başucunda oturur ve ona: Ey pis ruh, haydi çık! Allah’ın öfkesine ve gazabına gel! der. Bunun üzerine ruhu bedenine dağılır ve ıslak yüne dolaşan pıtrağın[1] yünden çekilip çıkarıldığı gibi, ölüm meleği onun ruhunu bedeninden çekip alır (ruhu bedeninden güçlükle ayrılır). Ölüm meleği ruhunu alınca da, melekler onu göz açıp kapayacak kadar -bir an olsun bile- ölüm meleğinin elinde bırakmazlar. Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve kaba ve sert elbisenin içine koyarlar. Ondan yeryüzünde bulunan en pis leş kokusu gibi bir koku çıkar. Onu semâya yükseltirler. Her semâda bulunan meleklerin yanından geçerken onlar: “Bu pis ruh kimindir? derler. Melekler, dünyadaki en kötü ismini söyleyerek: “Falan oğlu falandır, derler. Dünya semâsına gelince, onun için semânın kapılarının açılmasını isterler, fakat ona kapılar açılmaz. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu:”(Öldükleri zaman) onlar (ın ruhların)a gök kapıları açılmaz ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler. Suçluları işte böyle cezâlandırırız.” [2]
Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: “Onun amel defterini Siccîn’e ( en aşağı tabakaya) yazın”. Sonra onun ruhu, gökten yere fırlatılıp atılır. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu: “Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp de parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış veya rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış kimse gibidir.” [3]
Ardından ruhu bedenine iâde olunur da (Münker ve Nekir adlı) iki melek ona gelip yanına oturur ve:
Rabbin kimdir? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Onlar: Dînin nedir? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses: ‘Yalan söyledi, ona cehennem’deki yerini hazırlayın ve ona cehennemden bir kapı açın’ der. Cehennem ateşinin sıcağından ve sıcak rüzgârından gelir ve kaburgaları birbirine geçecek şekilde kabri ona daraltılır.Çirkin yüzlü, kötü elbiseli ve pis kokulu bir adam ona gelir ve şöyle der: Seni üzecek şeye sevin! Bu gün, va’d olunduğun gündür. Kâfir ruh ona: Sen kimsin? Çirkin yüz kötülük getirdi, der. O da: Ben senin çirkin amelinim, der. Bunun üzerine: Rabbim! Kıyameti koparma, der.” [4]
6. Mü’min, Allah -azze ve celle-’nin, kendisinin cehennemdeki yerini değiştirip, onun yerine cennetten verdiği makamı görünce büyük bir sevinç duyar.
Nitekim Ebu Saîd el-Hudrî’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
{ شَهِدْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ع جِنَازَةً، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم -: أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ هَذِهِ الْأُمَّةَ تُبْتَلَى فِي قُبُورِهَا، فَإِذَا الْإِنْسَانُ دُفِنَ فَتَفَرَّقَ عَنْهُ أَصْحَابُهُ جَاءَهُ مَلَكٌ فِي يَدِهِ مِطْرَاقٌ فَأَقْعَدَهُ قَالَ: مَا تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ؟ فَإِنْ كَانَ مُؤْمِنًا قَالَ أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، فَيَقُولُ: صَدَقْتَ. ثُمَّ يُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى النَّارِ، فَيَقُولُ: هَذَا كَانَ مَنْزِلُكَ لَوْ كَفَرْتَ بِرَبِّكَ، فَأَمَّا إِذْ آمَنْتَ فَهَذَا مَنْزِلُكَ، فَيُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى الْجَنَّةِ، فَيُرِيدُ أَنْ يَنْهَضَ إِلَيْهِ، فَيَقُولُ لَهُ: اسْكُنْ، وَيُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ، وَإِنْ كَانَ كَافِرًا أَوْ مُنَافِقًا يَقُولُ لَهُ: مَا تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ؟ فَيَقُولَ لاَ أَدْرِي، سَمِعْتُ النَّاسَ يَقُولُونَ شَيْئًا، فَيَقُولُ: لاَ دَرَيْتَ وَلاَ تَلَيْتَ وَلاَ اهْتَدَيْتَ، ثُمَّ يُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى الْجَنَّةِ، فَيَقُولُ: هَذَا مَنْزِلُكَ لَوْ آمَنْتَ بِرَبِّكَ فَأَمَّا إِذْ كَفَرْتَ بِهِ فَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ أَبْدَلَكَ بِهِ هَذَا وَيُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى النَّارِ ثُمَّ يَقْمَعُهُ قَمْعَةً بِالْمِطْرَاقِ يَسْمَعُهَا خَلْقُ اللَّهِ كُلُّهُمْ غَيْرَ الثَّقَلَيْنِ فَقَالَ بَعْضُ الْقَوْمِ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا أَحَدٌ يَقُومُ عَلَيْهِ مَلَكٌ فِي يَدِهِ مِطْرَاقٌ إِلاَّ هُبِلَ عِنْدَ ذَلِكَ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – : يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ } [ رواه أحمد ]
“Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte bir cenâzede hazır bulundum. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki: Ey insanlar! Şüphesiz ki bu ümmet kabirlerinde imtihan olunacaklardır.İnsan defnedilip yakınları dağılıp gittikten sonra elinde balyoz olan bir melek ona gelir ve (sorguya çekmek için) onu oturtur. Ona: Bu adam (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-) hakkında ne dersin? diye sorar. Eğer o mü’min kimse ise: Allah’tan başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilâhın olmadığına ve Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim, diye cevap verir.Bunun üzerine melek ona:
Doğru söyledin, der.
Sonra onun için cehenneme giden bir kapı açılır.
Melek ona: Eğer Rabbini inkâr etseydin, burası senin evin olacaktı, ancak îmân ettiğin için burası senin evindir, der. Ardından onun için cennete giden bir kapı açılır. O kapıya doğru ayağa kalkmak ister.
Bunun üzerine melek ona: Otur, der ve kabri kendisine genişletilir. Kâfir veya münâfık kimse ise, melek ona: Bu adam (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-) hakkında ne dersin? diye sorar.
O:İnsanların, “Muhammed Allah’ın elçisidir” dediklerini işittim ve ben de onlar gibi söyledim. Ama gerçekten onun peygamber olup olmadığını bilmiyorum? der.
Bunun üzerine melek ona:
Sen, ne hak ve doğru olanı bildin, ne Kur’an’ı okudun, ne de hidâyeti buldun, der.
Sonra onun için cennete giden bir kapı açılır.Bunun üzerine melek ona: Eğer Rabbine îmân etseydin, burası senin evin olacaktı, ancak îmân etmediğin için Allah -azze ve celle- onun yerine sana burasını verdi, der. Ardından onun için cehenneme giden bir kapı açılır.
Sonra başına balyozla bir defa vurur. Bunu insanlar ve cinler dışında, Allah Teâlâ’nın yarattığı herkes işitir. Orada bulunanlardan birisi: Ey Allah’ın elçisi! O halde ölünün başında elinde bir balyozla duran meleği gören kimsenin aklı başından gider, dehşete kapılır! dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:Allah Teâlâ îmân edenleri sâbir bir söz (lâ ilâhe illallah) ile sâbit tutar.”[5]
7. Mü’min, kabrinde damat uykusunu uyur.
8. Mü’mininin kabri nurlandırılır.
{ إِذَا قُبِرَ الْمَيِّتُ أَوْ قَالَ أَحَدُكُمْ، أَتَاهُ مَلَكَانِ أَسْوَدَانِ أَزْرَقَانِ، يُقَالُ لِأَحَدِهِمَا الْمُنْكَرُ وَالْآخَرُ النَّكِيرُ، فَيَقُولاَنِ: مَا كُنْتَ تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ؟ فَيَقُولُ: مَا كَانَ يَقُولُ هُوَ عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، فَيَقُولاَنِ: قَدْ كُنَّا نَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُولُ هَذَا، ثُمَّ يُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ سَبْعُونَ ذِرَاعًا فِي سَبْعِينَ، ثُمَّ يُنَوَّرُ لَهُ فِيهِ، ثُمَّ يُقَالُ لَهُ: نَمْ، فَيَقُولُ: أَرْجِعُ إِلَى أَهْلِي فَأُخْبِرُهُمْ، فَيَقُولاَنِ: نَمْ كَنَوْمَةِ الْعَرُوسِ الَّذِي لاَ يُوقِظُهُ إِلاَّ أَحَبُّ أَهْلِهِ إِلَيْهِ حَتَّى يَبْعَثَهُ اللَّهُ مِنْ مَضْجَعِهِ ذَلِكَ، وَإِنْ كَانَ مُنَافِقًا قَالَ: سَمِعْتُ النَّاسَ يَقُولُونَ فَقُلْتُ مِثْلَهُ لاَ أَدْرِي، فَيَقُولاَنِ: قَدْ كُنَّا نَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُولُ ذَلِكَ، فَيُقَالُ لِلْأَرْضِ: الْتَئِمِي عَلَيْهِ، فَتَلْتَئِمُ عَلَيْهِ فَتَخْتَلِفُ فِيهَا أَضْلاَعُهُ، فَلاَ يَزَالُ فِيهَا مُعَذَّبًا حَتَّى يَبْعَثَهُ اللَّهُ مِنْ مَضْجَعِهِ ذَلِكَ } [ رواه الترمذي وصححه الألباني ]
“”Ölü veya sizden biriniz mezara konulduğu zaman, ona siyah ve mavi iki melek gelir. Birine Münker, diğerine ise Nekir denir.
İki melek ona:
Bu adam (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-) hakkında ne dersin? diye sorarlar.
Bunun üzerine o, (dünyada) söylediğini söyler ve şöyle der: O, Allah’ın kulu ve elçisidir. Allah’tan başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilâhın olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şâhitlik ederim.
Bunun üzerine iki melek:
Senin (ölmeden önce) böyle söylediğini (Allah’ın birliğini ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu ikrar ettiğini) zaten biliyorduk, derler.
Sonra kabri, eni ve boyu yetmiş arşın genişletilir, sonra onun için aydınlatılır ve kendisine: Uyu, denilir.
O (gördüğü büyük sevinçten dolayı): Dönüp âileme haber vereyim mi? (yani sevinmeleri için hâlimin güzel olduğunu ve benim için üzüntü ve keder olmadığını onlara haber vereyim mi?) der.
Bunun üzerine iki melek:
Onu âilesinden en çok seven kişiden başka kimsenin uyandırmadığı gelin-güvey gibi uyu, derler.(Onun kabrindeki hayatı taze bir gelinin hayatı gibi olur. Rahat uykusundan kendisini sadece âile fertleri uyandırır. Yatağından kalkınca da uykusuna doymamış gibi mahmurdur.)
O, Allah onu yatağından mahşere kaldırıncaya kadar (bu şekilde uyur).
Şayet münâfık ise:
İnsanların, “Muhammed Allah’ın elçisidir” dediklerini işittim ve ben de onlar gibi söyledim. Ama gerçekten onun peygamber olup olmadığını bilmiyorum? der.
Bunun üzerine iki melek:
Senin (ölmeden önce) böyle söylediğini (Allah’ın birliğini ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu ikrar etmediğini) zaten biliyorduk, derler.
(Sonra toprağa): Onu sıkıştır, denilir. Bunun üzerine toprak onu öyle bir sıkıştırır ki, kaburga kemikleri birbirine geçer. Allah, kıyâmette onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona böyle azap edilir.” [6]
Hadiste, mü’minin kabrindeki uykusunun, gelin-güveyin uykusuna benzetilmesinin sebebi; onun hayatının çok güzel olacağını belirtmek içindir.[7]
Bu sayılanlar, mü’minin kabrinde iken müreffeh hayat yaşayacağı nimetlerden bazılarıdır. Allah Teâlâ’dan bizleri onlardan kılmasını dileriz.
Yine de en iyisini Allah Teâlâ bilir.

KABİRDE SORULAN ÜÇ SORU
Hamd, yalnızca Allah’adır.
Birincisi: Âdem oğlu ölüp ruhu bedeninden çıktıktan ve kabre konulduktan sonra işte âhiret merhalelerinin ilki o zaman başlamış olur. Çünkü kabir, âhiretin ilk merhalesidir.
Nitekim Osman b. Affân’ın -Allah ondan râzı olsun- azatlı kölesi Hâni’den rivâyet olunduğuna göre o, şöyle demiştir:
“Osman bir kabrin üzerinde durduğu zaman sakalını (gözyaşlarıyla) ıslatıncaya kadar ağlardı. Kendisine: Cennet ve cehennem zikredildiği halde (cehennem korkusu ve cennet özlemiyle) ağlamıyorsun da bundan (kabir korkusuyla) mı ağlıyorsun? diye sorulduğunda o şöyle demiştir: Şüphesiz ki Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:’Şüphesiz ki kabir,âhiretin ilk merhalesi (ve dünyanın son merhalesi)dir.[1] Eğer ölü, ondan (kabir azabından) kurtulursa, ondan sonraki merhaleler daha kolaydır.Ondan kurtulamazsa, ondan sonraki merhaleler daha çetindir. ‘Osman dedi ki: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: ‘Kabirden daha korkunç ve daha dehşetli bir manzara kesinlikle görmedim!”[2]
İkincisi: Kabirde kendisine onunla görevli iki melek gelir ve dünyada iken haklarında îmân edip etmediği üç şey; Rabbi, dîni ve peygamberi hakkında onu sorguya çekerler. Eğer onlara güzellikle cevap verirse, neticesi onun için güzel olur.Yok eğer onlara güzellikle cevap veremezse, iki melek ona şiddetli bir şekilde vururlar.
Kul, eğer îmân ehli iyi kimselerden ise, melekler ona beyaz yüzlü kimseler olarak gelirler. Yok eğer fesat ve kötülük ehlinden ise, melekler ona siyah yüzlü kimseler olarak gelirler. İşte bu, kulun kabrinde imtihan olunacağı kabir fitnesidir.
Âişe’den -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle duâ ederdi:
“Allahım! Tembellikten, yaşlılıktan, borçtan ve günahtan sana sığınırım. Allahım! cehennem azabından, cehennem fitnesinden,kabir fitnesinden,kabir azabından,zenginliğin fitnesinin şerrinden, fakirliğin fitnesinin şerrinden ve Mesih Deccâl fitnesinin şerrinden sana sığınırım.Allahım! Günahlarımı, kar suyu ve dolu ile yıka. Beyaz elbisenin kirden arındığı gibi, kalbimi günahlardan arındır ve doğu ile batının arasını uzaklaştırdığın gibi, benimle günahlarımın arasını uzaklaştır.”[3]
Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
“Kabir fitnesi, kabirde iki meleğin sorgusudur.” [4]
Safiyyurrahman el-Mubârekpurî -Allah ona rahmet etsin- ise şöyle demiştir:
“Kabir fitnesi; kabirde iki meleğin sorusuna cevap verirken şaşırmaktır.” [5]
Üçüncüsü: Kabirde iki meleğin sordukları sorulara gelince, bu sorular aşağıda zikredilen hadiste açıkça belirtilmiştir:
Berâ b. Âzib’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Ensar’dan bir adamın cenâzesini defnetmek için çıktık, kabre geldiğimizde kabir henüz kazılmamıştı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- oturunca, biz de onun meclisine saygıdan dolayı sanki başımızda kuş duruyormuşçasına hepimiz hareketsiz bir şekilde onun etrafında oturduk. Elinde bir çubuk vardı ve düşünceli bir şekilde çubuğun bir ucuyla yeri eşeliyordu.Başına kaldırdı ve -iki veya üç defa-: ‘Kabir azabından Allah’a sığının, buyurdu. Sonra şöyle buyurdu: Mümin kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman ona gökten yüzleri sanki güneş gibi olan beyaz yüzlü melekler iner. Yanlarında cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği yere otururlar. Sonra ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der:Ey güzel ruh, çık ve Rabbinin mağfiretine ve rızâsına gel.Bunun üzerine o ruh, tulumun ağzından damlayan bir damla gibi çıkar ve ölüm meleği onu alır.Ölüm meleği, mü’min kulun ruhunu aldığında, melekler onu göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar.Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve bu kefene koyarlar. O ruhtan, yeryüzünde bulunan en güzel mis kokusu gibi bir koku çıkar.Onu melekler arasından geçirirken: Bu güzel ruh nedir? derler.Dünyadaki en güzel isimlerini söyleyerek: ‘Falan oğlu falandır’ derler. Dünya semâsına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. Melekler onun için kapının açılmasını isterler. Onlara kapı açılır. Bunun üzerine yedinci semâya ulaşıncaya kadar her semâda bulunan Allah’a yakın melekler o ruha eşlik ederler.Nihâyet Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: ‘Kulumun amel defterini, İlliyyîn’e yazın ve ruhunu yeryüzüne geri gönderin. Çünkü ben, onları ondan (topraktan) yarattım ve yine ona döndüreceğim. Bir defa daha onları (hesaba çekmek üzere) topraktan çıkaracağım.’ Bunun üzerine mü’min kulun ruhu bedenine iâde edilir. Ardından iki melek yanına gelip onu oturturlar ve:
Rabbin kimdir? derler.
Mü’min kul: Rabbim Allah’tır, der.
Onlar: Dinin nedir? derler.
Mümin kul: Dinim İslâm’dır, der.
Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.
Mümin kul: O Allah’ın elçisidir, der.
Onlar: Sana bunları bildiren nedir? derler.
Mümin kul: Allah’ın kitabını okudum, ona inandım ve onu tasdik ettim, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses gelir:Kulum doğru söyledi.Cennet’ten bir yer döşeyin (makamını hazırlayın),onu cennet elbiselerinden giydirin ve ona cennetten bir kapı açın, der.Bunun üzerine ona cennetin esintisinden ve güzel kokusundan kokular gelir, gözünün görebileceği yere kadar kabri genişletilir. Sonra ona, güzel yüzlü, güzel elbiseli ve güzel kokular içerisinde olan birisi gelir ve seni mutlu edecek şeyle sevin.Bugün sana va’d olunan gündür, der.Bunun üzerine o: Sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün nedir,der.O: Ben, senin sâlih amelinim der.Bunu işitince, Yâ Rabbi! Kıyâmeti çabuk kopar ki, âileme ve malıma kavuşayım, der. Kâfir kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman, yanlarında kaba ve sert elbise olan siyah yüzlü melekler gelir ve onun görebileceği bir yerde otururlar.Sonra ölüm meleği onun yanına gelip başucunda oturur ve ona: Ey çirkin ruh, haydi çık! Allah’ın öfkesine ve gazabına gel! der.Bunun üzerine ruhu bedenine dağılır ve ıslak yüne dolaşan pıtrağın[6] yünden çekilip çıkarıldığı gibi, ölüm meleği onun ruhunu bedeninden çekip alır (ruhu bedeninden güçlükle ayrılır).Ölüm meleği ruhunu alınca da, melekler onu göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar.Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve kaba ve sert elbisenin içine koyarlar. Ondan yeryüzünde bulunan en pis leş kokusu gibi bir koku çıkar.Onu semâya yükseltirler.Her semâda bulunan meleklerin yanından geçerken onlar: “Bu pis ruh kimindir? derler.Melekler, dünyadaki en kötü ismini söyleyerek:”Falan oğlu falandır, derler.Dünya semâsına gelince, onun için semânın kapılarının açılmasını isterler, fakat ona kapılar açılmaz.Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu:”(Öldükleri zaman) onlar (ın ruhların)a gök kapıları açılmaz ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler. Suçluları işte böyle cezâlandırırız.” (A’râf Sûresi: 40)
Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: “Onun amel defterini Siccîn’e ( en aşağı tabakaya) yazın”. Sonra onun ruhu, gökten yere fırlatılıp atılır. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu: “Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp de parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış veya rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış kimse gibidir.” (Hac Sûresi:31). Ardından ruhu bedenine iâde olunur da (Münker ve Nekir adlı) iki melek ona gelip yanına oturur ve:
Rabbin kimdir? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum,der.
Onlar:Dinin nedir? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses: ‘Yalan söyledi, ona cehennem’deki yerini hazırlayın ve ona cehennemden bir kapı açın’ der.Cehennem ateşinin sıcağından ve sıcak rüzgârından gelir ve kaburgaları birbirine geçecek şekilde kabri ona daraltılır.Çirkin yüzlü, kötü elbiseli ve pis kokulu bir adam ona gelir ve şöyle der: Seni üzecek şeye sevin! Bugün, va’d olunduğun gündür.Kâfir ruh ona: Sen kimsin? Çirkin yüz kötülük getirdi, der. O da: Ben senin çirkin amelinim, der.Bunun üzerine: Rabbim! Kıyameti koparma, der.”[7]
Bu sebeple doğru olan, iki melek, kabrindeki ölüye ancak tevhîd ve akîde ile ilgili sorular sorar. Bu ise açıkça bellidir.
Yine en doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

09/13/12

KIYAMET VE ALAMETLERİ

KURAN AYETLERİNE GÖRE KIYAMET GÜNÜ NELER OLACAK?
Allah, büyük bir düzen içinde yarattığı yaşamı, bilemediğimiz bir vakitte tüm düzeniyle birlikte sona erdirecektir. Varlığından şüphe duymadan kıyamet gününe iman etmek, insanı kendisi için çok daha olumlu ve kazançlı bir sonuca götürecektir. Zira dünyada harcadığı çabaların “boş bir çaba” olduğunu kıyamet saati ile anlayan bir insanın pişmanlığı, tarifi oldukça zor, çok şiddetli bir pişmanlıktır.

Kıyamet günü, dünya hayatının hatta tüm kainatın son günüdür, ama aynı zamanda da ahiretteki sonsuz yaşamın bir başlangıcıdır. O gün, insanların tümü yeni bir diriliş ile dirileceklerdir. O gün Yüce Allah’a iman edenler cennette ağırlanırken, iman etmeyenler cehenneme sevk edileceklerdir. Rabbimiz’in sonsuz adaletinin tecelli ettiği bu günde, tüm insanlık şahitlerin huzurunda sonsuz mekanına yerleşecektir.

