08/12/12

SAKALEYN Arapoğlu Kimdir?

1976 yılında Sivas ilinde doğdu.İlk öğrenimini vali reşit paşa ilköğretim okulunda bitirmiştir.ilk öğrenim yıllarında merhum ismail hoca efendiden özel ders alarak ilim görmüştür.lise öğrenimini sivas atatürk lisesinde bitirmiştir.Hocası ölünce öğrenmiş olduğu ilimi kendi çabaları ile çözüp ricali gayb aleminde adını onaylatıp sakaleyn makamını alarak yirmi bir yaşından bu güne kadar LEDUN İLMİ ile sayısı kayıtlı bir vaziyette çok insan tedavi etmiş ve yüzde yüz sonuç almıştır.Yanına giden bütün rahatsız insanlar hiç şüphesiz tedaviyi kabullenip ALLAHIN İZNİ İLE sonuç almışlardır.ALTI AY RİYAZET ORUCUNU TUTARAK;öncelikle sakaleyn makamını,daha sonra ON İKİ AY RİYAZET ORUCUNU VE ZİKİRLERİNİ TAMAMLAYARAK; erişilmesi zor olan;GAVSUS SAKALEYN MAKAMINI CENABI RABBİL ALEMİN HAZRETLERİ RAHMAN İSMİ TECELLİYATI İLE NASİP EYLEMİŞTİR.Davetine gelen evliya,ervah ve melekut alemindeki hocalarının yardımı ile ve verilen KURANI KERİM AZİM ÜNŞANIN AYETLERİNİN HÜKMÜ TECELLİYATI NURU İLE TEDAVİ EDİLİR…..TEL;05358105987

******************İLİM  ALANLARI; Kafir cinler ile evli olanlar, müslüman cin tarafından çarpılıp felç -konuşamama- dili tutulanlar, feriştahın musallat olması, şeytanın saltanat kurması, maridin aşık olup zararları, çocuklara ervahların verdiği teşebbüsve haşarilikleri, sulfi olsun ulvi olsun hubs ve hebaislerin bütün zarar ve yapmış oldukları tehrillerin çözülmesi, yapılmış muskaların iptali, sara hastalığı, ems hastalığı, pisikolojik bütün hastalıklar, evinden kaçanlar, korku üzerine bütün olayların marazlıklarının teskili, nikahı bağlı olanların nikahını açma, boşanma durumunda olanların hatifi irsali,  yapılan bütün büyü ve tılsımatların çözülmesi ALLAHIN İZNİ İLE TEDAVİ .            TEDAVİ ESNASINDA UYULACAK KANUNLAR; 1; SAĞLIĞININ ZEKATINI VERECEK  2;VERİLEN ZİKİRLERİ ÇEKECEK  3;ÜZERİNDEKİ CİNLER YAKILACAK  4; ÜZERİNE HAYIR HATEMİ VE SÜLEYMAN A.S MÜHÜRÜ KORUMA OLARAK TAKILACAK   5; TEDAVİ SONRASI  7- 14- 21 GÜN SÜRE İÇİNDE TELEFON ARAMASI YAPILIP DURUMUNUZ BİLDİRİLECEK.      

CİNLİLERİ TEDAVİ ŞEKLİ

Posted on  by 

 

RAHATSIZ KİŞİ İLE KARŞI KARŞIYA VEYA TELEFON VE KAMERA ARACILIĞI İLE KONUŞULUP ÜZERİNE OKUMA YAPILARAK ÜZERİNDE NE OLDUĞU ANLAŞILIR. HASTAYA VERİLEN CİNİN RAHATSIZLIKLARI O İNSANI IKNA EDECEKTİR. YAPILAN TANI ESNASINDA MEYDANA GELEN RAHATSIZLIKLAR HASTANIN DURUMUNU VE DERECESİNİ GÖSTERİR ;                    **** HASTANIN KALBİ HIZLI HIZLI ATMAYA BAŞLAR_ NEFESİ DARALIR_ ELİ AYAĞI TİTRER_ MİDESİ BULANIR_ BAŞI AĞRIR_ BAYILIR_ İSTİFLA EDER_ SALDIRIR_ AĞZINA KÖPÜKLER BİRİKİR_ KAÇAR_ UYKUYA YATAR_ AĞLAR_ AĞRI ÇEKİYORMUŞ GİBİ SIZLANIR_ KAFALARINI SALLARLAR_ KONUŞMAZLAR_ BAKIŞLARI DEĞİŞİR_ DURMAK BİLMEYEN GÜLMELERE BAŞLAR_ ESNEME TUTAR_ KALP SANCISI ÇEKER_ AŞIRI TERLER_ BAĞIRMA OLAYLARI ZUHUR EDER.                                                                                                  ——-Böyle hal ve vaziyetleri alim görünce hastanın üzerinde ne olduğunu anlar ve söyler. Daha sonra hastanın halini anlatır ve kurtarma işine geçer. Cinli hastanın kurtarması her zaman zaman alır bu alimin bileceği ve verdiği zaman içerisinde gerçekleşir.Cinli hastanın rahatsızlık safhaları vardır.Bu safhaları bilen ve makamı olan alim uygulamayı ona göre yapar.                               ****1=TEBELLEŞ HALİ; Cinlerin insanlar üzerindeki ilk halleridir.Zuhuratların ve rahatsızlıkların ilk başladığı durum ve vaziyetidir.Bu haldeki insana ağır ağır yanaşmalar başlamıştır.Rahatsızlıkları kendini dışardaymış gibi göstererek uygular.Uyku uyutmaz, baş ağrıtır, korku  verir, bir nevi nişane vurma gibi bir haldir.Hani biz evladımızı everirken alacağımız kıza söz takar veya adını koyarızya biz kızınıza talibiz diye atılımda bulunuruzya işte öyle cinlerde insana  kafayı takar.Bu safhada insanı kurtarmak çok kolay 7, 14 veya 21 günde işlem biter, tedavisini olur.Allahın izni ile eser ve şikayet kalmaz.                            ****2=MUSALLAT HALİ; Cinlerin insanlar üzerine kendini ikinci dereceden hissettirdiği durumdur rahatsızlıklar aşırı derecede artar.Mesela arkadan seslenme, aşırı korku,gölge halinde görüntügibi vs haller zuhur eder.Hani biz evladımızı nişanlarız iki taraf arasında bir yakınlaşma başlar ya görüşmeler, latifeler, karşılıklı anlaşmalar ve yaklaşımlarımız başlar. İŞTE bu safha cinler aleminden insanlar alemine yaklaşım durumudur.Tehlike başlamıştır insan bunalıma girer ve durumunda değişiklikler başlar.                                                                                                                    ****3=İSTİLA HALİ; Cinlerin kendilerini tam anlamıynan gösterme safhasıdır ve çok tehlikeli anlardır.İnsanlarda düğün hazırlıkları ve düğün zamanı varya mürüvet görme hali işte o hal cinlerde başlamıştır.Cinler aleminden insanlar alemine tam anlamıynan saldırma ve elde etme durumu gerçekleşiyor demektir.İnsanın halinde aynı suda boğulma ve bulanık halde yaşama belirtileri başlar, yaşayış tarzına anlam veremez.Delirme ve aklını yitirme olanağı çok görülür.çok temkinli olmak lazımdır.                                                               ****4=EVLENME HALİ; Cin artık insanı yada insan artık cini ele geçirmiş bir birleri ile karı koca hayatı yaşıyorlardır.Cinsel yönden beraberlerdir aynı insanlar nasıl ilişki yaşıyorsa aynen yola devam edilir. Sakıncaları çoktur; cin bir evli insanı ele geçirdi ise insan karısına veya kocasına yaklaşamaz.İnsanın insanla cinsel ilişkisi biter ve karı koca olamazlar, hep döğüş çekişle hayatları biter.Erkekte düşüklük meydana gelir, kadında kasılmalar ve ilişkiye girmeme durumu zuhur gösterir.Kadın ilişkiye girsede kocasına tiksinti ile bakar, ağlar, kasıklarını sıkar, ayaklarını karnına dayar çok zor haller geçirir.Kendine tecavüz ediyormuş hisseder tuhaf hallere bürünür.                                                                    ****5=ZAPTEDİLME HALİ;  Cinlerden makamı yüksek olanlar insanlara zuhur edince insanoğlunun halinde çok büyük bir değişiklik meydana gelir; tam anlamıyla delirir, saldırganlık görülür, değişik haller ve hareketler yapar.  Mesela bir kafir cin FERİŞTAH ın emrinde en az 17313 adet asker görev yapar. İnsana saldıran ve elde etmeye çalışan feriştah insanı insanlıktan çıkarır. RABBİM korusun çok tehlikeli bir haldir. KAFİLE HALİNDE insana zarar verenlerde olur;  bu hallerde insanlar çok ama çok rahatsızdır, uyku hali olmaz kaybolur,delirir çok zor durumdur. BU HALİ gören alim hemen müdahale eder.Doktorların bulamadığı pisikolojik durumlar zuhur eder.                                              ———-MÜCADELE      EDENLERE       ÖĞÜTLERİM———————————–***1=Kuranı kerimin nuru ile tedavi edilmeyecek hiç bir durum yoktur.ALLAH CC bize kuranı  en büyük hediye ve şifa kaynağı olarak göndermiştir. Kesinlikle tedavi olan kişi buna inanması ve bilmesi çok mühimdir.                                               ***2=Cinlerin vesvese ve çalımlarına asla kapılmayacak; çoğu zaman rahatsız kişiye sen tedavi olamazsın telkini vererek uzaklaştırır ve istila ederler.Asla tedaviden vaz geçilmemelidir.İnsanın hafızasını konturol altına alabilirler.               ***3=Okuma, ibadet ve taatlar esnasında muhakkak üzerine sıkıntılar gelebilir kesinlikle vazgeçmeyecek devam edecek.Allahın rahmeti ve kuranın nuru ile cinlere galip gelinile yoksa asla rahatsızlıkları gitmez.                                                                  ***4=Tedavi esnasında alim insan ne verdi ise harfiyen uygulama yapacak yarım kalma ve uygulamama durumu meydana gelirse yanma esnasındaki cinlerin saldırısı dahada artar ve tehlike arz eder.                                                                ***5=Hasta asla aceleci olmayacak hangi süreç verildi ise takip edilecek en uzun süre 41 gün olabilir.Alimin gözetimi halinde bilgi verilerek süreş takip edilecek ve uygulama yapılacak.Öyle hoca hoca gezme işlemi ile hiç bir yere varılmaz.Alim ve hocalar sadece bir vesile kaynağıdır şifa rabbimizin tecelliyatıdır.Maksat hakiki alimi bulup zuhuratlara uyarak sonuca varmaktır.   ***6=Cinlenmiş insan hususunda göz ardı edilecek durum meydana gelirse o insanı hayata mahkum etmiş olursunuz çünkü; cinlerin musallat olduğu insanda insanlık hayatı  biter biçare olarak hayatına devam eder yada ölümüne sebep olabilir,,,diğer bir anlamda kalıcı hastalıklarla karşı karşıya kalır mesela felç ve devamlı geçmek bilmeyen ağrılar.BENİM TAVSİYEM ALLAH RIZASI İÇİN VEP SİTEMİN BAŞTAN SONA KADAR OKUNMASI VE TEDAVİ OLAN ARKADAŞLARIN ALLAH RIZASI İÇİN YORUM GÖNDERİP ŞARLATANLIĞA MEYDAN VERİLMEMESİDİR. HER OKUYAN ARKADAŞ MUHAKKAK BİR BAŞKALARINA SÖYLEYİP İLMİ GİZLİ TUTMAMALIDIR. ALLAH RIZASI İÇİN DÜNYADA İLK DEFA DOĞRU BİLGİLERİ VERİYORUZ OKUYUN.İNANMIYORSANIZ KAFİR CİN VE DİĞER MADUR ARKADAŞLAR TELEFONLARINI YORUMLARDA VERMİŞLERDİR AÇIN TELEFON ÖĞRENİN NASIL ŞİFAYA KAVUŞTULAR. BEN MEDYUM DEĞİLİM ALİMİM VE DÜNYADA HER KESİME HÜKMEDEREK BİLGİM HAKKINDA HAKİMİYET SAĞLAYAN BİR ŞAHSİYETİM.

İletişim Bilgileri

E-mail        : mahyaya.memati@hotmail.com

Facebook :  http://www.facebook.com/arapoglu.huseyin

08/12/12

MELEKLER

  1.  

    MELEKLERİ BULUNDUKLARI YERLER VE GÖRDÜKLERİ İŞLERLE TANIMA ÖLÇÜLERİ
    Melekler; “Nurdan yaratılmış, muhtelif şekillere girebilen latif ci-simlerdir” diye tarif olunmaktadır. Bu tarifte görülen “cism-i latif” kaydı, onların gözle görülmesinin zorluğunu; “muhtelif şekillere giren” tabiri de peygamberlerle ve diğer insanlarla olan mükâleme ve münasebet-

    lerini kolaylaştırmak için takip ettikleri bir yol olduğunu hatırlatmaktadır.
    Melekler, gerek gördükleri işler ve bulundukları makamlar, gerek-se sair vesilelerle Kur’ân-ı Kerim’in sekseni aşkın yerinde anılmakta-dırlar. Ana rahminden Arşü’r-Rahmân’a kadar onların bulundukları yer-leri ve gördükleri işleri izaha çalışacağız

    MUKARREBUN:

    Akıl sahibi bulunan meleklerin en başta gelen mükellefiyetleri, Al-lah’a ibadet etmeleridir. Kendilerine “Mukarrebun” adı verilen birtakım melekler, durmadan Cenâb-ı Hakk’a ibadetle meşguldürler. Süleyman çelebi’nin mevlidinde dile getirdiği şekilde;

    Kimi kıyamda kimi kılmış rükû, Kimi Hakk’a secde kılmış bahuşû, Kimisini aşk-ı Hak almış dürür, Vâlih-ü hayrân-ü mest kalmış dürür “Melekler Rablerine hamd ile tesbih ediyorlar. Yerdeki kimse-lerin yarlığanmalarını istiyorlar” (1). Bir hadis-i şerifte “Ben, sizin görmediğinizi görmekte ve sizin işitmediğinizi duymaktayım. Semâ gıcırdamakta ve gıcırdamasında da haklı bulunmaktadır, Gökte dört parmaklık bir yer yoktur ki, bir melek oraya alnını ko-yup Allah Teâlâ için secde etmiş olmasın” (2) buyurulmaktadır.

    RUSUL-İ MELÂİKE:

    Meleklerin arasında peygamberlikle vazifelendirilmiş olanları, isim-leri ve gördükleri işler ile açıklamak yerinde olacaktır:

    a) Cebrail aleyhisselâm:

    İbranice bir isim olan “Cebrail”, bahsi geçen dilde “Abdullah” mânâsında kullanılmaktadır. Hz. Cebrail’in başlıca vazifesi, Allah ile peygamberler arasında elçilik yapmaktır. Bu risalet, semavî kitapların gönderilmesi olabileceği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın diğer emirlerini tebliğ de olabilir. Bu hususun belgesini teşkil eden bir âyet-i kerimede şöyle bu-yurulmaktadır: “Şüphesiz, muhakkak o (Kur’ân), çok şerefli bir elçi-nin (getirdiği) kelâmdır. (Bir elçi ki), çetin bir kudrete mâliktir. Arş’ın sahibi (olan Allah) katında çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunandır, bir emîndir”(3).

    Diğer bir âyeti kerimede “O (Kur’ân), muhakkak ve muhakkak âlemlerin Rabbi (canibinden) indirilmedir. Onu Rûhul-emîn, inzar edicilerden olasın diye, senin kalbine mânâsı açık Arapça bir dil ile indirmiştir” (4).

    Cebrail (a.s.)’a yüklenen mükellefiyetler, sadece risalet de değildir. Harbler, zelzeleler, hasifler (bir memleketin yere batması), yıldırımların çakması ve yakması gibi işler de onun hizmetleri cümlesindendir.

    b) Mikail aleyhisselâm:

    Mikâil, İbranice’de “Ubeydullah” mânâsına gelmektedir(5). Hz. Mikâil, yağmurların yağması, rüzgârların esmesi gibi hizmetleri yürüt-mekle vazifelidir. İlim adamlarının “Siklon alandan anti siklon alana doğru hava akımı” diyerek açıklamaya çalıştıkları rüzgâr, bereket tim-sali yağmurlar, Mikâil (a.s.)’ın ve emrindeki meleklerin vazifesi olmak-tadır. Bu esintiler, bazan kasırga ve tayfuna; bu yağmur, bâzan tufana dönüşmekte ve suçluların te’dibine sebep olmaktadır.

    c) Azrail aleyhisselâm:

    Cenâb-ı Hak, yaratmış olduğu canlılar için bir ömür takdir etmiş ve eceli gelen mahlukâtın ruhunu almaya Hz. Azrail’i vazifelendirmiş bu-lunmaktadır. Bu isim, İbranî dilinde “Abdülcebbar” mânâsına tekabül etmektedir. Hz. Azrail, Kur’ân-ı Kerim’de “Melekü’l-Mevt” olarak zikredilmiş bulunmaktadır. Bir âyet-i kerimede bu muhterem melekten ve mükellefiyetinden bahsolunurken şöyle buyurulmaktadır: “De ki: Sîze müvekkel olan ölüm meleği, canınızı alacak. (Ondan) sonra da Rabbinize döndürül(üp götürül)eceksiniz” (6).
    d) İsrafil aleyhisselâm:

    Hz. İsrafil, meleklerin reislerinden olup, haşyet-i ilâhîye müstağrak bulunduğundan, gözlerini semaya kaldırıp bakamaz. Bu isim, İbranî li-sanında Abdürrahman mânâsına gelmektedir (7).

    İsrafil (a.s.), kıyametin kopması zamanında Sûr’u üflemekle vazi-felidir. Bu hususla ilgili bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “(Bi-rinci) Sûr’a üfürülmüş (üfürülecek), artık Allah’ın diledikleri müs-tesna olmak üzere göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüştür. Sonra ona bir daha üfürecektir. O anda görürsün ki (ölüler dirilip) ayakta bakınıp duruyorlar” (8).

    HAMELE-İ ARŞ:

    En büyük cisim bulunan Arş’ı yüklenmiş ve onunla ilgili vazifeleri ifâ eden güçlü meleklere bu isim verilmektedir. Kur’ân-ı Kerim’in yirmi-altı yerinde zikredilmekte olan “el-Arş”; dört yerde “azîm”, bir ma-halde de “kerim” diye sıfatlanmaktadır.

    Arş-ı âzam, cihet itibarıyla Firdevs cennetinin üst kısmında bulun-maktadır (9). Arş’ı yüklenen ve bir de onu kuşatan melekler bulunmak-tadır. Bu husus, bir âyet-i kerimede şöyle açıklanmaktadır: “Melek(ler) ise onun bucaklarındadır. O gün Rabbinin Arş’ını (bucaklardakilerin) üstlerinde bulunan sekiz (melek) yüklenir”(1O).

    Kıyamet günü Arş’ı yüklenen meleklerin sekiz kişi olduğu nas ile sabit bulunmaktadır. Acaba bu sayı bu gün de aynı mıdır? Bu hususta değişik rivayetler bulunmaktadır. İbni Cerir’in isnadı ile merfû olarak İb-ni Zeyd’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, “Bugün arşı dört (melek) yüklenmiştir. Kıyamet gününde ise sekiz (meleğe yüksele-cek)tir”(11).

    Bu sekiz melekten dördü, “Sübhanekellâhümme ve bîhamdike alâ hilmike bâ’de ilmik” (12) derler. Diğer dördü de “Sübhanekellâ-hümme ve bihamdike alâ afvike ba’de kudretik” (13) diye mukabele ederler.

    Arşın etrafım kuşatan melekler ise Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ve hamd ile meşgul bulunmaktadırlar (14). Arşı yüklenen ve onun etrafında bu-lunan meleklerin mükellefiyetlerinden bazısı, bir âyet-i kerimede şöyle açıklanmaktadır:

    “Arşı yüklenen ve bir de onun etrafında bulunan (melekler) Rablerini hamd ile (tenzih ile) tesbih ederler. Ona iman ederler. Müminlerin de yarlığanmasını (şöylece) isterler: Ey Rabbimiz! Se-nin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe edenleri, senin yoluna uyup gidenleri yarlığa, onları cehennem azabından koru. Ey Rabbimiz! Onları da onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden sâlih olanları da -kendilerine vaad ettiğin- Adn cen-netlerine sok. Yegane galip, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphe-siz ki sensin sen. Bir de onları (bu dünyada) her türlü fenalıklar-dan koru. Sen kimi kötülüklerden korursan o gün muhakkak ki,onu rahmetine (mazhar) etmişsindir. Bu, en büyük necat ve saa-detin ta kendisidir” (15).

    Arş’ı kuşatan meleklerin yetmişbin saf olduğu, tekbir ve tehlil oku-yarak Arş’ı tavaf ettikleri, onların arkasında ayakta duran ve yüksek sesle tekbir getiren daha yetmiş bin saf meleğin bulunduğu nakledil-mektedir (16).

    KİRÂMEN KÂTİBİN:

    İnsanların yaptıkları işleri tesbit edip, “amel defteri” adı verilen ve hayatımızın her anını, işlerimizin her yönünü bahsi geçen defterlere yazan meleklere bu isim verilmektedir. Bu şerefli yazıcılar; hayat mu-hasebemizin defter-i kebîrini getirip, “(Al) oku kitabını, bu gün sana karşı bir hesap görücü olmak bakımından nefsin yeter” (17) derler.
    Bu mükellefiyeti tesbit edip gözlerimizin önüne seren bir âyet-i ke-rimede şöyle buyurulmaktadır: “Onların yanında bizim elçilerimiz var. (İşlediklerini) yazıyorlar” (18). “Hatırla ki (insanın hem sağın-da, hem solunda oturan, onun amellerini tesbit etmekte olan iki de (melek) vardır. O, bir söz atmayadursun mutlak yanında hazır bir gözcü vardır” (19).

    HAFAZA MELEKLERİ:

    Bu isimle anılan melekler, insanları şeytanların zararından koru-maya çalışmaktadırlar. Bunlar, gerek şeytanların şerrinden gerekse di-ğer tehlikelerden insanları muhafaza ederler. Meğer ki başa gelecek bir hadise, o kimse için takdir edilmiş olsun. Bu takdirde meleğin onu önlemeye gücü yetmez.

    İnsan, göz açıp kapayasıya kadar, kendi başına bırakılmış olsaydışeytanlar onları kapışıverirlerdi. Zira ervah-ı habîse, sineğin pekmeze saldırdığı gibi insanlara tecavüze yeltenmektedir. Bu hususa ışık tutan bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Onun (ve her insanın) önünde, arkasında kendisini Allah’ın emri ile gözetleyecek takipçi (melek)ler vardır” (20).

    ANA RAHMİNDE VAZİFELİ MELEK:

    Ana rahminde vazifeli kılınmış melek, yüce Hâlikımızın emriyle, döl yatağında teşekkül eden ceninin gelişmesiyle ilgili hizmetleri ifa eder. Rahme intikal eden nutfe, kırkar günlük istihale ile önce kan pıh-tısına, sonra ete dönüşür. Bu sırada melek, ceninin vücud yapısını in-şa ve şeklini tersim eder. Göz, kulak, deri, et ve kemik gibi vücud yapı-sını tahkim eder. Daha sonra Cenâb-ı Hakk’ın takdirine uyarak çocu-ğun cinsiyetini, yaşama müddetini, rızkını ve diğer hususları tesbit eder. Hamlin müddeti yüzyirmi günü bulduğunda çocuğa can verilir. Vazifesi tamam olan melek de rahm-i mâderden ayrılır.

    ZEBANİLER:

    Cehennemde vazifeli bulunan ondokuz tane melek, zebâni ismi ile anılmaktadır. Bu isim, Alak Sûresi’nin 18. âyet-i kerimesinde zikredil-mektedir. Bahsi geçen melekler, yaratılış itibarıyla, büyük cüsseli ve yakalayıp sevk etmekte meleklerin en şiddetlisidir. Bu hususu açıkla-yan bir âyet-i celilede şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler! Ge-rek kendinizi gerek ehlinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yaka-cağı insanla taştır. (O ateşin) üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı me-lekler vardır” (21). “Biz, o ateşin bekçi(lik)ierine meleklerden baş-kasını memur etmedik…” (22).

    MÜNKER VE NEKİR:

    Fani hayatı tamam olan ve kabir istasyonundan ahiret âlemineyolcu edilen cenazeyi sorguya tabi tutan iki sınıf meleğe bu isim veril-mektedir. Berzah alemine giren kimsenin yolu ya bu meleklere uğrar veya onlar bu kimsenin yanına gelirler. Vefat eden o kişiye ruhu geri verilerek Rabbinden, dininden ve peygamberinin kim olduğundan sor-guya çekerler.
    Bu melekler; siyah renkli, gök yüzlü, heybetli bir vaziyette onun yanına gelirler. Meleklerin bu şekilde gelişi, ölen kimsenin itikadının bozukluğu ve amelinin çirkinliği sebebiyledir (23).

    Bu melekler, müminlere güzel bir sima ile gelirler ve “Biz, dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız” (24) diyerek teselli ifade-siyle soruşturma vazifesini yapacaklardır.
    İmam Vekî ve İbni Zeyd, meleklerin bu müjdesinin üç yerde; ölü­mü sırasında, kabirde ve tekrar dirildiği zaman vâki olacağını ifade et­mektedirler (25).

    Ebû Hüreyre (r.a.)’nin bu hususla ilgili olarak rivayet ettiği bir ha-dis-i şerifi buraya aktarmayı faydalı bulmaktayız: “Ölü, kabre gömül-düğü zaman, (arkadaşlarının geriye döndüğü sırada onların ayak seslerini işitir). Birine münker, diğerine nekir denilen, kara yüz-lü ve gök gözlü iki melek gelip (kendisini oturturlar ve) şöyle sorarlar:

    — “Siz bu (Muhammed denilen) zât hakkında ne dersiniz?” Eğer o kimse mü’min ise:
    — “O, Allah’ın kulu ve peygamberidir. Şehadet ederim kî, Al-lah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Şehadet ederim ki, Muhammed (s.a.v.) muhakkak O’nun peygamberidir” cevabını verir. Melekler de:

    — “Biz de (dünyada) böyle ikrar ettiğini biliyorduk” derler,
    Sonra o ölünün kabri, enine ve boyuna yetmişer zirâ genişletilir ve içi aydınlatılır. Sonra ona:

    — “Uyu” denilir. Bunun üzerine o kimse:
    — “Âilem(in efradının bulundukları yer)e döneyim de (şu se-vindirici hâlimi) onlara haber vereyim” der. Melekler, şöyle söyler-ler:

    — “Şâyet sen mümin olmasaydın, ateş içindeki yerinin neresi olacağına bir baksana! Fakat Allah oradaki yerini şu makamla de-ğiştirdi. Her ikisini bir arada görüp sevinci artar” (26). “Gelin uy-kusu gibi uyu” denilir.

    O, tekrar diriltileceği vakte kadar bu hâl(in sevinci için) de ka-lır. Eğer ölü, bir münafık (ve kâfir) ise cevabında der ki:

    — “İnsanlardan işitirdim, ona Allah’ın peygamberi derlerdi de ben de öyle derdim. Hakikatte o bir peygamber midir, değil midir bilmiyorum.” Bunun üzerine melekler:

    — “(Bilmez olaydın, söylemez olaydın)! Biz de öyle söylediği-ni biliyorduk” derler. (Demirden bir çekiçle öyle bir vururlar ki, insan ve cinden başkası feryadını hep işitir).
    Toprağa hitaben, “Onu olanca şiddetinle sık” denilir. Toprak onu öylesine sıkar ki yan kemikleri birbirine geçer ve artık o, bâs (-ü ba’de’l-mevt) vaktine kadar bu halden kurtulamaz” (27).

    Melekler, sorguları sırasında, Peygamber (s.a.v.)’den sual açar-ken saygı ifade eden bir cümle kullanmadan “Bu zat hakkında ne der-sin?” şeklinde sormaları, imanda sâdık olanla olmayanı, münkir ile mü’mini ayırt etmek için kullandıkları bir imtihan şeklidir. Yoksa Peygamber (s.a.v.)’e saygıda kusur ettiklerinden değildir ‘den rivayet ettikleri hadisten iktibas olunmuştur.

     

08/12/12

Şeytanın Hilesi ve KALBE GİRİŞİ

Şeytan´ın Kalbe Giriş Yolları

Kalbin misali, bir kalenin misaline benzer. Şeytan, kaleye girmek isteyen bir düşmandır. Onu kuşatıp sahip olmak ister. Kaleyi düşmandan korumak ancak kapılarını, giriş noktalarını ve kalede açılan delikleri korumak ve oralarda nöbet beklemek sûretiyle mümkündür. Kalenin kapılarını bilmeyen bir kimse, o kapıların nöbetçiliğini yapamaz. Bu bakımdan kalbi, şeytanın vesveselerinden korumak farzdır. Hem de her mükellef kulun üzerine farz-ı ayındır. İnsanın, sayesinde farza yetiştiği şey de farzdır. Şeytanı defetmeye insanoğlu ancak onun giriş noktalarını bilmekle muktedir olabilir. Bu bakımdan onun giriş noktalarının bilinmesi farzdır. Şeytanın giriş noktaları ve kapıları kulun sıfatlarıdır. Bu sıfatlar pek çoktur. Fakat biz kocaman yollar ve geçitler mesabesinde olan büyük yollarına işaret edeceğiz. O yollar ki binlerce askerin yürümesiyle dahi daralmaz. Bu bakımdan şeytanın büyük kapılarından biri gazap (öfke) ve şehvettir. Çünkü öfke, aklın kandırıcısı ve helâk edicisidir. Ne zaman aklın askeri zayıflarsa, şeytanın askeri hücuma geçer ve ne zaman insan öfkelenirse, şeytan onunla oynar, tıpkı çocukların topla oynadığı gibi…

Rivayet ediliyor ki İblis, Hz. Musa´ya (a.s) rastladı ve ona şöyle dedi: ´Ya Musa! Sen o kimsesin ki Allah Teala seni peygamberliğine seçmiş ve seninle konuşmuştur. Ben de Allah´ın bir mahlukuyum. Günah işledim ve tevbe etmek istiyorum. Bu bakımdan rabbimin yanında bana şefaatçi ol ki rabbim tevbemi kabul etsin´. Musa (a.s) ´Olur´ dedi, sonra dağa çıkıp rabbi ile konuştuğu zaman oradan inmek istedi. O vakit Allah Teâlâ,
Musa´ya ´Ya Musa! Emanetini yerine getirdim. O halde git kendisine söyle, tevbesinin kabul olunması için gitsin Âdem´in mezarına (tâzim) secdesinde bulunsun´. Bundan sonra Musa (a.s), İblis´e rastladı ve kendisine dedi ki: Ya İblis! Senin dileğin kabul edildi. Tevbenin kabul edilmesi için, Âdem´in kabrine secde etmekle emrolundun´. Bu söz üzerine İblis öfkelenip böbürlendi ve dedi ki: ´Âdem hayatta iken ben ona (tâzim) secdesi yapmadım. Kaldı ki şimdi ölüdür. Şimdi ben ona secde mi yapacağım ´ Sonra dedi ki: Ya Musa! Sen rabbinin yanında benim için şefaatte bulunduğundan dolayı senin bende bir hakkın vardır. O halde (o hakkı ödemek için sana şunları tavsiye ediyorum):

Beni üç şeyin yanında hatırla! Böyle yaptığın takdirde o üç şeyde seni helâk etmeyeceğim:

1.Öfkelendiğin zaman öfkenin benden geldiğini hatırla.Çünkü o anda benim ruhum senin kalbinde, gözüm senin gözündedir ve ben sende, kanın dolaştığı yerlerde dolaşmaktayım. Öfkelendiğin zaman beni hatırla! Çünkü insanoğlu öfkelendiği
zaman ben onun burnuna üflerim, o âdeta ne yapacağını bilmez bir şaşkına döner.

2.Düşmanla karşı karşıya geldiğin zaman beni hatırla! Çünkü ben o anda âdemoğluna gelir, ona zevcesini, çocuğunu hatırlatırım. O arkasını düşmana çevirip kaçıncaya kadar, yakasını bırakmam.

3.Sakın mahremin olmayan bir kadının yanında oturma!Çünkü ben o kadının sana gönderilmiş elçisi olurum! Senin de ona gönderilmiş elçin olurum. Seni onunla ve onu da seninle fıtnelendirinceye kadar elçilik vazifeme devam ederim.

Şeytan bu sözüyle şehvet, öfke ve harisliğe işaret etti. Çünkü düşmandan kaçmak dünyaya haris olmaktan ileri gelir. Şeytanın, Hz. Âdem´in ölüsüne secde etmekten kaçınması ise haseddir ve hased de şeytanın giriş noktalarının en büyüklerindendir.

Rivayet edildiğine göre, velîlerden biri şeytana der ki: ´Âdemoğlunu nasıl mağlup ettiğini bana göster!´ Şeytan da ona şöyle cevap verir: ´Ben öfke ve hevâ-i nefis ânında onun yakasına yapışırım´.

Hikâye ediliyor ki İblis bir rahibe göründü. Rahip, İblis´e şöyle sordu:

- İnsanoğlunun hangi ahlâkı sana daha yardımcıdır

- Hiddeti! Çünkü kul, hiddetli olduğu zaman, çocukların topu evirip çevirmesi gibi biz de kendisini evirip çeviririz.

Şeytanın şöyle dediği rivayet ediliyor: ´Âdemoğlu nasıl beni mağlup edebilir Zira o razı olduğu zaman, ben gelir kendisinin kalbine oturuncaya kadar ona yaklaşırım. Öfkelendiği zaman da onun kafasında karar buluncaya kadar uçarım!´

Şeytanın büyük kapılarından biri de hased ve hırstır. Bu bakımdan kul ne zaman herşeye karşı haris ise, harisliği onu şeylerin ayıbını görmekten kör ve duymaktan da sağır eder. Zira Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Bir şeyi sevmen, seni hem kör eder, hem sağır! (Onun ayıbını görmekten seni kör, kusurunu dinlemekten de sağır yapar).

Basiret nûru ile şeytanın giriş noktaları bilinir. Ne zaman hased ve hırs basireti örterse, artık insanoğlu şeytanın giriş noktalarını görmez olur. O zaman şeytan fırsatı elde eder ve haris bir kimseye şehvete götüren her şeyi güzel gösterir, hatta şehvete götüren şey münker ve fahiş olsa dahi…

Rivayet ediliyor ki Hz. Nuh (a.s) gemiye bindiği zaman, her canlıdan bir çifti gemiye aldı. Nitekim böyle yapmasını Allah kendisine emretmişti. Bu esnada gemide tanımadığı bir ihtiyar gördü. Nuh (a.s) bu ihtiyara ´Seni buraya getiren nedir ´ diye sordu. İhtiyar ´Ben buraya senin arkadaşlarının kalplerine vesvese vermek için girdim, ta ki onların kalpleri benimle, bedenleri seninle olsun!´ dedi. Bunun üzerine Nuh (a.s) ona ´Ey Allah´ın düşmanı! Gemiden çık! Çünkü sen Allah´ın rahmetinden uzaklaştırılmış bir mel´unsun´ dedi. Bunun üzerine İblis, Hz. Nuh´a dedi ki: ´Beş şey vardır, onlar vasıtasıyla insanları helâk ederim. Onlardan üç tanesini sana haber vereceğim. İki tanesini ise bildirmeyeceğim´. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Nuh´a vahy göndererek ´Sana söyleyeceği o üç şeye ihtiyacın yoktur. Bu bakımdan onları değil de söylemek istemediği o iki şeyi haber versin´ dedi. Hz. Nuh (a.s) İblis´e şöyle sordu: ´Söylemek istemediğin o iki şey nedir ´ İblis ´O iki şey sayesinde beni yalanlamazlar, bana muhalefet etmezler, onlar vasıtasıyla halkı helâk ederim. Onlardan biri hased, diğeri de hırstır! Hasedden ötürü lânetlendim ve Allah´ın rahmetinden kovulmuş bir şeytan oldum. Hırsa gelince, o da Adem´e (a.s) bir ağaç hariç, bütün cennet mübah kılındı. Ben ihtiyacımı, hırstan ötürü Âdem´den koparabildim´ dedi.

Şeytanın büyük kapılarından biri de her ne kadar helâl ve saf ise de doyasıya yemektir. Çünkü doymak, şehveti takviye eder. Şehvetler ise şeytanın silahlarıdır. Zira rivayet ediliyor ki İblis, Yahya b. Zekeriyya´ya göründü. Yahya (a.s) şeytanın üzerinde çengellerin takılı olduğunu gördü.

-Ey İblis! Şu çengeller nedir

-Bunlar şehvetlerdir! Onlarla Ademoğlu´nu avlarım!

-Acaba bunlarda bana ait birşey de var mı

-Sen bazen doyuyorsun! Biz bu takdirde senin namaz kılmanı ve zikir yapmanı ağırlaştırıyoruz.

-Acaba bundan başka bir şeyim var mı

-Hayır!

-Yeminim olsun ki artık ebediyyen karnımı yemekle doyurmayacağım.

-O halde benim de yeminim olsun ki, bundan böyle hiçbir müslümana nasihatta bulunmayacağım.

Çok yemekte altı tane kötü haslet vardır:

1.Allah korkusunu kalpten çıkarır.

2.Halka karşı merhameti kalpten söker. Çünkü tok bir kimse herkesin tok olduğunu zanneder.

3.İbadetleri ağırlaştırır.

4.Tok bir kimse hikmetli bir konuşmayı dinlediği zaman o konuşmanın kalbinde bir incelik meydana getirdiğini hissetmez.

5.Tok bir kimse, vaazda bulunur ve hikmetli konuşursa onun konuşması halkın kalbine tesir etmez.

6.Tokluk, kişide çeşitli hastalıklar doğurur ve hastalıklarını artırır,

Şeytanın kapılarından biri de ev eşyası, elbise, evin süsü ve fazla konforu sevmektir. Çünkü şeytan, bu süsün insanoğlunun kalbinde galip olduğunu görünce o kalpte yumurtlar, civcivler çıkarır ve böylece daimî bir şekilde insanı evi tamir etmeye davet eder. Evin tavanını ve duvarlarını süslemeye, odalar ve salonları genişletmeye teşvik eder. Elbisenin ve bineklerin süsüne davet eder ve bu hususta Ömrü boyunca onu kendisine hizmetçi yapar. Onu bir defacık buraya soktuğu zaman ikinci bir defa uğraşmasına gerek kalmaz. Çünkü bu şeylerin bazısı insanoğlunu diğerine çekip sürükler ve götürür. Böylece insanoğlunu bir şeyden diğer bir şeye -eceli gelip ölünceye kadar- bu dünya sevgisi sürükler götürür. İnsanoğlu, şeytanın yolunda ve hevâ-i nefsinin arkasındadır ve bu gidişatından ötürü imansız gitmesinden korkulur. Böyle bir gidişattan Allah´a sığınırız!
Şeytanın büyük kapılarından biri de halkın elindekine göz dikmek ve tamahkârlık yapmaktır. Çünkü bu tamahkârlık kalbe galip geldi mi, şeytan, malına göz diktiği kimseye karşı tasannu yapmasını ve süslü püslü görünmesini, riya ve hilelerin çeşitlerine bürünerek yağcılık yapmasını kendisine süslü gösterir. Hatta insanın tamah ettiği şey sanki onun ilahı olur! Böylece şeytan daimî bir şekilde o şeyi insana sevdirmenin yollarını araştırıp durur ve bu hedefe varmak için her çareye başvurur. En azından insanoğlu malına göz diktiği bir kimsede olmayan sıfatlarla o kimseyi över, ona karşı emr-i bi´l-ma´rûfu (iyiliği em-retmeyi) ve nehy-i an´il-münker´i, (kötülüğü yasaklamayı) terket-mek sûretiyle yağcılık yapar.

Saffan b. Selim rivayet ediyor ki: İblis, Abdullah b. Hanzele´ye göründü ve kendisine şöyle dedi:

- Ey Hanzele´nin oğlu! Benden sana öğreteceğim birşeyi ezberle.

-Senden gelen birşeye ihtiyacım yok!

-Benden öğreneceğin şeye bir bak, eğer hayır ise tut, şer ise reddedip at! Ey Hanzele´nin oğlu! Allah´tan başka hiç kimseden rağbet ederek isteme ve sorma, öfkelendiğin zamanda durumunun nasıl olduğuna dikkat et! Çünkü öfkelendiğin zaman
senin gemin benim elime geçer´.

Onun büyük kapılarından birisi de acele etmek ve işlerde tahkik yapmayı bırakmaktır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Acele şeytandandır. Yavaşça ve teenni ile hareket etmek Allah´tandır.56

Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştur:

İnsan aceleci yaratıldı. (Enbiya/37)

İnsan pek acelecidir.(İsra/11)

Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan Kur´an oku-mada acele etme!(Tâhâ/114)

Aceleciliğin, şeytanın büyük kapılarından olmasının sebebi şudur: Amellerin, görme ve marifetten sonra yapılması daha uygundur. Görmek ise, düşünmeye ve zamana muhtaçtır. Acelecilik ise, insanı bundan mahrum eder. Acelecilik anında şeytân -insanoğlunun bilmediği şekilde- şerrini insanoğlunun kalbine zer-keder.

Rivayet edliyor ki; Meryem oğlu İsâ (a.s) doğduğu zaman şeytanlar İblis´in yanına gelerek dediler ki: ´Putlar tepetaklak oldu! (Bu nedendir) ´ İblis ´Muhakkak bu, bir hâdiseden ötürüdür. Siz durun da ben tedkik edip geleyim´ dedi. Yeryüzünü gezip dolaştı. Hiçbir şey görmedi. Sonra Hz. İsâ´nın doğduğunu öğrendi ve baktı ki melekler onun etrafını çepeçevre sarmışlar. Bu manzarayı gördükten sonra, kendisine başvuran şeytanlara dönüp geldi ve dedi ki: ´Dün gece bir peygamber doğmuş. Hiçbir kadın yoktur ki gebe kaldığı ve doğurduğu zaman, ben onun yanında hazır bulunmayayım. Ancak bu çocuk müstesna… Siz bu geceden sonra putlara ibâdet edileceğinden ümidinizi kesin. Fakat bundan böyle insanoğluna acelecilik ve düşüncesizlik yönünden gelin´.

Şeytanın büyük kapılarından biri de dirhem ve dinar (para) ile menkul, gayr-i menkul servetlerin diğer sınıflarıdır. Zira insanın ihtiyacından fazla olan her servet şeytanın istikrar bulduğu yerdir. Çünkü beraberinde gıdası ve nafakası bulunan bir kimsenin kalbi, üzüntülerden uzaktır. Eğer bu kişi, mesela bir yolda yüz dinar bulsa, kalbinde o şehvet kabarır. Bu şehvetlerin herbiri, başka dinarlara muhtaç olur. Dolayısıyla elde ettiği yüz dinar ona kâfi gelmez. Çünkü dokuz yüz dinara daha muhtaçtır. Oysa yüz dinarı bulmadan önce zengindi. Şimdi ise, bulduğu yüz dinarla zengin olduğunu zannetti. Oysa onunla beraber dokuz yüz dinara daha muhtaç oldu ki onunla tamir edeceği bir evi, cariyesi, ev eşyaları olsun, güzel elbiseler satın alsın. Bütün bunlar ise, kendisine uygun düşen başka şeyleri ister. Bu istekler ise sonsuza doğru gider! Böylece kişi bir uçuruma yuvarlanır ki onun sonucu cehennem derinliğidir ve cehennemden başka onun sonucu yoktur!

Sâbit el-Bennânî der ki: Hz. Peygamber, peygamber olarak vazifelendirildiği zaman, İblis yardımcılarına ´Yeryüzünde bir hâdise koptu. Onun ne olduğunu tedkik ediniz´ diye emir verdi. Şeytanlar yeryüzüne dağıldılar, yorulup bîtab düşünceye kadar gezdiler. Sonra gelip ´bilmiyoruz´ dediler. İblis onlara ´Ben size bu haberi getiririm´ dedi. Gitti, hayli dolaştıktan sonra geldi ve dedi ki: ´Allah, Muhammed´i peygamber olarak göndermiştir´.

Sabit der ki: Bundan böyle İblis, şeytanlarını ashâb-ı kirâm´a gönderdi. Şeytanlar mahrum olarak, İblisin yanına döndüler ve şöyle dediler: ´Biz bunlar gibi bir kavim görmedik, onları aldatıyoruz, sonra namaza kalkıyorlar ve o günahları siliniyor!´ İblis ´Onlar hakkında sabırlı olun! Umulur ki Allah onlara dünyayı açsın. O vakit biz ihtiyacımızı kendilerinden alırız´ dedi.

Rivayet ediliyor ki Hz. İsâ birgün bir taşı yastık edindi. İblis onun yanından geçerek şöyle dedi: ´Ey İsa! Sen dünyaya rağbet mi ettin ´ Bu söz üzerine Hz.İsâ (a.s) taşı aldı ve İblis´e fırlatarak şöyle dedi: İşte bu, dünya ile beraber senin olsun!´

Hakîkaten bir taş alıp uyku sırasında onu yastık yerine kullanan bir kimse şeytanın eline kendisini kandırmak için bir koz vermiştir. Çünkü mesela geceleyin namaza kalkan bir kimse, yastık edinecek bir taş yakınında bulunduğu zaman, o taş onu uykuya ve kendisini yastık yapmaya davet eder. Eğer böyle bir taş olmazsa, uyku onun kalbine gelmez ve uykuya bir isteği de olmaz. İşte bir taş böyle ise, acaba yumuşacık yastıklar, yayılı yataklar, güzel tenezzühler edinenin hâli ne olacaktır Böyle bir kimse Allah´ın ibâdetine ne zaman dalacaktır

Şeytanın büyük kapılarından biri de cimrilik ve fakirlikten korkmaktır. Zira insanı infak etmekten ve sadaka vermekten, ancak cimrilik ve fakirliğin korkusu meneder. İnsanı azık edinmeye, mal biriktirmeye ve elem verici azaba davet eden cimriliktir. İstifçiler için Kur´an´ın buyurduğu gibi, va´dedilen de budur.

Hayseme b. Abdurrahman der ki: Şeytan şöyle dedi:

Eğer Âdemoğlu beni bir defa mağlup ederse de, kesinlikle üç şeyde beni mağlup edemez:

1.Ona malı, hakkı olmayan yerden edinmeyi emrettiğim,

2.Malı, hakkı olmayan yere infak etmesini emrettiğim ve,

3.Malı, hakkından menetmeyi emrettiğim zaman. Yani almasına müstehak olmadığı bir yerden almayı, müstehak olmayan bir kimseye infakı ve müstehak olan bir kimseden menetmeyi kendisine emrettiğim zaman, bana muhalefet etmez.

Süfyan es-Sevrî der ki: -´Şeytanın, fakirlik korkusu kadar keskin bir silahı yoktur. Ne zaman onun bu vesvesesi kabul edilirse, bâtıla başlar, hakkı meneder, hevâ-i nefisle konuşur ve rabbi hakkında kötü zanlara kapılır!´

Cimriliğin âfetlerinden biri de mal toplamak için pazarlardan ayrılmamaya heves etmektir. Oysa pazarlar, şeytanların yuvalarıdır, daimî olarak şeytanlar orada merkez kurarlar. Oradan ayrılmayan bir kimse aldatılabilir. Nitekim Ebu Umâme Hz. Peygamber´in (s.a) şöyle buyurduğunu nakleder:

İblis yeryüzüne indiği zaman şöyle dedi:

-Ya rabbî! Beni yeryüzüne gönderdin ve beni rahmetinden uzaklaştırdın. O halde bana bir ev ver.

-Senin evin hamamlardır.

-Yarab! Bana bir meclis ver!

-Senin meclisin çarşılar, pazarlar ve yol kavşaklarıdır.

-Yarab! Bana bir yemek ver.

-Senin yemeğin, üzerine Allah´ın ismi anılmayan yemektir.

-Yarab! Bana bir içki ver!

-Senin içkin, aklı gideren her türlü şeydir.

-Yarab! Bana bir müezzin ver!

-Senin müezzinin ´mizmar´ denilen çalgı aletleridir.

-Yarab! Bana bir Kur´an ver!

-Senin Kur´an´ın şiirdir.

-Yarab! Bana bir kitap ver!

-Senin kitabın derilere yapılan dövmelerdir.

-Yarab! Bana bir hadîs ver!

-Senin hadîsin yalandır.

-Yarab! Bana avlanma aletleri (tuzaklar) ver.

- Senin avlanma aletlerin (tuzakların) kadınlardır!58

Şeytanın büyük kapılarından biri de mezhepler, hevâ-i nefisler için gösterilen taassub ve hasımlara karşı kin gütmek, onlara istihza ve istihkâr gözüyle bakmaktır. Bu hareketler, hem âbid, hem de fâsık kimseleri felâkete götüren hareketlerdir! Zira halkı ayıplamak, onların eksikliklerini zikretmekle meşgul olmak, tabiatta yaratılmış yırtıcı sıfatlardan bir sıfattır. Ne zaman şeytan, insanoğluna bunun hak olduğunu hayâl ettirirse ve bu da insanoğlunun tabiatına uygun ise, bunun tadı insanoğlunun kalbine galip gelir. İnsanoğlu bütün himmetiyle bununla meşgul olur, bununla sevinir, övünür: Böylece din hakkında gayret sarfettiğini sanır. Oysa şeytanların arkasına takılıp gitmektedir! Onlardan birisini görürsün ki Hz. Ebubekir (r.a) için ifrat derecede taassub gösterir, onu sever görünür. Oysa haram yer, gereksiz sözlerle ve yalanla dilini meşgul eder, fesâdın her çeşidini işler. Eğer Hz. Ebubekir kendisini görseydi, onun baş düşmanı olurdu. Zira Ebubekir Sıddîk´ı seven; onun yolunda giden, onun yaşantısına uyan, onun ağzından çıkanı hıfzeden bir kimsedir. Ebubekir Sıddîk´ın (r.a) sîretinden biri, fuzulî işler hakkında konuşmak için, ağzına taş koymasıydı. Acaba fuzulî konuşan bu insan Hz. Ebubekir´i sevdiğini ve onun ahlâkıyla ahlâklandığını nasıl iddia edebilir

Başka bir fuzulî şey daha görüyoruz ki, Hz. Ali´nin (r.a) taassubunu güdüyor. Oysa Hz. Ali zühd ve takvası gereği halife olduğu zaman, üç dirheme satın aldığı ve yenlerini bileklerine kadar kestiği bir elbise giymişti. Onu sevdiğini iddia eden bu fâsık ise, ipekli elbiseler giymekte, haramdan kazandığı mallarla süslenmektedir. Buna rağmen Hz. Ali´yi sevdiğini iddia etmektedir Oysa kıyamet gününde onun ilk hasmı Hz. Ali olacaktır. Keşke bilseydim, bir insanın aziz ve gözünün nûru olan evlâdını, hayatı olan yavrusunu alıp döven, parçalayan, saçlarını çeken ve makasla etlerini doğrayan bir kimse, bununla beraber nasıl o yavrunun babasını sevdiğini ve onun arkasından gittiğini iddia edebilir Bu câni insanın, bu babanın yanında durumu acaba nasıl olur Herkesin malûmudur ki din ve şeriat, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer sahabe nezdinde onların evlatlarından, hatta öz nefislerinden daha sevimlidir. Şer´an günah sayılan şeylere pervasızca dalanlar ise dini yırtıp paramparça edenlerdir. Şehvetlerin makaslarıyla parçalayanlardır. Böyle yaptıklarından dolayı Allah´ın düşmanı ve velîlerinin düşmanı iblis´e yaklaşıyor ve onun sevgisini kazanıyorlar. Acaba bu kimselerin kıyamet gününde sahabenin ve Allah´ın velî kullarının nezdinde hallerinin ne olacağını ve nasıl karşılanacaklarını tahmin edebilir misin Hayır! Eğer perde kalksaydı ve bu kimseler, ashabın Ümmet-i Muhammed´den kimleri sevdiklerini bilseydiler, muhakkak o sahabîlerin isimlerini bile bu kötü fiillerinden ötürü ağızlarına almaktan utanacaklardı. Bütün bu hakikatlerden sonra bil ki, şeytan onlara şu hayali vermektedir: Herhangi bir kimse, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer´i sevdiği halde ölürse, ateş ona yaklaşmaz. Şeytan başka birisine de şu hayali vermektedir: Hz. Ali´yi sevdiği halde ölen bir kimse için, korku sözkonusu değildir. Oysa Hz. Peygamber´i kendisinden bir parça olan kızı Hz. Fâtıma´ya (r.a) şöyle derken görüyoruz:

Ey Fâtıma! Çalış ve amel et! Muhakkak ki ben Allah´ın azabından zerre kadar sana fayda verici değilim.

Hevâ-i nefisten olarak zikrettiğimiz bir misâldir bu… İmâm Şafiî, İmam Ebu Hanife, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel için taassub gösterenlerin hükmü de böyledir. Diğer imamların müfrit taraftarlarının hükmü de budur. Bu bakımdan herhangi bir kimse müctehid imamlardan birisinin mezhebini takib ettiğini iddia edip o imamın ahlâkıyla ahlâklanmazsa, bu kimsenin kıyamet gününde en büyük hasmı o mezhebin kurucusu olan imamdır. Zira o imam, kıyamet gününde bu sahtekâra der ki:

Benim mezhebim, çalışmak ve amel etmekti. Sadece dil ile söylemek değildi. Dil ile söylemek ise, hezeyan kusmak için değil, aksine amel etmek içindir. Sen amelde ve ahlâkta bana muhalefet ettiğin ve yürüyüp Allah´a vardığın yolundan ibaret olan mezhebimde bana aykırı hareket ettiğin halde neden yalandan benim mezhebimin mensubu olduğunu iddia ettin

Evet! Bu kapı, şeytanın giriş noktalarının büyüklerindendir. Şeytan bu noktadan girmiş, âlemin çoğunu helâk etmiş ve böylece Allah´tan az korkan, din hususunda basiretleri zayıflamış bulunan, dünyaya olan rağbetleri oldukça kabaran, yardımcılar edinmeye fazlasıyla haris bulunan ve bunu da ancak taassub yoluyla elde edenlerin eline medreseler teslim edilmiştir! Bu kimseler, bu kötülükleri kalplerinde gizlemekte, şeytanın buradaki hilelerine muttali olmakta ve halkı mütenebbih kılmamaktadırlar. Aksine şeytanın hilesini infaz etmek hususunda, şeytanın vekili olmuşlardır. Böylece halk, bu sathî görüşün üzerinde yürümekte, dinin temel meselelerini unutmuş bulunmaktadır. Böylece hem kendileri helâk oldular ve hem de helâk ettiler. Allah onların da bizim de tevbemizi kabul etsin!

Hasan Basrî der ki: Kulağımıza geldiğine göre İblis şöyle demiştir: ´Ben günahları, Ümmeti Muhammed´in gözünde süslü püslü gösterdim. Fakat onlar benim belimi, tevbe-istiğfar etmek sûretiyle kırdılar. Böylece ben onlara birtakım günahları cilveli bir şekilde gösterdim ki onlar onun günah olduğunu bilmedikleri için ondan istiğfar etmiyorlar. Bu günahlar da hevâ-i nefistir´.

Mel´un doğru söylemiştir. Çünkü Ümmet-i Muhammed, nefsin hevâlarının insanı günahlara çeken sebeplerden olduğunu bilmemektedir. O halde onun için nasıl istiğfar edip af dileyeceklerdir

Şeytanın büyük hilelerinden biri de mezheplerde ve husûmette insanlar arasında vâki olan ihtilâflarla insanı meşgul edip insana nefsini unutturmasıdır.

Abdullah b. Mes´ud der ki: ´Bir kavim oturup Allah´ı zikretti. Şeytan onları dağıtmak ve o meclisten kaldırmak için geldi. Fakat buna gücü yetmedi. O oturan gruba katılmak üzere ikinci bir grup geldi. Onlar dünya işlerinden konuşmakta idiler ve böylece Allah´ı ananların arasını bozdular. Kalkıp birbirlerine girişip kıyasıya dövüştüler. Oysa bu dövüşenler şeytanın hedefi değildi. Bunlar dövüşürken, Allah´ı ananlar, bu sefer, onları ayırmak için kalkıp meşgul oldular ve böylece meclislerinden dağılıp gittiler. Zaten şeytanın maksadı da bu idi.´

Şeytanın kapılarından biri de okumamış avam tabakasını Allah´ın zâtı, sıfatları ve avamın aklının yetmediği konularda onları düşünmeye zorlamasıdır ki onları dinin esasında şek ve şüpheye düşürsün, Allah´ın münezzeh olduğu hayâlleri onların kafalarına yerleştirsin! O hayâller ki insan onlarla kâfir veya bid´atçı olur. Oysa kişinin kalbine girmiş olan şek ve şüpheden dolayı kişi mesrur ve sevinçli olur. Çünkü kişi, kalbine geleni mârifet ve basiret sanmaktadır ve zanneder ki zekâsı ve fazla aklıyla kendisine keşfolunan bir hakikattir. Bu bakımdan insanların hamakat yönünden en şiddetlisi, akıllı olduğuna en fazla inanandır. İnsanların akıl yönünden en doğrusu, nefsini en şiddetli itham edenidir ve âlimler arasında en fazla soru soranlardır. Hz. Âişe Hz. Peygamber´in (s.a) şöyle dediğini nakleder:

Şeytan herhangi birinize gelerek der ki:

-Seni yaratan kimdir

-Beni yaratan Allah Teâlâ!

-O halde Allah´ı kim yarattı

Bu bakımdan sizden bir kimse böyle bir vesveseyi hissettiği zaman şöyle desin: ´Ben Allah´a ve onun Rasûlü´ne iman ettim´. Zira böyle demek ve inanmak, o vesveseyi kişinin kalbinden söküp atar.

Hz. Peygamber (s.a), bu vesvesenin tedavisi hakkında tedkik yapmayı emretmemiştir. Çünkü âlimler değil, halk tabakası bu vesveseyi kalbinde bulmakta ve hissetmektedir. Oysa halk tabakasının vazifesi; iman edip kayıtsız-şartsız Allah´a ve nizamına teslim olmaktır, ibâdet ve geçimiyle meşgul olup, ilmi âlimlere terketmektir. Halk tabakasından olan bir kimsenin zinâ etmesi ve hırsızlık yapması dahi ilim hakkında konuşup fikir beyan etmesinden daha hayırlıdır! Zira ilmi tam mânâsıyla hazmetmeden Allah ve dini hakkında konuşan bir kimse, bilmediği bir noktadan küfre girmiş olur. Tıpkı yüzmeyi bilmediği halde denize atlayan bir kimse gibi… Şeytanın inançlar ve mezheplerle ilgili hileleri sayılmayacak kadar çoktur. Biz söylediğimizle sadece bir misâli belirtmek istedik.

Şeytanın kötü kapılarından biri de müslümanlar hakkında su-i zanda bulunmaktır. Nitekim Allah Teâlâ ´Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakınınız! Muhakkak ki zannın bir kısmı günahtır!´ (Hucurât/12) buyurmuştur. Bu bakımdan zanna dayanarak başkası hakkında şer ile hükmeden bir kimseyi şeytan, gıybeti yapılan adamın aleyhinde kışkırtmaktadır ki helâk olsun veya herhangi bir müslümanın hak ve hukukunu yerine getirmekte kusur göstersin veya gereken ikramında gevşeklik edip hakaret gözüyle baksın, nefsini ondan daha hayırlı görsün! İşte bütün bunlar insanı helâk eden âmil ve sebeplerdendir ve bunun için de Allah´ın şeriatı müslümanları itham oklarına hedef tutmayı menetmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: İtham edileceğiniz yerlerden sakınıp korunun!´ Hatta Hz. Peygamber (s.a) bizzat böyle yerlerden korunmuştur.

Safiye validemiz şöyle anlatır:. Hz. Peygamber (s.a) mescidde îtikâfta bulunuyordu. Ben Hz. Peygamber´e gittim ve yanında konuştum. Akşam olunca kalktım odama döndüm. Hz. Peygamber de benimle beraber gelerek beni uğurladı. O anda ensardan iki kişi Hz. Peygamber´e selâm vererek yanımızdan geçtiler. Bizden uzaklaşan bu iki kişiyi Hz. Peygamber geri çağırarak kendilerine şöyle dedi: ´Benim yanımda bulunan kadın zevcem Safiye´dir´. O iki kişi şöyle dediler: ´Ey Allah´ın Rasûlü! Biz senin hakkında hayırdan başka birşey düşünmemekteyiz´. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Muhakkak ki şeytan, Ademoğlu´nun bedeninde kanın dolaştığı gibi dolaşıp cevelân etmektedir ve ben şeytanın sizi hakkımda vesveseye düşürmesinden korktum.

Bak, Hz. Peygamber (s.a), bu iki kişinin dinleri hakkında nasıl şefkat göstermiş ve dinlerinin ifsad olmasından kendilerini nasıl korumuştur! Yine bak ki Hz. Peygamber, ümmetine ithamdan korunma yolunu göstermek sûretiyle nasıl şefkat göstermiştir ki muttaki ve dindarlığıyla tanınan âlim kişi dahi gevşeklik göstermesin ve demesin ki: ´Benim gibi âlim kişinin hakkında hayırdan başka birşey düşünülmez´. Böylece nefsine aldanıp mağrur olmasın. Çünkü insanların en muttakîsi ve en bilgini olan bir kimseye dahi bütün insanlar aynı gözle bakmamaktadırlar, bir kısım insanlar rıza, bir kısım insanlar da kem gözle bakmaktadırlar. Nitekim şair der ki:

Rıza gözü her ayıptan kapalıdır, görmez.
Fakat kem göz çürük tarafları araştırıp meydana çıkarır.

Bu nedenle su-i zandan sakınmak, şerir kimselerin ithamından korunmak farzdır. Çünkü şerir kimseler, bütün insanlar hakkında, şerden başkasını düşünmezler. O halde halkın ayıplarını düşünerek su-i zanda bulunan bir insanı gördüğün zaman bil ki bu insan iç âleminde çirkin ve habis bir insandır ve bil ki dışarıya sızan onun içteki habasetidir. O herkesi kendisinde bulunan sıfatla görmektedir. Çünkü mü´min bir kimse insanların mazeretlerini, münâfık bir kimse ise ayıplarını araştırır. Mü´minin kalbi bütün insanlar hakkında temizdir.

İşte buraya kadar saydıklarımız, şeytanın kalbe açılan giriş noktalarının bir kısmıdır. Eğer şeytanın bütün giriş noktalarını belirtmeye kalksam buna gücüm yetmez. Bu söylediklerimiz de başka noktalara dikkati çekmek için yeterlidir. Bu bakımdan Ademoğlunda bulunan her kötü sıfat, şeytanın silâhı ve giriş noktalarından bir noktadır. Eğer “Şeytanı defetmenin ilacı nedir Acaba burada Allah´ın zikri kâfi midir

İnsanoğlunun ´Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh´ demesi yeterli midir ” diye sorarsan bil ki, bu konuda kalbin ilacı, bütün bu giriş noktalarını, kalbi bu kötü sıfatlardan temizlemek sûretiyle kapatmaktır. Bunun izahı pek uzun sürer. Oysa eserin bu bölümünde bizim hedefimiz öldürücü sıfatların ilacını beyan etmektir. Bu sıfatların herbiri -ileride izah edileceği gibi- müstakil bir esere muhtaçtır.

Evet! Bu sıfatların temelleri kalpten sökülüp atıldıktan sonra şeytan durmaksızın kalbe uğrar ve geçer. Artık orada şeytanın durabilme imkânı sözkonusu değildir. Bu durumda şeytanı oradan geçmekten meneden Allah´ın zikri olur. Çünkü zikrin hakikati ancak kalp, takva ile tamir edildiği ve kötü sıfatlardan temizlendiği takdirde mümkün olabilir, Aksi takdirde zikir, nefsin konuşmasından fazla birşey ifade etmez. Kalpte müsbet olarak herhangi bir tesiri bulunmaz ve böylece şeytanın tasallutuna mâni olamaz! Bunun için de Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Allah´tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman Allah´ı ve azabı düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar, doğru yolu bulup şeytanın vesvesesini atmışlardır bile…(A´raf/201)

Allah Teâlâ bu durumla, muttaki bir kimseyi tahsis etmiştir. Bu nedenle şeytanın misâli, aç olan ve sana yaklaşmak isteyen bir köpeğin durumuna benzer. Eğer senin önünde ekmek ve et yoksa ona ´hoşt´ demek sûretiyle köpek geri çekilir, sadece ´hoşt´ demek onu ürkütür.

Eğer önünde et varsa, o da acıkmış bir durumdaysa, sadece hoşt demekle geri çekilmez ve ete saldırır. Bu bakımdan şeytanın azığından boş olan bir kalpten şeytan sadece zikirle uzaklaşır. Şehvet kalbe galip geldiği zaman, zikrin hakikatini kalbin etrafına kaydırır ve böylece zikir kalbin merkezinde istikrar bulmaz ve şeytan gelip kalbin merkezinde karar kılar. Hevâ-i nefis ve kötü sıfatlardan tertemiz ve boş bulunan muttaki kimselerin kalplerine gelince, şeytan bu kalplere şehvet vardır diye değil de zikirden gafil olduğu için ansızın gelmektedir. Ne zaman bu kalbin sahibi zikre dönüş yaparsa, şeytan geri çekilir. Bunun delili şu ayettir:

Kur´an okumak istediğin zaman, hemen o kovulmuş şeytandan Allah´a sığın!
(Nahl/98)

Zikir hakkında vârid olan diğer ayet ve hadîsler de yukarıdaki ayet gibi bunun delilidirler.

Ebu Hüreyre der ki:) Mü´min bir kimse ile kâfir bir kimsenin şeytanı bir araya geldi. Görüldü ki kâfirin şeytanı semiz, oldukça dolgun ve giyinikti. Mü´minin şeytanı ise zayıf, pejmürde, tozlu topraklı ve çırıl çıplaktı. Kâfirin şeytanı mü´minin şeytanına şöyle sorar: ´Sen neden böyle zayıfsın ´ Mü´minin şeytanı şöyle cevap verir: ´Ben öyle bir kişi ile bulunuyorum ki yediği zaman besmele çekiyor, böylece ben aç kalıyorum. İçtiği zaman besmele çekiyor, böylece ben susuz kalıyorum. Giydiği zaman besmele çekiyor, böylece ben çıplak kalıyorum. Saçını sakalını yağladığı zaman besmele çekiyor, böylece benim saçım sakalım pejmürde kalıyor´. Kâfirin şeytanı bunları dinledikten sonra şöyle söyler: Takat ben öyle bir kimse ile beraberim ki bunlardan hiçbirini yapmaz. Ben onun yemesinde, içmesinde ve giyiminde ortağıyımdır´.

Muhammed b. Vâsî hergün sabah namazından sonra şu duayı okurdu:
Ey Allahım! Sen bize ayıbımızı bilen, gerek kendisi, gerekse kabilesi bizim tarafımızdan görülmediği halde bizi gören bir düşmanı musallat kılmışsın. Ey Allahım! Sen o şeytanı rahmetinden ümitsiz, affından nasipsiz kıldığın gibi, onu bizden de ümitsiz kıl. Onunla rahmetinin arasını uzaklaştırdığın gibi bizimle onun arasını da uzaklaştır. Muhakkak sen herşeye kâdirsin!

Râvi der ki: Günün birinde cami yolunda şeytan Muhammed b. Vâsî´ye göründü ve kendisine dedi ki:
-Sen beni tanıyor musun

-Sen kimsin

-Ben İblisim!

-Ne istiyorsun ey İblis

-Benim isteğim, senin hergün sabah namazından sonra okuduğun bu sığınma duasını hiç kimseye öğretmemendir ve ben de bundan böyle sana karışmayacağım.

-Vallahi! Bu istiâze duasını, öğrenmek isteyenden esirgemem.Sen de elinden geleni yap!

Abdurrahman b. Ebi Leylâ´dan şöyle rivayet ediliyor: Bir şeytan Hz. Peygamber´e, elinde ateşten bir köz olduğu halde gelir. Hz. Peygamber namaz kıldığı zaman, o da Hz. Peygamberin önünde dikilir. Bunun üzerine Hz. Peygamber istiâze eder buna rağmen şeytan gitmez. Bunun üzerine Cebrâil (a.s), gelip Hz. Peygamber´e şöyle der:

De ki: ´Allah´ın kelimelerini ne doğru, ne fâsık ve ne de fâcir bir kimse geçemez, onların hürmetine, yere giren ve yerden çıkan, gökten inen ve göğe yükselen şeylerin şerrinden, gece ve gündüzün fitnesinden, gece ve gündüzde ansızın gelip kapıyı dövenin şerrinden Allah´a sığınıyorum. Ancak hayır ile gelip kapıyı döven müstesnadır. Ya rahman!

Hz. Peygamber bu duayı okudu ve böylece şeytanın elindeki köz söndü ve şeytan da yüz üstü yere serildi.

Hasan Basrî (r.a) der ki: Bana şöyle haber verildi: Cebrâil (a.s), Hz. Peygamber´e geldi ve dedi ki: ´Cinlerden bir ifrit sana hile yapmak istiyor! Bu bakımdan sen yatağına girdiğin zaman Ayet´el-Kürsî´yi oku!´ 

Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:

Şeytan bana geldi ve benimle mücadele etti. Bunun üzerine ben onun gırtlağına sarıldım. Beni hak peygamber olarak gönderen Allah´a yemin ederim, onun dilinden akan suyun serinliğini, elimin üzerinde hissetmedikçe gırtlağını bırakmadım. Eğer kadeşim Süleyman´ın duası olmasaydı o, mescidde upuzun bir şekilde sabahlayacaktı!

Ömer (r.a) bir yola giderse, muhakkak şeytan o yolu değiştirip başka bir yola gider.
Bunun hikmeti şudur: Ashab-ı kirâmın kalpleri şeytanın mer´asından ve şehvetlerden tertemizdi. Bu bakımdan şeytanın senden uzaklaşmasını, mücerred zikir ile sağlamayı Hz. Ömer´in (r.a) sağladığı gibi sağlamak istersen, bu isteğin muhâldir ve sen âdeta kaba maddelerden mideyi boşaltmadan önce ilaç içmek isteyen bir kimseye benzemiş olursun. Oysa mide, kaba yemeklerle doludur. Buna rağmen midesini boşalttıktan sonra ilacı alıp da fayda gören bir kimse gibi, ilacın kendisine fayda vermesini ümit eder. Zikir ise ilaçtır, devâdır. Takva ise mideyi kaba maddelerden boşaltmak mânâsına gelen ihtima, yani kalbi şehvetlerden boşaltmaktır. Bu bakımdan zikir, temizlenmiş bir kalbe indiği zaman, yemeklerden boşalmış mideye ilacın inmesiyle hastalığın ortadan kalktığı gibi, şeytan ortadan kalkar ve uzaklaşır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Muhakkak ki bunda, kalbi olan yahut şahid olarak kulak veren kimse için bir öğüt vardır.
(Kaf/37)

O şeytan hakkında şöyle hüküm verilmiştir: Kim onu dost edinirse, ´muhakkak bu o kimseyi saptırır ve cehennem azabına götürür!(Hac/4)

Ameliyle şeytana yardım eden bir kimse şeytanın yardımcılarından ve dostlarındandır, diliyle Allah´ı zikretse bile… Eğer “Mutlak bir şekilde ´zikir şaytanı kovar´ diye bir hadîs vârid olmuştur” dersen, bu takdirde şeriatın umumî ahkâmının çoğunun din âlimlerinin naklettikleri birtakım şartlarla ilgili olduğunu anlayamamışsın demektir! Bu bakımdan nefsine bak! Çünkü işitmek, gözle görmek gibi değildir. Düşün! Senin zikrin ve ibadetinin zirvesi namazdır. Namazda olduğun zaman kalbini murâkabe et! Bak şeytan onu nasıl çarşı ve pazarlara çekmektedir. Âlemin hesabına nasıl kaydırmaktadır! İnatçı kimselerin, cevabına nasıl götürmektedir! Hatta sen dünyanın fuzulî meselelerinden unuttuklarını bile namazda hatırlarsın ve şeytan namaza başladığın zaman senin kalbini karıştırıp saldırır.

Bu bakımdan namaz kalplerin mihenk taşıdır. Namazı kılarken kalplerin iyilikleriyle kötülükleri belirir. O halde dünya şehvetleriyle ağzına kadar dolu bulunan kalplerden namaz kabul olunmaz. Şek ve şüphe yok ki şeytan senden uzaklaşmaz. Aksine çoğu zaman vesvesene vesvese katar. Tıpkı mide boşaltılmadan önce alınan ilacın fayda vermemesi, üstelik hastalığın üzerine hastalık getirmesi gibi… Eğer sen şeytandan kurtulmayı istiyorsan takva yoluyla manevî mideyi boşalt. Sonra hemen onun akabinde zikir ilacı ile tedavi ol! Böylece şeytan, Hz. Ömer´den kaçtığı gibi senden kaçacaktır. Bu sırra binaen Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: ´Allah´tan kork! Gizlide şeytanın dostu olduğun halde, açıkta ona küfretme.´

Âlimlerden biri şöyle demiştir: ´İyilik yapanı iyiliğiyle tanıdıktan sonra, ona karşı isyan eden şeytanı saldırganlığıyla tanıdıktan sonra o mel´una itâat eden bir kimse ne acaiptir Böyle bir kimsenin haline şaşmamak mümkün değildir´. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Beni çağırınız, size cevap vereyim. (Mü´min/60)

Oysa sen Allah´ı çağırıyorsun, o sana cevap vermiyor ve Allah´ı andığın halde şeytan senden kaçmıyor. Zira zikrin ve duanın şartları ortada yoktur!

İbrahim b. Edhem´e şöyle denildi: “Neden biz Allah´a dua ediyoruz da Allah bizim duamızı kabul etmiyor. Oysa Allah Teâlâ ´Beni çağırınız! Sizin duanızı kabul edeyim´ buyurmuştur”. İbrahim b. Edhem cevap olarak ´Çünkü sizin kalpleriniz ölüdür de ondan´ dedi, ´Acaba kalplerimizi öldüren nedir ´ diye soruldu. O da şöyle cevap verdi: ´Kalplerinizi öldüren sekiz haslettir:

1.Siz Allah´ın hakkını biliyorsunuz, fakat yerine getirmiyorsunuz.

2.Kur´an´ı okuyorsunuz, fakat onun emirlerini tatbik etmiyorsunuz.

3.´Biz Hz. Peygamberi seviyoruz´ diyorsunuz, fakat sünnetine göre amel etmiyorsunuz.

4.´Ölümden korkarız´ diyorsunuz, fakat ölüm için hazırlık yapmıyorsunuz.

5.Allah Teâlâ ´Muhakkak şeytan sizin için düşmandır, Bu bakımdan siz de onu düşman edinin´ (Fatır/6) buyurmuştur. Siz ise günahlar hususunda şeytana uyuyorsunuz.

6.´Biz ateşten korkuyoruz´ diyorsunuz, oysa bedenlerinizi ateşte helâk ediyorsunuz.

7.´Biz cenneti seviyoruz´ diyorsunuz, oysa cennet için hiçbir amelde bulunmuyorsunuz.

8.Yataklarınızdan kalktığınız zaman, ayıplarınızı sırtınızın arkasına atıyorsunuz. Halkın ayıplarını getirip önünüze seriyorsunuz. Böylece rabbinizi gazaba getiriyorsunuz! Acaba durum böyle iken rabbiniz sizin duanızı nasıl kabul edecektir ´

Eğer ´İnsanoğlunu çeşitli günahlara çağıran şeytan bir midir veya birkaç tane midir ´ dersen, bil ki muamele ilminde bunu bilmeye ihtiyaç yoktur. Bu bakımdan sen düşmanı püskürtme yollarını ara, düşmanın sıfatlarını öğrenmeye çalışma, sebze nereden geliyorsa ye ve sebze tarlasını sorma! Fakat basiret nûruyla haberlerin delillerinde görülen şudur: Şeytanlar donatılmış hazır bir ordudur ve her çeşit günahın özel bir şeytanı vardır. İnsanoğlunu o günaha o davet eder. Basiretin yolunu izah etmek uzun sürer. Bu bakımdan bizim zikrettiğimiz miktar sana kâfidir. Şöyle ki: Müsebbeblerin değişik olması, sebeplerin değişik olmasına delâlet eder. Nitekim biz bunu ateşin ışığı ve dumanın siyahlığı bahsinde zikrettik.

Haberlere gelince, Mücahid şöyle demiştir: İblisin beş tane evladı vardır. Onların her birini bir işe tayin etmiş, o iş onun eline verilmiştir. İsimleri şunlardır:
1.Seber
2.A´ver
3.Mısvet
4.Dasim
5.Zelembur

Seber: O, musibetlerin arkadaşıdır. Musibet ânında azabı çağırmaya, yakaları yırtmaya, yanakları yumruklamaya ve cahiliyet âdetlerinin icrasına insanı teşvik etmektedir.

A´ver: O, zinanın arkadaşıdır. Zinayı emreder ve insana güzel gösterir.

Mısvet: O, yalanın arkadaşıdır.

Dasim: O, insanın yanında ailesini ayıplar, onu ailesine karşı kışkırtır.

Zelembur: O, çarşı ve pazarların arkadaşıdır, oraları idare etmektedir. Ondan dolayıdır ki alışverişle uğraşanlar durmadan zulümden şikayet etmektedirler ve başkalarına zulüm yapmaktadırlar.