Hesap Anı

Hesap anı, inanmayanların bütün ömürleri boyunca düşünmekten kaçındıkları, anlamaktan kaçtıkları, müminlerin ise hazırlanıp bekledikleri andır. Kuran da bildirildiği üzere, O gün herşey Yüce Allah’ın sonsuz gücüne ve yüksek şanına uygun olarak yaratılmıştır. Hesabın gerçekleştirilmesi için ruh ve melekler saflar halinde dizilirler. O hesap anında, insanlar arasında adaletle hükmedilecek ve konuşacak kişi sadece doğruyu söyleyebilecektir. Rabbimiz bu durumu Kuran’da şöyle haber vermiştir:
’Ruh ve meleklerin saflar halinde duracakları gün; Rahman’ın kendilerine izin verdikleri dışında olanlar konuşmazlar. (Konuşacak olan da,) Doğruyu söyleyecektir.’ (Nebe Suresi, 38)
İnsanın dünya hayatı boyunca tanıyıp bildiği tüm insanlar orada olacaktır. Tanınmış, tanınmamış, zengin, fakir her kişi, kısaca kıyamet gününe kadar yaşayıp ölmüş olan tüm insanlar, aralarında hiçbir ayırım söz konusu olmadan Allah’ın huzurunda toplanırlar. Böyle bir günde, ne kazandıkları şandan ne de edindikleri itibardan eser vardır. Bu kişiler kendilerince bir devre imzasını atmış, dünya tarihinde adından çok söz edilmiş kimseler olsalar dahi, iman etmedikleri sürece, Allah’ın huzurunda pişmanlık ve azabın şiddeti ile korku içinde olacaklardır. Her kim olursa olsun iman etmemişse – aynı korkuyu yaşayacak, herhangi bir dünyevi üstünlük unsuru olmadan herkes aynı konumda olacaktır. Dünyada bir ayrıcalık olarak görülen para ve mevki, insanların biraraya toplandıkları bu günde hiçbir şey ifade etmeyecek, hayran olan da hayran olunan da aynı konumda olacaktır. Kuran’da insanların din günü Allah’ın huzurunda toplanacağını bildiren ayetlerden biri şu şekildedir:
’Yer, Rabbinin nuruyla parıldadı, (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar.’ (Zümer Suresi, 69)

O Gün Kimse Haksızlığa Uğratılmayacaktır

İşlenen her amelin sorgulanacağı bu günün ihtişamı, Allah’ın büyüklüğüne, Adl (adil olan), Cebbar (dilediğini zorla da olsa gerçekleştiren), Kahhar (kahreden) ve Muntakim (intikam alan) sıfatlarına yakışır şekilde olacaktır. Amellerin sorgulanıp sonuçlandırılması Allah’ın adaleti ile eksiksiz olarak görülecektir. O gün kurulacak olan “duyarlı teraziler” ile herkes hak ettiği karşılığı bulacaktır. Kuran’da din gününde kurulacak olan hassas teraziler hakkında şu şekilde bildirilmektedir:
’Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz.’ (Enbiya Suresi, 47)
Dünya hayatı boyunca yapılan her amel, en küçük ayrıntılar bile eksik kalmaksızın bu tartılara konulur. Bu tartının ibresi, insanları sonsuz azaba veya sonsuz kurtuluş ve mutluluğa götürecek kararı belirler. Yaptıkları iyilikleri ağır gelen insanlar cennete gideceklerdir. Hafif kalanlar ise korkunç bir azapla azaplandırılacakları cehenneme atılacaklardır.
’De ki: “Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor, sonra kendisinde hiçbir kuşku olmayan kıyamet günü O sizi biraraya getirip- toplayacaktır. Ancak insanların çoğu bilmezler.’ (Casiye Suresi, 26)

Hesap Yerine Herkes Bir Sürücü ve Bir Şahitle Gelir

Hesap günü sorgulanma sırasında tüm insanların yanında bulunacak olan iki meleğin bilgisi Kuran’da şu şekilde verilmektedir:
’(Artık) her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahit ile gelmiştir.’ (Kaf Suresi, 21)
Din günü her yer Allah’ın nuru ile aydınlanacak. Bu büyük hesap gününde tanıklık yapacak olan elçiler ve şahitler hazır bulundurulacaktır. Dünyada, Allah’a kulluk etmeleri gerektiğini insanlara hatırlatan ve öğütleyen peygamberler, elçiler ve diğer şahitler, hesap günü sorguya çekilecek insanların yanında olacaklardır. Ve Allah’ın huzurunda bulunan tüm şahitler sadece doğruyu söyleyeceklerdir. O gün hiç kimsenin, Allah’ın huzurunda yaptıklarını inkar etmeye fırsatı veya imkanı olmayacaktır. Herkesin işlediği bütün hayırlar ve şerler en küçük ayrıntısına kadar ortaya çıkarılacaktır ve kişi bunların hepsinden sorguya çekilecektir. Hz. Adem’den bu yana yaşamış tüm toplumların birarada olacağı bu ortamda, sorgulamadaki düzen ve hesaptaki titizlik, Allah’ın aklının büyüklüğünü ve sonsuz adaletini bize gösterir.
İnsanın İşitme, Görme Duyuları ve Derileri de Şahitlik Eder

O gün suçlu günahkarların işledikleri kötülüklere şahit olanlar da orada hazırdır. İman etmeyenlerin aleyhine tanıklık edenlerin arasında, onların hiç beklemedikleri şahitler de vardır. Bu, insanın kendisini yalnız sandığı anlarda dahi, Allah’ın kendisini çepeçevre kuşattığına dair en çarpıcı delildir. İnanmayanların aleyhinde şahitlik yapacak olanların arasında, kendi ’işitme, görme duyuları ve derileri’ de olacaktır. Her biri Allah’ın izniyle konuşacak ve eksiksiz olarak söylemeleri gerekenleri, şahit olduklarını anlatacaklardır. Bütün bir ömür boyunca kullandıkları, kendilerine ait sandıkları uzuvlarının bile insanın aleyhinde şahitlik etmesi o gün yaşanacak olan psikolojik yıkımı daha da artırır. Kuran’da bu konunun bildirildiği ayetler şu şekildedir:
’Allah’ın düşmanlarının biraraya getirilip-toplanacakları gün işte onlar, ateşe bölükler halinde dağıtılırlar. Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir. Kendi derilerine dediler ki: “Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Dediler ki: “Herşeye nutku verip-konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O’na döndürülüyorsunuz. Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. (Fussilet Suresi, 19-22)
Kişi o gün gururla ve kendince güvenle savunduğu açıklamaların geçersizliğini görecek, aleyhine şahitlik eden kendi uzuvları karşısında gizleyecek bir şeyi kalmadığını anlayacaktır. Kimsenin görmediğini zannettiği olaylar, gizli yapılan işler teker teker ortaya dökülecek, kendi bedeni bunları ikrar edecektir.

Amel Defterinin Verilmesi

İnsanın dünya hayatı boyunca yaptığı her şey, sağ ve sol tarafında bulunan melekler tarafından kaydedilir. Hesap anı için hazırlanan defterler din gününde insanlara sunulur. Kişi yaptıklarının hiçbirini reddedemez, çünkü yaşadığı her an, amel defterine kaydedilmiştir. Herkes kendi defterinden, ahiret için neler hazırladığını öğrenir. Müminler sağ ellerine, kafirler ise sol ellerine defterlerini alırlar. Bu anda, müminlerle kafirlerin tavırları çok farklıdır. Müminler, büyük sevinç içinde defterlerini alıp, okumaları için yanında bulunanlara uzatırlar. Defterleri sol ellerine verilen iman etmeyen kişiler ise kahredici bir utanç ve korku içindedirler. Çünkü en küçüğünden en büyüğüne kadar hiçbir işin eksik bırakılmadan meleklerce yazılmış olduğu bu defter, Kuran ahlakına uygun olmayan işlerle doludur. Bu gerçek karşısında inkar edenlerin korku ve şaşkınlıkları ayette şöyle belirtilmiştir:
’(Önlerine) Kitap konulmuştur; artık suçlu-günahkarların, onda olanlardan dolayı dehşetle-korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: “Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp-döküyor?” Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.’ (Kehf Suresi, 49)
Kıyamet saati ve sonrasındaki sonsuz yaşam, insanları bekleyen en önemli gerçeklerdir. Bu nedenle uğrunda yaşanması ve çaba harcanması gereken tek gerçek, “Allah rızasıdır”. Allah, sonsuz hayatın başlangıcını son derece büyük ve ihtişamlı olaylarla gerçekleştirecektir. Bu günle karşılaşan herkes, dünya hayatının artık tamamen sona erdiğini anlayacak ve ahiretin varlığını kesin bir bilgiyle kavrayacaktır.

Hesap Gününe adım Adım Yaklaşıyoruz

Dünyadaki yaşamımızda geçen her gün bizi o hesap gününe biraz daha yakınlaştırır. Geçen her saat, her dakika, hatta her saniye ölüme, yeniden dirilişe ve hesaba doğru atılmış yeni bir adımdır. Herkes, şu anda kaderinde belli olan son nefesini vereceği ana doğru biraz daha yaklaşmaktadır. Kim olursa olsun tarihte bu ilerleyişi durdurabilen olmamıştır. Ne önlem alınırsa alınsın bu ilerleyişi durdurmanın ya da geri çevirmenin yolu yoktur. Tüm insanlar bu yolu izleyecek ve ölümle beklemedikleri bir anda karşılaşacaklardır.
Şu unutulmamalıdır ki, her insan hesap günü Yüce Allah’ın huzurunda yapayalnız ve tek başına sorguya çekilecektir. O halde insanın yapması gereken, ölümle başlayıp, bitmeyen zamanlar boyunca devam edecek o gün gelmeden önce hazırlık yapmaktır:
’Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir’. (Haşr Suresi, 18-19)
“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Ensar’dan bir adamın cenâzesini defnetmek için çıktık, kabre geldiğimizde kabir henüz kazılmamıştı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- oturunca, biz de onun meclisine saygıdan dolayı sanki başımızda kuş duruyormuşçasına hepimiz hareketsiz bir şekilde onun etrafında oturduk. Elinde bir çubuk vardı ve düşünceli bir şekilde çubuğun bir ucuyla yeri eşeliyordu. Başını kaldırdı ve -iki veya üç defa-: ‘Kabir azabından Allah’a sığının, buyurdu. Sonra şöyle buyurdu: Mümin kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğunda ona gökten yüzleri sanki güneş gibi olan beyaz yüzlü melekler iner. Yanlarında cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği yere otururlar. Sonra ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der: Ey güzel ruh, çık ve Rabbinin mağfiretine ve rızâsına gel. Bunun üzerine o ruh, tulumun ağzından damlayan bir damla gibi çıkar ve ölüm meleği onu alır. Ölüm meleği, mü’min kulun ruhunu aldığında, melekler onu göz açıp kapayacak kadar -bir an olsun bile- ölüm meleğinin elinde bırakmazlar. Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve bu kefene koyarlar. O ruhtan, yeryüzünde bulunan en güzel mis kokusu gibi bir koku çıkar. Onu melekler arasından geçirirken: Bu güzel ruh nedir? derler. Dünyadaki en güzel isimlerini söyleyerek: ‘Falan oğlu falandır’ derler. Dünya semâsına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. Melekler onun için kapının açılmasını isterler. Onlara kapı açılır. Bunun üzerine yedinci semâya ulaşıncaya kadar her semâda bulunan Allah’a yakın melekler o ruha eşlik ederler. Nihâyet Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: ‘Kulumun amel defterini, İlliyyîn’e yazın ve ruhunu yeryüzüne geri gönderin. Çünkü ben, onları ondan (topraktan) yarattım ve yine ona döndüreceğim. Bir defa daha onları (hesaba çekmek üzere) topraktan çıkaracağım.’ Bunun üzerine mü’min kulun ruhu bedenine iâde edilir. Ardından iki melek yanına gelip onu oturturlar ve:
Rabbin kimdir? derler.
Mü’min kul: Rabbim Allah’tır, der.
Onlar: Dînin nedir? derler.
Mümin kul: Dînim İslâm’dır, der.
Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.
Mümin kul: O Allah’ın elçisidir, der.
Onlar: Sana bunları bildiren nedir? derler.
Mümin kul: Allah’ın kitabını okudum, ona inandım ve onu tasdik ettim, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses gelir:Kulum doğru söyledi.Cennet’ten bir yer döşeyin (makamını hazırlayın), onu cennet elbiselerinden giydirin ve ona cennetten bir kapı açın, der. Bunun üzerine ona cennetin esintisinden ve güzel kokusundan kokular gelir, gözünün görebileceği yere kadar kabri genişletilir. Sonra ona, güzel yüzlü, güzel elbiseli ve güzel kokular içerisinde olan birisi gelir ve seni mutlu edecek şeyle sevin. Bu gün sana va’d olunan gündür, der. Bunun üzerine o: Sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün nedir, der. O: Ben, senin sâlih amelinim der. Bunu işitince,Yâ Rabbi! Kıyâmeti çabuk kopar ki, âileme ve malıma kavuşayım, der.
Kâfir kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman, yanlarında kaba ve sert elbise olan siyah yüzlü melekler gelir ve onun görebileceği bir yerde otururlar. Sonra ölüm meleği onun yanına gelip başucunda oturur ve ona: Ey pis ruh, haydi çık! Allah’ın öfkesine ve gazabına gel! der. Bunun üzerine ruhu bedenine dağılır ve ıslak yüne dolaşan pıtrağın[1] yünden çekilip çıkarıldığı gibi, ölüm meleği onun ruhunu bedeninden çekip alır (ruhu bedeninden güçlükle ayrılır). Ölüm meleği ruhunu alınca da, melekler onu göz açıp kapayacak kadar -bir an olsun bile- ölüm meleğinin elinde bırakmazlar. Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve kaba ve sert elbisenin içine koyarlar. Ondan yeryüzünde bulunan en pis leş kokusu gibi bir koku çıkar. Onu semâya yükseltirler. Her semâda bulunan meleklerin yanından geçerken onlar: “Bu pis ruh kimindir? derler. Melekler, dünyadaki en kötü ismini söyleyerek: “Falan oğlu falandır, derler. Dünya semâsına gelince, onun için semânın kapılarının açılmasını isterler, fakat ona kapılar açılmaz. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu:”(Öldükleri zaman) onlar (ın ruhların)a gök kapıları açılmaz ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler.Suçluları işte böyle cezâlandırırız.” [2]
Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: “Onun amel defterini Siccîn’e ( en aşağı tabakaya) yazın”. Sonra onun ruhu, gökten yere fırlatılıp atılır. Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu: “Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp de parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış veya rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış kimse gibidir.” [3]
Ardından ruhu bedenine iâde olunur da (Münker ve Nekir adlı) iki melek ona gelip yanına oturur ve:
Rabbin kimdir? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Onlar: Dînin nedir? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Onlar: Size gönderilen adam hakkında ne dersin? derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses: ‘Yalan söyledi, ona cehennem’deki yerini hazırlayın ve ona cehennemden bir kapı açın’ der. Cehennem ateşinin sıcağından ve sıcak rüzgârından gelir ve kaburgaları birbirine geçecek şekilde kabri ona daraltılır.Çirkin yüzlü, kötü elbiseli ve pis kokulu bir adam ona gelir ve şöyle der: Seni üzecek şeye sevin! Bu gün, va’d olunduğun gündür. Kâfir ruh ona: Sen kimsin? Çirkin yüz kötülük getirdi, der. O da: Ben senin çirkin amelinim, der. Bunun üzerine: Rabbim! Kıyameti koparma, der.” [4]
Sonra kul, kabirde sorguya çekilmiş olsa bile, büyük olsun, küçük olsun, kıyâmet günü her şeyden hesaba çekilecektir.Kulun ilk olarak hesaba çekileceği ameli ise, namazdır..
Nitekim Ebu Hureyre’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
{ إِنَّ أَوَّلَ مَا يُحَاسَبُ النَّاسُ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ أَعْمَالِهِمْ: الصَّلاَةُ، قَالَ: يَقُولُ رَبُّنَا جَلَّ وَعَزَّ لِمَلاَئِكَتِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ: انْظُرُوا فِي صَلاَةِ عَبْدِي أَتَمَّهَا أَمْ نَقَصَهَا؟فَإِنْ كَانَتْ تَامَّةً كُتِبَتْ لَهُ تَامَّةً، وَإِنْ كَانَ انْتَقَصَ مِنْهَا شَيْئًا، قَالَ: انْظُرُوا هَلْ لِعَبْدِي مِنْ تَطَوُّعٍ، فَإِنْ كَانَ لَهُ تَطَوُّعٌ، قَالَ: أَتِمُّوا لِعَبْدِي فَرِيضَتَهُ مِنْ تَطَوُّعِهِ، ثُمَّ تُؤْخَذُ الْأَعْمَالُ عَلَى ذَاكُمْ } [ رواه أبو داود وصححه الألباني في صحيح أبي داود ]
“Şüphesiz ki insanların kıyâmet günü amellerinden hesaba çekileceği ilk şey, namazdır. Rabbimiz celle ve azze -bildiği halde- meleklerine şöyle buyurur: ‘Kulumun farz namazına bakın!’ Tam ve doğru olarak mı, yoksa noksan olarak mı kılmıştır? Eğer tam ve doğru olarak kılmışsa, kendisi için tam kılmış olarak yazılır. Yok eğer namazından bir şeyi noksan olarak kılmışsa, (Allah -azze ve celle-) şöyle buyurur: ‘Kulumun nâfile namazları var mı ona bakın!’ Eğer nâfile namazları varsa, (Allah -azze ve celle-) şöyle buyurur: ‘Kulumun noksan olan farz namazını, nâfile olan namazıyla tamamlayın!’ Sonra diğer amelleri de noksan olarak yapmışsa, o ameller de nâfile amellerle tamamlanır.” [5]]
Kul, kıyâmet günü bazı amellerden sorguya çekilecektir.
Bunlar:
Kul; beş şeyden sorulmadıkça Allah Teâlâ’nın huzurundan ayrılamayacaktır.
Nitekim Abdullah b. Mes’ud’un -Allah ondan râzı olsun-
{ لاَ تَزُولُ قَدَمُ ابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ: عَنْ عُمُرِهِ فِيمَ أَفْنَاهُ، وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَ أَبْلاَهُ، وَمَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ، وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ } [ رواه الترمذي وحسنه الألباني في صحيح الترمذي ]
“Âdem oğlu, kıyâmet günü beş şeyden (hasletten) sorguya çekilmedikçe Rabbinin huzurundan ayrılamayacaktır: Ömrünü (hayatını) nerede harcadığından, gençliğini (gençlik yıllarındaki güç ve kuvvetini) nerede kaybettiğinden, malını nereden (helâlden mi, yoksa haramdan mı) kazandığından ve nereye (Allah’a itaatte mi, yoksa Allah’a isyanda mı) harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden (yaşayıp yaşamadığından).” [6]]
Kıyâmet günü bütün ümmetler (topluluklar), kendilerine gönderilen peygamberlerin dâvetlerine icâbet edip etmediklerinden sorguya çekileceklerdir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
ﮋ ﮢ ﮣ ﮤ ﮥ ﮦ ﮧ ﮨ ﮊ [ سورة القصص الآية: ٦٥ ]
“O gün (kıyâmet günü), (Allah Teâlâ) onları çağırarak: (Size gönderdiğimiz) peygamberlere ne ile cevap verdiniz (onların dâvetini/çağrısını kabul ettiniz mi)? diyecektir.” [7]]
Bunlar, kulun, kıyâmet günü ondan sorguya çekileceği bazı şeylerdir. Bu sebeple, kendisini cehennem azabından kurtarmaya çalışan aklı başında bir kulun, kendisine sorulacak olan soruya cevap hazırlaması gerekir.
Allah Teâlâ’dan, bizleri dosdoğru yola iletmesini dileriz.

09/13/12

AHİRET HAYATI VE ÖLÜM

AHİRETE IMAN

Imanımızın beşinci şartı da öldükten sonra dirilmeye inanmaktır.
Allah önce insanları yoktan varetmiş, sonra onlara hayat verip yaşatmış ve bir gün de öldürmüştür. Bütün canlılar öleceklerdir. Fakat iş ölümle bitmeyecek, bir ikinci ve ebedi hayat, ahiret hayatı başlayacaktır. Buna “vel ba’su badel mevt” yani öldükten sonra dirilmek denir. Ahiret hayatında herkes önce hesaba şekilecek, dünyada iken iyi ve hayırlı işler yapıp tertemiz yaşayanlar Cennete, kötü ve çirkin işler yapıp Allah’ı inkar edenler Cehenneme gireceklerdir. Öldükten sonra dirilmeye inanmayan insan müslaman değildir.
Biz ahirete bütün gönlümüzle iman ediyor ve öbür dünya için çalışıyoruz. Bu dünya gelip geçici ama ahiret hayatı ebedidir.Asla bir daha dönüşü olmayan bir yoldur ve pişmanlık duyulsada anlamayan için geri dönüşü yoktur.Ahiretin olmadığını iddea edenler; dünya denilen sınav aleminde ölenler nerede cevabı ile her sınavın bir sonucu,, aldığı değeri vardır. Dünya sınavının sonucunu almadan olurmu?
                                                                                                                                                                                                                                                                    AHİRETE İMANIN FAYDALARI

Ahirete imanın sayılamayacak kadar çok faydaları vardır. Öldükten sonra dirileceğine ve yaptıklarından hesaba çekileceğine inanan bir insanın kötülük yapması, başkalarının hakkına ve hukukuna tecavüz etmesi mümkün değildir. Bu iman bizi ebedi hayat olan ahirete hazırlar. Allah’dan korkuyu, cehennem azabını ve cennetin nimetlerini hatırlatır.
Ahirete imanla, dünyada çektiğimiz ve çekeceğimiz her türlü sıkıntıya karşı kendimizi kuvvetli hisseder, uğradığımız haksızlıklar sebebiyle sonu gelmez üzüntülere düşmez ve ahirette hakkımızı mutlaka alacağımıza inanırız. Ahirete inanmayan bir kimse ise böyle bir teselli bulamayacağı için dünyasını da harab eder.Ahiret hayatına iman etme insan için hem bir firenleme merhalesi hemde bir umut kapısıdır. FİRENLEME; derken ahirette azap görürüm düşüncesi ile kendini pisliklerden ve itaatsızlıktan alıkoymaktır. UMUT; derken ızdırabı ve çilesi çok olan kader sınavının sonucunda mükafat olduğunu bilmektir.

KABİR HAYATI

İnsanların öldükten sonra, tekrar diriltilecekleri güne kadar yaşadıkları hayata kabir hayatı adı verilir. Bu hayatın hak ve gerçek olduğuna, bu süre içinde karşılaşacağımız bütün durumlara inanır ve iman ederiz. Kabir azabının varlığını tasdik ederiz. Orada Münker ve Nekir isimli sorgu meleklerinin bizi hesaba çekeceğine inanırız. Bu melekler bize “Rabbin kim, Peygamberin kim, dinin ne, kıblen neresi?” gibi çeşitli sorular sorarlar. Bu soruları doğru cevaplandıranlar için kabir cennet bahçelerinden bir bahçe haline gelecek, cevaplandıramayanlar için de cehennem çukurları haline dönüşecektir.
Sevgili Peygamberimiz kabir hayatı ile ilgili bilgiler vermiş, bir defasında idrardan sakınmamanın kabir azabına sebep olacağı açıklanmıştır. Öldüğünde, herhangi bir sebeple mezara gömülmeyenler için de kabir hayatı ve meleklerin soruları vardır. Bu sorular buluğ çağına erişmemiş çocuklara ve delilere ve bütün İslami meseleleri ümmetlerine öğretmiş olan Peygamberlere sorulmayacaktır.
Kabir hayatında karşılaşacağımız olayların nasıl meydana gelecegini şüphesizki en iyi Allah bilir. Biz sadece Resulullah’ın bildirdikleri kadarını bilir ve kabir hayatının hak olduğunu kabul ederiz.
“Ölü, idrak edemez. Dolayısıyla azap mümkün değildir” sözü çok yanlış, hatta küfürdür. Zira, cansız kabul edilen maddelere, bu azabı hissederek bir canlılık vermesi Allah’ın kudreti yanında, hiç mesabesinde bir iştir.

İslam akidesine göre ölüm bir yokluk değil, aksine bu dünyanın maddi ve dar kayıtlarından kurtulup daha geniş bir âleme yolculuğun ilk basamağıdır. Bu dünyadan ahiret yurduna geçiş, evimizdeki bir odadan diğerine geçişe benzetilmiştir.

Ölüm, her canlının er ya da geç bir gün mutlaka yüz yüze geleceği kaçınılmaz bir gerçek ve ilahî kanundur. Ölümle başlayan kabir hayatı ise, ahiret âleminin ilk menzilidir. Kabir hayatına berzah âlemi de denmiştir.

Konuyla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet-i kerime mevcuttur. Bunlardan bazıları şunlardır:

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

“Her canlı ölümü tadıcıdır. Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini kıyamet günü tam bir şekilde alacaksınız. O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp cennete yerleştirilirse, işte o muradına ermiştir. Yoksa bu dünya hayatı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir.”  (Âl-i İmrân, 3/185)

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

“Her canlı ölümü tadıcıdır. Biz, sizi hem şerle hem de hayırla imtihan edip sınarız. Sonunda da Bizim huzurumuza getirileceksiniz.” (Enbiyâ, 21/35)

Dünya ve ahiretin mahiyetlerini bildiren bir ayet-i kerimede de Allah (celle celâluhû) şöyle ferman etmiştir:

وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَهْوٌ وَلَعِبٌ

وَإِنَّ الدَّارَ الآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ebedî ahiret yurdu ise işte o, gerçek hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bilselerdi! (Ankebût Sûresi, 29/64)

Allah dostları için ölüm sevgililer diyarına yolculuktur. Ahiret onların burunlarında tütse de ilahî izin gelinceye dek bu dünyada sabır ve rıza ile içi içe yaşarlar, insanları hak ve hakikate davet ederler. Ehlullah, ölüme her an hazırlıklı olunmasını şiddetle tavsiye etmiş ve bunu kendi hayatlarında pratik olarak yaşamışlardır.