Namazın şeytanına Hınzeb denir.Abdestin şeytanına Velhan denir ve bu hususta birçok haber vârid olmuştur.Şeytanların çokluğu gibi, melekler de çokturlar. Biz Şükür Kitabı´nda meleklerin çokluğunu, sırrını ve her birinin kendisine mahsus bir işte çalıştığını zikrettik. Ebu Umâme el-Bahilî Hz. Peygamber´in (s.a) şöyle dediğini rivayet eder:

Mü´minden, gücü yetmediği musibetleri defetmek için yüzaltmış melek vazifelendirilmiştir. O yüzaltmış melekten yedi tanesi, yazın en hararetli gününde bal çanağının sineklerden korunduğu gibi, gözden musibetleri kovmakla ve gözü korumakla görevlidirler. O melekler insanoğlundan öyle şeyleri uzaklaştırıyorlar ki eğer o uzaklaştırılan şeyler size görünmüş olsaydı, siz insanoğlunu her ovada ve dağda, elini yaydığı, ağzını açtığı halde uzandığını görecektiniz! Eğer insanoğlu göz açıp kapayıncaya kadar kendi nefsine terkedilirse, kesinlikle şeytanlar onu kaparlardı.

Eyyub b. Yunus b. Zeyd der ki: ´Bize gelen haberlerde insan ç-cuklarıyla beraber cin çocuklarının doğacakları, sonra onlarla beraber yetişecekleri bildirilmiştir´.
Câbir b. Abdullah şöyle rivayet ediyor: Adem (a.s) yere indirildiği zaman şöyle dedi:

-Ya rabbî! Şu şeytan ki benimle onun arasında düşmanlık koymuşsun, eğer ona karşı bana yardım etmezsen, benim kendisine gücüm yetmez.

-Senden doğup dünyaya gelen her evlâdının korunması için bir melek görevlendirilecektir.

-Ya rabbî! Fazlasını ver!

-Yapılan günahı bir günah olarak yazacağım. Yapılan bir sevaba karşılık, on veya istediğim kadarını yazacağım.

-Ya rabbî! Daha da artır.

-Tevbenin kapısı, ruh bedende oldukça açıktır.

Bunun üzerine İblis dedi ki:

-Ya rabbî! Sen onu benden daha şerefli kıldın, eğer ona karşı bana yardım etmezsen ona gücüm yetmez!

-Ona verdiğim her evlâda karşılık senin de bir evlâdın olacaktır.

-Ya rabbî! Daha fazlasını ver!

-Onların bedeninde kanın damarlarda dolaştığı gibi dolaşacak, göğüslerini yuva edineceksin!

-Ya rabbî! Daha fazlasını ver!

-Hem insanlardan gücün yettiği kimseleri (şehevî çalgılarla)kaydır ve fenalığa götüren süvari ye piyadelerinle üzerlerine yaygara kopar. Mallarına ve (zina yaptırmakla) evlatlarına ortak ol!Onlara (yalan yere) va´dlerde bulun. ´Fakat şeytan onlara yalnızbir aldanış va´deder´. (îsra/64):

Ebu Derdâ Hz. Peygamberin (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder::

Allah Teâlâ cinleri üç sınıf olarak yarattı. Bir sınıfı yılanlar, akrepler ve yerin haşeratı (sûretindedir)… Başka bir sınıf da esen rüzgâr gibidir. Diğer bir sınıf üzerinde ise ceza ve mükâfat sorumluluğu vardır.

Allah Teâlâ insanları da üç sınıf olarak yarattı: Bir sınıf vardır ki hayvan gibidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Yemin olsun ki cin ve insanlardan birçoğunu cehhennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, bu kalplerle gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla nasihat dinlemezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir. Doğrusu daha sapık ve şaşkındırlar. Gâfil olanlar da işte bunlardır´. (A´raf/179)

Başka bir sınıf vardır ki, görünüşleri insan gibidir, fakat ruhları ise şeytanların ruhlarıdır. Başka bir sınıf vardır ki kıyamet gününde Allah´ın (arşının) gölgesinden başka göl-genin bulunmadığı o günde Allah´ın (arşının) gölgesinde-dirler.

Vüheyb b. al-Verd der ki: Gelen haberlerde şu vardır: İblis bir ara Hz. Zekeriyya´nın oğlu Hz. Yahya´ya göründü ve dedi ki: “Ben sana nasihat etmek istiyorum!´ Yahya (a.s) ´Senin nasihatına ihtiyacım yok, fakat Ademoğulları´ndan bana haber ver!´ dedi.

Bunun üzerine İblis şunları söyledi: ´Ademoğulları bizim nezdimizde üç sınıftır: Onlardan bir sınıf- ki bizim için yenilmesi en çetin olan sınıftır- vardır ki, biz onlardan herhangi birini fitneye düşürmek ve kalbine hâkim olmak için yöneldiğimizde o derhal istiğfar ve tevbe eder. Bu bakımdan ondan elde etmiş olduğumuz herşeyi alt üst eder. Biz tekrar onu şüphelendirmeye uğraşırız. O tekrar tevbeye müracaat eder. Kısaca biz ondan ne ümidimizi keseriz ve ne de ihtiyacımızı koparabiliriz. Bu bakımdan onun elinden zahmet çekmekteyiz. Diğer sınıfa gelince, onlar elimizde, çocukların elindeki top gibidirler. Biz dilediğimiz şekilde onları evirip çeviririz. Nefislerini aldatmak hususunda. onlar bizim vazifelerimizi yapmaktadırlar. Üçüncü sınıfa gelince, onlar senin gibi mâsum kimselerdir. Biz onlardan herhangi birşeyi koparmaya muktedir değiliz´.

Soru: Şeytan nasıl olur da bir kısım insanlara görünür, bir kısmına ise görünmez! Acaba herhangi bir sûrette göründüğü zaman o, şeytanın hakikî sûreti midir, yoksa bir misâl midir ki şeytan onunla temessül ediyor Eğer şeytan hakikî sûreti üzerinde ise nasıl çeşitli suretlerde görünebilir ve aynı anda iki yerde iki başka sûrette nasıl görünebilir Öyle ki iki ayrı şahıs onu iki ayrı sûrette görebiliyorlar

Cevap: Melek ile şeytanın iki sûreti vardır. O da hakikî sûretleridir. Onların sûretlerinin hakikati müşahede ile görünmez. Ancak nübüvvet nûrlarıyla görünebilir. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a) Cebrâil´i asıl sûretinde ancak iki defa görmüştür.

Bu görüşme şundan ileri gelmiştir. Hz. Peygamber, Cebrâil´den hakikî sûretinde kendisini göstermesini diledi. Cebrâil de Baki´de (Medine´nin mezarlığı) Peygambere görünmeyi va´detti ve böylece Hira´da ona göründü. Gökleri şarktan garba kadar doldurdu. Diğer bir zaman, Mirac gecesinde sidretü´l-müntehâ´nın yanında Hz. Peygamber, Cebrâil´i hakikî sûretinde gördü. Çoğu zaman peygamber onu Ademoğlu sûretinde görüyordu. Bazen Dıhyetu´l-Kelbî´nin sûretinde onu görmekteydi. Çünkü Dıhyetu´l-Kelbî güzel yüzlü bir zattı.

Melekler genellikle mükâşefe ehlinden erbâb-ı kulûbe sûretinin misâliyle görünür. Şeytan, uyanıklık halinde mükâşefe ehline temessül eder ve mükâşefe ehli onu gözüyle görür, kulağıyla konuşmasını dinler. Bu da onun hakikî sûretinin yerine geçer. Nitekim uyku âleminde sâlihlerin çoğuna göründüğü gibi… Uyanık iken keşfe mazhar olan zat o kimsedir ki dünya ile duyularının meşguliyeti uyku âleminde olan keşiften onu menetmeyecek bir dereceye varmıştır. Bu bakımdan başkasının ancak uyku âleminde gördüğünü o uyanıklık halinde görür.

Ömer b. Abdülaziz´den şöyle rivayet ediliyor: Adamın birisi, Allah Teâlâ´dan, şeytanın, ademoğlunun kalbindeki yerini kendisine göstermesini istedi. Bunun üzerine uyku âleminde bir insanın cesedini gördü; billûr gibiydi, içi dışından görünüyordu. Şeytanı bir kurbağa sûretinde insanoğlunun sol omuzu üzerinde, omuzu ile kulağı arasında oturduğunu ve ince bir hortumu olduğunu, o hortumu sol omuzdan insanoğlunun kalbine salıverdiğini ve böylece vesveseler yaptığını gördü ve yine gördü ki insanoğlu Allah´ı andığı zaman bu şeytan gerisin geriye kaçıyor.

İşte böyle bir müşahede bazen uyanıklık halinde gözle de olur. Keşif ehlinden bazısı, şeytanı bir leşe konmuş ve insanları o leşe çağıran bir köpek sûretinde görmüştür! Şeytanın önündeki leş dünyanın misâlidir. İşte bu, şeytanın hakikî sûretinin müşahedesi yerine geçer. Zira kalbin, melekût âlemine açılan yönünden şeytanın hakikî sûretinin görünmesi muhakkak lâzımdır. Bu durumda mülk ve şehâdet âlemine açılan yönünde onun eseri doğup meydana gelir. Çünkü biri diğeriyle bitişik ve irtibatlıdır. Biz daha önce kalbin iki yönlü olduğunu, o yönlerden birinin gayb âlemine açıldığını ve gayb âlemine açılan bu yönün ilhâm ve giriş noktası olduğunu ve diğer bir yönünün de şehâdet(dünya) âlemine açıldığını beyan ettik. Bu bakımdan şehâdet âlemine açılan yönde beliren şekil ancak şeytanın hayalî bir sûreti olabilir. Çünkü şehâdet âleminin tamamı hayallerden ibarettir. Ancak hayal, bazen şehâdet âleminin zâhirine bakmaktan his ile hasıl olur.

Bu bakımdan sûretin mânâya uygun olmaması mümkün ve caizdir. Çünkü insan, bazen güzel sûretli bir şahsı görür. Oysa o şahsın iç âlemi habis ve sırrı kabihtir. Çünkü şehâdet âlemi fazlasıyla karışıktır. Kalp sırlarının bâtınları üzerine melekût âleminin pırıltılarından hayalde oluşan şeyler ise, onlar ancak sıfatı hi-kâye etmekte ve sıfata uygun düşmektedirler. Çünkü melekût âlemindeki sûret, sıfata tâbi ve ona uygundur. Şüphe yok ki kabih mânâ ancak kabih bir sûrette görünür. Bu bakımdan şeytan, köpek, kurbağa, domuz ve benzeri hayvanlar sûretinde görünür. Melek ise güzel sûrette görünür. O halde görünen sûret, mânâların ünvanı ve onların doğru bir yansımasıdır. Bu sırra binaen maymun ve domuz, rüyada görüldükleri zaman kötü bir insana delâlet ederler. Koyun ise, halim ve selîm insana delâlet eder. Böylece rüya ve tabirin bütün kapılarının hükmü bu şekilde yorumlanır. Bunlar acaip sırlardır. Kalbin acaipliklerinin sırlarındandır. Onları belirtmek muamele ilmine uygun düşmez, ancak burada belirtilen miktardan gaye, senin kesinlikle şeytanın erbâb-ı kulûbe göründüğünü tasdik etmen içindir. Melek de böyle bazen temsil ve mukayese yoluyla görünür. Nitekim uykuda olduğu gibi… Bazen de hakîkat yoluyla olur. Çoğu zaman mânâyı hikâye eden sûret ile temsil o mânânın misâlidir. Onun aynısı değildir. Ancak o mânâ gözle muhakkak görülür. Onun görün-mesi de ancak keşif ehline mahsustur. Keşif ehlinin etrafında uyuyan kimse gibi olanlara değil!                                                                                     **************ŞEYTANIN RESULULLAH İLE KONUŞMASI

Alemlerin rabbı olan Allah’a hamd olsun… Salat ve selam efendimiz emin Peygamber Muhammed’e… Sonra onun pak âline… ve ashabının tümüne olsun. İbni Abbas r.a. Hz.’inden naklen Muaz b. Cebel rivayet ediyor: Bir gün Resulullah (s.a.)ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık… Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışardan bir ses geldi: Ev sahibi … İçerdekiler … Eve girmem için bana da izin verirmisiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var. Bunun üzerine herkes Resulullah (s.a.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada her zaman büyük oydu… İzin ondan çıkacaktı. Resulullah (s.a.) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve : Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?… Buyurdu… Biz hep birden şöyle dedik: En iyi bilen Allah ve Resûlüdür. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) Efendimiz: O, lain İblistir. Şeytandır. Allah’ın lâneti üzerine olsun… Buyurunca ; hemen Hz. Ömer: Ya resulullah, bana izin veriniz onu öldüreyim. Dedi …

Resulullah (s.a.) Efendimiz bu izni vermedi; ve şöyle buyurdu: Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli vakte kadar mühlet izin verilmiştir… öldürmeyi bırak. Sonra şöyle buyurdu: Kapıyı ona açın gelsin… O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini dinleyelim anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz. Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Ravi’den . Şöyle anlattı : Kapıyı ona açtılar,içeri girdi ve bize göründü . Bir de baktık ki; şekli şu: Bir ihtiyar, şaşı, aynı zamanda köse, çenesinde altı(6) veya yedi (7) kıl tüy sallanıyor.

At kılı gibi, gözleri yukarı doğru açılmış, kafası büyük bir fil kafası gibi, dudakları da, bir manda dudağına benziyordu. Sonra şöyle bir selam verdi: Selam sana ya Muhammed ; Selam size cemaati müslimin. Onun bu selamına Resulullah (s.a.) Efendimiz şu mukabelede yani sözde bulundu: Selâm Allah’ındır ya lain şeytan. Sonrada şöyle buyurdu: Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş? Şeytan şöyle anlattı: Benim buraya gelmem gelişim, kendi arzumla değil zorla mecburen geldim. Resulullah (s.a.) Efendimiz sordu: Nedir o mecburiyet? Şeytan anlattı. izzet sahibi Rabbın katından bir melek geldi ve dedi ki: Allah-ü Teala sana emir veriyor: Muhammed’e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde tevazu ile. Ona gideceksin ve adem oğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın . Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin. Sonra Alla-ü Teala buyurdu ki: Şöylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen… seni kül ederim , rüzgar savurur… Düşmanların önünde seni rüsvay ederim . İşte…böyle; ya Muhammed, o emir üzere sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem , düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarım eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur. Bundan sonra Resulullah (s.a.) Efendimiz şöyle sordu. Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın.

O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir? Şeytan şu cevabı verdi. Sensin ya Muhammed … Allah’ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (s.a.) Efendimiz sordu: Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun (kinlisin) ve sevmezsin ? Şeytan anlattı. Muttaki bir gence ki… varlığını Allah yoluna vermiştir. Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resulullah (s.a.) Efendimiz sordu; Şeytan anlattı. Sonra kimi sevmezsin ? Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan alimi…

Sonra? Temizlik işinde… yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi. Sonra Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz. Halinden şikayet etmez. Peki bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin ? Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım. Sonra kim? Şükreden zengin.

Peki, ama o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın? Onu görürsem ki, aldığını helâl yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki o şükreden bir zengindir. Resulullah (s.a.) Efendimiz bu defa mevzuyu değiştirdi ve ona baska sual sordu. Peki, ümmetim namaza kalkınca,senin halin nice olur?… Ya Muhammed, beni sıtma tutar, titrerim. Neden böyle olursun ; ya lain şeytan? (iblis) Çünkü bir kul, Allah için secde edincebir derece yükselir. Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?… O zaman bağlanırım ta onlar iftar edinceye kadar. Peki ya Hac yaptıklarızaman nasıl olursun?…

O zaman da, çıldırrım. Peki ya Kur’an okudukları zaman nasıl olursun?… O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm. Peki, ya sadaka verdikleri zaman halin nasıl olur?… Ha işte … o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler. Resulullah (s.a.) Efendimiz sebebini sordu: Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?… Bunun üzerine İblis: Onuda anlattı…ve sonra anlatmaya başladı. Çünkü

sadakada dört (4) güzellik vardır. Şöyle ki:

1- Birincisi Allah-ü Taala, sadaka verenin malına bereket ihsan eder.

2- İkincisi O, sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.

3- Üçüncüsü Allah-ü Taala onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.

4- Dördüncüsü Allah-ü Taala, belayı, sıkıntıyı ahları ondan defeder.

Bundan sonra Resulullah (s.a.) Efendimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sordu. Ebu Bekir için ne dersin?…İblis şu cevabı verdi: O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi… İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?…

Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin?…

İblis şu cevabı verdi : Allah’ayemin ederim ki;her gördüğüm yerde ondan kaçtım.

Peki, Osman b. Affan için ne dersin?…
Ondan utanırım… hem de çok … Nasıl ki, Rahman’ın melekleri de ondan utanırlar…

Peki, Ali b. Ebûtalib için ne dersin?…
İblis onun için şöyle dedi: Ah, onun elinden kurtulsam … O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam… O, beni bıraksa… ben de onu bıraksam… Ben onu bırakırım ; ama o beni bırakmaz. Resulullah (s.a.) Efendimiz, yukardaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplarkısmen bittikten sonra , şöyle buyurdu; Ümmetime saadet ihsan eden, seni de taa, belli vakte kadar şaki kılan Allah’a hamd olsun . Resulullah (s.a.) Efendimiz o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi: Heyhat, heyhat … Ümmetin saadeti nerede? ben o belli vakte kadar diri kaldıkça , sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?
Ben onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım , ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah’a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım, cahillerini ve alimlerini… Ümmilerini ve okumuşlarını ….Facirlerini ve abidlerini … Hasılı, bunların hiç biri elimden kurtulamaz. Fakat … Allah’ın halis kullarını… Evet, bunları azdıramam . Bunun üzerine Resulullah (s.a.) Efendimiz sordu?… Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?… Bu suale iblis şu cevabı verdi : Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini dinarını (parayı)
sever… O Allah için bir ihlasa sahib değildir. Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini dinarını (parasını) sevmez; Övülmekten, medhedilmektenhoşlanmaz… bilirim ki: O ihlas sahibidir… Hemen onu bırakır kaçarım.

08/12/12

Cinler Alemi

Cinlerle ilgili bilgiler doğrudan ve işaret yoluyla verilmektedir. Hadislerin ışığında açıklanma gerekirse insan benzeri varlıklardır. Yeryüzünde yaşadıkları gibi göğe de yükselebilirler. Bizim anladığımız manada ateşsel değil ışınsal yaratıklar olması muhtemeldir. Işığın enerjiye dönüştürülmesinde sağlanacak ilerlemelerle birlikte onlarla ilgili bir sır perdesininde kalkması beklenilmektedir.

Cinlerinde erkeği ve dişileri olduğu gibi onlarda ürerler ve ölürler. Akıl ve irade sahibidirler. Onlar da insanlar gibi emir ve yasaklara uymak Allah’a ibadet etmek için yaratılmışlardır. İnsanların peygamberleri onlarında peygamberleridir. Cennetle de nimetlendirilecekleri olduğu gibi Cehennemle de azablandırlacak olanları vardır.

Yeryüzündeki çalışmaları devam etmekle beraber, peygamberimizden sonra gökyüzüne çıkıp bilgi edinme girişimleri, koruyucu melekler ve delici alevlerle engellenmiştir.

Farklı kültürel seviyelerdedir. Hz.Süleyman devrinde ileri derecede bilimsel ve sanatsal etkinlikleri görülmüştür. Ordu da yer aldıkları gibi, mühendislik, ustalık ve dalgıçlık görevi yapmışlar, heykeller, büyük havuzlar ve sabit kazanlar inşa etmişlerdir.

Cinler, ne geleceği bilerler ne de kendileri dışında olan olayları bilebilirler. Gayb bilgisi Allah’a mahsustur.

Bilmediğimiz yöntemlerle zarar verme kapasitesine sahip şeytanlaşmış cinler vesvese verebilir, kalplerimize şer tohumları ekebilirler. Dinimizde haram olan büyü türü işleri oyunlarına alet edebilirler. Ancak şu unutulmamalıdır ki mahiyeti bilinmeyen fısıldamalar dışında hayatımıza müdahale yetkileri yoktur. İnançlarını yaşayan, Allah’ı zikreden ve kendilerinden Allah’a sığınan müminler üzerinde cinlerin hiç mi hiç etkileri yoktur.Sadece manyetik alanı genişlemiş sıkıntı haline düşen ümmetler cinlenebilirler ve büyü ile uğraşanlar arkasından muska ile gönderme yapılanlarda rahatsızlıklar görünür.

Cinlerin Yapıları ve Özellikleri

“CİN” adıyla işaret edilen; gerçeği itibariyle insan gözü tarafından görülemiyen; bazen de sahip oldukları özellikler dolayısıyla, bazı insanlara maddemsi görüntüler verebilen bu varlık türünün yapısı iki katmandan oluşur:

1-CAN… Algılamada yetersiz kaldığımız “bilinç” türü…

2-PERİSPERİ denilen “hologramik dalga beden”!.

Kur`ân-ı Kerim’de “CİN” kelimesiyle tanımlanan; halk arasında “peri”, “dev”, “hayâlet”, “CİN”, “CİNNΔ, “iyi saatte olsunlar” diye bilinen; görüntülerine göre çeşitli isimler takılan; spiritlerin, ölmüş kişilerin “RUH”u sanarak çağırma yoluyla iletişim kurdukları; son olarak da anlattıkları masalları yutacak fikir düzeyindeki kişilere kendilerini “UZAYLI VARLIKLAR” olarak tanıtan görünmeyen “bilinç varlıklar”dır!..

“NEFS”i itibariyle varlığını, hayâtiyetini, “ben” bilincini bundan önceki bölümde belirtmiş olduğumuz üzere mutlak “RUH”tan alır…

Bilinç mükemmeliyeti olarak, evrende “İNSAN”dan sonra gelmektedir…

Kendi varlığını bilebilmesi, perisperiye (dalga bedene) bürünmesinden itibaren olmaktadır ki, bu da CİNlerin bir nevi doğumu olmaktadır kendi yapılarına göre…

Mutlak mânâda ölümü, kıyâmet denen anda olmaktadır aynen insan gibi…

Basit mânâdaki yani bizim umumi olarak anladığımız şekildeki ölümleri ise, kendilerine tâyin edilmiş ömürleri sonunda perisperilerinden (dalga bedenden) soyutlanmaları tarzında olmaktadır… CİNler kendilerinden birisinin ölümlerini, onun aralarından kaybolmalarıyla anlarlar…

Yaşama süreleri yâni ömürleri hakikatta insanlarla aynı süre almasına rağmen, yapı şartları ve özellikleri dolayısıyla, bu süre bazen bize göre 700-1000 yaşını bile bulmaktadır… Yâni gerçekte, kendi öz zamanlarına göre 60-70 senelik ömürleri, bizim zaman birimimize kıyaslandığı takdirde, karşımıza 1000 seneye yakın bir ömür süresi çıkabilmektedir…

Yapıları sebebiyle çok gelişmiş imkânlara sahip olmalarına rağmen, düşünce seviyesi, bilinç olarak, insanlardan üstün olanına da rastlanmaktadır… Şurası kesin olarak bilinmektedir ki, üstün insan, üstün CİNden daha üstün olmaktadır…

Karakter olarak insandan daha zayıf bir yapıya sahiptirler… Olumsuz olarak adlandırılan davranışları çokça ortaya koymaya yatkındırlar… Ve genellikle bu çeşit işlerle uğraşırlar… Ancak buna rağmen içlerinde, iyileri, dine bağlı olanları ve hattâ ender de olsa evliyaları vardır…

En büyük özellikleri ve eğlenceleri, insanların zayıf taraflarından faydalanarak, müsait olan yapıları dolayısı ve sebebiyle, onları kendilerine bağlı kılmak, istediklerini yaptırmak, adeta kulları olarak kendilerine hizmet vermelerini sağlamak, taptırtmaktır…

Şeytan diye bilinen, yahut da şeytana ait olarak bilinen işlerin tamamı gerçekte CİNlere aittir… Çünkü şeytâniyet, CİNlerin bir vasfıdır!. CİNlerin dışında ayrıca, şeytan diye bir varlık yoktur…

CİNlerin özelliklerinden bundan sonraki bölümlerde daha geniş bir şekilde devam edeceğimizden, şimdilik burada kesiyor ve büründükleri örtüye geçiyoruz:

CİNler, hareketlilikleri ve madde kaydında olmamaları dolayısıyla, geçmişi tamamen bilebilmektedirler…

Geleceğe ait bilgileri, gene yapıları dolayısıyle bir ölçüde bilmeleri mümkün olmakta ise de, detaya inememektedirler… Pek çok kere de geleceğe ait verdikleri bilgileri yanlış çıkmaktadır.

2. PERİSPERİ (Ruhu hayvânî):

Yapısı henüz bugünkü ilmin tesbit edemediği dalgalardan oluşmuştur… Ancak bu sahada vazifeli olanların bir süre çalışması sonucu, perisperinin, yani dalga bedenin yapısını tesbit etmeleri hiç de güç olmayacaktır…

“İnsan” bölümünde açıkladığımız, “insandaki dalga bedenle” aynı özelliklere sahiptir…

Ayrıca, beden gibi, birşeye bürünmüş değildir; bedenin fonksiyonlarını da perisperi yüklenmektedir.

Diledikleri takdirde maddemsi bir görüntü verebilmektedirler…

Bizim zaman ve mekan kayıtlarımızla bağlı değillerdir…

İstedikleri anda dünyanın herhangi bir yerinde veya semanın herhangibir bölgesinde olabilecek seyyaliyete ve hıza sahiptirler…

Cinlerin Ömrü

Cinlerin ömürleri, insanların ortalama ömür süreleri olan 70 senenin yaklaşık 10 ila 13 katı, yâni 700 ile 1000 sene arasında değişmektedir. Ancak bazı Cinlerin ömürlerinin 1400 seneye yakın bir zamanı kapladığı da bu sahada ihtisas sahibi olan kişilerce belirtilmektedir.

Onların ömürlerinin bu kadar uzun olması, yaşam şartlarının bizden başka bir şekilde olmasına, hızlarının insanınkinden çok çok yüksek olmasına bağlı bulunmaktadır.

Bunu imkânımız ve müsbet ilmin gelişmeleri nisbetinde açıklamaya çalışalım.

Bugün fizikte “öz zamanın kısalması” denilen son derece şaşırtıcı bir durum tüm günümüz ileri bilim çevrelerince kabul edilmiş durumdadır. Bu olayı basit bir şekilde anlatmak gerekirse; “hız yükseldikçe, zaman yavaşlar. Hız, belirli bir noktaya ulaştığında ise zaman durur” şeklinde özetleyebiliriz…

Bunun açıklamasını ünlü fizikçi Paul Langevin şöyle yapmıştır:

“Bir taşıtın içindeki insanla birlikte, yeryüzünden ışık hızının 20.000`de biri kadar bir hızla ayrıldığını düşünün… Bu taşıt ve içindeki insan, taşıt içindeki kendi zamanı ile tam bir yıl süreyle dünyadan uzaklaşıyor… Bir senenin sonunda ise çark ediyor ve dünyaya geri gelmeye başlıyor… Ve sonuçta dünyaya geri döndüğü zaman kendi öz zamanına göre iki sene geçmiş iken, dünyanın tam iki yüz yıl ihtiyarlamış olduğunu, dünya üzerinde üç neslin değişmiş bulunduğunu görüy

 

Cin Görünür mü?

Cinlerin insanları görmelerine bir mani yoksa da vücut yapılarımızın farklılığı sebebiyle insanların onlarla işitilebilir ve görülebilir fiziksel bir beraberliğe girmelerinde engeller bulunmaktadır. Bunun yanı sıra peygamberler ve seçilmişlerin kendileri ile görüştükleri gerçektir. Doğruluklarına artık neredeyse kuşku duyulmayacak şekilde çoklukla yaşanan, belki de siz şu satırları okuyanlarında yaşadığı ve yaşanmaya devam eden olaylar, bir cin maskaralığı olan ruh çağırma oturumlar ve benzeri müşahedelere dayanan çeşitli TV kanallarının gizemli adlar altında yayınladıkları istisnai olaylar insanlarla cinler arasında ilişki kurulabileceğine bir kanıt olarak niye kabul edilmesin ki? Çağırmalara cin gelebilir fakat gelenleri göremezler, cinleri ancak onlarla evlenen veya çalışmaları ile konturolü altına alan insanlar muhakkak görürler.Nasıl görürler diye düşünce uyandıysa ALLAH CC onlarıda insanlar gibi sabit sima ve beden yapısı ile yaratmıştır.Eğer öyle olmasa yaptıkları sevap ve günah nereye yüklenip ahirette nasıl yargılanacaklar.

Bu arada unutulmasın ki, onların hep görülmez olmadığını düşüncesine saplanmayalım. Bazı şeytanlaşmış insanların varlığı malumlarınızdır. Bu tip insanlardan Allah’a sığınılması Kur’an da açıklanmaktadır.

Niçin, “Cin” Olduklarini Saklıyorlar?

1930`lardan 1986 Mayıs’ına kadar çeşitli gruplara verdikleri tebliğlerde kendilerini hep “RUH” veya “UZAYLI” olarak tanıtan CİN’ler, ilk defa olarak bu tarihte son derece açık ve net bir biçimde, KUR`ÂN-I KERİM`de “CİN” ismiyle bahsedilen varlıklar olduklarını açıklamışlardır.

Kendi ifadeleriyle, “CİN” olduklarını saklamalarının sebeblerini ve gerçek yapılarını şöyle anlatmaktadırlar:

“İslâm’ın kitabında CİN`i KÖTÜ olarak tanıtan sûrelerin yanlış anlaşılması, İslâm toplumunu bu hâle getirmiştir.” (1)

Evet, işte uzun yıllardır, CİNlerin, gerçek hüviyetlerini saklayarak, kendilerini UZAYLI ya da RUH diye tanıtmalarının gerçek sebebi bizâtihi yaptıkları bu açıklamada gizlidir…

Çünkü KUR`ÂN-I KERİM, onların insanın düşmanı olduğunu açıklamış ve onlardan mutlaka uzak durulması, bu konuda tedbirli olunması hususunda kesin uyarılarda bulunmuştur…

İnsanları aldatma özellikleri, DİNDEN uzaklaştırma ve Allah Rasûlü’nden soğutma özellikleri dolayısıyla “ŞEYTAN” lâkabıyla lâkablanmış bu varlık hakkında ne yazık ki toplumlar pek bilgisizdirler.

Öyle ki, resmî din etiketi taşıyan din adamları dahi, “şeytan”ı, Kur`ân`da açık hüküm bulunmasına rağmen, CİN dışında, ayrı bir varlık türü zannetmektedirler.

İnsanlara tahakküm arzusu, onları aldatıp kandırma özellikleri dolayısıyla “ŞEYTAN” lâkabı verilmiş olan CİNLER, bu sınıfın halk deyişiyle “şerlileri”dir.

Diğer bir deyişle, insanlarla iletişim kurup onlara yanlış, asılsız gerçeğe uymayan fikirler ilka eden CİNler Kur`ân-ı Kerîm`de “ŞEYTAN” ismiyle tanımlanmıştır. Yoksa konu hakkında bilgisiz olanların zannettikleri üzere, CİN ayrı şeytan ayrı değildir.

Bunun ispatı da gene Kur`ân-ı Kerîm`dedir:

“İBLİS {Ademe} secde etmedi; çünkü O, CİN idi” (Kehf/50)

Nitekim bu âyet aynı zamanda CİN sınıfının, “İNSAN”ın bilinç üstünlüğünü kabûl etmediğini de açık seçik göstermektedir.

“ŞEYTAN” lâkabıyla, şeytâniyet vasıflarına işaret edilen CİNLER hakkında Yâsin Sûresi’nin 60 ve 62. âyetleri son derece dikkat çekicidir:

“Ey Ademoğulları, şeytana kulluk etmeyin, o kesin düşmanınızdır.”

“Şeytan sizden bir çok kimseyi saptırmıştır”

Evet, Kur`ân-ı Kerîm, CİNLER konusunda pek çok âyet ile insanları uyarmıştır. Zîrâ, onların en başta gelen özelliği, bazı yönleri itibariyle kendilerinden çok üstün olan bu canlı türünün yani “İNSAN”ın varlığını hazmedememeleridir. Onun için de her fırsatı kullanıp, insanları yönetimleri altına alarak onlara dilediklerince hükmetmek istemektedirler.

Onların bu insanlara hükmetme ve yönetimleri altına alma arzularına da Kur`ân-ı Kerîm`in 6. sûresinin 128. âyetinde şöyle işaret edilmektedir:

“EY CİN TOPLULUĞU, İNSANLARIN EKSERİYETİNİ HÜKMÜNÜZ ALTINA ALDINIZ”‘

Evet, bu âyette işaret edildiği biçimde, insanların EKSERİYETİ, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde CİNLERİN yanlış fikirlerinin kurbanı olarak, onların hükmü altına girmiş; onların gösterdiği yoldan giderek, Allah Rasûlü’nünve Kur`ân’ın öğretisinden uzaklaşmıştır.

Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi, CİNLERİN bütün gayesi, İslâm Dini’ni iptal ederek, Hazreti Rasûlullah ‘ın getirdiklerini hükümsüz bırakmaktır.

İşte Kur`ân`ın bu şiddetli uyarılarına rağmen, gene de, kendilerini son derece saf, temiz, iyiliksever varlıklar olarak tanıtıp, insanları kendi hükümleri altına almak isteyen CİNLER bakın kendi kutsal kitaplarında kendilerini nasıl tanıtmaya çalışıyorlar:

 

Cin Çarpması Nasıldır?

Cinlerin tasallutu kendi bünyeleriyle ilgilidir. Yaratılış olarak dumansız ateş tabir ettiğimiz şuurlu bir enerji kütlesi olan cinler, kendi bünyelerinden bir çeşit ışın olan manyetik akımlar ve enerjiler çıkarırlar. İnsan, bir molekül yığını olmasına rağmen o da birçok ışın üretir ve yayar. Hatta her insanın vücudu belli bir frekansta enerji dalgaları yayar, bu dalga boylarıyla insanlar arasında dostluklar kurulur, düşmanlıklar oluşabilir. Yalnız, cinler de insanlar gibi farklı yapılara, değişik ırklara mensupturlar. Su, ateş, hava, toprak karakterli çeşitli cin toplulukları vardır, bu karakterleri yaşadıkları ortamdan ve yerlerden kaynaklanır.

İnsan vücudu, kişiden kişiye değişen hassasiyette yaradılmıştır. Tıb ilminde tesbit edilen akupunktur noktalarında olduğu gibi, insanın manyetik akım, ışın ve şua alan çeşitli vücut bölgeleri vardır. Bazı insanlarda bu yerler doğuştan kapalıdır. Ne kadar manyetik akım ve enerji göndersen de almaz. Kimi insanlarda da bazı bölgeler hassas olabilir, gerek bir büyü sonucu, gerek tabiatta serbest dolaşan enerji akımlarından, gerek manyetik bulutlardan, gerekse doğrudan bir cinnî tesir sonucu rahatsızlık meydana gelir. Ortaya çıkan bu açıklık ve menfezden manyetik akım vücuda yerleşir. Evvelâ insanın sinirlerine, beyin sistemine tesir eder. Bu sefer, vücudun ürettiği enerji ve elektrik akımı düzensiz hâle gelir, en gelişmiş röntgen makinelerinin çekemediği, tesbit edemediği manyetik yaralar ve ağrılar ortaya çıkabilir. Manyetik akım, zamanla hücre düzenine tesir edebilir, biyolojik bazı rahatsızlıklara da yol açtığı gibi, kişi artık psikolojik bir hasta durumundadır. Vücutta meydana gelen, beyindeki sinir tahribatı belki bazı tıbbî ilâçlarla tedavi edilebilir. Ama, hangi sebepten olursa olsun insan vücuduna yerleşen manyetik akım, ışın veya şua o bölgeden alınmalı, izale edilmelidir. Burada devreye, yaratılıştan metafizik âlemle irtibatlı, medyumluk özelliği olan insanlar ve büyük âlimler ile Hz. Peygamberden (s.a.v.) rivayet edilen dualar devreye girer. Yalnız, sinirlere, beyne tesir eden şeyin manyetik bir akım veya maddî bir sebep olduğunu tesbit etmemiz gerekir.

Doğuştan gelen bir kabiliyet olarak elinde, gözlerinde manyetik enerji yoğunluğu olan kişiler, insanların hangi bölgelerinin hassas olduğunu, menfezlerin nerede bulunduğunu, hangi yerden akım aldığını ânında tesbit edebilir. Cinler, tesir ettikleri kişileri, böyle insanlardan uzaklaştırmaya çalışırlar. Çünki, kendi manyetik akımlarını ancak, dualar ile manyetik okumalar ve müdahaleler giderebilir.Cinli hasta üzerindeki cinin bırakmış olduğu zararları ancak KURANI KERİM AZİM-ÜNŞANIN NURU İLE; alınır ve zararlar tedavi edilir.

Cinlerin, İnsani Yönlendirmeleri

Bu tip aldatmalar genelde bir kişinin uyutulması (transa geçirilmesi) sonunda o cinnin;

-Ben Mevlana`nın ruhuyum!!!..

-Ben ………. babayım!!!..

Şeklinde kendisini tanıtarak orada bulunan kişilerle bağlantıya geçmesi sonunda; veya kalemle yazı yazarken kalemin kendi kendine yazmaya başlaması ve böylece o cinnin kendisini;

-Ben filanca kişiyim!!!..

Diye tanıtmaya başlamasıyla;

Veya, gene cinnin filanca evliyadan olan kişİnin şekline bürünerek o kişinin gözüne görünmesiyle gerçekleşmektedir…

Bunlardan başka, tesadüf etmediğimiz şekillerde de olması mümkündür…

Bizim bugüne kadar tesbitini yaptıklarımız, bu sahada daha fazla yukarıda anlattığımız üç şekildedir…

Meselâ gelen şahıs;

-”Ben Mevlâna`yım!.” der…

Sonra da orada bulunanlara tabiri uygunsa okkalı bir selam verir… Ve sonra da ağır bir lisanla konuşmaya başlar…

Gerçekten, incelendiği zaman görülür ki, o uyutulan kişinin kapasitesi dışında bir konuşma şekli ve bilgiler ortaya çıkmaktadır…

İşte bu durumda, cinlerin varlığını akla bile getirmeyen o kişiler otomatik olarak, kendilerine hitâbedenin “MEVLÂNA”, veya “……..Baba” olduğuna inanırlar…

Bilhassa günümüz insanlarının dini konulardan, ruh, cin gibi varlıklar hakkındaki bilgilerden uzak olması yanısıra; üstelik buna bir de insanın yapısındaki gizliye olan ilginin çekiciliği eklenirse, bu konuşan varlığa inanmanın ne kadar kolay olduğu ortaya çıkar…

Düşünün ki, karşınızdaki bir kişi uyutuluyor ve sonra da konuşmaya başlıyor, karşınızdaki yakından tanıdığınız kişi ile uzak yakın hiç ilgisi olmadık şekilde!… Üstelik bir de sizin geçmişte yaptığınız birtakım işlerden, veya o gün oraya gelmeden yaptığınız ve sadece sizin bildiğiniz şeylerden bahsediyorsa!…

İşte böylece, yavaş yavaş o uyutulan kimsenin ağzından konuşmaya başlayan ve filanca velinin ruhu olduğunu bildiren cinin etrafına birçok insan toplanmaya başlar…

Bu durum sonunda, o kişinin çevresine toplananların yapıları incelendiği zaman, hemen hepsinde ortak bir özellik görülür;

Pek çoğu son derece iyi niyetli, samimi dine saygılı, dinin bir çok şartlarını yerine getirememekten üzüntülü, bir kurtuluş yolu arayan; ancak bütün bunlara karşılık, dini bilgileri son derece zayıf kişilerdir bunlar…

İşte böylece ben filanca babayım, veya “MEVLÂNA”nın ruhuyum diye kendini onlara tanıtan cin, bunların ortak yönlerini istismar etmiş; sonunda büyük bir kalabalığı çevresine toplamış olur…

Bu arada yavaş yavaş çevresine toplananların rüyalarına girer; onların bazı gizli hallerini onları üzmeyecek şekilde açıklar; ve böylece onların bu ortak yönlerini istismar ederek onları iyice kendisine bağlar…

Daha sonra, zamanın şartları dolayısıyla bir müceddid gelemiyeceğini, bu sebeple insanların artık sadece bu kanallarla uyarılacağını onlara anlatıp; onları bazı şeyler yapmaya sevkeder…

Namaz kılmalarını; sadaka vermelerini; Ramazanda oruç tutmalarını; iyilik yapmalarını; kötülüklerden kaçınmalarını; başkalarını kendilerinden fazla düşünmelerini telkin ederek, insanlık duygularını harekete geçirerek kendisine bağlar… Bu birinci aşamadır!…

İkinci aşamada ise, esas şeytanlığını ortaya koymağa başlar…işte bu aşamada, ancak dini çok iyi bilen kimselerin tesbit edebileceği bir takım inanç bozukluklarını onlara empoze etmeye başlar… Ki esas oyun da işte burada başlar…

Bazılarını “Vahdeti Vücûd” görüşüne sokar!… Ancak bu isim altında anlatılan gerçekte “vahdeti vücûd” anlayışı olmayıp, “PANTEİST” görüştür; “Vahdeti Vücûd” asla değildir!… kii böylelikle onları, kendilerinin “ALLAH” olduğuna inandırmaya çalışır…

Ya da reenkarnasyon, yani yeniden bir bedene girerek dünyaya gelineceğini ileri sürerek; Mevlâna`nın bazı tasavvufî sözlerini örnek getirmeye çalışır…

Böylece onları yanlış itikadlara saptırmaya başlar…

Nitekim onların bu durumlarını yakından takip eden dinî bilgilere sahip olan bir kişi onların İslâm`a uymayan yanlarını teker teker tesbit edebilir…

Kalemle aldatma ise, yukarıda anlattığımızdan daha basit bir yoldur…

Bu yolda kiş kendisiyle temasta olanı kesinlikle görmez…

Kalemi yazı yazar gibi kağıt üzerinde tutarken, kalem kendiliğinden yazmaya başlar…

Önce kendine bir isim takarak meselâ:

Ben Mevlâna Celâleddin-i Rumi`yim!.. Ey bahtiyar kişi, ey “ALLAH” yolunun yolcusu, seni selâmlarım!..

Diye yazdırır… Yazan hayretler içinde kalmıştır. Ve devam eder…

Artık kalem kendiliğinden yazmaya alışmıştır!..

Onu yüksek bir kişi, zamanın en ileri gelen velilerinden biri olduğunu söyler ve ona evliya olduğuna dair birçok inandırıcı deliller vermeye çalışır…

Aklından geçen soruların cevaplarını kağıt üzerinde yazmaya devam eder….

Bu çeşit kişi önceleri kalemin ne yazacağını bilmese de, ileride dikkat etmeye başladığı zaman, yazmadan önce o harfin veya kelimenin hatta daha sonraları da bir kaç kelimelik cümlelerin yazmadan önce kafasına geldiğini tesbit eder…

Bundan sonra, filanca lakaplı cin ona şiirler, kitaplar yazdırır; çeşitli kişlerin geçmişteki yaptıklarını anlatmaya başlar… Bu arada, onun itmadını kazanmak gayesiyle bazı geleceğe ait kehânetlerde bulunur…

Bu konuda bir örnek verelim:

Bundan 1-2 yıl önce Ankara`da bir grubun yaptığı toplantılara kendini;

-Beşir-il Kirami isimli melek!!!..

Diye tanıtarak gelen cin, geleceğe ait bazı kehanetlerde bulunmuş ve özetle;

-Yaklaşık 1974-75 yılları civarında üçüncü dünya savaşının çıkacağını; bu arada israil`in Arapları büyük bir yenilgiye uğratarak Türkiye sınırlarına kadar genişleyeceğini; Türkiye`nin üçüncü dünya savaşında pek az bir kayıpla kurtulacağını, 1980 yılı civarında da MEHDİ`nin Türkiye`den çıkacağını söylemiştir; Ki bu iddiaya göre de, “MEHDİ” diye beklenen kişi meleğin(!) ağzından konuştuğu, yaşı 50`yi bulmuş ve hiç bir özelliği olmayan kişi olacaktır…

Demiştik ki, CİNler bir de velilerin şekillerine bürünerek, bir kişiye görünüp onu bu görüntüleriyle aldatıp kendilerine bağlarlar…

Gene bu çeşit aldattıkları kişiler de, genellikle dinî bilgilerden yaklaşık olarak tamamen denecek kadar uzaktır.

Böyle bir görüntüyle birdenbire karşılaşan kimse, önce adeta bir şok geçirir… Sarıklı, cüppeli, yani eski kıyafetli olarak karşısında gördüğü bu kişiye inanmamak onun elinde değildir artık… Ve inanır!..

Artık ne söylerse onu yapmaya başlar… Ondan duyduğu birçok şeylerle çevresine bir hayli insan toplar… Ancak onun bu gördüğünü çevredekiler göremezler… O ne anlatırsa ona inanmak zorundadırlar… Fakat bir süre sonra, o çevresinde toplandıkları kişinin gördüğü şahsı, bazıları rüyalarında görmeye başlarlar…

Hattâ o kişi bazan çevresindekilerden kendisine tamamıyla bağlanmış olanlara bu zâtı (!) gösterebilir de!.. Böylece artık kendisine son derece bağlı bir topluluk meydana getirmiş olurlar…

Bu arada o kişi, kendisine değişik kıyafetlerle görünen aynı cinni değişik kişiler sanarak, kendisinin, başka evliyalarla bile görüşecek seviyeye geldiğini zannetmeye başlar… Bazen de o cin yanına arkadaşlarını alıp onları çeşitli din büyükleri görünümünde göstererek o zavallı insanları iyice kandırıp kendine bağlar..

Nitekim bazı kuvvetli cinne kapılmış kişilerin çevresindekilere, aynı anda bir kaç eski evliyanın kıyafetine girmiş cinni gösterebildiği; sanki o kadar büyük bir kişiymiş de, eskiden yaşamış evliyalar onu ziyarete gelmiş havasını verebildikleri tesbit edilebilir…

Hatta bu konuda öyle durumlar meydana gelmektedir ki, bu kişi kendisinin cinler tarafından aldatıldığını bilmediği; ve kendisini cinnin yaptığı fikir aşılamaları sonunda çok büyük bir insan olarak gördüğü için, o anda çevresindekilere ne kadar büyük evliya olduğunu göstermek gayesiyle bir kaç evliyanın huzuruna (!) girmesi için müsaade eder!!!.. Nitekim o anda bulunulan yerin kapısı açılır ve içeriye eski kıyafetler içinde 2 veya 3 hattâ 4 büyük ve meşhur evliya sûretinde cinler içeri girer…

Böyle bir olayın meydana gelişinde zaten büyük bir heyecana kapılmış olan orada bulunan kişiler artık asla farkedemezler bu gelenlerin cin mi, yoksa hakikaten eskiden yaşamış bir veli mi olduklarını!… Bu olay şoke etmiştir onları!…

Artık bu olayı kendilerine gösteren kişiye, âdeta bir tanrıymışçasına bağlanırlar…

Ancak, bunlardan hangi biriyle görüşülürse görüşülsün, hepsinin ortak özellikleri, daha önce de anlattığımız gibi, “cinleri inkâr etmek” olacaktır.. Kendini evliya gibi gösteren cinlere kapılanlar cinli hastayı tedavi etme usulüne geçerler ve bazı görülmemiş bir taktik ile cinlinin üzerine KURANDAN ayet okumaya başlarlar. içinde cin olan insan rahatsızlık gösterince bak tedavi oluyor denir ve üstü kapatılarak geçiştirilir.Daha sonra tedavi edilmeyen kişi cinler tarafından istila edilir veya kafayı bozar delirir.

 

 

Cinleri Tanıtan Dört Özellik

“CİNLER”in çok önemli birkaç özelliği vardır ki, bu hususlar konuyu dikkatle tetkik edenlerin asla gözünden kaçmaz.

1. CİNLER`de mantıksal bütünlük yoktur.

2. CİNLER`de büyüklük duygusu aşırı gelişmiştir.

3. CİNLER`de kendini kontrol mekanizması çok zayıftır.

4. CİNLER`de sürekli tekrarlar mevcuttur.

Hangi isim altında, dünyanın neresinde olursa olsun verdikleri tebliğlerde daima yukarıda saydığımız bu dört esası derhal müşâhede edebiliriz.

Şimdi bu dört hususu açıklamaya çalışalım:

1-CİNLERDE mantıksal bütünlük yoktur

Eğer CİNLERDEN ya da kendi tanıtımlarına göre UZAYLILARDAN alınan tebliğler dikkatle tetkik edilecek olunursa, verilen konularda baştan sona mantıksal bir bütünlülük asla görülemez. Sürekli çelişkili beyânlar verilir. Bir yerde verilen beyân, bir başka yerde, ötekine ters düşer. Bunu kamufle etmek için de hemen bir yafta, bir kılıf sererler; “biz sizi düşündürmek, imtihan etmek, dikkatinizi ölçmek için bu çelişkileri koyuyoruz.’’

Oysa, sürekli çelişki içindedirler. Bunun sebebi de “zekâ”ca güçlü olmalarına karşılık “akıl” yönünden bir hayli ölçülü yapıya sahip olmalarıdır. Pratik “zekâ” ile o an için o konuya bir çözüm getirebilirler, ancak “akıl” son derece sınırlı olduğu için, o anda buldukları çözüm mutlaka bir süre evvel verdikleri tebliğlere; ya da, bir süre sonra verecekleri tebliğlere, son derece ters düşerek, büyük bir çelişki oluşturacaktır.

2-CİNLERDE büyüklük duygusu aşırı gelişmiştir.

Burada bahsi geçen büyüklük, sadece duygusal büyüklük, gurur kibir anlamında olmayıp; birimsel ve boyutsal anlamdadır aynı zamanda.

Bir yandan kendilerini yeryüzünün yöneticileri olarak gösterip insanları buna inandırmaya çalışırlarken; diğer yandan da birimsel ve boyutsal büyüklüklerle düşünceleri allak – bullak edip, çaresiz hâle getirme çabaları içindedirler.

CİNLER, kendilerinin insanlardan ne kadar üstün, büyük ve yüce olduklarına inandırmak için de insanlarla aralarına mertebe koyarlar.Cinler öncelikle insanlardan üstün olduklarını kanıtlamak için yaklaştıkları insanlara otamatikmen seni öldürme gücüm var diye tehditler savururlar, daha sonra yaklaştıkları zaman ateşten yaratıldıkları için yaklaştıkları insanı yangı ve ateşlenme tutar.Korkutarak yanaştıkları için çoğu insanlar onların esareti altına girer.Emir komuta cinlerin elindedir insanları kullanırlar.

CİNLERİN, kendilerini UZAYLILAR diye tanıtarak verdikleri tebliğlere inanan insanların çok çok büyük bir kısmının, temelde İslâm düşünce sistemi, Tasavvuf düşünce sistemi üzerine alt yapıları mevcut değildir. Bahsedilen konular üzerinde, Kur`ân`ın görüşü nedir, o konuda Allah Rasûlü ne demiştir, hiç haberleri yoktur. Normal şartlarda konuşula gelenin çok değişiği olarak, bu bilgilere rastlanınca, hâliyle inanmaktadırlar… Üstelik…

CİNLER, bu kişilerin çoğunda halusinasyon türü, uzaylı – uzay gemili rüyalar veya uyanıklık halinde görülen imajlar da göstermektedirler ki, artık onlar için inanmaktan başkaca bir yol kalmamaktadır.

CİNLERİN insanları kandırmada önemli bir taktiği de, ayrıca şu olmaktadır:

Her medyum topluluğu, hangi inançlarla bezenmiş ise, onlara kendi inançları doğrultusunda tebliğ verilmekte, sanki onlardanmış gibi kendilerini kabûl ettirmektedirler.

Meselâ dini ciddiye almayanlara, aynı şekilde; dinle ilgilenene aynı şekilde; tasavvufa meyli olana bir tasavvuf önderinin ismini kullanarak gibi.Kendini medyum veya gizli güçleri varmış gibi tanıtıp ibadeti terk edenlerden korkun, çünkü hafızayı konturol altına alan cinler insanı kullanıyordur.

3-CİNLERDE kendilerini kontrol mekanizması çok zayıftır.

Bu sebepten ayarları çok kolaylıkla kayar ve konuşmalarında haddi aşarlar. Buna şayet tâbiri caiz ise “reostaları bozuktur” da denilebilir. Sakın Allahın kendilerine üstün güç verdiğini söyleyen ve hissettiren cinlere inanmayın, cinlerin en üstünü bile insandan aşağıdadır.İnsan üstün olmasa melekut ilmini öğrenince melekleri emrine alarak cinleri öldürme olayını gerçekleştirebilir mi? asla insan ruhu meleklerden dahi üst seviyede yaratılmıştır.

Bazen Yaradanı yaradan, yüce güçler olurlar; bazen, ALLAH`ı bedenleyip insanların arasına yollarlar; bazen evrenlerden büyük, yüce varlıklar olurlar; bazen de Rabbin itaatkâr kulları olarak, insanları dinden ve Allah Rasûlü’nden uzaklaştırıp kurtarmak{!} için ellerinden geleni esirgemezler.

4-CİNLER`DE sürekli tekrarlar mevcuttur.

İnsanlara sürekli tebliğler vererek, onlara kendilerinin üstünlüğünü kabûl ettirmeye çalışan CİNLER`de mevcut bulunan bir özellik de belirli kelimeleri sürekli tekrar eden cümleler kurmalarıdır.

Böylece:

1-İletişim kurulan medyumun, bu tekrarlarla sanki tesbih çeker gibi beyninde bir açıklık oluşturularak, kendilerine daha fazla bağlanılmasını temin ederler.

2-Zaman zaman düşülen fikir tıkanıklıklarında, cümle tekrarları ile zaman kazanır.Olayları soyutsal olarak anlatan ve çok düşünenler muhakkak yalana bürünmüşlerdir.Mantığın almadığı olay ve işlemleri anlatınca gücünün yetmeyeceği duruma düşürürler.

 

Cinlerin Görünmesi

Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar haline dönüşmesi, atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar haline gelmesi, yıldızların karadelikler halinde ortaya çıkmaları gibi, hayatımızda ve kâinatta görülen âlemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir hamle mevcuttur. Bu İlâhî icraatı tersine düşündüğümüzde ise, görülmeyenden görülene ve bilinmezden de madde olarak müşahede edilir hale gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür. Gazlar sıvı olur; kristalleşir cisim olur; buharlaşan su zerrecikleri, “Bizi yok zannetmeyin, görülmüyoruz ama, kaybolmadık” der gibi, damlalar haline gelip başımızı ıslatır; gök tarlasındaki pamuk yığınları, yer aynasına kar örtüsü olarak yansır… Hattâ, buhar halinden çıkan su, daha da kesafet kazanayım ve şekillenip görüneyim diye buz olur, demirden de olsa kabını parçalar. Beynimizde plânladığımız nice görünmezler, dış âleme intikal edip görünür ve maddî vücut kazanırlar.

İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhanîler de, her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu âlemde görülmeseler bile, bu âleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine “temessül” diyoruz. Kur’ân, temessülü anlatırken (Meryem, 19/17),

“(Melek, Meryem Validemiz’e) “tastamam bir insan şeklinde temessül etti” der.

Efendimiz (sav)’e vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Benî Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (as), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve -Ya Rasûlullah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık, demişti. Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (ra) suretinde geliyor, bazı zaman da, dinî tâlim maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve “İman, İhsan, İslâm nedir?” şeklinde suâller sorup, verilen cevapları “Doğru” diye tasdikleyip gidiyordu…

Cinler ve şeytanlar da, melek gibi temessül edebilir. Hüseyin Cisrî’ye göre, Allah’ın (cc) kendilerine verdiği yaratılış biçimi sayesinde havadan, esirden veya benzeri bir maddeden istedikleri kadar alıp yoğunlaştırarak istedikleri şekle sokar ve o şekli âdete bir elbise yapıp, o elbise içinde insanlara görünürler. İmam Şiblî, Ebu Ya’lâ’nın beyanına dayanarak, cinlerin ve şeytanların kendi kendilerine şekil değiştiremeyeceklerini, buna güç ve takatlarının olmadığını, fakat Allah’ın (cc) kendilerine öğrettiği kelime ve isimlerden âdeta şifre vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah’ın (cc) onları bir şekilden diğer şekle, bir halden başka bir hale soktuğunu belirtir. Bu, kendi âleminden başka bir âleme, o âleme ait bir vasıta ile geçebilmek için sanki sınırda söylenmesi gereken bir kelime, gösterilmesi şart bir vize ya da askerin geçit için sorduğu parola gibidir. Cinler ve şeytanlar, kendi kabiliyet ve irâdeleriyle bu tebdil-i kıyafeti (transformasyon) yapamazlar; yapmaya kalkıştıklarında, bünyeleri parça parça olur ve hayatiyetlerini kaybederler.

Cinlerden olan şeytan da, insan kılığına girebilir. Nitekim, onun Bedir Savaşı öncesi Necid’li bir yaşlı sûretinde Kureyş’e gelerek, kurdukları tuzak için onlara tahrik edici fikirler verip, çareler tavsiye ettiği rivayet edilir. Aynı şekilde bir başka defa, ganimetlere nöbetçilik yapan bir sahâbinin şeytanı ganimete zarar vermek isterken yakaladığı ve onun yalvarıp yakarması karşısında da salıverdiği nakledilir. Hâdise üçüncü defa tekerrür edince şeytan, kendisini Allah’ın Rasulü’ne götürmeye karar veren sahabiye, -Bırak da, sana bizden korunup, emniyette olacağınız şeyi söyleyeyim, der, Sahabi,

-O nedir?, diye sorunca da,

-Ayetü’l-Kürsî, cevabını verir.

Hâdise kendilerine intikal edince Efendimiz (sav),

-Habis yalancıdır ama doğru söylemiş,buyururlar.

Cinler, insan kılığında görünebilecekleri gibi, hayvan şeklinde de görünebilirler. Yılan, akrep, sığır, merkep ve kuş kılığına girdikleri de anlatılmaktadır. Nitekim, Nahle Vadisi’nde Efendimiz (sav), onlardan biat kabul ederken, akrep ve kelb gibi herhangi bir hayvan kılığında görünmemeleri veya kendi suretlerinde, ya da daha başka munis bir surette tezahür etmeleri teklifinde bulunmuş, ümmetine de,

-Siz evinizde böyle bir haşere gördüğünüzde, ona önce üç defa “Allah rızası için git” deyin; belki o cin arkadaşlarınızdan olabilir. Eğer gitmezse, o zaman cin değildir; zarar verecekse, öldürebilirsiniz, buyurmuşlardı.

Bu, bir bakıma iki ayrı taifenin, iki ayrı cinsin veya iki ayrı sınıfın mukavelesi gibiydi ki, onun bu teklifine karşı cinler de, “Ümmet’in her şeye besmele çeker, her şeyi kapatır ve muhafaza ederse, biz onların yiyecek ve içeceklerinden ne yer, ne de içeriz” şeklinde söz vermişlerdi. Tabiî ki, cinlerin bizim yediklerimizden nasıl istifade ettiklerini bilemiyoruz. Belki havasından, belki kokusundan, belki de müteaffin keyfiyetinden istifade etmektedirler.

Nitekim bir hadîs-i şerifte, “Tezek ve kemiklerle taharetlenmeyiniz; çünkü onlar cin kardeşlerinizin yiyecekleridir”, buyurulur.

Kaynak: İnancın Gölgesinde, Fethullah Gülen, “Meleklerin ve Cinlerin Temessülü, Şekil ve Mahiyet Kazanıp Görünmeleri” adlı bölümden ilgili yerler alınmıştır.

 

Kur’an-ı Kerim de Cinler

Cinnin Yaratılışı

Cinleri öz ateşten yarattı. (Rahman,15)

Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık. (Hicr Suresi, 27)

Kur’an-ı Kerim’de değişik lâfızlarda 32 yerde cinden bahsedilmektedir. Bunlardan 22′si cinn, 5′i cânn, 5′i de cinnet olarak geçmektedir;

Cinn:İsra (88), Kehf (50), Zariyat (56), Rahman (33), Araf (38,179), Neml (17,39), Fussilet (25,29), Ahkaaf (28,29), Sebe (12,14,41), Cinn (1,5,6), En’am (100,112,128,130)

Cânn: Hicr (27), Rahman (15,39,56,74)

Cinnet: Hûd (119), Secde (13), Saffat (158) 2kez, Nâs (6)

“De ki: Cinlerden bir topluluğun dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik. Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. Kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız. Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında pekaşırı yalanlar uyduruyormuş. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı. Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah’ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı. Doğrusu biz, göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyledoldurulmuş bulduk. Halbuki, biz onun bazı kısımlarında dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi? Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk. Şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah’ı âciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız. Doğrusu biz, o hidayeti işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık ne bir eksikliğe uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden korkar. İçimizde, teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır. Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.” (Cinn Suresi 1-15)

“Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar ahrete inanmayanların kalblerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve kendilerinin isledikleri suçları islemeleri için böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onları iftiraları ile başbaşa bırak.” (En’am Suresi 112-113)

” Allah hepsini toplayacağı gün, “Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınz” der, insanlardan onlara uymuş olanlar, “Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin surenin sonuna ulaştık” derler. “Cehennem, Allah’ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınız” der. Doğrusu Rabbin hakimdir, bilendir. Zalimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına böylece musallat ederiz. “Ey cin ve insan topluluğu! Size ayetlerimi anlatan, bugünle karşılaşmamızdan siziuyaran peygamberler gelmedi mi?” “Kendi hakkımızda şahidiz” derler. Dunya hayati onları aldattı da inkârcı olduklarına, kendi aleyhlerinde şahidlik ettiler.”

(En’am Suresi 128-130)

“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.” (Rahman Suresi 33)

” Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman’a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık. Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır! Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe Suresi 12-14)

CİNLER ALEMİ

CİN NEDİR ? CİNLER ALEMİ
CİNLERİN VARLIĞININ KANITLANMASI

Ehli sünnet ve cemaat akaidine göre cinlerin varlığına inanmak, imanın esaslarındandır.
Her şeyden önce, Yüce Allah cinler hakkinda müstakil bir sure indirmiştir. Cin ve türev- leri Kur-an ı Kerim de yaklaşık elli yerde geçmiştir.
Peygamber Efendimizden de (S.A.V) cinler ve onların Müslüman oluşları hakkında
birçok hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bütün bunlar cinlerin kesin olarak bilinen varliklar olduğunu ve onları inkar etmenin de mümkün olmadığını gösterir.
Buna göre cinlerin varlığını inkar eden biri Kur-an ın açık nasları ve sahih sünnet ile bilinen bir esasi inkar ettiği için islam dairesinden de çıkmıs olur. Bu duruma düşmekten Cenab-i Allah a sığınırız.

CİNLERİN YARATILIŞI VE CEVHERLERİ

Cinlerin ateşten yaratıldıkları şu Kur-an Ayet ile bildirilmektedir.”Ve cinni de daha önce alazlı bir ateşten yarattık.Hicr suresi:27. inci ayet. “ Cinleri de dumansız bir ateşten yarattı” rahman suresi : 15.inci ayet.

Yüce Allah Kur-an ı kerim de iblisin şöyle dediğini nakletmistir: “ Beni ateşten yarattın onu İse balçıktan yarattın” A-raf suresi 12.inci ayet. Bazıları bu konuda şüpheye kapılarak şöyle derler : Eğer cin ateşten ise cehennem ateşi onu
nasıl yakacaktır, eğer cin ateşten ise insan vücuduna girdiğini nasil söyleyebiliriz?
Bilin ki! Yüce Allah (C.C.) insanı toprak, çamur ve pişmiş balçığa izafe ettiği gibi şeytan ve Cinleri de ateşe izafe etmiştir. Bununla kastedilen insanın aslının balçık olduğudur… Ama bugün hiçbir Ademoğlu gerçek anlamda toprak veya balçık halinde değildir. Ama ilk Yaratıldığında öyle olmuştur. Cinler de aynı şekilde başlangıçta ateş idiler. Nitekim Allah Resulu nün (S.A.V.) su buyruğu da bunu kanıtlamaktadır.” Namazda önüme bir şeytan çıktı! Onu öyle bir boğdum ki salyasının soğukluğunu elimde hissettim…!” kaynak Ahmed B.Hambel, Ebu Said El-hudri den Müsned, 3- 83 ve Abdullah Mesuddan “ R.A” nakledilmiştir.

insanlar gibi cinlerin de yaratıldıkları cevher olan ateş üzere kalmadıklarının bir diğer delili Yine Allah Resulu nün (S.A.V) şu hadisidir ; “ Allah düşmani iblis elinde bir ateşle gelip Onu yüzüme atmak istedi” Kaynak = Sahih-i Müslin-542, Nesai 3-3
Hadis i şerif den anlaşıldığı üzere eğer cinler ateş cevheri üzere kalmış olsalar ve yakıcı bir Ateş olmaya devam etselerdi, şeytan veya ifritlerden birinin elin de ateş taşımasına gerek Olmazdı. Bilakis şeytan, cin veya ifritlerden birinin eli Ademoğlu na dokunduğu anda onun Yanmasına yeterdi.

CİNLERİN TÜRLERİ

Allah Resulu (S.A.V) nün şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir;

CİNLER 3 GRUPTUR

1. GRUPTAKİLER-KANITLARI VARDIR ; HAVADA O KANATLARLA UÇARLAR.
2. GRUPTAKİLER-YILANLAR VE KÖPEKLERDİR.
3. GRUPTAKİLER-GELİRLER VE GİDERLER. 

CİNLERİN MESKENLERİ

Zeyd B.Erkam dan (R.A) rivayet eden bir hadisde Allah Resulu (S.A.V) şöyle buyurmuştur ;
“ şu hurma öbekleri şeytanların meskenleridir. Sizden biri ıssız bir yere girdiğin de şöyle desin… Allahım Hubs ve Habaisten sana sığınırım.
“ Hubs (cinlerin erkekleridir), Habais ise (dişileridir).
İbn-i Teymiye şöyle demiştir; Cinler genellikle harabe ve çöllerde, hamamlarda, hurma öbeklerinde, çöplüklerde, türbe ve mezarlıklarda bulunurlar.Genellikle şeytani işlere bulaşmış kimselerin mezarları civarında da cinlerin sık bulunduğu görülmüştür. Cinlerde Şeytanlar gibi bu tür mekanları sığınak olarak kullanırlar.

Müslüman hanelerin den hiçbir hane yoktur ki çatısının altında Müslüman cinlerden bir cin Bulunmasın. Onlar öğle yemeklerini yerken cinlerde inip onlarla beraber yerler.akşam yemeklerini yerken de yine onlarla birlikte sofrada olurlar. Allah o hane halkına gelecek tehsitleri onlarla savar.


CİNLERİN YİYECEKLERİ

Allah Resulü (S.A.V) sahabeye de şöyle buyurmuştur : Tezeklerle taharetlenmeyin çünkü onlar kardeşlerinizin yiyeceğidir.(Sahih-i Müslim 450 Ebu Davut 84-Tirmizi3258 Ahmet B.Hambel)

Tabiî ki yiyecekler mü-min cinler için geçerlidir. Kafir cinlere gelince onlarda Allah(c.c)’in adının anılmadığı her şeyi yerler. Allah(c.c) Resulünun (S.A.V) şu buyruğunda bunu teyit etmektedir “Şeytan üzerine Allah(C.C)’in adının anılmamış her yiyeceği helal görür (Sahih-i Müslim) Cinler bunlar dışındaki yiyecek ve içeceklerden Allah’ın adi anılmamış olanları yiyip içebilirler.

CİNLERİN ŞEKİL VE SURETLERİ

Cinler insan ve hayvan suretlerinde yaratılmışlardır. Yılan akrep ve benzeri hayvanlar suretinde bulundukları gibi deve, inek, koyun, merkep ve insan suretinde de bulunurlar Cin ve şeytanların görüldüğü birçok farklı suretler daha bulunmaktadır. Ayrıca aşagıda sıralamış olduğumuz şekillere de girebilirler.

•) Adam suretinde
•) Kadın suretinde
•) Delikanlı suretinde
•) Zenci köle suretinde
•) Kedi suretinde
•) Köpek, yılan, çiyan suretinde
•) Fil suretinde
•) Renkten renge giren surette
Cinler yukarıda belirtilen bu şekil ve suretlere rahatlıkla girebilirler.

CİN VE CİN YOLDAŞLARI

Bazı medyumlar (mürşidi olmayanlar)’la mahalle hocaları falcılar kahinciler ile cin yoldaşlar arasında çok sıkı, ilişkiler bulunmaktadır.Bazı kadın veya erkek bu tür kimselere gittiklerinde hiçbir şey söylemeden bu kimselere giden şahısların hemen hane adlarını baba adlarını anında söylemekteler. Daha önce hiç tanımadıkları halde sanki onları çok yakından tanıyorlarmış gibi konuşmaları bu tür “sapık” kimselere duyulan güveni çok daha fazla arttırmaktadır. Bu kimseler el veya kahve falına bakma talih okuma gelecekten haber verme yada ruh çağırma seanslarında da olabilmektedir. Şunu hemen belirtmemiz gerekir ki ruh çağırma diye bir şey yoktur. Gelen veya geldiği iddia edilen şey o kişinin göz boyaması veya cin gelmesinden başka hiç bir şey değildir. Mürşidi olmayan medyum su falına el falına veya kahve falına bakan ya da sıfatı ne olursa olsun bu tür “sapık” işlerle uğraşan kimselerin hizmetlerinde çalışan bir cinleri vardır. Bu hizmetçi cinin görevi gelen kimsenin yoldaşi olan cin veya şeytanla temas kurmak ve müşteri ile olan bütün sırları ondan öğrendikten sonra efendisine aktarmaktadır. Böylelikle “falcı ve kahinci” gelen kimsenin hayatı ile ilgili birçok sırrı bir çırpıda öğrenmekte ve ona söyleyerek güvenilirliğini arttırmaktadır. Onun için bu tür kimselere gitmeden evvel de iyi düşünmek gerekir..

Cinlerin Kendini Tanıtarak İletişim Kurmaları 

Bu çesit CİN -insan ilişkisi, genellikle CİNlerin insanları zorla kendi kaydı altına alması şeklinde meydana gelir… Daha çok kadınlarda görülen bir yoldur… Özellikle, asabî huylu kadınlar ile, doğum ertesinde ve ateşli hastalıklar veya kazalar sırasında bu bağ kurulmaktadır… Bu durumun sebebi beynin o andaki bedenin çeşitli yerlerindeki aşırı faaliyetlerle meşgul olması ve bu sebeple, “insan”in istediği şekilde beyinde hâkimiyet kuramamasıdır… Nitekim bu zayıf anda CİN o kişinin beynindeki ilgili merkezinde hâkimiyetini kurarak, ona istediği gibi görünmekte ve artık zorla istediğini yaptırmaktadır…

Bu zorla istediğini yaptırma işini, bazen kişinin beynindeki acı duyma merkezine verdiği impulsla onun acı duymasını sağlayarak gerçekleştirmekte; bazen de korku merkezini uyararak, onun ufak bir şeyden büyük korku duyarak o şeyi yapmasını sağlama şeklinde ortaya çıkmaktadır. Her halde yapılan iş, kişinin beynindeki belirli bir merkeze belirli oranda dalga sinyaller verilerek uyarılması ve böylelikle o kişide istenilen tesirin meydana getirilmesi şeklinde olmaktadır…

Nitekim ileride de açıklayacağımız gibi, gene medyumların transa geçirilmesi halinde bu hal aynen ortaya çıkmakta, önce kişinin kendini serbest bırakması istenmektedir ki bundan da amaç, “insan”ın beyin üstündeki kontrolünün azalması ve böylellikle iletişim kurulmak istenen CİN nin hâkimiyetinin kolaylıkla sağlanmasıdır… Bu tip bağlantılarda kadınlar kendileriyle iletişim kuran CİNnin son derece yakışıklı bir erkek halinde göründüğünü ifade etmektedirler…

Açık bir şekilde kadınlar veya genç kızları kendilerine bağlayan CİNler genellikle onlarla evlenmekte ve cinsi münasebette bulunmaktadırlar… Bu münasebetler sırasında kadın, CiNni bir cisim şeklinde görmekte ve onunla aynen bir insan olan erkekle münasebette bulunuyormuş gibi temasta bulunmaktadır… Ancak CİN`in maddesi olmaması nedeniyle burada akla şu sual gelmektedir:

-Acaba tam bir madde hâline geçemeyen CİN, nasıl olup da bu temas sırasında insan CİNsine ait bir kadını tatmin edebilmektedir?.. Bu gibi durumlarda CiN, o kadının beynindeki seks merkezini uyararak onun tatmin olmasına sebep olmaktadır ki; beynin bir merkezine elektrosok verilerek kişiye istenilenin nasıl yaptırılabileceğini fizyoloji sahasındaki bilim adamları çok iyi bilmektedir…

Yine bu tip ilişkiler sadece insan CİNsinden kadın ve CiN sınıfından bir erkek arasında olmayıp; CİN sınıfından kadın ve insan CİNsinden erkek arasında da meydana gelmekte; hattâ CiNlerin homoseksüel ilişkiler içine dahi girdikleri dile getirilmektedir … Bütün bu tip ilişkilerde ortak olarak tesbit edilen husus, CİNlerden birisinin sadece kendi tarafından gelen bir arzuyla ve zorla insanı kendine tâbî etmesi şeklinde olmaktadır… Genellikle zorla tâbî duruma düşen insan bundan şikayetçidir. Meydana gelen olaylar, insanın istemediği şekilde olmaktadır…

Nitekim bu çeşit vakalarda özellikle insan CİNsinden kadın ile CiN sınıfından erkek arasında olan ilişkilerde kadın dış dünyasından iyice sıyrılmakta, çok defa bir odaya kapanmak istemektedir…

Eğer kendisiyle ilişki kuran CİN dini deyimle “suflî” cinstense yani ataist – (dinsiz) ise, o kadını yıkanmaktan men etmektedir… 

Buna karşılık bazı olaylarda ise tam aksi görülmekte ve bu kezde  kadında devamlı olarak yıkanma isteği görülmektedir… Hatta bazı olaylarda öyle orjinal durumlar meydana gelmektedir ki; kadın CİNLE olan ilişki ertesinde, kendi başına bırakıldığında geçirdiği hoş olmayan durum sonunda bir şok geçirerek, saatlerce banyoda kalıp sürekli yıkanmaktadır…

Tıp, bugün bu durumları tesbit edemediği için pozitif ilim olarak, hastayı elektro – şokla tedavi yapmaya çalışmaktadır ki, bu da netice alınmasını sağlamamaktadır bu tip olaylarda… Çünkü, elektro – şok sonunda, kişinin beyin hücrelerinde kaba bir deyimle bir sarsıntı ve düzensizlik meydana gelmekte ve bu durum yani yatışma hâli o kişideki iyileşmeden dolayı olmayıp; sadece, geçirdiği şok`un meydana getirdiği sarsıntıdan ileri gelmektedir…

Genellikle “nefesi kuvvetli kişiler” tarafından bu tip olayların düzeltilmesine de rastlanmaktadır ki, ileride “okumanın CİNLER üzerindeki etkisi” adlı bölümde bu durumun bilimsel açıklamasını yapmaya çalışacağız… CİNLERİN açıktan bildirerek veya göstererek insanlarla ilişki kurmaları iki yoldan olmaktadır demiştik…

Eğer CİN yukarıda açıkladığımız şekilde bir ilişki kurmak isterse, bu İslâm dini dışındaki yollar görüntüsü altında incelenmektedir… Ki bunlar genel olarak “suflî yol” adıyla anılmaktadırlar…

Bu açıkladığımız tür ilişkiler dışında da insanları zorla sefil bir hayat ve kir – pas içinde yaşattıkları, günümüzde birçok olaylarda tesbit edilebilmektedir…

“CİNlerin” insanları kolaylıkla kandırıp hükmedebilmeleri için öncelikle tercih ettikleri yol; onların islam kaynaklarından gelen bilgilerle bağlantılarını kopartmak ve bu yolda telkinlerde bulunmak çizgisindedir… Çünkü kendileri hakkında hep en geniş bilgi İslam kaynaklarında vardir… Onların bu bilgilerden yoksun kalmalarıyla birlikte, çok kolaylıkla kandırılabilmeleri elbetteki kendileri için son derece önemli bir avantaj olmaktadır.

İnsan bilmediği tehlikeye karşı elbette ki tedbir de alamaz!.. CİNLER de işte bu yüzden insanların kendilerini bilmelerini istemezler… Ki böylece kendilerine karşı önlem alnmasın!… “İNSAN-I KÂMİL” kitabı yazarı büyük evliyaullah`tan Abdülkerim Ceyli, adı geçen kıtabında “yedi kat yer ehli” bölümünde, dünya atmosferi içerisinde yaşayan “CİN”lerin yedi sınıf oluşundan söz ederken en zayıf takımının ikinci kat arzda yaşayanlar olduğunu anlatarak, bunların, insanlara, tefekkür mekanizmalarını bloke ederek etki ettiklerini söyler…

“İfrit” adını taşıyan en şerlilerinin beşinci kat arzda (yeryüzü semâsı birden yediye kadar yükselir) yaşamakta olduklarından söz eden Ceyli, altıncı ve yedinci katta yaşayanlara ise hiç bir insanın söz geçiremediğini anlatır. içinde yaşadığımız İslâm toplumunda en şerli faaliyetleri elbetteki bize göre sureti Hak`tan görünerek, insanları saptırmalarıdır… CİN`lerin sûreti Hak`tan görünerek insanları İslâm`dan uzaklaştırmaları bir kaç seviyeden olmaktadır…

Fal ve büyüyü “hocalık” kisvesi altında yapmak en alt seviyedir… Evlilik ve ya başka bir nedenle “CİN”le ilişki kuran kişi, bağlantılı olduğu varlığı kullanarak, geçmişe dair haberler vermekte ve geleceğe yönelik, ihtimaller hesabına dayalı bir şekilde güya olacaği söylemektedirler…

Oysa geleceğe dönük söylentilerin çok büyük bir kısmı doğru çıkmayacaktır…islâm’a göre fal baktırmanın, büyü yaptırmann yeri de dinde yoktur. Bu önemli bir suçtur. Büyük vebaldir!.. Büyük günahlardandır!..

a- VAHDET…
b- KADER… 

Gerek farkında olmadan CİNNi tesir altına girip kendini mürşid veya evliya sanan kişiler; gerekse de gerçekten CiN lerle ilişkide olanlar, bu konulara girmekten kesinlikle kaçınırlar..

Bu iki konu “CiNlerin, akıl zayıflıkları” sebebıyle uzak durdukları ve bağlılarını da uzak tutmaya çalıştıkları iki konudur.. Gerek “CiNLER”, ve gerekse de bilerek veya bilmeyerek onlara tâbî durumda olanlar, insanları, bu iki ilmi öğretmeyi hedef alan tasavvuftan uzak tutmak için ne kadar başka ilim varsa, bunların hepsiyle meşgul ederler…

Nerede sizi “vahdet” ve “kader” ilminden uzak tutmaya çalışan bir kişi görürseniz orada “CİNni” izlerin mevcudiyetini öncelikle araştırabilirsiniz…
“CİN”lerin insanları bu iki ilimden uzak tutmaya çalışmasının ana sebebi öncelikle kendilerinin bu konuda yetersizlikleri sebebiyle kolaylıkla foyalarının ortaya çıkabilmesi; ikinci olarak da insanların bu iki ilimle hayâllerinde yarattıkları tanrıdan kurtularak “ALLAH”ı idrâk edip gerçek “tevhid” ehli olma şanslarının çok büyük olmasıdır… Elbette ki bu durum da CİNlerin hiç hoşlarına gitmemektedir… Çünkü “İBLiS”in DÖLÜ OLAN CİNLERİN “ALLAH”a karşı bütün insanları saptırma iddiaları mutlaka vardır!.

CiN`lerin, İslâm`ı kabul ettiğini söyleyen topluma verdikleri zarar, onların ölümötesi yaşamda ihtiyaç duyacakları enerji (nur) den mahrum kalmalarının oluşturacak fiiller telkin etmek sûretiyle meydana gelir… Tasavvuf ehline ise, onları işin hakikatına yöneleceklerine, detaylarında oyalamak sûretiyle zarar verirler . İyi ahlak, yasaklardan kaçınmak, ibadet tasavvufun değil şeriatın konusudur!..

Eğer kişi, tasavvuf toplantılarında, bu saydığımız şeriatla ilgili hususlarla vakit geçiriyorsa, o henüz tasavvufla ilgilenmeye başlamamıstır. Tasavvuf, şeriatla ilgili bu hususların üzerine binâ edilen “VAHDET SIRRINA ERMEK” amacına yönelik çalışmalar ile başlar… Ki bu da ilgili eser ve kişilerden araştırılabilir. Bunlar genellikle müslüman CİNlerdir… Kişiye çeşitli basit dinî bilgiler verirler… Verdikleri bilgilerin pek çoğu doğru da olabilmektedir… Genellikle dini bilgilerden uzak kalmış bölgelerde bu çeşit durumlar tesbit edilmektedir… Bazı evlerde de bu tipte kişiler mutlaka görülmektedirler…
Ancak yukarıda her iki şıkta da bahsettiğimiz olaylarda, CİNlerle iletişim kuran kişiler, dış dünyanın CİNleri bilmemesi ve hatta bu gibi şeylerden bahseden kişilerle alay etmesi sebebiyle, durumlarını açıklamamakta ve bu yüzden de bu tip olaylar çok güç tesbit edilmektedir…

 Cin’in lugattaki manası gizliliktir, görünmeyen gizli varlıklar demektir. Cinlerin asıl suretini gören olmamıştır. Cinlerin hakikatini göremeyiz. Çünkü cinler metafizikdir manadır  görülmeyecek kadar latif varlıklardır.

                    Kur’an’de iki yüzden fazla ayetler cinlerin yaratılışından varlığından insanlardan önce yaratıldığından bahseder ayrıca özellikle kuran’ın 72. suresi olan 28 ayetten müteşekkil cin suresi hep cinlerden bahseder. Bu bakımdan mutlak bir varlık olarak cinlerin inkarı İslam inancına göre mümkün değildir. Pozitif ilim de cinlerin varlığını ve görünmez olduklarını kabul etmektedir.

                    Cinler dünyadaki insan sayısının beş katıdır. Ömürleri 800 ile 1000 yıldırhatta daha fazladır.  insanlar gibi hayat şartları var. Birbirleriyle evlenebilir, hatta çoluk çocuk sahibi olabilirler.

                    İnsanları, dağları, taşları, ağaçları, yerleri, gökleri, denizleri ve nehirleri yaratan Allah, tıpkı onlar gibi birer varlık olan cinleri de yaratmıştır. Cinler de Allah (C.C.) tarafından yaratılmış olan tüm varlıkların gözle görülmeyen birer fertlerdir. Kur’anın ifadesine göre asıl maddeleri ateştir. Son derece latif ve ince cisimli oldukları için, gözle görülmezler. Tıpkı nurani olan melekler gibi. Onların gözle görünmemesi yokluklarını gerektirmez. Vardırlar ama görünmezler. Varlıkları Kur’an ve hadislerle sabittir. İnkarı mümkün değildir.

                BÜYÜK ALİM ŞEYH ŞA’RAVİ  buyururlar ki; ” Gaybi işlerde dini meselelere gelince, bunlara iman etmek vaciptir. Mahiyetini ve keyfiyetini bilmesek bile. Çünkü imanın bir zirvesi vardır ki, o da Allah’a iman etmektir. Bir kere kendi isteğinle Allah’a iman ettin mi? Aklınla zirvenin altına girdin mi? Aklın alsın, almasın Allah’ın her dediğini kabul etmek zorundasın. Çünkü bilmemek ve görmemek de hiçbir zaman delil sayılmaz.Çünkü maddeyi gören gözler, manaya da inanmak mükellefiyetindedir. Yani bir şeyin varolduğunu bilmemek, o şeyin yok olduğunu göstermez.

                  A raf Suresi    Ayet : 27     Sayfa : 154

“Ey Adem oğulları, çirkin ve ayıp yerlerini kendilerine göstermek için ebeveyniniz olan Adem ile Havva’nın elbiselerini soyarak, şeytan onları nasıl cennetten çıkardı ise, sakın size de bir bela yapıp, sizi saptırmasın. Çünkü şeytan ve kabilesi kendilerini göremeyeceğiniz yerlerden onlar sizi görürler. Biz şeytanları iman etmeyenlere dostlar yaptık.”

Ayet-i Kerime’den anlaşılıyor ki, insanlar cinlerin asıl şekil ve suretlerini göremezler. Ancak herhangi bir kılığa girerlerse mümkündür. Ama cinler her surette ve her zaman insanları görürler.

                    Hicr Suresi    Ayetler: 26 ve 27    Sayfa: 264

“Andolsun ki, biz insanı balçık haline gelmiş, kuru bir çamurdan yarattık.” “Cinleri de sizden önce, dumansız, azgın ve şiddetli ateşten yarattık.”

                    Rahman Suresi    Ayetler: 14 ve 15    Sayfa: 532

” İnsanı kurumuş, kerpiç haline gelmiş kuru bir çamurdan yarattık. “ ” Cinleri de dumansız bir alevden yarattık. ”

1. İnsanların arasında bulunan, yerleşen ve göç eden cinlere, AMMAR denir.
2. Çirkinleşip şirret haline gelen habis karekterli olanlara cinlere ŞEYTAN denir.
3. Çocuklara musallat olan cinlere ERVAH denir.
4. Yaramaz ve güçlü cinlere de İFRİT adı verilir. 5…Cinsiyeti erkek olana HUBS kadın olana ise HEBAİS denir. 6…İnsanlarla birlikte olana MİR denir. 7… Habis karekterli olan şeytanın en üst düzeyde olanına MARİD denir.

a. Kanatları vardır kuş gibi uçarlar.
b. Yılan, kedi, köpek, manda, keçi ve haşere hayvanlar şeklindedir.
c. Diğer bir sınıftır ki onlara hesap ve ceza vardır.

CİNLERİN   ÖZELLİKLERİ

1.Cinlerin kılıktan kılığa, şekilden şekle girme özellikleri vardır.

Cinler bir çok kılığa girdikleri gibi, daha çok insan kılığına da girmeleri mümkündür. Enfal Suresi    Ayet: 30    Sayfa: 181 ayetindeki ifade aynen şöyledir; Bir gün Kureyş kafirlerinin ileri gelenleri bir araya gelip,  ‘Muhammed’i hapsedelim mi? Öldürelim mi? Veya Mekke’den sürelim mi? ‘  diye birbirleriyle istişare ederken, cinlerin ilk yaratılanı şeytan, namı diğer iblis, üstü başı pis, kötü bir insan kılığında bunlara yanaşıp, öldürmeleri için vesvese ile telkin etmiştir.

                Hz. Ayşe validemiz bir gece cinler tarafından yatağından kaldırılarak yüksek bir mahkemenin huzuruna getirilir.  sebebini sorunca cinler aleminden bir müslüman cini öldürdün. Bunun mahkemesi görülecek, denildi. O da: Ben nerede bir cini öldürdüm dedi. Sen Kuran-ı Kerim okurken, bizim müslüman cin kardeşlerimizden birisi bir yılanın içine girerek seni dinlemeye geldi. Siz hanenizde o yılanı görünce öldürdünüz. Dolayısıyla içinde bulunan kardeşimizde öldü. Bunun hesabı görülecek. BuHadisenin sonunda barış ve anlaşma yapılarak. Olay tatlıya bağlandı.

                Cinler insanlar gibi canlı, şuurlu, ve akıllı varlıklardır. Yalnız akıl ve muhakeme konusunda insan daha üstündür. Cinlerin sürat ve görüntü verme, geçmişe gidip gelme gibi bizden üstün tarafları da vardır. Bununla beraber bizim gibi onların da ruhları vardır. Ruh sayesinde canlı kalmaktadırlar. Aramızdaki fark bizim ruhumuz molekül yığını yeni maddedir. Cinlerin ruhu ise bir enerji akımının içindedir.Cinlerin insanlardan üstünlük vasıfları nasıl evliyalarımız, gavslarımız ve velilerimiz varsa takvada üstünlük gözettiğimiz gibi müslüman cinlerdede aynısıdır. takvalı ve üstünlük kazanan müslüman cinlere ALLAH CC makam ve görev verir bu cinlerde çoğu zaman insanlara yardım yapar.mesela büyü çözmede çok tesiratları olur yardım ederler.

2.Hızlılık özellikleri vardır.

Cinler sesten hızlıdırlar. Titreşim hızlılıkları saniyede 300.000 km den fazladır. Bir saniyede Dünyanın bir yerinden diğer yerine ulaşacak hızlılıktadırlar.

                    Neml Suresi    Ayetler : 38 ve 39    Sayfa : 381

“Süleyman cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil adamlarına dönerek, -Ey ileri gelenler, Yemen Sultanı olan Belkıs, Müslüman olarak gelmeden önce, tahtını, yetkisini bana hanginiz getirecek dedi.” “Cinlerden bir ifrit, -ben o tahtı sana yerinizden kalkmadan getiririm. Benim buna gücüm yeter, ona hiç bir zarar vermeyecek kadar, güvenilir ve eminim- dedi”

Yukarıdaki ayetin ifadesinden anlıyoruz ki, Hz. Süleyman Belkıs’ın tahtını Yemen’den getirmek isteyince, bir cin  ‘ Sen makamından kalkmadan,ben onu sana getiririm. Benim buna yetecek gücüm var ‘ demiştir. Süleyman (A.S.) Kudüs’te, getirilecek taht ise Yemen’deydi. Onu bir saniyede getirmek büyük bir hız ve büyük bir güce sahip olmak demektir.

                  3.Semaya çıkıp, semadaki haberleri çalıp öğrenme özellikleri vardır. Ancak, Hz. Peygamber’ in   doğumundan sonra bu yasaklanmıştır.

Peygamber Efendimiz (SAV)  yanında bulunan arkadaşlarına; ” Herkese cinlerden bir arkadaş verilmiştir” buyurdular. Sahabe ; “  Ya Resulullah sana da mı cinlerden bir arkadaş verildi? ” diye sorduklarında, Resulullah; “Evet, bana da cinlerden bir arkadaş verildi. Ancak Allah ona karşı beni güçlü kıldı. O cin müslüman oldu. ”  buyurdular.

Cinler de inanlar gibi Allah’a ibadet ve itaat etmekten mesuldurlar. Bunlara akıl verildiği için yaptıkları işlerden sorumlu olurlar. Bu itibarla akıl sadece insanlarda, cinlerde ve meleklerde vardır. Hayvanlarda akıl yoktur. Zeka, his, içgüdü ve ilham vardır. İpek böceğinin ipek, arının bal yapması zekası, içgüdüsü ve ilhamı sayesinde olur.

                     Şuara Suresi    Ayet: 212    Sayfa: 377

” Şüphe yok ki cinler semaya çıkıp oradaki haberleri öğrenmelerinden, meleklerin sözünü işitmelerinden, gayb haberlerini öğrenmelerinden azledilmişlerdir. ”

                    Mülk Suresi    Ayet: 5    Sayfa: 563

“Yemin olsun ki en yakın semayı kandillerle, yıldızlarla süsledik ve onları şeytanlar için atılacak taşlar yaptık. Bu taşlar meleklerden sır çalmaya gelen şeytanları öldürür veya sakatlar. Ve o şeytanlara çılgın ateş azabı hazırladık.”

                    Cin Suresi    Ayetler: 8 ve 9    Sayfa: 573

“ Cinler – Doğrusu biz semayı yokladık da, onu bekçiler ve gök taşları ile doldurulmuş bulduk.- “ “ Halbu ki biz Peygamberin gönderilmesinden önce, haber dinlemek için gök yüzünün bazı yerlerinde otururduk, haberleri öğrenirdik. Fakat şimdi kim haberleri dinleyecek olursa, kendisini gözetleyen yalın bir ateş buluyor. ”

Hz. Resulullah’ın doğduğu gece aşağıdaki sıralayacağım hadiseler ve mucizeler meydana gelmiştir.

1. Kabe’deki lat, uzza ve menat gibi kafirlerin taptığı yüzlerce put yere serilmiştir.
2. İran kısrasının MEDAYİN şehrindeki sarayının burçları yıkılmıştır.
3. Mecusilerin yani ateşe tapanların bin yıldan beri yanan ateşi aniden sönmüştür.
4. Mukaddes sayılan SAVA gölünün suyu çekilerek kurumuştur.
5. ŞAM tarafında bin yıldan beri kuru bir vadi olan ve suyu akmayan SEMAVE nehri dolup taşarak akmaya başlamıştır.
6. Hazreti  Peygamberin   doğduğu   geceden  itibaren  şeytan  ve   cinlerin  gayb   haberlerini  öğrenmeleri  için   semaya  çıkmaları yasaklanmıştır. Böylelikle kahinlere, sihirbazlara gayb haberlerini veremez olmuşlardır.

CİNLERİN   MELEKLERDEN   FARKI

1. Allah melekleri nurdan, cinleri ise ateşten yarattı.

                    Sad Suresi    Ayet: 76    Sayfa: 458

“ İblis,  ‘ Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. O’nu ise topraktan yarattın. ‘  dedi. “ Bu ayetin ifadesine göre, cinlerin mutlak suretle ateşten yaratıldığının kanıtıdır.

Hz. Peygamber buyuruyor ki;

” Melekler nurdan, şeytan ateşten, insanlar topraktan yaratıldı. ”

                    2. MELEKLER Allah’a isyan etmezler. ŞEYTAN Allah’a isyan etti.

                    Kehf suresi    Ayet : 50    Sayfa : 300

“ Biz meleklere Adem’e secde edin dediğimizde İBLİS hariç hepsi secde etti. İBLİS cinlerdendi ve Allah’ın emrinden harice çıktı.  ‘ Ey insanlar, beni bırakıpta iblis ve onun zürriyetini dostlar mı ediniyorsunuz ?  Halbuki onlar size düşmandırlar. Zalimler için ne fena bedel. ‘ “  Bu ayetten anlıyoruz ki, şeytanlar cinlerin isyan eden ve Allah’ın emirlerine karşı çıkan gurubudur.

                    Tahrim suresi    Ayet : 6    sayfa : 561

“O melekler Allah’ın emrettiği hususlarda asi gelmezler, isyan etmezler, emir olunduklarını yaparlar. Allah’a baş kaldırmazlar. ”

3. MELEKLER, yemezler, içmezler, üreyip, çoğalmazlar. CİNLER ise, yerler, içerler, üreyip, çoğalırlar. Sayıları insanlardan daha çoktur. Cinlerin latif ve ince varlık olmaları, üreyip çoğalmalarına engel değildir. Kendilerine iyiliği dokunan insanları ödüllendirirler, saygısızlık yapanları da cezalandırırlar. Bazı insanları etki altına alıp kendi isteklerine alet ederler veya kötü işler yaptırırlar. Hatta bazen insanlara aşık olan cinler bile vardır, bu durumda sevgililerini kaçırarak onlara sahip olurlar. İslamiyet açısından, iyi huylu “müslüman cinler” ve kötü huylu “kafir cinler“ de vardır. Bu tür cinler daha çok büyücülükle uğraşanların ilgisini çekmektedir. “Huddam” (hizmetçiler) adı altında bulunan bu cinler sayesinde hastalıkların iyileştirildiği, kötülüklerin defedildiği ve bir takım doğaüstü olayların meydana getirildiği varsayılmıştır.

CİNLER   NEREDE   YAŞARLAR

BİLAL BİN EL-HARİS ‘ den rivayettir :”Bir yolculuk sırasında Resulullah’la birlikte bir yerde konakladık, defi hacet için dışarıya çıktılar. Bende peşinden ibrik götürdüm. Yanına yaklaştığımda bazı insanların birbirleriyle kavga eder gibi, ağız dalaşı yaptıklarını gösteren sesler işittim. Hiç böyle ses işitmemiştim, sonra Resulullah geri döndüler, kendisine YA Resullullah ; senin yanında bazı erkeklerin kavga seslerini duydum.

                   Ama ağzından konuşan kimseyi görmedim, dedim. Rasulullah (SAV) müslüman cinler ile müşrik cinler birbirleriyle kavga edip, çekiştiler, beni aralarına hakem tayin ettiler. Kendilerini bir yerlere yerleştirmemi istediler. Ben de müslüman olan cinleri köy ve dağlara, müşrik olan cinleri de, dağlarla denizler arasına yerleştirdim buyurdular. “ Ayrıca cinler hamamlarda, mezarlıklarda, pis yerlerde, ahırlarda, çöplüklerde, ıssız yerlerde, duvar deliklerinde ve ağaç kovuklarında yaşarlar.

Peygamber Efendimiz(SAV); ” Bana Nusaybinli cinlerden bir grup geldi, iyi cinlerdi. Benden yiyecek istediler, bende Allah’a dua ettim. Rastladıkları kemik ve tezekler onların yiyecekleri  olsun.  Tezek ve kemikle taharet almayın. Çünkü onlar cin kardeşlerinizin azığıdır.” buyurdular. Cinler insan artıklarını yerler. Cinlerin yemekleri besmele çekilmeden yenen yemeklerdir. Ayrıca tezek ve kemikler de onların yiyecekleridir.

                    Cinlerin insanlar gibi sosyal hayatları vardır. Onların da düğünleri, şenlikleri, toplantıları, seminerleri, konferansları vardır. Üreyip çoğalırlar. Yerler, içerler. Fakat onların yeyip içmeleri, koku duyusuyladır. Nefsani olarak doyarlar. Ayrıca cinlerin para kuru soğan ve sarımsak kabuğudur. Bunlar kesinlikle yakılmayacaktır. Aksi halde cinlerin hışmına uğrarsınız, yani zarar görürsünüz.

İNSANLAR   CİNLERLE   İRTİBAT KURABİLİR

İnsanlar cinlerle irtibat ve iletişim kurabilirler. Bu mümkündür. Ancak cinlere hükmedemezler. Cinleri tahakküm altına alamazlar. Bu yetki , Kuran’ın ifadesine göre Hz. Süleyman (A.S.)’a verilen bir yetkidir. Hz Süleyman’ın camdan sarayı vardı bu sarayı cinlere yaptırmıştır. Cinler metafizik aleminin sakinleri olması itibariyle, enerji ve ışından ibarettir.

Ben ve benim gibi özelliği olan insanların cinlerle konuşması mümkündür. Fakat bu konuşma, bu görüşme, bu irtibat ve iletişim fizik aleminin sakinlerinden olan insanlarla konuşur gibi değildir, çünkü insanlar metafizik değil fizikseldir ve molekül yığınından ibarettir. Beynimize gelen manyetik akımı sese dönüştürürüz. Bir çok insanların da beynine manyetik akım gelir. Ancak sese dönüştürmek, iletişim ve irtibat kurmak ayrı bir sanat, ayrı bir hüner, ayrı bir beceri ve ayrı bir özelliktir.

Bazı insanların fizik aleminden metafizik alemine geçişleri mümkündür. İmam-ı Rabbani, İmam-ı Azam, Abdulkadir Geylani, Muhiddin Arabi, Mevlana Halid-i Bağdadi bunlardan bazılarıdır.

                    İnsan ruhu metafizik aleminde cinlerden daha hızlı, daha kabiliyetli ve daha kuvvetlidir. Hz. Süleyman (A.S.) cinlerden insanlardan ve kuşlardan  müteşekkil askerine, Sebe melikesinin tahtını hanginiz bana getirir dediğinde cinlerden bir ifrit, yerinden kalkmadan getiririm dedi.

                    Ehli kitaptan ve veliyullahdan olan  ayrıca Hz. Süleymanın veziri Asaf bin Berhiya ismindeki bir zat, gözünü kırpmadan getiririm dedi. Tahtı yanında gören Hz. Süleyman . “Bu hal, bu kuvvet ve bu kudret mutlak ve mutlak Rabbimdendir.” deyip Allah’a şükr etmiştir.

                    Sad Suresi    Ayetler : 35, 36 ve 37     Sayfa : 456

“Ey Rabbim, bana öyle bir mülk, yetki ve ruhsat ver ki. Benden sonra hiç kimse de olmasın, muhakkak sen bütün dilekleri verensin, VAHHAB’ sın.” “Biz rüzgarı onun emrine bağlı kıldık, emri ile istediği yere rahatça akar giderdi.” “Cinleri de onun emrine bağlı kıldık. O cinlerin kimisi bina ustası, kimide dalgıçtı.”

                        Enbiya suresi    Ayetler: 81 ve 82    Sayfa : 329 ve 330

“ Süleyman’ ın  emrine esen rüzgarı verdik ki, bu rüzgar O’ nun  emri ile içine bereketler verdiğimiz yere (Şam’a ) esiyordu. Biz her şeyi biliyorduk. ” “ Cinlerden O’ nun için dalgıçlık edenleri ve daha başka işte çalışanları emrine verdik. Ve hep onları zapteden bizdik. “

Bu ayetlerin ifadelerinden anlıyoruz ki, Hz. Süleyman bina ve duvar ustalarına hanlar hamamlar, çeşmeler ve mescitler yaptırıyordu. Hatta Kudüsdeki Mescid-i Aksa’yı  cinlere yaptırdığı mütevatirdir. Cinlerin dalgıçlarına da Kızıldeniz’ den  inci ve mercan çıkarttırıyordu.

                        Neml suresi    Ayetler : 17 ve 18    Sayfa : 379

“Birden Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan teşekkül eden orduları toplandı. Bütün bunlar toplandığı yerden sevk ve idare ediliyorlardı.” “Nihayet Süleyman ve insanlardan, cinlerden, kuşlardan müteşekkil ordusu Şam’ daki karıncası bol olan, karınca vadisine vardıkları zaman, karıncaların hükümdarı olan bir karınca şöyle dedi; ’ Ey karıncalar, yuvalarınıza girin Süleyman ve müteşekkil ordusu sizi fark etmeyerek ezip geçmesin. ‘ “

Ayetlerin ifadelerinden özet olarak anlıyoruz ki, cinleri tahakküm altına alanların HZ. Süleyman gibi bir güce sahip olması gerek.

CİNLER İNSANLARI ÇARPARLAR MI ?

                        Bakara Suresi    Ayet : 275     Sayfa : 48

“Faiz yiyenler, mahşer günü kabirlerinden, cinlerin çarptığı kişiler gibi kalkarlar”

Cinler bir nevi yelden ibarettir. İnsan ise sürekli nefes alır verir, bu yüzden cinler herhangi bir yerinden insan bedenine girerler. Bu şekilde vücudun herhangi bir organına rahatça tesir eder. Cinler ateşin duman tarafından yaratılmıştır. Duman ise insan vücuduna rahatlıkla girebilir. Sigara dumanının girmesi gibi. Ekseriyetle beyine yerleşirler.

                Çünkü oradan diğer uzuvlara kolay etki edebilirler. Hastanın dilinden konuşan bazı cinler de beyinde olduklarını haber verirler. Cinler beyine girip orada yerleştikleri gibi Vücudun herhangi bir yerine de yerleşirler. Sebepsiz ağrı ve sancıya sebep olurlar.

Cinler, bazı insanların beynine manyetik akım verirler. O manyetik akım insanın enerji ve elektrik üreten sistemini bozar. Artık o insanın rolantı bozulmuş demektir. Vücudun bazı organlarına elektrik gitmez. İnsanın sinirlerine, beyin sistemine tesir eder. Bu sefer vücudun ürettiği enerji ve elektrik akımı düzensiz hale gelir. En gelişmiş rontgen makinelerinin çekemediği, tesbit edemediği manyetik yaralar ve ağrılar ortaya çıkar. Manyetik akım zamanla hücre düzenine tesir eder. Biyolojik bazı rahatsızlıklara yol açar. Kişi artık psikolojik bir hasta durumundadır.

Bu gibi durumlarda kabiliyetli olup, elinde gözlerinde manyetik yoğunluğu olan kişiler, insanların hangi bölgelerinin hassas olduğunu, menfez ve kanalların nerede bulunduğunu, hangi yerden akım aldığını tespit ederler.

Peygamber Efendimiz(SAV) ;” Şeytan insanoğlunun damarlarındaki kana karışıp, kan gibi akar. ” buyurmuşlardır. Çünkü, cinler insan beynine hulûl etme kabiliyetine sahiptirler. Hatta etki altına aldıkları kişiye bazı bilgilerde verebilirler. Onların insan bedenine girip, beynine yerleştikleri tevatüren doğrudur. Cinlerin kötüleri, insanın bedenine ve aklına verdiği zarar, ilk çağlardan beri iyi bilinir. Ancak bundan daha tehlikelisi, insanın dinine, imanına verdiği zarardır. Tedavisi Kur’ anla mümkündür.

                    ”Şeytanın Allah tarafından üzerine musallat edildiği insanı çarpması doğrudur. Bu Kur’an da açıklanmıştır. Şeytanın çarptığı insanda fiziki değişiklikler yapabilir veya beyin dalgalarını kontrol altına alıp istediğini söyletebilir” insanların cinler tarafından çarpıldığı ve bir takım değişikliklere sebebiyet verdiği teyit edilmiştir. Cinler insan bedeninin tamamına girer. Bedende ağrı sancı ve titreme olur. Uzun zamandır insan bedeninde bulunur.

                     Şeyh Abdülaziz Bin Baz; Cin çarpmasının Kur’an-ı Kerim ile tedavi edilmesinin caiz olduğunu kaydetmiştir. Bu da şeytanın insanı çarpması olayının doğru olduğunu gösteren bir başka delildir.

                    Al’i İmran suresi    Ayet : 175    Sayfa : 74

“ Cin ve şeytanlar sadece kendi dostlarına korku, heyecan ve zarar verir. Siz onlardan korkmayın. Gerçek manada inanıyorsanız, Benden korkun.”   Bu ayetin ifadesinden anlıyoruz ki; Zaaf duruma düşen insanları cin ve şeytanlar insan bedenine verdiği korku ve eziyetten dolayı basiretleri ve idrakları bağlanır. Aklı selim olmazlar, aklı evvel hareketlerde bulunurlar.

                     A raf suresi    Ayet : 200    Sayfa : 177

“ Eğer cin ve şeytanlardan bir korku ve dürtü sizi rahatsız ederse hemen Allah’a sığının. Çünkü O hakkıyla işitendir, her şeyi tam manasıyla bilendir.”

                    Müminun suresi    Ayetler : 97 ve 98    Sayfa: 349

                    “ Ey Resulum de ki, Ya Rabbi şeytanların kışkırtmalarından, taşkınlık, zarar ve vesvese vermelerinden sana sığınırım. Ya Rabbi onların huzurunda olmalarından da sana sığınırım. “

CİN   ÇARPAN   İNSANDAKİ   RAHATSIZLIKLAR

                    A : Cin çarpan insanda uyanıkken olan rahatsızlıklar şunladır:

1. Sebepsiz baş ağrıları, Beyin yorgunluğu
2. Kasılma, sinirlenme, tembellik, ibadet etmekte ve Allah’ı zikretmede zorlanma.
3. Herhangi bir uzuvda doktorların sebep bulamadığı bir ağrı veya sancı olur.

                    B : Cin carpan insanda uyurken olan rahatsızlıklar şunladır:

1. Uzun süre sağ sola döner uyuyamaz ancak, iyice dinlendikten sonra uyuyabilir.
2. Çok korkunç rüyalar görür. Rüyasında muhtelif hayvanlar görür. Uykuda çok ağlar, çok güler veya çığlık atar. Uyurken ah vah eder.
3. Yüksek bir yerden düşüyormuş gibi olur. Rüyasında kendisini mezarlıkta pis yerlerde ve korkunç yerlerde görür.

Aşağıda ki vereceğim sure ve ayetleri okumanızı tavsiye ediyorum.

1. Felak ve Nas sureleri.
2. Fatiha suresi
3. Ayetel Kürsü    Sayfa: 43
4. Al’i İmran suresi    Ayet: 175    Sayfa: 74
5. A raf suresi    Ayet: 200    Sayfa: 177
6. Müminun suresi    Ayetler: 97 ve 98    Sayfa:349  BU  AYETİ KERİMELERİ CİNLİ HASTALAR OKUYUNCA RAHATSIZLANIR. İÇİNDEKİ CİN YAKILMADAN FAZLA OKUMAK HASTAYA ZARAR VERİR.

İlaçların en iyisi Hz. Kuran’dır. Hastaya okunursa hastalığı hafifler. Eceli gelmemiş ise iyi olur. Eceli gelmiş ise ruhunu teslim etmesi kolay olur. Duaların en kıymetlisi ve faydalısı Fatiha suresidir.

Haşr suresi    Ayet : 21    Sayfa : 549

“ Kur’anı bir dağın üzerine indireydim, dağı Allah korkusundan baş eğmiş, yerle bir olmuş görürdünüz. “

Dağı yerle bir edecek kadar etkili, yeri delecek kadar tesirli olan Hazreti Kur’an karşısında, cini de, perisi de, büyüsü de, sihirbazı da hiçbir güç etkili olamaz. Samimi, candan ve yürekten Allah’a bağlanmak şarttır.

MÜSLÜMAN   OLAN   CİNLER

Zariyat suresi    Ayet : 56    Sayfa : 524

“ Biz, cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattık ”

                     En’am suresi    Ayet: 130    Sayfa: 145

” Ey cin ve insan topluluğu, size içinizden ayetlerimizi, hak ve doğru olanı anlatan ve şu korkunç Mahşer gününüzün geleceğini haber verip sizi korkutan Peygamberler gelmedi mi ? ”

Bu Ayet-i Kerimelerden anlıyoruz ki,  cinlerde insanlar gibi Allah’a ibadet etmekle mükelleftir.

                     Cin suresi   Ayet : 11    Sayfa : 573

“ Bize gelince, iyilerimizde var, başka türlü olanlarımız da. Biz çeşitli yollara ayrıldık. “

Bu ayetten anlaşılıyor ki, müslüman cinler de var, kafir cinler de. Müslüman cinler insanlar gibidir, cennete gireceklerdir. Kafir cinler de, kafir insanlar gibi cehenneme girecektir. Çünkü cinlerin de mükellefiyeti vardır.

                     A raf Suresi    Ayet: 179    Sayfa: 175

” And olsun ki, biz ins ve cinden bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onlarla anlayamazlar. Gözleri vardır, onlarla göremezler. Kulakları vardır, onlarla işitemezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir. Hatta daha şaşkındırlar.”

                     Cin suresi   Ayetler : 1 ve 2    Sayfa : 573

“ Ey Resulum de ki,  ‘ Bana vahy olundu. Cinlerden bir gurup, bir taife Kur’an dinlemişler de şöyle demişler, – Gerçekten biz hoş bir ses, hoş bir Kur’an dinledik.“ “ Öyle bir Kur’an ki, hidayete götüren, irşat eden, böylelikle biz O’na iman ettik. Rabbimize asla şirk koşmayacağız- dediler. ‘ “

Bu ayetler cinlerin işitme ve düşünme kabiliyeti olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu ayetler cinlerin Kur’anı dinledikten sonra, orada bulunmayanlara Allah ve Resulıunun doğru yoluna girmeyi, O’nun izinden yürüyerek Allah’ın rahmetini kazanıp, azabından kurtuluşa erişmelerini tavsiye ettiklerini bildirmektedir.

                     Cin suresi    Ayet : 19    Sayfa : 574

                    “ Peygamber namaza durduğu zaman cinler birbirlerini ezercesine Kur’an dinlemek için O’ nun  etrafında toplanırlardı. “

                    Hz. Resulullah ashabıyla UKAZ panayırına giderken  ENNAHL vadisinde sabah namazını kıldırmış. Bir gurup cin namazda okunan Kur’anı dinlemişlerdi. Okunan Kur’anı dinleyen Yemen’de ki bir gurup Nusaybin cinleri idi. Sayılarının yedi kişi olduğu mütevatirdir. Orada bulunmayan arkadaşlarının, yandaşlarının yanlarına gittiklerinde aşağıdaki ayetlerden anlayacağımız şekilde, onları islama, Allah’a ve sakaleyn olan Hz. Resulullah’a tabi olmaya davet etmişlerdir.

                    Ahkaf suresi    Ayetler : 29, 30 ve 31    Sayfa : 507

“ Ey Habibim hatırla ki, cinlerden bir gurubu Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Onlar bunun üzerine vardılar, birbirlerine susun dinleyin dediler. Sonra kendi kavimlerin yanına döndükleri vakit  “ “ Ey kavmimiz biz bir kitap bir Kur’an dinledik. Musa’dan sonra indirilmiş olup, önceki kitapları tasdik ediyor. Hakka ve doğru bir yola hidayet ediyor. “ “ Ey kavmimiz Allah’ın davetçisine icabet edin. Ve O’na iman getirin ki, günahlarınız bağışlansın. Ve sizi acıklı bir azaptan korusun. “

İBN MES’UD (R.A.) şöyle demiştir; ” Bir gece Hz. Resulullah (S.A.V.) ile beraberdik. Aramızdan birden kayboldu. Vadilerde ve dağlarda aradık, bulamadık. O geceyi hep endişe içinde geçirdik. Nihayet sabah olunca birde baktık ki, HİRA DAĞI tarafından geliyor. Kendisine  ‘ Ya Resulullah, Sizi kaybettik, aradık bulamadık. Bu yüzden bütün geceyi endişe içinde geçirdik. ‘ dedik. Şöyle buyurdu;  ‘ Bana cinlerden bir davetçi geldi. Onunla beraber gittim ve onlara Kur’an okudum. ‘ ”

CİNLERLE   EVLİLİK   OLUR MU ?

                    İnsanların cinlerle veya cinlerin insanlarla evlenmesi mümkündür. Fakat ulemanın ekserisi bunu çirkin görmüştür. Hanefi alimleri ise cinlerle evlenmeyi caiz görmemiştir. Çünkü cinsleri aynı değildir.

                    İnsan, hücreleri ve moleküllerin yoğunlaşmasından, cin ise ışın şeklinde bir enerji akımından ibarettir. Farklı alemlerde, farklı boyutlarda, farklı yaratılışta olan insan ve cin; fizyolojik ve biyolojik manada bir araya gelip, birleşmeleri, yani izdivaç etmeleri imkansızdır.

                    Cinler insanlara ancak, his, heves, duygu verebilir. İnsanın şehevi duygularını tahrip edebilir. İnsanın beynindeki şehvet merkezlerini, manyetik akım ile harekete geçirebilir. Beyni hasta olan kişi bu hayali olayı gerçek zanneder. Ben cinle evliyim diye ilan edip, hayal ile hakikatı karıştırmış olur. İzah edeceğim ayette işaret edilen huzur ve sevgi gerçekleşmez.

                    Rüm suresi     Ayet : 21     Sayfa : 407

“Onlara gönül veresiniz diye, kendi içinizden , kendileriyle huzur ve mutluluğa kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda bir sevgi, bir muhabbet ve bir rahmet var etmesi, Allah’ ın varlığının alametlerindendir.”

CİNLER   ÖLÜRLER Mİ ?

                    Rahman suresi    Ayetler : 26 ve 27    Sayfa : 533

                    “ Yeryüzünde yaratılmış olan her canlı fanidir. “ “ Yalnız ve yalnız azamet ve ikram sahibi olan Allah’ın zati bakidir. “

                     Enbiya suresi    Ayetler : 34 ve 35    Sayfa : 325

                    “ Ey Habibim, biz senden önce de hiçbir insana ebedilik, ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen de vefat edersen onlar ebedi mi kalacaklar?“ “ Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülükle ve iyilikle deneyeceğiz. Sonunda hepiniz bize döndürüleceksiniz. “

                    Cuma suresi    Ayet : 8    Sayfa : 554

                   “ De ki, ‘ Haberiniz olsun o sizin kaçmakta olduğunuz ölüm varya ölüm mutlaka başınıza gelecekir. Sonra gaybı ve aşikarı bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O size neler yaptıklarınızı haber verecektir. “

                    A raf Suresi    Ayetler : 13 ve 14    Sayfa : 153

“İblis, ‘ Ey Rabbim bana kıyamet gününe kadar ömür ve mühlet ver’ dedi” “Biz de, ‘ Ey İblis sen tarafımızdan kıyamete kadar ömür ve mühlet verilenlerdensin ’ dedik ”

Yukarıdaki ayetlerden anladık ki, yaratılan her mahluk öleceğine göre, cinler de yaratılan bir mahluktur. Onlar da ölecektir. Ömürleri insan ömründen daha uzundur. Ancak cinlerin ilk yaratılanı olan  ŞEYTAN’ ın  kıyamet gününe kadar yaşayacağına dair Allah tarafından izin ve mühlet verilmiştir.

                   A raf suresi    Ayetler : 12, 13,14,15,16,17,18    Sayfa : 153

                    “ Allah İBLİS’e  ‘ Ben sana emrettiğim vakit, Adem’e secde etmene mani neydi?’  diye sordu. İblis,  ‘ Ey Rabbim, Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten , onu ise topraktan yarattın. ‘  dedi. “ “ Allah,  ‘ Öyleyse hemen in oradan! Sana cennette kibirlenmek yaraşmaz. Haydi çık! Çünkü sen alçaklardansın. ‘  buyurdu. “ “ İblis,  ‘ Bana kıyamet gününe kadar mühlet ver. ‘  dedi. “ “ Allah da,  ‘ Haydi kıyamete kadar mühlet verilenlerdensin. ‘  dedi. “ “ İblis; ‘ Öyleyse beni azdırmana karşılık yemin olsun! Ben de onları saptırmak için mutlaka senin doğru yolunun üzerine oturacağım. “

                    “ Sonra onlara önlerinden , arkalarından , sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sen de çoğunu şükredici bulamayacaksın. ‘  dedi. “ “ Allah buyurdu ki;  ‘ Kınanmış ve kovulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki, kullarımdan her kim sana uyarsa, cehennemi hep sizden dolduracağım. ‘ “

08/12/12

Astral Seyahat ve rüya

Bedenimizi belirli bir süre terk ederek çeşitli yerlere düşünce hızı ile gidip, gittiğimiz yerlerde meydana gelen olayları izleyebilmemiz mümkündür. Parapsikoloji Enstitüleri’nde incelenen duyular dışı algılamalarımız arasında en ilginçlerinden biridir…

Şuurumuzun bedenimizin dışına yansıması yada diğer bir tanımla, şuurluk alanımızın genişleyerek beden dışına taşma olayına Astral Seyahat veya Şuur Projeksiyonu adı verilir.

Bu yansıma fiziki evrenin her hangi bir noktasına olabildiği gibi, fiziki evrenin ötesindeki ortamlara da olabilmektedir. Diğer duylar dışı algılamalarımızda olduğu gibi aslında hepimizde bu yetenek vardır. Fakat hepimiz bu yeteneğimizi kullanamayız.

Parapsikoloji Kürsülerinde, özel metotlarla gerçekleştirilen Astral Seyahat çalışmalarında oldukça önemli adımlar atılmış durumdadır. İnsan yapısına, yaşama, var oluşa, fizik evren yapısına yepyeni boyutlar getiren bu çalışmalar aynı zamanda, ölüm ve ölüm ötesi yaşamla ilgili konular hakkında da son derece önemli bilgilerin bir araya getirilmesinde çok büyük bir fonksiyon görmüştür.

Astral Seyahat Sırasında Yaşananlar!

Astral Seyahat sırasında bedenin değişik yerlerinde seğirmeler, kulakta çınlamalar ve tam ayrışma anında ise, çatırdama yada buna benzer bir takım sesler duyulabilir.

Astral Seyahat yaparak bedeninden geçici bir süre ayrılanlar,başlarında geçen bu tecrübelerini genellikle birbirlerine çok benzer ifadelerle anlatmaktadırlar…( Teknikler bölümünde zaten olayı iyice anlayacaksınız.)

Astral Seyahat Tehlikelimidir ?

Astral seyahat tehlikeli değildir.En azından şimdiye kadar böyle bir durumun yaşandığına dair bir bilgi yoktur.Obe esnasında bedeniniz güven içerisinde yatakta yatıyor olduğu için hiç olmadığınız kadar güvendesinizdir. Beden dışında iken gümüş kordon olarak adlandırılan bir ip ile yataktaki bedeninize bağlısınızdır. Ölüm hali gümüş kordonun kopması halidir,eğer gümüş kordon koparsa bir daha bedeninize dönemezsiniz. Bu kordonun kopması ancak ve ancak normal ölümlerle ,trafik kazası hastalık vs gibi durumlarda meydana gelir.Astral seyahat esnasında gümüş kordonun kopması ve tekrar bedene dönememek gibi bir durum söz konusu değildir.Tam aksine beden dışına çıkabilmek o kadar da kolay değildir. Yani ilk denemenizde ya geri dönemezsem diye korkmayın. Siz bu tip gereksiz korkuları düşünmek yerine nasıl yaparda daha fazla dışarıda kalabilirimin yöntemlerini arayın. Geri dönmek bir anda oluveriyor önemli olan çıkmak ve bazılarının yaptığı gibi dışarıda uzun süre kalabilmektir. Astral seyahatin en önemli tehlikesi günlük islerinizi bir tarafa bırakıp hele bir astral yolculuk yapayım ondan sonra her şey farklı olacak ,dünyaya farklı bir açıdan bakacağım diye düşünmektir. Bu tip düşüncede olan insanlar yıllarca denemelerine rağmen hem beden dışına çıkamadıkları gibi yapmaları gereken islerini de ihmal ederler. Bu durum ise gümüş kordonun daha da gerginleşmesine neden olur.Sonuçta vakitlerini boşa geçirir hiç bir şey elde edemezler. Doğru bildiği gibi yasayan , kimseden çekinmeden düşüncelerini açıkça söyleyebilen insanlar daha mutlu ve sağlıklı oldukları için astral seyahat yapmaya daha müsaittirler. Bunun tam tersi durumda olan korkuları yüzünden kendini engelleyen ,eleştirilme korkusu ile bildiklerini pratiğe dökemeyen insanlar için astral seyahat yapmak imkansız olmasa da oldukça zordur.Bu nedenle önce aksayan sorunların giderilmesi daha sonra astral seyahat girişimlerinde bulunulması akla daha yatkındır.

Astral Dünya Kademeleri

Astral_Dünya_Kademeleri

DÜNYAMIZ

İçinde bulundugumuz saat ve tarih dilimidir. Düşünce hızıyla hareket edildiğinden bir yerden bir yere gitmek saniyeler alır. Bu tip astral ayrılmalarda yaşanan olaylar ve görülen şahıslar gerçektende o anda yaşanmakta olan şeylerdir. Örneğin uzaktaki bir yakınınızı düşündüğünüzde bir anda kendinizi onun yanında bulabilirsiniz. Eğer yanına gittiğiniz insanın psisik güçleri ilerlemişse, geldiğinizi anlayabilir.Astral ayrılma ile bulunduğumuz zaman diliminde gezebildiğimiz ve her şey düşünce hızına bağlı olduğundan, daha fazla yükseklere çıkıp gezegenler arası astral seyahat yapmak olasıdır. Fakat bunu yapabilmek için bedenimizi astral bedene bağlayan kordonu gevşetebilmek gereklidir. Bunu yapabilmek için ise astral deneyimlerimizin oldukça fazla olması gereklidir.

DÜŞLER BÖLGESİ

İlkel dinlerden günümüze kadar gelmiş tüm dinlerde de varliği kabul edilen, insanın yalnızca rüyalarında gidip gezebileceği bir düşler dünyası vardır. Bazı inanışa göre cinler bu bölgede yaşamaktadır. İnsanın korkularıyla yada düşünceleriyle yüzyüze kalabileceği tek yerdir. Herşey düşünce hızına dayalı olduğundan, korktuğunuz herhangi bir şey aklınıza geldiği anda onu karşınızda bulabilirsiniz. Ama korkacak bir şey yok çünkü aklımıza gelipte vücut bulan herşeyi o anda yok olduğunu düşünerek ondan kurtulabiliriz. Bu dünyanın bir değişik özelliği ise kendinizi olduğunuzdan çok daha farklı olarak görebilmenizdir. Farklı bir insan, hatta farklı bir yaratık…Günlük hayatta tasarladığınız ve hayata geçirmeye çalıştığınız her düşünceyi orada kontrol edebilirsiniz. Bir nevi düşüncelerinizin bedenlendiği bir yerdir.

PARALEL EVRENLER BÖLGESI

Zaman içinde yolculuk yapılabilen tek yerdir. Kim bilir belki de yaptığımızı zannettiğimiz fakat düşler dünyasından öteye geçemediğimiz bir yer de olabilir. Paralel evrenler bölgesinde gördüğümüz yerler bulunduğumuz dünya ile çok benzerlik gösterir hatta rüyalarımızda görüpte (evimizi gördüm ama daha farklıydı) dediğimiz bazı görüntüler, rüya sırasında paralel evrenler bölgesinde gördüğümüz yerlerdir. Bu bölgede kendimizinkine benzettiğimiz farklı insanların hayatlarını inceleme fırsatımız vardır. Kendi hipnoz deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki hipnoz ile yapılan astral ayrılmalarda gidilen yer, içinde bulunduğumuz dünya değil paralel evrenler bölgesi olma ihtimali yüklenir.                                              ASTIRAL SEYAHAT;;;?

Astral seyahat, Astral seyahat teknikleri. Astral seyahati kısaca ruhun bedenle irtibatını koparmadan bedenin dışında dolaşabilmesidir diye açıklayabiliriz. Ruh bedenle irtibatını koparmadan istediği yere gidip dolaşabilir isterseniz Türkiyeden Amerikaya bir kaç saniye içerisinde gidip gelebilir hatta uzak gezegenlere yüzlerce binlerce ışık yılı uzaklıktaki galaksilere bile gidebilirsiniz. Astral seyahat nasıl yapılır? Astral seyahat için birinci şart cesaret ve sıhhattir astral seyahat sırasında korkuya kapılanlar astral seyahatı tamamlayamaz hayal kırıklığına uğrarlar.Astral seyahata başlayacakların kalp hastalıkları ile ilgili bir sorunları olmamalıdır.Astral seyahat sırasında özellikle ilk tecrübe esnasında doğal olarak insanda aşırı bir heyecan olacağından bu tür bir çalışma kalp hastalarının kalp krizi geçirmelerine sebep olabilir. Aslında korkulacak hiç bir yönü olmayan bu deneyim yine de kalp sorunu olanlara tafsiye edilmez. Astral seyahate acele ile başlamaya çalışmak başarısızlık ve yılgınlık verir,ilk yapılacak iş astral seyahate başlamadan beyni şartlandırmaktır.Mesela astral seyahate çıkmak isteyen kişi ayın birinde astral seyahat kararı verdiyse kendi kendine şöyle bir telkinde bulunmalıdır bu gün ayın biri ayın dördünde yani dört gün sonra astral seyahat yapacağım bu seyahatimde korkmayacak ve deneyimi başarıyla tamamlayacağım diye kendine telkinde bulunmalıdır. Her gün kişi bu telkini kendine yapar yine telkin yaparken bir saat seçilmelidir örneğin gece saat 03′de astral seyahata başlayacağım diye kişi kendini şartlandırmalıdır. Beklenen gün ve saat geldiğinde kişi çıplak vaziyette yatağına yatar.Yatak kişiyi rahatsız etmemeli çok sert veya çok yumuşak olmamalıdır. Oda sıcaklığı normal olmalı kişi çıplak olacağından üşümemelidir.Oda iyi havalandırılmış olmalı aşırı rahatsız edici parfüm sigara dumanı gibi etkilerden ve gürültüden uzak olmalıdır gecenin sessiz saatlerini tercih etmek bu açıdan da kişinin işini kolaylaştırır.Astral seyahata çıkacak kişi rahatsız edilmemelidir rahat etmek için oda kapısı kilitlenmelidir.Astral seyahat transına girmiş olan bir kişiyi aniden uyandırmak son derece sağlıksız ve zararlı neticeler doğurur. Astral seyahate başlamak için kişi transa başlar ilk iş hiç bir şey düşünmemeye çalışarak zihni dinlendirmektir.Daha sonra hafif bir vınlama sesi duyulacağı düşünülür uzaktan duyulan bir hızar sesi veya bir vantilatör sesi gibi.Astral seyahata başlayacak kişi vücudunda ufak ufak karıncalanmalar hissetmeye başlar.Bunlar işlerin yolunda olduğunun astral seyahate başlanacağının ilk sinyalleridir.Kişi sanki üzerinde ince bir örtü varmış da o örtü yavaş yavaş yükselmeye başlıyor gibi hisseder bu örtünün ruhunuz olduğunu kendinize telkin etmek faydalı olacaktır.Gerçekten de bir vınlama sesi duyulmaya ve vücut karıncalanmaya başlar.Kişi ne oluyor bana diye heyecanlanmamalıdır.Bilakis işte başarıyorum astral seyahate başlıyorum diye düşünüp kendi kendine telkin de bulunmalıdır. Genellikle bu ses ve karıncalanmadan sonra gözlerin önüne hafif yeşile kaçar küçük ışık kümeleri gelmeye ve vücut kıpırdayamaz şekilde katalepsiye girmeye başlar bunlarda korkmadan atlatılırsa astral seyyah yavaş yavaş bedeninin yattığı yerden tavana doğru yükselmeye başladığını hisseder.Odanın içinde fosforlu bir renk çümbüşü vardır adeta ,sonra astral seyyahımız gayri ihtiyari yatağa bakar burası astral seyahatin en önemli kısmıdır.Yatakta biri yatmaktadır biraz dikkatli bakan seyyah yatakta yatanın kendisi olduğunu görür şaşkın ve korkmuştur bir an için eyvah ben öldüm ruhum yatakta yatan ölü bedenimi görüyor diye bir korkuya kapılırsa ani bir sarsıntıyla bedenine geri döner ,artık o gün için astral seyahat imkanı kalmamış sayılır. Burada daha önce de belirttiğimiz gibi korkmamalıdır ortada ne ölen biri ne de bedenden irtibatını koparan bir ruh vardır.Yatakta yatan sadece seyyahın bedenidir seyyahın kendisi ruhun içini ve özünü oluşturmaktadır.Ruh bedene astral bir kordonla bağlıdır bir tür bebeğin annesine göbek bağıyla bağlı olduğu gibi bu bağ kopmadan bedenden geri dönüşsüz bir ayrılık olmaz bu açıdan korkmamalıdır.Bu bağ inanın ki bebeği anneye bağlayan göbek kordonundan binlerce kat daha sağlamdır.Kopacak diye korkuya kapılıp seyahatinizi ertelemeye değmez.Bu seyahat size çok şeyler kazandıracak ruhunuzu olgunlaştıracak karşılaştığınız günlük hayata dair sorunların ve de şu dünyanın ne kadar küçük olduğunu göreceksiniz. Şayet kendi bedeninizi görüpte korkuya kapılmaz yolculuğunuza devam ederseniz artık önünüzde bir engel kalmayacaktır,önce evinizin içinde uçarcasına dolaşır sonra sokağa çıkar isterseniz kilometrelerce uzağa gider isterseniz ay yüzeyindeki kraterleri çok yakından seyredebilirsiniz.Bu arada sizi kimse görmeyecek ve farkında olmayacaktır.ilk astral seyahate çıkan acemi seyyahlar sokakta insanların kendisini çıplak vaziyette göreceklerini zannederek çekinir utanırlar,sokak da dolaşan ruhunuzdur çıplak bedeniniz halen odanızda yatakta yatmaktadır bunu unutmayın.

RÜYA NEDİR;;;?
Hayatımızın yaklaşık üçte_ birini uykuda geçirmekteyiz. Bu da 60 senelik bir ömrün 20 senesi demektir. Uyku günlük çalışmalardan yorgun düşen insan bedeninin ve sinirlerinin dinlenme zamanıdır. Ünlü ruhbilimci Sigmund Freudun da araştırmalarının büyük bölümünü oluşturan uyku sırasında kişinin bilinç altında düşüncelerinin özlemlerinin ya da isteklerinin bir film şeridi gibi göz önünden geçtigi varsayılır. İşte bizler bu olguya Rüya adını veriyoruz. Aşağıda incelemiş olduğum çoğu kitap ve bilgileri sunuyorum bazı şeyler insanlar tarafından yanlış algılanıyor RÜYA ile amel olmaz çoğu arkadaşlarımız rüyayı şöyle algılıyor rüya bizi YARATAN YÜCE ALLAH ile gizli bir görüşme gibi algılıyor ve meyil veriyor.    ŞİMDİ; bazı din kardeşlerim kaderi hakkında bir şeyler görmek için okuyarak rüyaya yatıyorlar ve ne görürlerse uyandıklarında rüya tabiri ile yetinip veya kendini bilmez biri tarafından tabir ettiriliyor, değişik oluş olduğu her hangi bir hal veya şekilleri hayatına yansıtmaya çalışıyor ve sonucunda beklentisi gerçekleşmeyince inanç şirkine düşüyor bunlar çok yanlıştır.

Freud’a göre bilincin gizlediği tamamen sakladığı bu olgular ortaya çikabilmek için yol aramaktadırlar. Bunlardan bazıları da rüyalar haline girerek kendilerini göstermektedirler.Freud’un yolunda ilerleyen doktorlar da günümüzde rüyalara büyük deger vermektedirler. Onlar rüyaları bilimsel sekilde açıklayarak hastalarını tedavi etmektedirler.

Rüyalarda yasananlar inanilmayacak kadar hızli gelişir. Bir kaç dakikalik rüya esnasında bile çok uzun sürdüğünü sandığımız garip şaşırtıcı ve çok değişik olaylar birbirlerini izlerler. Bu nedenle rüyada zamankavramı olusmaz. Ancak zaman kavramini biz uyandiktan sonra beynimizin öğretileri ve alışkanlıkları doğrultusunda saptadığımız bir anlar toplamıdır sadece.

Eski çağlardan beri insanları ilgilendiren rüyalara ilkel toplumlarda çok önem verilmistir. Rüyaların korkulan tanrılar tarafindan verilen armagan veya cezalar olabilecegine inanilmistir. Daha sonra kahinler rüyaları açıklamaya yorumlamaya baslamışlardır. İlk rüya yorumcularının ne zaman ortaya çıktıkları da belli değildir. Ancak Babil’in kahinlerinin büyük ün yaptıkları bilinmektedir. Kaldeliler Astroloji astroloji vb. nin yanı sıra rüya yorumlarında da basarı kazanmışlardır. zamanla belirli rüyaların anlamları da kesinlesmiştir. Eski Mısırlılar eski Yunanlılar ve Araplar rüya yorumlarıyla ilgili kitaplar yazmışlardır.YUSUF AS zamanında anlaşılan bir durum vardır rüyasını anlatan PADIŞAH rüyasını anlattı ve rüya tabiri yapılınca afalladı çünkü anlatılan rüyada bir gizemlilik vardı. Rüya tabirini ALLAH yusuf peygambere gönül açıklığı ile bir marifet olarak bahşetmişti ama peygamber olan ve yanlız dualarında büyük bir samimiyetle teslim olmuş ruhu kuvvetli biri olarak yapmıştır. Şimdi bizim dönemimizde namazını bile kılmayan insanlar rüya tabiri yapıyor ŞEYTANın şerrinden ALLAHa sığınırım, ağzımızdan çıkacak her hangi bir yanlış tarif ve algılama şekli bizi uçuruma sürükler. Rüya ile amel olmaz hakikatı yaşayarak bütün rüyaları hayra yorarak kendimizi ALLAHa emanet edeceğiz.

Neden rüya görürüz
Kimi araştırmacılara göre rüyalar uyku sırasında beyinde görülen etkinliklerin bir yan ürünü yalnızca; kimilerine göreyse insanların bilinçaltının kişiliklerinin geri planda kalmış yönlerinin kendine çıkış yeri bulduğuözel bir durum.Rüya araştırmaları denilince çoğu insanın aklına ilk gelen ad Sigmund Freud olsa gerek.Rüyaların bilinç altına giden ana yol olduğunu söyleyen Freud ‘un ilk kitaplarından biri 1900 yılındayayımlanan”Rüyalar ve Yorumları” (Die Traumdeutung).Freud ‘a göre rüyaların amacı günlük yaşamda bastırıarak bilinçaltına atılmış ilkel çoğunlukla da cinsellik ve saldırganlıkla ilgili isteklerin dışa vurulmasıydı .Rüyalarda geçen ögelerin birçoğu sembolik bir biçimde bu bastırılmış istekleri gösteriyordu.Bu sembollerin gizli anlamlarını bulmak ve kişinin bastırılmış duygularını ortaya çıkarmaksa psikanalistin işiydi.20.yüzyılın başlarında neredeyse Freud kadar popüler olan bir başka rüya kuramcısıda Carl Güstav Jung ‘du.Jung Freud ‘un rüyaların günlük yaşamda doyurulamayan ilkel gereksinimlerin biçim değiştirmiş hali olduğu görüşünü reddetmiş ve rüyaların işlevinin tamamlayıcı olmaktan çok dengeleyici olduğu görüşünü ortaya atmıştır.Yani insanlarınyaşam biçimlerinin getirdiği kısıtlamalar sonucu kişiliklerinin ortaya koyamadıkları yönleri rüyalarda ortaya çıkıyordu.Rüyalarda geçen semboller bilinçaltından gelen zihinsel görüntülerdi ve yadsıdığımız ya da endişe duyduğumuz yönlerimizi tanımamıza ve kabullenmemize yardım ediyordu.Bu sembollerin kökenindeJung ‘un “ortak bilinçaltı”olarak adlandırdığıbilinçaltının doğuştan gelenbaşka insanlarla ortak bölümü vardı.Analistin işiyse rüyalarda geçen bu “arketip”sembolleri yorumlayarak kişinin gelişimine katkıda bulunmaktı.Doğum ölüm Ay yıldızlar kahramanlık büyü güç tanrı şeytan yaşlı bilge gibi sembollerin örnekleri rüyalarda olduğu kadar söylencelerde peri masallarında çeşitli dinlerde de görülebiliyordu.Jung ‘a göre insanlar rüyalarındaki simgeleri gözlemeyi ve bunların içeriğini bilinçli bir biçimde yorumlamayı öğrenerek onun “birey olma”olarak adlandırdığı daha yüksek bir bilinç düzeyi kazanma sürecini başlatabilirlerdi.Freud ve Jung ‘un görüşleri bilimadamlarınca çok tartışıldı.1953 yılında uykudayken belli zaman aralıklarıyla görülen hızlı göz hareketlerinin (rapid eye movements-REM)rüya görmeyle ilişkili olduğunun anlaşılmasıyla rüya araştırmalarında yeni bir dönem başladı.O zamana kadar rüyaların tuhaflıklarla dolu uygunsuz duygular ve isteklerden oluşan duygu yüklü ve gerçekçilikten uzak deneyimler olduğu düşünülüyordu. Bunlardan önceki araştırmalarda genellikle küçük bir örneklem kullanılıyordu ve araştırmalara konu olan rüya raporları rüyanın sabah uyanınca anımsanabildiği kadarını yansıtıyordu.Laboratuvar ortamında REM uykusundan uyandırılan deneklerin raporlarından rüyaların konularını genellikle günlük sıradan olaylardan aldığı; rüyaların anılarımızın zihinde bir tür yeniden canlandırılması değil konu bütünlüğüne sahip öyküye benzer yeni kurgular olduğu ortaya çıkarıldı.Sanılanın aksine uykudan önce ya da uyku sırasında verilen uyarıcıların rüyaların içeriğini etkilemediği de görüldü.REM uykusundan uyandırılan insanların rüya raporları genellikle bir-iki daktilo sayfasını buluyordu.Araştırmacılar REM uykusu sırasında insanları uyandırdıklarında ve onlardan rüyalarını anlatmalarını istediklerinde REM uykusundan uyananların hemen hepsinin rüyalarını anımsadığını farkettiler.Rüya görmediğini söyleyen insanların yalnızca sabah uyandığında rüyalarını anımsamayanlar olduğu anlaşıldı.Daha sonra araştırmacılar uykunun REM uykusu dışındaki bölümlerinde beynin üç farklı etkinlik düzeyi daha olduğunu buldular.Sonradan insanların uykunun REM uykusu dışındaki aşamalarında da rüya gördüğü anlaşıldı.1960 ‘lı yıllarda REM uykusunun beynin duygu ya da motivasyonlardan sorumlu bölgelerince değil beyin sapının solunum beden ısısının ayarlanması ve kalp ritmi gibi otomatik işlevlerden sorumlu olan “pons”bölgesince kontrol edildiği anlaşıldı.Bu bulgu rüyaların isteklerle duygular ve güdülerle ilişkili olmadığı görüşünü destekliyordu.Yani rüyalar Freud ‘un kuramının tersine beynin duyular ya da motivasyonla ilgili bir bölgesinin değil çok daha temel ve daha alt düzeydeki fizyolojik bir düzeneğin kontrolündeydi.1960 ‘lı yıllardan sonra rüya görmenin işlevleriyle ilgili birçok fizyolojik kuram ortaya atıldı. Bugün hâlâ uykunun ve rüya görmenin işlevleri tam olarak anlaşılmış değil.

Ancak rüya görmenin nörofizyolojik ve biyokimyasal temellerinin ortaya çıkarılmasına yönelik araştırmaların sonuçları psikanalistlerin rüya kuramlarının saygınlığını büyük oranda yitirmesine yol açtı.Yine de son yıllarda yeni görüntüleme yöntemleriyle yapılan bazı çalışmalar Freud ‘un varsayımlarında doğruluk payının yüksek olduğunu gösteriyor. 1998 yılında Science dergisinde yayımlanan bir makale bilim dünyasına Freud ‘un haklı olabileceğini gösterdi.ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri ‘nden (National Institutes of Health) Allen Braun ve arkadaşları REM uykusunda duyguları ve motivasyonu kontrol eden beyin bölgelerinin (limbik sistem ve yan limbik sistem)sanılanın aksine aslında oldukça etkin olduğunu kanıtladılar.Korteks ‘in (beyin kabuğu) işlek bellek dikkat ve mantık gibi zihinsel işlevlerden sorumlu “önalın bölgesi”ninse REM uykusu sırasında etkinliğini yitirdiği görüldü.Braun bu durumun rüyaların birçok özelliğini açıklayabileceğini düşünüyor.(Tuhaf imgeler kişinin dikkatini herhangi bir şeye yöneltmede yetersiz kalması ve rüyaların sabah uyanınca büyük ölçüde unutulması gibi) Bulgular bununla da kalmıyor.Braun ve arkadaşları REM uykusunda görsel uyarıların varış noktası olan birincil görsel korteks bölgesinin de etkinliğini yitirdiğini ancak beyne gelen görüntülerin işlenmesiyle ilgili daha üst düzey bölümlerin etkinliğini sürdürdüğünü de ortaya çıkardılar.Braun ‘a göre bu bulgu da insanların rüyadayken dışdünyadan kopmalarına rağmen neden “görmeye” devam ettiklerini açıklıyor. RÜYA; bir nevi ruhu rahatlatan ALLAH tarafından kullarına bir bağıştır. Rüya halinde iken insan çok temkinli olmalıdır. Şimdi şöyle diyorum uyku halindeyken ruh istediği yere gitmektedir çoğu bilinç altında ve yarısı yaşanmak istenen istekler üzerinedir.RUH bağımsız kalma olayları bize tehlike oluşturur bu vaziyette iken uyumadan önce resulullah efendimiz gibi okuma yaparak yatmalıyız ruhumuzu uyku halinde şeytanın saldırılarına karşı korumalıyız.                                                                                                        RÜYA; Bir başka anlamda bakış açısını anlatırsam ahiret alemine bir kapı aralama safhasıdır. Bu dünya öbür dünyanın tarlasıdır.NASIL? rüya görüyoruz ya ; görmüş olduğumuz çoğu rüyada kendimizi uyarırız ve tesiratında kalırız.MESELA; rüyamızda bir kabus görsek bir karanlıkta kalsak ve bitmeyen bir acı çeksek veyada bizi bir yılan soksa acısını kalkınca unuturuz fakat tesiratında kalırız. RUHUN nasıl ceza çekeceğine bir bildirgedir onun için ahiretimizi güzel hazırlamalıyız, uykuda görülen bir rüyanın ızdırabına mashar kalınca tesiratından kurtulamıyoruzda ahiret aleminde gerçeklerle baş başa ne yapacağız RABBİMİZ yardımcımız olsun AMİN…..

Rüyalarin Türleri
Uzmanlara göre uyku birkaç devreden oluşmaktadır. Uykusu gelen insan yatağına yatar ve gözlerini kapatır. Kısa süre sonra göz kapakları belli belirsiz titremeye başlar. İnsan o sırada uykuya dalmıştır ve rüya görmektedir. Bazen doktorlar hastalarına belirli ilaçlar verirler. Bu ilaçlar uykuyu derinlestirebilir ve rüyaları da etkileyebilir. Bu durumda rüya da görülmeyebilir. Ancak ilaç almadan uyuyan bir insan mutlaka rüya görür. Rüyalar renkli ya da siyah beyaz olabilir. Insanların çogu siyah beyaz rüya gördüklerini söylemektedirler. Yapılan arastirmalara göre kadinlar erkeklere göre daha renkli rüyalar görmektedirler. Rüyalar genel olarak üçe ayrilmaktadirlar. Kafası yorgun devamlı bir konuyla ilgilenen kimse uyudugunda rüyasında karma karışık şeyler görebilir. Veya bu insan ilgilendigi önem verdiği konuyu da görebilir. Bu tür rüyalar yorumlanmazlar. Örnegin Televizyonda veya baska bir yerde heyecanlı bir sinema izleyen kişi rüyasında aynı şeyleri görebilir. Bu durum sadece etkisinde kalmaktir. Yani gerçek rüya değildir.Ikinci tür kabus veya karabasan denilen rüyadir. Bunlar genellikle iyi baslar. Uyuyan kimse hoş bir olay vb. ile ilgilendigini görür ve sonra bu rüya birden korkutucu bir hal almaya baslar. Güzel görüntü değişerek insana dehset verir. Kabusların açıklamasını sinir doktorları ve psikanalistler yapmaktadırlar. Yani bu tür rüyalar yorumlanmazlar. Kabusları rüyada bir kez görülen korkutucu sahnelerle karıştırmamak lazımdır. Karabasan gören insan korkar. Bir ara rüyada oldugunu hissederek uyanmak ister. Bunu basaramaz. Ama uyandığını sanır ve bu sırada kabus devam eder. Her insan ömründe birkaç kez kabus görebilir. Fakat sık sık karabasan görenlerin bazı olaylar rahatsızlık vb. yüzünden sinirleri sarsılmış olabilir. Bu kimselerin doktorlarıyla konusmaları faydalı olamaz neden derseniz cinler insanlara genelde hep rüya aleminde yaklaşırlar bu kara basan diye tıp dünyasında adlandırılan olgular kafir cinlerin insanlara ilk musallat olma halleridir.

Üçüncü tür rüya oldugu gibi çikandir. Böyle rüyalar çok degerlidir. Genellikle sezgisi güçlü olanlar medyumlar hemen çıkan rüyalar görürler. Örneğin insan rüyasında yıllardır rastlamadığı ahbabını görebilir. Onunla konusabilir. Bu rüyadan kısa bir süre sonra o ahbabı karsisina çıkabılır. Buna “Gerçek Rüya” adı verilir. Böyle rüyalar görenler dikkatli davranmalidirlar. Gördükleri şeyleri iyi değerlendirmelidirler.

Dördüncü tür en sık rastlanılanıdır. Yani uyuyan kimse rüyasinda türlü sey görür. Sabah uyandiginda da bunlardan bazılarını anımsar. İşte bunlar yorumlanabilir. Rüya tabiri denilen şey dördüncü tür için gereklidir daha çok.

Besinci tür rüya ise rüya içinde görülen rüyadır. Genellikle insan rüyasında gördügü rüyayı da yorumlar. Bu tür rüyalara da çok dikkat etmek gerekir. Çünkü böyle rüyalarda yapilan yorumun gerçeklesme oranı çok yüksektir.

Altinci tür rüyaların en ilginç sayılanıdır. Bu tekrarlanan rüyadır. Insan aynı rüyayı sık sık görür. Örneğin rüyasında daima aynı eve girdiğini ayni sokakta durdugunuvb. görebilir. Oysa kendisi ne o evi nede sokağı bilmektedir. Fakat rüyada o ev sokak vb hiçte yabanci degildir. Veya insan devamlı olarak aynı olayı yaşayabilir.
Rüyalara Bilimsel Bir Bakis

Rüyalar Neleri Açiklar
Rüyalar tedavi eder öğretir yön verir kehanette bulunur soruları yanıtlar bizleri geçmise günümüze ve gelecege bağlar bize eğlence ve zevk duygusal denge sağlar yaratıcılığı ve cinselliği tesvik eder. Rüyalarimiz araciligiyla Shakespeare’nin “Dünya bir sahnedir ve bütün kadınlar ve erkekler sadece onun oyuncularıdır” sözlerinin gerçeklestiğini görürüz.

Rüyalar Bize Nasıl Yardımcı Olur
İç ve diş dünyalarımız arasında çözülmez olduğuna inandığımız bir bağ olmasaydı ondan sonraki yaşamımız ve çalışmamız çok farklı olacaktı. Günlük ve uyanık haldeki kişiliğimizden daha büyük bilgeliğe sahip olan iç dünyamıza erişebilmenin yolu rüyalar ve meditasyondur.

Rüyalar bir köprü bir iletisim vazifesi görür. Rüyalar tıpkı ruhumuzdan gelen bir mektup gibidir; güç bilgi yaratıcılık ve sağlık kaynağıdır. Eğer rüyalarımızı göz ardı edersek kendimizi Paul Solomon’un kaynağının “herkes için erişilir olan ama çoğu insanın farkında olamadığını” söyledigi zekadan yoksun bırakmış oluruz.

Bu zeka ile ilişkiye geçmek için psişik kahin ya da telepatik olmamız gerekmez. Gereken tek şey sezilerimize hayalimize ve özellikle rüyalarımıza kulak vermektir. Rüyalar tanrıların dilidir ve bu anlam ve mecaz açısından zengin dil bizi uykudan yaşama uyandırmaya yöneliktir.

Psikolog Erich Fromm rüyaları unutulmus bir dil olarak görür ve geçmisin insanlar için rüya ve hayallerin zihnin en önemli ifadeleri arasında olduğunu söyler. Ona göre rüya sembolleri evrensel geleneksel ya da rastlantısaldır. Rastlantısal semboller kişiseldir ve bireysel çağrışıma iliskindirler. Geleneksel semboller ise tek anlamlıdır. Evrensel sembollerin -örneğin günes- Sıcak ve ışık gibi evrensel anlamları vardır. Fromm rüyaların anlamsız veya ilgiye değmez olarak göz ardı edilmelerinin sebebinin onların bizi rahatsız etmesi olduğunu söylemistir; rüyada gördüğümüz kişi bizim gündüz vakti oldugumuza inandığımız kişiyle uyumlu değildir. Fromm şöyle diyor : “Çelişkili gerçek şudur ki rüyalarımızda daha az mantıklı ve daha az terbiyeli olmamıza rağmen daha akıllı ve daha mantıklıyız.”

ABD’de Research Society for Process Oriented Psychology’nin kurucusu olan Arnold Mindell diğer rüya analizcilerinden çok farkli bir yaklasim getirmistir. Mindell “rüya nesnesi” adını verdiği bilinçaltını nehir gibi sürekli akan bir rüya olarak görür ve tek olarak rüyalar bunun sadece çekilmiş fotograflarıdır. Rüyalar fiziki semptomlar ilişkiler ve değişik bilinç durumları Mindell’in kuramlarına göre rüya nesnesinin ortaya çıkışlarıdır.

Rüyalar ve Uyku
Psikologlar artık bilinçaltının mesajlarina uyku sırasında daha kolay ulaşmaktadır. Uyudugumuz zaman bilincin perdesinin gizlemiş olduğu bir çok şey serbest kalır. Rüyalar benliğin ya da evrenin gizli gerçeklerinden simgeler ya da doğrudan görüntüler halinde bize doğru süzülür. Rüyalarımızın gücünü kullanmaya başlamanın en basit yollarından biri kendimizi uykuya dikkatle hazırlamaktır.
Rüyalar ve rüya yorumu bizi fiziki zihni duygusal ve ruhsal olarak etkiler. Bu nedenle uyku ve rüya hazırlığı bedeni zihni duyguları ruhu kapsar.

Temel olarak iki tip uyku çesidi kabul edilmiştir
orthodox (rüya görülmeyen) ve paradoxical (rüya görülen). Günümüzde kabaca iki ayrı uyku durumu tanımlanıyor: “ Ağır uyku” kıpırdamaksızın sakin uyuyan insanın durumudur. “Aykırı uyku” evresi ise ağır uyku evreleri arasında ortaya çıkar ve on Dakika kadar sürer.

Rüyalarin Elektronik Cihazlarla Tespiti
Dr. Kleitman uykularını denetim altında tuttugu kişilerin (EEG) elektroensefalogranik ve (EKG) elektrokardiagramlarini cihazlarla tespit etmiştir. Bu çalışmanın sonucunda; rüyanın varlığına delil olarak gösterdiği göz hareketlerine heyecana bağlı kalp atışlarını da ilave etmiş oldu.
EEG’nin verdiği sonuç oldukça dikkat çekiciydi. Rüyanın başladığı andan itibaren ağır bir ahenk içinde devam eden uyku halini gösteren çizgiler ritmik bir hal alıyor uyanıklık halindeki şekilleriyle cihazın Kağıt şeridi üzerine izler birakıyordu.
Ve varilan sonuç

Rüya uykunun yüzde yirmilik bir bölümünü teşkil etmektedir
Bu durumda ; sekiz Saat uyuyan bir insanın uykusunun ilk Saati ağır ve rüyasız geçmektedir. Bundan sonraki on dakika içinde rüya görülmekte ve sonra yine bir buçuk saat sürecek ağır uyku devresi baslamaktadir. Sonra yirmi Dakikalık bir rüya ve yine bir buçuk Saatlik ağır uyku…Uykunun bundan sonraki kısmında ise otuz dakikalık bir rüya faslı daha vardır. Nihayet yine uyku ve onu da uyanma takip eder.

2 Saniyelik Rüyada 6 Aylık Zaman Yaşanabilir mi
Psikologlar ve ruh bilimciler rüyaların süreleri üzerinde kesin bir sonuca varamadılar. Bir bölümü birkaç saniye sürdüğünü iddia ederken bir diğer bölümü de saatlerce devam eden rüyaların var olduğu fikrinde israrlıdırlar.

Bu tartışmalar devam ederken Dr. B. Klein adında Amerikalı bir ruh bilimci yardımcıları ile birlikte yoğun çalışmalara koyuldu. Gönüllülerin arasından seçtiği bazı kişileri hipnotize ederek uyuttu. Belli bir süre sonra da uyandırıp rüyalarını dinledi.

Neticede bir rüyanin yirmi saniyeyi geçmeyecek kadar kısa sürdüğünü tespit etti. İşin en enteresan tarafı ise; uyandırdığı gönüllülerin üç-bes saniye süren rüyalarını saatlerce anlatmalarıydı. Hatta bir kısmının rüyası yazılmaya kalkılsa ortaya kalınca bir macera romanı çıkabilirdi.

Dr. Klein yılmadan bu işin üzerinde çalışmalarına devam etti. Vardığı sonuç; en uzun rüyanın bile doksan saniyeyi geçmediği oldu.