Râbıta-i mevt yani ölümü sık sık derinlemesine hatırlama ve buna göre kendimizi muhasebe etme bize hem imanımızda yakîni hem de amellerimizde ihlası kazandırması yönüyle çok mühimdir. İmanda yakîn ve amelde ihlas ise riyâ, süm’â, tûl-i emel, şöhret tutkusu, dünyaya rağbet ve nefsin sonu gelmez istekleri gibi kötü arzuları kırmanın en emin çaresidir.

Allah Rasülü (sallallahü aleyhi vesellem) bir gün Abdullah bin Ömer (radiyallahü anh) hazretlerini tutarak ona şunu söylemiştir:

كُنْ فيِ الدُّنْياَ كَأَنَّكَ غَرِيبٌ أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍٍ وَعُدَّ نَفْسَكَ فِي أَهْلِ الْقُبوُرِ

“Dünyada bir garip yahut geçip gitmekte olan bir yolcu gibi ol. Asıl ve ebedî vatanın ahirete gideceğine öylesine inan ki, ölmeden önce ölmüş ol ve kendini şimdiden kabir ehlinden say!” (Tirmizi, Zühd, 25; İbn Mace, Zühd, 3; Müsned, 2/24, 41, 131)

Berzah âlemi; ölümden sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları yer, kabir hayatı, dünya ve ahiret arasındaki bekleme salonu” olarak kabul edilmiştir. Âlem-i berzah, dünya ile âhiret arasında bir köprüdür.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bir gün kabristana uğradığında mübarek simasında elem izleri belirmiş, bunun sebebi sorulduğunda kabirdeki iki kişinin azap görüyor olduklarını; onların azabının büyük bir şeyden değil, birinin bevl ihtiyacını giderirken temizliğine dikkat etmemesinden, diğerinin de nemîmede (koğuculukta, söz taşımada) bulunmasından dolayı kabir azabı çektiklerini haber vermiştir. Daha sonra yaş bir odun parçası alıp, ikiye ayırmış ve her kabrin başına birer tane dikmiştir. Niye öyle yaptığının sorulması üzerine de “O ağaç parçaları kuruyana kadar kabirdeki o iki kişinin azaplarının hafifletileceğini ümit ettiğini” ifade buyurmuşlardır. Allah Rasülü (aleyhissalâtü vesselâm) bir seferinde de “Kabir, Sa’d b. Muaz’ı da kavrayıp sıkarsa..” diyerek hem kabir azabına hem de meselenin ciddiyetine dikkat çekmiştir.

Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) diğer bir mübarek sözlerinde de;

كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ، أَلَا فَزُورُوهَا

 فَإِنَّهَا تُرِقُّ الْقَلْبَ وَتُدْمِعُ الْعَيْنَ وَتُذَكِّرُ الْآخِرَةَ

“Size kabir ziyaretini yasaklamıştım fakat artık ziyarette bulunabilirsiniz. Çünkü bu, kalbi yumuşatır, gözü yaşartır, ölümü ve ahireti hatırlatır.” (Hâkim, Müstedrek; Beyhakî, es-Sünenül-Kübrâ, -az farkla- Ahmed b. Hanbel, Müsned)buyurmuşlardır. Diğer benzer bir rivayette de zor anlarında ölümü ve ahireti çokça hatırlayanların bu sıkıntılarından kurtulacağı; rahat ve geniş anlarında ölüm ve ahireti unutanların da sıkıntılara uğrayacağı bildirilmiştir. (İbn-i Hibbân, Sahih; Beyhakî, Şuabül-İman)

Ölümle başlayan kabir hayatı -daha geniş manasıyla berzah âlemi- iman ve amellere yönelik ilk ve temel sorgulamanın olacağı yerdir. Bunun neticesinde kişi makamına uygun bir şekilde muamele görüp haşir ve hesap gününe dek bekletilecektir.

Berzah hayatında mü’minler namazlarını, zekatlarını, oruçlarını, haclarını, Kur’ân’larını, Allah (celle celâluhû) yolundaki hizmetlerini ve diğer bütün salih amellerini gönüllerine inşirah ve sürur verici birer enîs, birer dost olarak bulacaklardır. Onlara cennete ait pencereler açılıp güzel manzaralar arz edilir ve cennetteki yerlerini seyredip dururlar. Dünyada çirkin yaşayanlara gelince, onlara gösterilecek manzaralar da çirkin olur ve onlara da cehennemdeki yerleri gösterilir. Mü’minler, kıyâmetin bir an önce kopmasını arzularken inkarcılar ise onun hiç kopmamasını isteyeceklerdir.

Bütün bunlar, Allah Rasülü (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz’in haber verdiği şu uyarıcı hadis-i şerifleri bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır:

اَلْكَيِّسُ مَنْ  دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ

وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا وَتَمَنَّى عَلَى اللهِ

 “Akıllı kimse, sürekli kendi nefsini sorgulayan ve durmadan ölüm ötesi hayat için çabalayandır. Nefsini hevâsının peşinde koşturan ve buna rağmen Allah Teâlâ’dan beklentileri olan  kimseye gelince o zavallının tekidir.” (Tirmizi, Kıyame, 25; İbn Mace, Zühd, 21; Müsned, 4/124)

سُئِلَ رَسُولُ اللّهِ أيُّ الْمُؤْمِنِينَ أفْضَلُ؟ قَالَ: أحْسَنُهُمْ خُلُقاً،

قِيلَ: فأيُّ الْمُؤْمِنِينَ أكْيَسُ؟ قَالَ: أكْثَرُهُمْ لِلْمَوْتِ ذِكْراً، وَأحْسَنُهُمْ لَهُ اِسْتِعْدَاداً قَبْلَ نُزُولِهِ بِهِمْ

Rasülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a soruldu: “Mü’minlerden hangisi en faziletlidir?” O (aleyhi ekmelüttehâyâ): “Ahlakça en güzelleridir!” cevabını verdi. Tekrar soruldu: “Pekiyi, mü’minlerden hangisi en akıllıdır? “Ölümü en çok zikreden ve ölüm gelmezden önce onun için en iyi hazırlığı yapanlardır.” (İbnu Mace, Zühd, 31) buyurdu.

Allah dostu kâmil zâtlara göre dünya rahat ve rehavetine kapılmamak için bu ayet ve hadisleri çokça hatırlamalı ve bu doğrultuda bir birimizi usûlünce ikaz etmeliyiz. Çünkü rahat ve rehavet insandaki ulvî hisleri öldürmekte ve bunun sonucunda insan, sanki her şey güllük-gülistanlık ve Ümmet-i Muhammed’in hiç derdi yok gibi davranmaya başlamaktadır. Halbuki Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem) bir yerden geçerken, gülen bir sahabi efendimizi gördüğünde ona ayağıyla dokunarak ikaz etmiş, “Cennetten müjde mi aldın?” demiştir.

Son olarak, Esved b. Yezid en-Nehaî hazretlerinin sık sık ölüm ve ahireti anarak kendisini muhasebe etmesini, imanla kabre girip giremeyeceği endişesiyle tir tir titremesini ve nihayetinde peygamberlerden sonraki en yüce makamlara ulaşan kimselerden olmasını hatırlayarak, Rabbimizin bizlere de bu yüce ufku ve güzel akıbeti nasip etmesini niyaz edelim.

KIYAMET
Dünya hayatının sona ermesi demek olan kıyamet İsrafil aleyhisselamın Suruna üfürmesiyle başlayacak, o zaman bütün canlılar öldürülecek ve ahiret hayatı dediğimiz ebedi hayat başlayacaktır. Ahirete iman, İslam itikadının esaslarındandır.
Kıyametin büyük ve küçük alametleri vardır. Bunlar hakkında bize bildirilen bütün bilgilere tereddütsüz iman ederiz. Onların her biri vakti gelince ortaya çıkarılacaktır.
Kıyametin küçük alametleri çoktur. Saygısızlığın yaygınlaşması, hak ve hukukun kaybedilmesi, günahların çoğalması, ailevi münasebetlerin yıkılması gibi bir çok şey kıyametin alametlerinden sayılır.

Kıyamet (Diriliş Günü, Hüküm Günü) tek tanrılı dinlerde ve birçok inanışta bulunan, dünyanın sonunun gelip bütün ölülerin dirilerek mahşerde toplanacağına inanılan zaman, hesap günü, mahşer günükıyamet

Kıyamet inancı İslam inancının (Akide) bir parçası ve inancın temel prensiplerinden biridir. Kıyamet Günündeki imtihanlar ve kargaşalar Kur’an ve Hadis lerde tasvir edilmiş müfessirlerin yorumlarında ve Gazali, Ibn Kesir, Ibn Mace, Buhari gibi din bilginlerinin kitaplarında detaylarıyla ele alınmıştır. Kur’an-ı Kerim’e göre her insan yaptıklarından ötürü kıyamet günü yargılanacaktır. (Kur’an 74.38).

Kuran’da kıyamet

Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! (Hacc,1)

…Kıyamet vakti de gelecektir; bunda şüphe yoktur. Ve Allah kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. (Hac,7)

İnkar edenler, kendilerine o saat ansızın gelinceye, kadar hep şüphe içindedirler. (Hac,55)

…O saat (kıyamet), mutlaka gelecektir. Şimdilik onlara güzel muamele et. (Hicr,85)

…Kıyametin kopması ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir. (Nahl, 77)

Onlar üstelik kıyameti de yalan saydılar. Biz ise, kıyameti inkar edenler için alevli bir ateş hazırladık. (Furkan,11)

Bilakis kıyamet onlara vadedilen asıl saattir ve o saat daha belalı ve daha acıdır. (Kamer, 46)

KIYAMETİN BÜYÜK ALAMETLERİ
1- Bir Dumanın çıkması (Kıyamet kopmadan kısa bir süre önce bütün dünyayı bir duman kaplayacak, bu sebeple müminler nezleye tutulmuş gibi, kafirler ise sarhoş gibi olacaklardır.)

2- Dab’betül Arz‘ ın çıkması (Dab’betül Arz; yerden çıkıp, insanlarla konuşan, onlara Allah’ın ayetlerine inanmadığını söyleyen bir hayvandır. (Bunun çıkışı kıyametin büyük alametlerindendir.)

3- Deccal ın çıkması (Deccal adında bir şahis çıkıp Tanrılık davasında bulunacaktır. Peygamberimiz: “Adem (A.S.)’m yaratıldığı zamandan itibaren, kıyamete kadar Deccal’ın şerrinden daha büyük bir fitne olmamıştır.” buyurmuştur.) (Müslim)

4- Ye’cüc ile Me’cücün çıkması (Ye’cüc ve Mecüc isimli iki kabile türeyip insanları doğru yoldan saptırmaya çalışacaktır.)

5- Güneşin Batı Taraftan Doğması (Kıyamet kopmadan önce, kısa bir süre için güneş batı tarafından doğacaktır.)

6- Hz. İsa’nın Gökten İnmesi (Kıyamet kopmadan önce Hz.İsa yeryüzüne inecek ve Peygamberimizin şeriatı ile amel edip, insanları doğru yola çağıracaktır.)

AHİRET HAYATIYLA İLGİLİ DİĞER KONULAR
a) Mizan
İnsanlar dünya hayatında iyi veya kötü işler yaparlar. Bütün bu ameller kıyamet gününde mizan adı verilen bir terazide tartılacak, herkese yaptıkları gösterilecektir. Mizan, ilahi bir terazidir. Hiç kimseye, hiç bir şekilde haksızlık yapılmaz. Bu tartıda yanlış bir değerlendirme, eksik veya fazla ölçme yoktur. Mizan ilahi adaleti gösterir.

b) Kevser Havuzu
Ahiret Günü sevgili Peygamberimizin Haşr Meydanında bir Havzı vardır ki buna Havz-ı Kevser denilir. Kur’an-da (Habibim) biz sana hakikaten Kevseri verdik.” buyurulmuştur.
Bu havuz diger peygamberlerinkinden büyük ve muhteşemdir. Müminler ondan istifade eder, suyundan içerler. Resulullah: “benim havzım bir açık yoldur. O’nun suyu, sütten daha beyazdır. O’nun kokusu, miskten daha güzeldir. Bardakları, semanın yıldızları gibidir. Ondan içen kimse artık ebediyyen susamaz.” buyurmuştur. (Buhari)
Havz-ı Kevserin başında Peygamberimiz ve salih müminlerden bazı kimseler bulunurlar. Peygamberimizin sünnetini terk eden, bid’at ve nifak çıkaran kişilerin bu havz’dan su içmelerine melekler mani olurlar.
Havz-i Kevserin varlığına inanmak müslümanlar için bir mecburiyettir.

c) Sırat Köprüsü
Ahiret günü cehennem üzerine kurulacak olan köprüdür. Buna inanmak imanın bir gereğidir. Sırat, haktır. Lügatta “yol” manasına gelen sırat ahirette insanların elle tutabilecekleri, gözleriyle görebilecekleri bir haldedir. Herkes oradan amellerine göre hızlı veya yavaş geçecektir. Yüce Allah “Sizden her biriniz oraya muhakkak uğrayacaksınız.” buyurmuştur. Peygamberimiz de:
“Müminler sıratı göz açıp yumuncaya kadar (kısa bir zamanda) şimşek gibi, rüzgar gibi, ata veya (diger) binitlere binmiş gibi geçerler.” (Buhari) buyurmuştur.
Sırat Köprüsü’nün tam keyfiyeti bizce malum degildir. Kafirler ve münafıklar onu geçmek isterlerken cehenneme yuvarlanırlar.
Sırattan ilk olarak peygamberimiz Hz. Muhammed, diger peygamberler ve öbür mü’minler geçerler. Bu yolun öbür tarafında cennet vardır. Sıratı kolaylıkla geçmek için dünyada iken iyi işler, salih ameller yapmak gerekmektedir.

d) Günahkar müminlerin durumu
Bizim itikadımıza göre büyük günahları işleyen bazı müslümanlar dinden çıkmış sayılmazlar. Mesela adam öldüren, içki içen, yahut anne ve babasına isyan eden kimse müslümanlıktan çıkmaz. Fakat bunların haram olduğunu kabul etmeyip de “içki içmek helaldir, yahut içki içmekte ne var, ben içerim” diyen insan bu tür bir inancından dolayı kafir olur.
İçki içmenin yahut adam öldürmenin büyük bir günah olduğunu bildigi halde, onları helal kabul etmeden bu günahları işleyen müslamanlar cehennemde bunun azabını görür, cezaları bittikten sonra da oradan çıkartılarak cennete girdirilirler.

e) Allah’ın affetmediği günah
Yüce Rabbimizin asla affetmediği bazı günahlar vardır. Bunlardan birisi Allah’a eş koşmaktır. Allah’a eş koşan, yahut O’na inanmayan bir insan ebedi olarak cehennemde kalır. Kullarının işledigi diğer günahları Allah dilerse affeder, bağışlar. İnsan işlediği günahından sonra hemen tövbe eder ve bir daha o suçu işlemezse Allah onun tövbesini kabul eder ve bundan çok memnun olur.
Ölüm Ve Ahiret Hayatı

 

Bazı insanlar ölümü, insanın yokoluşu gibi anlarlar. Oysa ölüm, sadece dünya hayatı ile ahiret hayatı arasında bir geçiş, bir kapı gibidir.

Kapının arkasında, yani ahiret hayatımızda, cennette veya cehennemde bir yerde olmamız da Allah’ın(c.c), dünyadaki hareketlerimizi beğenmesine veya beğenmemesine bağlıdır.

Ölüm sadece bir sürenin dolmasıdır. Sınavın bittiğini belirten zilin çalması ve çıkış kapısının açılması gibi. Allah (c.c) herkese dünyada ayrı bir sınav süresi vermiştir. Kiminin süresi 30 yılda, kimininki ise 100 yılda bitebilir. Nasıl sizin dünyadaki sınavınızın başlangıcı olan doğumunuza siz değil Allah (c.c) karar verdiyse, sürenin bitimine de Allah (c.c) karar vermiştir. Yani kaç yaşında öleceğinizi yalnızca Allah (c.c) bilir.

Ölümü nasıl karşılamamız gerekir?

Dünyadaki sınavın bitişi demek olan ölüm, iman eden kişiler için bir sevinç vesilesidir. Süresi dolup da sınavdan çıkan ve başarılı olan bir insanın ardından üzülmek çok anlamsız olur. İşte bu şekilde ölen bir insanın ardından üzülmek de aynı şekilde, hatta daha da anlamsızdır. Ölen kişi çok yakın tanıdığımız ve çok sevdiğimiz biri olabilir. Ancak iman eden bir insan ölümün kesin bir ayrılık olmadığını, ölen kişinin sadece dünyadaki imtihanın bittiğini düşünür ve buna göre davranır. Allah’ın (c.c) isteklerine göre yaşayan Müslümanları Allah’ın (c.c) ahirette yeniden biraraya getireceğini ve cennetle mükafatlandıracağını bilir. Bu durumda üzülmek bir yana bu kişi için büyük bir sevinç duyar.

Allah (c.c) bizi dünyadan istediği an çıkartabilir yani dilediği an canımızı alabilir. İnsanın yapması gereken bu süre dolmadan önce elinden geleni yapıp Allah’ın (c.c) sevgisini kazanmaya çalışmaktır.

Sonuç olarak aklınızdan çıkarmamanız gereken şudur: Ölüm bir son değil, bir geçiş kapısıdır. Sonsuza kadar sürecek olan asıl hayat, ahirettedir. Bizim de her an ahiretteki bu gerçek hayatımıza hazırlık yapmamız gerekir. Hiç sınavdaki insan orada sonsuza kadar yaşayacakmış gibi bir çaba içine girer mi? Elbette hayır. Sadece soruları dikkatlice cevaplayıp sınavdan bir an önce çıkmayı düşünür.

İşte dünya hayatında da insan Allah’ın (c.c) kendisi için hazırladığı imtihanı en iyi şekilde bitirip Allah’ın (c.c) rızasını ve cenneti kazanmayı istemelidir.

Her insanın dünyadaki en önemli çabası Allah’ı (c.c) sevmek ve O’nun rızasını kazanmak için çalışmak olmalıdır. Çünkü sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz Kendisine inanan kullarını sevmekte ve her an korumaktadır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

… Doğrusu benim Rabbim, herşeyi gözetleyip-koruyandır.” (Hud Suresi, 57)
Ahiret Hayatı

Dünya hayatının geçici kalınan bir yer olduğunu Allah (c.c) Kuran ayetlerinde bize bildirir ve asıl olanın ahiret yurdu olduğunu haber verir. Dünyada çeşitli olaylarla denenen ve bir gün ölüm ile karşılaşan kişi için ahiret hayatı başlar. Bu, sonu olmayan bir yaşamdır. İnsanın sonsuz hayatı olan ahiret hayatında ruhu yok olmayacaktır. Allah (c.c) bizim için pek çok nimeti yaratandır. Dünya hayatını da, bize verdiklerine karşılık olarak bizim neler yaptığımızı görmek için yaratmıştır. Allah (c.c) , hareketlerimizin iyi ya da kötü olmasına göre ahirette de bir ödül olarak cenneti veya bir ceza olarak cehennemi yaratacaktır.

Allah (c.c) ahirette huzuruna gelecek olanların nasıl karşılık göreceğini Kuran’da şöyle bildirmektedir:

Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden (eşdeğerinden) başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam Suresi, 160)

Allah (c.c) insanlara karşı çok merhametlidir. Ödül verirken kat kat, cömertçe vermektedir. Oysa cezayı hak edenler sadece yaptıkları kötülüklerin tam karşılığını görürler. Allah (c.c) kimseyi haksızlığa uğratmaz. İnsanlar arasında adaletsiz davranışlar olabilir. Suçlu biri dünyada insanları kandırmış ve onları yanıltmış olabilir. Ama suçunun karşılığını Allah (c.c) ahirette kesinlikle verecektir. Adalet, Allah (c.c) katında yerini mutlaka bulur. Çünkü Allah (c.c) herşeyi görür, bilir ve karşılığını ona göre verir.
Cennet ve cehennem

Cennet ve cehennem, insanların ölümlerinden sonraki ahiret hayatlarını geçirecekleri iki farklı yerdir. Bu yerlerle ilgili gerçekleri biz yine en doğru şekilde Kuran’dan öğrenebiliriz.

Kuran’dan öğrendiklerimiz doğrultusunda cenneti tanıtmak için şöyle bir örnek verelim. Çok güzel manzaralı yerlere gitmiş veya filmlerde hayranlık uyandıran mekanlar görmüşsünüzdür. Hiç ayrılmak istemediğiniz yerler ya da bitmesini hiç istemediğiniz yiyecekler olmuştur. Cennet bütün o gördüklerinizden daha güzel, hatta onlarla kıyas edilemeyecek kadar güzel bir yerdir. Cennetteki yiyecekler dünyadaki hiçbir yiyecekle kıyaslanamayacak kadar lezzetli ve güzel görünümlüdür.

Dünyadaki bütün güzellikleri yaratan Allah (c.c) ayetlerinde, samimi iman eden Müslümanlar için ahirette çok daha güzelini hazırladığını söylemektedir.
Dünyadaki sıkıntılar cennetteki güzellikleri daha iyi anlamamızı sağlar

Dünyada birçok sıkıntı yaşarız. Hasta oluruz, ateşimiz çıkar, kimi zaman bir yerimiz kırılır, çok üşürüz veya sıcaktan bunalırız. Her gün daha birçok sıkıntı verici şey başımıza gelebilir. Midemiz rahatsızlanır, yaşlandıkça cildimiz bozulur, kırışır. Annenizle babanızın gençlik resimlerine bakın ve şu andaki yüzlerini düşünün, aradaki farkı daha iyi anlayacaksınız.

Allah (c.c) bu gibi eksiklikleri dünya hayatında özellikle böyle yaratmıştır. Bunların hiçbiri cennette yoktur. Dünyadaki eksiklikler düşünüldüğünde cennetin ne kadar büyük bir mükafat olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Eğer insan ölünce cennete giderse bütün bu sıkıntılardan kurtulur. Dünyada hoşunuza gitmeyen şeyleri tekrar düşünün. Sizi rahatsız eden bu şeylerden tek bir tanesi bile cennette olmayacaktır.

İMAN EDENLER VE SALİH AMELLERDE BULUNANLAR -Kİ BİZ HİÇ KİMSEYE GÜÇ YETİREMEYECEĞİNDEN FAZLASINI YÜKLEMEYİZ- ONLAR DA CENNETİN HALKIDIRLAR. ONDA SONSUZ OLARAK KALACAKLARDIR.
(ARAF SURESİ, 42)
Cennet insanın en fazla zevk alacağı, en çok hoşuna gideceği nimetlerle hazırlanmıştır. Dünyada her insanın yediği içtiği güzel şeylerden çok daha iyisi ve güzeli, en kusursuzu orada hazırdır. Cennette insan bir daha hiç üşümez, hasta olmaz, üzülmez, korkmaz, yaşlanmaz. Etrafında hiç kötü insan olmaz. Çünkü kötüler artık cehennemde, kendi kötülüklerine layık bir yerdedirler. Cennette ise herkes birbiriyle güzel sözlerle konuşur. Küfür etmez, sinirlenip bağırmaz, birbirinin kalbini kırmaz. İlk insan olan Adem Peygamberden bugüne kadar yaşamış olan, Allah’ın (c.c) , ahlakını beğendiği ve cennete layık gördüğü ne kadar iyi insan varsa artık hepsi orada arkadaştır.