Dr. Klein’e karşı çıkan ruh bilimciler hipnotizmayla uyutmanın normal bir uykuyla kıyaslanamayacağı ve bu denemelerin geçersiz sayılacağı yolunda görüş bildiriyorlardı.

Chicago Üniversitesi uzmanlarından Dr. Kleitman ve öğrencisi Aserinsky l953 yılında geniş çapta çalışmalara başladılar. Objektif deneylerini daha sonra nörofizyolojik sahada devam ettirdiler.

Dr. Kleitman otuz yıldan beri kendisini rüyadan mahrum etme denemeleri yapmaktaydı. Fakat hiçbir zaman bir haftadan fazla tahammül gösterememişti.

Otuz yıllık çalışması aradığı sonucu vermeyince başkalari üzerinde değisik deneyler yapmaya başladı. Deneyin sonunda rüya esnasında kısa veya uzun süren süratli göz hareketlerine tanık oldu. Denemeye tuttuğu kimseleri göz hareketlerinin başladığı ve bittiği devrenin çeşitli bölümlerinde uyandırdı. Böylece her defasında kişilerin rüya görmüş olduklarını öğrendi. Ömrü boyunca hiç rüya görmediklerini iddia eden kişileri topladı onların üzerinde testler yaptı. Göz hareketlerinin başladığı anda uyandırdığı bu kişiler hayret ve şaşkınlık içinde ilk defa rüya gördüklerini söylediler.

Dr. Kleitman bundan şu sonucu çıkardı herkes rüya görür fakat bazı kimseler rüyalarını hatırlayamamaktadır. Rüyanın objektif olarak en büyük delili ise uyumakta olan kimsenin hızlı göz hareketleridir.

Büyük Rüya Yorumculari
Aralarında Freud Jung ve Edgar Cayce’nin de bulunduklari insanlik tarihinin en özgün ve en büyük zihinlerinden bazıları rüyalarla ilgilenmişlerdir.Sigmund Freud rüyaları “bilinçaltına giden kral yolu” olarak tanımlamıştır.

Freud bilinçaltının uyanık zihinlerimize kabul etmedigimiz pek çok seyin lağım çukuru oldugunu söyleyerek Avrupa’yı dehsete düsürmüstü. Freud baskı altına alınan anılar sansüre uğramış ve belki de Aile içi zinaya iliskin -isteklerilkel güdüler ve düşünceler gibi uyanıkken utanç duyabilecegimiz düşüncelerin bu konuları çözümlemeye çalıştığımız rüyalarla sonuçlandığına inaniyordu. Rüyayı rüya görenden ve rüya görenin zihninin rüyasından ayrılamayacağını iddia ediyordu.

Jung ise rüya görmenin akli bozukluğu olanlar kadar “normal insanlar” ın huzuru için de önemli olduğunu kabul ediyordu. Böylece rüya Freud için oldugu gibi sadece bir nevroz belirtisi olarak algılanmamıştı.

Ikisinin çalışmaları arasındaki temel farklılık Freud’un rüyanın ne saklayacağına Jung’un ise ne açıklayacağına bakmasıdır.

Edgar Cayce uykuda veya trans halinde geçmişi ve geleceği görürdü hastalıklara doğru teshisler koymus ve binlerce kişi için gerekli tedaviyi söylemiştir. Trans halindeyken söyledikler kaydedilmiş ve dikkatle belgelenmiştir.

Jung’un kolektif bilinci yerine Cayce kolektif veya evrensel bilinçaltından söz etmiştir. Cayce bunu “insanın baslangıcından beri var olan zihni faaliyetinin toplamı tarafından beslenen bir düsünce nehri” olarak tanımlamıştır.

Cayce trans halindeyken bir keresinde şöyle demiştir
Rüyalar bilinçaltının tezahürleridir. Bir durum gerçek olmadan önce rüya görülür.

Hayvanlar rüya görüyor mu
Evde hayvan besleyenler çoğu kez kedilerin ya da köpeklerin gözlerinin uykudayken rüya görüyormuşçasına göz kapaklarının altında oynadığını bilirler.Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar insan dışındaki memelilerin ve kuşların da REM uykusu uyuduğunu gösteriyor; ancak gerçekten rüya görüp görmedikleri kesin olarak bilinmiyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ‘nden araştırmacılar yeni bir yöntemle farelerin gündüz öğrendikleri becerileri gerçekleştirirken etkin olan beyin bölgelerinin uyku sıra-sında da zaman zaman etkin duruma geldiğini gözlemişler.Yavru kuşların da gündüz öğrendikleri şarkıları geceleri uykularında “tekrarladıkları” daha önceki araştrmalardan biliniyordu.Bu bulgular rüyaların gündüz yaşanan deneyimlerin bellektedepolanmasın- da rol oynadığı görüşünü de destekliyor.Ancak onlar bize anlatama-
dıkça hayvanların rüyalarında neler gördüklerini belki de hiç öğrenemeyeceğiz.

Rüyalarla Gelen Buluslar
Modern Atom Teorisi Nasıl Keşfedildi
Niels Bohr adlı bir yüksek okul öğrencisi genç şöyle bir rüya görür Kendisi güneşin kızgın gazlarla dolu merkezinde duruyor ve gezegenler ince ipliklerle bağlı oldukları güneşin etrafında dönüyorlardı. Her gezegen Bohr’un yakınından geçerken bir de düdük çalıyordu. Sonra yanan Gazlar soğuyup katılaştı güneş ve gezegenler uzaklaşıp gitti ve Bohr uyandı. Bu rüya Güneş Sistemi ile atom yapısı arasında bir benzerlik olduğunu gösteriyordu. Böylece atomun ilk modern tablosu ortaya çıktı. Ortada bir çekirdek (nucleus) ile bunun etrafinda dönen elektronlar… Yani modern atom teorisi bir rüya ile baslamış oluyordu.”

Rüya Bir Baska Ilim Adamının Yardımına Koşuyor
19. Asrın ortalarinda ilim adamlarını hayrete düşüren bir olayın hikayesi bilim tarihinin sayfalarında yerini aldı. Kimya ilminde büyük bir adımın atılmasına yol açan olay Alman kimyacısı Friedrich August Kekule’nin rüyasıydı.

1850 yıllarında Ingiltere’nin sisi eksik olmayan şehri Londra’da çalışmalarını sürdüren Kekule yorgun argın laboratuarından Oteline dönerken otobüste uyuyakaldı. Ve biraz sonra da rüya görmeye başladı. Rüyasında atomlar zıplayıp oynayarak karşısında dans ediyorlar bazıları da elele verip zincir şeklinde bir halka meydana getiriyorlardı.

Arabanın fren yapmasıyla Kekule uyandı. Fakat rüyası ona çok seyler ögretmişti. Gördüklerini formül haline getirip defterine kaydetti. Rüyadan yararlanarak ortaya attığı teori ile meşhur oldu ve kimya ilminde de büyük bir hamlenin öncülüğünü yaptı.

Aradan 15 sene geçti. Bir kiş Günü Kekule çalışma odasının şöminesinde yanan odunların çıtırtısını dinlerken uyuyakaldı ve yine rüya görmeye başladi. Yine rüyasında atomların hoplayip zıplayarak dans etmekte olduğunu ve onları birbirine kenetleyen zincirlerin de birer yilana benzediğini gördü. Sonra yılanlardan biri aniden dönerek kendi kuyrugunu ısırdı. Bu esnada da Kekule uyanıverdi.

Böylece karbon atomlarının zincirler şeklinde halkalar meydana getirebileceğini rüya sayesinde fark edebilmişti. Bunun sonucu olarak iç yapısı çözümlenemeyen benzinin yapısı anlaşıldı

YAŞANILAN RÜYALAR

Gün içerisinde yaşadıklarımız etkisiyle gördüğümüz rüyalar:
Bizi çok etkileyen , üzerinde çok düşündüğümüz, o konu ile gündüz haşır-neşir olduğumuz, çok merak ettiğimiz konular hakkında gece gördüğümüz rüyalar. Bunların bir kısmı yorumlanmaya değer olsada bir kısmı sadece ehvam ve kuruntudan ibarettir.

ŞEYTANİ RÜYALAR

Net olmayan, karma karışık ve seçilmesi zor olan,
bir konudan diğer konuya geçen, sadece korku yüklü olan, sarhoşken ve kendini bilmeden görülen rüyalar gibi.
Şeytan tarafından insanı korkutmak için görülen rüyadır. Şeytani rüyalar yalan rüyalardır.

BİLİNÇALTI RÜYALAR

Kişi gündüzleri kendi kafasında kurduğu olayları, yaşadığı olayları gece rüyasında görebilir, buda şahısın kendisi tarafından farkında olmadan gördüğü rüyalardır.

 

DOĞRU RÜYALAR

İnsanlara bir mesaj vermek için doğruca gösterilmiş, yorumu yapılması gereken, ibret ve ders alınması, iyi algılanması gereken rüyalar.

Kuran-ı Kerimde Rüya
Enfal Suresi 43. Ayet Hani Allah, sana rüyandan onları az gösteriyordu; eğer sana onları açık gösterseydi, korkacak ve kumanda da tartışacaktınız. Fakat Allah, selamete bağladı; çünkü O, bütün sinelerin özünü bilir.
Yusuf Suresi 4. Ayet Bir vakit Yusuf babasına: “Babacığım, ben rüyada onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki, onlar bana secde ediyorlar.” dedi.
Yusuf Suresi 5. Ayet Babası: “Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar; çünkü şeytan, insana belli bir düşmandır.
Yusuf Suresi 36. Ayet Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Birisi: rüyada kendimi şarap sıkarken görüyorum.” dedi. Diğeri: “Ben, rüyada kendimi basımın üstünde bir ekmek götürürken görüyorum, ondan kuşlar yiyor. Bize bunun tabirim haber ver; çünkü biz seni iyilik sevenlerden görüyoruz.” dedi.
Yusuf Suresi 41. Ayet Ey zindan arkadaşlarım, gelelim rüyanıza: “Biriniz, efendisine yine şarap sunacak, diğeri asılacak ve kuşlar basından yiyecek; işte fetvasını istediğiniz mesele halledildi!” dedi.
Yusuf Suresi 43. Ayet Bir gün hükümdar: rüyamda yedi arık ineğin yemekte olduğu yedi semiz inek ve yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak görüyorum. Ey efendiler, eğer rüya tabir ediyorsanız, bana rüyamı halledin!” dedi.
Yusuf Suresi 44. Ayet Dediler ki: rüya dediğin, demet demet hayallerdir, biz ise hayallerin tabirini bilmiyoruz.”
Yusuf Suresi 46. Ayet Gelip: “Yusuf, ey dosdoğru kişi, “yedi semiz inek. bunları yedi arık inek yiyor ve yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak” rüyasını bize tabir et, ümit ederim ki, o insanların yanına cevapla dönerim, ola ki, değerini bilirler dedi.
Yusuf Suresi 100. Ayet Ana ve babasını taht üzerine çıkardı, hepsi Yusuf için secdeye kapandılar. Yusuf da:”Ey babacığım, işte bundan önceki rüyamın yorumu bu; gerçekten Rabbim onu gerçekleştirdi, cidden bana iyilikte bulundu;çünkü beni zindandan çıkardı; şeytan benimle kardeşlerimin arasını dürtüştürdükten (bozduktan) sonra sizi çölden buraya getirdi. Gerçekten Rabbim, dilediği şey için aldığı tedbirde çok hoş davranır. Gerçek şu ki, O, herşeyi çok iyi bilen, her yaptığın bir hikmete göre yapandır!
Yusuf Suresi 101. Ayet Ey Rabbim, Sen bana mülkten bir nasip verdin ve bana rüyaların tabirinden bir ilim öğrettin. Gökleri ve yeri yaratan Rabbim, dünya ve ahirette benim velim Sensin! Benim ruhumu müslüman olarak al ve beni iyiler arasına kat!” dedi.
Enbiya Suresi 5. Ayet (Onlar): “Bunlar bir takım karışık rüyalar; yok onu kendisi uydurdu; yok o bir şairdir; öyle değilse, önceki peygamberlerin gönderdikleri gibi, bize bir mucize getirsin!” derler.
Saffat Suresi 102. Ayet (Oğlu) yanında koşma çağına gelince : “Yavrum, ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak ne düşünürsün?” dedi. (Çocuk da): “Babacığım sana ne emrediliyorsa yap! Beni inşaallah sabredenlerden bulacaksın!” dedi.
Saffat Suresi 105. Ayet rüyaya gerçekten sadakat gösterdin, işte Biz güzel davrananları böyle mükafatlandırırız.”
Fetih Suresi 27. Ayet Andolsun ki, Allah gerçekten peygamberine o rüyayı hakkıyla doğru gösterdi, Şanıma yemin ederim ki, İnşaallah Mescid-i Haram’a güvenlik içinde başlarınızı kazıtarak, kırkarak korkusuzca gireceksiniz! Ancak O, sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de ondan önce yakın bir fetih verdi.

Rüyalar hakkında 15 gerçek
Uyurken beynimizde oluşan imgeler hep ilgi çekmiş, bilimsel veya bilim dışı pek çok olguyla ilişkilendirilmiştir. İşte meraklısı için rüyalar hakkında 15 bilimsel gerçek.
Uyurken gördüğümüz düşler hakkında çok şey yazılır, çizilir. Bunların çoğu da genellikle bilimsel verilere dayanmaz. İşte rüyalarımız hakkında 15 bilimsel gerçek:

Rüyalarımızın yüzde 90′ını unuturuz
Uyandıktan 5 dakika sonra rüyamızın yarısını unuturuz, 10 dakika sonra ise yüzde 90′ını.

Körler de rüya görür
Doğduktan sonra görme yeteneğini yitirenler rüyalarında görsel imgeler görebilir. Doğuştan görme engelli olanlarsa resim göremez; ancak aynı seviyede koku, ses, dokunma ve duyguları hisseder.

Herkes rüya görür
Aşırı psikolojik sorunları olan insanlar dışında herkes rüya görür. Eğer rüya görmediğinizi düşünüyorsanız, aslında rüyalarınızı unutuyorsunuzdur.

Rüyalarda sadece bildiğimiz yüzleri görürüz
Zihnimiz yüzler yaratmaz. Rüyada gördüğümüz yüzler hayatımızda karşılaştığımız ama hatırlamadığımız ya da kime ait olduğunu bilmediğimiz yüzlerdir. Hepimiz hayatımız boyunca binlerce yüz gördüğümüz için, rüyalarımızda da limitsiz yüz görme yeteneğine sahibiz.

Herkes renkli rüyalar görmez
Gözleri gören insanların yüzde 12′si rüyalarını siyah-beyaz görür, geri kalanlarsa renkli. 1915 ile 1950 yılları arasında yapılan araştırmalara göre rüyaların büyük çoğunluğu siyah-beyaz görülüyordu. Ancak sonuçlar 1960′lı yıllardan itibaren değişmeye başladı. Günümüzde 25 yaşın altındaki insanların sadece yüzde 4.4′ü rüyalarını siyah beyaz görüyor. Son araştırmalar bu değişikliğin nedenini siyah-beyaz film ve televizyondan renkli görüntüye geçmemize bağlıyor.

Rüyalar simgeseldir
Belirli bir nesne veya olay içeren rüya, genellikle doğrudan o nesne veya olayla ilgili değildir. Rüyalar simgesel bir dille konuşur. Rüyalarınız hangi imgeyi görürse büyük ihtimalle o imgeyi temsil etmiyordur.

Duygular
Rüyalarda en çok hissedilen duygu endişedir. Negatif duygular pozitif duygulardan daha sık görülür.

Her gece dört ila yedi rüya görürüz
Ortalama olarak her gece bir iki saat arası süreyle rüya görürüz.

Hayvanlar da rüya görür
Bir çok hayvan üzerinde yapılan araştırmalar, hayvanların da insanlar gibi uykularında rüya gördüklerini ortaya koymuştur. Bir köpeği uyurken izlerseniz, birini takip eder gibi ayaklarını veya patilerini oynattığını görebilirsiniz.

REM (Derin uyku fazı)
Hızlı Göz Hareketi (REM) uykunun standart bir evresidir ve bu evrede gözler hızlı hareket eder. REM uykusu ergen insanlarda tüm uykunun yüzde 20-25′ini kapsar, bu da bir gecelik uykunun 90-120 dakikasına eşittir. REM uykusu sırasında rüyada hareket edilse de vücut hareket edemez, yani vücut geçici ‘uyku felci’ haline geçer.

Rüyanın gerçek hayatla birleşmesi
Zihnimiz, bedenimizin o sırada gerçekten duyduğu ya da hissettiği şeyleri rüyalarımızla birleştirebilir. Örneğin rüyamızda kendimizi bir konserde müzik dinlerken görüyoruzdur, ancak o sırada radyoda bir müzik çalıyor olabilir.

Erkek ve kadınlar farklı rüyalar görür
Erkekler, erkekler hakkında daha fazla rüya görür. Bir erkeğin rüyalarında gördüğü karakterlerin yüzde 70′i erkektir. Kadında bu oranlar eşittir. Öte ayndan erkekler kadınlara nazaran rüyalarında daha agresif duygular hisseder.

Geleceği gösteren rüyalar
Yapılan araştırmalar insanların yüzde 18 ila yüzde 38′nin rüyalarında ‘geleceğe ilişkin’ veriler taşıyan imgeler gördüğünü, yüzde 70′ininse ‘déjà vu’ yaşadığını gösteriyor. Rüyalarda geleceğin görülebileceğine inanan insanların oranıysa araştırmaya bağlı olarak yüzde 63 ile yüzde 98 arasında değişiyor.

Horluyorsanız rüya göremezsiniz
Bilimsel olarak kanıtlanamasa da, yapılan araştırmalarda horlayan insanların daha az sayıda, daha kısa ve genellikle unutulan rüyalar gördüğü sonucuna varmış.

Rüyanızda orgazm olabilirsiniz
Rüyanızda cinsel ilişkiye girebilir, ayrıca gerçeği kadar güçlü bir orgazm yaşayabilirsiniz. Hatta gerçeğinden bile daha şiddetli olabilecek bu orgazm esnasında boşalma bile gerçekleşmeyebilir.

Rüya ile Amel edilir mi?

rüya ile amelİnsanın sorumlu olduğu saha vardır. Bu da uyanıklık halidir. Yani insan uyanıklık halinde sorumludur, uyanıklık haricinde uyku ve baygınlık gibi yaptığı işlerden sorumlu tutulmamıştır. Dolayısıyla insan rüyasında yaptığı iş ve davranışlardan, söylediği sözlerden sorumlu değildir. Hatta bir insan rüyasında dinden çıkacak kelimeler söylese dinden çıkmış sayılmaz. 

Konuya bu açıdan baktığımızda ister olumlu ister olumsuz manada rüyalarla gelen haberler objektif bir değer ifade etmez. Bağlayıcı bir delil kabul edilemez. Rüya yorumunda rüyanın iyi ve isabetli yorumlanması esastır. Bundan dolayı da ruya yorumlayacak kişinin ehil olması şarttır. Rüyada Kur’an ve Sünnete aykırı ,ters bir durum olduğu takdirde bununla amel edilmesi mümkün değildir. Mesela rüyanızda size bir insanı öldürmeniz emrediliyorsa veya intihar etmeniz isteniyorsa bununla amel etmek söz konusu olamaz.

Çünkü bir insanı öldürmek ve intihar etmek Kur’an-ı Kerimde ve Sünnette haram kılınmıştır. Bu rüyayı bir insan defalarca aynı şekilde görse yine de gördüğü rüyayla amel edemez ve Kuran ve Sünnet dışına çıkamaz. Kuran ve sünnette tespit edilen hükümler doğrultusunda amel etmek zorundadır. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bununla beraber, rüyaların mübah meselelerde, rüyayı görene münhasır kalmak şartıyla, yönlendirici bir fonksiyonunun olduğu da kabul edilebilir. Yalnız bunun bile Kur’an ve sünnette ictihad edilerek çıkarılmış bir hüküm ölçüsünde ağırlığının olduğu söylenemez.

İstihare Nedir ? Nasıl Yapılır ?

Rüya ve İstihare

İstihare nedir, nasıl yapılır, sünnette belirtilen istihare nedir, uyumak ve rüya görmek şart mıdır?

İstihare; hayır dileme, yapmak istediği bir şeyin kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için iki rekât namaz kılıp dua ederek rüyasında manevî bir işaret almak amacıyla uykuya yatma olarak tarif edilir. Ancak istiharede as olan “uyumak” veya “rüyaya yatmak” değildir. Hatta vakit dar olup uyuyacak zaman bulunmazsa herhangi bir hayırlı mesele için yine istihare namazını kılmak sünnettir. Ancak Şerh Şir’atü’l-İslam kitabında şöyle denilir: Namaz ve dua yaptıktan sonra abdestli olarak kıbleye doğru yatar. Rüyada beyaz veya yeşil görürse o işte hayır vardır, siyah veya kırmızı görürse hayır yoktur. Ondan sakınmak daha iyidir.

Bundan gayrı, açıkça belirtildiği gibi, beyaz ve yeşil ya da kırmızı ve siyah görülmeyip daha teferruatlı ve karmaşık rüyalar görmüş olma durumu için bir kıyas ya da yargı yoktur. Bazı rüyalar, bazı gerçeklere işaret ederler, ancak isabetli tabir de ayrı bir ilimdir: Kişinin kendine göre hayra dalalet eden bir rüya, aslında şerri gösteriyor olabilir. Bu yüzden istihareyi sünnette olduğu gibi yapmak gerekir. Fakat, istihareden daha önemli olanın,”istişare” yani, salih ve temiz bilirkişilere danışma olduğu da bilinmelidir. Rasûlullah efendimiz:
“İstihare yapan zarar etmez, istişâre edende pişman olmaz” (65 el-Hîndî VN/813 (H. 21532)) buyurmuşlardır.

İstihare güzel ve güçlü bir sünnettir. Rasûlullah Efendimiz’in ashabına hemen her tereddütlü konuda “İstihare” tavsiye ettiği bilinmektedir. Ancak “İstihare“, kılma şekli ilmihal kitaplarında anlatılan iki rekat namazdan ve duasından ibarettir. Dua yaptıktan sonra, doğrulugu kalbine damlayan yönde hareket eder. Bir defa kılmasıyla kalbi bir yöne doğru ağırlık kazanmamışsa, bu namazı üç, beş, yedi defa tekrarlar, yine de kalbi seçim yapamıyorsa istisare de yapamıyorsa aklına uygun geleni yapar. Bu yedi defa iki rekatı, aynı anda da kılabilir. Sünnette öğretilen “istihare” budur.

Câbir (r.a)’den Peygamberimizin şöyle dediği nakledilmiştir: “Resulullah (s.a.s) bütün işlerinde, Kur’an’dan sure öğretir gibi istihareyi de öğreterek şöyle derdi: “Sizden biriniz bir ise niyetlendiği zaman farzın dışında iki rekat namaz kılsın ve şöyle desin:
“Allâhümme estehiruke bi ilmike ve estakdiruke bi kudretike ve es’elüke min fadlike’l-azim. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta’lemu ve lâ a’lemu ve ente allâmu’l guyûb. Allâhümme inkünte ta’lemu enne hâza’l-emre hayrun li fi dini ve meâşi ve âkıbeti emri tev âcili emri ve âcilihi. Fekdurhu li ve yessirhu li summe bârik li fihi. Ve in künte ta’lemu enne hâza’l-emre şerrun li fi dini ve maâşi ve âkıbeti emri ev âcili emri ve âcilihi f’asrifhu anni va’srifni anhu ve’kdur li el-Hayra haysü kâne. Sümme ardihi bihi”
(Buharî, Teheccüt, 25, Deavât, 49, Tevhid, 10; Tirmizi, Vitr, 18; İbn Mace, Akâme, 188; Ahmet b. Hanbel, III, 344).

İstihare duasının anlamı
“Allah’ım yapmayı düşündüğüm su işin işlenmesinden yahut terkinden hangisinin hayırlı olduğunu bana ilminle kolaylaştır. Kudretinle senden güç istiyorum. Senin büyük fazlından ihsan buyurmanı dilerim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen şeyi çok iyi bilensin, Allah’ım. Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırla hoşnut buyur”

Sa’d b. Ebi Vakkas’tan, Resulullah (a.s)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“Âdem oğlunun Allah’tan hayır dilemesi (istihâresi) saâdetindendir. Allah’ın hükmüne razı olması da saâdetindendir. Allah’tan hayır istemeyi terketmesi ise onun bedbaht olmasındandır. Allah’ın hükmüne razı olmaması da, Âdemoğlunun bedbahtlığındandır”
(Ahmed b. Hanbel, I, 167; Tirmizi, Kader, 15).

İstihâreden önce veya sonra, gerekli istişareler yapılır ve o iş hakkında karar verilir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
“İş konusunda onlarla istişare yap. İstişareden sonra o işi yapmaya tam olarak karar verince, artık Allah’a dayan ve güven” (Ali İmrân, 3/159).

İstihare hadisi İbn Mes’ud, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ebû Bekir, Ebû Saîd, el-Hudrî, Sa’d b. Ebi Vakkas, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre ve Enes b. Mâlik gibi büyük sahabilerden nakledilmiş, bu rivayetleri senetleriyle birlikte, Buhârî, şârihi Aynî, “Umdetu’l-Kâri” adlı şerhinde tek tek zikredilmiştir. Rivayetler arasında bazı metin farklılıkları vardır.

Enes b. Mâlik’ten gelen rivayet istihâreyi teşvik eder. Bu hadîs şöyledir:
“İstihare yapan kimse hüsrâna uğramaz, istihare eden pişman olmaz, iktisatlı davranan kimse de muhtaç duruma düşmez”
(Tecrid-i Sarih Tercümesi, Ankara 1985, IV, 135).

İstihare namazında nelerin okunacağı hadisle sabit değilse de, birinci rekâtta Fatiha’dan sonra Kâfirun, ikinci rekâtta ise, İhlâs sûrelerinin okunması güzel görülmüştür. Nevevî bunu müstehab görür. İmam Gazzalî de bu sûrelerin okunması gereğinden İhya’da söz etmiştir. İbn Ömer’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Resulullah (s.a.s)’i bir ay süreyle izledim, sabah namazının sünnetinde, Kâfirun ve İhlas sûrelerini okurlardı. Gazzâlî’nin bu gibi hadislerden mülhem olarak, istihâre namazında da benzer kıraati uyun gördüğü söylenebilir.

İstihare namazından sonra, istihare duası okunur ve istenilen şeye niyet edilerek, Kıbleye dönülmek suretiyle yatılır. Böylece istihareye üç veya yedi geceye kadar devam edilebilir. Çünkü Hz. Peygamberin bazı duaları üç defa tekrar ettiği, hatta Enes b. Malik’e istihâreyi yediye kadar tekrar etmeyi telkin buyurduğu nakledilir (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 142, 143).

İstihare, iyiliği veya kötülüğü kestirilemeyen bir iş hakkında söz konusu olur. Hayırlı ve sevaplı olduğu kesin olarak bilinen bir konuda istihâreye gerek kalmaz. İstihare namazı, kerâhat vakitleri dışında her zaman kılınabilir. Çünkü hadiste vakit belirtilmemiştir.

İstihare Namazı
Bir iş yapılmak istendiği zaman iki rekat namaz kılıp sonunda Allan’dan hayırlısını istemek mendub’dur. Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurdu:
“Sizden biriniz bir iş yapmayı tasarladığı zaman, farzdan başka iki rekat namaz kılsın, sonra şöyle desin:
‘Allah’ım! Ben, senin ilmin gereğince senden hayır istiyorum ve senin kudretinle senden kuvvet istiyorum. Senin büyük fazlından diliyorum: çünkü senin gücün her şey’e yeter, benim gücüm yetmez. Sen her şeyi bilirsin, ben bilmem ve sen bütün gaybları kemal üzere bilensin. Allah’ım !Eğer bu ( düşündüğüm….) iş, dinim hakkında, yaşayışım ve işimin akıbeti hakkında hayırlıysa, onu bana kolaylaştır, sonra bu işte bana bereket ver. Yok eğer bu iş benim dinim için, yaşayışım için, işimin akıbeti için kötüyse, onu benden çevir, beni de ondan çevir. Hayır nerde ise onu bana takdir buyur, sonra beni ona razı kıl’ “

(Allahümme inni estehirüke bi-ilmike ve estakdirüke bi-kudretike ve eselüke min fadlikelazim fe inneke takdirü ve la akdirü ve tâlemü vela âlemü ve ente allamül-guyub)

İSTİHARE DUASI TAM METNİ

Namazda, makbul olanı; ilk rekatta Fatiha ve Kafirun Suresi, ikinci rekatta ise Fatiha ve ihlas suresi okumaktır.
İki rekat namaz kılıp bu duayı yaptıktan sonra, kalbe doğacak istek veya nefretle, yahut yapıcı veya engelleyici sebeplerle işin hayırlı olan tarafı gerçekleşmiş olduğuna kanaat beslenir ve buna rıza gösterilir.
Namazı kıldıktan sonra dünya kelamı etmemek, sağ tarafa ve kıbleye doğru yatmak, uyumaya çalışırken kalpten “Allah Allah” demek güzel olan şeylerdir.
Bu namazı buradan okuyup, tatbik etmek isteyenlerden bir dileğimiz olacak, Yukarıdaki Peygamber efendimizin duasını kendi sıkıntısına, problemine uyarlayıp kalbinden evet dilinden değil kalbinden okuduktan sonra 3 ihlas ve 1 Fatiha’yı da başta Peygamberimize, sevdiklerine ve Zamanın Sahibine hediye eylesin. Onların yüzü suyu hürmetine bu aciz kulunun anlayacağı şekilde her şeyi aşikar göstersin, perdeleri aralasın diye Allah’a dua etsin. Allah ile konuşsun, etrafını saran melekleri hissetsin, dua da gözlerini kapatsın, boynunu büksün, Allah’ın kulu olduğunu acizliğini hissetsin. Gerisi Allah’a kalmış. O kapısına geleni geri çevirmez. O’nun kapısı umutsuzluk kapısı değildir.
Mendub : Sevilen, yapılması uygun olan, işlenmesi teşvik edilen iş. Dinen yapılması iyi sayılmakla birlikte yapılmamasında sakınca olmayan ve Resulullah (s.a.s.)’ın bazen yapıp, bazen terk ettiği işler. Güzel bir iş sayıldığı için mendub’u işleyen sevap alır, terk eden ceza görmez. Bu değerlendirme Hanefi mezhebine göredir. Sünnet ve müstehab terimlerini de içine alır.

İstihare sünnettir. Danışacak yeri olmayan istihareye yapmalıdır.

Evlenmeden önce, birkaç defa istihare etmeli, Hak telâ’ya sığınmalıdır. Nefsin ve kötü kimselerin araya katılmasından koruması için, yalvarmalıdır. Salih, güvenilir kimselerle istişareden sonra, istihare yapmalıdır. Bir muradı olan kimse, abdest alır, temiz bir yere oturur, üç defa salevat-ı şerife okur, sonra her birine Besmele çekerek on Fatiha, sonra on bir İhlas okur, sonra üç defa salavat okur. Sonra sağ yanı üzere, yüzü kıbleye karşı olarak ve sağ elini sağ yanağı altına koyarak yatar, niyet ettiği şeyin iyi veya kötü olacağını bi-iznillah rüyada görür. (Fetava-i Karı-ül-hidaye)

İSTİHARE DUASI

Allah’ım! ezeli ilminle halimi biliyorsun, ilmine göre hayrını diliyorum, kudretinden güç istiyorum, senin büyük fazlını diliyorum. Zira sen kaadirsin, ben kaadir değilim, sen bilirsin ben bilemem, sen gizlileri bilen ve yaratansın.
Allah’ım eğer benim dinim, geçimim, sonum, şimdim ve geleceğim hakkında hayırlı olup olmadığını bildiğin bu işimin Hakkımda Hayır veya Şer olduğunu bana takdir eyle, kolaylaştır, Gönlümü hayra mutmain eyle. Eğer bu benim dinim, geçimim, sonum, şimdim ve geleceğim hakkında şerli ise bunu benden, beni de bundan çevir, hayır nerede ise bana onu nasip eyle, sonra beni onunla hoşnud eyle.Gönlümü ona razı eyle amin. (Buhari:1/155)

İstihare namazı;

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Mutluluk, istihare namazı kılmakla gerçekleşir.) [Hakim]

(İstiharede bulunmak ve kadere rıza göstermek kişinin mutlu olacağına, bunun aksi ise, kişinin mutsuz olacağına alamettir.) [Tirmizi]

(Bir işe başlayacağınız veya bir şeyden kurtulmak istediğiniz zaman, iki rekat nafile namaz kılıp [yukarıda bildirilen Arapça duayı okuyarak] “Eğer bu işim [Mesela şunun la evlenmem] dünya ve ahiretim için hayırlı ise, bunu bana mübarek eyle. Eğer hakkımda hayırlı değilse, onu benden uzaklaştır ve hayırlı olanı bana kolaylaştır. Beni kazana rıza gösterenlerden eyle, Ya Erhamerrahimin” demelidir.)

İstihare genel mana olarak danışmaktır. Kul kendi sorunları yada yapacağı bir iş hakkında Mevla’ya ibadet ederek ve O’nun zaatına sığınarak, O’ndan dua yardımı ile isteyerek kendi haceti için ona münacatta bulunmaktır.
Bu dinimizde haktır. Mesela bir kişi evleneceği zaman evleneceği kişi hayırlı mıdır, değil midir diyerek düşünürse ve bu konu hakkında Mevla’dan kendisine en hayırlı yolu göstermesi için münacatta bulunursa tabiî ki Mevla o kişiye en güzel yolu gösterecektir. Bu gayet doğal bir meseledir. Çünkü Yüce Mevla kulunun vekilidir. Her kim Mevla’ yı kendine veli edinirse kurtuluşa ermiştir. Allah kendinden yardım talep eden herkese yardım etmektedir. Bu O’nun kendi zatının büyüklüğündendir.
İstihare vesilesi ile kişi rüya yolu ile Yüce Mevla tarafından uyarılır ve ikaz edilir. İstihare ye yatan kimse ilk geceden Mevla’dan işaret alamayabilir. O zaman bu durum 7 gün boyunca işaret gelene kadar devam eder.
Dinimizce hak olan istihare herkesin ulaşabileceği bir nimet değildir. Mesela ben en canlı örnek olarak kendimi örnek göstermek isterim. Hangi konu hakkında istihareye yattıysam neden dir bilmem bir türlü olmadı. Bu durumlarda Kamilen Mükemmel olmuş bir Allah dostuna danışmakta çok büyük faydalar vardır. İstihare Yüce Mevla’nın bazı kullarına verdiği bir nimettir. Her kuluna nasip olacak diye de bir şart yoktur. İstihare yolu ile görülen rüyalar çeşitli merhalelerden meydana gelir. Mesela rüyada görünen yeşil ve beyaz renkler hayra, kırmızı ve siyah renkler de şerre işarettir.
Evvela rüya hakkında kısa olarak biraz bilgi sunmak istiyoruz.
Neden ? Derseniz cevaben derim ki çünkü istihare büyük çoğunlukta rüya ile gerçekleşmektedir. Rüyalarımızın nelere işaret ettiğini anlamadan tabiî ki istihare konusuna hakkıyla vakıf olamayız.

Hepimizin de bildiği gibi rüya üç çeşittir. 1.Rahmani rüya. 2.Nefsani rüya. 3.Şeytani rüya.
Hemen hepsine kısa olarak değinmek istiyorum. Rahmani rüya : Allah. cc. Haz. leri tarafından kuluna rüya yolu ile ilhamdır.
Salih bir istihare vesilesi ile görülebileceği gibi aynı zamanda kuluna bir ikaz yada tarafından ulaşacak nimetlerin evvelden müjdeleyicisidir. Kişi bu rüya neticesinde uyandığı zaman kalbi huzur ve ferah içindedir. Rüya anında müthiş bir zevk, tutarlılık, eminlik gibi hasletleri doruk noktalarında hissedilecektir. Bu rüya türü tamamen hayır bir rüya türüdür. Hadisi şeriflerde bahsedilen rüyadır.

Nefsani rüya : Buda kişini günlük olaylardan etkilenip bilinç altına yerleşen olayların gece rüyasında terennüm etmesidir. Bu rüya nefsi arzu ve istekleri içerdiği için tamamen hükümsüzdür.
Örneğin kişinin genişlik zamanında buluğ çağına gireceği zaman gördüğü rüyalar gibi….

Şeytani rüya : Bu rüyada adından da anlaşılabileceği gibi şeytani bir rüyadır.
Şeytan kişinin rüyalarına müdahale edebilir. Kişiyi kandırmak, yoldan çıkarmak, imanını çalmak yada zayıflatabilmek amacı ile bu tür bir rüya ile kişiye yaklaşabilir.
Bu rüyanın alameti ise kişi uyandığı zaman sıkıntı içerisinde korku ve gaflette olacaktır. İnsan bu çeşit bir rüya gördüğü zaman kalkınca sol tarafına üç kere tükürüp “defol pis ve habis lain” demelidir. (Euzû Billâhi Mineşşeytânirraciym)
Şeytani rüyanın vasıflarını açıklarken anladığımız gibi şeytan rüyalara tasarruf edebilir.
Bazı büyük Allah dostlarının iştiharlarına göre rüya ile amel edilmez. Fakat Salih kimselerin, peygamberlerin, , Evliyaullahın gördüğü rüyalar müstesna.

Kuran- Kerimde geçen Yusuf (a.s) gördüğü rüya gibi hak ve gerçek rüyalar müstesna.
Buradan anlaşılan bir şey vardır ki Rüya haktır. İnsan bu zikrettiğimiz rüya meselesi hakkında ilim sahibi ise ve şeytanın rüyasına ne gibi müdahale edip edemeyeceğini de biliyorsa ve gördüğü rüyada onu emin edip kalbini hoşnut ediyorsa, (Alimlerin tabirleri ışığı altında) gördüğü rüya ile amel edebilir.
Tekrar hatırlatmak istiyorum ki Bazı büyük İslam Alimleri Avam tabakasının yada ümmi kimselerin rüyaları ile amel etmemelerini tavsiye eder. (Şahı Nakşibendi K.s, Seyyid Abdulkadir Geylani K.s Haz.leri gibi.)
Rüya ilmi çok büyük ve derin bir ilimdir. Peygamberlerin ilim cüzlerinden biridir. Onların rüyaları tamamen hak ve gerçektir fakat bizimki ne derece sağlıklı olur bilemeyiz.
Şahsen ben kendi gördüğüm rüyalara güvenemiyorum. Rüyalarım çok kafama takılırsa ehline anlatıyorum. Yani rüyalar hakkında ilmi olan zatlara. Çünkü rüya Peygamber (s.a.v) efendimizin de emrettiği gibi her önüne gelene değil, sadece ehline anlatılır. Sonuç olarak istihare ile amel etmenin dini bir açıdan zararı yoktur. Fakat rüyanızı tabir eden kişi çok önemlidir.
Bu zat bir Allah dostu, alim, abid, yada zaitse evet derim. Fakat bu ilme sahip olmayan kişilerse bu sizin için çok sakıncalı olabilir.

Ehline tabir ettirilmeyen rüya fayda verecekse bile zarar verebilir. Rüyalarınızı ehlinden başkasına anlatmayınız. Kötü ve korkutucu rüyalarınızı kimseye anlatmayınız ve uyanınca solunuza üç kere tükürüp “defol pis ve habis lain” . (Euzû Billâhi Mineşşeytânirraciym) deyiniz.
Keraat vakitlerinde rüya anlatmayınız. Seher vakti ve öğlen namazından sonra görülen rüyanın doğruluk derecesi daha fazladır.
Bizim gibi avam ve ümmi tabakasına ait kimselerin gördüğü rüyalar, hakkımızda hayırlıda olsa hayırsızda olsa önemli değildir. Çünkü başımıza bir olay gelecekse veya bir nimete kavuşacaksak bu rüyada gördüğümüz için değil, ilk yaratıldığımızda takdir olunan olduğu içindir.

İstihare, herşeyden önce çok güzel bişeydir. iyi bir niyetle, gelecekten bilgi almaya, bilinmeyen bir şeyi öğrenmeye, niyet edilen veya girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını anlamaya, önemli bir kararı uygulamadan önce ilahi makamlara danışmaya yönelik amaçlarla uyarıcı rüya görmeyi duayla talep etmedir.

Bu bilgi edinme yöntemi İslamiyet’e özgü değildir, antik çağdan beri kullanıldığı bilinmektedir. İstihare metodu eski Yunanca’da egkoimesis, Latince’de incubatio adını almıştır.

Yöntemin uygulanması kısaca şöyledir:

Uyumadan önce, bilgi veya uyarıya ilişkin yardım talep edilen konu saptanır ya da hiçbir konu belirlenmeden kendiliğinden bir uyarıcı rüya görülmesi talebinde bulunulur. Talebe cevabın geleceği kesin değildir, cevap gelmeyebilir veya cevap gelir, fakat kişi rüyasını hatırlayamaz ya da yanlış yorumlayabilir.
Görülen rüya, tam manasıyla uyanmadan evvelki, göz kapaklarının henüz kapalı olduğu safhada hatırlanmaya çalışılır. Hatırlamaya çalışma sırasında tam uyanmamak için, göz kapakları açılmamalıdır.
Rüya tüm ayrıntılarıyla hatırlandıktan sonra hemen kalkılır ve rüya yazıyla kaydedilmeye çalışılır.
Daha sonra rüyanın gerçekten sahih (uyarıcı) bir rüya mı olduğu yoksa sıradan bir rüya mı olduğu anlaşılmaya çalışılır.Sıradan rüyalar manevi veya maddi sorunlarımızla ilgili rüyalardır; örneğin aşık olunan kişinin kaybıyla çekilen acı çekilmesi, ticari bir teşebbüsün büyük zararla neticelenmesi, onur kırıcı bir hadise yaşanması, değerli bir şeyin kaybedilmesi gibi insanın ruhunda heyecan doğuran hallerden kaynaklanan manevi faktörlerin ya da diş ağrısı, mide rahatsızlığı, açlık, romatizma gibi bedensel hallerden kaynaklanan maddi faktörlerin sözkonusu olduğu rüyalardır.Sahih (uyarıcı) rüyalar ise uyarıcı, bilgilendirici, geleceği bildirici rüyalardır.
Rüyanın sahih rüya olup olmadığını anlamada ölçütler şunlardır:
Sıradan rüyalarda hiçbir maksat yoktur. Gelişigüzel, karmakarışık ya da ipsiz sapsız şeylerdir. Uyarıcı rüyalar ise bir maksada yöneliktir, maksatlı bir düzenlenme mevzubahistir.
Sıradan rüyalar rüyanın cereyan ettiği andaki vücudun fizyolojik-patolojik haliyle (mesela ruhu sıkan veya sevinç veren bir sebeple) yakından ilgilidir. Uyarıcı rüyalarda bu durum mevzubahis değildir, insanın olağan halde bilmediği imge ve bilgiler içerirler.
Sıradan rüyalar tam uyuma veya uyanma esnasında oluşurlar. Uyarıcı rüyalar ise bir maksat ve plan dahilinde meydana geldiklerinden, bu maksadın yerine gelmesi için uykunun en uygun safhasında oluşurlar, yani uykunun her safhasında oluşabilirler.
Sıradan rüyalar beyindeki alelade ve maksatsız tesirlerin gayet yüzeysel, gelip geçici izlerine bağlı olduklarından açık seçik değildirler, karmakarışıktır, çabuk unutulur ve ruhta hiçbir derin etki bırakmazlar. Uyarıcı (sahih) rüyalar ise kaydedildikleri gibi, ruhta öyle sürekli ve derin izler bırakırlar ki, bazen aylarca ve yıllarca unutulamazlar. Bu son (dördüncü) fark, rüyanın sahih mi sıradan mı olduğunu anlamada en önemli ölçüttür.
Rüyanın sahih rüya olduğunun belirlenmesinden sonra, sıra rüyanın hangi meseleyle ilgili olduğunun belirlenmesine ve rüyanın yorumlanmasına gelir.
İslamiyette İstihare

İstihare, İslam dininde “hayırlı olanı istemek” için başvurulan bir çare olarak adlandırılır.

İslam peygamberi Muhammed, fal türü çeşitli yöntemlerden insanları vazgeçirmek için istihareyi önermiştir ve bu konuda şöyle demiştir:

“Biriniz bir iş yapmaya niyetlenince farzın dışında iki rek’at namaz kılsın ve şöyle desin:

Ey Allahım, ilmine güvenerek senden hakkımda hayırlısını istiyorum, gücüme güç katmanı istiyorum. Sınırsız lutfundan bana ihsan etmeni istiyorum, gücüme güç katmanı istiyorum. Ben bilmiyorum, ama sen bilyorsun, ben güç yetiremem ama sen güç yetirirsin. Ey Allahım! Yapmayı düşündüğüm bu iş, benim dinim, dünyam ve geleceğim açısından hayırlı olacaksa, bu işi benim hakkımda takdir buyur, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli eyle. Yok eğer benim, dünyam ve geleceğim için kötü ise, onu benden, beni ondan uzaklaştır. Ve hayırlı olan her ne ise sen onu takdir et ve beni hoşnut ve mutlu eyle!”

08/12/12

TASAVVUF VE İNSANA GETİRİLERİ

Allaha gönül verme tam anlamıynan bağlanmaya ve bağlanma sonucu meydana gelen insanların görünüme bürünmesine TASAVVUF denir

Tasavvuf (Arapça: تَصَوُّف‎ taṣawwuf, Farsça: تصوف‎ tasavvof) ya da Sufizm veya Sufilik (Arapça:صُوفِية‎ ṣūfīya, Farsça: صوفیگری‎ sūfīgarī), İslam inancında insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatlere ve Gayb âlemine ait hakikatlere sezgiyle ulaşma yoludur.

Arapça tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği tam olarak bilinmemektedir. En çok kabul gören görüşlere göre:

  1. Saflaşma anlamında safa kökünden,
  2. Yün elbise giyinme anlamında suf kökünden,

Yün giyme anlamı için kullanılan peygamber sözlerinden bir kısmı:

  1. Enes bin Malik demiştir ki: “Rasulullah bir kölenin bile davetine gider, merkebe biner ve yün elbise giyerdi.” [1]
  2. Abdullah bin Mesud’un rivayetine göre Peygamber şöyle söylemiştir: “Allah Teâlâ, Musa ile konuştuğu gün üzerinde yün bir cübbe, yünden yapılmış bir şalvar ve kolları yün bir elbise vardı. Ayakkabıları da merkeb derisinden idi.”[2]
  3. Peygamberin evinin yanında suffe denilen odalarda ikamet eden, fakirler olan Ashab-ı Suffe gibi yaşama anlamında suffe kökünden türemiş olabilir.

“Suffe ehli; Medine’de duracak yerleri, sığınacak kimseleri olmayan sayıları zaman içinde değişen erkeklerden oluşuyordu. Mescid-i Nebevinin etrafındaki hücrelerde bir arada yaşıyorlardı. Ziraat yapmaya, süt hayvanları ile uğraşmaya veya ticarete imkânları yoktu. Gündüzleri odun taşıyarak ve hurma çekirdeklerini kırıp öğüterek karınlarını doyurmaya çalışıyor; geceleri ise ibadetle ve Kur’an okumakla meşgul oluyorlardı. Şu ayetlerin onlar hakkında olduğu düşünülür:” “Rablerinin rızasını dileyerek sabah ve akşam O’na dua eden fakirleri yanından kovma.”[3][4] ”Sabah akşam rablerinin rızasını dileyerek O’na dua ve ibadet eden kimselerle beraber sabret, gözünü onlardan ayırma!” [5]..

 

Mutasavvıfların tasavvuf tanımları

Sufizm’in tanımı çeşitli mutasavvıflarca farklı şekillerde yapılmıştır. Bu tanımlardan birine göre, Sufizm, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatleri ve gayb âlemine ait hakikatleri sezgiyle arama yoludur. Hedef, insan-ı kâmil olmaktır. Bir başka deyişle, Sufizm, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgunluk ve kemale erme yoludur. Tasavvuf, silsile yolu ile Muhammed‘e dayandırılan, Allah’ı anlamaya vesile olarak, Peygamber vârisi olduğuna inanılan Evliya ve Mutasavvıflar tarafından, “Hakk’tan aldığını halka sunuş” yolu olarak takdim edilen, dinin fıkıhkelam, Ahlak ve tasavvuf olmak üzere dört ana temelden oluştuğu inancını savunan Mutasavvıfların yolu olarak ortaya çıkmıştır.

  • Tasavvuf, Allah’ın, seni sende öldürüp, Kendinde ebediyen diri kılmasıdır. (Cüneyd Bağdadî)
  • Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular. (Harkûşî Abdülmelîk bin Muhammed)
  • Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez. (Abdülkadir Geylani)
  • Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir.(Alâüddevle Semnânî Ala’ Ad-Dawla As-Simnani
  • Tasavvuf, insanı Allah’tan uzaklaştıran şeylerin hepsini terketmektir. (Ali ibn Sahl Rabban al-Tabari)
  • İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra şeriata uymak, daha sonra tasavvuf yolunda yükselmektir.(Muhammed Bâkî-billâh)
  • Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye harcamaktır. (Ebû Saîd Ebü’l-Hayr)
  • Tasavvuf ahlâktan ibarettir. Bu bakımdan ahlâkı senden yüksek olan, senden daha fazla arınmış demektir. (Ebû Bekr el-Kettânî)
  • Tasavvuf: Kâinatı eksik görmek, daha da ötesi bütün eksikliklerden münezzeh olanı müşâhede ederek bu eksik varlıkları hiç görmemektir. (Ebû Amr ed-Dımeşkî)
  • Tasavvuf; kulun her zaman, o an için kendisine en uygun olan şeyle meşgul olmasıdır. (Amr bin Osman el-Mekkî[kaynak belirtilmeli])
  • Sufizm Peygamberlerin öğretisinin özüdür. Kaynağı ilk insana kadar gider, çünkü tohumu her insanın kalbinde mevcuttur.(Salahattin Ali Nader Angha[6]) Ruhu kötü huylardan temizleyip (safa) marifete ulaşma yoludur. Hakiki bilgi ise Allah’ı bilmektir.

 

Mistisizm, sufizm ve tarikatler

Tasavvufun Mistisizm‘in İslam özelindeki hali olduğunu iddia edenler olduğu gibi, mistisizmin Çin-Hindu dinlerinden gelmesi nedeni ileİslam ile tamamen farklı olduğunu iddia edenler de olmuştur.

  • Kimilerine göre, sufizm mutasavvıflıktan daha yüksek bir aşamayı ifade eder. Mutasavvıflar Sufi olmaya çalışmışlar, tekkeler, ekoller kurmuşlardır. Oysa sufizm’de ekol yoktur. Sufizm Batı Türkistan’da doğmuştur. İlk 350 yıldaki sufiler ilhamlı insanlardı, mala mülke değer vermezler, bazen çıkınları bile olmadan gezer ve gittikleri yerlerde insanları dini yönden aydınlatırlardı. Batı Türkistan’daki bu ilk sufiler, tarikatçılık gütmedikleri için, tarikat şeyhleri gibi isim yapmamış, tarihe isimsiz nefer olarak geçmişlerdir.
  • Sufizm insanın kendisini keşfetme yoludur. Dini kurallara bağlı, dogmaları esas alan bir olgu değildir. Sufizm “Ben kimim? Nerden geliyorum? Ve nereye gideceğim?” sorularını soran kişilerin, sorularına sufizm yoluyla cevap bulabileceklerine inandıkları yoldur.

Sufizmin çok önemli iki boyutu vardır:

  1. Dikey boyut: İç yasamı keşfetme, insanın aslını, özünü bulması,

Yatay boyut: insanlara hizmet etmek ve dünyevi ilişkileri uyum, güzellik ve sevgi boyutunda ayarlamak.[7]

  • Kimilerine göre, Sufizm 13. yüzyıla dek sürmüş, 14. yüzyıldan itibaren, yerini tasavvufa bırakmıştır.
  • Kimilerine göre de, mutasavvıf, hedefine ulaştığı zaman sûfî olur.
  • Sufizm ile tarikatlar arasındaki ayrım; Sufizm bir yaşam tarzıdır, hayata farklı bir bakıştır. Tarikatlar ise Sufizmden kaynaklanan, kurumlaşmış olgulardır. Buz ile su ilişkisi gibidir. Buz sudan oluşmuştur, ama suyun katılaşmış, donmuş halidir. Okyanusla bir testi su benzetmesi de sufizmle tarikatlar arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır: Okyanusdan su alıp testiye doldursanız testideki su ne kadar okyanus özelliğini korur ki? (İnayat Han, Mevlana)

Kaynağı ve tarihi

Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği konusu tartışmalıdır. Arınma anlamındaki safa, yün giyinen anlamındaki sûfî kökleri en çok itibar edilenlerdir. Zira tasavvuf arınmadır ve tasavvufçular bir fakirlik simgesi olarak yün elbise giyinirler. Tasavvuf af tasası anlamına da gelmektedir. Tasavvufun kaynağı olarak İslam peygamberinin Hira mağarasında inzivaya çekilmesi gösterilir. Tasavvufta Peygamberin orada halktan uzak kalarak nefsini terbiye ile uğraştığına, Sahabe den bazı kimselerin tasavvufi gerçekleri Peygamber’den aldığına ve nesilden nesile aktardığına inanılır. Tarikat liderlerinin veya velilerin de peygamberin vârisleri olarak bu yolu takip ettikleri kabul edilir.

9. yüzyıldan itibaren Türkistanİran ve Kuzey Afrika bölgesinde sûfî görüşler müsait ortam bularak yaygınlaşmıştır. Bunda Moğol İstilası sonrası ortaya çıkan çöküntü ve sosyoekonomik durumun toplumu ruhani bir arayışa sevketmiş olması büyük bir etkendir. Buhara, Semerkant ve Taşkent gibi şehirleri içeren Fergana Vadisi pek çok mutasavvuf yetiştirmiştir. Ahmed YeseviAbdulkadir Geylani gibi tasavvuf büyükleri bu bölgede tasavvuf ve tarikat yapısını olgunlaştırmışlardır. Bu bağlamda, özellikle 10. yydan sonra tasavvufa en büyük katkıyı Fars ve Türkmen müslümanların yaptığını belirtmek gerekir[kaynak belirtilmeli]. Hatta Hallac-ı Mansur gibi kimi Arap kökenli sûfî bu nedenle Türkistan’da ve İran’da uzun süreler bulunmuşlardır. Bu noktada Türkler’in ve İranlılar’ın İslam öncesi şaman inançlarının tasavvufa etkisi açıktır. Kültürel etkileşim İslam’ın Hindistan’a yayılması ile Budizm, Hinduizm ve İslam arasında da gerçekleşmiştir.

Abdal MusaBeyazid Bistâmî, Bişri Hafî, Celâleddîn RûmîCüneyd-i Bağdadî, Fudayl bin İyâz, Hacı BektaşHâris el-Muhasibî, İbrahim Edhem, İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddîn İbn Arabî, Şâh-ı Nakşibendî, Yunus Emre, diğer büyük sufiler arasında sayılabilir.

Tasavvufta bilgi kuramı

Tasavvufa göre, bilginin kaynağı üçtür:

  1. Akıl
  2. Nakil
  3. Vahiy (ilham).

Tasavvuf, her üçünü de kabul etmekle beraber vahyin özel bir şekli olan ilhama dayanır. İlhamın ancak arınmış, temiz bir kalbe gelebileceğine inanılır. Vahyin çeşitleri vardır. En üstte peygambere yapılan vahiy, en altta ise arı gibi hayvanlara yapılan vahiy vardır. İlham ise peygamber olmayan insanlara Allah’ın bildirmesidir. Buna göre, şeriat ve Kur’an yargıları da dâhil olmak üzere, söze dayanan teorik bilgilerin tümü sözel bilgidir. Bu bilgiler dıştan okunarak elde edilebilir. Oysa iç bilgi, dıştan okunarak elde edilemez, bu bilgi insanın içinden doğarak gelir ve gerçek bilgi budur. Tasavvufa göre, asıl bilginin, tasavvuf bilgisi denilen bu bilgi olduğu; kardeşlik duygusunu geliştirdiği, toplu olarak bir arada yaşama duygusunu güçlendirdiği, insanları iyilik ve olgunluğa götürdüğü kabul edilir. Dış bilgi elde eden kişinin kendisi için iyilik istediği, tasavvuf bilgisi olan kişinin ise tüm insanlığı düşündüğüne inanılır.

Tasavvuf ve felsefe

Tasavvuf konu olarak felsefenin alanına girmektedir. Ancak tasavvuf bir felsefi ekol değildir. Tasavvuf, felsefeden farklı olarak aklı yalnızca maddi dünyada delil olarak kullanır. Ancak metafizik âlemin anlaşılması için aklın yetersiz olduğunu iddia eder. Tasavvufta akıl dışında bir diğer bilgi kaynağı da ‘nakil’dir. İman, vahye dayanan nakle teslim olmak demektir. Bu görüşe göre, iman ispat gerektirmez. Tasavvuf bu iki görüş arasında bilginin başka bir kaynağı olduğu iddiasındadır. Nefsini temizleyip Allah’tan gelen ilhamlara hazır hale getiren bir veliye Allah’ın izni ile bilinmeyenlerin kapısının teker teker açıldığına inanılır. Bu yola girenlerin her ilerleyişinde yeni bir makama varılır; Her makamın kendine özgü pratiği vardır. Örneğin bazı makamlarda sürekli zikir yapılırken, bazı makamlarda kişi Kur’an okumayı bırakır ve yalnızca tefekkür eder. Tasavvufta saf bilgiyle, uygulama (pratik) olmadan ilerleme sağlanamayacağına inanılır. Bu nedenle, tasavvufi gerçeğe kavuşmak için bu yola girmek ve nefsi arındırmak gerekir. Tasavvufi bilgi tefekkür (meditasyon ve Mürşid-i Kâmil vasıtasıyla elde edilir. Tasavvuf ile elde edilen bilgi şüphe içermez. Ancak tasavvufun önde gelen temsilcileri Hâris el-Muhasibî ve Gazâlî‘ye göre insanları tasavvufa yönlendiren şey şüphedir. Diğer tassavvuf âlimlerine göre ise insanları tassavvufa yönlendiren güdü içsel arayıştır (Mevlana Rumi). Tasavvuf ilerleyen safhalarında şüphe barındırmamasına rağmen, tasavvufun başlangıcında şüphe ve insanın içine düştüğü kalbi zihni boşluktan kaynaklanan arayış vardır (İmam Gazâlî).

 

Tasavvuf ve mistisizm

Mistisizm inançların ve dinlerin manevi (aşkın) yönlerini ifade eden kavramın adıdır. Mistikler, yaşadıkları din, kültür ve medeniyet ortamında şekillenirler. Bu nedenle kavram olarak bu şemsiyenin altında incelenseler de birbirinden farkları vardır. Tasavvuf ve sufizmin İslam mistisizmi olduğu söylenebilir. Tasavvuf ve sufizm İslam dinine özel bir terim olup diğer dinlerin mistiklerinden bazı yönleri ile ayrılmaktadır. Sufizm ve tasavvufun mistisizm’den başlıca farkları şunlardır:

  1. Mistisizm’de ıstırap önem taşıdığı hâlde tasavvufta ıstırabın özel bir yeri yoktur.
  2. Tasavvufta terbiye metotları fertlerin karakter yapılarına göre farklılık arz ettiği hâlde, mistisizmde bu farklılık ve zenginlik yoktur.
  3. Tasavvufta mânevî yükseliş için ferdî gayret esas olduğu hâlde, mistisizmde değildir.
  4. Mistik sadece vecd ehli olduğu hâlde, sûfî hem vecd ehli, hem de ilim talibidir.
  5. Tasavvufta zikir ve şeyh ile birlikte bulunmak (sohbet) esastır. Mistisizmde böyle bir esas yoktur.
  6. Mistisizm, rûhun cesede hakîmiyetini sağlama ameliyesidir. Tasavvuf ise rûhun arıtılıp Hakk’a vuslata erdirilmesidir.[8]
  7. Tasavvufta peygamber yoluyla Allah’a ulaşmak vardır. Mistisizm’de peygamber veya bir mürşid-i kâmil yoktur.
  8. Tasavvuf şeriat kurallarının üzerine bina edilmiş olup İslam dininin bir yüzüdür. Tasavvuf İslam’dan bağımsız düşünülemez.
  9. Tasavvufun ahlak kuralları tamamen İslam peygamberinin sünnet denen sözlü ve fiili hareketlerine dayanır. Tasavvuf özel anlamıyla sünneti harfiyyen yerine getirmektir.

Doğal olarak bu tanımlamalar sünni tarikat ekollerini tarif etmekte, ancak tarihte görülen ve dışsal olarak Ortodoks İslam inancına aykırı görülen Bektaşilik, Kalenderilik gibi tarikatleri kapsamamaktadır.

Tasavvufun temel kavramları

Şeriat

Dinin esas ve görünen şekli ve insanlara emredilen kısmı şeriattır. Tasavvuf ise dinin iç yüzüdür. Ancak tasavvuf insanlara emredilmemiştir. Yani kişi tasavvufla ilgilenmediğinden dolayı dini açıdan Allah katında sorumlu değildir.

Şeriat seviyesindeki ana fikir “Seninki senin, benimki benim” dir.

Tarikat

Tasavvuf ile Tarikat aynı anlama gelmez. Tarikatlar zaman içinde Tasavvuf yani Sufizmden kaynaklanmışlardır. Tasavvufun somut organize olmuş halidir. Bir insanın tasavvufu yaşaması için bir tarikata mensub olması gerekir. Bir Mürşid ve bir mürid ile tarikat oluşturmadan tasavvuf yaşanamaz. Şeriat dinin dışı, tarikat ise içidir denilir. Ancak tarikat, şeriate aykırı olamaz. Çünkü tarikatın temeli şeriattır. Sufiye göre tarikat öz, şeriat kabuktur. Amaç öze inmektir. Şeriat bu yolda sadece gerekli bir vasıtadır. Tarikat seviyesindeki ana fikir “Seninki senin, benimki de senin”dir.

Marifet

Marifet Allah’ı tanımaktır. Marifet Hakk’ın kula bahşettiği bir sofradır. Fakra ulaşan kişilerin gönülleri marifetle dolar. Marifet erenler sofrasında (sohbetinde) elde edilir. Arif, Hakk’ı bilen Hak’tan haber alan kişidir. Marifet, batın hazinesidir. Bu hazine aşk ile ele geçer. Marifet seviyesindeki ana fikir “Ne benimki var ne seninki” dir.

Hakikat

Kişi tasavvuf yolunu izleyerek nihayet bilginin vasıtasız elde edildiği hakikate varır. Bu safhada insanların tıpkı kafa gözüyle görüp çevreden bilgi alması gibi kalp gözüyle bilgi aldığı kabul edilir. Kişi zaman ve mekândan bağımsız bilgi kaynaklarına ulaşmaya çalışır. Zaten tasavvufun bilgi kuramı da akıl ve nakil ötesinde bir yol olan bu bilgi kaynağını hedeflemektedir. Hakikat seviyesindeki ana fikir “Ne sen varsın, ne ben” dir.

Şeyh (Mürşid-i Kâmil) ve Pir

Ana maddeler: Şeyh ve Pir

Mürşid-i Kâmil (olgun rehber)[9] Mürşid-i kâmil olarak kabul edilen şeyh, daha önce aynı yoldan geçmiş, Allah‘tan gelen ilhamlara açık kimsedir. Şeyh, müridin (murad eden, isteyen) düşünce hayatını kontrol altında tutar. Onun zayıf noktalarını bilir ve ona göre bir eğitim tertip eder. Şeyhin kalp gözü açık olduğundan müridin kalp hayatını kendisinden daha iyi bildiğine inanılır.

Fahruddîn-i Râzî şeyhte şu şartların aranmasını şart koşar:

  1. İhlâs
  2. Sadık olmak
  3. Doğru yoldan hiç ayrılmamak
  4. Tasavvuf alanında merhale merhale ilerlemiş olmak.Tenezzülat-ı İlahi: Allah’ın, muhatabının seviye ve kıvamına göre hitap edip konuşması demektir. Allah’ın, insanı kendine muhatap alıp konuşması ve ona anlayacağı dilden hitap etmesi, zaten  rahmetin bir tezahürüdür. Yoksa Hz. Musa (as)’a Tur-u Sina’da hitap ettiği gibi, hitap etse idi, insanlık tahammül edip, altından kalkamazdı.Allah’ın tenezzülat-ı İlahi olarak konuşması, vahiy ve ilham olmak üzere iki türlüdür. Vahiy,peygamberler vasıtası ile umumi bir hitabıdır. İlham ise her mahluku ile hususi bir konuşmasıdır. Bu iki tür konuşması da tenezzülat-ı İlahi kapsamındadır. Kendine ait konuşması ile konuşsa idi, şu maddi alemin ölçüleri o konuşmayı tartamaz, tahammül edemezdi. Burada da rahmet ve hikmetin tecelli ettiği çok zahir olarak anlaşılıyor. Bu yüzden biz insanlar da hitap ve tebliğ yaparken, karşımızdaki muhatabın seviye ve kıvamına göre tebliğ ve hitapta bulunmalıyız. Direk gelmeler olabilir,yada aracı ile bildirimler bulunabilir.Makamına göre Allahın kendi ihtiyacı olarak sevdiği kulunun hata yapmaması veya tecelliyatının insanlar arasında zuhura kavuşması için makam verdiği insanlara gelen bildirgelerdir.

    AHKAM-ÜL HAKİMİN

    AHKAM-ÜL HAKİMİN

    Hüküm verenlerin hakimi esma i hüsna; yani ALLAH ın isimlerinin hikmeti ve hükümleridir.

    Allah hükmedenlerin hakimi değil midir? (Tin Suresi, 8)

    Her işin hükmünü veren, sonuçlandıran Allahtır. Tüm olaylar Onun emriyle, dilemesiyle oluşur ve gelişir. Allah'ın verdiği hükümlerde mutlaka birçok hikmet gizlidir. Fakat insanların çoğu, kendi kısıtlı akılları ile değerlendirme yapar ve dolayısıyla Allahın hükümlerini tam olarak kavrayamazlar. Oysa Allah sonsuz aklın sahibidir. Üstelik zaman ve mekandan da münezzehtir; bu kavramları yaratan ve insanların zamana ve mekana tabi olarak yaşamasını uygun görendir. İnsan hiçbir zaman bir gün sonra, hatta bir saat sonra neler yaşayacağını bilemez. O ise bir işe hükmettiği zaman bir gün sonra, yıllar sonra ve hatta kıyamete kadar o işin neyle sonuçlanacağına da hakimdir. Dolayısıyla verdiği hüküm her zaman en doğru, en iyi ve en hikmetli olandır.

    Fakat iman etmeyenler bu gerçeğin farkına varamazlar. Çevrelerinde oluşan her olayın belirli sebeplere bağlı olarak, tesadüfen oluştuğunu düşünürler. Allahın hükmettiği olaylardaki hikmetleri değerlendiremezler. Meydana gelen her olayın Allahın kontrolünde olduğunu fark edemezler. Müminler ise Allahın verdiği hükümlerin hikmetlerini kavramaya çalışır ve Onun daima en iyi ve en hayırlı hüküm veren olduğunu bilirler. Kuranda şöyle buyrulmaktadır:

    Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır. (Yunus Suresi, 109)

    Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: “Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin vadin de doğrusu haktır. Sen hakimlerin hakimisin. (Hud Suresi, 45)

08/12/12

Yıldızname Nasıl Bakılır VE ZARARLARI ?

Her bakım türünün kendine haz özellikleri vardır. Önemli olan bakım türünü sorgulamak değil bakan kişiyi sorgulamak yada yargılamaktır.

Bakım için başvuran kişinin (danışanın) soru yada sorunu ne ise ona göre bir usul seçilir ve bakımı yapılır. Tüm bakım türlerinde bakım yaptıran ve bakımı yapan kişinin aynı mahalde bulunması iyi sonuç verecektir.

Aslında bir açıdan iki tür bakım usulü var. Bunlardan biri kısmen medyumluk meziyetine sahip olmaktan geçtiği gibi çoğunlukla zekaya dayanan bakımları içerir. Astrolojide Bakım yapan kişi Astrolog’un bilmesi gereken binlerce denklem vardır. Burçlar, Evler, Planetler, Açılar ve bunların bir araya geldiği değişik kombinizasyonlar bilinmelidir. Bunların bir araya getirilmesi sonucu danışanın sorusu yada sorunu cevaplanır. Yine Tarot kartlarına danışıldığında Tarot uzmanı olan kişi 78 adet Kartın birer birer manalarını bilmek zorundadır. Ayrıca değişik açılımlarda değişik kartların yan yana gelişine göre farklı yorumlar yapılacağından hemen hemen her karta 30 ayrı anlam yüklenebilir. Bunları bilmek gereklidir. Yine El Falı yönteminde de bilinmesi gerekenler vardır.

Diğer bakım türü içeriğinde bir çok bakım usul içerir. Suya bakma, Kahve telvelerine bakma, Aynaya bakma, Resme bakma, Kitaba bakma, ve benzerleri gibi bakım türlerinde fizik ötesi bir güç olan altıncı hissinden yada görünmez varlıklardan yardım alınır.

Peki ben ne yapıyorum.?
Yukarıda saydığımız bakım usullerinden hepsine de sahibim. Bana danışan, başvuran kişinin sorusu yada sorunu ne ise ona göre bir bakım usulü seçiyorum ve ona göre değerlendiriyorum.

Ama kesinlikle uzaktan telefonla anne adı ile bakım yapılmaz.

Bu yöntem halk arasında Kitaba yada Yıldızname ye bakma olarak bilinir ve gözü açık sözüm ona medyum olarak geçinen şarlatanların insanları kandırmasından başka bir şey değildir. Düşünün anne adı Fatma olsun kendi adı Hasan olsun, bu bir örnek isimler değiştirilebilir ama bu isimlerden dünyada binlerce insan vardır. Hele de ülkemizde Arapça ve Farsça isimlerden bol miktarda bulunduğundan yeryüzündeki Müslüman ülkelerdeki aynı isim sayısını tahmin etmek çok güçtür.

Değerli Kardeşlerim
Kanmayınız İnanmayınız. Telefonla isimlerinizi isteyen ve size bir şeyler söyleyenlere sakın inanmayınız.

İnsanların isimleri birbirine benzer ama kaderleri, nefisleri, duyguları, istekleri, sorunları tamamen değişiktir.

08/12/12

DİVAN-I KEBİR VE RİCAL-İ GAYB ALEMİ NEDİR?

DİVANI KEBİR; İlk defa ALLAH rızası için divanı kebir hakkında kesin ve açık bilgiyi verme şerefine sahip olmaktan gurur duyuyorum.RABBİM ilmi saklayan kullarından eylemesin.Divanı kebir yanı diğer adı (nizami sistemdir),CENABI ALLAH CC kendi arşı alasında bir icra masası oluşturmuştur.Bu makam çok yüksek olup münacatlar hep burada toplanır.Divanı kebirin başkanı Resulullah  efendimiz MUHAMMED MUSTAFA SAV HZ.leridir. Senede dört defa gelir makamdan münacatları izale eder.Kurban ve ramazan bayramı, berat gecesi ve miraç günü gelir başkanlık görevini tamamlar.Diğer zamanlar Rabbimizin resulullah efendimize bağışladığı MAHMUDU MAKAMIYE ye çekilerek şefaat mercisini uygular.Peygamber efendimiz gidince makamını GAVSUS EL SAKALEYN  ABDÜLKADİR GEYLANİ HZ. lerine teslim eder.Divanı kebirin dört yanını başkan yardımcısı görevini üstlenen ve makamı yüce görevlendirilenler teşkil eder.NİZAMİ SİSTEM; Allahın sevgili kulları arasından seçilenler ricali gayba üye olurlar,hepsinin ayrı ayrı görevleri vardır.Makamları yaptıkları ibedetler sonucu takvaya göre verilir.Hiç ummadığı anda bir insanın ruh yapısı rabbimiz tarafından sevilir ve göreve tabi edilir.Allah yarattığı ruhun farkındadır ve nasıl yaşantı sağlıyacağı akıla vermiştir.Aklen hak yolunda olanlar seçilir. RİCALİ GAYB GÖREVLİLERİ;Allahın bizzat yeryüzüne yapacağı zuhuratın askerleridir.Hepsi ayrı ayrı terlerde tecelli gösterirler.

Rical-i Gayb (Görevli Veliler) Hakkinda

 

300 Nukeba, Reisler.

CAHİLİYET BİTMİŞTİR  Şeyh’ül Ekber: «Nefislerden gizli şeyleri çıkaranlardır. Üç-yüz kişidirler,» diyor.

Onlar, cahil insanları insana dönüştüren, kişileri karanlıktan çıkarıp Allah’ın kendileriyle ya da kendilerinden değil, O’ndan gelen bir nur olan bağışına götüren insanlardır. Onlar kızıl kükürt (simyacı altını) ehlidir. Bazıları sanatlarıyla kalpleri dönüştürürler, bazıları baz metali altına çevirirler, bazıları ikisini de yaparlar. Aralarında birbirlerini tanıma ve susma vardır. Allah’ın bilen kulları arasında yarattığı farklılıklarda edeb, hayranlık ve haz söz konusudur. Hiçbir şey ve hiç kimse onları edeb makamından ayıramayacaktır. Biribirleri arasındaki edeb meşhurdur. Öylesine zarif bilişirler ki çoğunlukla dikkati çekmezler bile… Bazıları çöllerde yoksulluk ve ihtiyaç içinde gizlidir. Diğerleri bütün dünya görsün diye insanların önüne çıkarılmışlardır. Ancak o Allah’ın göriimünde, onlann işareti olan büyük deniz – arslanı’nın okyanusla kara arasında sahilde uzandığı gibi uzanır.

Hepsi aynı zikri paylaşır: “Hu!”, ” Hu!” , ” Hu!”

40 NÜCEBA SOYLULAR;

Nukeba’dan kırkı Nuceba’dır. Onlar hakkında Şeyh’ül Ekber şunu belirtiyor: «Kırk kişidirler. Mevcudat’ın külfetini taşımakla meşguldürler ve yalnızca bir diğerinin hakkı için hareket ederler.»

Bunda Rabbin yarattıklarına şefkatini görün. Peygamberimiz, ariflerin başı, salat ve selam ona olsun, «Her zaman ümmetimden “İbrahim tabiatı”nda kırk kişi olacaktır,» demiştir. Bu suretle erden bir yere bedenini kalıbında bırakarak, kimsenin onun gittiğini anlayamayacağı bir şekilde yolculuk ederse, o kişi Ebdal’den başkası değildir, İbrahim’in, selam ona olsun, kalbi üzre biçimlenmiştir.» Onların yüksek makamını belirterek Şeyh ibn’ül Habib diyor ki:

«Kendini Allah’a adayan Ebdal’in Yol’u açlıktır, uykusuzluktur, sessizliktir, yalnızlıktır ve zikirdir.» Bu, bütün büyük evliya tarafından teyid edilen bir sözdür.

Salihûn arasında sonradan olan mucizeler hakkında halk arasında nasıl durmaksızın konuşulursa, Ebdal’in ve onun ötesindekilerin bilinmesi ve saptanması da sadıkûn tarafından öyle konuşulur ve yadsınır. Ama hiç kuşku yoktur. Onlar vardır. Burada ve oradadır. Kalp bedene göre neyse, onlar da kozmosa göre öyledirler. Eğer zail olursa, beden de zail olur, çünkü onun hayatı ve anlamı odur. Onlardan bir haber yok değildir. Vardır, Ama Hakikat’lidendir, Hakikatli’nindir, Hakikatin dilindendir, cahilden, dedikoducunun dilinden değil. Ehdal; onlar bile manevî imkanlarının sınırlarını göstermezler.

4 EVTAD; DÖRT DİREK 

Onlar yedi Ebdal’dan seçilen dört direk ya da mertebedir. Haklarmda Şeyh’ül Ekber şunu söylüyor:

«Makamları dört Evtad’ın makamma uyan dört insanı gösterir. Eğer dünyada doğu, batı, kuzey ve güney varsa, her birinin bu yönlerde bir makamı vardır.»

Bu, tasavvufî hikmetin çekirdek merkezidir. Dört kişidirler ve biri öldüğünde bir başkası onun yerini alır. Bilinirler. Teyid ediyorum ki, yalnızca dünyanın dört köşesinin destekleri değil, ama Görünmez’de Kabe’nin, Allah’ın Evi’-nin de desteğidirler. Çünkü Ev (Beyt) zahirde Allah’ın Evi’dir, ama batında Allah’ın Evi inananların (müminlerin) kalbi, ya da kalpleridir. Dünyada yaşarken divanı kebire bağlıdırlar kalb orada atar, ahiret alemine intikal edince rabbimiz tarafından yine safi selefi olanlar arasından göreve getirilirler.

2 İMAMLAR;

Şeyh’ül Ekber diyor ki; «İki kişidirler (iki Efraddırlar), Biri Gavs’in sağındadır ve yetkisi Melekût’tadır. Diğeri soldadır ve yetkisi Mülk’tedir. Arkadaşından yüksektedir. Gavs’in halefidir.»

Nesnelerin görünen yanlarındaki mükemmelliği gördüğünüz gibi gizli yanlarındaki biçimlenmenin mükemmelliğini de görün. «Allah’ın yaratışında bir noksan bulamayacaksınız.» Burada, manevî gerçekliklerin iki hakiminden herbiri bir başka yönden hüküm sürer. Bu suretle birinin bir görevi vardır, diğerinin de bir başka görevi…

İdrak teyiddir ve idraksizlik onlann aleyhine kanıt değildir.

Eğer, O’nun, güzelliğiyle zahiri biçimlendirdiği biçimlenmeyi idrak edememişseniz, onu batında hiç anlayamayacaksınız demektir. Hiç fark yoktur. Her dünya birbirine zıttır, insan alemi iki dünya arasında uzanır, böylece bir boyutu görünür ve çözümlemeye elverişlidir ama diğeri gizlidir ve yalnızca bu Yol’u bilenlerin ilmiyle bilinebilir. Ve Allah ’ tek Bilici’dir.

 

KUTUP,EKSEN; GAVS’TIR.

Ve bu ikisinden bir çıkar. O ‘kutub’tur. Şeyh’ül Ekber şöyle diyor: «Bu Gavs’tır. Allah’ın her çağda dünyaya dikkatle baktığı yer olan kişiyi gösterir, İsrafil’in, selam ona olsun, kalbine göre biçimlendirilmiştir.
——————–

1999 YILI ramazan ayının 27.gecesi olan perçşembeyi cumayas bağlayan kadir geçesinde toplanan manevi hükümet meclisimizde ki görüşmelerde yediler tabakasında görevli iken dünyasını değiştirdiği için yeri boşalmış olan kutbul aktab mekkeli muhammed abinin görevi yine yediler tabakasında görevli ve konyamızda bulunan bir mübareğe verildi.bu mübarek zatın ismi,bugün için açıklamaya müsade Nukeba’nın iç çekirdeği başkalarına ilgi ve tevazu içinde hizmetle bellidir. Onlar fukaranın hizmetkarıdır. Onlar, Rasûl’ün miskinlere, mahrumlara ve dertlilere derin bir muhabbet besleme sünnetini izlerler. Kendilerini tanııtan işaretleri, niyaza bütün diğer ibadetlerden daha çok güvenmeleridir ve bu onların sünnetleri. zikirleri ve tefekkürleridir. Onunla yaşar, onunla yardım ederler. Bazısı bir ayette yaşar, bazısı bir surede, bazısı Kur’an’da yüzer. Bazısı bir başına Fatiha’nın esrarında yaşar.

 

7 EBDAL VEKİLLER 

Şeyh’ül Ekber şöyle diyor: «Onlar yedi kişidir. Kim bir olmadığından dolayı yazılamadı.ileride manevi müsadeler ışığında açıklanmasını umarız.

muhammed agabey mekkede doğup büyümüş ve orada ikamet etmiş;basiret,keşif,keramet ve ledünni ilim sahibi mübarek bir zat olup,senede bir sefer toplanan manevi hükümet meclisi toplantısında bulunan imameyn den (iki imamdan)kutbun sağında bulunan imam idi.

eksilen kırklar tabakasına,üçyüzler tabakasından,üç yüzlere de beşyüz onbirler içinde ki yedekler olan,onbirler içerisinde ki bir zat da yine cenabı allahın emriyle seçildi.eksilmiş bulunan yedekler kadrosunada halkın içinden bir zat seçildi.

ayrıca konyanın altıntekin ilçesinde doğup büyüyen ve orada ikamet eden zıvarıklı hacı ahmed ağa,kırklar diye bilinen manevi erlerden bir5i iken 1958 yılının nisan ayının sekizinde,yetmiş hicab ötesinde,arşın üzerinde rukka aleminde toplanan manevi hükümet meclisi toplantısında,yüce mevla tarafından kendisine verilen ricali gayb erleri divanı postası görevini üslenmişti..

hacı ahmed aga manevi görevini,bu hükümet mecisi toplantısında ,çin diyarında doğu türkistanın urumçi şehrinde .müslüman uygur türklerinden ve kırklar tabakasından mehmed cebel isminde bir kardeşimize teslim etti…

bunların seçilmesi içincenabı hakk katından emir varid olmasından hemen sonra manevi meclis tam mevcuduyla yetmiş hicab ötesinde arşın üzerinde , rukka aleminde toplanıp yeni seçilen zatlasrdan görevlerini ve emanetlerini teslim alıp o saatten itibaren görevlerine başlamışlardır.

…….

hacı ahmed ağa 1999 senesi ramazanı şerif ayının on beşinden başlayarak kadir gecesine isabet eden 27.gece saat 01:30 a kadar 13 gün boyunca kabe-i muazzamada,altınoluk karşısında,eski müezzinliğin altında manevi meclis toplantılarında hazır bulundu..
aslında kendisi o günlerde,konyanın altıntekin ilçesinde ki evinin köşesinde,ayaklarından rahatsız,85 yaşında ve evinden dışarı çıkamayan bir kimse olarak sevenleri tarafından ziyaret ediliyordu.
kimse sırrına vakıf olamadı!işte bir hak eri daha!böyle ibret dolu bir ömrün sonunda dostuna erişti allah rahmet eylesin!allahımız bizleri!bu hak divanı erlerinin şefaatına nail eylesin.amin.

toplam sayısı 511 olan ricali gayb divanı erleri nin 500 tanesi asıl 11 tanesi ise yedeklerdir.ricali gayb divanı mensubu veliler,görevlerini cenabı allahın emriyle vefat ettikten sonra teslim ederler.sadece postalık görevini yapanlar müstesna.

divan postası görevini yapanlar,sağlıklarında yapılan manevi hükümet meclisi toplantısın da,cenabı allah kırklar tabakasından kimi seçmiş ise,meclis başkanı olan zamanın kutbuna vahiy yoluyla bildirir.postalık görevini yapan zatta bu görev için yeni seçilen kardeşimize görevi teslim eder.

meclis dağılırken,cenabı allahın emretmesiyle,dünyada sağ olup manevi görev başında olan 511 mevcutlu ricali gayb divanı ehli velilerle , yukarıda ismi geçen: imameyn,gavs,zamanın kutbuve hızır aleyhisselam ab-ı hayat suyuna giderler,topluca bu suda boy abdesti alırız. ve allah hepimize taze hayat bahşeder ve sıhhat verir.

o gün sabah namazının sünnetini abı hayat suyunun yanın da kılarız.namazın farzını ise,kabede namaz kılan hacılarla birlikte hacılara imamlık yapan imama uyarak kabe-i muazzamada kılarız.

bu manevi hükümet meclisi toplantısı bin aydan daha hayırlı olan ve cenabı allahtarafından mübarek geceler içinde gizlenmiş olan kadir geçesinde yapılır.bu toplantının yapılıuş günüde,kadir gecesinin o güne rasladığının bir delilidir………………………………….. ….

——————–
A – Karar organı

B – İcrâ organı

Karar organı; “Dîvan” ya da “Dîvan-ı Kebîr” gibi isimler ile anılır.

İki tür toplantısı vardır. Aylık toplantılar. Ki her arabî ayın 14′ünü 15′ine

bağlayan gece, çeşitli yerlerde yapılır.

Yıllık toplantısı, ki bu da senede bir defa, Efendimiz Aleyhis-selâm’ın Rasûllük

görevini almadan evvel inzivâya çekildiği Hıra Dağı’nda olur.

Bu “Dîvan-ı Kebîr”e katılanların büyük kısmı ölümötesi yaşama intikâl etmiş

büyük evliyâullahtan, üçte bir kadarı da şu anda dünya üzerinde bilfiil görevli

yüksek derecelilerden teşekkül eder. Toplam 66 kişilik Dîvan ehline dünya

üzerinden, zamanın “Gavs”ı, “Kutb-ül İrşâd” ve “Kutb-ül Aktâb” olan iki

yardımcısı, dört unsur üzerinde tasarrufu olan dört kutub, yedilerin tamamı

“Gavs”ın tasarruf dairesi dışında olan “Müferridun” nâmıyla bilinen 11 kişi

katılır.

Varlık üzerinde, ilâhî ilim gereği alınması gerekli tedbirler hakkında kararlar

alınır ve bu kararlar icrâ organına nakledilir.

“Divân-ı Kebîr’in” tabîi başkanı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemdir. Onun

gelmediği toplantılarda ise, şâyet var ise o devrin “İnsan-ı Kâmil”i, yoksa

zamanın “Gavs”ı başkanlık görevini îfa eder.”İnsan-ı Kâmil” her asırda

bulunmaz. “Gavs” ise her asırda vardır ve kıyâmete kadar sürekli, bir kişi, o

görevi îfa eder.

“İnsan-ı Kâmil” rütbesi, en üsttür ve birkaç asırda bir o rütbeye nâil kılınmış

kişi gelir yeryüzüne.

“Müceddid-i zaman” yüzyılda bir gelir. Dinin, o günün insanlarının anlayışına

göre yenilenmesi görevini îfa eder. O da divân ehlindendir. Son müceddid de

“Mehdî” lâkabıyla bilinen Zât-ı kirâmdır. Aynı zamanda “İnsan-ı Kâmil”dir,

Mehdî!..Gavs, hem Rasûlullah Aleyhis-selâm katılmadığı zamanlarda divân

başkanlığı yapar, hem de icrâ organının başıdır.Kutb-ül İrşâd tamamıyla, çeşitli

burçlardan, bilinen ve bilinmeyen sayısız yıldızlardan gelen tesirler üzerinde

görev yaparak, bunlardaki sayısız mânâların gereğinin yeryüzünde mevcut

insanlar ve cinler üzerinde açığa çıkması hususunda çalışır.Kutb-ül Aktâb ise,

Gavs’tan çıkan emirleri çeşitli ilgili mercilere dağıtır. Dîvan’a katılan Cin’lerin

evliyâsı dahi emirleri Kutb-ül Aktâb’dan alırlar.İcra Organı ise bir tür Ricâli

Gayb ordusudur.Dîvan’ın kararlarının tatbikiyle görevlidirler.

Bu ordunun Başkumandanı “Gavs”ı zamandır. Tâbiri câiz ise genelkurmay

başkanı durumunda olan “Kutb-ül Aktâb”dır!.. Sonra 4’ler gelir. Sonra tasarruf

sahibi olan 7′ler gelir. Sonra 12′ler gelir. Sonra 40′lar gelir. Sonra 300′ler diye

bilinen 313 kişi vardır. Sonra 1200′ler gelir ve daha sonra da yöresel kutuplar iş

görürler.

Bu evliyâullah’ın çok azı, yani “Dîvan ehli” olanlar ile “icrâ” organından

birkaçı “fetih” sahibidir. Geri kalan bir miktar “keşif” ehlidir. Büyük

çoğunluğu da bilinçdışı olarak bu görevleri îfa ederler.

Geçmiş evliyâullah arasında Abdülkâdir Geylânî, “Gavs”iyet görevliyle birlikte

“İnsan-ı Kamil”lik görevi de kendisinden cem etmiş olduğundan, “Gavs-ı

Â’zâm” lâkabıyla bilinir.

İkinci “İnsan-ı Kamil” Abdülkerim Ceylî ya da diğer ifade şekliyle Geylânî

ise, çok eserler yazmıştır hakikat bahsinde ve mârifetullah bahsinde; ki

bunların içinde en çok bilineni “Geçmişin ve geleceğin ilmini kendinde toplamış

olan İnsan-ı Kâmil” adıyla kaleme aldığıdır. Bizde kısaca “İnsan-ı Kâmil” diye

bilinir.

“Fetih” ehli olan görevliler dünya üzerinde tüm cereyan eden işlere vâkıftırlar.

“Keşif” ehli ise sadece görev alanı ile sınırlıdırlar.

Her bir görev düzeyindeki veli, ancak kendi düzeyinde olanı ve altındakini bilir.

Üst grubu ise, sadece onunla temasta olan alt grubun başkanı bilir.

Bir de “Dîvan”a katılanlar, kendi üstlerindekileri bu vesile ile bilirler!..

Bunların arasında Endonezya’lı, Arab, Pakistan’lı, Afganistan’lı, Türkiye’li ve

daha başka isimli topluluklardan zevât mevcuttur.

RİCALİ GAYB

Şeyh Alâüddevle Semnanî şöyle der:
— Gaybda üç zümre müşâhede ettim. Gönlüm onlara meyletti. Selâm verdim. En güzel şekilde cevap verdiler ve en güzel şekilde ‘Merhaba’ dediler. Sözlerinin güzelliğini, hâllerinin sıhhatini çok beğendim. Onların mensubiyetlerini araştırdım, dediler ki: ‘Biz sufileriz. Yedi tabakamız vardır: Tâlibler tabakası, müridler tabakası, sâlikler, sâirler, tâirler, vâsıllar tabakası. Yedincisi kutub’dur ki, her zamanda bir tane bulunur. Onun kalbi Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in kalbi üzredir. Abdâl’ler kutbunun kalbi de İsrâfil’in kalbi üzredir. Aynı şekilde gökte de güney kutbu ve kuzey kutbu olmak üzere iki kutub vardır. Güney kutbuna en yakın yıldız Süheyl yıldızıdır. Kuzey kutbuna en yakın yıldız da kutup yıldızıdır. Allah aynı şekilde yeryüzünde de iki kutub koşmuştur. Her birine de mertebeleri yakın etmiştir. İrşad kutbunun mertebesi Süheyl yıldızının mertebesidir. Işığı ve faydası bakımından en büyük yıldız budur. Abdâl’ler kutbunun mertebesi de kutup yıldızının mertebesidir. Bu da insanların çoğunun gözlerinden gizlidir.
Abdâl’ler, üç yüz altmış kadardır.
Bunların eşleri, çocukları, geçimleri malları, mülkleri vardır.
Hazreti Peygamber’den rivâyet edilen bir sahih hadiste:
— Hiçbir peygambere bana edildiği kadar ezâ edilmemiştir, buyurmuşlardır.
İnsanlar peygambere ettikleri gibi, bunlara da hased ederler, ezâ ederler. Bunlar halkı Hakk’a çağırma hususunda peygamberlerin halifeleridirler. Bunları hiçbir kimse hakkıyla tanıyamaz. Ancak kalblerini Allah’ın nurlandırdığı kimseler tanırlar. .Bunlar “el Mürid” isminin delâletiyle bilirler. O bunları basiret gözünü aydınlatıcı nur ile tanır. Onlar kendi kubbeleri, yani örtüleri altındadırlar. Bunlardan her birinin insanlık gereği olan şeylerden kubbeleri vardır ki, bu suretle yabancıların gözlerinden gizlenirler. Kim irşad kutbunu ve halifesini bilirse, müridler zümresine dahil olur.
Abdâl’lerin altı tabakası vardır. Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in hadisinde buyurulduğu gibi:
— Allah’ın üçyüzleri vardır ki, kalbleri Âdem Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Kırkları vardır ki, kalbleri Musa Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Yedileri vardır ki, kalbleri İbrahim Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Beşleri vardır ki, kalbleri Cebrâil Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Üçleri vardır ki, kalbleri Mikail Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Birleri vardır ki, kalbleri İsrâfil Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Birler öldüğü zaman Allah üçlerden birini onun yerine koyar. Üçlerden biri öldüğü zaman Allah onun yerine beşlerden birini, beşlerden biri öldüğü vakit yedilerden birini, yedilerden biri öldüğü vakit kırklardan birini, kırklardan biri öldüğü vakit de üçyüzlerden birini onun yerine getirir. Üçyüzlerden biri öldüğü vakit Allah kullarından birini onun yerine koyar. Allah birçok belâları onlar hürmetine bu ümmetten kaldırır.
Biz bunların varlığına, mertebelerine, tabakalarına, sayılarına yakînen inanırız. Onların tayy-ı mekân, su üzerinde yürümek, uzun mesafeli denizlerden köprüsüz ve gemisiz aşıp geçmek, insanların gözlerinden gizlenmek, dar ve dolu yerde bedenleri başkalarının bedenlerine dokunmamak şartıyla toplanmak gibi kerâmetlerini gördük. Bunların hiçbir kimseye zulmü asla görülmemiş, mecliste Kur’an’ı yüksek sesle okurlarken sesleri duyulmamış, gök ehli arasında şiir söylerken, zikrederken, ağlarken görülmemişlerdir. Bunlar çirkini temize çevirmişler, muhtaçları her zaman kendilerine tercih etmişler, kendileri için sarf etmekten şiddetle sakınmışlardır. Onların yeme, içme, giyinme, traş olma, ahlâk, edeb, arkadaşlık hususlarında sîretleri (yani tuttukları yol), sufılerin sîretleri gibidir. Bana göre, sufiler, bu sîretlerini bunlardan almışlardır. Bunlar, dünyada insanların sâkin oldukları ve dörtte bir miktarında olan yerler içinde beldeleri dolaşırlar.
Bunlar senede iki defa toplanırlar. Biri Arafat’ta, diğeri Receb ayında. Receb’deki toplantıyı nerede emr olunurlarsa orada yaparlar. Onların insanlar arasında büdelâsı (abdâl’leri) vardır. Onlar onları tanırlar, fakat büdelâ onları tanımazlar.
Hazreti Peygamber zamanında Hilâl, büdelâyı seba’dan (yedi abdâl’dan) idi. Onu hakikî vechesiyle kimse tanımazdı. Ancak müslümanlardan her zamanda bir kişi tanır. Bu “bir” olursa Allah’ın emriyle diğer “bir”le sohbet ederler. Ashâb-ı kiram ile Hazreti Peygamber arasındaki bu “bir”, Huzeyfe bin Yeman (Radıyallahu Anh) idi ki Hazreti Peygamberin onlara selâmı, onun vasıtasıyla ulaşırdı. Ashâb-ı Kiram Resulullah huzurunda toplanırlar, hep beraber namaz kılarlar ve dinin esaslarını öğrenirlerdi. Fakat onların her birinin kim ve ne olduklarını Huzeyfe’den başka kimse bilmezdi. Huzeyfe (Radıyallahu Anh) Ashâb-ı Kiram arasında “Resulullah’ın sır dostu” diye bilinirdi. Bunlar peygamberlere uyarak, şeriatlarına sarılıp iki şehâdet kelimesini ikrar ile memurdurlar.
Hazreti Peygamber zamanındaki kutub İsâm el-Karanî idi ki, Üveys el-Karanî’nin amcasıdır. Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem zamanında “Allah” ism-i celâliyle tahsis olunan Uluhiyet tecellisinin özel mazharı idi. Üveys el-Karanî de Rahman tecellisinin özel mazharı idi. Bu sebeple Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
— Şüphesiz ki ben Rahman’ın nefesini Yemen taraflarından duyuyorum, buyurmuşlardır. Allah onu vefât ettirdiği zaman namazını İbni Atâ el-Garkî kıldırmıştır. Gark, Mekke ile Yemen arasındaki bir kasabanın ismidir.
Kutuplar, insanlık hususunda bizim gibidirler. Yerler, içerler, hasta olurlar, tedavi olurlar, nikâhlanırlar… Bunlar abdâl tabakasına girmeden evvelki hâlleridir. Çocukları, evleri, malları, mülkleri vardır. Fakat halk zemininden çıkıp ebdâl dairesine girdikten sonra, terkettikleri bu şeylere artık dönmezler. Bu gibi şeylerde tasarruf etmezler. Kadınları ve çocuklarıyla konuşmayı terk ederler. Fakat onları gayet iyi bilirler ve nikâh sünnetine riâyete son derece özen gösterirler. Kendi dairelerine bir bekâr girse, bir hafta içinde evlenmesini temin ederler. Genç, helâlliğinin hakkını verir ve kalben mâsivâ muhabbetini terkeder, fakat ailesi onu tanımaz. Bunlar, Hazreti Peygamber’den gelen sünnetlere son derece riayet ederler. Ben bunların her tabakasına daha onlarla teşerrüf etmeden önce güzel isimler verdim. Seçkin kimseler olarak tanıdım ve tanıttım. Birinci tabakaya “ebdâl” dedim. Çünkü Allah onların yerine şehadet ehlinden bedeller koyuyor. İkinci tabakaya “ebtaal” dedim. Kahramanlar demektir. Üçüncüsü “sebbâh” (yüzücüler), dördüncüsü “evtâd” (direkler), beşincisi “efzâz”, altıncısı “kutub” dur.
Bunlar halk arasında çarşılarda alışveriş ederler, çarşılara girerler, yiyecek, giyecek, ilaç ihtiyaçlarını alırlar. Hiçbir kimseden saklanmazlar. Ancak kendilerini arayanlardan gizlenirler. Evlerinde çok eğlenmezler. Ancak hastalanırlarsa evlerinde kalırlar. Birçok rahatsızlıklarını kendileri tedavi ederler. Hamama gittikleri vakit ücretini verirler. Ebdâl ve ebtaal tabakaları devamlı olarak değişir. Bu tabakaların kardeşleri çoktur. Kutub ise makamında sâbittir. Ömrü uzundur. İlyas ve Hızır Aleyhisselâm’lar birçok vakitlerinde onunla sohbet ederler, saygı gösterirler, hayır dua ederler. Namazda ona imam olurlar.
Hızır Aleyhisselâm onların paralarının sarfedicisidir. Yiyecek, giyecek ihtiyaçlarını temin eder. İlyas Aleyhisselâm’ın ve ashâbınınkini de aynı şekilde temin eder.
İlyas, Hızır’ın dedesinin amcasıdır. Hızır ona hizmet eder. Hızır Aleyhisselâm Kutbül ebdâl’dir. Ashâbı ona, tilmizlerin üstadlarına hürmet ettikleri gibi hürmet ederler. O uzun boylu ve başı büyükçedir. Az konuşur. Devamlı murakabe hâlindedir. Vekarlı, temkinli ve heybetlidir. Nice ilimlerin ve mârifetlerin sahibidir. Açık kerametleri çoktur. Hazreti Mustafa’nın şeriatına tâbidir. Onun sünnetine hakkıyla riâyet eder. İlyas ve Hızır Aleyhisselâm’lar, insanları bugün de sünnetine uyarak, emir ve yasaklarına hakkıyla riâyet ederek Hazreti Mustafa şeriatına davet etmektedirler. İlyas ve Hızır’ın varlığını inkâr eden cehâletinin fazlalığından, peygamberiiklerini inkâr eden de bunlardaki nübüvvet mührünün noksanlığından dolayı, ihtiyat ederek, aklının azlığından inkâr eder. Bunlar şehâdet ehlinden, Ricâl-i Gayb’dan olmayanlardan bazılarıyla da Allah’ın emriyle sohbet ederler.
Hızır Aleyhisselâm’ın üç sıfatı vardır: Abdiyet (kulluk), Allah’ın dininden verilmiş bir rahmet ve ledünni ilme sahib olmak. Kitab-ı Mübin buna: “Kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona indimizden bir rahmet hediye etmiş, ledün ilmiyle de bilgilendirmiştik” (Kehf, 65) ayet-i celilesiyle işaret eder.
O, sık sık hastalanır. Kendi kendisini tedavi eder. Allah Teâlâ onun dişlerini Hâtemül Enbiyâ Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in dünyaya teşrifınden evvel beşyüz senede bir yeniler, vücuduna ayrı bir kuvvet verirdi. Hâtemül Enbiyâ’dan sonra ise yüz yirmi senede bir yenilemektedir. Ecelinin tamamlanması da, Allah’tan ümit ederiz ki müslümanların işinin düzelmesi, “iyiliği emretme, kötülükten sakındırma” sancaklarının bütün âlemden çekilmesinden sonra olur.
Hızır Aleyhisselâm güzel ahlâklı, eli açık, halka gayet şefkatli, bol sadaka veren, Allah’tan kendisine bir ikram olarak kimya (alşimi) ilmini bilen, Allah’ın bildirmesiyle dünya hazinelerini bilen, ihtiyacı olanları Allah’ın emriyle kendisine ve hizmetinde bulunan on arkadaşına tercih eden, Allah’ın emriyle yeryüzünü dolaşan örtülülerdendir. Yine onların, yukarıda ebdâlin hâlini anlatırken zikrettiğimiz şekilde, gözle görülen birçok kerametleri vardır.
Hızır Aleyhisselâm’ın evlilikleri çoktur. Evlâdı da çoktur. Bugün yeryüzünde evlâdı kalmamıştır, izdivacı da terk etmiştir. Evlâdı ve eşleri onun Hızır olduğunu bilmezler. Nikâh akdi esnasında kadıya, “Ben Mağrib’liyim” der, eşi kendinden evvel vefât eder. Mirasını muhtaçlara dağıtır. Çarşılara girer, insanların içine dalar, tellal kılığında insanlarla alışveriş eder. Çoğunlukla Mina ve Arafat’ta bulunur. Yemesi ve uykusu azdır. Güzel sesi sever.
Semâda büyük vecd sahibidir. Bir gündüz ve bir gece mânevi sarhoşluk hâlinde kaldığı çoktur. Bazı salihlerin meclislerine girer ve Allah’ın emriyle onlarla sohbet eder. Bazı vakitlerde onlara para ve elbise gibi şeyler verir, binek verir. Bazen borçlanır, elindekileri rehin bıraktığı olur. Kısacası, bu gibi halleri ve kerametleri çoktur.
Birçok haller vardır ki, sadece ona mahsustur. Fârs evlâdındandır. Şiraz’a iki fersah mesafedeki bir beldede doğmuşur. Bu belde bugün Sebha diye bilinir. Peygamber Efendimiz’e vahiy gelmeden önce ve geldikten sonra kendini tanıtmadan sohbet eylemiştir. Nebî Sallallahu Aleyhi Ve Sellem, ondan birçok sözler rivayet etmiştir. Meselâ: “Bir kimse eğer kendi görüşünü beğenerek ısrarla sarılmışsa ona hüsran olarak kâfidir, zararı tamamdır.”
Yine: “Kim Allah Muhammed’e salât etsin, derse, Allah muhakkak onun kalbine hayat verir, yardım eder ve kalbini nurlandırır.”
Yine Hızır Aleyhisselâm şöyle demiştir:
“Ben ve İlyas bin Sam, İşmûil ile beraberdik. (İşmûil de Beni İsrâil peygamberlerinden biridir.) Düşmanları onu denizin bir tarafına sıkıştırmışlardı. O ashâbına dedi ki: ‘Allah Muhammed’e salât etsin deyin. Bunu devamlı olarak söyleyin.’ Ashâbı bunu ve tekrar etmeye devam ettiler. Düşmanları hezimete uğrayıp denizde boğuldular. Bütün bunlar bizim huzurumuzda oldu.”
Hızır Aleyhisselam ve ashabı, vecd sahibi oldukları için çok ağlarlar. İyisiyle kötüsüyle bütün insanlar, onu severler. Onları sevdikleri için fakir ve miskinleri gözetirler, yardım ederler. Peygamberleri de ancak bunların ashâbı ve talebeleri severler. İnsanların kalblerine işleyen bu Hızır, İlyas ve ebdâl sevgisi, onların insanların gözlerinden gizlenmeleri sebebiyledir. İnsanlar onların kemâlâtını (olgun hallerini) işitirler, fakat hallerini, tavırlarını görmezler. Görmez misin ki insanlar bir zamanlar hayatlarında ezâ ettikleri şeyhlerin kabirlerini, şimdi nasıl ziyaret ediyorlar? Birçokları kendi zamanlarındaki peygamberlere de böyle ezâ etmişlerdir.
Hızır Aleyhisselâm ile kutbun, zâlim elinden mazlumu çekip kurtarırlarken türlü ezâlara uğradıkları çoktur. Bunun misâllerinden birisi: İki hammal Medîne-i Münevvere’de taşla kavga ettiler. Taş da Hızır Aleyhisselâm’ın başına isabet ederek, mübarek başını yardı. Soğuk da aldığı için üç ay kadar yarası iyileşmedi. Nebî Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den rivayet edilen sahih hadiste: “İnsanların en çok belâya maruz kalanı nebîlerdir. Sonra velîler, sonra onlara en çok benzeyenler, sonra onlara en çok benzeyenler,” buyurmuştur.
Allah’ım, bizleri afiyet içinde yaşat, afiyet içinde vefat ettir. Büyük fazlın ile afiyet içinde haşret

Mehdî ve Kıyamet Şartları
Mehdî Hakkında Hadisler:
— Dünyamn ömründen bir gün bile kalmış olsa, Allah benim neslimden, Ehli Beyt’imden bir adamı göndermek için o günü uzatır. Onun ismi benim ismimden, babasının ismi de babamın ismindendir. Yeryüzü nasıl zulüm ve eziyet ile doldurulmuşsa, o da onun yerini ölçü ve adalet ile doldurur.
Resulullah, bu ümmetin başına gelecek bir belâdan bahsederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
— O belânın gelmesiyle, insanın zulümden sığınacağı bir sığınak bulamadığı bir sırada, Allah benim neslimden, Ehli Beyt’imden bir adam gönderecektir. Yeryüzü ondan önce nasıl zulüm ve eziyet ile doldurulduysa, o da ölçü ve adalet ile dolduracaktır. Gök ve yer sakinleri ondan memnun olurlar. Gök, hiçbir damlası kalmayıncaya kadar bütün yağmurunu indirir. Yeryüzü de ne kadar bitkisi varsa hepsini çıkartır. Hatta ölüler bile dirilmek isterler. O, böyle bir zeminde yedi sene, veya sekiz sene, ya da dokuz sene yaşar.
— Mehdî bizden, Ehli Beyt’tendir. Allah onu bir gece çıkarır.
- Biz Abdülmuttalib oğulları cennet ehlinin seyyidleri, önderleriyiz: Ben, Hasan, Hüseyin, Hamza, Cafer ve Mehdî.
— Ehli Beyt’imden bir şahıs Araplara baş olmadan, dünya yıkılmaz. Onun ismi benim ismimdendir.
Bu nakledilen hadislerden açıkça anlaşılmaktadır ki, âhir zamanda ortaya çıkması beklenen Mehdî, İmam Hasan Askerî’nin oğlu değildir. “Onun ismi benim ismimden, babasının ismi benim babamın ismindendir” hadisi, Şiilerin (İmamiye’nin) görüşünü açık olarak iptal etmektedir. (Bilindiği gibi Resulullah’ın babasının adı, Abdullah’tır.)
Hz. İsa’nın inişi Hakkındaki Hadisler
— Ümmetimden bir tayfa, Hak uğrunda muzafferler olarak kıyamet gününe kadar savaşacaklar. Bu sırada İsa Aleyhisselam iner, müslümanların emîri ona der ki:
“Buyur, bize namaz kıldır.” O da der ki: “Hayır, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak, sizin biriniz, diğerinize âmirdir.”
— İsa Aleyhisselam iner. Allah onun zamanında İslam’dan başka bütün saltanatları yıkar. Deccal de helâk olur. İsa da yeryüzünde kırk yıl kaldıktan sonra vefat eder. Namazını müslümanlar kılar.
— İmamınız sizden olduğu halde Meryem oğlu sizin içinize inip geldiği vakit ne halde olacaksınız?
— Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlunun hakem ve âdil olarak içinize inip gelmesi yakındır. O, Sâlibi (Haç’ı) kıracak, Hınzırı öldürecek, Cizyeyi kaldıracaktır. Mal artacak, hatta onu kimse kabul etmeyecek.
Mehdî hakkında söylenmiş olan: “Ümmetim o güne kadar nail olmadıkları bolluğa, onun zamanında nail olacaklardır” hadisinden, Mehdî ve İsa Aleyhisselam’ın aynı veya yakın zamanlarda gelecekleri sonucunu çıkartabiliriz. Yukarıda “Haç’ı kırar” demek, Hıristiyanlığı iptal eder, İslam’ın hükmünü yerleştirir, demektir. 
“Hınzırı öldürür” demek, bu pis hayvana ait ne varsa yenmesini ve kullanılmasını yasaklar, İslam’ın hükmünü uygulayarak onu öldürür, demektir. “Cizyeyi kaldırır” da, Kitab Ehlini İslam’a sevkeder, müslümanlığa sokar ve böylelikle cizye, ortadan kalkmış olur, demektir.

Kıyamet Şartları:
— Her ikisinin davası aynı olan iki büyük topluluk, birçok kayıp verdirecek şekilde birbiriyle savaşmadıkça; her birisi peygamber olduğunu iddia eden otuz kadar yalancı deccal gönderilmedikçe; ilim kabzolunup, depremler artıp, zaman yaklaşıp, fitneler artıp, katliam çoğalmadıkça; içinizde mal çoğalıp mal sahibi, “Sadakamı kabul edecek kimse bulamıyorum” diye üzülmedikçe ve sadaka teklif ettiği kimse de, “Benim buna ihtiyacım yoktur” demedikçe; 
insanlar birbirleriyle bina yarışma girmedikçe; insan bir mezara uğrayıp da “Ne olurdu, şunun yerinde yatan ben olsaydım” demedikçe; güneş battığı yerden doğmadıkça, kıyamet kopmaz. Güneş battığı yerden doğup da insanlar bunu görünce, hep birden iman ederler. Fakat bundan önce iman etmeyen ve bu imanıyla bir hayır kazanmayan kimseye bu iman fayda vermez (Enam, 158). İki adam sergilerini yayıp satamadan ve dürüp kaldıramadan kıyamet kopmaz. Adam havuzunu sağlamca yapar, suyunu içemeden kıyamet kopar. Adam lokmasını ağzına götürür, yiyemeden kıyamet kopar.
(Hâce Muhammed Parsâ’nın Faslul Hitab/Tevhid’e Giriş eseri temel alınarak hazırlanmıştır.)

RİCALİ GAYB

Şeyh Alâüddevle Semnanî şöyle der:
— Gaybda üç zümre müşâhede ettim. Gönlüm onlara meyletti. Selâm verdim. En güzel şekilde cevap verdiler ve en güzel şekilde ‘Merhaba’ dediler. Sözlerinin güzelliğini, hâllerinin sıhhatini çok beğendim. Onların mensubiyetlerini araştırdım, dediler ki: ‘Biz sufileriz. Yedi tabakamız vardır: Tâlibler tabakası, müridler tabakası, sâlikler, sâirler, tâirler, vâsıllar tabakası. Yedincisi kutub’dur ki, her zamanda bir tane bulunur. Onun kalbi Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in kalbi üzredir. Abdâl’ler kutbunun kalbi de İsrâfil’in kalbi üzredir. Aynı şekilde gökte de güney kutbu ve kuzey kutbu olmak üzere iki kutub vardır. Güney kutbuna en yakın yıldız Süheyl yıldızıdır. Kuzey kutbuna en yakın yıldız da kutup yıldızıdır. Allah aynı şekilde yeryüzünde de iki kutub koşmuştur. Her birine de mertebeleri yakın etmiştir. İrşad kutbunun mertebesi Süheyl yıldızının mertebesidir. Işığı ve faydası bakımından en büyük yıldız budur. Abdâl’ler kutbunun mertebesi de kutup yıldızının mertebesidir. Bu da insanların çoğunun gözlerinden gizlidir.
Abdâl’ler, üç yüz altmış kadardır.
Bunların eşleri, çocukları, geçimleri malları, mülkleri vardır.
Hazreti Peygamber’den rivâyet edilen bir sahih hadiste:
— Hiçbir peygambere bana edildiği kadar ezâ edilmemiştir, buyurmuşlardır.
İnsanlar peygambere ettikleri gibi, bunlara da hased ederler, ezâ ederler. Bunlar halkı Hakk’a çağırma hususunda peygamberlerin halifeleridirler. Bunları hiçbir kimse hakkıyla tanıyamaz. Ancak kalblerini Allah’ın nurlandırdığı kimseler tanırlar. .Bunlar “el Mürid” isminin delâletiyle bilirler. O bunları basiret gözünü aydınlatıcı nur ile tanır. Onlar kendi kubbeleri, yani örtüleri altındadırlar. Bunlardan her birinin insanlık gereği olan şeylerden kubbeleri vardır ki, bu suretle yabancıların gözlerinden gizlenirler. Kim irşad kutbunu ve halifesini bilirse, müridler zümresine dahil olur.
Abdâl’lerin altı tabakası vardır. Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in hadisinde buyurulduğu gibi:
— Allah’ın üçyüzleri vardır ki, kalbleri Âdem Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Kırkları vardır ki, kalbleri Musa Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Yedileri vardır ki, kalbleri İbrahim Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Beşleri vardır ki, kalbleri Cebrâil Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Üçleri vardır ki, kalbleri Mikail Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Birleri vardır ki, kalbleri İsrâfil Aleyhisselâm’ın kalbi üzredir. Birler öldüğü zaman Allah üçlerden birini onun yerine koyar. Üçlerden biri öldüğü zaman Allah onun yerine beşlerden birini, beşlerden biri öldüğü vakit yedilerden birini, yedilerden biri öldüğü vakit kırklardan birini, kırklardan biri öldüğü vakit de üçyüzlerden birini onun yerine getirir. Üçyüzlerden biri öldüğü vakit Allah kullarından birini onun yerine koyar. Allah birçok belâları onlar hürmetine bu ümmetten kaldırır.
Biz bunların varlığına, mertebelerine, tabakalarına, sayılarına yakînen inanırız. Onların tayy-ı mekân, su üzerinde yürümek, uzun mesafeli denizlerden köprüsüz ve gemisiz aşıp geçmek, insanların gözlerinden gizlenmek, dar ve dolu yerde bedenleri başkalarının bedenlerine dokunmamak şartıyla toplanmak gibi kerâmetlerini gördük. Bunların hiçbir kimseye zulmü asla görülmemiş, mecliste Kur’an’ı yüksek sesle okurlarken sesleri duyulmamış, gök ehli arasında şiir söylerken, zikrederken, ağlarken görülmemişlerdir. Bunlar çirkini temize çevirmişler, muhtaçları her zaman kendilerine tercih etmişler, kendileri için sarf etmekten şiddetle sakınmışlardır. Onların yeme, içme, giyinme, traş olma, ahlâk, edeb, arkadaşlık hususlarında sîretleri (yani tuttukları yol), sufılerin sîretleri gibidir. Bana göre, sufiler, bu sîretlerini bunlardan almışlardır. Bunlar, dünyada insanların sâkin oldukları ve dörtte bir miktarında olan yerler içinde beldeleri dolaşırlar.
Bunlar senede iki defa toplanırlar. Biri Arafat’ta, diğeri Receb ayında. Receb’deki toplantıyı nerede emr olunurlarsa orada yaparlar. Onların insanlar arasında büdelâsı (abdâl’leri) vardır. Onlar onları tanırlar, fakat büdelâ onları tanımazlar.
Hazreti Peygamber zamanında Hilâl, büdelâyı seba’dan (yedi abdâl’dan) idi. Onu hakikî vechesiyle kimse tanımazdı. Ancak müslümanlardan her zamanda bir kişi tanır. Bu “bir” olursa Allah’ın emriyle diğer “bir”le sohbet ederler. Ashâb-ı kiram ile Hazreti Peygamber arasındaki bu “bir”, Huzeyfe bin Yeman (Radıyallahu Anh) idi ki Hazreti Peygamberin onlara selâmı, onun vasıtasıyla ulaşırdı. Ashâb-ı Kiram Resulullah huzurunda toplanırlar, hep beraber namaz kılarlar ve dinin esaslarını öğrenirlerdi. Fakat onların her birinin kim ve ne olduklarını Huzeyfe’den başka kimse bilmezdi. Huzeyfe (Radıyallahu Anh) Ashâb-ı Kiram arasında “Resulullah’ın sır dostu” diye bilinirdi. Bunlar peygamberlere uyarak, şeriatlarına sarılıp iki şehâdet kelimesini ikrar ile memurdurlar.
Hazreti Peygamber zamanındaki kutub İsâm el-Karanî idi ki, Üveys el-Karanî’nin amcasıdır. Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem zamanında “Allah” ism-i celâliyle tahsis olunan Uluhiyet tecellisinin özel mazharı idi. Üveys el-Karanî de Rahman tecellisinin özel mazharı idi. Bu sebeple Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
— Şüphesiz ki ben Rahman’ın nefesini Yemen taraflarından duyuyorum, buyurmuşlardır. Allah onu vefât ettirdiği zaman namazını İbni Atâ el-Garkî kıldırmıştır. Gark, Mekke ile Yemen arasındaki bir kasabanın ismidir.
Kutuplar, insanlık hususunda bizim gibidirler. Yerler, içerler, hasta olurlar, tedavi olurlar, nikâhlanırlar… Bunlar abdâl tabakasına girmeden evvelki hâlleridir. Çocukları, evleri, malları, mülkleri vardır. Fakat halk zemininden çıkıp ebdâl dairesine girdikten sonra, terkettikleri bu şeylere artık dönmezler. Bu gibi şeylerde tasarruf etmezler. Kadınları ve çocuklarıyla konuşmayı terk ederler. Fakat onları gayet iyi bilirler ve nikâh sünnetine riâyete son derece özen gösterirler. Kendi dairelerine bir bekâr girse, bir hafta içinde evlenmesini temin ederler. Genç, helâlliğinin hakkını verir ve kalben mâsivâ muhabbetini terkeder, fakat ailesi onu tanımaz. Bunlar, Hazreti Peygamber’den gelen sünnetlere son derece riayet ederler. Ben bunların her tabakasına daha onlarla teşerrüf etmeden önce güzel isimler verdim. Seçkin kimseler olarak tanıdım ve tanıttım. Birinci tabakaya “ebdâl” dedim. Çünkü Allah onların yerine şehadet ehlinden bedeller koyuyor. İkinci tabakaya “ebtaal” dedim. Kahramanlar demektir. Üçüncüsü “sebbâh” (yüzücüler), dördüncüsü “evtâd” (direkler), beşincisi “efzâz”, altıncısı “kutub” dur.
Bunlar halk arasında çarşılarda alışveriş ederler, çarşılara girerler, yiyecek, giyecek, ilaç ihtiyaçlarını alırlar. Hiçbir kimseden saklanmazlar. Ancak kendilerini arayanlardan gizlenirler. Evlerinde çok eğlenmezler. Ancak hastalanırlarsa evlerinde kalırlar. Birçok rahatsızlıklarını kendileri tedavi ederler. Hamama gittikleri vakit ücretini verirler. Ebdâl ve ebtaal tabakaları devamlı olarak değişir. Bu tabakaların kardeşleri çoktur. Kutub ise makamında sâbittir. Ömrü uzundur. İlyas ve Hızır Aleyhisselâm’lar birçok vakitlerinde onunla sohbet ederler, saygı gösterirler, hayır dua ederler. Namazda ona imam olurlar.
Hızır Aleyhisselâm onların paralarının sarfedicisidir. Yiyecek, giyecek ihtiyaçlarını temin eder. İlyas Aleyhisselâm’ın ve ashâbınınkini de aynı şekilde temin eder.
İlyas, Hızır’ın dedesinin amcasıdır. Hızır ona hizmet eder. Hızır Aleyhisselâm Kutbül ebdâl’dir. Ashâbı ona, tilmizlerin üstadlarına hürmet ettikleri gibi hürmet ederler. O uzun boylu ve başı büyükçedir. Az konuşur. Devamlı murakabe hâlindedir. Vekarlı, temkinli ve heybetlidir. Nice ilimlerin ve mârifetlerin sahibidir. Açık kerametleri çoktur. Hazreti Mustafa’nın şeriatına tâbidir. Onun sünnetine hakkıyla riâyet eder. İlyas ve Hızır Aleyhisselâm’lar, insanları bugün de sünnetine uyarak, emir ve yasaklarına hakkıyla riâyet ederek Hazreti Mustafa şeriatına davet etmektedirler. İlyas ve Hızır’ın varlığını inkâr eden cehâletinin fazlalığından, peygamberiiklerini inkâr eden de bunlardaki nübüvvet mührünün noksanlığından dolayı, ihtiyat ederek, aklının azlığından inkâr eder. Bunlar şehâdet ehlinden, Ricâl-i Gayb’dan olmayanlardan bazılarıyla da Allah’ın emriyle sohbet ederler.
Hızır Aleyhisselâm’ın üç sıfatı vardır: Abdiyet (kulluk), Allah’ın dininden verilmiş bir rahmet ve ledünni ilme sahib olmak. Kitab-ı Mübin buna: “Kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona indimizden bir rahmet hediye etmiş, ledün ilmiyle de bilgilendirmiştik” (Kehf, 65) ayet-i celilesiyle işaret eder.
O, sık sık hastalanır. Kendi kendisini tedavi eder. Allah Teâlâ onun dişlerini Hâtemül Enbiyâ Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in dünyaya teşrifınden evvel beşyüz senede bir yeniler, vücuduna ayrı bir kuvvet verirdi. Hâtemül Enbiyâ’dan sonra ise yüz yirmi senede bir yenilemektedir. Ecelinin tamamlanması da, Allah’tan ümit ederiz ki müslümanların işinin düzelmesi, “iyiliği emretme, kötülükten sakındırma” sancaklarının bütün âlemden çekilmesinden sonra olur.
Hızır Aleyhisselâm güzel ahlâklı, eli açık, halka gayet şefkatli, bol sadaka veren, Allah’tan kendisine bir ikram olarak kimya (alşimi) ilmini bilen, Allah’ın bildirmesiyle dünya hazinelerini bilen, ihtiyacı olanları Allah’ın emriyle kendisine ve hizmetinde bulunan on arkadaşına tercih eden, Allah’ın emriyle yeryüzünü dolaşan örtülülerdendir. Yine onların, yukarıda ebdâlin hâlini anlatırken zikrettiğimiz şekilde, gözle görülen birçok kerametleri vardır.
Hızır Aleyhisselâm’ın evlilikleri çoktur. Evlâdı da çoktur. Bugün yeryüzünde evlâdı kalmamıştır, izdivacı da terk etmiştir. Evlâdı ve eşleri onun Hızır olduğunu bilmezler. Nikâh akdi esnasında kadıya, “Ben Mağrib’liyim” der, eşi kendinden evvel vefât eder. Mirasını muhtaçlara dağıtır. Çarşılara girer, insanların içine dalar, tellal kılığında insanlarla alışveriş eder. Çoğunlukla Mina ve Arafat’ta bulunur. Yemesi ve uykusu azdır. Güzel sesi sever.
Semâda büyük vecd sahibidir. Bir gündüz ve bir gece mânevi sarhoşluk hâlinde kaldığı çoktur. Bazı salihlerin meclislerine girer ve Allah’ın emriyle onlarla sohbet eder. Bazı vakitlerde onlara para ve elbise gibi şeyler verir, binek verir. Bazen borçlanır, elindekileri rehin bıraktığı olur. Kısacası, bu gibi halleri ve kerametleri çoktur.
Birçok haller vardır ki, sadece ona mahsustur. Fârs evlâdındandır. Şiraz’a iki fersah mesafedeki bir beldede doğmuşur. Bu belde bugün Sebha diye bilinir. Peygamber Efendimiz’e vahiy gelmeden önce ve geldikten sonra kendini tanıtmadan sohbet eylemiştir. Nebî Sallallahu Aleyhi Ve Sellem, ondan birçok sözler rivayet etmiştir. Meselâ: “Bir kimse eğer kendi görüşünü beğenerek ısrarla sarılmışsa ona hüsran olarak kâfidir, zararı tamamdır.”
Yine: “Kim Allah Muhammed’e salât etsin, derse, Allah muhakkak onun kalbine hayat verir, yardım eder ve kalbini nurlandırır.”
Yine Hızır Aleyhisselâm şöyle demiştir:
“Ben ve İlyas bin Sam, İşmûil ile beraberdik. (İşmûil de Beni İsrâil peygamberlerinden biridir.) Düşmanları onu denizin bir tarafına sıkıştırmışlardı. O ashâbına dedi ki: ‘Allah Muhammed’e salât etsin deyin. Bunu devamlı olarak söyleyin.’ Ashâbı bunu ve tekrar etmeye devam ettiler. Düşmanları hezimete uğrayıp denizde boğuldular. Bütün bunlar bizim huzurumuzda oldu.”
Hızır Aleyhisselam ve ashabı, vecd sahibi oldukları için çok ağlarlar. İyisiyle kötüsüyle bütün insanlar, onu severler. Onları sevdikleri için fakir ve miskinleri gözetirler, yardım ederler. Peygamberleri de ancak bunların ashâbı ve talebeleri severler. İnsanların kalblerine işleyen bu Hızır, İlyas ve ebdâl sevgisi, onların insanların gözlerinden gizlenmeleri sebebiyledir. İnsanlar onların kemâlâtını (olgun hallerini) işitirler, fakat hallerini, tavırlarını görmezler. Görmez misin ki insanlar bir zamanlar hayatlarında ezâ ettikleri şeyhlerin kabirlerini, şimdi nasıl ziyaret ediyorlar? Birçokları kendi zamanlarındaki peygamberlere de böyle ezâ etmişlerdir.
Hızır Aleyhisselâm ile kutbun, zâlim elinden mazlumu çekip kurtarırlarken türlü ezâlara uğradıkları çoktur. Bunun misâllerinden birisi: İki hammal Medîne-i Münevvere’de taşla kavga ettiler. Taş da Hızır Aleyhisselâm’ın başına isabet ederek, mübarek başını yardı. Soğuk da aldığı için üç ay kadar yarası iyileşmedi. Nebî Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den rivayet edilen sahih hadiste: “İnsanların en çok belâya maruz kalanı nebîlerdir. Sonra velîler, sonra onlara en çok benzeyenler, sonra onlara en çok benzeyenler,” buyurmuştur.
Allah’ım, bizleri afiyet içinde yaşat, afiyet içinde vefat ettir. Büyük fazlın ile afiyet içinde haşret

Mehdî ve Kıyamet Şartları
Mehdî Hakkında Hadisler:
— Dünyamn ömründen bir gün bile kalmış olsa, Allah benim neslimden, Ehli Beyt’imden bir adamı göndermek için o günü uzatır. Onun ismi benim ismimden, babasının ismi de babamın ismindendir. Yeryüzü nasıl zulüm ve eziyet ile doldurulmuşsa, o da onun yerini ölçü ve adalet ile doldurur.
Resulullah, bu ümmetin başına gelecek bir belâdan bahsederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
— O belânın gelmesiyle, insanın zulümden sığınacağı bir sığınak bulamadığı bir sırada, Allah benim neslimden, Ehli Beyt’imden bir adam gönderecektir. Yeryüzü ondan önce nasıl zulüm ve eziyet ile doldurulduysa, o da ölçü ve adalet ile dolduracaktır. Gök ve yer sakinleri ondan memnun olurlar. Gök, hiçbir damlası kalmayıncaya kadar bütün yağmurunu indirir. Yeryüzü de ne kadar bitkisi varsa hepsini çıkartır. Hatta ölüler bile dirilmek isterler. O, böyle bir zeminde yedi sene, veya sekiz sene, ya da dokuz sene yaşar.
— Mehdî bizden, Ehli Beyt’tendir. Allah onu bir gece çıkarır.
- Biz Abdülmuttalib oğulları cennet ehlinin seyyidleri, önderleriyiz: Ben, Hasan, Hüseyin, Hamza, Cafer ve Mehdî.
— Ehli Beyt’imden bir şahıs Araplara baş olmadan, dünya yıkılmaz. Onun ismi benim ismimdendir.
Bu nakledilen hadislerden açıkça anlaşılmaktadır ki, âhir zamanda ortaya çıkması beklenen Mehdî, İmam Hasan Askerî’nin oğlu değildir. “Onun ismi benim ismimden, babasının ismi benim babamın ismindendir” hadisi, Şiilerin (İmamiye’nin) görüşünü açık olarak iptal etmektedir. (Bilindiği gibi Resulullah’ın babasının adı, Abdullah’tır.)
Hz. İsa’nın inişi Hakkındaki Hadisler
— Ümmetimden bir tayfa, Hak uğrunda muzafferler olarak kıyamet gününe kadar savaşacaklar. Bu sırada İsa Aleyhisselam iner, müslümanların emîri ona der ki:
“Buyur, bize namaz kıldır.” O da der ki: “Hayır, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak, sizin biriniz, diğerinize âmirdir.”
— İsa Aleyhisselam iner. Allah onun zamanında İslam’dan başka bütün saltanatları yıkar. Deccal de helâk olur. İsa da yeryüzünde kırk yıl kaldıktan sonra vefat eder. Namazını müslümanlar kılar.
— İmamınız sizden olduğu halde Meryem oğlu sizin içinize inip geldiği vakit ne halde olacaksınız?
— Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlunun hakem ve âdil olarak içinize inip gelmesi yakındır. O, Sâlibi (Haç’ı) kıracak, Hınzırı öldürecek, Cizyeyi kaldıracaktır. Mal artacak, hatta onu kimse kabul etmeyecek.
Mehdî hakkında söylenmiş olan: “Ümmetim o güne kadar nail olmadıkları bolluğa, onun zamanında nail olacaklardır” hadisinden, Mehdî ve İsa Aleyhisselam’ın aynı veya yakın zamanlarda gelecekleri sonucunu çıkartabiliriz. Yukarıda “Haç’ı kırar” demek, Hıristiyanlığı iptal eder, İslam’ın hükmünü yerleştirir, demektir. 
“Hınzırı öldürür” demek, bu pis hayvana ait ne varsa yenmesini ve kullanılmasını yasaklar, İslam’ın hükmünü uygulayarak onu öldürür, demektir. “Cizyeyi kaldırır” da, Kitab Ehlini İslam’a sevkeder, müslümanlığa sokar ve böylelikle cizye, ortadan kalkmış olur, demektir.

Kıyamet Şartları:
— Her ikisinin davası aynı olan iki büyük topluluk, birçok kayıp verdirecek şekilde birbiriyle savaşmadıkça; her birisi peygamber olduğunu iddia eden otuz kadar yalancı deccal gönderilmedikçe; ilim kabzolunup, depremler artıp, zaman yaklaşıp, fitneler artıp, katliam çoğalmadıkça; içinizde mal çoğalıp mal sahibi, “Sadakamı kabul edecek kimse bulamıyorum” diye üzülmedikçe ve sadaka teklif ettiği kimse de, “Benim buna ihtiyacım yoktur” demedikçe; 
insanlar birbirleriyle bina yarışma girmedikçe; insan bir mezara uğrayıp da “Ne olurdu, şunun yerinde yatan ben olsaydım” demedikçe; güneş battığı yerden doğmadıkça, kıyamet kopmaz. Güneş battığı yerden doğup da insanlar bunu görünce, hep birden iman ederler. Fakat bundan önce iman etmeyen ve bu imanıyla bir hayır kazanmayan kimseye bu iman fayda vermez (Enam, 158). İki adam sergilerini yayıp satamadan ve dürüp kaldıramadan kıyamet kopmaz. Adam havuzunu sağlamca yapar, suyunu içemeden kıyamet kopar. Adam lokmasını ağzına götürür, yiyemeden kıyamet kopar.
(Hâce Muhammed Parsâ’nın Faslul Hitab/Tevhid’e Giriş eseri temel alınarak hazırlanmıştır.) sahihir. SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİN 

08/12/12

Yıldızname Nedir?

Kişinin doğum tarihi saati ismi vb. kişisel bilgileri kullanılarak bakılan bir yorum şeklidir.Kişinin doğumundan ölüme dek başından geçecek önemli olaylar belirtilir.

Yıldızname asla bir falla karıştırılmamalıdır. Faldan çok daha kesin ve gerçekçi bilgiler elde edilir. Malesef yıldızname bakıyorum demekle yıldızname bakılamaz. Herkes ben yıldızname bakıyorum diyebilir ama uğraş ve emek gerektiren ciddi bir iştir.Yıldızname ciddiye alınarak bakılmalıdır. Önemli bir iştir fal gibi eğlence amacı güdülmemelidir. İnsanlar için önemli olan veya olabilecek şeyler hayati değer taşıyan olaylar yıldıznamede ortaya çıkarılır ve çözümü için ayrıca uğraşılır.

Yıldızname özellikle Osmanlı döneminde çok yaygındı.Yıldızname en parlak dönemini Osmanlı döneminde geçirmiştir, yani kökeni çok eskilere dayanır. Yıldızname baktırmak İslam felsefesinde de canlılık göstermiştir. Günümüzde de değeri büyüktür. Asıl olan gerçek yıldızname bakıcısını bulmaktır.

Günümüzde faldan pek ayırt edilemese de, faldan ayrılan diğer bir özelliği de araçsız bakılabilmesidir. Herhangi bir fal kartı, kahve, su vb. şeylere ihtiyaç duyulmaz ve bu nedenle uzaktan da bakılabilir.

Hastalıkların çözüm yöntemlerinin bulunması yıldızname ile mümkündür. Ancak yanlış anlaşılmasın yıldızname tedavi yöntemi değildir. Sadece çözüm yöntemi bulunması için araçtır. Bu hastalık tıbbi ve ruhsal olabilmektedir. Ruhsal hastalıktan kasıt nazar, cin çarpması, kısmet kapalılığı, büyüye uğrama v.b. gibi nedenlerdir.Yıldızname bu konularda yol gösterici bir araçtır.

Yıldızname bakım (bilgi verme) türleri içerisinde en geliştirilmiş ve insan hayatında en kapsamlı, geçmiş zaman ve şimdiki zamana dahil, artı ileriye yönelik tahminler barındıran, Allah vergisi bir yeteneğin insan üzerinde tahmin yapmakta kullanılan , fal ve falcılıktan uzak tutularak uygulanan bir bakımdır.
Yukarıda da belirtmiş olduğum gibi sıradan, eğlencelik bir şey değildir.

Ama günümüzde fal bakımı ile yıldızname bakımı, eş anlamlı sanılıp iç içe geçirilmiştir. Aslında yıldızname fal bakmaktan çok farklıdır. Falda, kahve telvesine, suya, tarot kartlarına, el çizgilerine ve bir takım araçlara odaklanmaya ihtiyaç duyulurken; yıldıznamede biraz daha dinsel fikirler en başta kalp gözü dediğimiz nurani ilim, cifir ilmi, ebcet hesabı, dua gibi yöntemlerle bilgi alınmaya çalışılır.
Alınan bilgideki genel amaç, bakım yapılan şahsın üzerinde kötü bir etki olup olmadığını anlamak, kişinin hayatında çözüm getirecek bilgileri görmek ve çözüm amaçlı uygulamalara yönelik bir çalışma yöntemi olan güzel ve ciddi bir ilimdir.

Genelde yıldızname baktırdığını düşünenler aslında fal baktırmaktadırlar. Ama bilinçli, ama bilinçsiz ikisini bir tutup farkı tam olarak anlayamamaktadırlar. Oysaki falın felsefesi “fala inanma, falsızda kalma” iken yıldızname tasavvufunda problemleri algılama ve çözüme götürme mantığı vardır.

Günümüzde her ne kadar belirttiğim gibi, yıldızname ve fal tam olarak bilinmediğinden birbirine eş tutulmaktaysada; ikisi inanç ve mantıkta farklı köklere dayanmaktadırlar. Yani yıldızname faldaki gibi üç vakte kadar şu olacak, beş vakte kadar şu olacak gibi, fikir ve inançlardan zıt tamamen farklı bir yerdedir.Her ne kadar talebiniz yıldızname baktırmak olsada ve arz istediğiniz kişiler (bakım yaptırmak istediğiniz kişiler) yıldızname bakacaklarını söyleselerde gerçek şudur ki; iyi bir yıldızname bakımı çok zor ve zahmetlidir. Ve size söylenen bazı bilgiler yıldızname bilgisi olmayabilir.

Yıldızname Bakımı;

Yıldızname bakımı en güzel, en faydalı, en kapsamlı onarım amaçlı (yani kötü giden şeyleri düzeltme amaçlı) bir bakımdır.Yıldızname bakımı, Hz. Muhammet’in torunlarından olan İmamı Cafer Hazretleri’nin nutuk ilminden doğan, cifir ilmiyle geliştirilen kapsamlı bir ilmin meyvesidir. Yıldızname bakımının temel amacı olumlu, olumsuz kişiyle alakalı bilgileri elde edip bu bilgileri çözüm amaçlı uygulamalarda kullanmaktır.

Yıldızname bakımı telepatik, görsel ve hissi bir bakım yönteminin problemleri çözümleme hizmetinde kullanılan bir yan ilimdir.

Detaylı bakım teknikleri arasında güvenilir bir teknik, ilimdir. Bakarken bakım yapan şahıs, işlemlere ağzı dualı başlayıp, ağzı dualı bakımı sonlandırır. Fal değildir; ama dışardan bakıldığında fala benzetilmektedir.

08/12/12

DUA NEDİR? İş ve Kısmet Açma

Kısmeti ve bereketi kapalı olup evlenemeyen veya iş bulup çalışamayan yada kendine bir iş kuramayan hatta ve hatta el attığım yerler kuruyor diyenlere sesleniyorum….

Allah’ın lütfü keremi ile hepsinin çaresi var..

Evlilik İçin Kısmet Açma ve Kısmet Kapalılığı içinde çare var.

Peygamber efendimizin sahabelere öğrettiği, hatta Allah dostlarının, kalp gözü açık olan basiret erbabının okudukları yazdıkları ve bizlere tavsiye ve tasvip ettikleri ayet ve dualar vardır ki bu gibi kısmetsizlik ve uğursuzlukları tamamen ortadan kaldırmaktadır…

Erkek veya bayan hiç isteyeni çıkmaz, nasibi kapalıdır. Sanki bir tek seveni yokmuş gibi garip bir meseledir. Konu bir çok şekilde ele alınabilir.Halk arasında kısmetim kapalı gibi bir deyim bile vardır. Biz kapalı olan nasip – kısmetin açılması için duası yapılır. Yüce Allah dan kişi için yardım istenir.Yüce Allah dostlarının bir dediğini iki etmez.. Muhatabın üzerinde albenili yıldızlar parlar sanki , bir bakan tekrar bakmak ister. Çünkü yüce Allah tarafından çekicilik ve cazibe muhatabın üzerine etrafına gelmiştir.

Örneğin : hiç arkadaşı olmayan bir bayanın bir çok arkadaşı oluverir .erkek içinde aynıdır.

Bizde vesile olabilirsek ne mutlu bize …!

KISMET AÇMA NEDİR ?

Müslüman, dünya hayatında kendisine tayin olunan yazgısını tevekkülle, sabırla ve metanetle Allah’ın taktiri olduğunu bilerek yaşarsa, hem inancını yüceltmiş hemde kendi değerini arttırmış olur.Ancak ; maalesef dünyada bazı kimseler dürüst ve sağlam bir inanca sahip değil.Kimse bir diğerinin başarısını, daha iyi yerlere gelmesini ve mutluluğunu kabullenemiyor.Bu düşüncelerden hareket ederek de en yakın dostunu, arkadaşını, ailesinden birini veya düşmanı olduğu düşündüğü kimseleri, “BÜYÜ” yaptırarak, ilerleyip kendinden daha iyi konuma gelmemesi amacıyla engelliyor.

Toplumumuzda bu “KISMETİ BAĞLANMAK veya KISMETİ KESİLMEK” olarak tabir ediliyor.Kazanç kapısının bir anda kapanması, kazancın azalması, kendisiyle evlenmek isteyen birinin çıkmaması, daha önceden kendisine nasip olan bir şeyin artık nasip olmaması, tuttuğu dalın kuruması, gibi sonuçlar doğuruyor. Yaradan yaratığı kulunun kısmetini kapatırmı, bu düşünülemez…Ancak; bu gibi durumlar haset ve çekememezlik gibi düşüncelerle insanlara büyü vasıtasıyle yapılıyor. Yaratılanların hepsinin kısmeti açıktır.Bir takım insanlar “KISMET AÇMA”nın insanların yazgısının değiştirmek olduğunu düşünüyor.Allah onların günahlarını affetsin.Gerçekte “KISMET AÇMA” kişinin kendisinin bilmeden veya bir başkası tarafından bilinçli olarak önüne koyduğu engellerin kaldırılması işlemidir.

KISMET NASIL AÇILIR ?

Kişiye özel olarak yapılan bu çalışmada, kısmeti kapalı olduğu düşünülen kişi hakkında ön bilgiler alınır ve Ruhani Alemden destek alınarak gerçekte kişinin önünde bir engelin olup olmadığı tespit edilir.Böyle bir hal tespit edilirse kişinin içinde bulunduğu duruma göre Hadimi (Görevli Cin) atanır ve “VEFK” hazırlanmaya başlanır.Sonrasında kişinin bu rahatsızlıktan kurtulması amacıyla dua oluşturulur.

Kısmet Açma Yöntemleri

Kişi; üzerinde taşıdığı Vefk ve okuduğu dualarla oluşturduğu pozitif enerji sayesinde, içinde bulunduğu sıkıntı ve engelleri kaldırılmaya başlar.Bir çok kişi kısmetinin kapalı olduğunun farkında değildir. Gerçekte hedeflediği yere varabilmesi için önünde hiç bir engel yokken, anlaşılamayan bir nedenle yapmak istedikleri gerçekleşmez, olumsuz sonuçlanır.

Uygulamanın başarıya ulaşması öncelikle Cenab-ı Hakk’ın iznine, sonrasında bizlerin gayreti, sizlerin inancına bağlıdır.Burada çalışması gereken sadece biz değil, aslen bizden sonra sizlerin çalışmasıdır.

Daha Detaylı Bilgi İçin İletişime Geçiniz.

DUA NEDİR PDF Yazdır e-Posta
Dua kelime olarak; çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek, Allah’a karşı yalvarış, Allah’tan hayır ve rahmet dilemek gibi anlamlara gelir. Kur’an-ı Kerim’de ise; kimi ayetlerde ibadet[1] , kimilerinde yardım istemek[2] , kimilerinde de talep[3] manalarında kullanılmıştır.Istılah manası olarak ise dua; kulun, bir şeyin olmasını veya olmamasını, gerekli şart ve edeplerine uygun olarak, acz ve ihtiyacını ifade eden bir dille, Allahu Teâla’dan istemesidir.
KUR’AN’DA DUÂ
Kur’an-ı Kerim’de dua ile ilgili bir çok ayet bulunmaktadır. Konuyla ilgili ayetlerin bir kısmında peygamberlerin ve salih insanların dualarından bahsedilirken, diğer bir kısmında da insanların Allah’a dua etmeleri emredilmiş, duanın usûlü, adab ve tesiri üzerinde durulmuştur. Bunlardan bazıları şöyledir:“Kullarım sana beni sorunca (haber ver ki;) işte ben muhakkak yakınım. Bana dua edince, ben o dua edenin davetine icabet ederim. O halde onlar da Bana hakkıyla iman etsinler ki, maksatlarına ulaşabilsinler.”[4]

 

“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, size icabet (ve duanızı kabul) edeyim.”[5]

“De ki: Dua ve ilticanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?”[6]

 

PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNDE DUÂ
Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Allah’ı zikretme hususunda yaratılmışların en üstünü idi. Sükût edip susması da, konuşması da Allah’ı zikretmesiydi. Dua onun hayatında adeta bir yaşam tarzına dönüşmüştü. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem birçok hadislerinde duanın önemini belirtmektedir. Bu hadislerden bazıları şunlardır:

“Rabbimiz hayâ ve kerem sahibidir. Kulu kendine el kaldır(ıp yalvar)dığı vakit onun iki elini boş çevirmekten haya eder.”[7]

“Dua rahmet kapılarının anahtarı, mü’minin silahı, dinin direğidir. Dua ibadettir, ibadetin özüdür.”[8]

“Kim şiddet(li hadiseler) ve sıkıntı(lı zamanlar)larda duasını Allah’ın kabul etmesini severse, iyilik (ve bolluk) vakitlerinde duayı çok yapsın.”[9]
YAHUDİLİK VE HRİSTİYANLIKTA DUÂ
Yahudilikte günlük, haftalık, yıllık dua ve ibadetler vardır. Günde üç defa dua zamanı bulunmaktadır. Bunlar; sabah, öğleden sonra güneş batıncaya kadar olan zaman ve akşamdır. Bu günlük dualar, tek olduğu gibi mabedde de toplu olarak yapılabilir. Dua esnasında eski ahitteki kitaplardan parçalar okunur. Hahamların kendilerine has kıyafetleri vardır. Yahudiler ayakları bitiştirmek, diz çökmek, baş eğmek, elleri göğe doğru açmak ve Kudüs’e yönelmek suretiyle dua ederler.

Hristiyanlıkta da günlük, haftalık ve yıllık dualar vardır. Sabah ve akşam yapılan dualar için tespit edilmiş bir vakit yoktur. Toplu ibadeti papazlar ve diğer ruhaniler idare ederler. Duada İncil ve ilahiler okunur. Dualar diz çökerek ve yerlere kapanarak olur. Bu, duanın konusuna bağlıdır. Hristiyanlıkta dua, Tanrı’ya ulaşma, O’nu tanıma ve vicdanın sesi olarak nitelendirilir.
PSİKOLOJİK ve RUHSAL YÖNDEN DUÂ
Duanın çok yönlü psikolojik etkileri, gerek teorik gerekse tecrübî gözlemler seviyesinde açıklığa kavuşmuştur. Samimi inanç sürdüğü sürece, kişi üzerinde duanın etkisi kesin ve mutlaktır. Duanın gerçek etkisi dua fiiliyle teselli bulmadadır. Dua ile insan iradesi Allah’ın iradesine uyar ve ona tabi olur.

Dua, kişide iradî bir canlanmaya yol açarak her şeyden önce sıkıntıyı ortadan kaldırır. Durumlar ve olaylar üzerine büyük bir estetik güç ve etkiye sahip kılar. Dua sayesinde eşyanın anlamı gittikçe artan bir şekilde keşfedilir. Dua, kişide zihnî, manevî ve ahlakî güçlerin daha iyi kullanılmasına, yücelip güçlenmesine, ümit ve inancın canlanmasına, endişe, sıkıntı ve korkunun yatışmasına ve kişiliğin en üst derecede bütünleşmesine imkan sağlayan bir etki gücüne sahiptir.

Hatırdan hiç çıkarmamak gerekir ki, ruhun da beden gibi birçok ihtiyaçları vardır. Tatmin edilmemiş sonsuz istek ve arzularımız şuur altına atılarak, bizde umulmayan zamanlarda çeşitli buhranlara, çeşitli iç sıkıntılara yol açar. Dua ile en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korkularımızı hafifletiriz. İçimize eşsiz bir rahatlık verir, gerginlikleri gideririz. Duasız bir insan, ışıksız bir mahzene benzer. Dua ile kendimizi Allah’a daha yakın hissederiz. Duasız insan, yalnızlığın karanlık hapsi içinde çırpınan bir zavallıdır. Dua ile benlik davranışlarını aşabiliriz. Çünkü dua; engel ve uzaklıklar tanımaz, zaman ve mekânlar ona engel olamaz. Dua ile sonsuz aczimizi yüce Allah’ın sonsuz kudretine bağlama saadetine ereriz. Dua ile ruh gücünü kanatlandırırız. Duada kendi gücümüzle değil, Allah’ın sonsuz gücüyle meydan okuruz.
SAĞLIK AÇISINDAN DUÂ
Tarih boyunca duanın bedensel ve ruhsal hastalıklar üzerinde çok büyük tesiri olduğu bilinmektedir. Bir çok din psikoloğu, duanın mükemmel bir tedavi vasıtası olduğunu belirlemiş bulunmaktadır.

Bedensel rahatsızlıkların tedavisinde de duanın, şifa ile sonuçlanan olumlu etkileri meydana getirdiği, bilimsel gözlemlere dayalı olarak ileri sürülmektedir. Esasen, her türlü hastalığın tedavisinde, gerek hasta, gerekse hekim açısından önem taşıyan hususların başında, şüphesiz ki; “hastanın maneviyatını güçlendirme ve moralini yükseltme” gelmektedir. Birçok ağır vakalarda, inançlı ya da tecrübeli hekimler, hastalarına öncelikle dua etmelerini tavsiye etmektedirler.

08/12/12

Vefkin Malzemeleri

Vefkler genel olarak kullanılan mürekkep misk ve safranın gül suyu içinde ezilmesiyle yapılır. Bu mürekkep genel olarak bütün Havas yazımlarında kullanılan mürekkeptir fakat gerek diğer Havas uygulamalarında gerekse vefklerde özel uygulamalar için zaman zaman özel mürekkep birleşimleri tavsiye edilebilir.

Vefk uygulamalarının vaz geçilmez malzemelerinin bir diğeri ise binlerce çeşidi bulunan tütsülerdir. Vefk yapılan konu, hatta vefk yapılacak kişinin yıldızı bu konuda belirleyici faktördür.

Vefkler genelde kağıda yazılırlar. Fakat özel bir çalışmanın durumuna göre demir;taş;cam;ceylan derisi ve akla gelebilecek her malzeme üzerine yazılabilirler. Önemli olan üzerine vefk yapılacak olan malzemenin yeni temiz ve daha önce hiçbir amaçla kullanılmamış olmasıdır.ŞİMDİ BURADA; sevgili din kardeşlerim açıklamış olduğum nükteye dikkat edin; HZ. ALİ RA tan bu yana bu ilimde çok değişiklik meydana gelmiştir.Çoğu uğraşan alimler hak yolunda kullanmışlardır, mesela hırkalara işlenen vekifler nice liderleri ve hükümdarları korumuştur.Daha sonraları görüntü ve güç kazanmak amacı ile şarlatan ve büyücülerin eliine geçerek vekif ilmi dahada tuhaflaştırılarak sihir olarak kullanılmaya başlanmıştır.BEN SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİN kendi şahsım adına en az 400 adet yapılan muska içerisinde incelediğim vekiflerden çoğunda aşk- bağlama-geri getirme- karı koca arasını yapma-sevgilileri ayırma- bir başkasına rahatsızlık vermek gibi işlemler uygulanmıştır.ŞİMDİ; yine lafımın arkasındayım ve dünyaya haykırıyorum önceden bilinçli ve islam ahlakı ile yaşayan kendini kanıtlamış insanlar hayır için ve korunma için vekif kullanıyorlardı yaptıkları vekiflere arşı aladan MELEK görevlendirip bağlıyor ve işlem yapıyorlardı.Hayır işlerde ALLAH rızası gözetiliyordu ve vekif ilminde başarılı olunuyordu.ÖRNEK OLARAK;hastaların şifaya kavuşmasında illet ve sepici hastalıklara çoğu alim vekif ile tedavi uygulamıştır. yapmış oldukları vekiflere ALLAHIN huzurunda her zaman şifa kaynağı olan RAHMAN ismindeki meleğin adını yazarak her şeyde muvaffak olmuşlardır.                                                                            ***** ŞUNU İYİ ANLAYIN; hayır işlerde meleğin adı kullanıyor, şer işlerde ne yazıldığının farkındamısınız? yok hiç kimse farkında değil neden? BEN HÜSEYİN ARAPOĞLU farkında olan ve müslüman kardeşlerimi uyararak diyorumki; büyü yapıldığı zaman vekfin içine şeytan ve şeytanın askerlerinden olan cinlerin isimleri yazılıyor.ÇÜNKÜ ; şer işlerde asla melek yardım etmez, siz müslüman olarak nasıl şer işlere rahmaniyet karıştırmazsanız meleklerde şer işlerde asla olmaz. MESELA; bir alkol alan ve inancı olan bir arkadaşımız alkol masasında nasıl KURAN dinlemezse yani saygı duyarsa veya çekinirse pis işler ve nefsani büyü işlerinde melekut alemi olmaz.AKLINIZI VE MANTIĞINIZI kullanırsanız değerli kardeşlerim her yapılan büyü ve şer işlerde CİNLER alemi insanlara musallat olur. YİNE ÇOK İDDİALI YAZIYORUM BEN BURDAYIM ASLA KAÇMAM; 05358105987 ARAYIN kendine tılsım – büyü – sihir- veya islamı çerçeveye aykırı bir işlem yaptıran kişi kesinlikle CİNLENMİŞTİR VE ÇOK RAHATSIZDIR. Nedenini açıklıyorum iyi okuyun aklınıza yatacak; bir ayrılmış sevgiliyi bir araya getirmek için uğraşan bilir kişi veya tanıdığınız insan muhakkak yapmış olduğu işlemde birleştirmek istediği kişilerin üzerine CİN yüklemesi yapacak ki vesvese ve cinlerin baskısı ile kararlar ve düşünceler değişerek olumsuzluklar düzelsin.YAPILAN BÜYÜ VE TILSIMAT cinler tarafından işleme geçirilince ne olacak zamanla bedene gönderilip baskı yaptırılan kafir cinler o bedene nefsaniyetten dolayı askıntı olacak ve bedeni istila ederek ALLAHA itaat ve taattan alıkoyarak insanı şeytana tabi edecektir.  BU GÜNE KADAR ; En az 10.000 hasta tedavi ettim hepsinin üzerinde saçma sapan yazı ve vekif yazmışlardır. Şimdi burada beni vekif ilmine ters veya karşı bir insan olarak algılamayın en muhteşem ilimlerden biri olan vekf ilmi şimdi hasılı ve amelleri değişik şekillerde işlenmektedir onun için temkinli olun.ŞÖYLE; düşünün kardeşlerim elindeki parayı düzgün ve hayır çerçevesi içinde harcamakta var, kötü yerlerde harcama merhaleleride var.En değer verdiğimiz parayı bile şer yerlerde kullandığımıza göre çok ama çok temkinli olmamız lazımdır. Yazılmış olan ve asla yaptıran insana fayda sağlamıyacak asılsız yazı ve vekif şeklinde tasarlanmış saçma yazılara 1000 tl ile 10000 tl arasında para ödeyip aldatılanlar var.NE KADAR DA BEN KÖTÜ BİR İNSAN OLMUŞ OLSAM ALLAHIN RAHMAN İSMİ TECELLİYATI ADINA KANDIRILMAYIN.Ben 20 senedir bu ilmin içerisinde melekut alemi ile çalışan insan olarak diyorum ki; VİCDANINIZI KIBLE EDİNİN ALİM İLE ZALİMLERİ BİRBİRİNDEN AYIRIN ALİMİ GÖRÜNCE O İNSANI DESTEKLEYİN.***SAYGILARIMLA ARAPOĞLU HÜSEYİN***

08/12/12

Vefk Nasıl Yapılır?

Arap alfabesindeki harflerin Ebced hesabında sayısal karşılıkları vardır, vefki yapılacak kelimenin veya cümlenin harflerinin sayısal değerleri Ebced hesabı tablosundan bulunur, toplanır ve elde edilen sayısal değerin vefki yapılır.