Allah (c.c) Kuran’da, cennette çok güzel ve büyük köşkler olduğunu, insanların buralarda büyük bir neşe ve mutluluk içinde yaşadığını, insanların her istedikleri şeyin gerçekleştiğini haber vermektedir. Aslında bütün bu anlattıklarımız ve sizin bunları okurken düşündükleriniz cennetteki güzellikleri anlatmak için çok yetersizdir. Bunlar insanın bir an düşündüğünde aklına gelen birkaç güzelliktir oysa cennetteki benzersiz güzellikler hiç bitmez.
İMAN EDİP SALİH AMELLERDE BULUNANLAR; ONLARI, İÇİNDE EBEDİ KALICILAR OLARAK, ALTINDAN IRMAKLAR AKAN CENNETİN YÜKSEK KÖŞKLERİNE MUHAKKAK YERLEŞTİRECEĞİZ. (SALİH) AMELLERDE BULUNANLARIN ECRİ NE GÜZELDİR.
(ANKEBUT SURESİ, 58)
Allah (c.c)bir ayetinde, insanın isteyeceği herşeyin ve daha fazlasının da cennette verileceğini haber vermiştir. Canınızın isteyebileceği bir şey düşünün ya da gitmek istediğiniz bir yeri. Cennette bütün bu istedikleriniz Allah’ın (c.c) izniyle bir anda olacaktır. Allah (c.c) bir ayette cennetten şöyle bahsetmektedir:

… Orada nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir.” (Fussilet Suresi, 31)

Kuran’da cennetteki sonsuz güzellikleri anlatan ayetlerden birkaçı şöyledir:

Takva sahiplerine va’dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır… (Muhammed Suresi, 15)

İman edip salih amellerde bulunanlar; onları, içinde ebedi kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir. (Ankebut Suresi, 58)

…ORADA NEFİSLERİNİZİN ARZU ETTİĞİ HERŞEY SİZİNDİR VE İSTEDİĞİNİZ HERŞEY DE SİZİNDİR.
(FUSSİLET SURESİ, 31)
Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir. (Fatır Suresi, 33)

Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, ‘sevinç ve mutluluk dolu’ bir meşguliyet içindedirler. Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Orada taptaze-meyveler onların ve istek duydukları herşey onlarındır. (Yasin Suresi, 55-57)

Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),

Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,

Yayılıp-uzanmış gölgeler,

Durmaksızın akan su(lar);

Ve (daha) birçok meyveler arasında,

Kesilip-eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).

Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler). (Vakıa Suresi, 28-34)

Allah (c.c) cennete girmeye layık olan insanların sonsuza kadar orada kalacaklarını da ayetlerinde bildirmektedir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin halkıdırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır. (Araf Suresi, 42)

Cennetteki en büyük nimet ise, elbette Rabbimizin sevgisini kazanmış olmaktır. Bunu bilmek ve hissetmek, insanın yaşayabileceği en büyük sevinç ve huzurdur.
YÜKLÜ DALLARI BÜKÜLMÜŞ KİRAZ (AĞAÇLARI), ÜSTÜSTE DİZİLİ MEYVELERİ SARKMIŞ MUZ AĞAÇLARI, YAYILIP-UZANMIŞ GÖLGELER, DURMAKSIZIN AKAN SU(LAR); VE (DAHA) BİRÇOK MEYVELER ARASINDA, KESİLİP-EKSİLMEYEN VE YASAKLANMAYAN (MEYVELER)…
(VAKIA SURESİ, 28-34)

 

Cehennemdeki azap sonsuza kadar devam edecektir

Allah’a (c.c) isyan eden, onu tanımayan insanlar da yaptıkları herşey için bir karşılık göreceklerdir. Dünyada iken Allah’ı (c.c) tanımadıkları, herşeyi O’nun yarattığını kabul etmedikleri, büyüklük taslayıp Allah’ın (c.c) emrettiği ibadetleri yapmadıkları ve dünyada adeta isyan çıkardıkları için, ölünce de buna göre karşılık göreceklerdir.

Bazı insanlar bu dünyada birçok suç işlerler. Kimsenin onları görmediği durumlarda, zaman zaman cezasız da kalabilirler. Ama bu insanlar yaptıkları ne kadar gizli olursa olsun Allah’ın (c.c) onları her an gördüğünün, içlerinden geçeni de bildiğinin farkında değillerdir.

Herkes yaptığı iyi veya kötü şeylerin karşılığını mutlaka alacaktır. Asıl cezayı veya ödülü ahirette Allah (c.c) verecektir. Allah (c.c) sonsuz adalet sahibidir ve Kuran ayetlerinde yapılan en küçük bir iyiliğin bile karşılığını kat kat vereceğini müjdelemiştir. İnsanlar pişman olup bağışlanma dilerlerse onları affedeceğini de söylemiştir. Buna rağmen Allah’a (c.c) iman etmeyen, Kuran’da bildirilen emirleri yerine getirmeyen, sadece dünya hayatında yaşayacağını, sonrasında bir hayat olmadığını düşünen insanları da Allah (c.c) cehennem ile korkutmuştur.

Allah’a (c.c) isyan eden suçlu ve günahkarların yaptıklarının karşılığıdır cehennem.

Allah (c.c) bu kişilerin durumunu Kuran’da şöyle açıklamıştır:

Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve bizim ayetlerimizi ‘yok sayarak tanımadıkları’ gibi, Biz de bugün onları unutacağız. (Araf Suresi, 51)

Cehennemde, dünyada yaşanan sıkıntılardan ve acılardan çok daha fazlası vardır. Pislik, korku, acı ve mutsuzluk dolu bir yerdir cehennem. Oraya giden insanlar, cehennemden çıkmak için Allah’a (c.c) dua ederler ama artık dua etmekte ve pişman olmakta geç kalmışlardır. Daha önce size Firavun’un geçersiz pişmanlığından söz etmiştik. O da boğulacağı sırada başına gelecekleri anlamıştı. Ama o andaki pişmanlığı fayda etmemişti. İşte Allah (c.c) insana ölüm anına kadar fırsat verir. Öldükten ve ahirette yaşamaya başladıktan sonra ise pişman olmanın hiçbir anlamı kalmamaktadır.

Cehennemlikler orada yiyecek hiçbir şey bulamazlar. Başlarındaki cehennem bekçilerinden yiyecek istediklerinde onlara darı dikeni, kan ve irin verilir. Su içmek istediklerinde ise kaynar su verilir. Sürekli aşağılanırlar, sürekli derileri yanar, her yerde ateş vardır, dar ve sıkışık yerlerde hapsedilirler. Üstelik bu çok sıkıntılı yaşam sonsuza kadar bitmeyecektir.

Pek çok insan cehennemde belli bir süre kalıp, yaptıklarının cezasını çektikten sonra cennete gideceğine inanır. Ancak bu kişiler sadece kendi kendilerini kandırmaktadır. Çünkü Kuran’daki cehennem ile ilgili ayetlere baktığımızda, cehenneme bir kere giren bir insan için hiçbir kurtuluş yolunun olmadığını görürüz. Allah’a (c.c) iman etmemesi ve dünyada yaptığı kötülüklere karşılık olarak cehennemi hak eden kişiler burada sonsuza kadar kalacaklardır. Allah (c.c) bu gerçeği ayetlerinde şöyle haber vermiştir:

“Kapıları kilitlenmiş” bir ateş onların üzerinedir. (Beled Suresi, 20)

Bu, onların: “Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak” demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i İmran Suresi, 24)

Oysa hatalarını, günahlarını fark eden her insanın, hayattayken yaptıklarından pişman olması ve Allah’tan (c.c) dua ile bağışlanma dilemesi gerekir. Kuran’da Allah (c.c) bize samimi bir pişmanlık olursa, her türlü günahı affedeceğini bildirmektedir. Bu konuyla ilgili ayet şöyledir:

(Benden onlara) De ki: “Ey kendi aleyhlerinde (kendi zararlarına) olmak üzere ölçüyü taşıran (günah işleyen) kullarım. Allah’ın (c.c) rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah (c.c), bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Zümer Suresi, 53)

Ahirette sonsuz bir pişmanlık yaşamamak ve cehennemin bitmeyecek azabından kurtulmak için, geç olmadan insanın hatalarını görmesi ve Rabbimize tevbe etmesi bu yüzden çok önemlidir.

09/10/12

FERİŞTAH VE MELEKLER

 

YEDİ KAT GÖKLER VE MELEKLERİ:7.KAT: Yedinci kat göğün adı ARİBA dır. Renkli nurdan ve kırmızı yakuttandır. Buradaki melekler erkek insan şeklindedir.Koruyucu baş meleğin adı RAKYAİL dir. Bu katın melekleri ayakta durup, Allah korkusundan ağlarlar. Sürekli Allah’ı tesbih ederler. Tesbihleri” Subhaneke vebihamdihi adede halkıhi ve zinete arşihi ve midadi kelimatih” dir.6.KAT: Altıncı göğün adı RAKA dır. İncidendir.Buradaki melekler Gılman şeklindedir. Hepsi Rukuda dır. Baş koruyucu meleği KEMHAİL dir.Tesbihleri” Subhane külli şey in” dir.5.KAT: Beşinci göğün adı DİNEKA dır. Altından dır.Melekleri huri şeklinde dir.Oturur vaziyettedir.Baş koruyucu meleği SEMHAİL dir. Tesbihleri”Subhanel halıkın nuri vebihamdih” dir.4.KAT: Dördüncü göğün adı ERKALUN dur.Gümüşten dir. Melekleri at şeklindedir. Baş koruyucu meleği KAKAİL dir. Tesbihleri” Subhanel Melikil Kuddus Rabbuna ve Rabbul Melaiketi Verruh ” dur.3.KAT: Üçüncü göğün adı MAUN dur. Sarı yakuttan dır. Melekleri kartal şeklindedir. Baş koruyucu meleği SAFDAİL dir. Tesbihleri” Subhanel Melikil hayyıllezi la yemut” dur.2.KAT: İkinci göğün adı KAYDUM dur.Kırmızı yakuttan dır. Melekleri deve şeklindedir. Baş koruyucu meleği MİKAİL dir. Tesbihleri” Subhane zil izzeti vel Ceberut” dur.1.KAT: Birinci göğün adı BERKİA dır. Yeşil zebercedden (krizalit) dir. Melekleri sığır şeklinde dir. Baş koruyucu meleği İSMAİL dir. Tesbihleri” Subhane zil mülki vel Melekut” dur.

 

7 KAT YERİN ALTINDAKİ TABAKALAR VE ORALARDA YAŞAYANLAR1.TABAKA: Adı DİMKA dır.Berşem adında yaratıklar vardır. Onlarada hesap ve ceza vardır.2.TABAKA: Adı CELCE dir. Burada Tamas’lar vardır.Bunlar birbirlerini yerler.3.TABAKA: Adı ARKA dır. Burada büyük akrepler vardır. Bu akrepler katır büyüklüğünde ve mızrak şeklinde kuyrukları vardır. Kabes adında bir kavim vardır. Yiyecekleri toprak, içecekleri çiğ taneleridir.4.TABAKA: Adı HARBA dır. Burada dağ büyüklüğünde zehirli ejderhalar vardır. Bu tabakada Cülham’lar vardır. Cülhamların gözleri ve ayakları yoktur. Uçarlar.5.TABAKA: Adı MELESEL dir. Burada mıhtat’ lar vardır. Onlarda birbirlerini yerler.6.TABAKA: Adı SİCCİN dir. Burada Kutafe’ler vardır. Cehennem ehlinin amel defterleri buradadır. Kutafeler kuş şeklindedir. Elleri insan eli, kulakları sığır kulağı, ayakları koyun ayağı biçimindedir. Yeme ve içmeleri yoktur.7.TABAKA: Adı UCBA dır. Burada Cusum’lar vardır. Cusumlar siyah renkte, kısa boyludurlar. El ve ayakları pençe şeklindedir.

 

CEHENNEM TABAKALARI Cehennem 7 tabakadır. Cehennemde; gök gözlü, sağır ve merhametsiz zebaniler vardır. Baş zebaninin adı MALİK dir. Cehennemin 7 de kapısı vardır.1.TABAKA: Adı CEHENNEM dir. Günahkar müslümanların azap yeridir.2.TABAKA: Adı SAİR dir. Hıristiyanların azap yeridir.3.TABAKA: Adı SEKAR dır. Yahudilerin azap yeridir.4.TABAKA: Adı CAHİM dir. Şeytanların ve dininden dönenlerin azap yeridir.5.TABAKA: Adı HUTAME dir. Kafirlerin ve yecüc mecüc ün azap yeridir. GAYYA KUYUSU bu 5. tabakadadır.6.TABAKA: Adı LEZİ dir. Sihir, büyü yapanlar ve putperes ile ateşe tapanların azap yeridir.7.TABAKA: Adı HAVİYE dir. Allah’ı inkar edenlerin ve münafıkların azap yeridir.

 

CENNET VE CENNETLERİN İSİMLERİ
ALLAH CC. Arş ve Kürsi’nin altında, 7kat göklerin üstünde, Arşın nuru ile birbirinden yüksek 8 cennet yaratmıştır. En yüksek olanı ALLAH’I CC. görüleceği ADN cennetidir. Bu cennet hepsinden yüksek ve şereflidir. Cennetin toprağı misk, taşı cevher, bitkisi zaferandır. Cennette ayrıca nehirlerde vardır.

 1.CENNET: Beyaz inciden olup, adı DARÜL CELAL dir.2.CENNET: Kırmızı yakuttan olup, adı DARÜS SELAM dır.3.CENNET: Yeşil zebercetten olup, adı CENNETÜL MEVA dır.4.CENNET: Sarı mercandan olup, adı CENNETÜL HULD dur.5.CENNET: Beyaz gümüşten olup, adı CENNETÜL NAİM dir.6.CENNET: Kırmızı altından olup, adı CENNETÜL FİRDEVS dir.7.CENNET: Sarı miskden olup, adı CENNETÜL KARAR dır.8.CENNET: Eldeğmemiş inciden olup, adı CENNETÜL ADN dır.

 

SIRAT KÖPRÜSÜ:

 Sırat köprüsü; bin yıllık yolu yokuş, bin yıllık yolu iniş, bin yıllık yolu düz olmak üzere üç bin yıllık yoldur. Kıldan ince, kılıçtan keskin olarak tabir edilir. Cehennemin üzerine kurulur. İnsanlar dünyadaki amellerine göre bu köprüden geçecektir. Kimi gözaçıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi rüzgar gibi, kimi kuş gibi uçarak, kimi at gibi koşarak, kimi yürüyerek, kimi sürünerek, kimi dizlerinin üzerinde sürünerek, kimide karınlarının üstünde sürünerek geçerler. Düşenler ise cehenneme atılır.

 Sırat köprüsünün 7 ayağı vardır. Sırat köprüsünün boyu 7 tabakadan oluşur. Yedinci tabaka diğer tabakalara göre ateş ve sıcaklık bakımından daha şiddetlidir. Her tabakanın şiddeti diğerinden 70 kat fazladır. Her tabakada 70 dağ ve bu dağların 70 bölümü vardır. Her bölümde yetmişbin zehirli ve dikenli ağaç ve her ağacında yetmiş bin dalı vardır. Ağacın her dalında da yetmişbin yılan ve akrep vardır. Yılanların boyu dağ gibi, akrepler ise katır büyüklüğündedir. Her ağaçtada korkunç görünüşlü bin meyva ve her meyvada 70 kurt ve kurtların boyuda yüz metre kadardır.Sırat köprüsünde 700 bölüm ve bu bölümlerde kalınacak, beklenilecek yerlerde vardır.Sırat köprüsünden düşenleri ALLAH CC belirleyecektir, ameli düzgün olup rabbini kim iyi anladı ise takvasına göre tarif edilen şekillerde cehennemin elinden kurtarıp karşı taraftaki cennetin bahçesine geçiş yapılacaktır. Sırat köprüsünden geçen amel defterinin ağırlığına göre hangi cennete gireceği tayin edilecek ve makamı gösterilerek sınavı bitmiş olacak.

 

ARAF DENİLEN YER HAKKINDA

Araf, cennet ve cehennem arasında olan bir yerdir. Araf denilen yere dört türlü insanın gireceği söylenir.

 1)Kendilerine peygamber gönderilmeyen, iki peygamber arasında gelip geçen ve bu nedenle Allah’ın davetini işitmeyenler. Vurdum duymaz olup var olanı inkar edenler.

 2)İyiliği ve kötülüğü (hayır ile şerri) denk gelenler; yani birbirine karıştırıp ayırt edemeyenler.

 3)Kafirlerin buluğ çağına ermeden ölen çocukları; belki ALLAH CC affedebilir.

 4)Ana ve babasına asi olup, fakat sonradan şehit olarak ölenler.Bunlar cennete bakıp, nimetleri gördükçe ağlarlar; cehenneme bakıp,azabı görüncede sevinirler.Yine rabbimizin rahmeti ile bağışlanma safhasına geçebilirler.Allahın sadece deneme yeridir ve yine rahmet merhalesini gösterme safhasındandır.

Her şeyin tümseği yüksek yer, burç, sırt, tepe, örfler, âdetler, iki şey arasında kalan kısım arf kelimesinin çoğuluna araf denir; kelime anlamına bakarak anlam vermeye çalışmakta mantıklıdır.

A’raf ehli sevapları ile günahları birbirine denk olup, bir müddet orada kalan kullardır diye adlandırmak ne kadar doğru araştırıyoruz;

Araf ehli Kuran’da üç ayette geçer:
“Hem iki taraf (Cennet ve Cehennem ehli) arasında (aslâ aşamayacakları surdan) bir perde vardır. A‘râf üzerinde (bu sûrun yüksek yerlerinde) ise, herkesi sîmâlarından tanıyan adamlar vardır ki, Cennet ehline: “Selâmün Aleyküm! (Allah’ın selâmı üzerinize olsun!)” diye nidâ ederler; fakat onlar(Cennete girmeyi) çok arzu ediyor oldukları hâlde (henüz) oraya girmemişlerdir. O A‘râfdaki insanların) gözleri ateş ehli tarafına çevrildiği zaman ise: “Rabbimiz! Bizi zâlimler gürûhuyla berâber kılma!” derler. A‘râf ehli, kendilerini sîmâlarından tanıdıkları (Cehennem ehli) birtakım adamlara da seslenerek derler ki: “(Mal ve tarafdar) toplam ganız ve büyüklük taslamakta olmanız (bugün) size bir fayda vermedi!”(A’raf, 46-48)
Müfessirlere göre bu ayetlerdeki Arâf’dan maksad, Cennetle Cehennem arasındaki sur benzeri bir perdenin yüksek tepeleridir.
İbn Cerîr’in rivayetine göre Huzeyfe’ye (ra) Arâf’ın ne olduğu sorulduğunda şöyle demiştir: “A’râf; iyilikleri ile kötülükleri eşit gelen insanlardır. Kötülükleri Cennet’e girmelerine, iyilikleri de Cehennem’e girmelerine mani olmuştur. Bunlar, Cenâb-ı Hak onların hakkında hüküm verinceye kadar bu sur üzerinde kalacaklardır.”
A‘râf ehli’nin kimler olduğu hakkında muhtelif görüşler vardır. Bunlar, sevapları ile günahları birbirine denk olup, bir müddet orada kalan veya hesapları uzayan yâhut vazîfeleri sâdece bu nidâ olan birtakım kullardır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, fazlıyla, bunları da Cennete koyar. (Celâleyn Şerhi). Biz kuran ve yazılan büyük ictihatçı imamların anlatımını paylaşınca alıntı yapmış diye letaiflerde bulunulmasın; nedeni çobanı olmayan sürü olmaz,, olsada kim kapar bilemem.

Kimler A’râf’ta bulunacaktır?

İyilikleriyle kötülükleri denk gelenler Arâf’ta bekletileceklerdir. Nitekim İbn Merdûye’nin Câbir b. Abdullah’dan merfu olarak rivayet ettiği bir hadis’te: “Peygamberimiz’e (asm) iyilikleriyle kötülükleri denk gelenlerin durumu sorulduğu zaman, Hz. Peygamber, “Onlar Arâf’ta bulunacaklardır. Onlar oraya isteyerek girmemişlerdir.” buyurmuştur. Daha sonra bunlar Allah’ın lûtfuyla Cennet’e gireceklerdir. (Muhtasaru Tefsîr)

 

KIYAMETTE DURAKLAR
Kıyamette insanların biner yıl bekleyeceği 50 durak yeri olduğu rivayet edilir. Bu durakların ilki mezar başıdır. İnsanlar tekrar dirilince bin yıl mezarlarının başında beklerler. Daha sonra mahşer yerine doğru sevkedilirler. Her durakta hesaba çekilirler. Hesabını verenler diğer duraklara geçer. Veremeyenler bin sene bekler. Bu bekleme mümin kullar için bir anlık iken, imanı zayıf ve kafirler için bu bekleme aç, susuz ve çıplak olarak bin yıllık zamandır.

 

Meleklerin görevleri ve çeşitleri nelerdir? Mumsema · Meleklerin görevleri ve cesitleri nelerdir?

Meleklerin temel görevleri, Allah’a kulluk etmek; O’nun emirlerini yerine getirmektir. Melekler görevleri açısından bir kaç gruba ayrılır. Melekler yüklendikleri görevler itibariyle farklı isimlerle anılmışlardır. Bunlardan dördü, büyük melek olarak bilinmektedir: Cebrâîl, Mikâîl, İsrâfîl ve Azrail. Bilinen diğer melekler de şunlardır: Münker-Nekir (Ölümden sonra, kabirde sorguyla görevli melekler), Kirâmen Kâtibin/Hafaza (İnsanların amellerini yazmakla görevli melekler), Hamele-i Arş (Arşı taşıyan melekler), Hazin (Cennet ve cehennemde bekçilikle görevli melekler), Zebânî, Mâlik (Cehennemde görevli melekler), Rıdvân (Cennette görevli melekler), Mukarrabûn ve İlliyyûn (Allah’a çok yakın ve onun katında üstün mevkie sahip melekler).

· Dört büyük melegin görevleri nelerdir?
Cebrâîl

Dört büyük melekten birinin ismi olup, peygamberlere vahiy getirmekle görevlidir. Kur’an’da bu meleğin ismi Cibrîl, Rûhu’l-Kudüs, Ruhu’l-Emîn, Ruh ve Resul şeklinde geçmektedir. Bütün peygamberlere vahyi getiren Cebrâil’dir. Kur’an’a göre o, karşı konulmayacak bir güce, üstün ve kesin bilgilere sahip, Allah nezdinde çok itibarı olan ve diğer meleklerin kendisine itaat ettiği şerefli bir elçidir. Yenilmez bir kuvvet ve Allah nezdinde büyük bir makam sahibi olduğu ifâde edilmiştir: “O (Kur’an), şüphesiz değerli, güçlü ve arşın sahibi (Allah’ın) katında itibarlı bir elçinin (Cebrâil’in) getirdiği sözdür.” (Tekvir, 81/19-20)

Mikail

Dört büyük melekten biri olup, tabiat olaylarını düzenlemekle görevlendirmiştir. Kelime olarak, “Allah’ın küçük ve sevgili kulu” anl—– gelen Mikail Kur’an’ın bir yerinde Cebrail ile birlikte geçmektedir: “Her kim, Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikâîl’e düşman olursa bilsin ki Allah da inkar edenlerin düşmanıdır.” (Bakara, 2/98)

İsrafil

Allah’ın emri ile kıyamet kopacağı zaman sûra üflemekle görevlendirilen İsrafil, dört büyük melekten biridir. Bir hadiste İsrâfil, sahib-i karn (sûr’un sahibi, borunun sahibi) olarak isimlendirilmiştir (Tirmizî, Kıyamet, 8). İsrafil sûr’u iki defa üfleyecektir. Birinci defa üfürdüğünde göklerde ve yerde bulunan her şey yok olacaktır: “Sûr’a üfürüleceği ve Allah’ın dilediği kimselerden başka, göklerdeki herkesin, yerdeki herkesin korkuya kapılacağı günü hatırla. Hepsi de boyunlarını bükerek O’na gelirler.” (Neml 27/87); “Sûr’a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur” (Hakka, 69/13-15). İkinci defa üfürdüğünde, bütün insanlar tekrar dirilecek ve mahşer yerinde toplanmak üzere sevk edileceklerdir: “Sûr’a üfürülür. Bir de bakarsın kabirlerden çıkmış Rablerine doğru akın akın gitmektedirler.” (Yasin, 36/51).

Azrail

Dört büyük melekten birinin ismi olup, insanların canını olmakla görevlidir. Bu melek Kur’an ve sahih hadislerde, Azrâîl ismiyle değil, melekü’l-mevt (ölüm meleği) şeklinde geçmektedir. “De ki: Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde 32/11) Her insanın canını almakla görevli bir ölüm meleği vardır. Azrâîl bu meleklerin başıdır: “Nihayet birinize ölüm geldiği vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar görevlerinde kusur etmezler.” (En’am, 6/61, A’raf, 7/37).
· Melekler gaybi bilebilirler mi?
Gayb bilgisi yalnız Allah’a mahsus olduğundan, melekler gaybı bilemezler. Ancak Allah onlara bildirebilir. Kur’an’da Allah’ın Hz. Adem’e varlıkların isimlerini öğrettiği, sonra da bunları meleklere göstererek isimlerini söylemelerini istediği, meleklerin de, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur…” dedikleri bildirilmektedir (Bakara, 2/31-32).
· Meleklere iman ne demektir?
Meleklerin varlığını gönülden kabul etmek, imanın temel şartlarından biridir. Kur’an’da meleklere imanın farz olduğunu bildiren birçok ayet vardır: “Peygamber, rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler.” (Bakara 2/285), “… asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin … iyiliğidir.” (Bakara 2/177).

Buna göre meleklere inanmayan kişi, dinden çıkmış olur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisa 4/136) buyurulmakta, meleklere düşman olanların, Allah’ın düşmanı olduğu bildirilmektedir (Bakara 2/98).

· Melekler nasil varliklardir?
Nurdan yaratılan ve insandan tamamen farklı olan melekler Allah’a isyân etmezler. Hangi iş için yaratılmış iseler o işi yaparlar. Daimâ Allah’a ibadet ve itaat ederler. Kur’ân’da bu hususa şöyle işaret edilmiştir. “Üzerlerinde hakim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.” (Nahl, 16/50), “Şüphesiz Rabbin katındaki (Melek)ler O’na ibadet etmekten büyüklenmezler. O’nu tesbih ederler, yalnız O’na secde ederler” (A’raf, 7/206),

Melekler bir anda Allah’ın emrettiği bir mekândan diğer bir mekâna intikal edecek, hatta yerleri ve gökleri dolaşacak bir kabiliyette yaratılmışlardır. Kur’ân-ı Kerim’de meleklerin kanatlı varlıklar olduğu ifade edilmemtedir: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O, yaratmada dilediğini arttırır”(Fâtır,35/1) Melekler son derece kuvvetli ve süratli varlıklardır. İnsanların yapamadıklarını kolayca yaparlar, ulaşamadıkları yerlere çabucak ulaşırlar.

Melekler, Allah’ın emirleriyle farklı şekillere girebilirler. Örneğin Cebrâil, Hz. Peygamber’e gelirken bazen Dıhye adındaki sahabi gibi görünmüş, bazen da kimsenin tanıyamadığı bir yabancı gibi gelmiştir (Müslim; Îmân; 1). Hz. İbrahim ve Hz.Meryem’e gönderilen meleklerin de birer insan şeklinde göründükleri yine Kur’ân’da haber verilmektedir (Meryem 19/16-17; Hûd 11/69-70).

Meleklerin gözle görülmeyişleri onların yok olduklarından değil, gözlerimizin o kabiliyette yaratılmamış olmasındandır. Melekleri gözlerimizle müşahade edemeyişimiz onları inkâr etmemizi gerektirmez. Zira gözümüzle görmediğimiz halde varlığını kabul ettiğimiz çok şey vardır. Akıl, ruh, zekâ gibi varlıklar; sevinç ve üzüntü gibi haller bunlardandır. O halde meleklerin varlığına da ruhumuz ve aklımız gibi inanmak zorundayız.

· Melek nedir?
İslâm inanç sisteminde melekler, yemeyen, içmeyen, erkeklik ve dişiliği olmayan, uyumayan, günah işlemeyen, Allah’ın emriyle çeşitli görevleri yerine getiren ve gözle görülmeyen latif, nuranî varlıklardır.

Melekler ve görevleri

Âlimler meleklerin tabakalarını yaptıkları işlere göre ayırmışlardır. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri tefsirinde genel olarak melekleri şu şekilde tabakalara ayırmıştır:
1. Dört büyük melek:
Meleklerin en üstünü bildiğimiz dördüdür: Cebrail (as) Allah’ın elçisi olarak emir ve yasakları bildirir. Azrail (as) ölüm meleği olarak görev yapar. Mikail (as) rızıkların yetiştirilmesi ve dağıtılmasında görevlidir. İsrafil (as) ise Allah’ın bütün hayat vermeyle ilgili emirlerini uygulayan melektir.
2. Cünd-ü Sübhani:
Kulak hırsızlığı yapan ya da şerleri ile semadaki meleklere ilişen cinleri ve şeytanları taşlayan meleklerdir. Aynı zamanda savaşlara da katılıp Cenab-ı Hakk’ın kullarına yardım ederler.
3. Hamele-i mümtesil:
Cenab-ı Hak’tan aldığı emri dünya semasına ulaştıran melekler.
4. Amele-i mümessil:
Bu melekler Cenab-ı Hakk’ın kâinatın idare ve düzenini sağlayan “Adetullah (Tabiat kanunları)” denilen kanunlarını uygulayıcı, taşıyıcı, temsil edici olan işçi meleklerdir.
5. İbad-ı müsebbih:
Cenab-ı Hakk’ı sürekli tesbih eden meleklerdir.
6. Melaike-i müekkel:
Ayetlerde dağlar gibi şuursuz varlıkların bile Cenab-ı Hakk’ı tesbih ettiklerini anlatıyor. İşte her bir şuursuz varlıkların tesbihlerini, onların namına şuurlu bir şekilde Cenab-ı Hakk’a takdim eden meleklerdir.
7. Arş’ın mukarreb melekleri:
Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve anmakla görevli olup, O’na çok yakın ve katında şerefli mevkileri bulunan meleklerdir. Ve günahkâr kullar için de Cenab-ı Hak’dan bağışlanma dilerler.
a ) Arşı taşıyan meleklerdir.
“Melek(ler) onun (göğün) etrâfındadır. Ve o gün Rabbinin arşını, onların üstünde olan sekiz (melek) taşır.” (Hakka, 17)
b ) ‘Arş’ın etrafını kuşatmış olan melekler.
“Melekleri de arşın etrâfını (tavaf eden) kuşatıcılar olarak, Rablerine hamd ile (O’nu) tesbîh ediyorlar görürsün. Artık (mahlûkatın) aralarında hak ile hüküm verilmiş ve: “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur!” denilmiştir. (Zümer, 75)
8. Cennet melekleridir.
Ki (o güzel âkıbet) Adn Cennetleridir. (Onlar) oralara, atalarından, zevcelerinden ve kendi nesillerinden sâlih olanlarla berâber girerler. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler.
(Ve “Sabrettiğinizden dolayı size selâm olsun; işte (dünya) yurdun(un) âkıbeti (olan Cennet) ne güzeldir!” (derler).” (Ra’d, 23-24)
9. Cehennem melekleridir.
Bu meleklere “Zebani” denir. Başkanları da Mâlik isimli melektir.
“Üzerinde on dokuz (Cehennem bekçisi) vardır! (Biz) Cehennemin sâhiblerini (o zebânîleri) meleklerden başkası yapmadık…” (Müddesir, 30-31)
10. Kiramen Kâtibin melekleri:
Kiramen Kâtibin melekleri insanların sağında ve solunda bulunup iyi ve kötü bütün işlerini yazmakla görevlendirilmiş iki melektir.
“Hem O, kullarının üstünde mutlak galibdir ve üzerinize (amellerinizi) muhâfaza edici (Kirâmen Kâtibîn denilen yazıcı) melekler gönderir. Nihâyet birinize ölüm geldiği zaman, elçilerimiz (olan melekler) onun canını alırlar; ve onlar (vazîfelerini aslâ) ihmâl etmezler.” (En’am, 61)
11. Münker ve Nekir Melekleri:
Ölen kişiyi mezarda sorguya çeken ve gerektiğinde onu cezalandıran iki melektir.
12. İnsanlarla yakın münasebetleri olan melekler:
Bunların ilk sırasında dört büyük melek gelir.
İnsan’ın bu melekler ile münasebeti doğum ile değil daha doğumdan önce hatta anne rahmine düşmeden başlar.“Allah (cc) rahmine bir melek vazifelendirir.” (Buhari)
Bunlar insanı koruyan, amellerini yazan, anne rahmine düşmesinden tut taa onu kabre kadar yalnız bırakmayan, insanlar için dua eden, namazda insanların yanında bulunan vs meleklerdir.
a) İnsanlara yardım eden melekler:
Şübhesiz ki “Rabbimiz Allah’dır” deyip, sonra (ihlâs ile) dosdoğru olanların üzerine (ölüm ânında, kabirde ve haşir meydanında): “Korkmayın, üzülmeyin ve va‘d olunup durduğunuz Cennetle sevinin!” diye melekler iner.
“Biz dünya hayâtında da, âhirette de sizin dostlarınızız. Hem orada sizin için canlarınız ne çekiyorsa vardır. Yine orada sizin için ne isterseniz vardır.” (Fussılet, 30-31)
Bu yardımcı ve manevi destek hemen her peygamber için daima görülmüştür. Bunun örnekleri pek çoktur. Bununla birlikte bu melekler peygamberimizin yolunda yürüyen ve imanları kuvvetli, gerçek müminlere salih kullara da kuvvet vererek destek olurlar. Müminlere dünya ve ahirette dost ve arkadaş olarak sıkıntılı hallerinde manen onları teselli ederler.
b) İnsanları bela ve musibetlere karşı koruyan melekler:
“Hiçbir nefis yoktur ki, üzerinde bir gözetici (koruyucu melek) bulunmasın! (Tarık, 4)
Taberani’nin rivayet ettiği bir başka hadiste de insana üç yüz altmış meleğin nezaret ettiği ve insanı koruduğu kaydedilmektedir. (Essuyuti Ed Durril Mensur)
c) İnsanlara dua eden ve Allah (cc) izin verir ise şefaatleri fayda verecek melekler:
Arşı taşıyan ve onun etrâfında bulunan (melek)ler, Rablerine hamd ile (O’nu) tesbîh ederler ve O’na îmân ederler ve (kendileri gibi) îmân edenler için mağfiret dilerler. (Şöyle derler “Rabbimiz! (Sen) herşeyi rahmet ve ilim cihetiyle kuşatmışsındır; artık tevbe edip senin yoluna uyanlara mağfiret eyle ve onları Cehennem azâbından koru!” (Mü’min, 7)
“Göklerde nice melekler vardır ki, Allah’ın dileyeceği ve râzı olacağı kimseler için izin vermesinden sonra olması müstesnâ, onların şefâatleri de hiçbir fayda vermez.” (Necm, 26)
d) İnsanların ruhen yükselmelerine yardım etmek ve onların iyi, güzel ve hayırlı işlere yönelmelerini telkin eden ilham melekleri:
Bu ilham meleklerine “idrak elçileri” de denir. Şuurlu varlıklar olan insanlara, cinlere hatta yine kendi cinsleri olan meleklere yaratılmadan önce hayrın ve ilâhî hoşnutluğun durumunu ruhlarının algılamasını sağlayarak yol gösterirler.
Meleklerin Peygamberlere indirdiği ilahi vahiy ve insanlara telkin ettikleri ilahi ilham ile ruhi hayatın ne olduğunu anlayabilirler ve ruhi melekelerini geliştirerek, ruhen yükselebilirler. Böylece melekler, müminlere manevi kuvvet vererek, ruhen yükselmelerine yardımcı olurlar.
Meleklerin insanlar için dua etmeleri bütün insanları ruhen yükselme yoluna sokmak içindi

MELEK NEDİR?

Melek, Allah tarafından yaratılmış, erkeklik ve dişilikleri olmayan ve Allah’a itaatten ayrılmayan nuranî bir varlıktır. Melekler, duyu organlarıyla algılanabilecek maddî bir yapıya sahip olmamaları yönüyle gayb âlemine ait varlıklardır. Bunun için de, haklarında duyularla değil, âyet-i kerimeler ve peygamberlerin verdikleri haberlerle bilgi sahibi oluruz.

Rabbimiz, gaybın son habercisi, son peygamberi Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyetmiş olduğu kitabında, bize meleklerden bahseder ve onların varlığına inanmayı iman esasları içinde ifade eder: “Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, (buna) mü’minler de (iman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler.” (Bakara, 2/285)

Meleklere inanmayan kişi, ilgili âyetlerin hükmünü inkâr ettiği için iman etmiş sayılmaz. Esasında meleklere inanmamak, dolaylı olarak vahyi, peygamberi, peygamberin getirdiği kitabı ve tebliğ ettiği dini inkâr etmek anlamına gelir.
Meleklerin özellikleri nelerdir?
Meleklerle ilgili bilgiyi biz, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerinde görmekteyiz. Bir hadis-i şerifte “Cinlerin ve şeytanların ateşten, Hz. Âdem’in topraktan/çamurdan, meleklerin ise nurdan yaratıldığı” (Müslim, Zühd, 10) bildirilir.
*Melekler günah işlemezler
Melekler, öfke, kin, gazap, kıskanma ve haset gibi negatif duygulardan uzak olup, beşere ait diğer his ve meyillerden korunmuşlardır. Dolayısıyla onlar için, isyan ve başkaldırma gibi herhangi bir günah söz konusu değildir.
* Yemez içmezler, evlenmezler
İnsanların sahip oldukları yemek, içmek, erkeklik, dişilik, evlenmek gibi fiil ve özelliklerden uzak (Saffat, 37/49) ruhanî birer varlık olan meleklerin, makamları sabittir ve onlar için bir ücret alma da söz konusu değildir.
* Son derece hızlı hareket edebilirler
Melekler, kendilerine has latif ve nuranî bir yapıya sahip olmaları sebebiyle son derece süratli, kuvvetli ve mükemmel varlıklardır. Kur’an’da onların bu özelliklerini ifade adına şöyle buyrulur: “Melekler ve ruh, O(nun arşı)na -miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan- bir günde yükselip çıkarlar.” (Mearic, 70/4)
* Çeşitli şekillere girebilirler
Melekler, Allah’ın emir ve izni ile çeşitli şekillere girebilen varlıklardır. Onlar peygamberler tarafından hem aslî, hem de başka şekilleriyle görülmüşlerdir. Meselâ, Cebrail (aleyhisselam) Hz. Meryem’e bir insan şeklinde görünmüştür. (Meryem, 19/16-17.) Hz. İbrahim’e bir oğul müjdesiyle gelen melekler de, insan şeklinde görünmüşlerdir. Ayrıca Cibrîl hadisi olarak bilinen, -iman, İslâm ve ihsan kavramlarının tanımlarının yapıldığı- rivâyette de belirtildiği gibi, Cebrail sahabiler tarafından insan şeklinde görülmüştür. (Müslim, İman 37)
Meleklerin görevleri nelerdir?
Yüce Yaratıcı tarafından meleklere verilen görevleri Kur’an âyetlerinin ve bazı hadis-i şeriflerin ışığında şöyle sıralayabiliriz:

1. Allah’ı her bir eksik ve yanlış mülâhazadan tenzih etmek, O’na gece gündüz övgü ve şükranda bulunmak ve O’nu, O’na yaraşır bir biçimde yüceltmek.

2. Allah’ın peygamber olarak seçtiği kullarına vahiy getirmek.

3. Peygamberleri salât ve selâm ile yüceltmek ve bütün insanlara dünyada hayır duada bulunmak.

4. Peygamberlere ve mü’minlere manevî bir güçle destek olup onları sıkıntılı ve üzüntülü anlarında rahatlatmak, inkârcıları ise sıkıntıya sokmak.

5. İnsanı koruyan takipçiler olarak bir anlamda insanlara hizmet etmek.

6. İnsanların fiillerini kaydetmek.

7. Kâinatla ilgili olarak yürütülen ilâhî icraata vasıta olmak.

8. Beşerin yaratılış ve ölümüyle ilgili olarak görev yapmak.

9. İlâhî cezaları icra eden elemanlar olarak görev yapmak.
Melekler kaç gruba ayrılır, vazifeleri nelerdir?

Meleklerin sayısı ve çeşitleri:

Meleklerin sayısını ancak Allah bilir. Kur’an’da ve hadislerde meleklerin sayıları hakkında açık bir bilgi mevcut değildir. Ancak Kur’an’ın “Göklerin ve yerin orduları Allah’a aittir.” şeklindeki beyanlarından hareketle, sayılamayacak kadar çok olduklarını söylememiz mümkündür.
* Vahiy meleği Hz. Cebrail
Cebrail (aleyhisselam) dört büyük melekten biridir. Allah tarafından peygamberlere vahiy getirmekle görevlendirilmiştir. İsmi Kur’an’da üç yerde Cibrîl olarak geçmektedir. Ayrıca Cibrîl âyetlerde “ruh”, “rûhenâ”, “rasûlün kerîm”, “rasulü rabbik”, “ruhu’l-emin”, “ruhu’l-kudüs” gibi isimlerle de zikredilmektedir. Bir hadiste ise, bunlara ilâveten “en-Nâmus” diye isimlendirilmektedir.

Kıyamet meleği: Hz. İsrafil
Bu meleğin adı Kur’an’da açıkça geçmez. Âyetlerde yalnızca, sura üflenileceğinin haberi verilir. Adı, hadiste dört büyük meleğin içinde zikredilir. İsrafil (aleyhisselam) sûra iki defa üfleyecek, ilkinde kıyamet kopacak, ikincisinde ise tekrar diriliş meydana gelecektir.

* Ölüm meleği: Hz. Azrail
Görevi, ölüm vakti gelenlerin ruhunu teslim almaktır. Kur’an’da ölüm meleği adıyla ifade edilmiştir.

* Kirâmen Kâtibîn melekleri
İnsanın sağında ve solunda görevli olarak bulunan iki meleğin adıdır. Sağdaki, iyi iş ve davranışları, soldaki ise kötü iş ve davranışları tespit etmekle görevlidir. ‘Hafaza melekleri’ adı da verilen bu melekler, kıyamet günü hesap sırasında yapılan işlere de şahitlik edeceklerdir.

* Kâinattaki hadiseleri idare eden melek:
Hz. Mikâil Dört büyük melekten biri olup Allah tarafından kâinattaki tabii olayların ve yaratıkların rızıklarının idaresine vasıta kılınmıştır. İsmi, Kur’an’da sadece bir âyette geçer.
* Mukarrebûn melekleri
İlliyyûn ve Kerûbiyyûn olarak da anılan bu melekler, Allah’ı tesbih ve anmakla görevli olup O’na çok yakın ve O’nun katında şerefli bir mevkide bulunurlar.
*Hamele-i arş melekleri
Arşı (Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri) taşıyan meleklerin adıdır. Kur’an’da haklarında şöyle buyrulur: “Arşı taşıyan, bir de onun çevresinde bulunan melekler devamlı olarak Rab’lerini zikir ve O’na hamd ederler.”

* Münker ve Nekir melekleri
Ölümden sonra kabirde sorgu ile görevli iki melektir. Bilinmeyen, tanınmayan, yadırganan anlamındaki Münker ve Nekîr, mezardaki şahsa, hiç görmediği bir şekille gelmeleri sebebiyle bu ismi almışlardır. Bu iki melek kabirdeki ölülere, “Rabbin kim?”, “Peygamberin kim?”, “Kitabın ne?” şeklinde sorular yöneltirler ve o insana, alacakları cevaplara göre muamele ederler. Hadis-i şeriflerde, insanın kalbine doğruyu ve gerçeği ilham eden, Kur’an okunurken yeryüzüne inen meleklere de dikkat çekilir.
Melek inancı insana ne kazandırır?
Meleklere inanan birisi, kendisini hiçbir zaman yalnız hissetmez. Zira böyle birisi en yalnız zamanlarında bile, kendisiyle beraber bulunan meleklerin varlığını bilir ve onların mevcudiyetlerinden duyduğu manevî bir feyizle yalnızlığını ünsiyete (sıcak bir birlikteliğe) çevirir.

Her an onların kontrolü altında olduğunu bilen ve düşünen bir mü’min, günahlara doğru yürümekten hem utanır hem de çekinir. Melek inancı, manevî güzelliğin ve ahlâkî inceliğin bir sembolü olarak, insanlarda kendilerine benzemeye özlem duyulan bir hedef olarak da teşvik edici bir etkiye sahiptir.

r.

Ahiret nedir?

İsrafil (a.s.),  Allah’ın emriyle,  kıyametin kopması için sura ilk defa üflemesiyle başlayacak olan ebedi hayata denir. İsrafil (a.s.)’in sura ikinci üflemesiyle insanlar diriltilip hesaba çekilecek sonra dünyadaki iman ve amellerine göre ceza ve mükafat görecek. Yani,  cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme gidecektir. Yalnız günahkar müslümanlar cehennemde günahı nisbetinde cezasını çektikten sonra nihayetinde cennete gireceklerdir.

KABİR HAYATI

Ölümle başlayan ve yeniden dirilmeye kadar devam edecek olan hayata denir. Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kabir hayatı âhiret duraklarının ilkidir. Kim ki o duraktan kurtulursa sonraki durakları daha kolay geçer”

KIYAMET

·        Mü’min için önemli olan kıyametin ne zaman kopacağını bilmek değil, âhirete hazırlanmaktır.

·        Kıyamet günü mü’minlerin ruhları alınarak âhirete göçmeleri sağlanacak, kıyametin acı ve dehşetini ise kâfir ve münafıklar yaşayacaktır.

·        Kıyametin vaktini yalnız Allah(c.c.) bilir. Ancak peygamberimizin hadislerinden alâmetlerini anlayabiliriz.

KIYAMETİN KÜÇÜK ALAMETLERİ

·         Ahlakın bozulması

·         İçki ve zinanın açıktan yapılır hale gelmesi

·           Adam öldürmenin çoğalması

·         Dini emirlerin ihmal edilmesi

·           Cahilliğin yaygınlaşması

·         Ehliyetsiz insanların söz sahibi olması

·         Dünya malının bollaşması

KIYAMETİN BÜYÜK ALAMETLERİ

·        Kafirleri sarhoş eden bir dumanın çıkması ve bütün yer yüzüne kaplaması

·        Tanrılık iddiasında bulunan bir Deccalin çıkarak istidraç denilen bazı olağanüstü haller göstererek insanları kandırmaya çalışması

·        Dabbetü’l arz isimli bir canlı çıkarak insanlara karşı etkili  sözler söylemesi.

·        Ye’cüc ve Me’cüc isimli iki topluluğun yer yüzüne dağılarak bir müddet bozgunculuk yapmaları

·        Biri doğuda, biri batıda, biri de Arap Yarımadasında olmak üzere üç yer çöküntüsünün meydana gelmesi

·        Hicaz tarafından büyük bir ateşin çıkması ve etrafa yayılması

·        Güneşin batıdan doğması

Bütün bunların mahiyeti hakkında bazı yorumlar yapılmakla birlikte gerçek mahiyetini Allah’a havale ediyor daha fazla üzerinde durarak karamsarlığa düşmemeliyiz.