Ebced kelimesinin anlamı alfabedir, biz nasıl Türk alfabesine bazen ABECE diyorsak, Araplar da kendi alfabelerine Ebced demektedirler.

Vefk ilmi de dahil olmak üzere gizli ilimlerde kullanılan 28 harfli Arap alfabesinin Ebced tertibine göre dizilişinin Hazret-i Adem’e ( A.S. ) dayandığı rivayet edilir. Bu tertip ile alfabenin kullanıldığı tarih süreci içerisinde, zamanla bu harflere sayısal değerler verilmiş ve Ebced hesabı oluşturulmuştur. Bu sayısal değerler bu işin uzmanları, alimler tarafından denenmiş etkileri ve sonuçları makul karşılanmış ve kullanılmaya başlanmıştır.

VEFK YAPILIRKEN HANGİ BİLGİLERE GEREK VARDIR ?

Vefkin yapılış kurallarını bilmek gerekir, bundan başka, burçlar, burçların özellikleri, uğurlu gün ve geceleri, birbirleri ile olan dostluk veya düşmanlıkları, burçların yönetici gezegenleri, gezegenlerin birbirleriyle olan dostluk ve düşmanlıkları, gezegen ( yıldız ) saatleri, gezegenlerin tütsüleri, günlerin ve gezegenlerin hizmetlilerinin isimleri ve vefkin derecelerinin hizmetlilerinin isimlerini bulma metotlarını da bilmek gerekmektedir. Vefk yapmak için gereken bütün bilgiler ileriki sayfalarda tablolar halinde sırayla verilecek, nasıl ve hangi şartlarda kullanılacağı açıklanacaktır. Örnek Vefk yapılırken kullanılan bilginin hangi numaralı tablodan kullanıldığı ve nasıl kullanıldığı belirtilecektir, ayrıca verilen her tablodan hemen sonra o tablonun ne işe yarayacağı ve nasıl kullanılacağı da anlatılacaktır. Vereceğimiz bütün bilgiler gerektiği gibi doğru zamanda ve doğru şartlarda kullanılırsa Allah’ın (C.C.) izniyle başarı kaçınılmazdır.

VEFK YAPARKEN DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR

Vefk yapılırken dikkat edilecek hususları Vefk’in yapım aşamaları içinde anlatalım.

Vefkin yapımı Üç aşamada gerçekleşir.

BİRİNCİ AŞAMA :

Vefki çizmeye başlamadan yapılması gerekenler. 1. Psikolojik olarak hazırlanmalı, istek ve amaç kesin çizgilerle belirlenmelidir. Birçok anlam ifade edebilecek ve sonuçları kolayca anlaşılamayacak isteklerde bulunulmamalıdır.

2. Dua,Havas ve Esma okunurken dikkat edilecek hususlar defalarca okunmalı ve onlara kesinlikle uyulmalıdır.

3. Başarının Allah’tan (C.C.) olduğuna kalben ve ruhen inanılmalı, Dua etmeli ve başarı Allah’tan (C.C.) dilenilmelidir, çünkü her şeyin mutlak sahibi odur.

4. Yapılacak vefkin bulunduğu kitapta, o vefkin yapılma zamanı ve usulü ile ilgili bölüm yine defalarca okunmalı ve onlara kesinlikle dikkat edilmelidir.

5. Vefki çizmeye başlamadan önce o vefk için gerekli bütün bilgiler ( Burcunu, özelliklerini, saatini vs ) hazırlanmalı vefkin müsveddesi yapılmalı ve o da defalarca kontrol edilmelidir.

6. Kişiye özel vefk yapılacaksa ve vefkin yapılması için özel bir bilgi yoksa, o kişinin burcunun doğruluğu vs.. bilgiler kontrol edilmeli, burcunun özelliğinde ( su hava, toprak, ateş ) gezegenin gününde, saatinde yazılmalı ve okunacak Esmalar veya ayetler o saate denk getirilmelidir.

7. İki kişi için vefk yapılacaksa ve yine vefkin yapılması için özel bir bilgi yoksa yapılacak işte başarı şansının olup olmadığının bilinebilmesi için, iki kişinin burçlarının birbirlerine olan uyumuna kesinlikle bakılmalıdır.

8. Vefkte kullanılacak Arapça harfler, kelimeler sayılar defalarca kontrol edilmeli ve gereken hesaplar doğru yapılmalıdır.

9. Vefkin dereceleri ve hizmetlilerinin isimleri çıkarılmalı, yemin oluşturulmalı ve kontrol edilmelidir.

10.Yapacağınız vefkin tütsüsü belirlenmelidir.

İKİNCİ AŞAMA :

Vefki çizerken yapılması gerekenler

11. Vefkin çizgilerini çizdikten sonra içini doldurmaya en küçük sayıdan başlanmalı, vefkte sayıdan başka harfler veya kelimeler varsa Ebced tablosundan değerleri bulunup hesaplanmalı ve sıra ona göre belirlenmelidir.

12. Vefki çizmeye başlamadan, niyet esnasında vefkin tütsüsü yakılmaya başlanmalıdır.

13. Çizim sırasında ve vefki yaptıktan sonra kesin başarılı olunacağı bir an olsun akıldan çıkarılmamalı ve başarı için Allah’tan (C.C.)yardım dilenmelidir.

14. Vefk için yapılacak özel bir zaman yoksa çizim için gece yarısından sonra bir zaman seçilmelidir.

15. Vefki güneş ve ay ışığından uzak tutmalı, vefkin bir Dua olduğu unutulmamalı, yazarken ona saygı gösterilmelidir.

16. Vefkin çizimi bittikten sonra, tüm satırların, sütunların ve bir köşeden diğer köşeye olan evlerin sayısal değerlerinin toplamı eşit olmalıdır.

ÜÇÜNCÜ AŞAMA :

Vefki çizdikten sonra yapılması gerekenler

17. Çizim bittikten sonra derecelerin hizmetlileri bulunmalı, yemin oluşturulmalı ve hizmetliler görevlendirilmelidir.

18. Vefk katlanmadan önce kendi tütsüsü ile tütsülenmelidir.

19. Özenle, su geçirmeyecek bir şekilde katlanmalı ve yere düşürülmemelidir.

20. Vefkin etkisinin çabuk gerçekleşmesi için okunması gereken Esmalar, Dualar gerektiği zamanda ve gerektiği sayıda okunmalıdır. Bu konuda da başarılı olabilmek için Dua, Havas ve Esma okunurken dikkat edilecek hususlar, defalarca okunmalı ve onlara kesinlikle uyulmalıdır.

Vefk Ve Muskaların Katlanışı Taşınması

Yazılması ve okunması biten vefkler, şayet yapanın kendisi veya başka bir kimsenin üzerinde taşıması gibi bir amaçla yapılmışlarsa uygun şekilde katlanmalıdırlar. Katlama her ne kadar vefkin etkisi açısında hiç bir önem taşımıyorsa da yapılan işin kalitesi, kusursuzluğu açısında çok önemlidir. Olayın geleneğidir. Gelenekler ve mesela bu katlama konusu neden önemlidir?

Gelenekler, hangi sanat olursa olsun, onun kökü hakkında dışarıya fikir veren şeylerdir. Havâss konusunda geleneklere uymak veya rastgele davranmak kişinin belli bir ustadan birşeyler öğrendiğini ve işini kusursuz yaptığını gösterir. Son yıllarda görülen vefk ya da muska gibi şeylerin hemen hemen hepsi rastgele, üstüste kıvrılıp, kare veya dikdörtgen şekli verilmiş olan biçimsiz bohçalar halinde. Bu katlamadan sonra da, pazardan ekmek alırken fırıncının verdiği naylon torbadan kesilen bir parçaya kara düzen sarılıp, seloteyple yapıştırılıyorlar.

Bu şekilde katlanıp, yapıştırılan vefkler ya da muskalar veya yazılıp, verilen her ne ise o, sadece yapan kişinin bu işi rastgele kitaplarda gördüğünü, bir ustadan öğrenmediğini veya hiç bir usta ile görüşüp fikir almadığını, eski çalışma ve geleneklerden haberdar olmadığını göstermekle kalmaz, aynı zamanda yapan kişinin oldukça yüzeysel yapıda olduğunu da gösterip, onu, ne derece bilirse bilsin, cahil durumuna düşünür. Bu şekilde katlanan bir vefk herşeyden önce bir ayıptır.

Bilen kişilerin yaşadıkları ve geleneklere uydukları dönemlerde bu gibi şeyler Üçgen şeklinde katlanırlar ve mumlu beze sarılırlardı. Tarifini gördüğümüz gibi mumlu bez hazırlamak hiç de zor ve masraflı bir iş değil. O zaman bu gibi şeyler neden adi, önceden kullanılmış, sentetik ve majikal enerji ile taban tabana ters şeylere sarılıp, aynı derecede kötü olan seloteyp parçalarıyla yapıştırılırlar. Halbuki gerek Havâss ve gerekse bütün majikal gelenekler sentetik şeylere karşıdırlar.

Vefkler üçgen şeklinde katlanmalıdırlır dedim fakat üçgenin şekli de kişinin bilgi ve yaklaşımını göstermek açısından önemlidir. Aşağıda ki resimde “Doğru” ve “Yanlış” başlıkları altında iki farklı üçgen katlama şekli gösterilmiştir. Önce yanlış şekli görelim.

YANLIŞ KATLAMA ŞEKLİ

1) Kare şeklindeki kağıt, iki veya gerekiyorsa daha fazla sayıda katlanarak uzun bir şerit şekline sokulur.
2) Resimdeki 2 ile işaretlenmiş şekilde katlamanın yapılacağı yer, noktalardan oluşan çizgi ile gösterilmiştir.
3) Noktalı yerden kıvrılan kağıt İlk üçgen şeklini almıştır fakat dikat edilirse görülür ki, Oluşan üçgen oldukça büyük bir üçgendir ve üç kenarı hemen hemen birbirine eşit uzunluktadır.
4) Bir daha katlanır ve bu şekilde kağıdın sonuna kadar devam edilir.
5) Kağıdın, tam bir üçgen şeklinde bitmesi çok az rastlanan bir tesadüftür. Bu yüzden artan küçük parça da üçgenin üzerine katlanır. Bu şekilde, Vefkin katlanılması bitmiş olur.

Bu katlama tarzında oluşan üçgen şekli resimde açıkça belli olmaktadır ve bu tarz yapılan üçgen katlama da yapanın, bazı eski ustaların yaptıkları katlamaları gördüğünü ve bunu taklit etme cabasında olduklarını fakat geleneği bilmediklerini gösterir. Çok eski fotograflar vardır. Eski yağlı güreş pehilvanlarını gösterirler. Pehilvanların boyunlarında, bir derinin içine dikilmiş olan ve yine deri kordonla boyuna bağlanan muskalar açıkça görülür. Bu muska takmak da o zamanki pehilvanlıkta nerede ise gelenek halini almış, sanki kıspetin bir parçasıymış gibi yerleşik hale gelmiştir. İşte o pehilvanların çoğunun boyularındaki muskaların çoğu yukarda anlattığım şekilde katlanmış, tabak gibi kocaman ve üç yanı eşit üçgenlerdir. Bunun nedeni o muskları yazan hocaların çoğunun “Köy hocası” olması ve bu tür şeyleri sadece başkalarının yaptığına bakarak yapmalarıdır. Evet bu kişilerin hepsinin muska yazmayı bildiğini kabul ediyorum. Yaptıkları muskaların çalıştığını da kabul ediyorum ama bu onların kara düzen yetişmiş olmalarını önlemez.

Havâss’ı ciddi olarak ele alan, bilim seviyesine çıkartan, başka ustalarla iletişim kurup, kendi ekollerni yaratan kimselerin yani gerçek elit tabakanın kullandığı katlama şekli ise oldukça farklıdır. Bu da yukardaki resimde “Doğru” başlığı altındaki sütunda gösterilen şekildir.

DOĞRU KATLAMA ŞEKLİ

1) Kağıt kendi üzerine iki ve gerekiyorsa daha fazla sayıda katlanarak bir şerit şekline getrilir.
2) İlk katlamanın yapılacağı yer, noktalardan oluşan çizgi ile gösterilmiştir. Burada dikkat edilirse katlama noktasının, yanlış şekildeki gibi tam kağıdın köşesinde değil, biraz daha içerde olduğu görülür.
3) İşartli noktadan katlanan kağıt, yanlış şekildeki gibi tam
olarak kağıdın kendi eni ile çakışmamış ve aşağıdan çarpık bir üçgen şelinde kağıdın ucu sarkmıştır.
4) Buradaki kesik çizgi kağıdın bir sonraki katlama noktasını göstermektedir.
5) Kağıt tekrar katlanır. 3 nolu şekilde görülen alttan sarkan uç, burada kağıdın üzerinde kalmasına rağmen hala üçgen şeklinin altından göünmektedir.
6) Kağıt bir daha katlanır. Alttan artan, uç ya bu katlamada ya da kağıdın uzunluğuna ve ilk katlama noktasının köşeden uzaklığına göre daha önce veya sonraki katlamalarda artık kaybolmuştur.
7) Kağıdın üçgen şeklinde katlanışı devam eder.
8) Katlamanın sonuna gelindiğinde uçtan, tekrar üçgen şeklinde bir katlama yapılamıyacak kadar küçük bir parça artabilir. Bu parça üçgenin üzerine kıvrılıp, kapatılmaz. Katlama yerlerindeki aralıktan iki kat arasına sıkıştırılarak sokulur.

Bu şekilde katlanan bir vefkin açılması gerekirse, ilk bakışta neresinden açılacağı bile belli olmayabilir.

Yanlış şekilde tabanı çok uzun ve geniş bir üçgen oluşmasına karşılık, bu katlama tarzında ortaya çıkan üçgenin tabanı iki yandan daha kısadır ve daha dik bir üçgen elde edilmiştir.

Bundan sonra, bu üçgen kağıt, aynı ende kesilmiş olan mumlu bezin üzerine koyulur ve bez, vefkle birlikte aynen yukarda anlatıldığı gibi katlanarak, aynı şekilde vefkin üzerine sarılır.

Bezlemede dikkat edilecek nokta şudur: Mumlu bez şeridi çok uzun tutulup, defalarca üstüste sarılarak, yumruk gibi bir top yapmak gereksizdir. Bezin uzunluğunun, vefki etrafında iki üç katlama yapılacak kadar olması yeterlidir.
KATLANIP SARILAN VEFKİN TAŞINMASI

Vefk mumlu beze sarıldıktan sonra Aynı büyüklükte kesilen bir parça kumaş veya derinin içine, yine üçgen şekli bozulmadan ve iğne ile vefki delmeden dikilir. Şayet boyuna takılacaksa kordon veya zincir bu üste kaplanan kumaş veya derinin içinden geçer. Şayet dışarıdan belli olmayacak şekilde üstte taşımak isteniyorsa, vefkin elbise veya çamaşıra iliştirileceği çengelli iğne bu son kaplanan deri veya kumaşa geçirilir. Vefkin kendisi asla delinmemelidir.

Vefk çanta veya cüzdanda taşınacaksa, mumlu bezden sonra yapılan son kumaş veya deri kaplamaya gerek yoktur. Fakat çanta ve cep içine mum bulaştırmamak için uygulanması iyi olur.

08/12/12

Vefk Büyümüdür? VE BÜYÜ NEDİR?

VEKİF BÜYÜMÜDÜR;Vefk kesinlikle bir büyü çeşidi değildir. Hatta vefklerin çoğu zaman büyüye karşı bir sistem olduğunu söylesem yanlış olmaz.

Büyü şeytani bir ameldir ve gayri müslimlerin başvurduğu, İslam dininin tamamen yasak saydığı bir uğraştır. Belki başlangıçta insana faydalı gibi görünse de kesinlikle sonunda yapana ve yaptırana büyük zararlar verecek haram bir uygulamadır.

Vefk Tılsımat-ı Kur’an iye den olup, yapılış amacında şer yoksa mahsurlu görülmemiştir. Tabi ki, netice tamamı ile Yüce Allah cc tan umulmak kaydı ileVefkin büyü ile hiç bir bağlantısı yokdur. Büyü allah cc dan başka bir kudretin varlığına iman ederek, şeytanı memnun edecek tarzda çalışmalar yapmaktır. Yani apaçık bir şirktir. Vefk ise tamamen Rahmani modda yapılan çalışmalardır.

Büyü Nedir

 

En İyi Büyüler Nasıl Yapılır

Etkili büyü yaptıracağınız büyünün amacına ve şekline göre farklılık gösterebilir.Güçlü ve kuvvetli büyü vardır. İşte, “BÜYÜ” denilen olay, bir kelime veya cümlenin belirli sayıda ve bazı yan çalışmalarla da desteklenerek okunmasıyla meydana gelen tesirlerdir.

 
 

Büyülerde Kullanılan Malzemeler

Büyü Malzemeleri; yapılacak olan büyünün türüne göre farklılıklar göstermektedir.Büyünün amacı değiştikçe kullanılan malzemelerin değişikliği hayret vericidir.Örnek vermek gerekirse;

Papaz büyüsünde hayz kanı kullanılır. Papaz büyüsündeki amaç her ne kadar geri getirme ve kendine çekme amaçlı isede papaz büyüsü karşıdaki insanın sosyal hayatını etkileyecek bir büyü türüdür.

Aşk büyüsünün ise bazı türlerinde mum kullanılır.Muma yapılan çeşitli esmalar neticesinde sevgiliyi geri döndürme ve bağlama işlemleri gerçekleşebilir.

Sonuç olarak yapılan büyünün amacı ile malzemelerinden farklılık (temizlik ve pislik) dikkat çekmektedir.Konu hakkında farklı bilgiler almak için iletişime geçiniz.

 
 

Büyü Belirtileri Nelerdir

Başlıca Büyü Belirtileri; Ruh halinizde bir değişiklik hissetmeniz, Vesvese halleri. Mesela bazıları evden dışarı çıkıp içeri girse elbisesinin hatta tüm bedenlerinin kirlendiği hissine kapılarak elbiselerini değiştirirler ve banyo yaparlar… Bazılarının derdi problemi de su ile; devamlı banyo yapmak isterler saatlerce banyoda kalırlar, saatlerce ellerini yıkarlar. Kendinizi tanıyamaz durumda olmanız, Gece artarak devam eden sıçrayarak uyanmalar, Uyku esnasında korkma, bağırarak uyanma, Korkunç rüyalar görmeye başlamanız, Rüyalarınızda sık sık kedi, köpek gibi hayvanları görmeniz, Uykuda yükseklerden atılma-düşme-uçma (sık sık olanlar) Uyku esnasında dişleri gıcırdatmak.. Uyku esnasında terlemek (oda sıcaklığı yada giydiği şeylerle alakalı olmayan hallerde) Boğuluyormuş gibi olmak (boğazını sıkıyorlarmış hissi) Kalp ya da midenizde ilgili rahatsızlığınız olmadığı halde göğüs kafesinizde ağrı hissetmeniz Aşırı yorgunluk, Aşırı Bitkinlik, Ensenizde ağrılar, Kasıklarda ağrı yada şişkinlik.. Saçlarınızda elektriklenmeler olması, Gözlerdeki ağrılar, Gölgenizin sizi izlediği izlenimine kapılmak, Hastada hep bir tedirginlik, uyuşukluk, tembellik Takip ediliyormuş hissi Yalnızlıktan korkma ve tedirgin olma.. (bazıları da tam tersine yalnızlığı sever ve odalarına kapanırlar, kalabalıklardan hoşlanmazlar) Sabahları uyanınca ellerde kollarda (genelde sol kolda) uyuşma Akşam yatağına yattığında uyuyamama sağa sola dönüp durma, sabaha karşı uykuya dalma, sabahları da uyanıp kalkamama hali.. Ayak tabanlarınızın yanma halleri başlıca belirtilerdir. Bazı insanlarda, aşırı etkilenme ve geç müdahale sonucu sinir bozuklukları ve akli denge bozukluklarına kadar giden olaylar mevcuttur. Bu yüzden dikkatli olup, bu belirtileri önemsemek gereklidir. Büyülerde etkinin beyin iradesiyle en aza indirilmesi mümkündür. Büyülerin etkileri insanların burçlarına göre de değişkenlik gösterebilir. Yengeç, Aslan, İkizler, Oğlak, Kova ve Yay Burçları büyü konusunda daha hassastır
 
 

Büyücü Kime Denir

Büyü yapan kişiye verilen isimdir. Büyücülük aslında gizli ilimleri tanımaya imkan sağlayan bir sanattır. Büyücü tarafından çağrılan gizli varlıklara (üç harfliler v.b) emir verilek istediklerini gerçekleştirebilirler. Kendilerini bazen gösterirler bazende göstermeyebilirler.Büyücülükde olumlu ve olumsuz olmak üzere iki şekilde büyü yapılış amacı farklılığı göze çarpıyor.
 
 

Nasıl Büyücü Olunur

Büyücünün en büyük silahı büyülemedir. Çünkü büyüler bir enerji akışına dayalıdır. Bu enerji insanı ruhsal ve bedensel olarak yönetebilir. Bu yönetim genellikle enerjinin nesnel ve formüllerin transferi şeklinde gerçekleşmektedir. Büyücünün amacı doğanın gücünü organik olarak sahiplenmektir veya bu gücü sonuna kadar kullanmaktır.Büyü Nedir? Nasıl Başlamıştır? Büyünün İslâmî Hükmü Nedir? Mumsema Büyü Nedir Nasıl Başlamıştır Büyünün İslâmî Hükmü Nedir

Şimdiye kadarki gözlemlerden anlaşıldığına göre büyü, özellikle ip, saç, tırnak, elbiseler vs den yararlanılarak yapılır Büyüde en önemli faktör, büyü yapanın kalbini bağlaması, yapacağı işin tesir edeceğine inanması ve şeytandan yardım dilemesi ve nefes olayıdır


Büyü yapmak haramdır ve günah bakımından bu işi yapanla, sebep olan arasında çok fazla bir fark yoktur Büyücünün kazancı da, büyücüye verilen para da haramdır!

 

 

İslam dinine göre büyü yapmak haramdır Kur’anı Kerim’deki hükümlerden büyü öğretmenin, öğrenmenin ve yapmanın, şirk ve küfür olduğunu anlamaktayız

 

 

Allah Resulü (asm), yedi büyük günah arasında büyü yapmayı da saymış, büyü yapanın Allah’a şirk koşmuş olacağını bildirmiştir Bir kişi, büyücülerin her şeyi yapabileceğine inanırsa, Allah’a şirk koştuğundan kâfir olur

 

Büyü nedir?

Kur’anı Kerim’de büyü ile ilgili olarak en geniş bilgi Bakara Suresi’nin 102 ayetinde verilmektedir 

Bu ayette Cenab-ı Hakk, şöyle buyurmaktadır:

“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular Hâlbuki Süleyman asla kâfir olmadı Fakat o şeytanlar kâfir oldular Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Harut ile Marut isimli iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı Hâlbuki o iki melek : ‘Biz ancak bir imtihan için gönderildik, sakın büyü yapmaya cevaz verip de kâfir olma’ demedikçe bir kimseye öğretmezlerdi İşte bunlardan kişi ile karısını ayıracak şeyler öğreniyorlardı fakat Allah’ın izni olmadan bununla hiç kimseye zarar verebilir durumda değillerdi Onlar, kendilerine zarar verecek, faydası dokunmayacak bir şey öğreniyorlardı Andolsun ki, onu her kim satın alırsa, ahirette onun bir nasibi olmadığını gayet iyi biliyorlardı Fakat karşılığında canlarını sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu bilselerdi!”

Yukardaki ayetten, büyü öğretmenin, öğrenmenin ve yapmanın, şirk ve küfür olduğunu anlamaktayız Yüce Allah’ın buyruğuyla Babil toplumuna indirilen Harut ve Marut adlı iki melek, halkı aydınlatarak şirk ve küfürden, sihirbaz kâfirlerin şerrinden korumak, tevhidi hâkim kılmak amacıyla istismar yoluyla büyünün de kendisine dayanılarak yapıldığı “bilgi”yi öğretmişlerdi Bilgi haram değil, ancak bunun istismar edilmesi, şirk ve küfre alet edilmesi haramdır

Daha sonraları şeytanlar/Yahudiler, sırf kendi uydurmaları olan sihri/büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirileni, insanlara ve o zamanki İsrailoğulları’na saptırmak maksadıyla öğretiyorlardı Fakat kaydettiğimiz gibi o iki meleğe indirilen şey, aslında bir sihir değil, fakat fesat ehlinin elinde küfre vesile olabilecek bir bilgi iken, şeytanlar bunu yalnızca sihir yapmak için öğretmişlerdir Halbuki Harut ile Marut bunu öğretecekleri zaman “Biz bir fitneyiz, bu öğreteceğimiz şeyler fitneye müsaittir, kötüye kullanılması da küfürdür Sakın sen bunu sihir yapmada kullanıp da küfre girme!” demedikçe ve bu yolda nasihat etmedikçe kimseye bir şey öğretmemişlerdi 

Dini örfte sihir, sebebi gizli olmakla, gerçeğin zıddına tahayyül olunan, gözbağcılık, yaldızcılık, şarlatanlık, yaldızcılık, hilekârlık tarzında cereyan eden bir şey demektir Mahiyetinde esrarengiz gizli sebep ve incelik; dış görünüşünde cazibe, hile ve kötü niyet vardır Bizzat ilahi irade ile meydana gelen olaylardan değildir Ortaya konulabilmesi için teşebbüs edilmesi gerekli özel bir sebebi vardır 
Sihir/büyü, İslam’ın kesin olarak yasaklayıp reddettiği bir inanç ve işlem olup tabiat kuvvetleriyle insanlara bir takım etkilerin yapıldığı söylenen ilkel bir anlayış ve olgudur

Sihrin temeli, imansızlık, ahlâksızlık ve aldatmaktır Sihirbazlar, çeşitli ilimlerden, edebiyattan, felsefeden, teknolojiden, hatta tabiattaki garip ve acaib yaratılışlardan sû-i istimaller ve istismarlar yaparak yararlanmasını bilirler 

Not : Büyünün mahiyetini anlayabilmek için öncelikle cinlerin özelliklerinin bilinmesi gerekmektedir Çünkü, büyü yaptığını iddia eden insanlar bu işte cinleri kullandıklarını ileri sürmektedirler (Konu hakkında sitemizeki “Cinlerin Gerçek Özellikleri! İnsanlar ile evlenebilirler mi? İnsanın damarlarına girerek, onları hasta edebilirler mi?” başlıklı makaleye bakınız)

Büyünün tarihçesi ve İslam’da büyünün hükmü
Büyü ve büyücülüğün tarihi, insanlık tarihini kadar eskidir ve Keldanîler zamanına kadar uzanır Babil’de yani bugünkü Irak’ta yaşayan Keldanîler, astronomi ve astrolojide çok ileri gitmişlerdi Keldanîler’de, büyü, her yere dağılmış olan perilerin tabiat olaylarını meydana getirdikleri inancına dayanıyordu 

Sihir ve sihirbazlar tarihinin ikinci bölümünü de, Mısır’da Firavun’un sihirbazlarıyla Hz Musa arasında geçen olaylar meydana getirmektedir Kur’anı Kerim’de haber verildiği üzere (Araf, 7-116; Tâhâ, 20-66) Mısır sihirbazları da halka karşı esrarengiz bir şekilde gözbağcılık yaparlar, hayali şeyleri gerçekmiş gibi gösterirlerdi
Yahudilik’te ise büyü, çok revaçtaydı Her türlü harikalar, şöhret bulmuş itikatların bütünü Yahudilik’te mevcuttu Büyü Yahudiler arasında yayıldığı gibi hiçbir millet arasında yayılmadı

İslam dinine göre büyü yapmak haramdır Allah Resulü, yedi büyük günah arasında büyü yapmayı da saymış, büyü yapanın Allah’a şirk koşmuş olacağını bildirmiştir Yine, büyüye inanan ve doğruluğunu tasdik eden kimselerin Cennet’e giremeyeceğini haber vermiştir 

Büyünün İslamî hükmü şöyle verilmiştir: Eğer yapılan büyü, küfrü gerektiriyorsa, bunu yapanın küfre gireceği açıktır Yine yapılan sihirde imanın şartlarından birini inkâr etmek varsa, o büyü küfrü gerektirir Mesela birisi, büyücülerin her şeyi yapabileceğine inanırsa, Allah’a şirk koştuğundan kâfir olur 
Kur’an-ı Kerim, bize büyücülerin şerrinden Allah’a sığınmamızı öğretmiş ve bu konuda şöyle buyurmuştur“Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden Allah’a sığınırım de” (Felak Suresi 4) Hz Musa ve sihirbazlar hakkında nazil olmuş olan bir âyet de şöyledir: “Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz” (Taha suresi :69) 

Büyü yapanlar bunu nasıl yapmaktadır?

Sihir/Büyü, etkilemek, tesir altına almak anlamına gelir Gönüllere ve bedenlere tesir etmek, insanı hasta yapmak, karı ile kocanın arasını açmak amacıyla ortaya konulan bazı düzenlere sihir veya büyü denilmiştir Sihir ya da büyünün şerrinden Yüce Rabbimize sığınılması emredilmiştir Büyü, yapılışında ilmi bir hakikate dayanıyorsa tesiri vardır, yoksa asılsız bir hurafeden ibarettir

Şimdiye kadarki gözlemlerden anlaşıldığına göre büyü, özellikle ip, saç, tırnak, elbiseler vsden yararlanılarak yapılır Büyüde en önemli faktör, büyü yapanın kalbini bağlaması, yapacağı işin tesir edeceğine inanması ve şeytandan yardım dilemesi ve nefes olayıdır Nefes etme üflemektir ki, tükürüklü veya tükürüksüz olabilmektedirBüyü yaparken kutsal kitaplardan birtakım bölümler okunmakta, üflenmektedirBüyücüler, yapılacak büyüye göre günün ve ayın farklı zamanlarını seçmektedirler Ancak şunu unutmamalıdır ki, gerçek bir Müslüman böyle şeylerden medet ummaz ve bu tür şeylerle meşgul olmaz Büyü yapmak haramdır ve günah bakımından bu işi yapanla, sebep olan arasında çok fazla bir fark yoktur Büyücünün kazancı da, büyücüye verilen para da haramdır 

Sihrin tesiri

Büyünün tesiri konusunda Elmalı Tefsiri’nde şu bilgiler verilmektedir:
Sihrin en büyük tesiri ruhlar üzerindedir; sihri yapanlar fikirleri bozar, kalbleri çeler, ahlâkı perişan eder, toplumların altını üstüne getirir 

Sihir yapanlar, Allah’ın izni olmadıkça kimseye bir zarar veremez Çünkü gerçek tesir, ne sihirde, ne sihirbazda, ne tabiatta, ne ruhta, ne yerde, ne gökte, ne şeytanda, ne melektedir Hakiki müessir ancak ve ancak Allah’dır Fayda ve zarar denilen şey de ancak O’nun izni ile meydana gelir O halde her şeyden önce insan Allah’dan korkmalı ve Allah’a sığınmalıdır ve bunlara karşı koymak için de Allah’ın kitabına sarılmalıdır

Sihrin asıl zararı, başkalarından çok yapanlaradır Bu kimseler ömürlerini nasıl çirkin şeylerle geçirdiklerini bilmezler

Medeniyet, fikirleri celbetmek için sihir kullanıyor
Bediüzzaman, Kur’an-ı Kerim’e karşı muarazada aciz kalan şimdiki medeniyetin Kur’an’a karşı sihirleriyle muaraza ettiklerini belirtiyor:
“Şahıslar, cemaatler muârazasından âciz kaldıkları Kur’ân’a karşı, bütün nev-i beşerin ve belki cinnîlerin de netice-i efkârlarıolan medeniyet-i hazıra (şimdiki medeniyet), Kur’ân’a karşı muâraza vaziyetini almıştır; i’câz-ı Kur’ân’a karşı, sihirleriyle muâraza ediyor”

Ancak, Hz Mûsâ’nın (as) asası sihirbazların sihirlerini yuttuğu gibi, Kur’ân’ın i’câzı da o sihirleri yutup o sihirbazları mağlup ediyor Risale-i Nur’da ispat ettiği gerçeklerden anlıyoruz ki, şu medeniyet:
• Kur’ân’ın i’câz ve galebesine karşı mağluptur
• Kur’ân’a karşı hakikat noktasında mağluptur
• Kur’ân’ın, sosyal hayata ait prensiplerine karşı mağluptur
• Şu medeniyetin hikmeti, felsefesi ve edebiyatı âcize; Kur’ân’ın hikmeti, hükümleri ve belâğati mu’cizedir

  AK BÜYÜ KARA BÜYÜ NEDİR VE ÇEŞİTLERİ NELERDİRAk Büyü: Ak büyü yapanın da bundan etkilenmenin de “ hayrına” bir sonuç elde etmektir. Toplumun ve insanların iyiliklerini hedef alır……

1- Karısına- çocuklarına- kayıtsız- gözü dışarıda olan erkekleri evlerine bağlamak için yapılanlar.
2- Karısına-çocuklarına sert davranan babaları yumuşatmak için yapılanlar.
3- Sevgisi kazanılmak istenen kimsede bu duyguyu uyandırmak için yapılanlar.Sevdiğinden karşılık görmeyen erkek veya kadının başvurduğu büyüdür bu….
4- Gurbette olan kimsenin çabuk gelmesini sağlamak için yapılanlar.
5- Yitirilmiş eşyayı özellikle mücevver gibi değerli şeyleri bulmak için yapılandır.
6- Her dilek için geçerli olanlar.
7- Kötü büyülerin etkilerini bozmak için yapılanlar.

Ak büyü işlemlerini din adamları ve havas ilmi ile iştigal edenler ancak yapabilirler bu büyü işlemini herkes yapamaz

KARA BÜYÜ NEDİR VE ÇEŞİTLERİ NELERDİR…

Kara büyü “ KÖTÜLÜK” İçin yapılan büyüdür….Kara büyü insanın hayatına sağlığına mal ve mülküne evine-barkına-hayvanlarına yönelmiş olan “BÜYÜDÜR”

Sevişenleri-evli eşleri birbirinden soğutmak ve ayırmak konuşma kabiliyetini cinsi kudreti-uykuyu vs”bağlamak”hısım ve düşman kabül edilen kişiyi hasta etmek.Kara büyü asıl sihir ki bazı kimseler perilerin ve hususiyetle şeytanların yani kafir cinlerin müdahalesiyle bu büyü işlemini yaparlar.Halk arasında bu tarz büyüleri yapanlar hoş karşılanmaz.

KARA BÜYÜNÜN ÇEŞİTLER

1- Dil bağlamak için yapılandır.İşleme amaç olan kimsenin konuşamaz hale geleceğine inanılır.
2- Uyku bağlamak için yapılanlar.Büyü bozulmadıkça niyet edilen kimsenin gözüne uyku girmez.
3- Erkekliği bağlamak için yapılanlar.Bu büyü bozulmadıkça niyet edilen kimsenin gözüne uyku girmez.
4- Düşmanın hakkından gelmek için yapılanlar.”Düşman denilen kişi gerçekte bir ceza hak etmiş ise büyüyü “olumlu” saymak yerinde olur.
5- Hırsızın yakalanması için yapılanlar.
6- Kaçmışı yani uzaklara gideni geri getirmek için yapılanlar.Bu büyüye yol bağlamada denir.

İslamiyet’e Babilliler’den geçen bu kara büyünün zararı Kur-an’da bile zikredilmektedir.”Ey Muhammed .. De ki: Haset ettiği zaman hasedin şerrinden düğümlerle nefes eden büyücülerin şerrinden bastırdığı zaman karanlığın şerrinden tan yerini ağartan Rabbe sığınırım.Kara büyüyü yapan dinin yasakladığı şeyleri yapmaktan çekinmez.Bu yüzden “KARA BÜYÜ”yü yapmak bir başka deyişle “günahkarlıktır” .

102- Süleyman’ın mülkü, yani Süleyman Peygamber’in hükümet ve devleti aleyhine Şeytanların takip ettiği şeytanlıklara ve Şeytanların okuya geldikleri efsun ve efsanelere uydular ve onun arkasına düştüler. “Tilv, tilâvet” iki mânâya gelir. Birisi takip etmek, izlemek, bir şeyin arkasına düşmek ki, önceki “tâli” tabirleri bu mânâyadır. Diğeri, satır satır okumak demektir ki, bunun içinde bir önceki mânâ da vardır. Burada ikisi ile de tefsir edilmiştir. Önceki mânâ daha kapsamlı olduğundan ve ikincisine de uygun düşeceğinden daha fazla tercihe şayandır. 
Bu şeytanlar nasıl şeytanlardı ve takip ettikleri şeyler nelerdi? Bunlar hem cin şeytanı ve kötü ruhlar denilen gizli şeytanlara, hem de insan şeytanlarına şamildir. Zira gizli şeytanların eserleri de insan şeytanları üzerinde meydana gelir ve zahirdeki insan şeytanları, o kötü ruhlardan aldıkları, onlardan öğrendikleri şeytanlıklarla işlerini çevirirler. Tefsircilerden birçoğunun rivayetlerine göre: Süleyman (a.s.)ın mülkünde fitne zuhur edip, hükümetini yitirdiği zaman, insan ve cin şeytanları pek azıtmış, dinsizlik çok ileri gitmişti. Fitneyi çıkaran ve daha sonra Süleyman (a.s.)’a mağlup düşen ve onun emrine girip, hükmüne tabi olan bu şeytanlar “Sad Sûresi”nde, “bennâ’, ğavvâs ve âherîn” (Sad, 38/37-38) namiyle üç ayrı sınıf olarak gösterilmiştir. (Anılan âyetlerin tefsirine bkz.) Demek ki, bunlar içinde birtakım desiseci sanatkarlar da vardı. İşte vahiy kaynağından uzak olan bu şeytanlar, meydana gelen ve gelecek olan olaylar hakkında kulak hırsızlığı ile birtakım bilgiler edinirler ve bu bilgilerin her birine yüzlerce yalan ve pislik karıştırarak gizli gizli yaymaya çalışırlardı. Bu işlere alet etmek için kahinleri seçerler ve onlara çeşitli telkinlerde bulunurlardı. Bu cinlerin bazı haberleri doğru çıktıkça kahinler bunlara güvenir, ancak onlar bunun yanında binlerce yalan dolan da yayarlardı. Derken bu kahinler, bu bilgileri kaleme aldılar, bu konularda kitaplar yazdılar. Cin çağırma, sihir yoluyla gönül çelme hakkında türlü türlü sihir ve efsun (büyü) kitapları meydana getirdiler. Bu arada geçmiş ve gelecek olaylar hakkında habere benzer efsaneler, masallar, yalanlar ve dolanlar yaydılar. Tarih olayları ve gerçekleri tahrif olunarak, halkın duygu ve düşüncelerini yanlış yollara sevk edecek hurafeler yayınlanır ve bunlar arasına bazı bilimsel gerçekler ve hikmetli sözler karıştırılarak, konular çok kötü bir şekilde istismar edilirdi. Bu suretle cinler gaybı biliyor diye birtakım kanaatlar genellik kazanmıştı. Bu şeytanların yalan ve dolanları yüzünden fitne çıkmıştı. Hz. Süleyman’ın hükümdarlığı ve devleti bir müddet elinden çıkmıştı. Nihayet Allah’ın izni ve yardımıyla Süleyman Aleyhisselâm bunlara galip geldi ve üstünlük sağladı, hepsini hükmü altına alıp, tam anlamıyla kendisine bağlı olarak birtakım hizmetlerde kullandı ve o zaman bütün bu kitapları toplatarak tahtının altında bir mahzene kapattı. Hz. Süleyman’ın vefatından bir müddet sonra hakikati bilen âlimler de kalmayınca şeytanlardan insan suretinde birisi çıkıp “Ey insanlar! Bilmiş olunuz ki, Süleyman b. Davut, bir peygamber değil de bir sihirbaz idi, cinleri, şeytanları, rüzgarları hep sihirle büyüler ve kullanırdı. O neye erdi ise hep sihir bilgisi sayesinde erdi. İnanmazsanız, sakladığı kitaplarını bulur, anlarsınız.” dedi, o kitapların saklı olduğu yeri gösterdi. Orayı açtılar, gerçekten de birçok kitap çıkardılar. O kitaplar sihir ve efsane kitapları idi. Bunun üzerine “Süleyman sihirbaz imiş, hükümetini sihir ile idare edermiş.” diye yalan ve iftiralar yayılmaya başladı. 
Diğer bazı müfessirlerin rivayetine göre, bu kitaplar Hz. Süleyman’ın vefatından sonra hazırlanıp oraya konmuş, birçoğunun üzerine Asaf b. Berhiya’nın ismi yazılmış ve onun eseriymiş gibi sahte imzalar atılmış, hile ve desise ile çoğaltılıp yayınlanmış “Süleyman’ın hükümranlığı aleyhine şeytanların uydurup ortaya sürdükleri şeylerin ardına düştüler.” âyeti bütün bu şeytanlıklara işaret etmektedir. Zaten Mısır’dan beri İsrailoğulları arasında sihir ve hokkabazlık bilinirdi. Fakat durum bu sefer bambaşka bir renk almıştı: Bir taraftan siyasî ve ictimaî entrikalarla Süleyman (a.s.)’ın devleti aleyhine işletilmiş, diğer taraftan onun dünyayı hükmü altına alışı, bu sihir ilmi sayesinde gerçekleşmiştir diyerek, yine onun namına iftira edilerek sihir teşvik edilmeye çalışılmıştır. O derece ki, daha sonra gelen İsrailoğulları, ona bir peygamber değil de çok iyi sihirbaz olan bir hükümdar gözüyle bakarlarmış. Bundan dolayıdır ki, İsrailoğulları özellikle devletlerini kaybettikten sonra, diğer milletler arasında gizli yollarla bu çeşit yayınları teşvik ve terviç etmekten ve hüner şeklinde sihirbazlıkla meşgul olmaktan geri kalmıyorlardı. Ne zaman ki, Tevrat’ın haber verdiği şekilde bekledikleri son peygamber Hz. Muhammed gelip, Tevrat’ın aslındaki bilgi ve ilkeleri söz konusu etti, o zaman dönüp kendisiyle mücadeleye tutuştular. “Nübüvvet yoluyla buna itiraz edemeyiz, bununla başa çıkamayız, biz ne yapsak Cebrail kendisine haber veriyor.” dediler ve Cebrail’e düşman oldular. Tevrat’ı da büsbütün arkalarına atarak sihir ve iftira yoluna saptılar, bu şeytancıl eserlere uymak suretiyle, “Süleyman, Muhammed’in dediği gibi bir peygamber değildi, sihirbaz bir hükümdardı, fakat yaptığı sihirleri mucize gibi gösterirdi.” diye ona iftiralar ettiler. Buna göre Hz. Süleyman’ın -haşâ- kâfir olması lazım geliyordu. Çünkü sihrin bu derecesinin küfür olduğunda şüphe yoktur. Halbuki Süleyman kâfir değildi, fakat önce ve sonra ona sihirbaz diyen o şeytanlar kâfir oldular, ki insanlara sihir öğretiyor, sihir tâlim ederek yoldan çıkarıyorlardı. Âyetin bu kısmı, sihir öğretmenin küfür olduğunu göstermektedir.
Sihir nedir? Esas lügat anlamıyla sihir, her ne olursa olsun, sebebi gizli olan ince şey demektir. Nitekim fecir vaktinin başlangıcına da ufuk çizgisinin inceliğinden dolayı “sîn”in fethi ile “sehar” denilir. Bu anlamda, yani sebebi gizli olan ince şeyleri bilmek ve tanımak anlamında sihrin küfür olmayacağı açıktır. Ancak dinî geleneklerdeki anlamıyla sihir sadece bu demek değildir. Sebebi gizli olmakla beraber, gerçeğin aksine tahayyül olunan yıldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden herhangi bir şey demektir. Halk dilinde de bu anlamda kullanılır; yani sihir denildiği zaman bu anlaşılır ve bu da çirkin bir şeydir. Çünkü bunda esrarengiz bir şekilde hakkı batıl, batılı hak; hakikati hayal, hayali hakikat diye göstermek vardır. Nitekim “İnsanların gözlerini sihirlediler.” (A’râf, 7/116), “Sihirleri sayesinde ipleri ve sopaları onun hayalini büyüledi, çünkü onlar gerçekten yürüyor gibiydiler.” (Tâhâ, 20/66) buyurulmaktadır. Bununla beraber özel olarak bazı övgüye değer şeyler ve gerçekler için iyi mânâda kullanıldığı da olur. Mesela; “Muhakkak ki, bazı güzel sözler sihirdir.” hadis-i şerifinde dile geldiği gibi ki, buna “helal sihir” de denilir, üstelik caiz sayılır. Demek ki, esrarengiz, gizli sebep ile incelik, dış görünüşü itibariyle çekicilik ve bir de kötü maksat sihrin niteliğini belirler. Şu halde sihir, herşeyden önce kendi özünde bir harika değildir. Yani değişik şart ve sebeplere bağlı olarak alışılmışın tersine bizzat ilâhî iradeyle ortaya çıkan olaylardan değildir. Onun her halde teşebbüs olunacak bir özel sebebi vardır. Şu kadar ki, o sebep herkes için bilinmediğinden, olay bir harika gibi tahayyül olunmaktadır. Bunun içindir ki, sebebi herkes için bilinmeyen herhangi bir gerçek dahi, halkı aldatmak için kullanıldığı zaman bir anlamda sihir olur. Bu sebebin nazarî olarak açıklanabilir bir halde bulunması şart da değildir. Az çok taklit ile meydana getirilebilmesi de kafidir. Yaratılışta sebebi bilimsel olarak açıklanamayan alışılmış veya alışılmamış olağanüstü olaylar ve garip buluşlar ortaya koymak mutlak anlamıyla sihir olmaz. Fakat insanları aldatmak için bunlardan istifade etmeye kalkışıldığı ve bu suretle duygu ve düşüncelere etki edip dolandırıcılık yapılmaya çalışıldığı zaman bunlar da sihir özelliği kazanırlar. Bunun için imansızlık, ahlâksızlık ve aldatmak sihrin köküdür. Sihirbazlar ilimlerden, edebiyattan, felsefeden, teknolojiden, hatta tabiattaki garip ve acîp yaratılışlardan sû-i istimaller ve istismarlar yaparak yararlanmasını bilirler. Bu suretle gerçekleri gizlemek için yazılmış nice felsefeler, nice romanlar, nice tarih kılıklı hezeyanlar vardır. Vaktiyle hikmet ehli kimselerin “Sakın domuzların boynuna inci gerdanlıklar takmayın!” şeklindeki nasihatları, ilmî gerçekleri ve yüksek hakikatleri, bu gibilerin istismarından korumak içindi.
Buraya kadar gördüklerimizden de anlaşılıyor ki, sihir çeşitlerini belirlemek kolay değildir. Bununla beraber Fahreddin Râzî tefsirinde sihrin sekiz çeşidini saymıştır. Bazı açıklamalar ile oradaki bilgilerin özeti şöyledir: 
1-”Gildânî Sihri” ki, semavî kuvvetlerle yeryüzüne ait güçlerin karışımı yoluyla meydana getirildiği söylenen ve tılsım adı verilen şeylerdir. Gildânîler eski bir kavim olup, yıldızlara taparlar ve bu yıldızların kâinattaki olayları yönetip yönlendirdiğine, hayır ile şerrin, mutluluk ile bedbahtlığın bunlardan kaynaklandığına inanırlardı. Bunların tılsım adı verilen bazı acaip şeyler yaptıkları söylenmektedir. İbrahim Peygamber, bunların bu batıl inançlarını düzeltmek için gönderilmişti ki, bunlar başlıca üç fırka idiler: Bir kısmı kâinatın ve yıldızların kadîm (öncesiz) olduğuna ve kendiliğinden var olmuş bulunduğuna kanî idiler ki, bunlar bilhassa “sâbie” adıyle tanınmış idiler. Zamanımızın deyimiyle kâinatın ezelî olduğuna inanan bir nevi materyalistler demektir. Anlaşıldığına göre gök ve tabiat bilimlerinde bir hayli ileri gitmişler ve bazı sanayi gariplikleri meydana getirebilmişlerdi. Diğer bir kısmı, feleklerin ulûhiyetine kâil olmuşlar ve her bir felek için bir heykel yapmışlar ve bunlara tapmışlardı. Üçüncü bir kısmı da feleklerin ve yıldızların üstünde ve ötesinde her şeyi yaratan fail-i muhtar (istediğini yapabilen) bir yüce yaratıcının varlığını kabul ederler, fakat o yüce yaratıcının, o yıldızlara bu âlemde etkileyici bir kuvvet bahşetmiş ve kâinatın yönetimi için onları görevlendirmiş bulunduğuna inanırlardı. Bu inanç şekli de çoğunlukla tabîiyyûn mezhebine (rabîiyyeciler = naturalizme) benzemektedir. Bize kalırsa, bu sihirde tabîiyyat ile ruhiyatın eski zamanlarda keşfedilmiş bazı garip özellikleri birleştirilerek uygulanmış olduğu anlaşılmaktadır. 
2- Evham sahiplerinin ve kuvvetli kişilerin sihirleridir. Bunlar öyle sanırlar ki, insanın ruhu terbiye ve tasfiye ile kuvvetlenir ve tesir gücünü arttırır. İdraki, gizli kapalı şeyleri algılayacak derecede gelişir, iradesi de kendi dışında birtakım olayları etkileyecek derecede güçlenir. O zaman istediği birçok şeyleri yapar, eşyada, canlılarda ve diğer insanlarda kendi bedenindeki gibi tasarruf eder. Hatta o dereceye varır ki, bir irade ile bünye ve şekilleri değiştirebilir: İsterse öldürür ve yeniden diriltir, varı yok, yoku var edebilir. Gerçekten de beden terbiyesi gibi ruh terbiyesinin de birçok faydası olduğu inkâr edilemez. Fakat ruhun bu derece güç kazanması, bir ilâhî ihsan olmadan, yalnızca çalışmayla elde edilebilir bir şey olduğunu farzetmek evhamdan öte bir şey değildir. Birtakım kimseler, riyazat, havas, rukye, muska, uzlet ve benzeri bazı yollara başvurarak, ruh ilminin bazı garip olayları ile uğraşırlar ki, manyatizma, hipnotizma, fakirizm ve diğerleri bu cümleden şeylerdir. Sihrin en aldatıcı ve en tehlikelisi de budur. 
3- Ervah-ı ardıye (cinler)den yardım görme yoluyla yapılan sihirdir ki, azâim ve cincilik dedikleri şey budur. Mutezile ve son devir filozoflarından bazıları cinleri inkâr etmişlerse de bunlar kısa görüşlü ve inkârda aceleci kimselerdir. Sanki kâinatta ruhanî ve cismanî hiçbir gizli kuvvet kalmamış da hepsi keşfedilmiş ve sınırları belirlenmiş gibi “cinlerin aslı yoktur” diye inkârı bastırmak, ilmî bir davranış olamaz. Bu inkârcıların bir kısmına “dünyada daha bilmediğimiz gizli kapaklı nice tabiat kuvveti vardır” deseniz, bunlar “evet” demekte tereddüt etmezler de aynı mânâda olmak üzere “cin vardır” deseniz, hemen inkâr ederler. Bunun için filozofların büyükleri cinleri inkâr etmemiş ve “ervah-ı ardıye” adıyla anmışlardır. Fakat bunlarla belli sebepler altında insanların ilişki ve bağlantı sağlayıp sağlayamıyacakları ilmî bir şekilde tetkik edilip ortaya konmadan buna henüz hüküm verilemez. Lakin bundan dolayı bu yolla yapılan ve yapılacak sihirlerin varlığını inkâr değil, kabul etmek gerekir. Hatta bu günün ispirtizmacılarını bu cinlerden sayabiliriz. İşte sihrin en meşhurları buraya kadar saydığımız bu üç kısımdır.
4- Tahayyülât, yani gözü yanıltmak ve el çabukluğu denilen sihirlerdir ki, bunlara sihirden ziyade hokkabazlık ve şa’beze adı verilir. Bunun esası duyuları aldatmadır. Bu tıpkı vapurda ve trende giderken sahili hareket ediyor gibi görmeye benzer. Buna Arapça “ahız bil’uyûn”, bizim dilimizde de “göz bağcılık” denilir. Bununla beraber göz bağcılığın daha gizli birtakım ruhî etkiler ile de ilişkisi olabilir. 
5- Hiyel-i sanâyi ile yapılan, aletlerden istifade ederek acaip şeyler göstermek sûretiyle ortaya konan sihirdir ki, Firavun’un sihirbazları böyle yapmışlardı. Rivayet olunduğuna göre, bunların ipleri, değnekleri civa ile doldurulmuş, altlarından ısı verilince veya güneşin etkisiyle ısınmaya başlayınca ısınan ipler ve değnekler hemen harekete geçip kaymaya ve yürümeye başlarmış.
Zamanımızda fen ve tekniğin gelişmesi, gerek mekanik, gerek elektronik açıdan bunlara birçok misaller vermeye elverişlidir. Sinemalar bunun çok canlı bir misalidir. Bunların halk üzerindeki hayalî olan etkileri bir sihir tesirinden daha az değildir. Hele işin aslını bilmeyenler için… 
6- Ecsam (cisimler) ve edviyenin, yani birtakım kimyasal maddelerin ve ilaçların kimyevî özelliklerinden yararlanarak yapılan sihirlerdir. 
7- Ta’lik-i kalb (kalbi çelme) suretiyle yapılan sihirdir. Sihirbaz şarlatanlık yaparak, türlü türlü övünme ile kendini satarak, muhatabını kendine çeker, bir ümit veya korku altında onun kalbini çeler, kendine bağımlı kılar, duygu ve düşüncelerine etki ederek, telkin altına alır ve yapacağını yapar. “İsm-i azam duasını bilirim” der, “cin çağırırım” der, “kimya bilirim, simya bilirim” der, icabında hünerden, sanattan, paradan, kudretten, nüfuzdan, kerametten, ticaretten ve menfaatten bahseder, karşısındakini dolandırır. Telkin yoluyla kalbleri çelmenin işleri yürütmede, sırları gizlemede çok büyük tesiri vardır. En adisinden en maharetlisine kadar çeşitli dolandırıcılıklar hep buna bağlıdır. Sihrin öteki türlerinin etkili olması da aşağı yukarı sihirbazın bu konudaki becerisine bağlıdır denilebilir.
8- Nemmamlık (koğuculuk), gammazlık (fitnecilik) gibi el altından yürütülen gizli fitne ve tezvirat; akla, hayale gelmez bozgunculuk, vasıtalı veya doğrudan tahrikler ve aldatmalar ile yapılan sihirdir ki, halk arasında en bol ve en yaygın kısmı da budur. 
Buraya kadar saydığımız sekiz kısım sihir, dönüp dolaşır iki esasta toplanır: Birincisi sırf yalan, dolan ve sadece saçmalama ve iğfal olan söz veya fiil ile etki yapan sihir, diğeri de az çok bir gerçeğin sû-i istimal edilmesiyle ortaya konan sihirdir. Sihrin bütün niteliği, hayali hakikat zannettirecek şekilde insan ruhu üzerinde aldatıcı bir tesir meydana getirmekten ibaret olduğu halde bunun bir kısmı tamamiyle hayal, diğer bir kısmı da bazı gerçeklerle karışıktır. Bundan dolayı her sihrin, gerçek tesirden büsbütün yoksun olduğunu iddia etmek doğru olmaz. Bu âyet-i kerimede her ikisine işaret için, öncekine , ikinciye de ve bu cümlesine atıfla buyurulmuştur. Yani bu şeytanlar sırf kendi uydurmaları olan sihri ve bir de Babil’deki Harut ve Marut adında iki meleğe indirileni, insanlara ve o zamanki İsrailoğulları’na ta’lim ediyor, öğretiyorlardı. İşte böyle yapmakla kâfir olmuşlardı. Gerek mütekaddimînden, gerek müteahhirinden (eskilerden ve yenilerden) bazı tefsirciler bu “”yı nâfiye telakki edip, mânâyı da “Babil’de Harut ve Marut adındaki o iki meleğe sihirden bir şey indirilmedi, Harut ve Marut hikayesi de bu şeytanların uydurduğu bir yalandır.” meâlinde göstermişlerdir. Âyetin aşağısındaki siyakı buna müsait olsa idi biz de bunu tercih ederdik, fakat siyak buna müsait görünmüyor, aykırı düşüyor. Şu halde biz de çoğunluğun açıklaması vechile “mâ” harfini mevsûl olarak alıyoruz ki, bu hem âyetin zahir (açık) ifadesine uygun düşmekte, hem de anladığımız kadarıyla derin hakikatleri içermektedir. Bu âyet evvela Harut ve Marut kıssasının özünü ve içyüzünü açıklıyor ve bunun hadd-i zatında bir sihir değil, ancak öğretim tarzı ve kötüye kullanılması cihetiyle sihir ve küfür olacağını anlatıyor. Nitekim “o iki meleğe indirilen şey” hakkında açıkça sihir tabiri kullanılmamış, ancak sihre atfedilmiştir. Bununla beraber bunun şeytanlar tarafından öğretim tarzının küfür olduğuna ve bundan özel bir sihir yapıldığına işaret kılınmıştır. Demek ki, “o iki meleğe indirilen” hadd-i zatında bir sihir değil, fakat fesat ehlinin elinde küfre vesile olabilecek bir şey iken, bu şeytanlar bunu yalnızca sihir için öğretmişlerdir. Halbuki Harut ile Marut bunu öğretecekleri zaman “Biz bir fitneyiz, yani bu öğreteceğimiz şeyler fitneye müsaittir ve kötüye kullanılması da küfürdür. Şu halde sakın sen bunu belleyip de küfre girme!” demedikçe ve bu yolda nasihat etmedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Gelişigüzel herkese belletmezler, sû-i istimalden, küfürden, sihirden yasaklarlardı. Bu şeytanlar ise öyle yapmadılar, tam aksine bunlarla herkese sihir öğretiyorlar. 
Bu iki melek ve bunların öğrettikleri hakkında birçok sözler söylenmiş, çeşitli görüşler ve bahisler ortaya konmuştur. Bütün bunları görüp değerlendirdikten sonra bizim âyetten anladığımız şudur: Bilindiği gibi, meleklerin insanlara öğretileri ya vahiy veya ilham demektir. Harut ile Marut’un Cibrîl gibi vahiy meleklerinden olduklarına dair herhangi bir delil yoktur. Bilakis âyet bunları her şeyden önce bilgi getiren melekler değil, bilgi gönderilen melekler şeklinde gösterdiği için nüzulde aşağı derecedeki meleklerden oldukları açıktır. Şu halde öğretilerinin de peygamberlere gelen vahiy derecesinde olmayıp ilham cinsinden olduğu aşikardır. İlham ise herkese olabilir. Demek oluyor ki, eski bir medeniyet merkezi olan Bâbil şehri ahalisinden birtakım kimseler, iki şekilde, böyle iki ilahî kuvvet ile ilhama mazhar olmuşlar, bu sayede hilkatteki gizli sırlardan bazı harika ve acaip şeyler öğrenmişler ve öğrenirken bunların şerre de müsait olduğunu, şu halde kötüye kullanılmasının küfür olacağını da öğrenmişlerdir. O halde bu iki meleğe indirilen ve Bâbil halkından bir çoğuna ilham yoluyla öğretilen bu şeyler hadd-i zatında sihir değil idi. Fakat sihir olarak da kullanılabilir ve böyle kullanılınca da katıksız küfür olurdu. Bunun için âyette bunun sihir olduğu ifade edilmiştir. Aslında her bilgi böyledir. Hadd-i zatında ilmin hepsi hürmete şâyandır. Fakat büyüklüğü ölçüsünde ve ilim olması bakımından hayra ve şerre müsaittir. İlim ne kadar derin ve ne kadar ince ve yüksek olursa, şer ve fitne ihtimali de o nisbette büyük olur. Bundan dolayıdır ki, hakikatin kendisi olan hak dini ve doğru yolu isbat ve destek için Allah tarafından lutfedilen mucizeler ve kerametler, diğer ilimler, hikmetler ve fenler bahane edilerek âlemde ne kadar küfürler, ilhad ve melanetler yayılmıştır. Aslında bunların hepsi küfür ve haram olan sihir cinsine dahil edilebilir. Bu ise ilmin, bizzat kendisindeki ilmî niteliğinden dolayı değil, ortaya çıkardığı pratik sonuçları dolayısıyladır. İlimler iyiye kullanılırsa zehirlerden ilaç yapılır, kötüye kullanıldığı takdirde de ilaçlardan zehir elde edilir. Hatta bundan dolayı, birçok din âlimleri, gerek bu âyetten, gerek genel olarak ilim hakkındaki diğer âyetlerden şu sonucu çıkarmışlardır: Özünde haram olan hiçbir ilim yoktur. Hatta şerrinden korunmak için sihir bile öğrenmek haram değildir. Ancak yapmak haramdır ve hatta küfürdür. Bunun öğretimi de bu şarta bağlı bulunmak gerekir. Nitekim âyette önce sihir öğretimi mutlak olarak küfür gibi gösterilmiş iken cümlesiyle bu mutlaklık şarta bağlanmıştır. Hasılı sihrin niteliği asıl pratik açıdan ve amelî bakımdandır ve sihir tatbikî bir ilimdir, bir şer ve tezvir sanatıdır. Bu sanat pratikte ve tatbikatta bazı hakiki bilgilere dayalı olabilir ve o bilgilerin kötüye kullanılması ile sihir yapılır. Mesela; bugün elektrik konusu önemli bir bilim dalı, çok önemli bir tekniktir. Bunun kötüye kullanılmasından ve şerre alet edilmesinden dolayı tatbikatta bundan birçok sihirler yapılabilir. Lakin bunun böyle olmasından dolayı, elektrik ilminin hadd-i zatında bir sihir olması lazım gelmez. İşte Babil’de Harut ile Marut’a ilham ile öğretilen şeyler de buna benzer şeyler olduğu anlaşılıyor. Bunun için âyette bunlar esasında meleklere mahsus kıymetli şeyler olarak gösterilmiş fakat öğretim ve öğrenim şekliyle ve uygulamasında fitneye de müsait bulunmasından dolayı şeytanî olan sihre dahil edilmiştir. Demek ki, sihir sırf şeytanî bir şeydir ve bu başlıca iki kısımdır: Birisi şeytanların sırf kendilerinden uydurdukları pisliklerdir. Diğeri ise Bâbil’deki gibi, esasında meleklere mahsus olan bazı yüce bilgilerle acaip tekniklerin şeytanca kötüye kullanılmasıdır. 
Artık burada melekler sihir öğretir mi diye bir soru sormaya ve buna cevap aramaya yer yoktur. İşte bundan sakınmak için “mâ” yı nâfiye (olumsuz) yapmaya lüzum yoktur ve bu âyetin siyakına da ters düşmektedir. Melek sihir öğretmez, fakat meleklerin hayır için öğrettikleri ve ilham ettikleri gerçekler, küfür ehlinin ve şeytanların elinde şer ve fitne çıkarmak için sihir olarak da kullanılabilir. Nitekim bunu evvela Bâbilliler yaptılar. Anlaşıldığı kadarıyla bunlar, bu iki meleğin ilhamiyle keşfedip belledikleri semavî ve arzî, ruhanî ve cismanî kuvvetleri ve bunların kaynaştırılmasından meydana gelen bazı teknikleri, yıldızlara ve tabiata isnad ederek küfre girdiler. Bu sebeple Gildanî sihri “tılsımat ve kalfatriyat” adıyle değişik bir sihir şekli olarak meşhur oldu. Sonra birtakım şeytanlar da Süleyman aleyhisselâmın devletine karşı, kısmen bunu, kısmen de kendi uydurdukları tezviratı izleyip uygulamışlar ve bu şekilde siyasî, içtimaî birçok fesatlar çevirmişler, hükümet ve devlet işleri için bu sihirleri bir ilim diye yaymış ve ona değer kazandırmışlar, bu suretle küfürlerini icra etmişlerdi. O zamanın İsrailoğulları bunları onlardan öğreniyorlardı ve milletler arasında bu sihirle uğraşmayı kendilerine bir yol, bir meslek edinmişlerdi. En nihayet Hz. Muhammed’in peygamberliği üzerine Kur’ân’ın i’cazı karşısında Allah’ın kitabını arkalarına atarak büsbütün bu şeytanlara uydular. Bu cümlenin bağlanmasında da ihtimalli vecihler vardır. Birçok tefsirci, bunu Harut ve Marut fırkasına bağlayarak zamirin bu iki meleğe, zamirini de ‘den müstefad nasa, yani herkese göndermişlerdir. veya üzerine veya takdirinde cümlenin cümle üzerine atfedilmesiyle daha yukarıya atfedilmiş olduğu da zikredilmiştir. Lakin bizim tercihimiz bunun ‘ye bağlı veya doğrudan doğruya cümlesi üzerine ma’tuf ve zamirinin ile ifadesine dönüşmüş olmasıdır ki, buna göre ortaya çıkan mânâ şudur: “Allah’ın kitabını arkalarına atıp, Süleyman’a karşı o şeytanların takip ettikleri şeylere uyan ehl-i kitabın bu fırkası, bu Yahudi zümresi, o kâfir şeytanların izlediği ve öğrettiği bu iki çeşit sihir kitaplarından karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlar.” Bu tabir, sihrin en yüksek derecedeki tesirini ifade içindir. Yani bunlar bu yolla karı ile kocanın arasını bile ayırabilecek fesatlar çeviriyorlar, bu tesiri meydana getiren sihirlerle cemiyet içinde ne büyük fitneler çıkarılabileceğini artık siz kıyas ediniz. Karı ile kocanın arasını ayıranlar, bu kadar kuvvetli bir sevgi bağını kıranlar, bir topluma neler yapmazlar; komşular ve hemşehriler arasında ne fitneler çıkarıp, halkı birbirine mi düşürmezler? İhtilaller mi çıkarmazlar? Âyet bize gösteriyor ki, sihrin en büyük tesiri ruhlar üzerindedir; fikirleri bozar, kalbleri çeler, ahlâkı perişan eder, toplumların altını üstüne getirirler. Şu halde sihrin aslı yoktur diye aldanmamalıdır. Ve böyle sihirbazlardan sakınmalıdır. Bununla beraber bunları yapanlar, Allah’ın izni olmadıkça kimseye bir zarar veremezler. Çünkü gerçek tesir ne sihirde, ne sihirbazda, ne tabiatte, ne ruhta, ne yerde, ne gökte, ne şeytanda, ne melektedir. Hakiki müessir ancak ve ancak Allah’dır. Fayda ve zarar denilen şey de ancak O’nun izni ile meydana gelir. O halde her şeyden önce Allah’dan korkmalı ve Allah’a sığınmalıdır ve bunlara karşı koymak için de Allah’ın kitabına sarılmalıdır. Allah’ın kitabını arkalarına atan bu sihirbazlar çok iyi bilirler ki, Allah’ın kitabını verip de sihri satın alan bir kimsenin, elbette ahirette hiçbir nasibi yoktur. Bunun sonu açıkça hüsrandır. Celâlim hakkı için bunların, uğruna kendilerini sattıkları şey ne kötü şeydir, amma keşke bunu biliyor olsalardı. Gerçi bunlar sihrin sonunu ve onu yapan sihirbazın ahiretten nasibi olmadığını ve sihre aldananın sonunun sadece hüsran olduğunu bilirler. Fakat yine de bu bilgilerine uygun hareket etmedikleri için davranış biçimleri cahilanedir. Diğer taraftan ahiret nasipsizliğinin ne kadar korkunç bir şey olduğunu bilmezler. Aslında sihrin asıl zararı başkalarından çok yapanlaradır. Ömürlerini nasıl çirkin şeylerle geçirdiklerini bilmezler.

08/12/12

RUH, MELEK, CİN

 

RUH, MELEK, CİN hakkında
“MELEKLERİN TENEZZÜLÜ” NE DEMEK ?

Meleklerin tenezzülü iki yönlüdür:

Birincisi; varlığındaki, özündeki kuvvetlerin senin şuurunda ortaya çıkması, açılması, anlamındadır.

Hakk‘ın, kişinin özünden gelen melekî yoldan zuhuru yani tenezzülüyle varlıkta tasarrufudur.

İşte birçoklarının kafasını karıştıran bir nokta burası…

Sanıyoruz ki ötende bir tanrı var; o gökten birilerine talimat yağdırıyor; sonra da birileri onun istediklerini yerine getiriyor…

Oysa…

Hakk’ın kişinin özünden gelen melekî yoldan zuhuru yani tenezzül yollu varlıkta zuhurunun en açık misali Nebiler, Rasûller ve ”Ricali Gayb”dır!..

“Ricali Gayb” diye bir topluluk duymuşunuzdur…

Ricali Gayb“tan ”İNSAN ve SIRLARI“ adlı kitabımızda bir miktar bahsetmiştik…

İkinci tenezzül yolu ise…

Meleklerde öyle sınıflar vardır ki, meleklerin içindeki bu sınıfların bir kısmı, ”insana secde” emrini almamıştır!..

Buna karşın, ”Âdem’e secde edin!..” şeklindeki Allâh’ın hükümlerine tâbi olan yeryüzü melekleri vardır; ki bunların hepsi de Âdem’e secde etmişlerdir.

Fakat, ”Âdem’e secde edin” emrini almamış, Âdem’e secde etmesi mümkün olmayan melekler de vardır!.. Bunlara, ”Alûn” denilir… Yani, ”Makâm-ı illiyin” diye bildirilen, o yüce mâkama has meleklerdir, varlıklardır.

Bu melekler öylesine büyük, yüce ve azametli varlıklardır ki, basite indirgeyerek bir misalle anlatmak gerekirse…

Senin şu varlığında, yapında, beynindeki bir hücre neyse, bizim tüm Güneş sistemi de onun varlığında basit bir nokta hükmündedir. Bunu anlayabilmek için, senin galaksideki 400 milyar yıldızlık muazzam bir varlığı hafsalanın alması lazım!

“Dünya’nın tümüyle, canlı bir organizma olduğunu ve bir canlı olarak; nasıl insan bedeni canlı olarak düzenli, sistemli bir yaşam içindeyse, Dünya’nın da canlı bir organizma olarak tümüyle sistemli, düzenli bir yaşam içinde olduğunu” söylüyor…

Her canlı organizmanın, kendine has, kendi boyutuna göre bir ruhu yani dalgasal ikizi vardır.

Yani, onun madde yapısına karşılık, bir de, bir mânâda ”madde ötesi” diyebileceğimiz bir dalgasal yapısı, bedeni vardır. Bu da onun ruhudur!..

Nitekim geçmişteki keşif – fetih sahibi tasavvuf ehlinin eserlerini okursanız…

“Ben Dünya’nın ruhu ile buluştum, görüştüm. Bana şöyle bir sûrette göründü, şöyle şöyle muamele etti” diye anlatır. Tasavvuf kitaplarında böyle yazar…

Bu hususu biz daha evvel söyleseydik, “hadi canım hurafe!..” denirdi. Ama, bugün bir batılı bilim adamı, Dünya’nın tümüyle organik yapıya sahip bir canlı olduğunu ortaya koyuyor.

Her canlının, bir ruhu vardır… Her ruhun, şuuru vardır!..

Niye?..

Çünkü, bu kâinatı meydana getiren ana güç, cevher, enerji dediğimiz şeyin, bilinçli-şuurlu bir kudret olduğunu artık biliyoruz!..

Gene biliyoruz ki, evrenin her boyutunda, her kesitinde bir düzen, sistem var!.. Bu da aynı TEK özden oluşmanın getirdiği bir şuurun, bir bilincin eseri!..

Her şey, TEK bilincin yani ALLÂH ilminin eseri olduğuna göre; O’ndan meydana gelmiş her yapının da, kendi yapısına, boyutuna, kapasitesine göre bir bilinci var, demektir.

Dolayısıyla, her organik veya inorganik yapının kendine göre bir ruhu ve o ruhun da kendine göre bir şuuru vardır!..

Öyleyse, burada dikkat edeceğimiz nokta…

Varlığın, mevcudatın her boyutunda ve katmanında, bilinçli varlıklar mevcuttur!..İnsanın dışında, cinlerin ve meleklerin sınıfları olarak!

Esasında, cinler de, insanlar gibi çok basit, sınırlı bir yapıdır birimsel özellikleri itibarıyla!..

Yani, nasıl insan bu Dünya’da yaşıyor ve cinler de bizim Güneş sistemi içinde var olan varlıklarsa…

Güneş sisteminin dışındaki sayısız yıldızlarda; Güneş sisteminin içinde bulunduğu galakside, Samanyolu’ndaki sayısız yıldızlarda aklın almayacağı kadar sayısız varlıklar var.

Bunları ”görmek“ denen olay ise, bizim hayalimizde olur!..

Yani insanlar tasavvurlarına göre, hayallerinde onları şekillenmiş olarak görürler!..

Kim, “ben cini gördüm, meleği gördüm” derse, bu gördüğü varlığın orijinali değil, ”kendi hayalinde oluşan görüntüsü”dür!..

Zaten, gerçeği itibarıyla, biz bir insan olarak, hiçbir zaman karşımızdaki kişiyi değil, o kişinin beynimizdeki hayalini görürüz!..

Sen, karşımda oturuyorsun, senden çıkan ışık dalgaları geliyor, benim göz bebeğime vuruyor, göz bebeğimden sarı noktaya aksediyor. Sarı noktadan beynime biyoelektrik bir mesaj geliyor, görme siniri ile… Beyin, gelen bu biyoelektrik mesajı kendi hücreleri arasında değerlendirerek bir hayal oluşturuyor. İşte senin, ”Görüyorum!..” dediğin şey, o beyninin içinde oluşan hayaldir.

Nasıl ki rüya görüyorsun… Rüya gördüğün anda gözün kapalı, dışarıdan gelen hiçbir şey yok!.. Ama, beynindeki bilgiler, senin hayal mekanizman sonucunda bir hayal görüntü şekline dönüşüyor.

Aynı şekilde göz açıkken gördüğün her şey de, aslında beyninde oluşan hayaller şeklindedir. Eğer gelen sinyalleri değerlendiren veri tabanın gelişmemiş ya da yetersizse; arızalıysa, gördüğün hayal de ona göre arızalıdır, gerçeğe uygun değildir!.. Bu da senin beyninde hayal gördüğünün ispatıdır.

Birisi bakıyor, o şeyi orijinal olarak görüyor. Öteki bakıyor, görme bozukluğu var, görme bozukluğu nedeni ile o şeyi deforme olmuş bir şekilde görüyor!.. Niye öyle görüyor?.. Çünkü, görme cihazı arızalı!.. Arızalı araçtan beyne yanlış bilgi gidiyor. Yanlış bilgi gelince de beyin yanlış bilgiye göre bir değerlendirme yapıyor, yanlış bir hayal oluşturuyor.

“Meleği veya cini görüyorum” diyenlerin, görme olayı da şu…

O varlığı, karşısında olarak gözüyle görmüyor!..ben SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİN GÜLHAN OLARAK; tarif ediyorum okuyan kardeşim cinlenmiş insan gördüğü her şey yalandır. cin elde etmek istediği kişiye şahsiyetin istediği şekil ve gıbal ile gözükür yani ruhun istediği tarz ile gözükmekte bir düzen ve şeytani çalımlardır.Cinler alemini bir alim yakar iken melekut dostları ile şahsın üzerindeki musubetlerin ve yapılanların asıl suretleri ile bire bir alakadar olarak imha eder böylelikle rahatsız kişi yüzde yüz rahatlar.ÇÜNKÜ;asıllı ve kökten çözüm uygulanmıştır.

Beynin sadece beş duyuyla çalıştığını öğrenmişiz ve her şeyi bundan ibaret sanıyoruz… Yani, görme, işitme, koklama, tat alma, dokunma… Sonra bir de 6. duyu diye bir şey kabul etmişiz; ama onun da ne olduğundan habersiziz.

Oysa beynin, bunun dışında sayısız algılama sistemleri var!.. Tıp, henüz bunu çözemedi… Çünkü tıp, beynin dalgasal faaliyetleri alanına giremedi!..

2000′li yıllara girerken, insanlığın önündeki en büyük bilinmez, insan beynidir!..

Eğer batı dünyası, trilyonlarca doları, uzaya gitme yerine, beyini çözme yolunda kullanabilseydi, bugün insanlık hayal edemeyeceğiniz güçlere ve özelliklere kavuşmuştu. Fakat ne yazık ki, beyin araştırmalarına, beyinin dalgasal faaliyetlerine yeterli önem ve harcama yapılmadığı için; dışa dönük olarak, bu para değerlendirildiği için, insan beynindeki o fevkalâde muazzam güçler henüz keşfedilemedi…

Zira bunun keşfolması için önce beynin dalgasal faaliyetlerinin ve bu dalga boylarını çözecek bir cihazın icat edilmesi zorunlu!..

Sonra da dalga boylarının anlamını çözebilecek bir cihaz gerekli!..

Ki, bu dalga boylarının deşifresine dayanılarak beyindeki sırlar, beynin ürettiği dalgalar ve de ruh dediğimiz ışınsal beden gerçeği çözülebilsin…

Bu arada, bu konuda önemli bir olay söz konusu!..

Bir açıklamasında Rasûlullâh (aleyhisselâm) diyor ki:

“Ahir zamanda cinler, yeryüzünde açık seçik bütün insanlara görünecek!..”

Bu, ya insanların beyninin, cinlerin dalga boyuna açık olması sebebi ile gerçekleşecek… Veya belli bir araç geliştirilecek ve bu araç vasıtasıyla… Mesela, TV gibi bir araç oluşacak, bu araç vasıtasıyla cinlerin varlıkları bütün insanlar tarafından görülebilecek…

Ruh için şu tanımlar yapılır:

“Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)…”

“Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun”.

“Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

Bazı insanlar peygamber efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.

“emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?

Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.

Hadiste “kendini bilen rabbini bilir” buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “ey kendini insan bilen insan! Kendini oku…” Diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!

Ruh hakkında neler biliyoruz?

Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.

Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.

Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür… Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.

Dostlarımız soruyorlar, “ruh nasıl bir şey?” Diye. “bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.

Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de, onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.

Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.

Beden ve kâinat… Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm… Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.

Nur külliyatında, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:

“ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var.”

Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de, insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına… Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?

Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı… İnsan bu sayede, cenâb-ı hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.

Ruh beyinden mi ibarettir?

İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.

İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.

“irade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.

Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.

Ona, “ben bir bilgisayarım” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.

Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz? ŞİMDİ; ben sakaleyn arapoğlu hüseyin allahın vermiş olduğu  bu akıl ve bedene işlediği nakşettiği ruh ile diyorum ki;;;doldurmuş olduğun beyin ruhun idaresi ile yönlenir ve muvaffakiyet kazanır. Boş olan zaten boşluğun vermiş olduğu hal ile yol alamıyacağından ruhunuzu doldurarak ALLAHIN huzuruna çıkın. bir gün bedeni kullanma gücüne sahip olan ruh attan düşen jokey gibi bedeni terk edecek ama bilgileri ile terk edecek çünkü sorulan sorulara yani Bİ RABBİKUM sorusuna bilgisi dahilinde ALLAH diye cevap verecek.Yoksa şaşkın ördek gibi bakına kalır boş doldurulmamış bir cidinin göstereceği icraat ve görüntü olmadığı gibi boş ruh muvaffak olamaz. saygılarımla

Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

Ruh: “can. Canlılık. Nefes. Cebrail(a.s.)…”,“bir kanun-u zîvücud-u haricî.”(sözler), “emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan… Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış…

Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar…

İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.

Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı… Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor.

Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman…

Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor… Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.

Ters yöne giden bir arkadaşımıza, “dur! Geri dön!” Diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.

Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.

Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır…

Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında… Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.

Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.

Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:

Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.

Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez.

Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.

Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.

Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.

Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.

Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider…

Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.

Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.

Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir…

Bir başka açıdan:

Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:

Beden ruh içindir, ruh beden için değil.

Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.

Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.

Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.

“göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (sözler)

Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?

Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.

Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.

Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!…kafeste olan kuş sıkılırsa kafes o kuşun sıkıntısını alacak hiç bir şey yapamaz, kuş bulunduğu kafesi terk etmek istediyse kafes engel olamaz sadece içeriye gücünün yetemiyeceği derecede habis eder ,memnuniyetin bulunmadiği ortamda ruh her zaman hastadır, ruh her nerde olursa olsun her ne halde bulunursa bulunsun sevildiği ve memnun kaldığı ortamda mesuttur.Ruhun tatmin olması ve rahat olması sağlığın delaletidir.

Ruhun serbest olması ne demektir?

MUKTESAT;Allahın huzurunda ölümün “mahiyeti” yani  “ne olduğu” konusunda çok güzel tespitler yapılmış. Bunlardan birisinde ölümün  “ıtlak-ı ruh” olduğu belirtiliyor.

Itlak; “kayıtlı olmama, serbest olma” demektir.

Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır. Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez.
***
Allah’ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor. “Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda. O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor. Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılır.Ve o yeni âlemde bambaşka  şeyler görmeye başlar.

***
İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir. Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir.

Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur.

Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır. Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir. Rüya âleminde ise, ruh, “yıllar ve asırlar ötesi zamanları” dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir.

Nur Külliyatında “nevmin büyük kardeşi olan mevt”    ifadesi geçer. Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, 1. Mektup). Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı “ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete” göre çok cüzi kalır.

Ruh, bedenden ayrıldığında,  onun kayıtlarından da kurtulur. Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz. Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur.

Görme, ruhun bir sıfatıdır. İnsan uyanık iken de, bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur.

Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor.

Ölüm, beden içindir; ruh için değil.  Sebeplere bağlı olarak,  zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar. Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir. Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır. “İbka” yani Allah’ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır.

***
“Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir. Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir. MÜKTESATTA “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.” buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme).  Bir başka risalede de  “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir.” tavsiyesi yapılır .yani; ruhun iki yapı taşı var RAHMANİYET ve ŞEYTANİYET  yapısı.

Buna göre, bir mümin, “büyüyüp gelişme” diye özetleyebileceğimiz “nebatî ve cismanî” cihetini ve yine “yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme” gibi fonksiyonların tamamını ifade eden “hayvanî” cihetini aşarak, “düşünme ve inanma” merkezli olan “insaniyet” cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur.

Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, “ıtlaka” mazhar olmuştur. Şu var ki,  bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini “dünya hayatına ve mahlukata bağlamama” olarak kendini gösterir.

Böyle bir kalp, artık “makam, mevki, servet, şan ve şöhret” gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir.sakaleyn ve muhkem insan Dünyayı, rahmaniyet çerçevesinde ders verildiği gibi “kesben değil, kalben terk” eder. Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını “meşruiyet ve hayır çizgisinde” tutmaya dikkat eder. Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar.

Bunu başaran bir kalp, dünyanın “içinde” boğulmaz, “üstünde” dolaşır. Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez. O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder. Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, “bâki” olan ruhunu “ebedî” âleme hazırlamaktır.muhkem kişi her ne olursa olsun günah çukurunda boğulsun ruhun kalbini sadece allah zikrinin temizliyeceği bilinci ile yüz çevirmez.her ne olursa olsun tutunacağı dal rahmaniyet kapısıdır ve af dilenmektir.

İşte bu şuura sahip olan bir ruh, “beden, dünya ve nefis” kayıtlarından kurtulmakla “ıtlaka” bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder.

***
Dünyada ıtlak, “nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere – özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara – gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan” kurtulmaktır.

Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar. Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir.

Gerçi, o saadet diyarında  bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır.

RUH, MELEK, CİN hakkında

RUH NEDİR

Bu kitabı yazdıktan sonra pek çok cahil kişi, kulaktan dolma ilkel bilgilere dayanarak bize sordu…

“Kurân’da Allâh Rasûlü’ne dahi bu konuda bilgi verilmediği yazılı olduğu hâlde, siz nasıl olur da RUH hakkında açıklamalarda bulunursunuz..?”

Evet, önce bu sualin cevabını vererek açıklamalarımıza başlayalım…

Üç yahudi bilgini kendi aralarında, Hz. Muhammed’e üç sual sormak üzere karar alırlar ve derler ki;

“Şayet gerçekten Allâh Rasûlü ise, bu üç soruya birden cevap vermeyecektir; zira daha evvel de hiçbir Rasûl bu konuda açıklama yapmamıştır.

Ama cevap verirse, biliriz ki şarlatandır…”

İşte böyle düşünüp, anlaşarak huzuru Rasûlullâh’a gelip birinci sorularını sorarlar:

- RUH nedir?..

Hz. Rasûlullâh, ilâhî inayet ile onların niyetini bildiği için, suale cevap vermez ve cevabı erteleyerek, yahudi bilginlerine:

- Yarın gelin, inşâAllâh cevap veririm, der…

Ertesi gün geldiklerinde de onlara, şu âyeti okur; der ki:

“Yes’eluneke anir RUH… Kul er RUH’u min emri Rabbiy ve ma utiytüm minel ilmi illâ kaliyla…”

Burada vurgulanan gerçeği dilimize şöyle çevirebiliriz:

“(Yahudiler) SANA RUH’TAN SORUYORLAR… DE Kİ: ‘RUH, RABBİMİN HÜKMÜNDENDİR. İLİMDEN SİZE PEK AZ VERİLMİŞTİR’ (bu soruyu soran Yahudilere cevaptır bu)!” (17.İsra’: 85)

Şayet biraz izan sahibi isek, görürüz ki, bu âyetin muhatabı, âlimler, ârifler, velîler, Nebiler değil; maddeyi ve maddeciliği esas alan görüşün sahibi YAHUDİLERDİR!..

Yani, Yahudilere denmektedir ki:

“Her şeyi maddeden ibaret sanıp, göremediğini inkâr eden; üstelik doğrusunu açıkladığı takdirde Rasûllüğünü reddetmeye karar verdiğiniz; tefekkürü, beş DUYUSUNDAN ileri geçemeyen siz Yahudilerin RUH hakkında ilmi yoktur!..

Siz ancak elinizdeki kadarıyla kalmaya mahkûmsunuz… Çünkü madde ötesini değerlendirmekten âcizsiniz…

Zaten bu yüzden, gerçek âlemin ölüm ötesi Ruhlar âlemi olduğunu açıklayan Hz. İSA’yı da inkâr ettiniz, kabullenemediniz… Öyle ise nasıl olur da RUH hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz ki!”

Nitekim, aynı görüşü paylaştığımız değerli İslâm âlimi ve velîsi İMAM GAZÂLİ dahi ”İhya-u Ulûmid’din” isimli kitabının 1′inci cilt ”Rub’ul ibâdat” bölümünde şöyle demektedir:

Yoksa sanma ki, Hz. Rasûlullâh Efendimiz (sallâllâhu aleyhi vesellem) RUH’un hakikatini bilmiyordu!..Zira, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!.. Kendini bilmeyen ise nasıl Rabbini bilebilir?..RUHUN hakikatini Nebi ve Rasûller bildiği gibi; bazı velîler ve âlimlerin bilmesi dahi uzak değildir!..

Evet söz İMAM GAZÂLİ’den açılmışken O’nun RUH konusunda çok değerli açıklamalarının yer aldığı iki eserinden söz etmeden geçmeyelim…

Önce birinci eserinin sadece adını verelim, arzu edenler bu kitabı temin edip okuyabilirler…

“MİŞKÂTÜL ENVÂR” (Nurlar Feneri) isimli eseri Bedir yayınevi tarafından yayınlanmış küçük bir kitapçık olup; ”RUH’un hakikati, ALLÂH’ın tekliği ve varlıkta ALLÂH dışında bir şey olmadığı” yolundaki İMAM GAZÂLİ’nin görüşlerini ihtiva etmektedir… Konuyla ilgilenenlere bu eseri bulup okumalarını tavsiye ederim.

İmam Gazâli’nin ”Kitab-ı maznun-bih alâ gayrı ehlihi” isimli kitabından ”ruh” ile ilgili bazı görüşlerinden bahsetmeden önce; Gavsı Â’zâm Abdulkâdir Geylânî’nin ”Kaside-i Ayniyye”sindeki şu açıklamasına dikkatlerimizi yöneltelim:

“O’na RUH üfledim” buyurulması kinayedir!.. Ey münakaşacı kişi, RUH O’nun aynı değil midir?..

Lâkin Hakk’ı hulûlden tenzih et!..

Zira, O’nun gayrısı yoktur!.. Ve her şey O’nun tekliğine dönüktür!.. Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey eşyanın hâliki!.. Zâtın her şeyi meydana getiren orijindir!..”

Gavsı Â’zâm Abdulkâdir Geylânî’nin gerek ”Kaside-i ayniyye”sindeki bu satırlarında; ve gerekse de ”Risâle-i GAVSİYE”sindeki açıklamalarında (daha geniş olarak incelemek isteyenler aynı isimli kitabımızdan konuyu araştırıp bilgilenebilirler) görülmektedir ki, ”RUH” hakkında geçmişte çok önemli açıklamalar yapılmıştır.

Şimdi burada sözü daha fazla uzatmadan önce GAZÂLİ’nin bazı açıklamalarına geçelim, sonra da”RUH” hakkındaki kişisel düşüncelerimizi açıklayalım…

Gazâli rahmetullâhu aleyh şöyle diyor…

“Kavli ilâhîdeki tesviye (15-29) ve RUHUN ne olduğunu bana sordular…

Cevap verdim ki, tesviye, RUH’u kabul eden mahalde fiilden ibarettir. Bu mahalde Âdem hakkında evlat ve ahfadı tasfiye ve tadil şartıyla meniden ibarettir.

Nefh ise, nutfede ruhun nûrunu iştigaline bâ’s olan şeydir…

İşte bunun gibi nutfede de bu özellik hâsıl olursa, hâlik RUH’ta hiçbir değişme meydana gelmeyerek, O’ndan nutfede RUH ihdas olunur…”

Burada son derece hassas ve kesin bir şekilde dikkat etmemiz gereken konu şudur:

Nutfede esas ve itidal vuku bulmazdan evvel, insan “RUH”unun henüz yaratılmamış olmasıdır.

Gazâli, “RUH” hakkında şöyle devam etmektedir:

“RUH cisim dahi değildir… Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. RUH ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, onun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü… Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir.

Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz küll’e izafet demek olup, bu hususta ise ne küll ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz.”

“Ve kadim değil hadistir anlamına olarak RUH mahlûktur, denilir. İnsan RUHLARI nutfede zuhuruyla hadis olmuştur…

Gazâli’nin bu ve daha başka bu konudaki izahlarından sonra ortaya çıkardığı sonuçları ise şöyle sıralamak mümkündür:

a- Ruh aslında gayrı mahlûk, bâkî, kendiliğinden kaîm ve TEK’tir!..

b- Cesetlere taalluk olmadığı zaman RUH tek cevherdir… Yani, O’nda çokluk, ayrılık yoktur!.. Diğer bir deyimle, falanın veya filanın ruhu değil, genel TEK RUH’tur!..

c- Cesetlere taalluku hâlinde birtakım çeşitli vasıflar kazanır ve bu vasıflarla cesetten ayrıldıktan sonra da bâkî kalır.

Bu vasıfların aykırılığı sebebiyle ruhta da bir hususiyet, bir özellik peyda olarak, falan veya filanın ruhu böylece taalluktan önce TEK iken, çoğalmış olur…

“RUH” hakkındaki İmam-ı Gazâli’nin bu görüşlerini daha detaylı olarak Çağrı yayınları arasında çıkmış olan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin yazmış olduğu ”ALLÂH’ı inkâr etmek mümkün mü” isimli kitabında bulabilirsiniz!..

“RUH” konusunda önemli açıklamalar yapmış olan bir diğer hakikat ehli, ehlullâh da AbdülKerîm Ciylî hazretleridir.

“İNSAN-I KÂMİL” isimli kitabında, ”Ruh adlı melek” bölümünde tasavvuftaki adıyla ”Ruh-u Â’zâm” olan bu tek orijin ve asıl ”RUH”tan söz eden AbdülKerîm Ciylî, ayrıca ”Ruhülkuds”bölümünde de çok detaylı bilgileri bize sunmaktadır. İsteyenler ”RUH” hakkında büyük çoğunluğu mecazî olan bu bilgileri adı geçen eserlerde tetkik edebilirler…

Şimdi biz gelelim günümüz anlayışı ile ”RUH”un ne olduğu hakkındaki bildiklerimizi sıralamaya…

“RUH” ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibarıyla TEK’tir ve akla gelen her şeyin orijini ve aslıdır…

Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey ”RUH”tan meydana gelmiştir.

Her şeyin ”RUH”tan meydana gelmesinin misalini sanırım şöyle verebiliriz:

“Madde” adını verdiğimiz her şey atomlardan meydana gelmiştir… Ne isimle, hangi özelliğiyle işaret edersek edelim, o şey gerçekte, atomlardan oluşmuştur… Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey ENERJİ’dir…

Enerji, bu boyuttaki yapısı itibarıyla bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını ALLÂH’ın kudreti oluşturmaktadır!..

ALLÂH’ın ZÂT’ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden söz edilen enerjinin geçtiğimiz asırlardaki adı ”RUH”tur!..

Ve bu ”RUH”, ALLÂH’ın “KUDRET” sıfatının zuhuru oluşunun yanı sıra; ”Akl-ı Evvel” ismiyle işaret edilen ”Evrensel şuur” ya da bir başka tanımlama ile ”Kozmik bilinç”tir!..

Her nesnenin yapısındaki ”bilinç”, onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan ”RUH”ta mevcut olan “bilinç”ten ileri gelmektedir… Ancak onda ortaya çıkan bilinç, ortaya çıktığı mahalin kabiliyet ve istidadı nispetinde olmaktadır.

“RUH”, boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar sûretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü vermektedir!..

Esasen, AbdülKerîm el Ciylî’nin de bahsettiği gibi, ”RUH” bir ”melek”tir.. Öyle bir ”melek” ki, varlık âleminde, hangi isimle anılan, hangi varlık olursa olsun, her şey, hep bu ”melek”ten oluşmuştur!.. Her şeyin aslı, orijinidir!.. Ve dahi bütün meleklerin ve varlıkların aslı O’dur!..

Buzdan meydana gelmiş sayısız nesneleri düşünün… Buzdan yapılmış insan, hayvan, eşya ve her şey!.. Bunlar her ne kadar ayrı ayrı varlıklar ise de, gerçekte hepsinin aslı, aynı tek şeydir… ”SU”dur!..”GAZ”dır; (H2O)!.. Hepsinin orijini atomlardır gibi..

BEYİN-RUH İLİŞKİSİ

Burada bir noktayı açıklığa kavuşturalım…

Beyin-ruh ilişkisinde, daha önceki açıklamalarımda; beynin, 120. günden itibaren kişinin kendi dalgasal bedenini meydana getirdiğini; bu dalgasal yapının, beyindeki tüm özellikler ve kuvvetlerle yüklenmiş olduğunu; ve bu ruhun bedenden ayrılacağını, anlatmıştım. Ancak, açıklamadığım bir husus vardı, o da şu…

Beyin ile ruh arasındaki karşılıklı ilişki!..

Beyin, enerjiyi üretiyor, dalgasal bedene yüklüyor. Fakat, öte yandan, ruh da kendisindeki bu güçle, beyni takviye ederek kişinin hayatiyetini devam ettiriyor!..

Şayet ruh, bedenden ayrıldığında, herhangi bir sebeple geri dönmezse, beyin bu enerjiden yoksun kaldığı için, hayatiyeti de son buluyor; ve ölüm dediğimiz olay gerçekleşiyor. Ruhun, bedenle bağlantısının kopması denen olay meydana geliyor.

Yani, beyin bir taraftan kendi ruhunu üretip, meydana getirip, ona belli enerjiyi, kendisindeki özellikleri yüklerken; bu enerji, ”feed back”le geri dönmek suretiyle, aynı zamanda da beynin ve vücudun enerjisini takviye ediyor.

Burada şu noktaya da dikkat ediniz…

Beynin biliyorsunuz ki, yüzde üç-beş gibi çok sınırlı bir bölümünü kullanabiliyoruz.

Şimdi buraya dikkat!..

RUHA, yani dalgasal beyne, biyolojik beynin sadece çalışan bölümü yüklenir!.. Yani, çalışan kadarı, kendi kopyası veya ikizi olan dalgasal beyni üretir!.. Dolayısıyla da kişinin ruh gücü ve ilmi, sadece beyninin çalışan bölümü kadar gerçekleşir.

Zira dalgasal beden ve dolayısıyla ışınsal beyin, biyolojik beyinden ayrıldıktan sonra, bir daha gelişme şansına sahip değildir!.. Bu yüzden de ruh kuvvetin, kapasiten, ölmeden önceki son ulaştığın beyin kapasiten olarak sâbitlenir!..

Eğer beynini geliştirebildiysen, ruhunu güçlendirdin demektir.

İşte, ”kuvvetli ruh” ya da ”ruhu kuvvetli” tasarruf sahibi kişiler, dediklerimizin oluşturdukları olayın sebebi de budur!..

İşte bu yüksek beyin gücüne sahip kişiler, belli görevli varlıklar üzerinde tasarruf ederek, onlara istediklerini yaptırıyorlar!.. Sadece yaptırtmak değil; onları kullanarak belli şeyleri haber alabiliyor, belli birtakım şeylere muttali olabiliyor, belli şeylere yön verebiliyor, çevresine yararlı olabiliyor!.. Zaten bu kişilerden çevreye hiçbir zaman zarar ulaşmaz!

Bunlar, hep o kişilerin beyin kapasitesine ve gücüne bağlı olaylar!..

Yani, biz, beynimizi ne derecede güçlendirebilirsek, o derecede belli güçlerin bizde ortaya çıkması söz konusu!..

Bizim, beynimizi güçlendirebilmemiz, bir diğer mânâda, Allâh’ın yeryüzündeki halifesi olarak var olmuş insanın, Allâh’ın özelliklerine yani Allâh’ın isimlerinde bahsedilen özelliklere sahip olması nedeniyle, o özellikleri ortaya koyması bahis konusu…

Bu kapasitenin gelişmesinde de elbette ”ZİKİR“in çok önemli rolü var!.. ”ZİKİR“ konusunu daha önceki yazılarımda çok detaylı olarak açıkladığım için burada o konuya girmeyeceğim…

İşte senin beyninde, o Allâh isimlerinin oluşturduğu özellikler, güçler mevcut!.. Ve sen, o ilâhî özellikleri, güçleri ortaya çıkartabilirsin…

Bunun için de gerekli olan, beynin kapasitesinin artması… Beynin kapasitesinin artması için de, beynin kullanılabilen alandaki biyoelektrik enerjinin, kullanılmayan alanlara kaydırılması gerekli…

Bu da artık çok iyi bildiğimiz gibi, beyinde yapılan belli kelime tekrarları ile yani ”ZİKİR“ ile oluşur.

RUHLAR EZELDE Mİ YARATILDI?

Bugün çok önemli bir yanlışa işaret etmek istiyorum… ”Ruhlar ezelde bir yerde yaratıldı da, peyderpey Dünya’ya mı gönderiliyor?”… “DİN” bunu mu diyor..?

Kesinlikle hayır!

Ruhlar geçmişte ezelde yaratılmış da, şimdi teker teker Dünya’ya bedenlere gönderilmiyorlar! Aksine, her ruh, ana rahminde 120. günde, o ceninin özünden gelen Allâh kudretinin melekî güç olarak açığa çıkarttığı tesirle, o varlığın beyni tarafından üretiliyor!

A’raf Sûresi‘nin 172. âyetinde şöyle bir açıklama vardır:

“Hani Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden (menilerinden, genlerinden) kendi zürriyetlerini alıp; onları kendi nefslerine şahitlendirerek sordu: “Elestu BiRabbiküm = Rabbiniz değil miyim?”, (onlar da) ”KALU = dediler, BELA = evet, Şehidna = bilfiil şahidiz”… Kıyamet sürecinde, “Biz bundan kozalıydık (gâfildik)” demeyesiniz!” (7.A’raf: 172)

Âyetin esas vurgulamak istediği gerçeğin fark edilememesi yüzünden, bu âyetin anlamı saptırılarak; tamamen ilgisiz yorumlar ortaya atılmış; bunlar çeşitli asılsız hikâyelerle bezenmiş; ve nihayet bugünkü asılsız genel kabule gelinmiştir!

Özetleyelim bugünkü yanlış ve asılsız genel kabulü…

“Allâh, Dünya’ya gelecek ne kadar insan varsa, başka bir mekânda onların toplu hâlde ruhlarını yaratmış; ve orada onlara sormuş; ben sizin Rabbiniz değil miyim? İnsanların ruhları da, güya orada cevap vermişler; evet sen bizim Rabbimizsin”, diyerek…

Sonra o ruhlar, oradan, teker teker Dünya’ya gelip, ana rahimlerinde oluşan bedenlere giriyorlar; ve sonra da çıkıp tekrar o âleme gidiyorlar…

Ve hatta bazı derin ve kapsamlı düşünce ve bilgi sahibi olmayan kişilere göre, tekâmül için tekrar Dünya’ya geliyorlar! Buna da yeniden Dünya’ya gelerek bir bedene girme anlamına “reenkarnasyon” diyorlar!”

Bu yanlış anlayışa dayalı olarak, ”elest bezmi” isimli bir hikâye daha uyduruluyor… Güya, o ruhlar âleminde tanışıp ülfet edenler, burada da tanışırmış; sevişenler burada da sevişirmiş; orada birbirinden hoşlanmayanlar, burada da birbirinden hoşlanmazlarmış!

Önce işin aslını özetleyelim, sonra da delillerimizi sıralayalım…

Âyetin işaret ettiği anlam şudur Allâhu âlem;

“Allâh insanı İslâm fıtratı üzere yaratmıştır” hükmü üzere, her insan henüz sperm hâlinde iken, kendisinde oluşan babasının geninden İslâm fıtratının programını alarak dünyaya gelir.

“Onların bellerinden zürriyetlerini alır” ifadesi genetik olarak intikâl eden İslâm fıtratının sperm hâlindeki varlığına işaret eder ve vurgular!

Yani, sperm hâlindeyken insan -BELLERİNDEN ZÜRRİYET ALINDIĞINDA- fıtrat olarak Rabbini bilme yetisine sahip kılınmıştır…

Esasen, genetik olarak bu programla yüklenmiş olan cenin, ana rahminde 120. günde,özünden boyutsal bir şekilde gelen melekî etki ile, “RUH” adı verilen ve beyin tarafından üretilen dalgalardan oluşan, ölüm ötesi boyut bedenini üretmeye başlar!..Ve ona, yani ”ruh”a, tüm zihinsel fonksiyonların hâsılası, dalgalar (wave) şeklinde yüklenir! Yani,başka bir yerden gelip bedene giren bilinçli bir “ruh” olayı kesinlikle geçerli değildir!

Dünya öncesi yaşamda, bir yerlerdeki ruhlar âlemine dayanak gösterilmek istenen âyeti dikkatle düşünürsek, burada ”Âdemoğullarının BELLERİNDEN” söz edildiğini fark ederiz… ”BEL” olayıruh boyutuna değil; içinde yer almakta olduğumuz Dünya boyutuna ait bir şeydir. ”Bel suyu”menidir, spermin dünyasıdır!

Bu çok büyük yanlış anlamanın temelinde, ”EZEL” kelimesinin “BOYUTSALLIK” ifade eden mânâda anlaşılmayıp, sanki mekânsal bir geçmiş olarak değerlendirilmesi yatmaktadır!

Bu konuda geniş bilgi, ”Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU“ isimli kitabımızda vardır. Ayrıca Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’ân tefsiri olan ”Hak Dini Kur’ân Dili” isimli tefsirinin 4.cildinin 2324.sayfasında bu yazdıklarımızın doğruluğunu teyit eden bilgileri bulabilirsiniz… SayınSüleyman Ateş’in ”Yüce Kurân’ın Çağdaş Tefsiri” isimli eserinin 3.cildinin 412.sayfasına da bakabilirsiniz…

İmam Gazâli, “Ravzatüt Talibin” isimli eserinde bu konuyla ilgili şöyle der:

Çünkü Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi vesellem’in ruhu da anneleri tarafından dünyaya getirilmelerinden önce mevcut ve yaratılmış değildi…

Ruh dışarıdan gelip bedene giren bir şey değilse; çıktıktan sonra da yeniden başka bir bedene girmesi söz konusu olabilir mi?..

CİNLERİN FARK ETTİRMEDEN İNSANLARI YÖNETMELERİ

Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi; Cinlerin kendilerini açıklamadan insanlarla ilişki kurmaları ve onları kendilerine bağlamaları iki şekilde olmaktadır:

a) İslâm Dini’ni istismar ederek…

b) Hümanist (insancıl) gayelere insanları yönlendirir bir yapıda görünerek…

Bunlardan birincisi ile ikincisi arasındaki en açık görünen fark ise, birincisinin REENKARNASYONyani TENASÜHÜ (yani birkaç defa çeşitli yapılarda dünya’ya gelme) kabul etmemesi, ikincisinin ise kabul etmesidir…

Reenkarnasyon yani tenasüh konusunu daha ileride detaylı bir şekilde göreceğimizden burada üzerinde durmayarak esas “aldatma metodları üzerinde” duracağım…

Önce İslâmî gayeyi istismar ederek insanları aldatma ve kendilerine bağlama şekillerini görelim:

Bu tip olaylarda Cin – İnsan ilişkileri gene iki şekilde görülmektedir:

1. Kendi varlıklarını hiç bildirmeden;

2. Varlıklarını başka bir yapı ve isim altında bildirerek.

Şimdi önce kendi varlıklarını hiç bildirmeden ve fark ettirmeden insanları kendilerine bağlama, kendi kayıtları altına alma metodları üzerinde duralım…

Bu şıkka giren kişilerin en büyük özellikleri kendilerinin bir Cinle bağlantıda olduklarını kesinlikle bilmemeleri, fark etmemeleri; oluşan hâllerin, kendi üstün özelliklerinden ileri geldiğini sanmaları; bu yüzden de herkese tepeden bakar bir şekilde yaşayıp, yerine göre de sunî tevazu gösterilerine kalkmalarıdır…

Nitekim Muhyiddini Arabî Hazretleri bir eserinde, bu tip kişilerin en büyük özelliklerinin hiçbir eserleri, ilimleri olmadığı hâlde kimseyi beğenmeme, kendilerinin en üstün olduğu fikrini etrafa yayma olduğunu yazmaktadır…

Ayrıca gene bu çeşit Cinle bağlantısı olan kişilerin ikinci en büyük özellikleri de Cinleri kabul etmemeleridir!..

“Cin diye bir şey yoktur, Cinler mikroplardır” şeklinde veya buna benzer tanımlamalar ile Cinlerin varlığını inkâr anlamı taşıyan açıklamalara saparlar…

Onlar, kendileri bu şekilde inandıklarını sanırlarken, gerçekte tamamıyla Cinlerin verdikleri fikirlerle, Cinleri kabul etmemektedirler… Çünkü, Cinler bu gibi kişilere bu çeşit fikirlerle kendilerini inkâr ettirmeseler, bir gün o kişinin kendi durumundan şüphelenip, Cinlerin varlığını anlamaları mümkün olabilecektir ki, bu da asla Cinlerin işine gelmez!..

İşte bu sebepledir ki, Cinlerle bağlantılı olan kişiler, kesinlikle Cinlerin varlığını kabul etmezler veya bu yönde açıklamalara girerler.

Peki, Cinler bu kişileri ne şekilde ele geçirirler?..

Cinlerden, insanları kendi hükmüne alanlar, bazen sıradan, normal bir Cin olabileceği gibi; bazen de onların ileri gelenlerinden, onların yönetici durumunda olanlarından olabilir…

Bir Cin, genellikle, daha gençlik yaşından itibaren, beyin kapasitesi iletişime istidatlı gördüğü bir insanı seçer ve kendine bağlı olanların arasına sokar!.. Bu yaş genellikle 13 ile 22 yaşları arasında olmaktadır… Ancak bazen daha aşağı yaşlarda da bu seçim yapılmaktadır…

Bu seçim yapıldıktan ve kendisine bağlayacağı kişi belli olduktan sonra sıra gelir onu tamamıyla kendisine bağlamaya…

Bunun için de, o Cin, bir veya birkaç din büyüğünün şekline girerek önce rüyasında ona görünmeye ve onun çok büyük bir insan olacağı yolunda fikirler vermeye başlar…

Bu hüviyetine bürünülen kişi İstanbul’da Eyüp semtinde türbesi bulunan Hz. Rasûlullâh‘ın ashabından “Eyyüp Sultan ismiyle bilinen Hz. Halid” veya “Mevlâna Celâleddin Rûmî” veya“Muhyiddini Arabî” gibi şahsiyetler veya falanca, filanca “… baba” olabilir…

Artık, yavaş yavaş gösterilen görüntüler sonucunda, o genç kimse, kız veya erkek gerçekten büyük bir insan olacağına inanmaya başlar… Bazen canı bir şey ister, derhâl o Cin tarafından isteği yerine getirilir…

O bu durumu, büyük bir insan olması sebebiyle, isteği “ALLÂH” tarafından yerine getirildi diye düşünür; hâlbuki Cini tarafından yerine getirilmiştir…

Bir imtihana girecektir, o imtihanda kendisine yardım edilir…

Birisiyle konuşurken, karşısındaki şahıs üzerine Cin tarafından yapılan baskıyla, üstün duruma geçer, âdeta, karşısındakiler kendisine karşı konuşamaz duruma düşerler…

Ve bu şekilde günden güne gelişmeye başlar…

Geçen zaman zarfında, yavaş yavaş içine birçok şeyler gelmeye başlar… Yakın gelecekte olacak bazı ufak tefek olaylar kendisine bildirilir… Eğer Cinlerle ilişkide olduğunun farkında değilse, önceleri, bunları altıncı his diye değerlendirir… Aynı anda başka bir yerde olan olaydan anında haberi olabilir…

Birisinin bir işinin hâllolması için talepte bulunur, derhâl o işin olması Cini tarafından sağlanır; ve o da büyük bir insan olduğu için bu isteği “ALLÂH” tarafından yerine getirildi sanır…

Sonunda, herhangi bir sahada büyük âlim olduğunu iddia etmeye başlar; artık kimseye ihtiyaç duymaz hâle geldiğini sanır!.. Ve kendisini herkesten büyük görür!.. İçine doğanlarla hareket etmeye koyulmuştur böylece bu kişi…

Kendisine hocalık, din adamlığı mesleğini seçmişse, gelmiş geçmiş en büyük din adamı olduğunu iddia eder…

Yok eğer bir serbest meslek çalışanı ise kendisini zamanının en büyük velîsi, “Kutb-ul Aktabı”olduğunu etrafa yaymaya başlar…

Veya son derece basit ilaçlarla olmayacak hastalıkları tedavi eder; bir anda konulmadık teşhisleri koyabilir ve bazı felçlileri yürütmeye, hareket ettirmeye başlar!..

Veya diğer mesleklerde ise, ona göre birtakım olağanüstü hâller meydana getirebilir!.. Bütün bunlar onun şanını daha çok arttırır ve etrafında binlerce insanı toplayabilir…

Bu konuları bilenler onun durumunu derhâl tespit edebilirken, böyle durumlara inanmayanlar onu şarlatanlıkla, sihirbazlıkla, büyücülükle suçlamaya; buna karşılık ona inananlar ise onu en büyük evliya (!) ve hatta MEHDİ (!) veya İsa (!) Aleyhisselâm derecesine çıkarmaya başlarlar…

Burada en büyük zevk ise, onu kendine bağlayan Cine aittir…

Çünkü, Cini ya da Cinleri o kişi sayesinde artık binlerce kişiyi kendisine bağlamış ve onlara istediklerini yaptırtmaya başlamıştır… Bu yüzden icabında o kişinin durumunu kuvvetlendirmek amacıyla, bazı kişilerin rüyalarına dahi girip, gidip o kişiye bağlanmalarını veya ona yardım etmelerini telkin eder….

Bu arada, o kişiye din hakkında bilgiler vererek onu büyük bir din adamıymış gibi de gösterir… Bilmeyenler onu kendilerine dinî lider seçerler…

Artık o kişi bilir bilmez kendinden birtakım fetvalar verip, bazı helalleri haram veya bazıharamları helalmiş gibi anlatır; ve bunları da çevresine kendisinin bir lider olduğuna inandırarak, zamana göre yeni hükümler getiriyormuş gibi empoze etmeye başlar…

Sonuç olarak hem o kişi etrafına birçok insan toplamış, bir müceddid (yenileyici), bir müctehid (yeni hükümler koyucu) edâsıyla yaşamaya başlamış olur… Hem de onu kendi kaydına alıp kendine bağlamış bulunan Cin bir saltanat kurar!.. Ve bunu başaran Cin, kendi akranları arasında bu durumla öğünüp, âdeta bu işi yapan diğer hemcinsleriyle bir yarışmaya girer…

Bu anlattığımız durumun Dünya üzerindeki en büyük örneği; KADYANİLİK mezhebini kuranMİRZA GÜLAM AHMED KADYANİ‘dir… Hâlen Türkiye’de bu çeşit kimseler varsa da, biz onların üzerinde durmayarak; burada Ahmed Kadyani‘nin hayatından bazı alıntılar yapıp, anlattıklarımızı bir örnek üzerinde de göstermek istiyoruz…

“RUHU İNSANΔYE GELİNCE

Sperm ile yumurtanın rahimde birleşmesinin 120. gününde, cenin, bazı kozmik ışınların etkisiyle,“meleğin ruhu nefhetmesi” diye tarif edilen bir biçimde, dalga üretimine başlar.

Beynin çekirdeği durumunda olan bu yapı, genetik veri tabanını değerlendirmesine vesile olan ilk temel kozmik tesirleri alarak ön programa kavuşur ki; böylece onun “şâkılesi” yani “programının doğrultusu” belirlenmiş olur…

İşte bu anda “kişisel ruh” yani “insanî ruh” meydana gelmiş, yaratılmış olur!.. Bu andan evvel,“bireysel ruh” mevcut değildir!..

Bu sebepledir ki, eğer 120. günden sonra çocuk alınırsa cinayet hükmüne girer!..

Zira, 120. günde cenindeki beyin çekirdeği, “dalga bedeni” yani “kişilik ruhunu” üretmeye başlamıştır ki, ceninin öldürülmesi hâlinde dahi, bu “ruh” yaşamına sonsuza dek devam eder…

Kişiliğin temel özelliklerini ise, genlerindeki bilgiler meydana getirir…

Genetik veriler, tohum; tohumun gelişmesini ve özelliklerinin ortaya çıkış biçimini sağlayan toprak, gübre, su, nem gibi faktörler de “astrolojik programlama” gibidir!..

Beyin, gelişimi ve yaşamı süresince, kendisindeki bütün bilgileri “RUH” adı verilen, bir tür“dalgadan” oluşan “holografik beden”e yükler!.. Bu holografik beden, aynen televizyon dalgaları gibidir… Nasıl ki taşıyıcı dalgalara yüklenmiş görüntü ve ses dalgalarıdır televizyon dalgaları; işte“insan ruhu” da böylece tüm zihinsel fonksiyonların sonucu olan verileri yüklenmiştir!..

ÖLÜM denilen, beynin faaliyetinin durması ve vücudun manyetizmasının kesilişiyle beraber, kişi kendini bu “holografik dalga beden” olarak hissedip yaşamaya başlar…

“Ba’sü ba’del mevt” denilen hâldir bu anlattığımız!..

Ancak, o kişi yaşamı boyunca neleri düşünmüş, neleri hissetmişse; ne tür endişe ve korkulara kapılmış, sevgiler duymuşsa, o “dalga beden” yaşantısında da bunlardan gayrını bulmaz!..

Bu sebeple kişi, fizik-şimik bedende kendini ne ölçüde ve nasıl tanımış ve kabullenmişse; daha sonra kendini içinde bulacağı “âhiret âleminde” yani “dalga boyutta”, “holografik dalga bedende” de kendini o özellikleriyle bulur…

Nitekim Hz. Rasûlullâh bu gerçeğe şöyle işaret eder:

“Nasıl yaşarsanız o hâl üzere ölürsünüz; ve ne hâl üzere ölürseniz, o hâl üzere bâ’s olursununz… Ve kıyamette de o hâl üzere haşrolursunuz…”

“Ölüp de dirilme” denen olay, öldükten sonra kıyamette olmayıp; bedenin kullanılmaz hâle gelmesinin hemen sonraki anında oluşmaktadır!..

Yani yaşam, “biyolojik beden” boyutundan, “ruh-dalga beden” boyutuna geçiş, bilince göre kesintisiz bir şekilde devam etmektedir!..

Bu yüzden de demekteyiz ki, “ölümü tadan” her kişi sonraki anda “ruh beden”le diri bir hâlde; aklı-bilinci tamamıyla yerinde olarak mezara gömülür!..

Ve de kıyamete kadar diri bir hâlde kabir âleminde yaşamını sürdürür!..

Nitekim, Âmentüde söylemekte olduğumuz “vel ba’su ba’del MEVT” kavramı bunun açık delilidir!..

Görüldüğü gibi “BÂ’S” olayı kıyamete bırakılmıyor; “ölümün hemen sonrasında” olarak vurgulanıyor!.. “BÂ’S” olayının kaynağı olan ALLÂH‘ın “BÂİS” isminin mânâsını iyi anlamak için,İmam GAZÂLİ‘nin “Esmâ-ül Hüsnâ şerhi” isimli kitabını tetkik edebilirsiniz…

Bu hususları geniş olarak incelemek isteyenler Hz. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLÂH isimli kitabımızın “ÖLÜMÜN İÇYÜZÜ” bölümünü okuyabilirler.

Evet, “insan ruhu”; 120. günden itibaren, bütün yaşamı boyunca oluşan tüm zihinsel hâsılasını yüklenir ve beden kaydından kurtulduktan sonra da Dünya yaşamındayken elde etmiş olduğu verilere ve enerjiye göre yaşamını sürdürür…

Dünya durdukça, Dünya’nın manyetik çekim alanı içinde kalan ve Dünya’nın ikizi durumunda olan dalgasal yapılı dünya yani “Berzah” âleminde yaşayan “ruh”lar; kıyametle birlikte, ya yetersiz enerjileri dolayısıyla Dünya ile birlikte Güneş’in dalgasal ikizi olan “cehennem”in içinde yerlerini alırlar; veyahut da kaçabilen diğer “ruhlar”la birlikte “cennet” ismiyle bilinengalaksi içi yıldızların dalgasal yapıdaki ikizleri içinde yolculuğa çıkarlar…

Ancak dikkat edilmeli ki…

Ölüm ötesi yaşamın bir günü, Kur’ân-ı Kerîm‘in ifadesine göre, Dünya senesi ile bin yıldır… Yine Hz. Rasûlullâh‘ın açıklamasına göre, sadece “sıratı geçiş, üç bin senelik yoldur”…

Oranın bir günü, Dünya senesiyle bin yıl olursa, üç bin yılı ne kadar eder, artık siz düşünün… Ve buna göre de diğer zaman ölçülerini düşünebilmeye çalışın…

İş böyle olunca, olayı ister istemez çok daha geniş boyutlu düşünmek gerekmektedir…

Evet “RUH” konusunda bir iki hususu daha vurgulayalım…

“Ruha” ait olarak bilinen hususların tamamı gerçekte beyne aittir!.. Bu yüzdendir ki “RUH”un hastalığı olmaz!.. “RUH hastalığı” tâbiri tamamıyla yanlış bir ifadedir!.. Gerçekte beyin hastalıkları ve fonksiyon bozuklukları söz konusudur…

Her beyin, kendi özel şifresiyle kendi ruhunu ürettiği için, o beyin kullanım dışı kaldıktan sonra, ruhunun başka bir beyne geçmesi diye bir şey de asla söz konusu olmaz!..

Yani reenkarnasyon, yeniden bedenlenerek Dünya’ya geri gelme asla gerçek değildir; aldatmacadır!.. Bu tür olaylar kesinlikle CİN kandırmacasından başka bir şey değildir…

Ölmüş bir kişinin ruhuna siz beyin dalgalarınızla dua veya Kur’ân okuyup yollayabilirsiniz… Ve eğer o kişi Dünya’da iken bu tür bilgiler almış ise, yolladıklarınızı değerlendirebilir. Aksi hâlde göndermiş olduğunuz mesajdaki enerji belli bir süre ona ferahlık verir ve hemen eski hâline döner.İnsanın ruhunu ve mantığını ancak kanaat getirmek ile tatmin edildiğini bir daha ispatlıyorum iyi okuyun kardeşlerim; ölen ruhlar durmadan bir başka bedende dünyaya gelmiş olsa asla ilimde ve tıbda ilerleme olmaz dünya donuk bir vaziyette her şeyi tekrar ederek kalır hiç bir ilerleme olmaz.Her dünyaya gelen insan ben ampülü buldum, elektiriği icat ettim tekrarları devam eder.

Belki de milyarlarca sene sürecek olan kabir âlemi yaşamında, kişi “RUH” olarak diri ve şuurlu kaldığına göre azap duymaz deniyor, öyle ise, kâbir azabı nedir ve nasıl oluyor?…

Çokça sorulan sorulardan biri de budur… Cevabını verelim…

Kişi kabirde ve kabir âleminde, şuurlu, aynen Dünya’da olduğu gibi aklı başında bir hâldedir… Kendi bedenini, çevresini de görmektedir. Mezar içindeki çeşitli haşerat, fare, yılan, çıyan vs. gelip kendi yüzünü, yanağını yemeye başladığı zaman, o bunu tamamıyla kendinin yendiği şeklinde algılayacaktır!.. Zira, bütün yaşamı boyunca, o bedeni, o yüzü kendisi olarak kabullenmiş ve bu kabulleniş de olduğu gibi dalga bedenine, bilincine yüklenmiştir!.. Bu nedenle otomatik olarak olaya bu bilinçle bakacak; ve bunun sonucu olarak da, ister istemez büyük bir azap duyacaktır!..

Bunun misalini şöyle verebiliriz… Gün boyu birtakım şeylerden korkuyorsunuz ve derken uyuyorsunuz… Uykunuzda o sizi korkutan şeyler rüyanıza giriyor!.. Evet, fiziki bedeninize yapılan bir şey yok, ama gündüz bilincinize yerleşmiş olan o korkutucu şeyler, sizin o anki yaşantınızı kâbusa çevirmiştir!..

Kabir yaşamı esas olarak üç devredir;

a- Mezar içi yaşam,

b- Kabir âlemi yaşamı,

c- Berzah âlemi yaşamı.

“Kabir âlemi” yaşamı ile “Berzah yaşamı” hakkında detaylı bilgiyi “ALLÂH” isimli kitabımızda bulabilirsiniz…

İşte mezar yaşamı da, eğer Dünya’da iken bu ortama karşı tedbir alınmamış ise, otomatik olarak kâbusa dönüşecektir… Uyanması mümkün olmayan bir kâbus!.. Bu durum da dinî terminolojide“Kabir azabı” diye anlatılmıştır…

Gündüzleriniz ve bilinç düzeyiniz nasıl rüyalarınıza yansıyorsa ve o rüyaları değiştirmek elinizde olmuyorsa; kabir yaşantısı da onun benzeri bir şekilde, artık değiştirmeniz mümkün olmayan bir tarzda kıyamete kadar sürüp gidecektir…

Ve kabirdeki bu bitmez tükenmez kâbusa, azaba karşı, şu anda yaşarken tedbir almanız ve bu durumdan kendinizi korumanız da mümkündür ki bu yüzden “Din” gelmiştir…

Yani “DİN”, yukarıdaki hayal edilen bir tanrıya tapınma gayesiyle değil, “İnsanın ölüm ötesi ebedî yaşamı öğrenip, şartlarına karşı kendini hazırlaması amacıyla; kendi hakikatini anlayıp, ALLÂH’ı idraka çalışması” için gelmiştir…

Ki bu konuda çok daha geniş ve tafsilâtlı bilgiyi İSLÂM ve İNSAN VE SIRLARI“ isimli kitaplarımızda bulabilirsiniz.

“RUH gücü” denilen şey, beynin güçlü dalga yayımından başka bir şey değildir. Ayrıca, beynindeki bu özellik aynen “RUH”a da yüklendiği için elbette ki “ruh” da bu güce sahip olmaktadır…

“Evliyanın feyiz vermesi” denilen olaya gelince…

Bu kişi, yapmış olduğu yoğun zikir ve riyâzat sonucu, beyninde oldukça önemli bir kapasiteyi kullanabilir hâle gelmiştir. Bu sebeple, çok güçlü verici dalgalar yayabilmektedir.

Böyle birini bulduğunuz zaman, o kişi, güçlü verici beyin dalgalarını sizin beyninize yönlendirir… İşte o anda, sizin beyninizde, o güne kadar açılmamış ek bir kapasite devreye girer ve o ana kadar anlamadığınız, fark etmediğiniz bir hususu kolaylıkla anlar hâle geliverirsiniz… Konuştuğu birkaç cümle, beraberinde böyle bir güç olduğu için, sizde önemli gelişmeler sağlar… Ve böylece denir ki “ben filanca Zât’a gittim ve bana şöyle feyiz verdi… O anda çözüverdim birçok meseleyi!..”

Esasen beynin yaydığı dalgalar iki türlüdür;

1) Genel yaygın dalgalar…

2) Yönlendirilmiş dalgalar…

Bütün insanların beyinleri zaten genelde yaygın dalgaları yaymaktadırlar…

Dua ise yönlendirilen dalgalar türünde oluşur…

Bu konudaki detaylı açıklamayı DUA ve ZİKİR isimli kitabımızda yaptık.

Mesela yağmur duası, belli bir grup insanın, tek bir amaca yönelik olarak beyin dalgası üretmesi; yağmur yağması için o bölgede bulutları toplayıcı belirli bir manyetik alan oluşturma çabasıdır!..

Bunun gibi, özellikle kadınların belli bir istek uğruna bir araya toplanıp şu kadar tespih çekip, dua okuyup, o isteği talep etmeleri, hepsinin beyin güçlerini tek bir isteğe yönelik olarak odaklamalarıdır…

Hac da bunun çok çok büyük ve güçlü bir şeklidir… Bu konunun incelikleri ve sırlarını ise TEMEL ESASLAR ile İNSAN ve SIRLARI isimli kitabımızda bulabilirsiniz.

Eğer çok sayıda insan, ayrı ayrı topluluklar hâlinde bile olsa, aynı anda ve aynı isteğe yönelik şekilde belli bir konsantrasyondan sonra dua ederse, istekte bulunursa, büyük bir ihtimal ile o istek gerçekleşir.

Nitekim İstiklâl savaşı sırasında çeşitli toplulukların, mevlid veya sair isimler altında yaptığı toplantılarda ettikleri dualar; yani beyin dalgalarını tek bir gaye uğruna yönlendirmeleri ve odaklamaları, toplum üzerinde büyük manevî güç oluşturmuştur…

Manevî yardım denilen şey, beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından başka bir şey değildir…

Esasen, burada ayrıca belirli bir “melekî” veya kendilerini “uzaylılar” olarak tanıtan cinlerin güçlerinden faydalanmak için yapılan bağlantılar da söz konusu olabilirse de, burada o konuya girmek istemiyoruz…

RİCALİ GAYB denilen yüksek manevî güç sahibi kişiler, “irşâd kutupları” dahi çoğunlukla, yeryüzüne çeşitli ilimleri, güçlü beyin dalgaları ile yayarlar… Ve bu yayınları almaya istidatlı beyinler tarafından bu dalgalar alınarak değerlendirilir…

Belirli konuların Dünya üzerinde, hem de birbirinden habersiz kişiler tarafından algılanarak yürürlüğe konulması; hep bu şekilde güçlü yönetici beyinlerin yaptıkları yayınlardan ileri gelmektedir…

Hatta çeşitli modalar bile Dünya üzerine hep bu şekilde yayılmaktadır, diyebiliriz… Bu hususlar, değerli âlim ve ârif Muhyiddini Arabî tarafından ”Fütûhat-ı Mekkiye” isimli eserinde benzetme yollu anlatımla kısmen açıklanmıştır… İsteyenler o esere bakabilirler…

“RUH” kelimesi bize iki büyük özelliği ifade etmektedir:

1. Bilimin de son olarak eriştiği ve foton adını verdiği, şimdiki verilere göre maddenin özü mahiyetinde olarak bildiğimiz, ışıklı enerji zerreciklerinin sahip olduğu enerjiyi meydana getiren bir“ÖZ”dür “RUH”!.. Yani, Evrensel Kuantsal bütünlük!..

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, evrenin her zerresi “RUH”la ve “RUH”tan meydana gelmiştir…

“RUH” olmadık hiçbir zerre mevcut değildir… Zira zerre, “kuant” onunla mevcuttur!..

Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi “RUH”tan almaktadır…

Dolayısıyla evren, ilk var olduğu andan itibaren “RUH”a sahip ve “RUH”la kaîm olmuştur; kâinatın yok oluşuna kadar, yani kıyamete kadar da sahip olacaktır…

Dinî tâbirle, “RUH” ile kâinat yaradılmıştır… “RUH” ile kaîm ve var olan varlıkta, gerçeği itibarıyla asla yok olma düşünülemez…

2. “RUH” adı verilen ve her kuantta yerini bulan “ÖZ” aynı zamanda “ŞUUR” kaynağıdır… Yani,evrende mevcut bulunan her nesnede birimsel ölçüde bilinç vardır… Ancak bilelim ki, bilinç bölünür ve cüzlere ayrılır bir şey değildir.

Dolayısıyla kâinatta var olan her hareket, asla tesadüfi olmayıp, taşıdığı “ŞUUR”un sonucu olarak, bize bu gün düzensizmiş gibi gözükse de, gerçekte düzenli hareketler göstermektedir…

“ŞUUR”suz sanılan hayvanlar veya cisimler veya zerrecikler dahi, taşımakta oldukları birimsel bilinç dolayısıyla gerçekte, belirli bir düzen içinde hareket etmektedirler… Ancak, kendileri bu durumu idrak edecekleri bir sistemden, yapıdan öte oldukları için; bu özelliklerini kendileri bilememekte; biz dahi beş duyumuzun kaydında kaldığımız sürece onların bu durumunu idrak edememekteyiz…

Nitekim dinî yoldan da bir delil göstermek gerekirse, fikirlerimizi ispat eden işte bir âyet:

“…HİÇBİR ŞEY YOK Kİ, O’NUN HAMDI OLARAK, TESPİH ETMESİN! FAKAT SİZ ONLARIN İŞLEVİNİ ANLAMIYORSUNUZ!..” (17.İsra’: 44)

Evet, çünkü bilimin bu gün “kuant” diye adlandırdığı zerreciklerin ne mahiyetini, ne “bilinç”le ilişkisini ve ne de nasıl bir düzenlilik içinde bulunarak bir vazife ifa ettiğini, beş duyuyla kısıtlanmış, bedenle kayıtlı insanın anlamasına imkân yoktur!.. Bu ancak bilinebilir, kavranabilir… Hepsi o kadar!..

Şimdi de Kur’ân-ı Kerîm‘den “RUH” hakkında bilgi veren bir âyeti nakledeceğim:

“Ve yes’eluneke anirRuh* kul irRuhu min emri Rabbiy ve ma utıytüm minel ılmi illâ kaliyla”

(Yahudiler(SANA RUH’TAN SORUYORLAR… DE Kİ: ‘RUH, RABBİMİN HÜKMÜNDENDİR. İLİMDEN SİZE PEK AZ VERİLMİŞTİR (bu soruyu soran Yahudilere cevaptır bu)!’” (17.İsra’: 85)

Son devirlerin ünlü İslâm düşünür ve mutasavvıflarından İsmail Hakkı Bursevî bir eserinde bu âyeti açıklarken “kaliyl” kelimesinin “iklal” kelimesinden geldiğini; “iklal”in mânâsının da “bir şeyi yerden kaldırmak” olarak anlaşıldığını belirtmekte ve netice olarak burada, “herkesin kendi kapasitesince bu konuda bilgi sahibi olabileceği”, mânâsının verilmek istendiğini söylemektedir…

Foton adını verdiğimiz ışıklı zerreciklerin belirli bir oranda ve düzende bileşimi, bu madde ötesi boyutta (âlemde), “İNSAN”“CİN” dediğimiz varlıkların asıl yapısını meydana getirirken; bu bileşimin belirli ölçülerde “yoğunlaşması” da, saydığımız yaratıkların katlarını veya başka bir tâbirle büründükleri nesneleri meydana getirmektedir, insanın ve Cinin perisperisi gibi; keza bu bileşimin, öyle bir özelliği daha mevcut bulunmaktadır ki, o da kısmi “bilinç” sahibi olarak nitelendirdiğimiz fotonların, bu yapıdaki bileşiminin en bariz şekilde “insan”da gördüğümüz ve bildiğimiz mânâdaki “BİLİNÇ”i meydana getirmesidir.

Evrende, var olan her şey içinde, insanın değerlendirebileceği oranda “ŞUUR”a dolayısıyla “RUH”a sahip yaratıklar; “İNSAN” ve “CİN”lerdir.

Keza “insan”ın saydığımız diğer yaratıklardan ayrılması; sahip olduğu “ŞUUR”un gücü ve kapasitesi yönüyle ve bileşimin ötekilerden daha fazla yoğunlaşıp, madde kaydına girmiş olması yönüyle meydana gelmektedir…

Sanıyoruz ki, “RUH” kelimesinin ne mânâ taşımış olduğunu böylece bir oranda da olsa açıklamış olduk…

“RUH” hakkında son devrin ünlü tefsirlerinden “Hak dini Kur’ân dili” adındaki eserde, Elmalılı Hamdi Yazır da şu bilgiyi vermektedir ki, dikkat edilirse bizim yazdıklarımızla tam bir uyum hâli vardır:

RUH denildiği zaman başlıca üç nokta-i nazar mülahaza edilegelmiştir.

- Mabihil hareke, yani hareket başlangıcı,

- Mabihil hayat, yani hayat başlangıcı,

- Mabihil idrak, yani idrak başlangıcı…

Hareket başlangıcı mülahazasıyla RUH, maddenin tam mukabili olarak kuvvet demek olur. Madde veya kuvvet, madde veya RUH denildiği zaman bu mülahaza kastedilir. Bu mânâ RUH’un en umumi, geniş mânâsıdır. Mesela elektrik bu mânâca bir ruh ve her kuvve-i muharrike bir ruh demektir.

Hayat başlangıcı mülahazasıyla RUH ise bundan hususidir. Zira kuvve-i hayatiyye, mutlak kuvveden ehastır. Birisi genel mânâsıyla hayattır ki nebati hayata da yaygın olur. Bu mânâcadır ki, alel-umum nebatta dahi ruh itlak edildiği vâkidir. Birisi de meşhur mânâsıyla hayat, yani hayat-ı hayvaniyyedir ki, hayat-ı insaniye müntehi olur. Bu mânâca RUH, ruh-i nebatiden ehass ve binâenaleyh, onu da mutazammındır.

Sonra idrak mebdei, yani ihsasa iktiran eden vicdanı basitten ma’rifet, taakkul, ilim, irade ve kelâm ve saire gibi en yüksek derecelere kadar alel-umum şuur hâdisatının ve binâenaleyh bir hayat-i maneviyyenin medarı olmak mülahazasıyla RUH gelir ki, RUH’un en mümtaz haysiyyetini ifade eden bu mânânın en bariz tezahürü nefs-i insanîde tecelli ettiğinden, buna ruh-i insanî tesmiye edilmiştir.

Nefsi insanîyi, ruh-u hayvaniden ayırd ettiren ve insanı marifeti Hakk’a iysal ederek kendini ve gayrını bildiren bu ruh hakkındadır ki, “Ve nefahtu fihi min ruhiybuyurulmuştur… Biz bunu kendisiyle duyar, vicdan, irade, teakul, kelâmı bâtınî gibi eserleriyle tanırız.

Fakat ruhun hakikati, hakikati insaniyenin maverasında olmasaydı, insan â’yanı eşyadan hiçbir hakikati idrak edemez, veya bütün hakikat insandan ibaret olmak lazım gelirdi. Hâlbuki insanın meçhûlatı pek çoktur… Ne kadar olursa olsun bildiği de yok değildir…

Binâenaleyh idrak başlangıcı olan ruh, insanın hayatı cismaniyesinde, bedenine nefh olunan hava, ışık, ısı gibi hayatı maneviyyesinde nefsine nefh olunan bir başlangıçtır; ki nefsi insanînin şâkılesi hidâyet ve dalâletteki hissesi bunun derecei nefhi ile mütenasiptir” ŞUNU İZAH EDİYORUM; insan ne olursa olsun ne ile meşkul olursa olsun ALLAHI anlayışı ile yargılanacak, hakkında ne anladıysan ve nasıl yanaştıysan öyle tevazü görüp anlama çerçevesinde mutala görülecektir.

ÜST MADDE   “Üst madde” tâbiriyle anlatmak istediğimiz şey ne?..

Bugüne kadar, “Evrenin gerçek yapısını değil, kesitsel algılama araçlarımıza göre olan yapısını” değerlendirebildiğimizi açıklamaya gayret ettim…

Ayrıca yine bu konuyu detaylı olarak EVRENSEL SIRLAR“, “RUH İNSAN CİN“, “Hz. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLÂH ve Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU isimli kitaplarımda elimden geldiğince izaha çalışılmıştır allah rızası için okuyun,,,,

Maddeden enerjiye doğru, yani madde-hücre-atom-atomaltı ve nihayet enerji yapı boyutu sıralamasını defalarca izah ettik.

Yalnız, bunun bir de “üst madde yapı” yanı var! Ki buna pek değinililmemiştir…

“Üst madde” var derken, “bir madde var, bir de bunun üstü var” şeklini anlamayalım!

Madde, bizim algılama organlarımıza göre varsaydığımız yapı! Fakat, bir de bunun bir “Üst Boyut”u var!..

Bu “üst boyut”u, bugüne kadar algılamamış, hatta üzerinde bile düşünmemiş olduğumuz için, direkt olarak anlatmam mümkün değil!

Bunu misal yollu anlatmaya çalışayım…

Şimdi, bir insanın vücudunu, bedenini ele alalım…

Bu bedende trilyonlarca hücre var. Bu hücreleri biz bugün, çok yüksek büyütme kapasitesi olan mikroskoplarla görebiliyoruz. Esasında vücudumuzdaki bu hücrelerin milyarlarcasının faaliyetinden haberimiz yok. Farkında bile değiliz…

O hücreler ne yapıyor? Ne tür ilişkiler içinde? Nasıl yaşıyor, nasıl ölüyor? Yerine yenileri nasıl meydana geliyor? Bunların hiçbirinden haberdar değiliz…

O hücrelerin her biri, belli bir canlılık ve kendi yapısal özelliği içinde de bir faaliyet hâlinde. Ama, dediğim gibi, biz bunun farkında değiliz!

Trilyonlarca hücreden meydana gelmiş beden, aslında tek bir hücreden oluşmuş!.. Bu tek hücrede mevcut kromozomlardaki genler, sayısız bilgileri ihtiva ediyor. Bu sayısız bilgileri ihtiva eden genlerin önerdiği doğrultuda hücreler çoğalmaya başlıyor. Değişik bileşimlerle, terkiplerle bir böbreği, bir karaciğeri, bir mideyi, kalbi, beyni meydana getiriyor!

Tümüyle apayrı görevler yapan organlar, o tek hücreden meydana gelme! Her bir organın da kendine has bir bilinci, bir görevi ve bir çalışma sistemi var.

Ama, biz dışarıdan baktığımız zaman, “insan bedeni” diyoruz ve bunu, bir tek yapı olarak ele alıp değerlendiriyoruz.

Nasıl ki, biz hücreleri göremiyorsak, kendi algılama boyutumuzda ve kendi algılama araçlarımız olan organlarımızla, bedendeki bu faaliyetleri değerlendiremiyorsak; kütlesel bir isimle, karaciğer, kalp, böbrek gibi tanımlamalarla kaba bir biçimde olaya yaklaşıyorsak; şimdi bunun aynını bir “üst boyut”ta ele almaya çalışalım…

Tüm galaksiyi, yaklaşık dört yüz milyar yıldızdan oluşan galaksiyi bir beden olarak ele alalım… Bu galaktik bedenin hücreleri gibi düşünelim yıldızları! Galaktik bedenin organları veya hücreleri gibi…

Nasıl ki, karaciğerin kendine has bir yapısı, bir çalışma sistemi, bir kendi bilinci, organik bilinci ve bu bilinçle yaptığı bir görevi varsa; aynı biçimde galaktik bedenin de organları veya hücreleri gibi olan yıldızların canlılığı söz konusudur…

Eğer uzaydan, belli bir mesafeden Dünya’ya bakarsanız, Dünya’nın üstünde doğru dürüst, ne bitkileri, ne hayvanları ve ne de insanları görürsünüz! Dünya, tek başına bir kütledir.

Ama, Dünya üzerinde bir insanlık âlemi var, hayvanlar âlemi var, sayısız nebatlar var. Bunlar da kendi içlerinde sayısız türe ayrılırlar. Herbirinin kendine has bir özelliği vardır.

İşte galaktik yapı da, aynı şekilde dışarıdan bakıldığı zaman, bir beden, bir birim, bir kişilik hüviyetiyle var olan bir yapıdır!

Bu galaktik yapı, bizim “Samanyolu” adını verdiğimiz, batının İngilizcede “Milkyway” diye adlandırdığı galaktik yapı, gerçekte bir canlı birimdir, bir canlı varlıktır… Ancak, bir başka galaktik bilinç tarafından, bu galaktik yapı, bir canlı birim, bir canlı yapı olarak algılanır; bizim yapımız tarafından değil…

İnsanlık denen yapının bilinci olduğu gibi; aynen Dünya’nın da kendine has bir bilinci vardır. Dünya ismi ile işaret ettiğimiz bu planetin de kendine özgü bir şuuru vardır!..

Dünya’nın bir şuuru olduğu gibi, Güneş’in de bir şuuru vardır!.. Güneş’in bir şuuru olduğu gibi, galaksinin de bir şuuru vardır!

Bu galaktik bilinç indînde Güneş’in bilinci, bizim yapımızın şuuru yanında bir hücremizin bilinci mesabesindedir. Galaktik yapı, aynen bir insanın bilinci gibi, evren içinde bir bilinç sahibi birim olarak mevcuttur! Ve böylece milyarlarla galaktik birimler mevcuttur!..

Burçlar denen takımyıldızların da bir şuuru ve kişiliği vardır… Muhyiddini Arabî, “Fütûhat-ı Mekkiye” isimli kitabında, bu bilinç varlıklardan burçlarda yerleşik melekler diye söz etmiştir.

Evrende milyarlarla galaksi var, diyoruz ya! Aslında bunun anlamı, evrende galaktik boyutlarda mevcut, milyarlarla birim var demektir!..

Bizim yapımıza göre, bize oranla bir hücrenin bilinci ne düzeydeyse; galaktik bedene, galaktik kişiliğe nispetle de, Güneş’in bilinci odur. Galaktik birime, benliğe göre bir yıldızın, bir Güneş’in şuuru ne ise, dedik…

Şimdi o Güneş’in yanında Dünya’nın, Dünya’nın üzerinde bir birimin yerini düşünün!.. Hafsalanız acaba alabiliyor mu?

Bir yıldızın yanında bir insanın yerini; ve de o yıldızın, galaktik beden boyutunda yerini… Bunu anlatabilmek çok güç!..

Çünkü biz, beş duyu dediğimiz yalnızca kesitsel algılama organlarıyla ve yardımcı araçlarla hep “madde altı”na girdik; “madde altı” dediğimiz enerjiye giden boyutta mikrokozmosa gittik, ama makrokozmosu hiçbir zaman değerlendiremedik…

Neye benzer bu?..

Bir hücrenin çekirdeğinden veya bir kromozomdan, insan bedenine bakmaya benzer!

Bir hücrenin çekirdeğindeki bir gen, bu bedene, bu bilince, bu ana yapıya bakabilir mi? Hayır!..

O gene göre, bir organı dahi idrak etmek, hafsalasına sığdırmak mümkün değildir! O hücre çekirdeğini kapsayan mevcut stoplazma, sonsuz bir deniz gibi görünür, o “gen”e!..

Biz de diyoruz ki;

“Bizim yaşadığımız gezegenle, falanca gezegen ile falanca yıldız arasında boşluk var, hava var(!)”… “Boşluk” kelimesi boş!..

Burayı çok iyi anlamaya çalışalım!..

Daha önceki konuşmalarımızda dedik ki:

Her şey atomlardan oluşmuş bir yapı ve aslında biz, bileşik bir kütleyiz. Benim vücudum da atomlardan oluşmuş, bir başka madde de…

İşte bu nedenle, biz eğer bu gerçeği fark edebilecek bir ilme sahipsek, algılarız ki atom boyutunda bileşik bir kütleyiz.

İşte bu “bileşik bir kütleyiz” realitesi, bir alt boyuta, atom boyutuna indiğimiz zaman, “yıldızlar arası boşluk” kavramını ortadan kaldırıyor… Bir tümel yapıyı, bir tekil yapıyı fark ettiriyor bize, atom boyutu itibarıyla galaktik boyutta!..

Biz, kopuk kopuk, birbirlerinden ayrı yıldızlar tasavvur ediyoruz ya, gözbebeğinin verilerine GÖRE… Bir yıldız burada, bir diğeri bilmem kaç ışık yılı ötede, diyerek!.. Oysa gerçekte, şu bedende hücreler birbirinden ne kadar uzaksa, bunu üst boyuta aktardığımız zaman fark ederiz ki, galaktik boyutta da, o yıldızlar birbirlerinden o kadar uzaklıkta!..

İki yıldızın arasındaki boşluk, esasında boşluk değil, doluluk!..

Ama biz, bu doluluğu gerek ilmimiz, gerekse algılama araçlarımız kısıtlı olduğu için yeterince değerlendiremiyoruz; ve onun için de, o muhteşem dev galaktik bedeni fark edemiyoruz; ve elbette, o galaktik bedendeki mevcut bilinci de!

Nasıl, şu bedende mevcut bir benlik kavramı ve bilinç mevcutsa, bu bedendeki benlik ve bilinç gibi, o galaktik bedende de bir benlik ve bilinç var; her ne kadar genelde algılayamıyorsak da!..

Diyoruz ki…

Evrende, bir yerel gökadalar grubu içindeki Samanyolu’nun dış çeperinde, kenarda kıyıda bir yerdeyiz… Otuza yakın galaksi var civarımızda bizim! İşte bu otuza yakın galaksi, esasında, otuza yakın, “Bilinçli Galaktik Varlık”tır! Belki de bir aile!!!

O otuza yakın galaktik bilinç varlığın bir tanesinin bedenindeki bir “hücre” bile değiliz biz!.. Belki bir hücre, Güneş!.. Biz, o Güneş Sisteminin uydularından birinin üzerindeki milyarlarla insandan bir tanesiyiz!..

İşte, din terminolojisinde, “melek” kelimesi ile kastedilen varlıkların bir türü de bu galaktik boyutlardaki “Ruh”tur, galaktik şuurdur, galaktik bilinçtir…

Nitekim geçmiş öze ermişlerden birisi diyor ki:

“Biz, öyle bir melek tespit ettik, öyle bir varlık tespit ettik ki, O’nun bizden haberi bile yok!.. Bizim varlığımızdan haberi bile yok!”

Onun büyüklüğünü de çeşitli misallerle anlatmaya çalışıyor… Detayına girmeyeceğim.

Tıpkı bizim boyutlarda olduğu gibi… Bizim bedenimizin herhangi bir yerindeki hücrenin beynimizden, beynimizdeki bilinçten haberi olmayışı gibi; beynimizin ve beynimizdeki şuurun da o hücreden haberi yok!.. O hücre, vücutta doğuyor, büyüyor, gelişiyor, çoğalıyor, ölüp gidiyor.

İşte bu yapıyı “üst madde” adını vererek anlatmaya çalışıyoruz.

Zira her boyut, kendi yapısının varlıklarına veya algılayıcılarına göre “madde”dir!.. Tıpkı rüya içinde yaşarken, rüyada geçen olay ve yapıların bize maddeymişcesine gelmesi gibi!

Varlık skalasını 100 cm’lik bir cetvel gibi ele alırsak, salt enerji dediğimiz noktayı sıfır noktası olarak kabul edersek, daha sonra, kuantları, kuarkları, iyonları, atomları, molekülleri, hücreleri, algıladığımız maddeyi, 50 cm’ye doğru böyle yer yer koyarsak; içinde bulunduğumuz ve bize göre madde kabul ettiğimiz bu boyut, eğer 50 cm’de yer alırsa; bunun daha ötesinde ise evrensel boyutlara doğru, makrokozmosa doğru sayısız varlıklar vardır.

Biz, o varlıkların yanında, “hiç” hükmündeyiz!

O varlıkların “sonsuz-sınırsız”mışcasına değerlendirebileceğimiz yapısını, hafsalamıza sığdırmamıza imkân yok!..

Ancak, bunu fark etmek ve düşünmek de zorundayız!..

Eğer varlığı gerçek şekliyle tanımak istiyorsak, hafsalamızı zorlamak ve bu gerçeklerin farkına varmak; en azından bunları bilmek zorundayız!

Nasıl, atomdan hücreye, hücreden bedene bir sıralama mevcutsa; her biri bir diğerinin içinde milyarlarca defa küçük, ama kendi yapısına ve varlığına göre bilinçli ise… İşte aynı biçimde bizim, yanında milyarda bir veya trilyonda bir oranında kaldığımız ana dev yapılar da mevcuttur!..

Biz, o bedenlerin içinde ise bir “hiç” mesabesindeyiz…

Galaksi adını verdiğimiz varlığın, bilinçli bir birim, belli bir yaşamı olan, bir bedeni olan bir canlı tür olduğunu fark etmeye çalışalım!..

Bizim yaşadığımız Dünya ve bu dünyanın devamı olan, “Âhiret” adı takılan, ölüm ötesi yaşam platformu… Cehennem veya Cennet hep o bedenin içinde bir organ!.. Belki bir organ bile değil!..

Büyüklüğünü, ihtişamını, azametini anlatmaya çalıştığım galaktik büyüğümüz; kâinattaki milyarlarla bu tür birimden bir tanesi!.. Galaksimizin dâhil olduğu evrenin bu köşesindeki otuz kişilik grup veya aileye mensup biri!.. Neyi konuşuyor, neyi tartışıyor, neyi düşünüyorlar?.. Bunlardan bîhaberiz!..

Bedende bir hücre; galakside bir Güneş sistemi!..

Ne hücrenin şuurundan, yapısal özelliklerinden, duygularından haberdarız!.. Ne de “Güneş’in Ruh”undan!..

Peki, bunlardan tüm insanlar bîhaber olarak mı geçip gidiyor?

Hayır!..

İşte, işin püf noktalarından, öz noktalarından biri burası…

Ana yapı ne kadar küçülürse küçülsün veya ne kadar büyürse büyüsün, ister mikrokozmosa inelim, gen boyutuna gidelim, bakteri boyutuna gidelim, muon, kuanta boyutuna inelim… İster Güneş veya sair yıldızlar boyutuna çıkalım, galaktik birim, galaktik varlık boyutuna çıkalım…

Hepsinin, “Öz”ü ve “Zât”ı itibarıyla, “holografik” esasa göre aynı varlık ve aynı cevherden meydana gelmesi nedeniyle; skalanın herhangi bir boyutundaki birim, “Öz”üne, “Zât”ına doğru bir yolculuğa çıkabilirse; veya bir diğer ifadeyle, “Zât”ına doğru bir sıçrama yapabilirse, o Nokta’da, kendisinden sayısız defa mikro veya sayısız defa makro plandaki birimlerle iletişim kurabilir!

Bu iletişim, Zâtî iletişimdir… Ama bunun için de kişinin ilk önce kendi Zât’ını bilmesi gerekir…

Kendi Zât’ını bilmekten murat nedir?

Önce, kendi bilincini, bulunduğu boyutun bir bilinci olma kaydından soyutlayacak, bu blokajdan kurtulacak! Şartlanmalar, değer yargıları, duygular, birimsel kabuller gibi tüm hâllerden uzaklaşacak! Bilincini arındıracak!

Çünkü, evren, kâinat biliyoruz ki, sonsuz-sınırsız Tek‘in ilminden hâsıl olmuş bir yapı… Bu yapıda Evrensel Öz, Zât, İlim; her noktada ve zerrede mevcuttur!..

Dolayısıyla, sizin gerçek “Öz Şuurunuz”, Öz‘ünüz, Zât‘ınız, mikro plandaki veya makro plandaki, bir atom şuuru veya galaktik bilinçle aynıdır…

Ama bir bedende, onun şartları içinde oluşmuş “bilinç” olması nedeniyle, çeşitli var kabullerle, varsayımlarla, gerçekten kopmuş, kalıplanmış, bedenlenmiş, bloke olmuş ve “birimsel bilinç” hâline gelmiştir…

Oysa, bilinç dediğimiz şey, eni boyu, ağırlığı, şekli olan bir şey değildir!

Bilincin sınırları, kayıtları, blokajı kendisine yüklenen yanlış bilgilerle meydana gelir.

Bilinç, bu yanlış bilgilerden arındığı oranda da, mikro ve makro plandaki varlıklarla, Zâtî boyuttan iletişim kurabilecek hâle gelir.

Bizim altımızda, yani bizim altımızda derken; maddeden hücreye, atoma doğru giden boyutta, çeşitli varlıklar var olduğu gibi; bizim, içinde sanki bir hücre gibi kaldığımız sayısız çeşitlilikte varlıklar da mevcuttur; ve onlarla iletişim kurma imkânı dahi bazı kişiler için mevcuttur…

Belki bu anlatmaya çalıştıklarım, hafsalanızın alamayacağı boyutlarda bir konu ama, bu bir gerçektir!.. Ve bilinmelidir!..

Dünya’yı, evreni, her şeyi, sadece bu gördüğümüz, algıladığımız, var kabul ettiğimiz maddeden ibaret kabul etmek, son derece büyük bir gaflettir! “Koza”lılığın oluşturduğu bir fikirdir!..

Beş duyu verilerinin oluşturduğu, kesitsel değerlerden bilincimizi arındırıp, gerçek boyutlarıyla âlemleri ve âlemlerdeki varlıkları tespit etmek zorundayız!

Kelimede; kelimenin şeklinde, isimlerde kalmayalım!

Bilelim ki, şuurumuzu örten, bilincimizi örten, en büyük perdeler; kelimeler, kelimelerin sûretleri, o kelimelerin hayalimizde meydana getirdiği imajlardır!.. Biz o imajları gerçek sanarak, onların ardındaki mutlak gerçeklerden perdeli yaşıyoruz.

Ondan sonra, dünyamız daralıyor, basıyor üstümüze!

Bütün davamız; yedik içtik, aldık verdik!.. Niye verdik, niye alamadık?.. Neden kaybettik?..

Bunların hepsi, bu Dünya’da olup biten şeyler ve maddenin dar, ilkel değerleridir…

Biliyoruz ki, çok kısa bir süre sonra, şu madde kabul ettiğimiz ortamdan geçip gideceğiz… Ve, oranın zaman boyutu az önce de açıklamaya çalıştığım gibi milyonlarla, yüz milyonlarla seneleri içine alır.

Maalesef o boyutun varlıklarından da üç beş kelimeyle söz ediliyor!..