SUR NEDİR?

İsrafil (s.a.) tarafından kıyametin kopuşunu belirtmek ve kıyamet koptuktan sonra da bütün insanların mahşerde toplanmasını sağlamak için üflenilen ve mahiyeti bilinmeyen boruya denir.

09/10/12

KAİNAT NEDİR VE YARATILIŞI

Kainat Niçin Yaratıldı

Kainat ve insan niçin yaratıldı. Allah neden bizleri yarattı, bunun hikmeti nedir 
Bunun hikmetleri çoktur.
Bizlerin yaratılmamızın, Allah’ı tanımak, O’nu Rab olarak kabul etmek, Allah’a şükür, dua ve kulluk etmek, Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olmak, istidat ve kabiliyetlerimizi geliştirmek gibi bir çok hikmeti ve gayesi vardır.
Cenabı Hak, bir ayette: “(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!” (Zariyat, 56) buyuruyor.
Bir kudsi hadiste ise: “ben gizli bir hazine idim keşfedilmek, bilinmek istedim. O yüzden mahlukatı yarattım.” buyuruyor.
Bir de kendisindeki isim ve sıfatlarının tecellisini görmek ve göstermek istiyor. Nasılki mahir ve hünerli bir usta sanatını ve hünerlerini göstermek için nakışlar ve sanatlar yapar. Sonra kendisi kendi yaptıklarına bakar ve görür. Sonra da bir sergi açar ve başkalarına da gösterir. Onların gözüyle de görmek ister. İşte Cenabı Hak da kendisindeki nihayetsiz cemal ve kemal görmek ve göstermek istemiş. Bu yüzden her biri birer mucize olan mahlukatı yaratmıştır.
Bediüzzaman hazretleri mevcudatın vücudlarının hikmetini ve gayelerini şöyle izah eder:
“Evet herşeyin hikmet-i vücudu(vücudunun hikmeti) ve gaye-i fıtratı(yaratılış gayesi) ve faide-i hilkatı(yaratılış faydası) ve netice-i hayatı(hayatının neticesi) üçer nevidir:
Birinci nevi, kendine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.
İkinci nevi, daha mühimdir ki: Herşey, umum zîşuur(şuur sahibleri) mütalaa edebilecek ve Fâtır-ı Zülcelal’in cilve-i esmasını bildirecek birer âyet, birer mektub, birer kitab, birer kaside hükmünde olarak manalarını hadsiz okuyucularına ifade etmesidir.
Üçüncü nevi ise, Sâni’-i Zülcelal’e aittir, ona bakar. Herşeyin faidesi ve neticesi kendine bakan bir ise, Sâni’-i Zülcelal’e bakan yüzlerdir ki, Sâni’-i Zülcelal kendi acaib-i san’atını kendisi temaşa eder; kendi cilve-i esmasına, kendi masnuatında bakar. Bu a’zamî üçüncü nevide, bir sâniye kadar yaşamak kâfidir.” (30. Lema)
Bediüzzaman hazretleri 30. Lemada Kayyum ismini izah ve tefsir ederken şöyle bir soru sorar: Bütün bu varlıklar vücut ve varlık âlemine geliyorlar sonra durmuyorlar. Bir kısmı birkaç dakika, bir kısmı birkaç gün, bir kısmı birkaç sene duruyor sonra gidiyorlar. Ardından yine başkaları geliyor ve bu döngü devam ediyor. İşte Cenab-ı Hakk’ın bu nihayetsiz faaliyetinin ve yaratmasının hikmeti nedir. Var edip yok ediyor. Sonra yine var ediyor. Neden Cenab-ı Hak bu işleri devamlı yapıyor?
Bu soruya karşı bulduğu hikmetlerin birincisi: Her bir varlık özellikle canlılar önemli manaları ifade eden birer kelime veya birer mektup veya kitaptır. Şuur ve akıl sahiplerinin okumasına ve mütalaasına kendini arzeder. Vazifesini yaptıktan sonra vücuttan gider.
İkinci hikmet: Her bir varlığın Kayyum olan Allah’ın nazar-ı şuhuduna kendini arzetmesi. Yani Cenab-ı Hakk’ın kendi yarattığı varlıkları ve sanatlarını bizzat görmesi ve müşahedesi.
Üçüncü hikmette ise işi şuunata getirir. Ve şöyle der: “Her bir merhamet sahibi, başkasını memnun etmekten mesrur(sevinçli) olur; her bir şefkat sahibi, başkasını mesrur etmekten(sevindirmekten) memnun olur; her bir muhabbet sahibi, sevindirmeye lâyık mahlukları sevindirmekle sevinir; her bir âlîcenab zât, başkasını mes’ud etmekle lezzet alır; her bir âdil zât, ihkak-ı hak etmek(hakkı yerine getirmek) ve müstehaklara ceza vermekte hukuk sahiblerini minnetdar etmekle keyiflenir; her bir hüner sahibi her bir san’atkâr, san’atını teşhir etmekle ve san’atının tasavvur ettiği(düşündüğü) tarzda işlemesiyle ve istediği neticeleri vermesiyle iftihar eder.”
Faaliyetin her nevi’(çeşidi) cüz’î(az) olsun, küllî(çok) olsun bir lezzet verir. Belki her bir faaliyette bir lezzet var. Belki faaliyet ayn-ı lezzettir(lezzetin kendisidir). Belki faaliyet, ayn-ı lezzet(lezzetin kendisi) olan vücudun tezahürüdür(görünmesidir) ve ayn-ı elem(acının kendisi) olan ademden(yokluktan) tebaüd(uzaklaşmak) ile silkinmekdir. Evet, her kâbiliyet sahibi, bir faaliyetle kâbiliyetinin inkişafını(açığa çıkmasını) lezzetle takib eder. Her bir isti’dadın faaliyetle tezahür etmesi(ortaya çıkması), bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Her bir kemal sahibi, faaliyetle kemalâtının(mükemmelliklerinin) tezahürünü(görünmesini) lezzetle takib eder. Madem, her bir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemal, bir lezzet vardır ve faaliyet dahi, bir kemaldir ve madem zîhayat(canlılar) âleminde daimî ve ezelî bir hayattan neş’et eden(çıkan) hadsiz bir muhabbetin, nihâyetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor ve o cilveler gösteriyor ki, kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütuflarda bulunan zât-ı kudsiyete(kudsi zat olan Allah’a) lâyık vücub-ı vücuduna(varlığı zaruri olana) münasib o hayat-ı sermediyenin(daimi hayatın) muktezası (gereği olarak) olarak “tabirde hata olmasın” hadsiz derecede bir aşk-ı lahutî, bir muhabbet-i kudsiye, bir lezzet-i mukaddese gibi şuunat-ı kudsiye o Hayat-ı Akdes’te var ki, o şuunat böyle hadsiz faaliyetle ve nihâyetsiz bir hallakıyetle kâinatı daima tazelendiriyor, çalkalandırıyor, değiştiriyor.” (Bediüzzaman, Lemalar)
Dikkat edilirse, bu kadar hadsiz faaliyetin ve bu kadar çok yaratmanın önemli bir hikmeti şuunat oluyor. Şuunata dayanıyor.
Şuunatın insandaki karşılığı, çok çeşitli kabiliyetler ve merhamet, adalet, sevmek gibi binlerce hissiyat(hisler) oluyor. Kabiliyet veya hissiyat gibi tabirler Cenabı Hak için kullanılması uygun olmadığından bunların hepsi şuunat olarak ifade ediliyor.
Şu iki misalle şuunat meselesinin daha iyi anlaşılacağını ümit ediyoruz.
Birinci misal: Gayet merhametli, cömert ve zengin bir zat düşünelim. Bu zat yaratılışındaki yüksek karakteri ve güzel ahlakı sebebiyle büyük bir seyahat gemisine çok muhtaç ve fakir insanları bindirip dünyanın her tarafındaki denizleri ve memleketleri gezdirse ve seyahat esnasında çok çeşitli ziyafetlerle o muhtaç fakirlere ikramda ve ihsanda bulunsa, o kimseler bundan ne kadar memnun ve mutlu olurlar. Ne kadar zevk ve lezzet alırlar. İşte o cömert zat dahi o muhtaç fakirlerin memnuniyetlerinden ve sevinçlerinden dolayı memnun ve mesrur olur. Onları seyrederek onların lezzet almalarından ve minnetdar olmalarından lezzet alır. (Hissiyaata örnek)
Madem, dağıtım memuru hükmünde olan bir insan böyle küçük bir ziyafet vermekten dolayı bu derece memnun ve mesrur oluyor ve böyle sevinip lezzet alıyor. Elbette bütün hayvanları ve insanları ve bu kadar çok melekleri ve cinleri ve ruhları dünya gemisine bindirerek yeryüzünü, çeşitli yiyeceklerle ve bütün duyguların zevklerine hitap edecek erzaklarla dolu rabbani bir sofra şeklinde açmakla, sonra o muhtaç, minnetdar, sevinçli ve müteşekkir mahlukatını dünyada bu kadar ikramlarla ve kainatın her tarafında gezdirmekle memnun ve mesrur etmekle, ve sonra baki bir alem olan cennette daimi ve bitmez ziyafetlerle ve nimetlerle onları sevindiren zat-ı kayyuma ait o varlıkların teşekkürlerinden ve minnetdar olmalarından ve sevinçlerinden gelen memnuniyet-i mukaddese, iftihar-ı kudsi, lezzet-i mukaddese gibi tabirlerle ifade edilen şuunat-ı ilahiye vardır.
İkinci misal: Hüner sahibi bir sanatkârın, son zamandaki bütün teknik ve fenleri kullanarak bize benzeyen bir robot yaptığını düşünelim. Yaptığı robotun insana yardımcı olacak birçok özelliği olsa, bizleri anlayıp ona göre davransa ve istenen her şeyi yapsa, hatta bizler gibi sevinip üzülse, o robotu yapan usta ne kadar sevinir. Ne kadar iftihar eder. Ne kadar memnun olur. (Kabiliyete örnek)
Elbette bütün varlıkların sanatkârı ve ustası olan Sani-i hakîm, bütün varlıkları hususen her bir canlıyı birçok isim ve sıfatlarının tecellisi ile onların üstünde çok harika belki mucize nakışlarla işleyip yaratmış. İşte bütün bu varlıkların O’nun istediği gibi hareket etmesi, özellikle bütün varlıkları ve kendisini kim yaratmış ve ne için yaratmış bunları bilen, varlıklar üstündeki ince manaları ve nakışları anlayıp takdir edebilen ve kendini yaratan Zatın isteğine göre hareket eden aklı başında insanların kendilerini yaratan zatın istediği tarzda işleyip istediği neticeleri vermesinden gelen iftihar-ı kudsi ve memnuniyet-i mukaddese ve lezzet-i mukaddes gibi isimlerle ifade edilen şuunatı vardır.

İn’ikas ve temessül; bir şeyin aynı ile başka bir şeyde yansıması demektir. Mesela, bir mum etrafında halka şeklinde on adet ayna bulunsa, her bir aynada mum temessül eder. Yani mum aynı vasıfları ile o aynaların içinde bulunur. Bir tek mum iken, on mum olur.

Nurani varlıklar ile onun zıddı olan kesif varlıkların yansımasında ve temessülünde durumları farklılık arz eder, hükümleri başka başkadır, biri hakiki yansır, diğeri sadece görüntü olarak yansır.

Nurani bir varlık yansıdığı yere kendi aslındaki vasıfları da götürür, bir nevi yansıyan ile yansımaya mahal olan şey aynı gibi olur. Mesala, aynada yansıyan güneş kendine özgü vasıflarını aynaya da aksettirir bir nevi küçük bir güneş o aynada oluşur. Aynı güneş gibi o da ısı ve ışık verir fark sadece azamet ve kibriyadadır. Nuranin temessülü, temessül ettiği yeri yani yansıdığı yeri kendi gibi yapar.

Kesif şeylerde, yani madde ve cismin hükmettiği şeylerde ise yansıma, temessül sadece görüntü olarak vardır, vasıflar oraya aksetmez. Onun için yansıyan şey ile yansımaya mahal olan şey farklıdır, aralarındaki tek ilişki görüntü naklidir. Mesala, maddi ve kesif olan bir taş, aynada yansısa, sadece görüntüsü oraya gider, taşın kendine ait vasıflar oraya geçmez.

İn’ikas genel bir mana iken, temessül özel bir manadır. Yani in’i kas genel manada yansımak manasına gelirken, temessül yansımanın da ötesinde vasıflarıyla ya da bütün mahiyeti ile yansımak manasına geliyor.

Allah’ın esmasının bir şeyde temessül etmesini tecelli şeklinde anlamamız gerekir. Mesela, Allah’ın kelam sıfatı insan aynasında ağız ve konuşmak şeklinde tecelli etmiştir. Allah’ın  ehadiyet ve nuraniyet sıfatları insanda ruh olarak temessül etmiştir. Bu yüzden ruh bir anda milyonlarca işi yapar, bir işi bir işine mani olmaz ve mekan kaydından azade bir mahiyete sahiptir, denilmiştir. Yoksa -haşa- Allah aynı ile temessül edip aksettiği yeri kendi gibi ilahlaştırmış demek değildir.

Bu temessülün böyle hadsiz aksamı ve aşamaları olduğu için, her mevcut aynası kabiliyetine göre bu temessüle mazhar oluyor. Kelime kendi kabı ve kapasitesine uygun olarak o temessüle mahal oluyor. Mesela, Kur’an’ın bir kelime ya da cümlesi Allah’ın sıfatlarının temessülüne mazhar olduğu için, taklidi ve tanziri kabil olmuyor. İnsanlar bu kelime ve cümle karşısında bizar kalıyor. İşte temessülün bir aksamı.

09/10/12

RABITA NEDİR VE ÇEŞİTLERİ

RABITA NEDİR

 

Rabıta ile ilgili aldığım bazı sorular ve onlara verdiğim yanıtlar şunlardır:

‘Rabıtanın hak olduğuna inanıyoruz. Ama rabıtadan zevk alamıyoruz. Bunun için ne yapmalıyız? ’ ‘Rabıtadan yeteri derecede yararlanmak nasıl olur? ’ ‘Rabıtanın yarar sağlaması için ne yapmalıyız? ’ ‘Rabıtayı sevmek için neler yapmalıyız? ‘Şeyhe muhabbeti nasıl duyabiliriz, artırabiliriz? ’
Bu sorular, benzer mahiyettedir. Yanıtları aynı caddeye çıkar.

Tasavvuf ve tarikat yolunun amacı nefsi fenaya (yokluğa) ulaştırmaktır. Nefsi yok kılıp Allah’a vasıl olmaktır. Fenafillâhın bir şartı vardır. Bu da önce fenafişşeyhe ulaşmaktır. Fenafişşeyh, müridin nefsini şeyhinde yok kılmasıdır. Yani mürit kendisini o kadar yok kılar ki, hayal dünyasında kendisini arasa ancak şeyhini bulur. Şeyhinin karşısında erimiştir. Nefsi ortadan kalkıp şeyhi var olmuştur. İşte fenafişşeyh makamı budur. Fenafişşeyh makamına insan durup durduğu yerde veya sanıldığı gibi sadece zikirle ulaşamaz. Rabıta ile ancak fenafişşeyh makamına varılabilir.

Rabıta karşısında nefis önce isyan eder. Ben bu cümle ile rabıtayı kabul etmeyenleri kastetmedim. Hayır, rabıtasını düzenli olarak yapan kişilerden söz ediyorum. İnsanoğlu işte böyle garip bir yaratıktır. Düşünce boyutunda rabıtanın hak olduğunu bilir, rabıta ile ilgili pek çok keramete de tanık olur, ayrıca düzenli olarak rabıtasını da yapar ama nefsi rabıtaya karşı çıkar. Çünkü nefis özgürlüğüne çok tutkundur. Başka birisinin boyunduruğuna girmek istemez. Hele başka bir insan, bu bir veli için de olsa, yok olmayı hiç istemez. Şeytanla işbirliğine de çok yatkındır. Rabıta ile günden güne özgürlüğünün elinden alındığını, eridiğini bilir, şeyhin nurundan rahatsız olur. Çünkü bu nurlar onun varlığını gün be gün yok etmektedir. Rabıta fenafişşeyh yolunda müridi gün geçtikçe olgunlaştırmaktadır. Bu yüzden nefis de ilkbaharın yaklaşması ile yerlerdeki karların yavaş yavaş erimesi gibi bir durum yaşamaktadır. Bundan büyük bir hoşnutsuzluk duymaya başlamaktadır. Çünkü nefsin kar kadar Allah’a (c.c.) soğuk olan bir tabiatı bulunmaktadır. Nefsin bu hoşnutsuzluğu ile insan rabıtadan zevk almamaya başlar. Rabıta ona çok sıkıcı bir iş olarak gözükür. Vesveseye girer. Kabz (depresyon) hali etkisi altına alır. Hatta rabıtada zamanını boşa harcadığı, kandırıldığı vehimlerini yaşamaya başlar. Oysa sadatların bildirdiği üzere rabıta tek başına insanı maksadına (fenafillâha) ulaştırmaya yeter. Zikir ise böyle değildir. Çünkü rabıta ile nefis katı yağın ısıda erimesi misali bir hal yaşar. Zikir ise genellikle nefsi katılaştırır. Çünkü zikreden insan genellikle farkına varmadan nefsanî bir kendini beğenmişlik çukuruna ister istemez düşebilir. Bu da onun manevi terakkisini durdurur. Ama rabıtanın nefsi hor hakir kılan, yok eden özelliği ile bu kişi böyle bir çukura düşmekten kurtulur. Elbette bu yolda zikir de gereklidir. Önemini küçümsemiyoruz. Rabıta yemekse, zikir su gibidir. Birbirinden ayrı düşünmek doğru değildir. Ama tasavvuf ve tarikat yolunun olmazsa olmaz koşulu rabıtadır. Rabıta olmadan fenafişşeyh gerçekleşmez, fenafişşeyh olmadan da fenafillâh olmaz. Bunlar birbirine bağlı çarklardır. Bunların işlemesi rabıtanın edebine ve usulüne uygun olarak yapılmasına bağlıdır.

Rabıtadan azami derecede yararlanmak, zevk almak, rabıtayı sevmek istiyorsak rabıta sırasında kendimizi daha doğrusu nefsimizi şeyhin karşısında yok bilmek gerekir. Tabii bunu yapmak başlangıçta biraz zor olabilir. Ama zamanla bu meleke gelişecektir. Şeyhin suretini canlandırırken veya şeyhin karşısında var olduğumuzu düşünürken kendimizin anasır-ı erbasını (toprak, su, hava, ateş) dağıtmalı; toprağını toprağa, suyunu suya, havasını havaya, ateşini ateşe katıp tamamen yok etmeliyiz. Bunu yaparken nefsimizi küçük görmeli, onun şeyhin karşısında bir varlığa sahip olmasını bile düşünmemeliyiz. Peygamberimizin (s.a.s) şu hadis-i şerifini de daima tefekkür etmeliyiz: ‘Varlığın (nefsin) öyle büyük bir günah ki, onunla başka bir günah mukayese bile edilemez.’ Rabıta sırasında insan bu şekilde hareket ederse, yani nefsini hor ve hakir kılarak yok farz ederse hemen rabıtadan yararlanmaya, şeyhin nurundan ve feyzinden istifade etmeye başlar.

Rabıta sırasında nefsi ezmek, hor hakir kılmak, yok farz etmek yanında başka bir şeye de dikkat etmek gerekir: Şeyhi gönüller sultanı olarak telakki etmek. Onu Allah dostu olduğu için yüceltmek. Bunun için onun görkemli bir tahta oturduğunu düşünmek ve kabul etmek güzel bir sonuç verir.

Siz bunları tatbik ettiğinizde nefis ve şeytanların hemen bu oldubittiyi kabul edip teslim olacaklarını mı sanıyorsunuz? Böylece rabıtada karşılaştığınız problemler bu şekildeki bir uygulama ile son mu bulacaktır? İnsanoğlu nefis ve şeytanları tanımadığı için böyle safça şeyler düşünebilir. Gerçekte nefis de şeytanlar da çok inatçılardır. Davalarından öyle kolay kolay pes etmezler. Aldığınız bu kararları uygulama yolunda daima size sinsice yaklaşırlar, çaktırmadan çeşitli engelleme girişimlerinde bulunurlar. Öyle ki bir bakmışsınız birkaç ay sonra rabıta olgusu ‘eski tas, eski hamam’ deyiminde olduğu gibi bir hal almış olabilir. Aldığınız kararları da unutmuş olursunuz. Sanki içinizden silinmiş gibi. Nefis kendisini yokluğa (fenafişşeyhe, fenafillâha) götüren bu rabıtanın en azılı düşmanıdır. Ondan kurtulmak tamamen mümkün olmadığı zaman ‘bari öylesine yapılsın’ diye bir politikaya başvurur: Rabıta sırasında benlik davası ile şeyhi kafasında canlandırır veya şeyhin karşısında durur. Tabii o zaman da rabıta feyizsiz, nursuz geçeceğinden bin çeşit vesveseye de kapı açacaktır. Onun için rabıtada bir gevşeklik olduğu, rabıta verimli geçmediği zaman hemen onu masaya yatırmalı, değerlendirmeli; nefsin rabıta sırasındaki benliğini ezmeli, onu yok kılma yoluna gidilmelidir. Nasıl okullarda derslerdeki konular belli bir periyotla sınavlarla yoklanıyorsa biz de rabıtalarımızı ara sıra ölçüp değerlendirmeli, onların nefis ve şeytanların etkileri ile yavaş yavaş nereye doğru kaydırıldıklarını görmeli, hemen gerekli önlemleri almalıyız. Hatta bu ölçüp değerlendirmeyi her rabıtadan sonra alışkanlık yapmak, nefse ve şeytanlara bu hususta göz açtırmamak anlamına gelecektir.

Rabıtada kendimizi şeyhin karşında yok farz edersek bu durum insana büyük bir zevk verir dedik ama nefis neden bu zevkten hoşlanmıyor? Kendimizi şeyhin karşısında ezmek, küçük görmek, yok kılmak sırasında duyulan zevk ruhanidir. Nefsanî değildir. Nefs bundan sıkılır. Ruh Allah’tan geldiği için bir Allah dostunun huzurunda bu şekilde oluştan dolayı büyük bir zevk alır. Bu zevk günden güne de artar. Ruh rabıtayı sever. Nefis ise günden güne bunalımlara (kabz haline) girer. Kişi, rabıtada biraz ilerleyince bu maceranın söylediğimiz gibi olduğunu, geliştiğini anlayabilir. Hem sıkıntıyı hem de hazzı algılar. Sıkıntının nefisten, hazzın da ruhtan kaynaklandığını bilir.

İnsan rabıtada kendisini yok kıldığı zaman boş bir şişenin suya konulduğunda içerisinin dolması gibi bir hal yaşamaktadır. Nur ve feyz ile temasa geçtiğini hissetmektedir. Bu his zamanla da güçlenmektedir. Aynelyakin, hakkalyakin düzeye gelmektedir. Benliği ile rabıta yaptığı zaman ise, hiçbir manevi hal yaşamamaktadır. Rabıta ona çok sıkıcı gelmektedir. Hem nefsi hem ruhu rabıtadan zevk alamamaktadır.

Rabıtanın mahiyetini anlamayanlar genellikle ruh hakkında hiçbir şey bilmeyenlerdir. Ruhu haksızca, cahilce bu evrenin kanunları ile sıkı sıkıya bağlayanlardır. Ruh için zaman, mekân gibi kayıtları kabul edenlerdir. Ruhun özellikleri, bağlı olduğu kanunlar, elbette bu evrenin ve içerisindekilerin kanunlarından farklı olacaktır. Çünkü evren ve içerisindekiler, Allah’ın (c.c.) ‘Ol! ’ ilahi emriyle yoktan yaratılmıştır. Ruhun kaynağı yokluk değil, yüce Allah’tır. Hâşâ ruh Allah’tan bir parça değildir. Çünkü Allah (c.c.) bölünemez ve parçalanamaz. Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle ruh insana Allah’tan (c.c.) gelmiş bir ilahi soluktur (bk. Hicr suresi 29) . Onun için ruh, hak olan rüyalarda kayıtlardan kurtulunca her yere gidebilmekte, önceden bilmediği yerleri ve kişileri görebilmektedir. Rabıta sırasında insan şeyhini hayal edince veya kendisini şeyhin karşısında düşününce gerçekten ruhu şeyhini algılamaktadır. Ama bunu o kişi bilmemektedir. Bunun farkına varamamaktadır. Bu algılama ruhsal düzeyde (bilinçdışında) gerçekleşmektedir. Şayet sofi edebine ve usulüne uygun olarak rabıtaya devam ederse şeyhin manevi hallerinden yararlanmaya başlayacaktır. Şeyh, ruhunun manevi organlarını (letaiflerini) yüksek makamlara ulaştırmış birisidir. Kişi rabıta sırasında sanki iki kablonun birleşmesi gibi bir durum yaşamakta, şeyhinin yüksek hallerini kendi üzerine almaktadır. Letaiflerini onun letaiflerine bağlamaktadır. İşte rabıtanın Allah’a (c.c.) ulaştırıcı yollardan en kısa ve ne çabuk olmasının sırrı budur.

İleri hallere ulaşan kişiler, rabıta sırasında şeyhlerini görebiliyorlar mı ve onlarla konuşabiliyorlar mı?
Evet, bu da çokça karşılaştığımız bir soru. Nedense cevaplamak da hoşuma gitmiyor. Çünkü bu sefer de insanlar rabıtada şeyhlerini görmeyi, onunla konuşmayı istemek gibi bir amaç güdüyorlar ve bunu takıntı yapıyorlar. Tabii o zaman da rabıtaları verimsiz geçmektedir. Çünkü rabıtada nefsi yok kılmadıkça, şeyhin karşısında hiç olmadıkça istenilen derecede yararlanmak mümkün değildir. İnsanların meraklarını gidermek için söylüyorum ki, bunlar doğrudur. Yani ileri hallerde nurlar görüldükten epey bir zaman sonra rabıta sırasında şeyh ve onun maiyetindekiler (sadatlar) görülebildiği gibi onunla konuşmak da mümkündür. Ama şunu da belirteyim ki, bu maksatlarla rabıta yapılırsa rabıtadan da zerre kadar yararlanılamaz. Yani sofi rabıtada şeyhini görmek, onunla konuşmak gibi bir amaç gütmemeli; nefsini ezmeye, yok kılmaya çalışmalıdır. Üstüne vazife olmayan işlere karışmamalı, ‘Her şeyin bir vakti vardır.’ diyerek işine gücüne bakmalıdır. Kaldı ki bu nimetler (yani şeyhi rabıtada görme ve onunla konuşma) bir ömürde bile insana nasip olamazsa da rabıtanın amacı bunlar değildir. Tasavvuf ve tarikat yolunun amacı ‘Allah rızasına’ ulaşmaktır. Bu tür nimetlerin nasip olması, Allah rızasına işaret değildir. Allah’ın mekrine (hilesine) akıllar sırlar ermez. Kaldı ki İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) dediği gibi yüce Allah (c.c.) bizleri ahrette tasavvufi hal ve makamlarla değil ilahi kurallara (şeriate) uyup uymamakla sorguya çekecektir. Onun için bu konularda vesveseye girmemek gerekir.

Rabıta sırasında görülenler şeytanlar olamaz mı?
Zaten bu yoldaki kişiler önce şeytanları görürler. Bu yolda iyice bir pişerler. Onların her türlü marifetlerine de tanık olurlar. Ondan çok sonra rabıta ile şeyhini ve sadatları görme şerefine nail olurlar.

Kaldı ki sofi her halini mutlaka mürşidine söylemelidir. Şeyhler daha önce bu yollardan yürüdükleri için tecrübelerinden hallerin, görülen şeylerin şeytani mi yoksa Rahmani mi olduklarını hemen anlarlar. Ama bazen sofiler, nefsin ve şeytanların etkisi ile hallerini ve gördükleri şeyleri şeyhlerinden gizlerler. Yalancı bir âlemde yaşayarak kendilerini kandırırlar. Şeytanlar kendilerini alaya alıp dalga geçtikleri halde yüksek halleri ve gördükleri ile (!) kendilerinin veli, kutup, mehdi vs. olduklarını düşünürler, sanırlar. Bundan ayılıp kendilerine gelmeleri uzun sürebilir. Bazıları benlik davasından bu bataklıktan bir türlü kutulamazlar.

Ben bu soruyu, yani ‘Rabıta sırasında görülen şeyler şeytanlar olamaz mı? ’ sorusunu soran kişiye dedim ki, sen babanı bir keçiyle karıştırır mısın? Elbette hayır. Ama uzaktan babanı başka bir insanla karıştırabilirsin. Çünkü ataların da dediği gibi ‘Adam adama benzer’. Ama babasını keçiyle karıştıran olabilir mi? Olamaz, çünkü keçi ile adam ayrı varlıklardır. Türleri farklı. İşte bunun gibi her ne kadar şeytanlar aynı formlarla, ayırt edilemeyecek nitelikte insanların kılığına girseler de ilahi nurlar karşısında dayanma güçlerine göre hemen kendilerini belli ederler ve keçi ile adamın karışmaması gibi birbirlerinden ayrılırlar. Şeytanlar ayrı birer varlıktır, şeyhin ve sadatların ruhları ise bambaşkadır. Nurlar şeyhin ve sadatların bembeyaz sarıklarına vurunca onlar ışıldarlar, ama aynı nurların ucuna bucağına şeytanlar yaklaşamaz bile. Şeytanlar ancak kalbin (ve ruhun) letaif nurlarına zar zor dayanırlar ve bu nurlar sayesinde insan suretinde görünürler. Medyumlar asla şeytanları bu halleri ile göremezler. Kalp gözüm açık diyenleri bile ancak şeytanları insan görünümüne girmeye çalışan bir duman, sis yığını olarak görebilirler. Tabii kendi vücutları üzerinde tesirlerini algılarlar ve onlarla konuşabilirler.

Rabıta olmadan fenafillâha ulaşamaz mıyız?
Rabıta olmadan fenafillâha ulaşmak mümkün değildir. Sadece üveysiler buna nail olmuşlarsa da onlar da genellikle ölmüş olan bir velinin ruhundan veya Hz. Hızır’dan (a.s.) yararlanmışlardır. Yine bunlardan yararlanma yolları da onlara rabıtayla olmuştur. Ölmüş bir kişiye -eğer sureti bilinmiyorsa- rabıta yapmak, bu rabıtanın da verimli olması ise çok zordur.

Ölmüş şeyhe rabıta fayda sağlar mı?
Şeyh öldüğü zaman ruhu kınından çıkmış kılıç gibidir. Yani şeyh yaşarken nefsi o kılıca engeldi, bir kındı. Öldüğü zaman daha bir ruhu güçlenmiş olacaktır. Bu ileriki zamanlarda daha yüksek derecelere varacaktır. Çünkü veli öldüğü zaman manevi seyri durmamakta, devam etmektedir. Ölüm olayı bu manevi seyri kat be kat artırmaktadır. Çünkü velinin ayağına artık nefis, dünya ve şeytanlar dolanmamaktadır. Ama ölmüş şeyh ancak olgun müride, yani rabıtada az çok feyzin, nurun varlığını hissedebilen sofiye yarar sağlar. Yeni müritlere canlı şeyh kadar iyi gelmez. Fayda sağlamaz. Bunun en başlıca sebebi nefsin ölmüş şeyhe fazla muhabbet duyamamasıdır. Hâlbuki rabıtada nefsi ezmek, yok kılmak yanında şeyhe muhabbet duymak da çok önemlidir. Çünkü nefis ölmüş şeyh ile daima ölümü hatırlar, ölüm de nefse hoş gelmez. Bu yüzden ölmüş bir şeyh ne kadar yüce bir makamda olsa da canlı şeyh kadar müride yararlı olmaz. Tabii bir de sofinin yaşadığı hallerini anlatması ve sıkıntılarında ona yardımcı olması, yol göstermesi açısından canlı bir şeyh mutlaka gereklidir.
Allah cümlemize gereği şekilde rabıta nimetinden yararlanmayı nasip eylesin. Âmin.

3
Şimdi de rabıtanın nasıl yapıldığına, sofinin bu konuda karşılaştığı problemlere ve sıkıntılara biraz değinmek istiyorum.
Bilin ki, fakir bir kimse ile kimse uğraşmaz. Evini kilitlemese de içeriye hırsız girmez. Hırsızın gözü zenginin evindedir. Zengin evini kırk kilitle muhafaza etse de hırsızlar yine de girecek bir delik bulmaktalar. Bunun gibi rabıta da zenginin evindeki değerli eşyalar gibidir. Şeytanın tüm derdi bu evdeki rabıta nimetini çalmaktır. Rabıta onu adeta çıldırdır. Öyle bir vesvese fırtınası estirir ki, gönül kulağı açık olanlar bile buna çok şaşırırlar.
İnsanın gönül kulağı açık olsa bile şeytanlar nefis damarıyla da çaktırmadan vesveselerine devam ederler. Hiçbir zaman umutlarını yitirmezler. Çünkü bir insan ömrünün her saniyesi ile Allah’ı zikretse bile fenafişşeyh ve onun tabi neticesi fenafillah (yani veli) olamaz, ama zikre o kadar yüklenmeden rabıta yolu ile bu makamlara ulaşabilir. Bunu ben değil sadatlar, başta Gavsı Hizani olmak üzere tüm sadatlar dile getirmiştir. Şeytanlar bunu bildiği için rabıtada müthiş vesvese verirler.
Aslında rabıtasını doğru dürüst yapan kişi Allah’ın izni ile vesveseye de düşmez. Şeytanın bizimle uğraşması hep rabıtadaki ihmallerimiz neticesidir. Mübarekler diyor ki, zikrin nuru aysa rabıtanın nuru güneş gibidir.
Rabıta ile nefis dize gelmektedir. Zulumatları uçup manevi alemdeki şeyhin nefsine benzemeye başlamaktadır. Manevi alemdeki şeyhin nefsi ise en az mutmainne makamındadır. Çünkü velilik bu makamla başlar. Tabii her veli şeyh olamaz. Şeyh kişi ise mutlaka velidir, şeyh olabilmesi için ayrıca sadatlardan ve Hz Rasulluhtan silsile ile icazet alırlar. İşte böyle bir şeyh bulunmaz bir incidir. Rabıtası ile müritleri nura, feyze, nisbete gark ederler. Nasıl güneş baharda ekilen tarlaları, bahçedeki ağaçları sıcaklığı, enerjisi, aydınlığı ile ürün verecek bir biçimde olgunlaştırırsa gerçek bir mürşit de böyledir. Müridün nefsini emmare, levvame, mülhime basamaklarından yukarı doğru çeker, mutmaine basamağına ulaştırıp Allahın dostu kılar. Ama bu işlem sabır ister, hepsinden önemlisi nefis ve şeytanla mücadele ister.
Şeytanın yardımcısı nefstir. Nefs hiç rabıtayı sevmez. Çünkü nefsin temel arzusu baş olma sevdasıdır. Rabıta bunu kırdığı için insanların büyük çoğunluğu tasavvufa değil ama rabıtaya karşıdırlar.
Rabıta yaparken nefis ve şeytan şu vesveseleri çok verir. Bak sen şeyhini gözünde canlandıramıyorsun. Kaşı olmadı, gözü böyle değildi, simasını değiştirdin, sakalını dedene benzettin, sen bu rabıtayı yapamayacaksın bırak bari, rabıta zamanı boşa harcamaktır, ne nur ne feyz ne nisbet üzerine geliyor, rabıta yapacağına şu önemli işine bak, rabıta ile şeyh kendisini insanlardan büyük görmekte, rabıta Allah ile arana kul sokmaktır… vb. Bütün bunlar rabıta karşısında kuduran şeytanın ve nefsin hezeyanlarıdır.
Öncelikle şunu söyleyeyim ki, rabıta için şeyhinizi gözünüzün önünde canlandırmanıza gerek yoktur. Sadece şeyhinizin karşınızda veya yanınızda olduğunu varsayın. Yani siz şeyhin huzurundasınız. Bu yeter de artar bile. Ama muhabbetin aşırılığında istemeseniz bile şeyh gözünüzün önünde canlanır. Tabii insanın her günü aynı olmaz. Bazen muhabbet düşebilir, böyle zamanda onun varlığının karşınızda ve yanınızda olduğunu varsaymanız da rabıtanın nimetlerine ulaşmada yeter. Şeyhin bir kaşı, bir burnu, bir sakalı bile rabıta için yeterlidir. Hatta size ilginç gelecek, değil şeyhin fiziki portresi mekanında olduğunu düşünmeniz bile rabıtadaki nimetleri oluk oluk üzerinize yağdıracaktır. Bunları biz deneyimlerimizle bildiğimiz gibi sadatlar da böyle söylemişlerdir.
Rabıtanın nimetlerine kavuşmak istiyorsak sadece akşam namazından sonra yapılan suri rabıta ile yetinmemeliyiz. Bu konuda hırslı olmalıyız. Akşam namazından sonraki rabıta derstir. Yapılmazsa olmaz. Adabına uygun olarak yapmaya çalışalım. Çok bereketlidir.
Bir de manevi rabıta vardır. Buna maiyyet rabıtası da denir. Bu her yaptığımız işte, her an rabıtalı olmaktır. Bu rabıtada şeyhini sakın sureten canlandırmaya çalışma, zira nefis bıkar, sen de yorulursun, terk edersin, bir daha da dönüp manevi rabıtaya bakmazsın. Zorlanırsın. Hem şeyhi sureten canlandırmakla onun senin yanında olduğunu varsayma ile yapılan rabıtaların kazançları arasında o kadar büyük bir fark yoktur. Peygamberimiz s.a.s amellerin az da olsa devamlı olanının daha hayırlı olduğunu söylemiştir. Nefsin de dilini anlamak gerekir. Onun da bazı işlerde hakkı vardır. Manevi rabıtada şeyhi gözünün önünde canlandırmayacaksın ama şeyhin daima senin yanında olduğunu farz edeceksin. Bu nefis için fazla enerjiye mal olmayacağı için sana zamanla bir meleke kazandıracaktır. Tabii nefis sahibini dinlemeyen eşekler gibi bazen bu işten kaçacaktır. Ama sen aklına gelir gelmez manevi rabıtaya devam edeceksin. Bir de göreceksin ki, zamanla bu iş sana meleke olmuş, artık istemesen de manevi rabıtaya geçmektesin. Şunu söyleyeyim ki, manevi rabıtayı alışkanlık haline getiren aynı silahlı bir kişidir. Ona yanlış yapanlar sadatlardan tokat yemeye, güzellik yapanlar da yardım almaya başlarlar. Allah hepimize manevi rabıtayı nasip eylesin. Amin.
İşte tasavvufta makam kazanmak isteyenler bu manevi rabıtayı ihmal etmemelidir. Hem işini yapıyorsun, hem dinleniyorsun, hem sohbet ediyorsun, hem yürüyorsun, hem yemek yapıyorsun, hem dinleniyorsun… hem de şeyhim benim yanındadır düşüncesi ile zamanın manevi anlamda kazanca dönüşüyor. Tek sorun bunu yaşamına sokup alışkanlık ve meleke haline getirmek. Biraz üzerinde durursan nefsin de buna alışır. Sigara gibi zararlı bir alışkanlığı nasıl bırakmada nefis zorlanıyorsa bu manevi rabıtaya da nefis bir alıştı mı, hele ilerleyen zamanda bir de tadını almaya başladı mı istese de bırakamaz. Çünkü nefis alışkanlıkların tutsağıdır. Bu konuda iradesi zayıftır. Başlangıçta onu ikna ettikten sonra biraz zorlamak gerekir.
Bu rabıta hayatının içine girdi mi şeytan da sana pek bulaşamaz, yani vesveseye pek düşmezsin. Biz bunu ihmal ettiğimiz için bu konuda çok sıkıntılar yaşadık. Kel olduktan sonra ilaç az fayda eder. Yani bilgisayar virüs kaptı mı temizlemek zaman alıyor, ama koruyucu oldu mu anında müdahale ediyor. Bu manevi rabıta vesveseye düşmekten Allahın izni ile müridi korur. Şeytanlar pek yaklaşamazlar böyle bir kişiye.
Şeyhin simasını bir vesikalık fotoğraf gibi kalbinin üzerinde taşıma da sadatlarca övülmüş bir manevi rabıta türüdür. Ama bunda da şeyhi zihnen canlandırma yerine simasının suretini orada, yani kalbin üzerinde varsayma düşüncesi hakim olmalıdır. Şeyhi kalbin üzerinde canlandırarak rabıta yapmak suretiyle nefsi bu konuda çok zorlamamak gerekir. Zira manevi rabıtanın bereketi olan her yerde sürekli olmasının nedeni şeyhi zihnen canlandırmama kolaylığındandır. Allah hepimize nasip etsin. Amin.
Üçüncü önemli rabıta çeşidi telebbüsü rabıtadır. Bu rabıta kendini yok farz edip şeyhi üzerine giydirmektir. Telebbüsü demek zaten elbise demektir. Yani şeyhi bir elbise gibi üzerine giymektir. Bu rabıtayı uyurken yaparsanız şeytandan ve bütün afetlerden emin olusunuz. Yemek yerken yaparsanız yediğiniz yemeğin hafifliğini hissedersiniz. Bütün o yedikleriniz adeta nura dönüşür. Ben yemek yerken şöyle bir düşünceyle bunu alışkanlık haline getirdim. Dedim ki nefsime, öğünde kaç lokma yiyorsun, ne var ki telebbüsü rabıta ile yiyip de her lokmada Allah’a şükür ve hamd kılsan. Beş dakika dişini sık. Sayılı lokmalar var. Nefsim bu konuda halen benimle oyun oynamakta, ama bazen on ikiden vurduğum oluyor, ama bu az oluyor. Zira nefis yemek yerken aynı köpekler gibi davranıyor. Nasıl bir kemiği ağzına alan köpek yanına yaklaşana hırlarsa nefis de telebbüsü rabıtada huysuzlanıyor, onu ihmal etmek istiyor. Allah her birimize yemeklerde telebbüsü rabıtayı nasip etsin. Amin.
Tabii ibadetleri yaparken özellikle vird ve zikri çekerken hayaline hem kendini şeyhin mekanına atmalısın hem de telebbüsü rabıta yaparak çift rabıtayla malı götürmelisin. Zikir de ayrı bir kazanç olacak tabii.
Halidi Bağdadi Hazretleri müridlerine namazlarını telebbüsü rabıta ile kılmalarını emir buyurmuşlardır. Zira bu çeşit rabıta namazda huzuru, yani Allah karşısında olma duygusunu daha güzel gerçekleştirir, ama sadatlar diğer rabıta türlerini namazda hoş görmemişler, hatta bundan müridlerini sakındırmışlardır. Namazda şirke düşecekleri konusunda uyarmışlardır. Diğer rabıta türleri derken yani özellikle suri rabıta kastediliyor bundan, yani mürşidini karşına alıp canlandırma, namazda kendiliğinden olursa tabii bunda müridin bir kusuru yoktur. Ama elinden geldiğince engellemeye çalışmalıdır mürit bu durumu. Bazı şeyhler, mürşidin arakasında namaz kılıyorum, imamın mürşidimdir, manevi rabıtası ile namaz kılmayı tavsiye etmişlerdir.
Haa aklıma gelmişken rabıta şirktir diyenler, cemaatle namazda neden Allah ile kendi aralarına imamı koyuyorlar, cemaatle namazda imam bizim adımıza kıyamda iken sureleri okur, Allaha arz eder, biz Allah karşısında huzur duygusuyla bekleriz, bu namazdan da ferdi kılınan namaza göre 27 derece yani çarpma işlemi ile sevap alırız. Allah akıl fikir versin, ömrünün yarısını belki de tamamını Allah’a adamış bu insanlara insan laf atma cüretini nereden buluyor? Başka değil nefsin baş olma, gurur, kibir damarı Allahın evliya kullarına bağlanmayı, onlara gönülden sevmeyi engelliyor. Tabii bu damarı tahrik eden şeytanı da unutmamak lazım. Peygamberlere de insanlar aynı nefis damarı ile karşı çıkmışlardır. Tabii biz de aynı nefis damarı ile zamanında mübarekleri inkar etmiştik. Öyle sohbetler yaptık ki kalbimizin mühürlenmemesine Allah’a sonsuz şükr, hamd u sena ediyoruz. Allah af etsin. Amin.

Halidi Bağdadi Hazretleri müridlerine namazlarını telebbüsü rabıta ile kılmalarını emir buyurmuşlardır. Zira bu çeşit rabıta namazda huzuru, yani Allah karşısında olma duygusunu daha güzel gerçekleştirir, ama sadatlar diğer rabıta türlerini namazda hoş görmemişler, hatta bundan müridlerini sakındırmışlardır. Namazda şirke düşecekleri konusunda uyarmışlardır. Diğer rabıta türleri derken yani özellikle suri rabıta kastediliyor bundan, yani mürşidini karşına alıp canlandırma, namazda kendiliğinden olursa tabii bunda müridin bir kusuru yoktur. Ama elinden geldiğince engellemeye çalışmalıdır mürit bu durumu. Bazı şeyhler, mürşidin arakasında namaz kılıyorum, imamın mürşidimdir, manevi rabıtası ile namaz kılmayı tavsiye etmişlerdir.
Haa aklıma gelmişken rabıta şirktir diyenler, cemaatle namazda neden Allah ile kendi aralarına imamı koyuyorlar, cemaatle namazda imam bizim adımıza kıyamda iken sureleri okur, Allaha arz eder, biz Allah karşısında huzur duygusuyla bekleriz, bu namazdan da ferdi kılınan namaza göre 27 derece yani çarpma işlemi ile sevap alırız. Allah akıl fikir versin, ömrünün yarısını belki de tamamını Allah’a adamış bu insanlara insan laf atma cüretini nereden buluyor? Başka değil nefsin baş olma, gurur, kibir damarı Allahın evliya kullarına bağlanmayı, onlara gönülden sevmeyi engelliyor. Tabii bu damarı tahrik eden şeytanı da unutmamak lazım. Peygamberlere de insanlar aynı nefis damarı ile karşı çıkmışlardır. Tabii biz de aynı nefis damarı ile zamanında mübarekleri inkar etmiştik. Öyle sohbetler yaptık ki kalbimizin mühürlenmemesine Allah’a sonsuz şükr, hamd u sena ediyoruz. Allah af etsin. Amin. (23.07.2011 09:46)
(bakınız: insan, zaman, güzel, namaz, gerçek, şeytan, akıl, huzur, gönül, neden)

 

Rabıta her şeyin başıdır.
Geçmişime baktığımda bir zamanlar benim de sizin gibi düşündüğümü hatırladım. O zamanlar Seyyid Kutup, Mevdüdi, Ali Şeriati gibi İslam büyüklerinin eserlerini okuyordum. Daha sonra Risale-i Nurları okudum. O zamanlar tasavvuf, hususiyle rabıta beni çok itiyordu. Şeriatin ayaklar altında olduğu bir ortamda bir kenara çekilip şeyhin suretiyle meşgul olma bana çok komik ve acınacak bir durum olarak görünüyordu.
Ama yıllar geçti. Bazı acayip garaip olaylar oldu. Kendisini ve mekanını daha önce görmediğim bir şeyhi mekanıyla birlikte rüyada çok açık bir şekilde gördüm. Bir yıl kadar sonra da bir tesadüfle o şeyhi ve mekanını tanıdım. Tövbe ve zikir aldım. Rabıta dersleri ise bana zor geldiği için pek önem vermedim. Önceleri istemeye istemeye yapmaya başladım. Hem çok kısa tutuyordum hem de pek sevmiyordum. Ama okuduğum kitaplardan rabıtanın önemini bildiğim için istemeden de olsa yapmaya çalışıyordum.
Belki nefsimin bir kusuru, ama bazı işlerde çok işime yaradı. Biraz inatçıyımdır. Rabıta da öyle oldu. Sebat ettim. Bunda bir sır vardır, diyordum. Nefsime ağır geldiğine göre şeytan da bu rabıtadan pek hoşlanmıyordur, diye düşünürdüm. Halbuki zikir derslerimi hiç kaçırmıyordum. Her gün yapıyordum. Zikirden müthiş zevk alıyordum. Ama rabıta bana zamanı boşa geçirmek olarak görünüyordu. Vesveseye giriyordum. Rabıtaya çok kısa bir zaman ayırıyordum. Ama onu hiç terk etmedim. Mutlaka her gün kısa da olsa yapmaya çalıştım. Sonra kalp gözümüz sadatların himmetiyle açıldı. Gözlerimizi kapattığımızda nurları müşahade etmeye başladık. Nurlar değişik renktedirler. Kırmızı, sarı, yeşil, siyah ve bu renklerin karışımı değişik tonlar da vardır. Bu nurlar insanın kalp, ruh, sır, hafi, ahfa gibi letaif noktalarında çıkar. Letaifler çalışmaya başladığında neyin nereden çıktığını anlamazsınız bile. Nurlar birbirine girer, akıl almaz bir hızla dönmeye başlarlar. Manzara gerçekten harikadır. Hayranlıkla seyredersiniz. Akıl almaz bir olaydır. Tabii konumuz rabıta. Zikirde bu nurlar sanki insandan neş’et eder gibidir. Yani bildiğimiz de odur. Letaifler çalışır ve nur üretirler. Zikrin feyzi olarak. Ama rabıtada başka türlü olmakta. Gene letaifler çalışır, ama asıl nur, feyz, nisbet yani nur dışında başka şeyler hayal edilen mürşidden sana gelmeye başlar. Bir de nispet kokusu. Bu öyle bir kokudur ki, dünyada böyle bir kokunun eşi benzeri yoktur. Aklınız başınızdan gider. O koku için hayatınızı bile feda edebilirsiniz. Rabıtanızın gücüne göre koku artar veya eksilir ama bazen burnunuzun direğini kırarcasına gelir. Allahım al canımı, yeter bu dünya çöplüğünde bunaldığım diye düşünürsünüz. Yani bu koku için canınızı vermek istersiniz. Rabıta sırasında mürşitten gelen feyz, nisbet ve nur ise sanki bir nisan yağmurunda güneşin altında serinlemek için ıslanmak gibidir. Yani rabıtanın başı nefse çok ağır gelir ama sonundaki nimetleri çok büyüktür. Biz gerçi sonda değiliz ama gördüklerimiz bile aklımızı almaya kafidir. Bunun sonu nasıl onu hayal edemiyorum. Tabii bunlara takılmak tasavvufta hoş görülmez, şeyh de daima önemli olanın Allah rızası olduğunu bu tür hediyelere aldanmamayı nasihat eder.
Allahın üzerine yemin ediyorum k,i bu söylediğim nimetleri kafamdan atmadım, hepsi de bize nasip oldu. Ama şunu da itiraf edeyim ki eğer şeyhi ve mekanını onu tanımadan önce rüyamda görmeseydim ben ne tasavvufa girerdim ne de bir şeyhe rabıta yapardım. Çünkü herkes gibi ben de nefsimi seven bir insanım. Daha önce okuduğum ve etkisi altında kaldığım İslam büyüklerinin adlarını söyledim. Rabıta nefsi şeyhin nefsinde yok etmedir. Buna tabii ki insan fıtri olarak karşı koyar. Ben de senelerce buna karşı koydum. Hem de nasıl. Anlatsam ayrı bir konu olur. Ben de acaip bir şekilde karşı koydum. Hala nefsimde belli bir derecede de var. Ama rabıtanın yararlarını gördükçe bu günden güne azalıyor. Rabıta nefisle savaşmaktır. Emmare, levvame, mülhime nefisleri öldürüp yerine mutmainne nefsi ikame etmedir. Biz daha mutmainne nefse ulaşmadık. Nefsin mülhime sıfatında takılıp kaldık. Dualarınızın bereketi ile inşallah Allah bundan yukarılarını da bize nasip eyler. Ne bilelim.
Nefsin mülhime sıfatında Allah ezeli düşmanımız şeytanla bizi karşı karşıya getirmektedir. Yani şeytanı özellikle kadın kılığında ve sizinle her an cinsel ilişkiye girmek için tacizde bulunan bir konumda buluyorsunuz. Bunu gönül gözüyle ayan beyan görüyorsunuz. Şeytanın konuşmalarını duyuyorsunuz. Ona dokunabiliyorsunuz. Yatağa uzandığınızda nefse hiç bir dünya kadının size veremeyeceği cinsel zevk olanakları ile dişi şeytan yanınıza geliyor ve derhal sizi taciz etmeye ve sevişmeye zorluyor. Biliyor musunuz sizi bu sırada sadece telebbüsü rabıta kurtarıyor. Onu yakıyor. Sizden uzaklaşmasını sağlıyor. Sureler, ayetler şeytana biraz zarar veriyor ama onları uzaklaştıramıyor. Daha doğrusu sürekli olarak Ayetelkürsiyi okumaya gücünüz de yetmiyor. Zaten sizi dişi şeytanlar şehvetle kudurtuyor. Ayet sure okumaya mecaliniz kalmıyor. Ama bir telebbbüsü rabıta, yani şeyhin kılığına bürünme rabıtası işi bitiriyor. Hz Yusuf’a da görünen burhan Hz. Yakup. Ben buna aynel yakin inanıyorum. Hz. Yusuf rabıta ile kurtuldu. Yoksa az da olsa meylettiği kadından onu hiç bir şey kurtaramazdı. Şehvet cinsel organa inince insan kudurur. Onu hiç bir şey zinadan alıkoyamaz. Tabii diyeceksiniz ki ne olacak gelen dişi şeytanla işi bitirin, keyfinize bakın. Bak bütün fantezilerinizi de yerine getirmeye de hazırmış. İşte bu makamda da Allah bizleri böyle imtihan ediyor. Şeytanın dişileri de dünya kadınlarının, bir numaralı mankenlerin şekline giriyor. Sizden para da istemiyorlar. Hiç bir şey istemedikleri gibi her türlü cinsel fantezilerinize de açıktırlar, yerine getirmek için can atarlar. Ama tabii şeriat yine ölçümüz. Çünkü zina insanı manevi terakkiden alıkor. Zaten şeytan zinanın bu özelliğini bildiği için ümmeti Muhammedi bununla esiri etmiş. TABİİ ZİNANIN ÇEŞİTLERİ İLE. Özellikle göz, hayal zinası… Ne var hayalinde canlandırdığın kadınlar kadar da Allah dostlarını canlandırsan…. Bak buna rabıta derler. Rabıta şirktir. İşte bak nefis nasıl şeytanla işbirliğinde.
Tasavvufta bunların anlatılması yasaktır. Çünkü sırdırlar. Hiç bir kitapta açıkça bu anlattıklarım söylenmez. Çünkü söyleyeni mesuliyet altına sokar. Onda gurura, kibire neden olabileceği gibi insanların da aleyhlerinde dedikodu yapmalarına, ondan çekinmelerine neden olur. Onun için bu tür sohbetleri duyamazsınız. Biz internet sayesinde bu tehlikelerden korunduğumuz için yazdık. Allah bir kusurumuz varsa affetsin. Ha bu dişi şeytanlarla evlenip de aldanan kimseler yavaş yavaş düşerler. Helak olurlar. Bu imtihanı aşmadığın zaman helak olursunuz. Çünkü o dişi şeytanlar bu makamda salike sürekli evlenme ile bu işi, yani zinayı meşru hale getirmeyi önerirler. Allah şeytanlardan özellikle ins ve cins dişi şeytanlardan, nefsin şehvetinden bizleri korusun. Amin.
Mülhime halindeki insana şeytanların oynadığı tiyatrolar kitaplara sığmaz.
İşte şeyh denilen kişi bu dişi şeytanları, bu azgın nefsi aşmadan o nura, feyze, nisbete nail olamaz. Yani şeyhler şeytanla nefisle savaşarak o makama seçilmişlerdir. Silsile Rasullahın onayıyla seçilmiştir. Zincirin halkaları gibidirler. İşte rabıta yapan kişi de böyle bir halkaya girmeye namzettir. Biz daha halkaya giremedik. Onca sırrı aynel yakin gördük ama halkaya girebilecek olgunluğa erişemedik. Dualarınızla inşallah nasip olur. Amin.
Rabıtayı akılla mantıkla kabul edemezsiniz. Çünkü akıl nefse bağlıdır. Nefis ise başka bir insanı veli de şeyh de olsa kendisinden üstün olarak kabul etmez. Ama Allahtan yardım isterseniz ve nasuh tövbe ile tövbe edip bir kamil şeyhi size nasip etmesi konusunda dua ederseniz ve bu duanızda ısrarcı olursanız -ki bazı duaların kabulü seneler sonra olur- tarikat nasip olduktan sonra rabıta insana nasip olur. Yoksa bu inci, katır boncuğu değildir. Kolay kolay el geçmez. Ağla, ağla, ağla…. çok ağla belki o zaman nasip olur. Biz de günahlarımıza çok ağladık da Allah o rüyayı ve tarikatı nasip etti. Yoksa kimse kimsenin sözüyle gerçek manada bir yola girmez. Belki etkilenip girer, ama nefsi şeytanın igvasıyla etkilenip hep şüphe içinde kalır. Tarikattan nasibi o kadar çok olmaz. Şeyhte tasavvufta kusur görmeye başlar.Layıkıyla şeyhe teslim olamaz. Hz Hızır karşısında nefsi Hz Musa gibi homurdanır durur.
Allah dostları da seni Rasulullaha götürür. Rüyada değil, uyanık vaziyette. Rasullahın bir görünüşü var, bir heybet, Allah Allah… Bir mübarek kokusu Allah Allah… Bu yolu ne sandın sen? Öldür bakalım rabıtayla nefsini neler olacak neler. Sen Allah için, Allah dostları için nefsini öldürürsen Allah da fazlı ikramıyla seni diriltir. Burası yiğitlik meydanıdır. Şeyh o yiğit kişidir işte. Tabii silsilesi varsa ve sağlamsa. O da nefsini şeyhinde öldürmüş, sonra Rasullahta daha sonra da Allah’ta.
Sahte şeyhler Türkiyede çok, dikkat edin. Onlar gerçi sizleri yanlış yola götürmezler ama tarikat yolunda onlardan bir nur, feyz, nisbet alamazsınız. Ama çok çok sevap kazanırsınız. Ben o tür şeyhleri rabıta yaptığımda aynı çürük ceviz gibi içlerini boş gördüm. Nur, nispet feyzin gramı yoktur. Onlara da hep hayret ediyorum. Tasavvuf hakkında çok şey biliyorlar ama kendilerinin hakiki şeyh olduklarını nasıl anlamıyorlar. Bir de sitelerine girdim ki rabıtanın faziletinden bahsediyorlar. Asıl buna şaşıyorum. Rabıta onlar için zindan olsa gerek. Bütün müritlerini de karanlıkta bırakıyorlar.
Kolay mı rabıta nimeti. Doğru şeyhi bulmak bir mesele. Bir de nefsi fani kılma. Nefsini şeyhin nefsinde yok etme. Bunlar dağ gibi problemler. Aşan aşk olsun. Bu herkese nasip olan bir nimet değildir. Sohbetimi başka rabıta sitelerine de koyan ve koyacak arkadaşlardan Allah razı olsun. Dualarınızla. Allah rabıta nimetini herkese nasip etsin. Ümmeti Muhammedi şeytanlardan, nefsin şerrinden kurtarsın. SELAMUN ALEYKÜM.

Rabıta bağ demektir. İki şeyi birbirine bağlamak. Tasavvufta müridin şeyhi hayal etmesi ondaki feyze, nura, nisbete müşteri olmasıdır. Rabıtanın pek çok şekli vardır. En güçlüsü telebbüsü rabıtadır. Bu rabıtada mürid kendisini şeyh farzeder, onun şeklini vüvuduna sokar. Artık kendisi değil şeyh vardır. Ama sofiler rabıtada genellikle şeyhlerini karşılarında yüksek bir tahta oturmuş surette canlandırırlar.
Gerçekten rabıta için açık bir nas olmadığı gibi peygamber döneminde böyle bir uygulama da yoktu. Zaten ehli tasavvuf da rabıtanın bir ibadet biçimi olmadığını, bir sevgi tezahürü ve manevi ilerlemede bir teknik olduğunu belirtmektedirler. Tevillerle yeni bir ibadet tesis etmek dine bidat koymaktır. Zaten ehli tasavvuf özellikle Nakşibendiler bu konuda çok hassastırlar. Peki rabıta bir ibadet biçimi değilse ve bir sevgi ve maneviyatta gelişme tekniği ise tasavvufta buna niçin ihtiyaç duyulmuştur? Rabıtanın temel işlevi nedir? Öncelikle şunu belirteyim din demek tasavvuf demek değildir. Bir müslüman dinin emir ve yasaklarını yerine getirerek de cennete girebilir. Tasavvufun gayesi cibril hadisinde iman, islam sorularından sonra gelen ihsan sorusuna cevap teşkil etmektedir. Vakıa suresinde de ‘ileri geçenler’ olarak adlandırılan taifeye şumuldur. Ne yazık ki bu surede bu taife ümmeti Muhammedde geçmiş ümmetlere göre daha az olacağı da vurgulanmaktadır. Allah’ın tasavvufun sırrının akıl ve şeriata uymadığını da Kehf suresinde Hz Hızır ve Hz. Musa kıssaları ile bu ümmete ders verdiğini de unutmayalım. Gerçi mürşitler şeriati de her zaman birinci plana aldıklarını şeriatsiz tarikat olmayacağını da vurgulamışlardır. Gelelim sorularımızın cevaplarına. Ben peygambere sahabeler kadar muhabbet duyabilir miyim? Kesinlikle duyamam. Muhabbet görmekle olur. Bir tebessüm, bir bakış muhabbeti gerçekleştirir. Bir nurlu yüz insanı candan vurur. Bir güzel sohbet yüreklere işler. Maalesef bizler bundan mahrumuz. Sahabeler ise bunu yaşıyorlardı. Yani onların her saniyesi o zatla rabıtalı geçiyordu. Hatta hadisi şeriften peygamberimizden ve peygamberlerden sonra ümmetin en hayırlısı olan Hz Ebubekir kazai hacetinde bile Resullahı düşündüğünü ve bundan bizar olarak Resullaha geldiğini onun da bunu doğal karşıladığını anlıyoruz. Sevgi hayal doğurur. İşte rabıta bu hayaldir. Mürşini hayal etmektir. Peki mürşidini hayal etmek ne doğurur? Sevgi doğurur. Mürşid silsilesi ile Hz Resullahın vekilidir. Silsilesi sağlamsa tabii. Her şeyde olduğu gibi bunların da sahteleri olduğunu unutmayalım. Peki gerçek bir mürşidi kamili hayal etmek sofiye ne kazandırır. Fenafişşeyh makamını veririr. Bu uzun yılları alabilir. Ama fanafişşeyhlik de onu fenafillaha götürür. Rabıtasız hiç bir kimse fenafillah olamaz. Üyevsiler bile Allahın rahmeti ile Hz. Hızır Aleyhisselamın veya ahirete teşrif etmiş bir velinin şeyhliğinde fenafillaha ulaşabilmişlerdir. Çünkü şeytanlar nefsin mülhime sınırında beklerler. Oradan yukarıya ancak rabıta nurları ile çıkılabilir. Başka bir yol mümkün değildir. Allah’ta fenaya ve bekaya ulaşmış bir mürşidi rabıata yaptığımız zaman elde etteiğimiz kazanç çok büyüktür. İlim, hikmet ve bilhassa nur mürşitten rabıta yapanın üzerine adeta yağar. Kalp gözü açık olanlar bunu görebilirler. Mürşit sağlam silsilesi ile bunu sadatlardan, Resulullahtan ve Allahtan alır. Yani bir hiyerarşi var. Rabıata olmasa mülhime nefs sıfatına ulaşmış kişi şeytanların oyuncağı olur, delirir. Tövbe etmiş tarikata yeni girmiş kişi rabıtayı bilemez, kıymetini de anlamaz. Zamanı boşa geçirmek olarak telakki eder. Çünkü bir yarar gördüğüne kani olmaz. Ama durum böyle değildir. Biz de bu basamaklardan geçtik. Tasavvuf kitaplarından rabıtanın zikirden daha efdal olduğunu okuyunca taaccüp etmiştik. Hatta karşı geldik. İnanmadık. Ama zamanla kalp gözümüz açılınca işin hakikatine bizzat şahit olduk. Meğer sadatlar doğru söylemiş rabıtasız zikir maksata ulaştırmaz ama zikirsiz rabıta maksada ulaştırırmış. Tasavvufu bir kelime ile tanımlamak gerekirse rabıtadır. Rabıata nefse çok ağır gelir. Nefis rabıtayı ölmekle eş görür. Gerçekte de öyledir. Rabıata ile nefis daha doğrusu emmare,levvema, mulhime nefisler ölür. Nefis mutmainne makamına ancak bir Allah dostunun gölgesi ile yani rabıata ile çıkabilir. Zor, çok zor nefsin rabıtayı kabul etmesi. Ben bile bu yolda pek çok sorunla karşılaşıyorum. Ama ilaç acı da olsa çok yararlı. Bunu anladım. İnşaallah bu yazımız insanların gönüllerinde rabıtaya teşvik olur.Nmazda dünyevi şeyleri hayal edeceğimize kalbimizi şöyle bir rabıtaya bağlarsak ihsan makamına doğru yol alabiliriz. Namazı kılan ben değilim mürşidimdir. O kabeyi şerifede namaz kılıyor. Bakın bakalım namaz ne kadar tatlı olacak. Aksi halde namaz dünyevi şeytani hayallerle geçmektedir. Namazda kalbe nefse sahip çıkmak çok zordur. (

 Seyri ilellah – Seyri fillah – Seyri anillah – Seyri fil eşya:

Bu tabirler tasavvufta kullanılan ilmi-manevi ilerleme dereceleridir. Bu hususlar mektubat-ı Rabbani ve Risale-i Kudsiyye isimli eserlerde değişik ifadelerle izah edilir. Muhatabın durumuna göre açıklama getirilir. 
Önce ilmi izahını yapalım: Seyr: Manevi yürüyüş, ilmi ilerleme demektir. Düşük ilimlerden, yüksek ilimlere ulaşmak demektir. 
1- Seyri ilellah: Allaha doğru yürüyüş: Allahu tealanın sıfatlarının zıllerine-gölgele rine-nurlarına doğru manen ve ilmen yükselmek. Düşük anlayışı terk edip, manevi açılımla, Allahu tealanın sıfatlarının zıllerini keşfetmek. 
2- Seyri fillah: Allahu tealanın isim ve sıfatlarında seyr. İlmen ve manen, Allahu tealanın sıfat ve esmasından haberdar olmak. ilmen, ruhen sıfatlar makamına yükselmek. 
3- Seyri anillah: Allahu teala’nın huzuru manevisinden geri dönmek. 
4- Seyri fil eşya: Alemin içinde bulunan eşyayı keşfederek seyretmek. Eşyanın hakikatine vakıf olmak. 
ilk iki seyir, yükseliş makamlarında olup fena ve beka hallerini elde ettirir, son iki seyir iniş makamları olup irşad ve tekmil makamını elde ettirir. ilk iki makamda kalıp aleme geri dönmeyene uzlet velis denir. Bu, kendi halinde ibadetle meşgul olan veli olup, Allahın nurunda eriyip aşka gark olmuştur. başkasına faideli olamaz. 
İniş makamlarını elde eden, ayıkmış ve Risalet makamlarından hisse alarak aleme dönmüş irşad velisi olan kamil mürşidler ve onların tabileridir. Gerçek peygamber varisi böyleleridir, müteşabihlerden hazları vardır. Nefisleri mutmeinne – razıye ve merzıyye oldduğundan iman ve islamın hakikatını yaşarlar. her ne yaparlarsa Allah için olur, ihlas olur. 
İşte böyle kimseler hakiki şeyh ve mürşid olur, böyle değilse müridlerini kemale erdiremez, nakıs olur. Mevla teala kamil dostlarından bizleri ayırmasın, onların bereketiyle dünya ve ahıretimizi ma’mur eylesin, islamı galib eylesin. Âmin!
RABITA NASIL YAPILIR VE RABITANIN ÇEŞİTLERİ.

 

Rabıta, bağ, alaka, artırmak, güçlendirmek, vuslat ve muhabbet anlamlarınadır. Nasıl sevgi, sevgilinin hayalini, güzelliğini, hal ve hareketlerini düşünerek kalbi sevgiliye bağlamak ise, rabıta da aynı şekilde kişinin mürşidine sevgiyle gönülden bağlanmasıdır.

 

Kur’an’da aynı kökten “ribat”, “murabata”, “rabt-ı kalb” şeklinde muhtelif kavramlar yer almaktadır. Ribat ve murabata, sınır boyunda nöbet beklemek, cihada hazırlıklı olmak ve nöbet beklemeye yarayan mekan, gibi anlamlar ifade eder. Kelimenin böyle fizik bir anlamı olduğu gibi, metafizik ve mistik bir anlamı da vardır. Nitekim rabıt ve rabıta kelimeleri aynı zamanda zahid ve zahide anlamına gelmektedir Râgıb İsfahânî, el-Müfredat adlı Kur’an lugatında “Ey îman edenler, sabredîn, düşmanlarınızla sabır yarışı yapın ve murabata yapın, (savaşa hazırlıklı olun, nöbet tutun’) Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.” (Alü imran, 3/200) ayetinde geçen murabata kelimesinin iki anlamı olduğunu belirtmektedir. Bunlardan biri müslüman ordugahlarında düşmana karşı nöbet, diğeri de bir namazdan sonra diğerini bekleyerek nefse karşı uyanıklık, kalbe girebilecek düşmanlara karşı duyarlılıktır (el-Müfredat, s 271).

 
Rabıta her ne kadar Nakşibendıyye tarîkatına has bir özellik olarak dikkat çekiyorsa da, aslında bütün tarîkatlarda vardır. Hatta insan olan her yerde rabıta vardır. Çünkü rabıta, fıtrî ve tabiî bir olgudur, ideal kahramanların, ideal davranışlarından yararlanma, o kahramanlarla bütünleşme ve aynîleşme yoludur. Rabıta insanî bir insiyaktır. Fizik, içtimaî, ruhî ve ahlakî kişiliğin başkaları üzerinde olumlu, ya da olumsuz etkisidir. Her san’atın ve ilmin pir ve uzmanı, o ilim ve san’at mensupları için örnek ve ideal insandır. Tasavvufta hedeflenen kamil insanı yetiştirmek üzere müridlerin gönlüne kamil bir model konulur ve mürid onunla aynîleşmeye çalışır. “Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar.” “Üzüm üzüme baka baka kararır” “Kır atın yanında duran ya huyundan, ya suyundan.” gibi Türkçemizdeki atasözleri, bu ma’nadaki kalbî bağlılık (rabıta) ve fizik beraberl