Melek” ismiyle geçiştirilen çok büyük varlıklar mevcut o boyutta! Mikro boyutta var olan melekler gibi, çok büyük kuvvetlere sahip makro boyutta yaşayan canlılar da var!.. Ama hep, tek bir “melek” kelimesi ile bahsedilip geçilmiş! Oysa bunlar, hep yüksek bilinç düzeyindeki varlıklar…

Eğer biz bugün, bunları fark edemezsek, yarın hiç anlamayacağız!.. Görüp geçeceğiz; ama ne olduğunu hiç bilemeyeceğiz!

Bu bedende, nasıl hiç görevi olmayan bir varlık, bir birim yoksa; her organın, her hücrenin, her birimin nasıl belli bir vazifesi varsa; beynin ürettiği mikrodalga bedenin de belli bir görevi, şuuru; bilincin de belli bir görevi vardır. İşte makro planda da böylesine şuurlu, bilinçli varlıklar ve onların ifa ettiği görevler mevcuttur…

Ne diyoruz…

Güneş, Samanyolu’nda bir turunu, 255 milyon senede tamamlıyor… Güneş var oldu olalı, bugüne kadar, ancak sekiz tur atmış merkez çevresinde, yani 8 yaşında… Biz o galaktik bedenin, merkezinden 32 bin ışık yılı mesafedeyiz!

32 bin ışık yılı ne demek?.. Saniyede 300 bin km… 300 bini 60 ile çarp, dakikasını; 60 ile çarp, saatini; 24 ile çarp, gününü bul!.. 365 ile çarp, neticede çıkan ışık yılı… 32 bin ışık yılı mesafedeyiz, merkezden!..

Düşünün ki o galaktik bedenin kalbi, galaksinin merkezi ise, biz tepesindeki bir hücrenin içindeki bir elektronuz belki de!

Bu galaktik varlığın boyutlarını hafsalanızda canlandırabiliyor musunuz?.. Hiç sanmıyorum!..

Böyle milyarlarla galaktik dünya… Son bir sene, bir buçuk sene içinde yapılan araştırmalara göre yeni bir galaksinin doğuşu tespit edildi.

Yani, doğan, büyüyen sonra da dönüşen galaktik birimler mevcut. Nasıl insan doğuyor, büyüyor, ölüyor; hücre doğuyor, büyüyor, ölüyorsa, aynen galaktik birimler de doğuyor, büyüyor, ölüyor…

Ama bilinç boyutu itibarıyla “yok” olmuyorlar! Bilinçler yaşam boyutlarını değiştiriyor sadece!

Öyleyse, dünyanın dar sınırları içinde, kazandığına sevinip, kaybettiğine üzülüp, gördüğün rüyadan uyandığın andaki hâl gibi, yaşadığın günü boşa geçirme!.. Çok güzel bir rüya görürsün, uyandığında “vah vah ne güzel rüyaydı” dersin… Elinde ne kalmış?..

Aynı şekilde, bu dünyadan gittikten sonra da, o geçtiğin boyutta, “Dünya şöyleydi, dünya böyleydi, şuna sahiptim, buna sahiptim, şu vardı şu yoktu”nun derdine tasasına düşeceksin; o ortama göre belli bir hazırlığın yoksa, çok büyük sıkıntılara, azaplara da maruz kalacaksın!..MESELA; her zaman bu düşüncenin arkasındayım ruh beden içerisinde tatmin olmayıp ızdırap içinde ise kendine gelemez, ruh ne zaman memnun olursa o zaman kazanır.

Zira o içine girdiğin boyutun yaşam şartları senin bugünkü ortamına hiç benzemeyecek! Bunun misali rüyadır…

Rüya âleminde sen hep varsın; karşında çeşitli varlıklar var. Rüya âleminde bu bedenin kâh parçalanır, kâh bozulur; eni boyu değişir, deforme olur, sonra bir anda eski hâline girer, fakat asla ortadan yok olmaz!..

Rüyada bedene ne olursa olsun, senin “benlik” bilincine hiçbir şey olmaz!.. Çünkü rüyada gördüğün beden, ruh türünden bir bedendir; ve ruh cüzlerden oluşmamıştır; parçalanmaz da!

Aynı şekilde, ölüm ötesi yaşamda da, nelerle karşılaşırsan karşılaş, ne büyük azaplar veya zevkler yaşarsan yaşa, benlik bilincin ve ruhun hiçbir zaman yok olup kaybolmayacak!..

Ama, bu benlik bilincinin ve ruhunun kapasitesi ne olacak?..

O benlik bilincinin kapasitesini ve ruhunun kuvvetini şu anda Dünya’da yaşarken ne düzeye getirebilirsen, artık sonsuza dek öylece kalacak!

Bu Dünya’da idrak edemediğin şeyleri daha sonra idrak etmen mümkün değil!..

Bu Dünya’da elde edemediğin ruh kuvvetini, daha sonra orada elde etmen veya geri dönüp telâfi etmen kesinlikle mümkün değil!..

Anlayamadığın, değerlendiremediğin, hafsalanın alamadığı şeyleri daha sonra değerlendirebilmen, alabilmen, hafsalana sığdırabilmen mümkün değil! Bunun açıklamasını da birçok defa yaptım. Burada detayına girmeyeceğim.

Esas anlatmak istediğim konu şu…

Bilelim ki biz, yalnızca mikrokozmosun makrosu değil, aynı zamanda makro varlıkların da mikrokozmosundayız!.. Canlı şuurlu öyle makro varlıklar ki bizim yaşadığımız sistemlerden haberleri bile yok, çoğunun!..

Bunu bakın, dinde, Allâh Rasûlü nasıl söylüyor:

“Allâh’a yakîn sahibi birtakım melekler var ki, onlar Dünya’nın ve insanın varoluşundan bile haberdar değillerdir.”

Tıpkı, senin, vücudundaki hücrelerin doğuşundan, büyüyüşünden, çoğalışından ve yok oluşundan haberdar olmadığın gibi…

Eğer biz, bu dünya yaşamında bilincimizi genişletip, hafsalamızı genişletip, hatta bunların ötesinde Zât boyutunda kendimizi tanımak suretiyle, bu yüce varlıklarla iletişim kurup evrensel gerçeklere vukuf elde edemezsek, “ölüm” dediğimiz olayla birlikte yeni birtakım özelliklere kavuşarak o boyutu değerlendirebilmemiz asla mümkün olamayacaktır!

İşte bu yüzdendir ki, şu dünya hayatını yaşarken, yarın zaten zorunlu olarak bırakıp gideceğimiz şeylerin kavgasıyla, derdiyle, sıkıntısıyla, üzüntüsüyle günümüzü boşa harcamayalım!..

Malımızı, mülkümüzü, çocuğumuzu, her şeyimizi burada bırakıp gideceğiz başka bir âleme…

Üstelik o âlemin değer yargıları buradakilerden son derece farklı, apayrı!..

Senin yapına göre bir hücre ne ifade ediyorsa; o galaktik varlığa göre Güneş sistemi ne ifade ediyorsa; gittiğin ortamda da, şu Dünya ve Dünya’nın içinde olan her şey onu ifade ediyor!.. Tıpkı, uykudan uyanan bir insana, rüyada gördüklerinin bir şey ifade etmemesi gibi…

Öyleyse, bunları anlamaya çalışalım, idrak etmeye çalışalım… Aksi takdirde;

“Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)!..” (17.İsra’: 72)

Hükmü, bizim için geçerli duruma gelecektir.

Elbette burada bahsi geçen “körlük” gözlerin değil, “basîretlerin” yani algılama ve değerlendirme kapasitelerinin yetersizliği anlamına gelen “manevî” körlüktür.

“Kör”lükten kurtulmanın da yegâne yolu, önce bilincimizi, gereksiz ve yanlış bilgilerden arındırmaktır.

Bu gereksiz ve yanlış bilgilerden bilincimizi arındırıp, o gerçekleri idrak edemezsek; o gerçeklerin gerektirdiği biçimdeki yaşam düzenine giremezsek, bilincimizi, yarın bizim için hiçbir şey ifade etmeyecek şeylerle harcarsak, doldurursak, bloke ederek perdelersek, ölümden sonra bu perdelerden asla ve asla kurtulamayacağız…

Onun için de, Hz. Muhammed (aleyhisselâm) diyor ki:

“Kişi ne hâl ile yaşarsa o hâl ile ölür. Ne hâl ile boyut değiştirirse, o hâl ile yaşamına devam eder.”

Dünya’da yaşarken, bu gerçek değerleri, bu gerçek âlemleri anlayıp kavrayalım; veya hiç olmazsa o âlemleri kavrayabilecek hâle gelelim ki orada bu nimetten ebediyen mahrum kalmayalım… Bunu yapamazsak çok yazık olacak!..

Öyleyse, konuyu özetlemeye çalışayım:

Biz, sanki bir ara boyutta yaşıyoruz! Enerjiden bulunduğumuz madde boyutuna kadar olan boyut katmanları ve bizim bulunduğumuz noktadan evrensel büyüklüklere kadar uzanan boyutsal katmanlar…

Her boyutun kendine has birimleri, o birimleri değerlendiren algılama sistemleri; ve bu algılama sistemlerinin değerlendirmesine göre var olan kendi madde boyutları…

Hücre boyutu, hücrenin kendine göre var olan madde boyutu…

Atomun kendi şuuruna göre var olan madde boyutu…

Bedenin ve beynin algılama sistemlerine göre var olan algılama boyutu… Galaktik birimin, algılama sistemine göre var olan madde boyutu…

Bunun ötesindeki algılayamadığımız sayısız katmanlar boyutu!..

Ama, özü itibarıyla, orijini itibarıyla hepsinde mevcut olan bilinç, Tek bir “NEFS”ten geliyor! Tasavvufta, hüviyetine “İnsan-ı Kâmil”; bilincine de “Akl-ı Evvel” denmiş…

İşte biz, bulunduğumuz yeri, yapımızı, makro veya mikro plandaki âlemleri ve bunlarla olan ilişki şeklimizi çok iyi anlamak zorundayız…

Ya bunu yapacak, ya da bunu yapamadan giden milyarlar gibi bu dünyadan geçip gideceğiz. Görenler, bunları göremeyenlere bakıp, “Biri daha gitti!..” diyecekler… Onlar bize bakıp belki de, “Vah!..” bile demeyecekler! Daldan bir yaprağın kopması size göre neyse; o gerçekleri idrak eden, o âlemleri yaşayanlara göre de bir birimin dünyadan gitmesi odur.

Öyleyse, şu dünyayı boşa geçirmeyelim!.. İlme sarılalım!.. Bilincimizi ilim ile, şartlanmalardan, değer yargılarından ve bu değer yargılarının getirdiği duygulardan arındırıp, blokajdan ve sınırlarından kurtulup, “sınırsız bilinçli” varlık olmaya çalışalım!..

Umarım ki, bu, bize kolaylaştırılmıştır…

Bu bölümde, dünya bilincine göre “üst madde” adını verdiğim makro varlıklara bakış açımızdan söz etmeye çalıştım.

Bu bölümde, “Melekût” âlemine bir başka anlatımla dikkatleri çekmek istedim…

Şimdi de “Ceberût” âlemine bir pencere açmaya çalışacağım ÖZ’ÜN SEYRİ ve TEK’İN TAKDİRİ bölümleriyle…

Evet, bundan sonra bilincin arınması, “nefs”in “saf”laşması hâlinde, “Zât”ın ilim sıfatıyla varlığı değerlendirme hâlinden bize ihsan olunan ilim nispetinde bir şeyler açıklamaya gayret edeceğim…

BEN;sakaleyn makamının bilincine ererek vermiş olduğum bilgilerden çok emin olarak yazdım, mantığa ve akla yatmayan şeyler bizim değildir.Kuranı kerim azim ün şanı ezbere hafızları tedavi ettim ve hepsine sorduğumda hep aynı cevaplarla karşılaştım, kurandan nasıl güç alıyorsunuz dedim bana cevap olarak ne gücü diye şaşkınlıkla baktılar.Burada çok önemli bir mevzuya değiniyorum değerli din kardeşlerim kuranı ezberlemekten ziyade onu yaşayıp anlattıklarını anlıyarak hayat akışımıza aksettirmek en büyük güçtür.HÜSEYİN GÜLHAN olarak diyorum ki; bedenimdeki ruh öğrenmiş olduklarımı harfiyen uygulayarak ALLAHIN muhakkak kendine yakın olana samimi davranarak seçilmişler diye bir merhale oluşturduğu kesindir.Nasıl oluyor diye aklımız karışmasın; insan ne olursa olsun ne günah işlerse işlesin RABBİM o insanın ruhunu sevdiyse kimse yargılayamaz yeter ki; kendimizi kabullendirelim yeter.

Ruh konusunu incelemeye devam ediyorum.
Bu blogda Ruhi yapının özelliklerini ele alalım diyorum. Konuyu daha iyi anlayabilmemiz için Allah’ın esmalarından olan En-NÛR isminin manasını bilmemiz zorunlu olacaktır isterseniz önce kısaca bu ismin anlamını görelim.
Nûr; Kendisi ile açığa çıkan, başkasını açığa çıkarandır. Işık anlamına da kullanılır ancak nur ışığın kendisi değil gücünün yerine getirdiği işlev yönündendir. Kişideki Nûr; O kişide açığa çıkan özelliklerin çıkış sebebidir, kaynağıdır. Doğal olarak ta kişiden kişiye farklı oranlarda tecelli eder. Kendisinde ki Nûr gücü kişinin, algılaması, yeteneklerini kullanması tüm ilimlere vakıf olabilmesi ile orantılı olarak açığa çıkar. Bilinmeyenlerin, anlaşılmayanların, karanlıkların gerçek manalarının açığa çıkmasını sağlayan gücün adıdır
Rûh’un özellikleri;
1 – Rûh, Nur esması ile açığa çıkar. Ona tutku seviyesinde bağımlıdır. Kişinin yaratılış kapasitesine göre bu Nûr’dan yararlanır. Yararlanmanın bedensel olanından ayrıldığı farklılıklar;
a) Ruhani yararlanma Nûranîdir. Ancak Nûr ile ilişki kurar. Bedensel ise duyu organlarının algılamasına bağımlıdır. Örnek vermek gerekirse; Kişi, gözle görülen eşyayla ilgi kurup, mesela dilin bala dokunması ile Balın tatlılığının zevkini duyar. Rûhun ise balın tatlılığını madde yönünden değil mana ve hakikat yönünden hisseder.
b) Ruhi algılamada birleşmek, ilişki kurmak şart değildir. Bedensel algılamada ise o şeyle duyu organları ile iletişim zorunludur.
c) Ruhsal algılama için belirli organlara ihtiyaç yoktur. Bütün varlığı ile her istediğini algılar. Beden ise duyu organlarına muhtaçtır.
d) Ruhun algılaması tüm varlığı ile olacağı gibi farklı organların algılamalarını kullanarak farklı algılama yapabilir. Mesela Göz balı gördüğünde Beden sadece obje olarak algıladığı halde ruh tat olarak ta algılar.
2 – Rûh’un ikinci özelliği saflığı, temizliği, duruluğudur. Rûh, Gönül şenliği içinde bulunmak, sakinlik için yaratılmıştır. Bu safa, zevk alma hali iki şekilde gerçekleşir;
a) Hissi olarak: En temiz en saf olan Nûr olduğuna göre Rûh’un tamamı temizlik, duruluk, saflık üzerindedir.
b) Manevi olarak ise maddesel ve ruhsal tüm hakikat bilgilerine sahip olmaktır. Şöyle ki; Yaratan Allah’ı bilme noktasında,
canlı ile cansız, konuşanla konuşmayan arasında fark yoktur. Allah hangi kuluna isterse onun Batıni durumunu da zahire çevirerek Rabbini bilmesini sağlar. Rûh’un istediği bu Rabbini bilme marifetidir.
3 – Rûh’un bir özelliği de ayırt etme, seçme özelliğidir. Bu özellik Nûr esmasının manasına bağımlıdır. Eşyanın hakikatini görme algılama bu Nûr yapısı sayesinde oluşur. Zihin kullanılmadan hakikat üzerinde ayırt edebilir. Bu seçme, ayırt etmeyi gerçekleştirmek için öğrenmeye eğitime, ihtiyaç duymaz. O şeyi görmek, ya da sesini duymak, sözünü işitmekle mümkündür. Bu durumda onun tüm özellikleri, başlangıcı, sonucu, nereye gittiği niçin yaratıldığı, rahatlıkla bilinir ve diğer eşyadan ayırt edilir. Fakat Rûh’lar bu ayırt edebilme seçme gücü bakımından farklıdırlar.
4 – Rûh’un algılama işlevi basiret özelliği ile gerçekleşir. Basiret; kişinin anlama ve kavrama işlevini kalp gözü ile, tüm rûhi varlığıyla hakikati algılama özelliğidir. Bedensel algılama şekli ise tek tek görme, dokunma, tatma, işitme, koklama duyuları yine basireti kullanarak algılar ama bu çok sınırlı bir algılayıştır sadece ait olduğu organa aittir.
Bu özellik; İnsanın Rûh’u ile kişiliği uyum içinde iseler, Rûh kendisine ait bu kapsamlı basiret gücünü bedenin güçlerine yardım şeklinde destekler. Mesela kişi artık sadece gözü ile görmez, tüm bedeniyle görme konumuna geçebilir.
5 – Rûh’un bir özelliği de her an uyanık haldedir. Uyanıklık denince bedensel anlamda anlaşılmasın, Bilgiden yoksunluk ihtimalinin ortadan kalması anlamındadır. Bu durumda ona ne bir gaflet, ne bir yanılma, ne de bir unutma söz konusu olmaz. Bilinecek olan şeyler onun katında derece derece, bölüm bölüm bilinmez. Hepsi bir defada ve bir anda bilinir. Bir defa nazar etmesi ile hepsi birden anlaşılmış olur. Herhangi başka bir şeye dikkatini yönelttiğinde diğer şeylerden de habersiz değildir. Tüm İlimler onda YARATILIŞTAN mevcuttur. sonra bu ilim onun zatına devam etmiş, aynen ruhunda devam ettiği gibi. Bu her ruh için sabittir. Ne var ki onlardaki mevcut ilimlerin miktarına göre farklılık arz eder. Ruhların bir kısmının ilmi çok bir kısmının azdır.
İlimlerden haberdar olması bakımından zatın haberdar olması ile Ruhun haberdar olması farklıdır. Daha önce söylenen gibi Rûh’un ilimleri bir an da, bir defada var olduğu halde kişinin beden olarak İlme bilgiye sahip olabilmesi derece derece, aşama aşamadır. Beden Rûh’a ait ilimlere güç yetirmesi, kapasitesi söz konusu bile olamaz.
6 – Rûh, yayılma sirayet etme, nüfuz etme gücüne sahiptir. Radyo dalgaları gibi her türlü maddenin içinden geçebilir. Bu konuda hiçbir engel tanımaz. Rûh ile kişiliğin uyum içinde olması halinde 4 ncü özellikte olduğu gibi madde bedene destek olarak bu gücünden onunda yararlanmasını sağlayabilir. ( Tayy-i Mekan olayı)
7 – Rûh’un bir özelliği de, madde ile ilgili acı, üzüntü verici şeyleri hissetmemesidir. Mesela açlık, susuzluk, sıcaklık, soğukluk ve benzeri şeyleri duymaz. Ruh Maddenin içinden geçerken de bunlardan hiç birinin zarar ve acılarını, üzüntülerini duymaz.
Bahsettiğimiz bu özellikler, bütün ruhlarda mevcuttur. Sadece farklı seviyelerdedir.

BEYİN-RUH İLİŞKİSİ
Burada bir noktayı açıklığa kavuşturalım…

Beyin-ruh ilişkisinde, daha önceki açıklamalarımda; beynin, 120. günden itibaren kişinin kendi dalgasal bedenini meydana getirdiğini; bu dalgasal yapının, beyindeki tüm özellikler ve kuvvetlerle yüklenmiş olduğunu; ve bu ruhun bedenden ayrılacağını, anlatmıştım. Ancak, açıklamadığım bir husus vardı, o da şu…

Beyin ile ruh arasındaki karşılıklı ilişki!..

Beyin, enerjiyi üretiyor, dalgasal bedene yüklüyor. Fakat, öte yandan, ruh da kendisindeki bu güçle, beyni takviye ederek kişinin hayatiyetini devam ettiriyor!..

Şayet ruh, bedenden ayrıldığında, herhangi bir sebeple geri dönmezse, beyin bu enerjiden yoksun kaldığı için, hayatiyeti de son buluyor; ve ölüm dediğimiz olay gerçekleşiyor. Ruhun, bedenle bağlantısının kopması denen olay meydana geliyor.

Yani, beyin bir taraftan kendi ruhunu üretip, meydana getirip, ona belli enerjiyi, kendisindeki özellikleri yüklerken; bu enerji, “feed back”le geri dönmek suretiyle, aynı zamanda da beynin ve vücudun enerjisini takviye ediyor.

Burada şu noktaya da dikkat ediniz…

Beynin biliyorsunuz ki, yüzde üç-beş gibi çok sınırlı bir bölümünü kullanabiliyoruz.

Şimdi buraya dikkat!..

RUHA, yani dalgasal beyne, biyolojik beynin sadece çalışan bölümü yüklenir!.. Yani, çalışan kadarı, kendi kopyası veya ikizi olan dalgasal beyni üretir!.. Dolayısıyla da kişinin ruh gücü ve ilmi, sadece beyninin çalışan bölümü kadar gerçekleşir.

Zira dalgasal beden ve dolayısıyla ışınsal beyin, biyolojik beyinden ayrıldıktan sonra, bir daha gelişme şansına sahip değildir!.. Bu yüzden de ruh kuvvetin, kapasiten, ölmeden önceki son ulaştığın beyin kapasiten olarak sâbitlenir!..

Eğer beynini geliştirebildiysen, ruhunu güçlendirdin demektir.

İşte, “kuvvetli ruh” ya da “ruhu kuvvetli” tasarruf sahibi kişiler, dediklerimizin oluşturdukları olayın sebebi de budur!..

İşte bu yüksek beyin gücüne sahip kişiler, belli görevli varlıklar üzerinde tasarruf ederek, onlara istediklerini yaptırıyorlar!.. Sadece yaptırtmak değil; onları kullanarak belli şeyleri haber alabiliyor, belli birtakım şeylere muttali olabiliyor, belli şeylere yön verebiliyor, çevresine yararlı olabiliyor!.. Zaten bu kişilerden çevreye hiçbir zaman zarar ulaşmaz!

Bunlar, hep o kişilerin beyin kapasitesine ve gücüne bağlı olaylar!..

Yani, biz, beynimizi ne derecede güçlendirebilirsek, o derecede belli güçlerin bizde ortaya çıkması söz konusu!..

Bizim, beynimizi güçlendirebilmemiz, bir diğer mânâda, Allâh’ın yeryüzündeki halifesi olarak var olmuş insanın, Allâh’ın özelliklerine yani Allâh’ın isimlerinde bahsedilen özelliklere sahip olması nedeniyle, o özellikleri ortaya koyması bahis konusu…

Bu kapasitenin gelişmesinde de elbette “ZİKİR”in çok önemli rolü var!.. “ZİKİR” konusunu daha önceki kitaplarımızda çok detaylı olarak açıkladığım için burada o konuya girmeyeceğim…

İşte senin beyninde, o Allâh isimlerinin oluşturduğu özellikler, güçler mevcut!.. Ve sen, o ilâhî özellikleri, güçleri ortaya çıkartabilirsin…

Bunun için de gerekli olan, beynin kapasitesinin artması… Beynin kapasitesinin artması için de, beynin kullanılabilen alandaki biyoelektrik enerjinin, kullanılmayan alanlara kaydırılması gerekli…

Bu da artık çok iyi bildiğimiz gibi, beyinde yapılan belli kelime tekrarları ile yani “ZİKİR” ile oluşur.

“Tenezzelül melâiketi ver ruh”

“Melâike ve Ruh, tenezzül eder…”

Bu tenezzül eden melâike ve ruh olayı üzerinde duralım biraz…

“Tenezzül”den bahsederken, az önce anlatmıştım ki;

1. İçinden – özünden şuuruna yansıyan bir fikir ya da güç kullanımı şeklinde ortaya çıkar melekî ilham… Ki tenezzülün bir yönü bu!.. Ricali Gayb’da olduğu gibi…

2. Bir yönüyle de gerçekten, bilfiil dışımızda yaşayan birimsel varlıklar, melekler olarak aramıza inişleri… Bilfiil…

Mesela, normal olarak insanların arasında dolaşan, insan sûretinde melekler vardır!.. Görünmeyen, çeşitli olaylarda vazifeli melekler vardır.

Çocuk altıncı kattan aşağı düşüyor, bir şey olmuyor!.. Akıl mantığın kavrayacağı bir olay değil!.. Evet, o anda orada görevli bir melek, onun eceli gelmediği için (takdire göre) o çocuğu düşmeden evvel tutar, yumuşak bir şekilde yere bırakır. Ve çocuğa hiçbir şey olmaz!..

Altıncı kattan düşüp de bebeğe bir şey olmaması mümkün mü?.. Bütün kemikleri kırılır ve ölür!.. Ama bu anlaşılamadığı, idrak edilemediği için halk arasında, “melekler tuttu, korudu!” denir de bilimsel olarak da buna bir çözüm getirilemez!.. Ölmeyeceği varmış, ölmedi, denir ve olay kapanır.

Rahmet melekleri ayrıdır, gazap melekleri ayrıdır vs… Şimdi, olaya şöyle bakın!..

Bir deyişe göre deprem, doğal bir olaydır!..

Bildiğimiz, depremin gerçekten doğal bir olay olduğudur… Yer altındaki yerleşme olayları, fay kırılmaları vs. birtakım olaylar…

Ne var ki aynı olaya, bir başka yönden bakarsak fark ederiz ki, bütün doğal olaylar, meleklerin iradesi ve gücü ile oluşur!..

Peki bu iki apayrı değerlendirmeyi nasıl bağdaştıracağız?..

Son bilimsel bulgulardan haberiniz varsa ve bu ilimleri din ile birleştirebildiyseniz olayı çözmek çok kolay!..

Problem, işin mahiyetini çözme noktasında… Burası gerçekten çok önemli bir husus!..

Biz, yıllar yılı, yani 1800′lerin ortalarından bu yana, 1920′lere, 30′lara kadar koyu bir maddecilik felsefesi ile şartlandığımız için olayları çözemiyoruz!.. Hâlbuki, 1920′lerden sonra, hele hele 1950′lerden sonra ortaya çıkan bilimsel bir gerçek var.

O gerçek şu!..

“Madde” diye bir şey yoktur!..

Maddenin var kabulü, ancak beş duyunun algılamasına GÖRE söz konusudur.

Beş duyu, bize maddenin varlığını gösteriyor. Gerçekte madde dediğin şey, moleküler-atomik bir yapıdır!..

Mesela, şu odayı bir milyar defa büyütme gücüne sahip olan bir elektron mikroskobunun lâmına koyarsak, aynı beynimizle, aynı göz bebeği ile yukarıdan baktığımızda, lâmda, ne senin varlığın, ne benim varlığım, ne sehpanın, ne halının, ne de masanın varlığı kalmaz!.. Burası, tek bir bileşik atomik kütle olarak gözükür, mikroskopta…

Yani, eğer algılama aracımız, gözbebeğimiz, o elektron mikroskobunun mercek kapasitesinde olsaydı; aynı beynimiz, burada insan, hayvan, nebat, maden, koltuk vs.nin varlığına değil, bu salonun salt atomik bir kütle hâlinde, tek bir yapı olduğuna hükmedecekti!..

Eğer bu, daha yüksek bir büyütme kapasitesi ile beyne ulaşsaydı, bu sefer tüm varlığı, mevcudatı, dalgalardan ibaret, kozmik ışınlardan ibaret bir yapı olarak görecekti…

Yani, varlığın aslı, orijinali; elektromanyetik dalgalardan oluşmuş, kozmik ışınlardan oluşmuş bir yapı…

Bu varlıkta esas, enerji dediğimiz öz, cevher, bilinçli olduğuna göre; bir “Kozmik Bilinç” söz konusu olduğuna göre; varlığın katlarındaki her bir yapı da bu evreni meydana getiren kozmik enerjiden meydana geldiğine göre; her bir yapıda ve birimde bir şuur, bir bilinç vardır!..

Dolayısıyla, madde adını verdiğimiz, esasında atomlardan veya onun özü olan elektromanyetik dalgalardan oluşmuş her bir yapıda da kendine özgü bir bilinç vardır.

Evrenin her boyutunda, katmanında ve yapısında, dolayısıyla biriminde, bilinç mevcut olduğuna göre…

Şimdi…

Konumuzun can damarı olması hasebiyle, “melek” bahsini biraz daha, açmak istiyorum…

“Melek” adı verilen varlık, orijini itibarıyla, mahiyeti itibarıyla kuantsal yapı, yani bir tür enerjidendir. Bu enerjinin yoğunlaşmış hâli olan yapı, atom boyutunu ve nihayet moleküler yapıyı meydana getirir. Bu moleküler yapılar da, çok büyük miktarlarda birleşerek, bizim, “madde” diye tespit ettiğimiz yapıyı meydana getirir. Maddenin özü ve cevheri olan şey, orijini itibarıyla melektir, işte bu sebeple!..

“Melek” kelimesi ile işaret edilen melk, kuvvet, güç ve de enerji olduğuna göre; enerji de, bilinçsiz, kör-sağır bir yapı olmayıp, şuurlu olduğuna göre…

İşte bu atomaltı kuantsal yapı, atomun yapısını, özünü oluşturan yapı, melek adıyla isimlendirilmiştir, eski dilde!

Şimdi sen, istersen işin madde boyutuna bakarak değerlendirme yap, “fay kırılması depreme yol açmıştır” de; ister olayın boyutsal derinliğinden değerlendirme yap, “Melekler yol açmıştır” de!..

Hiç fark etmez!.. İşleyen sistem, yapı, mekanizma aynıdır!..

Bu tanımlamaları sadece Dünya’ya has düşünmeyin… Atomun içinde derken sadece, Dünya’yı oluşturan atomlar olarak düşünmeyin!..

Evrende mevcut olan her noktada, bu ışınsal yapılar vardır ve bunlar katman katman üst yapıları oluştururlar!..

Mesela, basit dediğimiz bir yapı, enerji temelli olarak var olduğu gibi; en kompleks yapılar dahi böyledir.

Yani, her yapının özü, bu boyuttan bakıldığı zaman melekten başka bir şey değildir!..

İşte bu yüzdendir ki, evrende madde olarak algıladığımız her şeyin orijini “MELEK”tir… Ve o şeyin bir “RUH”u vardır!..

Dünya’nın da böyle bir “RUH”u mevcut, Güneş’in de; Güneş sisteminin de!.. Sayısız yıldızların da ruhları mevcut!.. Galaksilerin dahi kendine mahsus bir ruhu mevcut!.. Yani bu yıldızların “dalgasal ikizleri” onların “RUH”larıdır!..

Her yapıyı, kendisinden fevkalâde büyük olan bir üst yapının, katmanın parçası, organı; şeklinde düşünün!..

Dolayısıyla tüm galaksinin bir ruhu mevcut!.. Ayrıca galaksilerin dahi, bir ruhu mevcut!..

Hafsalaları son derece zorlayıcı bir olay bu!..

Biz, bu boyutlara gitmeyelim de şöyle düşünelim…

Yeryüzünde ve evrende mevcut olan bildiğimiz her nesne, esasında orijini, ışınsal yapısı itibarıyla, meleklerin varlığından meydana gelmiştir.

Yani, senin “Ben!..” dediğin şu bedeninin “dalgasal ikizi” olarak beyninin ürettiği bir “ruhun” var olduğu gibi; ayrıca, vücuttaki hücrelerinin, organlarının varlığı dahi meleklerin varlığından, yani atomaltı boyuttaki kuantsal yapıdan oluşan bir özü vardır!..

Hatta basit mânâda, vücudun meleklerinden söz ederiz!.. Yani, bu kuvvetlerin kendiliğinden, programları gereği olarak çalışması hâlinden söz ederiz!..

İşte, bu varlıktaki görevli ve şuurlu varlıklar, “melek” diye tavsif olunmuştur.

Bu anlatılanlar dışında, yapılar üzerinde tasarruf edebilen beyinler ve beyin güçleri söz konusudur.

İLHAM MELEKÎ Mİ, CİNNÎ Mİ?
Cinlerin de insanları etkilemesi aynı yoldandır!..

Yani, içinizde cinnî-şeytanî ilhamı bulursunuz!.. Ama elbette o ilhamın cinnî bir ilham olduğunu fark edemezsiniz!..

Dışarıdan, karşınızdan beş duyuya hitap eder şekilde size hitap etmez cinler!..

Onların mesajlarını beyninizin içinde hissedersiniz!.. Âdeta içinize girmiş hissedersiniz!..

Bu sebeple de “cinnî-şeytânî ilhamlar” konuya yabancı olanlar tarafından rahatlıkla karıştırılıp, “melekî ilham” sanılır!..

Oysa, bu melek dediğimiz sınıf, cinlerle hiç kıyasa gelmeyecek kadar çok farklı bir sınıf!..

Melek sınıfından gelen ilhamlar asla Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın tebliğ etmiş olduğu itikat sisteminden farklı olmaz; ve öğreti kesinlikle Kur’ân-ı Kerîm’e ters düşmez!.. Helali haram; haramı helal olarak değiştirmez!.. Zaman değişti bahanesiyle Kur’ân hükümlerini yürürlükten kaldırmayı önermez!.. Bu hususlara çok dikkat etmek gerekir.

Evet, Melek sınıfının içinde, bu “Ruh” dediğimiz varlık da!.. Fakat melek sınıfının içindeki sayısız daha düşük kapasiteli güçlü meleklerden ayırma gayesi ile onu, hasseten “RUH” ismi ile anıyor. Zira O, sistemdeki “Halifetullâh”tır!

Ancak bütün bu açıkladıklarımızı, her şeyden önce boyutsal olarak düşünüp idrak etmek zorundayız!..

“Dünya’nın ruhu” da, tek bir “Ruh”dur!.. Tek bir yapının, tek bir Ruhu…

“Onların hepsi, kıyamet sürecinde O’na TEK olarak gelir.” (19.Meryem: 95)

Diyor, âyeti kerîmede…

Burada önemli bir olaya işaret var!..

Zira bir “insan ruhu” vardır, bir de “insanlık ruhu” vardır!.. Bir de “Sistem’in RUHU” vardır!..

Konu derine girdikçe karışıyor ve detaylanıyor. En iyisi biz bu konuyu şimdilik daha fazla deşmeyelim…

Evet, “Ruh-u Â’zâm”ın fevkinde hiçbir şey yoktur!..

O, son noktadır!.. O, tüm varlığın Özü, aslı, hakikati olan boyut!.. O’nun ötesi diye bir şey yok!..

Gerisi, “ALLÂH’ın İLMİDİR”!..

O’nun iç dünyası, bâtını var, Ahadiyet!..

Dış dünyası var; Vâhidiyet ve de Rahmâniyet, Melikiyet, Rubûbiyet gibi dediğimiz Efâl âlemine kadar uzanan bir sıralama söz konusudur.

İnsan-ı Kâmil, Hakikat-i Muhammediye isimleriyle işaret edilen; varlığın özü olan; ve kemâlâtı Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’dan açığa çıkan varlıktır.

Boyut farkı, otomatikman bileşim farkını meydana getirir…

“Ruh-u Â’zâm” dediğim, “İnsan-ı Kâmil” dediğim varlık, özü “Zât”a dayanan Sıfat mertebesi; ve Sıfat mertebesine sahip Zât ile alâkalı…

Diğer taraftan bizim burada bahsettiklerimiz ise, bunların hep Efâl’deki, yani fiiller âlemindeki ortaya çıkış şekli ile alâkalı!..

Bunları birbirine karıştırmayalım… Bunlar tamamen apayrı olaylar…

CİNLERİ VE MELEKLERİ İNKÂR GAFLETİ
Kur’ân-ı Kerîm’de açık seçik ve uzun uzun pek çok âyetlerde anlatılan mefhumlar mevcut. “CİN” ya da “MELEK” denilen varlıklar çeşitli yönleriyle anlatılıyor. (Bu konuda en geniş bilgiyi yeni bilgilerle genişletilmiş “RUH İNSAN CİN” isimli kitabımızda bulabilirsiniz.)

Ancak günümüzde kendini beş duyu kaydından kurtaramayan kişiler; ya da farkında olmadan “CİN”lerin hükmü altına girmiş olanlar bu kelimeleri tevil ederek gerçeğinden saptırmaya çalışıyorlar.

Sizi etkileyen, yanınızdaki cinden nasıl bahsediyor Allâh Rasûlü?..

Evet, insanın yanında daima var olan “iki”liden birisi “CİN”dir, diğeri de “MELEK”. Bunlar sürekli olarak kendi yapılarının ve mânâlarının gereği olarak insanın beynine mesajlar yollar dururlar.

“CİN”den olan, genellikle kişiyi, maddeye, bedene, dünyada bırakılıp gidilecek şeylerle uğraşmaya; ölüm ötesini ciddiye almamaya sevkeder; velev ki hatırlansa, akabinde bu düşünceyi unutturacak işlere yönelmeyi telkin eder!.. Ve kişinin tabiatı da bu işlere müsait ise, artık kendini bu türden iteklemelere kaptırır gider!..

İşte insanların farkında olmadan “Cin”in hükmü altına girmesi olayı böylece gerçekleşir.

Bu itişlere karşı ise, insanın kendini tek kurtarma aracı “ilim”dir!.. İlim yoluyla kendini, karşısındakini tanıyacak ve ona karşı başvurulması gerekli tedbirleri alacaktır.

“Cin”lere karşı kişide “koruyucu manyetik alan oluşturan” zikir şudur:

“Lâ havle velâ kuvvete illâ Billâh”

“Rabbi inniy messeniyeş şeytanu Bi nusbin ve azâb; Rabbi eûzü BiKE min hemezâtiş şeyâtıyn ve eûzü BiKE Rabbi en yahdurûn. Ve hıfzan min külli şeytanin mârid.” (38.Sâd: 41 – 23.Mu’minûn: 97-98 – 37.Sâffât: 7)

Keza rüya hâlinde bile, “kâbus” adı verilen görüntüler anında, ya da “cin”lerin musallat olmaları hâlinde, bunlar birkaç yüz defa okunursa, üzerinizden bu baskının derhâl kalktığını görürsünüz.

“İblis” adıyla bilinen ve “şeytan” lakabıyla tanınan varlık “CİN” sınıfından bir tür olup; din konusunda yeterli bilgiye sahip olmayanların sandığı üzere “melek” değildir!.. Bu hususa şu âyette işaret edilir:

“Hani biz meleklere ‘Secde edin Âdem’e’ dedik de İblis hariç hepsi hemen secde ettiler! İblis CİNNden (türünden)di…” (18.Kehf: 50)

“Şeytan” lakabını taşıyan “İblis” isimli “cin” sınıfından varlığın neslinden oluşmuş türler, genelde insanları gerçekler istikametinde yaşamaktan saptırıcı fikirleri, sürekli olarak insanlara ilham ederler ve o yolda çeşitli arzulara sürüklerler.

Her insanın yanında bir de “CİN” sınıfından arkadaşı olduğuna şu hadîs-î şerîfler işaret eder. Sahihi Müslim’den;

Abdullah İbn-i Mesûd (radıyallâhu anh) naklediyor.

Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:

- Sizden kimse istisna olmaksızın, her birinizin “CİN”den olan bir karîni vardır.

Sahabe sordu:

- Yâ Rasûlullâh!.. Sana da bir karîn tevkil edilmiş mi?

- Bana da öyledir!.. Ancak Allâh ona karşı bana yardım etti de, o müslüman oldu ve artık bana hayırdan başka bir şey tavsiye etmiyor.

İkinci bir hadiste de şöyle buyruluyor:

“İnsana “cin”den bir karîn ve “melek”lerden bir karîn tevkil edilmiştir!..”

Evet, her doğan büyüyen insanın yanında “iki” vardır. Bunların biri “cin” diğeri de “melek” türündendir!..

Biri, insanı gerçekten saptırmaya gayret eder, diğeri de gerçeklere göre yaşamaya sevkeder!.. Sürekli yapıları doğrultusunda fikirler oluşturacak telkinlerde bulunurlar.

Şayet “CİN” olan hâkim gelirse, o kişi farkında olmadan “cinlerin hükmü altına aldıklarından” olmuş olur ki, bu;

“(Allâh) onları topluca haşrettiği gün: “Ey cinn topluluğu, gerçekten insanların çoğunluğunu hükmünüz altına aldınız (hakikatten uzaklaştırdınız)!” (der)…” (6.En’am: 128) âyetinde anlatılmıştır.

“RUH İNSAN CİN” isimli kitabımızda da izah ettiğimiz üzere, bunların yani “CİN” kelimesiyle tanımlanan varlıkların en büyük zevki ve birbirlerine olan üstünlükleri, genelde aldattıkları, kandırdıkları insan sayısıncadır. Bu hususa da şu hadîs-î şerîf işaret etmektedir:

Cabir (radıyallâhu anh)’dan naklolunmuştur; Rasûlullâh (aleyhisselâm) buyurmuştur:

- Şeytan, kendi askerlerini bölük bölük gönderir. Müteâkiben onlar insanlar aralarında fitneler koparırlar. Neticede kendi nazarında, onların en büyük rütbelisi, fitnesi en büyük olandır!..

İşte böylece, günümüzün pek çok anında, yanımızdaki bu cinlerin beynimize gönderdiği sayısız “vehimle” yanlış fikirlerle yaşar ve çoğu zaman da onları gerçek sanarak, büyük yanılgılara düşeriz!..

Oysa…

İnsanın bedeni, hücresel yapısı, ana hammaddesi itibarıyla nasıl ki su ve mineraller karışımı olarak; 1400 sene öncesinin anlayışına da hitap etmesi amacıyla “TOPRAK” diye tarif ve tavsif edilen nesne ise…

Aynı şekilde “CİN” adı verilen varlığın da bir tür “ışın” olan bedeni, o günün anlayışına ve ifade tarzına uygun olarak;

“DUMANSIZ ATEŞ”,

“HÜCRELERE NÜFUZ EDEN ATEŞ”,

“ZEHİRLEYİCİ ATEŞ” gibi tâbirler ile tarif ve tavsif edilmiştir.

Yine Kur’ân-ı Kerîm’de, “ŞEYTAN” denilen varlığın bir “CİN” olduğu anlatılmış, bu vesile ile de şuur boyutundaki yüceliğin, bedensel üstünlüklerden daha yüce olduğuna değinilmiştir.

“CİN” denilen varlıklarla ilgili olarak “RUH İNSAN CİN” isimli 1972 senesinde yazılmış  olan  kitabın genişletilmiş baskısında yeterli bilgi verilmiştir, burada daha fazla bu konuya yer ayırmak istemiyorum. Arzu eden bu kitabı tetkik edebilir.

Esasen Kur’ân-ı Kerîm’de, “İnsanların ekseriyetinin cinlerin hükmü altına girmiş olduğu” açık seçik anlatılmaktadır.

Onların insanları yanlış görüşlere saptırarak, gerçeklerin gereğini tatbik etmekten mahrum bıraktığı izah edilmektedir. Ve onlara kanılmaması için de geleceğe dönük gerçekler, idraklar, gözler önüne serilmektedir.

Buna rağmen bir kişi Allâh Rasûlü’nün bildirdiği gerçeklere inanmayıp da; “MEDYUMLUK” adı arkasında “RUHLAR” kisvesine bürünen “CİN”lerin bildirdiklerine tâbi olursa; artık kendi âkıbetine kendi karar vermiş olur ki… Yarın gerçeklerle karşılaştığı zaman içine düşeceği pişmanlık hiçbir yarar sağlamaz!..

Bunun izahına bu kitapta daha fazla girmek istemiyorum.

İkinci olarak insanın yanında bulunan da, “melek”tir!..

Evet…

“MELEK”lere gelince…

“CİN”lerin yapısı elektromanyetik dalgalara dönük bir tür radyasyon olmasına karşılık; “MELEK” denilen varlıkların yapısının ana cevheri, foton türlerinden bir yapıdır. “NÛRÂNİ”dir yapıları…

Hatta bir diğer ifade ile şöyle izaha çalışayım:

Biz sayısız türden ışınları incelerken, aslında “Melek”lerin orijin yapısını incelemekteyiz ve bunun bilincinde değiliz!..

Olayı şu misal ile idraklara yaklaştırmaya çalışayım.

Bir insanı süper boyutlardaki elektron mikroskobun altına yatırdınız ve karşınızda hücreleri oluşturan elemanlar çıktı ve siz, insanı inceleme bilgisinden ve insan bilincinden uzak bir şekilde, hücre, DNA, molekül incelemesi yaptığınız görüşündesiniz; ancak incelediğiniz şeyin insan olduğunun farkında değilsiniz!..

Bugün, bilim öyle konularla ilgileniyor ki, ilgilendiği nesnenin gerçeğinin farkında değil!..

Evet…

“CİN”ler kadar gerçek olan, bir diğer kâinatta yaygın ve de evrenin hammaddesi varlıklar da “MELEK”ler!..

Kendilerine has orijinal yapılarına karşılık, ışın düzeyindeki yapılarıyla her an tüm beyinleri etkilerken; “CİN”ler üzerinde çeşitli şekillerde tasarruf ederlerken… Bunların yokluğunu iddia etmek!!!

Bilimsellikten uzak, geniş düşünebilmek yeteneğinden uzak; şartlanmaların etkisi altında, eski çağ ilkelliği içinde geleceğe dönük hükümler vermek!..

Hâlbuki inkâr ettiğimiz bu yapıları, idrak etmeye çalışsak ve beyinlerimizi daha yüksek düzeyde düşünmeye zorlasak…

Beyinler üzerinde hükmederek kâh maddesel görüntüler oluşturan kâh da madde ötesi kozmik yapılarıyla madde dünyası üzerinde türlü etkilerde bulunan sayısız varlıklar.

Onları oluşturan salt cevher boyutu!.. Tıpkı “RUH”ları oluşturan ve içinde kişiliklerin söz konusu olmadığı salt “RUH” boyutu misali bir boyut.

İlkel inkârımız sonucu, bilmekten mahrum kaldığımız nice varlıklar!..

İlim için, araştırma-bulma-bilme-değerlendirme için var olan insanın, kendini inkâr duvarları içine hapsederek cahillik hücresine kendini kapaması!..

Bilim daha ilerideki yıllarda “CİN” denilen varlıkları tespit edebilecek araçları geliştirebilecek ve onlarla irtibat kurabilecektir.

“MELEK”lerin ise varlığı madde-araç yoluyla asla tespit edilemeyecektir. Çünkü onları algılama özelliği ancak beynin çok üst düzeyde çalışmasına bağlı bir yetenektir. Ki insanın muadili bir aracı gerçekleştirmesi imkânsız bir olaydır!..

İlgili bölümde “MELEK”lere iman bahsinde açıkladığımız gibi, onları red, insana, kendi varlığındaki sayısız özellikleri reddi doğurur ki; bundan dolayı insana kaybettiklerini anlatabilmek ayrı bir eser konusu olur. Kendini beş duyudan ibaret sanma ilkelliğinin insana kaybettirdiklerini, cahil bir insana anlatabilmek çok güçtür…..

ALLAHIN GÖKTEN İNEN KADİRİ
Tanrı kavramına dayalı dinsel anlayışta, şöyle bir gece hayal edilir ki adına “Kadir Gecesi” derler…

Ulu ALLAH, yeryüzündeki seçme kulları için bir nimet hazırlamıştır!.. Kimler kendine çok tapınıyorsa, onları mükâfatlandırmak için. O büyük nimete de “KADİR” demiştir…

Bu nimeti getiren(!) melekler, müslümanların yaşadığı yöreye bir kutsal kandil gecesi inerler; çünkü güneş ışığı görürlerse bozulurlar, tıpkı ışık görmüş C vitamini gibi!..

İşte o “gün görmez Kadir”(!), bin aylık, yani seksen üç sene sürecek tapınmadan çok daha hayırlı bir şey(!)dir!

Her sene Ramazan ayının 27′sinde, Ulu tanrının buyruğu ile melekler yanlarına ruhu da alarak kanatlarını çırpa çırpa, hızlı bir koşu ile binlerce yıllık mesafeyi kat ederek Dünya üzerine inerler ve gece olan bölgedeki tapınan kulları başlarlar araştırmaya, ev ev!

Elbette o sırada Dünya’nın aydınlık bölgesinde yaşayanlara bir şey yok!

Eğer bulurlarsa bir samimi tapınan ellerindeki şartnameye göre, hemen rablerine sorarlar, “buna verelim mi KADİR’i?” diye… Tanrı da izin verirse, hemen o kula “KADİR” verilir. Bu hane hane arama veya o “Kadir”in dağıtılması işlemi gün doğana kadar böyle devam eder…

Kaç kişiye o gece “Kadir” verilir, bilinmez! “Kadir” verilenlerde ne değişir, bu da bilinmez!.. Güneşi gören melekler ve ruh, hemen ulu tanrı yanındaki yuvalarına dönerler gün ışımasıyla!

Bu arada mümin kullar da câmi câmi dolaşıp, onlara, bu câmilerden birinde kadir ikramı rastlaması şansını değerlendirler!

Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm) merkezli “DİN” anlayışına göre “KADR” gecesi anlatımının deşifresi, yorumlanması ise ehlullâh indînde şöyledir:

“İnnâ enzelnaHU fiy LeyletilKadr” (97.Kadr: 1)

“Kur’ân” ismiyle işaret edilen “sırlar bütününü” ve “özündeki hakikati” (enzalna HÛ) kişinin, kendi varlığının “yok”luğunu (LEYL) yaşadığı anda, şuurunda açığa çıkardık. “Kur’ân ve insan ikiz kardeştir” uyarısı hatırlanmalı…

“Ve mâ edrake mâ LeyletülKadr” (97.Kadr: 2)

Bu hakikatin, sırrın (KADR), ne olduğunu bilir misin?

“LeyletülKadri hayrün min elfi şehr” (97.Kadr: 3)

KADR sürecinin yaşandığı “yok”luk karanlığı (gecesi), bin ayda (80 küsur yıllık insan ömrü sürecinden) yaşanabileceklerden daha hayırlıdır.

“Tenezzelül Melâiketü ver Rûhu fiyha Biizni Rabbihim min külli emr; Selâmun, hiye hattâ matle’ılfecr” (97.Kadr: 4-5)

Melekler (melekî kuvveler-kanatlar bu kuvvelerin 2-3-4 yönlü olması) ve Ruh (varlığındaki hüviyetin “HÛ” hakikatin anlamı), kişinin rabbinin (Esmâ terkibinin–varlığını oluşturan Allâh isimlerininin bileşiminin) izni (kapsamı-kapasitesi) kadarıyla, şuurunda açığa çıkar; böylece o anda, kendi “yok”luğu hissi yanı sıra, mutlak var olan “ALLÂH”ı hissedip yaşar! Her hükümden “Selâm”ette olarak!

Bu hâl; tâ ki, tekrar varlık, beşeriyet hissi ve fikri ağır basana (FECRE dönene) kadar devam eder.

Bu imkânı, yılın her gecesinde, yani, ismi “ALLÂH” olan indînde “yok”luğunuzu hissedebildiğiniz her süreçte, araştırın!… “Kadr gecesini yılın her gecesinde arayın” uyarısı…

“Ramazan’da arayın” uyarısı… Gerçek anlamıyla yaşanan oruç ile, kendinde beşeriyetten arınma ve hakikatini hissetme çabalarını verdiğiniz süreçte, bu hâli yakalamaya çalışın!

“Ramazan’ın son günlerinde arayın” uyarısı… Orucun taklidî değil tahkikî yaşanması sonucu; manevî arınmanın son evrelerinde bunu araştırın!

Şimdi, “KADR Sûresi”nde işaret yollu benzetmelerle anlatılanlardan algıladığımızı topluca ifade etmeye çalışayım:

İnsanın bir ömür boyu yaşadıklarından çok daha hayırlı olan bir an (KADR anı) vardır ki; bu anlık şuursal sıçrama veya açılım süresi içinde hakikatine ait bilgi, kendisine bir tenezzül, yani “özünden bilincine” doğru açığa çıkar! Bu “HÛ” hüviyeti hakikatidir!

Bu hakikat, “İnsan, Kurân’ın sırrı; Kur’ân, insanın sırrıdır” prensibince, insanın derûnundan gelen bir şekilde açığa çıkar!

Ne zaman?

Kişi, ben neyim, kimim sorgulamasıyla yola çıkıp, Allâh Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)’a iman edip, O’nun getirdiklerini anlamaya ve tanrı kavramından arınıp, ismi “ALLÂH” olanı en azıyla “İhlâs” Sûresi’nde bildirilen kadarıyla algıladıktan sonra… “ALLÂH” özel ismiyle isimlenmiş indînde, kendi birimsel varlığından, yani gün aydınlığından, “yok”luğunu fark etme karanlığına düştüğünde; tüm varlık nazarında varlıklarını yitirdiklerinde…

Hakikati olan ALLÂH isimlerinin özelliklerinin kendi varlığını oluşturduğunu hissettiği ve yaşadığı bir anda, RUH, yani bu Esmâ’nın anlamı ile, melekler, yani bu isimlerin kuvvelerinin her an kendisinde açığa çıkmakta olduğunu fark edip algılar!.. Bunu bir anda hissediş ve yaşayışı “KADR” hâlidir.

O an ne kendi kalır, ne de varlıktan bir zerre!..

“…li menil Mülkül yevm* Lillâhil Vâhidil Kahhâr”

“…’Yaşanan süreçte (Allâh’a göre ‘AN’ vardır, tek bir süreç) Mülk kiminmiş?’… ‘Vâhid, Kahhâr olan (Tek ve mutlak hükmü zaman mekân kavramsız olarak yerine gelen) Allâh’ındır!’” (40.Mu’min: 16)

Gerçeğine şehâdet eder! “Eşhedü…”yü “OKU”r!.. Seyreden Kendi olur!

Bu hâl, onda kendini tekrar beşeriyet boyutunda buluşuna (fecre) kadar sürer. Böylece varlığının hakikatini yaşamış olarak ehli hakikat arasında tahkik ehli olarak yerini alır ve artık Kur’ân sırlarını “OKU”maya başlayarak ölümü (boyut değişimini) bekler ve yaradılış amacına uygun şekilde “KUL”luğuna devam eder.

Bunu niye yazdık?..

“Tanrının Buyruk Kitabı” diye nitelenen “Kitap”ın, bize göre çok çok farklı “bir SIRLAR KİTABI” anlamı ifade ettiğini; “OKU”nması öğrenilmedikçe, nelerden mahrum kalınacağı bilgisini sizlerle paylaşmak istediğim için yazdım…

Bu bir örnek… Başta “Mİ’RÂC” olmak üzere, böyle daha nice örnekler var deşifre edilmesi zorunlu, o yüce ALLÂH Kelâmı Kitap’ta!..

Ne yazık ki büyük çoğunluğumuzun ruhunun dahi haberi bile yok bunlardan belki!!! Kur’ân-ı Kerîm’i hâlâ tanrının buyruk ve tarih kitabı(!) sanıyoruz…

Bu değerlendirmede haklı olabilirim, yanılmış olabilirim! Ne var ki, böyle okuduk ehlullâh eserlerinde…

Haklı isek; bu anlayışı değerlendiremeyenler, daha başka nelerden mahrum kalmakta olduklarını kendileri düşünsünler!

Hatalıysak; o yukarılarda bir yerde oturup, melekler ve ruhu yılda bir kere yeryüzüne gece karanlığında yollayan tanrı elinde hâlimiz harap demektir!..

 

08/12/12

AHİRET NEDİR? CENNET VE CEHENNEM

  • İslam Dininde Ahiret İnancı – Ahiret Nedir? Ahiret’e İman – Cennet ve Cehennem

    Ahiret, bu dünyadan sonraki nihayetsiz (sonsuz) alemdir. Yüce Allah, içinde yaşadığımız bu dünyayı ve üzerinde olan bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. Bir gün gelecek, bu dünyadan ve üzerinde bulunanlardan hiç bir eser kalmayacaktır. Allah’ın takdir ettiği gün gelince, insanlarla beraber bütün canlı ve cansız varlıklar yok olacaktır. Bütün dağlar-taşlar, yerler-gökler parçalanacaklardır. Böylece bu alem bambaşka bir alem olacaktır. Bu, kıyamettir. Bundan sonra yine Yüce Allah’ın takdir ettiği zaman gelince, bütün insanlar yeniden dirileceklerdir. İnsanların hepsi “Mahşer” denilen çok geniş ve düz bir sahada toplanmış olacaklar ve yeni bir hayat başlayacaktır. Buna “Umumi Haşr” denilir. Bu yeni hayatınbaşlayacağı günden itibaren, bitmez ve tükenmez, sonu gelmez bir halde devam edecek olan aleme, ahiret alemi denir. Buna inanmak da, müslümanlıkta bir esastır.
    Kıyametin kopması ve ahiretin meydana gelmesi, Kur’an’ın ayetleriyle, Peygamberin hadisleriyle ve ümmetin birliği ile sabittir. Diğer bütün peygamberler de kendi ümmetlerine bu gerçeği bildirmişlerdir. Onun için ahirete iman etmek büyük bir görevdir ve her din için önemli bir inançtır.
    Kudretine nihayet bulunmayan Yüce Allah için, gelecekte ahiret hayatını meydana getirmek pek kolayşeydir. Alemleri yoktan var eden, hele insanları birçok güç ve meziyetlerle yaratıp kendilerine hayat veren büyük Yaratıcımız için, bütün bu alemleri yok ettikten sonra tekrar yaratmak zor bir şey midir? Bir şeyi önce var eden, sonra tekrar onu var edemez mi? Bunları tekrar var edemeyen yaratıcı olur mu? Hayır, Yüce Allah öyle bir büyük yaratıcıdır ki, nice alemleri de yaratmaya kadirdir. Bir kere astronomi ilmine bakalım: Ucu bucağı olmayan bir boşlukta dolaşıp duran ve zaman zaman parlayıp sönen yüz binlerce nur ve ışık alemini bu ihtişamları ile yaratmış olan Allah, ahiret alemini de yaratmaya kadirdir.
    Allah’a hamdolsun ki, biz müslümanlar, ahiret gününe, ahiretin sonsuz hayatına, Cennet ve Cehennem’in daha önceden yaratılmış olduğuna inanıyoruz. İşte bu iman bizi kurtuluşa ***ürür, ruhumuzu yükseltir ve bizi mutluluğa kavuşturur. Bu imandan yoksun olmak, insanı şaşırtıp sapıklığa düşürür, hertürlü fenalığa sürükler ve hem dünyada ve hem de ahirette yüzü kara eder….WatchtoweR isimli Üye şimdilik offline konumundadır
  • Ahirete İmanAhiret inancı, Kuran’da imanın temel şartları arasında sayılan son derece önemli bir konudur. Allah, Fatiha Suresi’nin başında Kendi sıfatlarını bildirirken, Rahman ve Rahim isimlerinin hemen ardından Kendisi’nin “Din gününün Maliki” (Fatiha Suresi, 3) olduğunu haber verir. Bir sonraki sure olan Bakara Suresi’nin hemen üçüncü ayetinde de müminlerin “gayba”, yani görmediklerine, duyularıyla algılayamadıklarına iman ettiklerini bildirir:Onlar, gayba inanırlar… (Bakara Suresi, 3)Ölümden sonra dirilme, kıyamet, cennet, cehennem gibi olaylar, kısaca ahiret hep bu “gayb”ın içerisinde yer alır. Nitekim Bakara Suresi’nin 4. ayetinde de, “… ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar” ifadesiyle Rabbimiz “ahirete iman” konusunun önemini tekrar hatırlatır.Kuran’da bildirilen şekilde bir ahiret inancı, insanın samimi ve gerçek bir mümin olduğunun çok büyük bir kanıtıdır. Çünkü ahirete iman eden bir kişi zaten Allah’a, O’nun kitabına ve Resulüne de kayıtsız şartsız iman etmişdemektir. Bu kişi Allah’ın herşeye gücünün yettiğini, sözünün doğru, vaadinin de hak olduğunu bilir, dolayısıyla ahiretten hiçbir şüphe duymaz. Henüz bu gerçekleri görmediği, bunlara bizzat şahit olmadığı halde Allah’a olan imanının, O’na duyduğu güvenin ve kendisine verilmişolan aklın doğal bir sonucu olarak, adeta görüyormuşgibi bunlara iman eder. Ahirete karşı şüphelerden arınmış, kesin bir iman, Allah’ın varlığına ve O’nun Kuran’da bildirdiği tüm sıfatlarına iman ettiğini, Allah’a tam bir güven ve teslimiyeti olduğunu ve O’nu gereği gibi tanıyıp takdir ettiğini de gösterir.Gerçek bir imana sahip olmak kesin bilgiye dayanan bir ahiret inancı ile mümkündür. Allah Kuran’ın birçok ayetinde inkarcıların ahireti tanımadığını, onun gerçekleşeceğine inanmadıklarını bildirir. Aslında bunları söyleyenlerin pek çoğu Allah’ın varlığına inanan kimselerdir. Ancak inkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah’ın varlığı değil, Allah’ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah’ın herşeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini; kimisi Allah’ın insanı yarattığını fakat insanın kendi kaderini kendisinin belirlediğini; kimisi Allah’tan gizli olan fiiller, düşünceler yapabileceğini; kimisi de Allah’ın var olduğunu, ancak dinin gerekli olmadığını savunur… Allah bu sapkın düşünceyi savunanlarla ilgili olarak Kuran’da şöyle haber verir: Onlar: “Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler… (Enam Suresi, 91)Ayetten anlaşıldığı gibi bazı insanların imansızlığının temelinde Allah’ın varlığını kesin bir reddetme değil, Allah’ı gereği gibi takdir edememe, dolayısıyla da ahireti inkar etme vardır. Yoksa inkarcılar arasında, bir Yaratıcıyı kesin bir yargıyla reddedenlerin oranı oldukça düşüktür. Bunların bile çoğu içlerinde sürekli bir şüphe duygusuyla yaşar. Allah’a şirk koşan ve ölümden sonra dirilmeyi, hesap gününü, cenneti, cehennemi inkar edenlerin durumu birçok ayette haber verilir ve ahirete iman konusu özlü olarak açıklanır.Ahiret, her ne kadar bu dünyada beşduyumuzla idrak edemeyeceğimiz bir gerçekse de Allah bu gerçeği aklımızla kavramamız için sayısız delil yaratmıştır. Zaten dünyadaki imtihan ortamının bir gereği olarak, önemli olan bu gerçeklerin duyular vasıtasıyla değil, akıl ve vicdan yoluyla kavranmasıdır. Normal bir insan biraz düşündüğünde kendisi dahil, etrafındaki hiçbir şeyin tesadüf eseri olmadığını, herşeyin, Yaratıcımız’ın sonsuz gücü, bilgisi, isteği ve kontrolünde gerçekleştiğini rahatlıkla görür. Bunun sonucu olarak ahiretin yaratılmasının da Allah için çok kolay olduğunu ve bunun Allah’ın hikmetli ve adaletli yaratması olduğunu kavrar.Ancak durum bu kadar açıkken, tüm hayatını kendi heva ve hevesi, nefsani arzuları peşinde, Allah’ın emirlerine isyan içinde geçiren bir insan, ölümden sonra dirilmek, hesap günüyle karşılaşmak ve yaptıklarının karşılığını görmek istemez. Bu nedenle her ne kadar ahiretin varlığına ihtimal verse bile vicdanını örtme ve kendini kandırma yolunu seçer. Bu gafil ruh halindeki bir inkarcı artık ölümden sonra dirilmeyi ve ahireti reddedebilmek için akıl ve mantıktan uzak, tutarsız ve tek aşamalı örnekler vermeye başlar. Kuran’da böyle kişilerin inkar edebilmek için verdiği bir örnek şöyle bildirilmektedir:Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki:“Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?” (Yasin Suresi, 78)

    Oysa, yalnızca bir kaçıştan ve kendini kandırmaktan öte bir amacı olmayan bu sorunun cevabı aslında çok açıktır. Allah şöyle buyurmuştur:

    De ki: “Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” (Yasin Suresi, 79)

    Allah, bu şekilde tutarsız örnekler vermenin ahireti inkar edenlere özgü bir özellik olduğunu da Kuran’da bildirmektedir:

    Ahirete inanmayanların kötü örnekleri vardır, en yüce örnekler ise Allah’a aittir. O, güç sahibi olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nahl Suresi, 60)

    Bazıları da örneklerini geliştirip detaylandırarak iddialarını daha mantıklı hale getirdiklerini sanırlar. Oysa her söyledikleri akılsızlıklarını daha da açığa çıkarır. Allah ayetlerinde bu kişilerle ilgili şöyle buyurmuştur:

    Derler ki: “Biz çukurda iken, gerçekten biz mi yeniden (diriltilip) döndürüleceğiz? Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı?” Derler ki: “Şu durumda, zararına bir dönüştür bu.” (Naziat Suresi, 10-12)

    Nahl Suresi’nde ise iman etmeyenlerin ahireti inkar etmelerindeki ısrar şöyle haber verilir:

    Olanca yeminleriyle: “Öleni Allah diriltmez” diye yemin ettiler. Hayır; bu, O’nun üzerinde hak olan bir vaaddir, ancak insanların çoğu bilmezler. (Nahl Suresi, 38)

    Heva ve heveslerini ilah edinerek, vicdanlarını örten ve böyle örneklerle kendilerini de kandıran insanların konumlarını Allah Kuran’da şöyle bildirir:

    Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)

    Kuran’ın bir başka ayetinde de bu kişilerin durumu şöyle tarif edilir:

    Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?Dediler ki: “(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi “kesintisi olmayan zaman (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor.” Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar. (Casiye Suresi, 23-…………WatchtoweR isimli Üye şimdilik offline konumundadır

  • AhiretKelime anlamı, sonra, sonradan gelen, daha sonra olacak olan demek*tir. Kur’an’da en çok geçen kavram*lardan biridir. Kur’an’da ve genel ola*rak dindeki anlamı öteki dünya, ölümden sonra gidilecek ebedî hayat demektir. Ahirete iman, imanın altı esasından biridir. Ahirete iman den*diğinde:
    1- Şu içinde yaşadığımız dünya ve içindekiler de dahil olak üzere tüm ev*renin bir sonu bulunduğuna ve buna kıyamet dendiğine.
    2- Ba’sü ba’del mevte, yani insa*nın öldükten sonra tekrar diriltilece-ğine, dünya yaşayışındaki söz, iş ve davranışından sorumlu tutulacağına, iyilik ve kötülüklerinin hesabını vere*ceğine,
    3- Bunun sonunda sonsuz ve ölümsüz öbür dünya hayatının başlayacağına, iyilerin cennetle ödüllendirileceğine, kötülerin ise Allah’ın bağışlamasına mazhar olamadıkları takdirde cehennemde cezalandırılacağına inanmayı içerdiğini bilmek gerekir.
    Görüldüğü gibi ahirete iman ge*niş kapsamlı bir kavramdır.
    Ahirete inanmak sonsuzluğa inan*mak demektir. İslam, insan hayatının ölümle noktalanmadığını, ölümle her şeyin bitmediğini ilan ediyor. Allah katında insan farklı ve seçkin bir ya*ratıktır. İnsana herhangi bir hayvan gibi mesela bir böcek yok olup gitmek şeklinde bir son layık görülmemiştir, ölüm son değil, yepyeni ve sonsuz bir hayatın başlangıcıdır. Ayrıca ahiret, dünyadaki bütün haksızlıkların, ada*letsizliklerin düzeltileceği, kimsenin kimsede maddi manevi bir alacağının bırakılmayacağı, Peygamberimiz’in ifadesiyle, “Boynuzsuz koyunun boy*nuzlu koyundan hakkının tahsil edileceği” bir gündür.Filozof Kant (1724-1804) “Dün*yada öyle haksızlıklar yapılıyor ki, bunların dünya hayatında düzeltilme*si mümkün olmuyor. Yapılan haksizlik, adaletsizlik sonradan farkedilse bile iş işten geçmiş, sözgelişi haksız*lığa uğrayan kişi ölmüş oluyor. Bu ne*denle tüm haksızlıkların düzeltilece*ği bir günün (ahiret günü) bulunma*sı; hiç ve anılmayan bir hâkimin (Allah C.C.) kabulü akıl ve mantığın doğal gereğidir” derken farkında olmadan lslamî bir gerçeği ifade etmiş oluyor.
    Ahirete inanmak, insanlara dün*ya hayatı açısından da sayısız yarar*lar sağlar. Ahirete inanmak demek, dünya hayatındaki söz, iş ve davra*nışlarından sorumlu tutulacağını, on*ların hesabını vereceğini de kabul et*mek demektir. Bu algılama içindeki insan ise dünya hayatını buna göre düzenler. Zulüm ve haksızlıktan ka*çınmaya, doğru yoldan ayrılmamaya, dürüst ve namuslu olmaya gayret eder. Böylece daha huzurlu ve güvenli bir toplum oluşmasına katkı sağlamış olur…………..

     
     
     

    Cennet
    Cennet…
    Cehennem üzerine kurulmuş sırat ile geçilen gizemli hayat.

    Hz. Adem’in yasak ağacın meyvesinden yediği için dünyaya gönderildiği adres…

    İçinde bulunan bitki ve ağaçların gölgesiyle kaplanmış yerle gök arası geniş bir meyvelik bahçe.

    İman edip sâlih amel işleyenlerin ebedî âlemdeki makamı…

    Rablerinin huzuruna suçlu olarak varmaktan korkanların ve nefsini hevasından arındıranların konağı.

    Allah’ın rızasını kazananlar için mükafat olarak hazırlanmış hoş bir mekan.Altlarında ırmaklar akar Adn cennetlerinin, orada İrem ve Gesi bağlarını mecazda bırakarak çekirdekli ve çekirdeksiz üzüm bağları ve asmalar vardır. Asmalı konaklar vardır içinde huriler oturan. Mü’minler pınar başlarında yüzerler Naim cennetlerinde… Hüsna cennetinde görür Allah’ın kulları Rablerini… Dolunaya bakar gibi temaşa ederler yaratıcılarını… Kimisini aşk-ı Hak almış durur… Kimisi Tur’da Rabbinin tecellisini gören Musa gibi olur. Kimisi kılıçların gölgesinde gelmiştir Cennet’e, kimisi anasının rızasını alarak varmıştır selam yurduna… Kimisi sabır sayesinde giymiştir ipek elbiseyi. Kimisi altın kâseden içmiştir Kevser’i…

    Peygamberlerin davetine uyarak iman edip, dünya ve ahirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış bir huzur ve saadet yurdudur. Kısaca  ahiretteki nimetler yurdunun adıdır.

     

     

     
    Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde Cennet, çeşitli şekillerde tasvir edilmiştir. Bilhassa Kur’an-ı Kerîm’de  ağaçları altından ırmaklar akan Cennetler şeklinde anlatılmaktadır:

     

     
    “Cennet takva sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size va’dolunan, gördüğünüz şu Cennet’tir  ki, O, Allah’ın taatına dönen onun (hudud ve ahkâmına) riayet eden çok esirgeyici Allah’a bütün  samimiyetiyle gıyâben saygı gösteren, hakkın taatına yönelmiş bir kalble gelen kimselere aittir. “

    (Kâf, 31-33)

     
    “Tövbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiç bir şeyle haksızlığa  uğratılmayarak Cennet’e, çok esirgeyici Allah’ın kullarına gıyâben va’d buyurduğu Adn Cennet’lerine  gireceklerdir. Onun vadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada selâmdan başka boş bir söz işitmeyeceklerdir. Orada sabah, akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle Cennet’tir ki biz ona kullarımızdan gerçekten  müttakî olanları vâris kılacağız. “

    (Meryem, 60-63)

     
    Cennet, bu dünyada yapılan iyiliklerin ahirette Allah tarafından verilen karşılığıdır.

    Kur’an’da Cenâb-ı Allah   şöyle buyurmaktadır:

    “Adn Cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan  temizlenenlerin mükâfatı.”

    (Tâhâ, 76)

     
     
     

    Cehennem

    Derin kuyu, ahirette kâfir ve günahkâr kimselerin azap Cekecekleri ceza yeri. Kur’an-ı Kerîm’de inanan ve  güzel amel işleyen kimselere Cennet vadedildiği gibi (Kehf, 107); kâfir ve günahkâr kimselere de Cehennem vâdedilmiştir.

    Kâfir, münâfık ve müşrikler Cehennem’de ebedî kalırlar, orada ölmezler ve azabları hafifletilmez.

     

    Tövbe etmeden günahkâr olarak ölen ve Allah’ın kendilerini affetmediği mü’minler ise Cehennem’de ebedî kalmazlar. Kendilerine günahları kadar azap edilir. Sonra oradan kurtulup Cennet’e girerler ve orada ebedî kalırlar.

     

    Allah Cehennem’i diğer yaratıklardan önce yaratmıştır ve şu anda mevcuttur, yok olmayacaktır. Nitekim şu ayet bu durumu gayet açık ifade eder:

     

    “Artık o ateşten sakının ki, onun tutuşturucu odun insanlarla taşlardır. O  kâfirler için  hazırlanmıştır. ” (Bakara, 24)

     
    “Kâfirler için hazırlanan ateşten korkun. ” (Ali İmran, 131)İnsanın eğitimi ve iyi davranışlara yönlendirilmesi açısından Cennet ve Cehennem inancının dünya hayatına etkileri açıktır.

     
     
    Cehennem Ateşi ve Azabı

    Ateş, insan cismine çok büyük acı ve ızdırap verdiği için ahirette kâfir ve münâfıkların cezası ateşle verilecektir. Böylelikle Cehennem, Allah’ın tutuşturulmuş ateşinin ismidir,

     

    İşte Cehennem’in en açık vasfı ateş olduğu için bazen, Cehennem yerine ateş manasına “nâr” kullanılır:

    “Şüphesiz ki münâfıklar nâr’ın en aşağı tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın.”
    (Nisâ, 145).

    Cehennem’de görülecek azabın miktar, şiddet ve şekillerini ancak Allah ve Rasûlü’nün bizlere bildirmesiyle ve bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz.

     

    Kur’an-ı Kerîm’de belirtildiğine göre;

    a-Cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatır:”Cehennem inkâr edenleri şüphesiz çepeçevre kuşatacaktır.”

    (Tevbe, 49)
    b-Cehennem ateşi sönmez:

    “Biz sapık kimseleri kıyamet günü yüzü koyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Varacakları yer Cehennem’dir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız. “
    (İsrâ, 97)

    c-Cehennem dolmak bilmez:

    “O,gün Cehennem’e: “doldun mu?”deriz. O! ” Daha var mı?” der. “
    (Kaf, 30)

    d- Kaynarken çıkardığı ses:
    “Rablerini inkâr eden kimseler için Cehennem azabı vardır. Ne kötü bir  dönüştür. Oraya atıldıkları zaman onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Nerede ise öfkesinden  çatlayacak gibi olur. İçine her bir topluluğun atılmasında bekçileri onlara: “size bir uyarıcı gelmemiş miydi” diye sorarlar. Onlar evet, doğrusu bize bir uyarırı geldi; fakat biz yalanladık ve Allah hiç bir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık içerisindesiniz, demiştik ” derler. “
    (Mülk, 6-9)

    e- “Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır. “
    (Mü’minün, 104)

    f- “Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. “
    (Mü’min, 70-72).

    g- İnkâr edenlere ateşten elbiseler kesilmiştir. Başlarına kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve derileri eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir. Orada uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler, her  defasında oraya geri çevrilirler. Ve kendilerine “yakıcı azabı tadın”denir.
    (Hâcc, 19-22).

    h- Derileri yandıkça azabı tatmaları için yeniden başka derilerle değiştirilir.
    (Nisâ, 56).

    i- Ölümü isterler fakat azabları devamlıdır, ölmezler.
    (Zuhruf,74-77; Fatır,36).

    Peygamberimizin (sav) ifadesine göre:

    “Cehennem ateşi (miktarca ve sayıca) dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece fazla kılınmıştır. Bunlardan her birinin harareti bütün dünya ateşinin harareti gibidir. “

    Cezalar, işlenen suçlar cinsinden olacaktır. Dilleriyle suç işleyenlerin cezaları dillerine; elleriyle günah işleyenlerin cezaları ellerine vs. tatbik edilecektir.

    Kişi, gizli ve açık yaptığı her şeyin karşılığını, bulacağını ve Cehennem’deki cezânın dehşetini hatırladığında, elbette hareketlerine çeki düzen verme ihtiyacını duyacaktır.

    Cehennemin Yakacağı
    Cehennem’in yakacağı hakkında da Kur’an’da bilgi verilmekte ve şöyle denilmektedir:

     

    “Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır; üzerinde oldukça sert, güçlü melekler vardır. Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler. “

    Cennet Cehennem Ehlinin Konuşması
    Kur’an-ı Kerim’de Cennet ehli ile Cehennem ehli arasında konuşmalar yapılacağı da belirtilerek bu konuşmalardan nakiller yapılmaktadır:

     
    “O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: “(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım.” Onlara: “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya çalışın” denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azap vardır.

    (Hadid,13)

    Cennet de Allah’ın Görülmesi
    Allah’ın Âhirette Görülmesi (Rü’yetullah). Müminler, âhirette, cennete girdikten sonra Allah’ı göreceklerdir. Bu görmenin mahiyeti hakkında kesin bilgi yoktur. Ancak bilginler Allah’ı görme olayında, bu dünyada varlıkların görülmesi için zorunlu olan şartların gerekmediğini ileri sürmüşlerdir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parlayacaktır. Rablerine bakacaklardır” (Kıyâmet,22-23) buyurularak, âhirette müminlerin Allah’ı görecekleri haber verilmektedir.

    Resulullah (sav) buyuruyor:

    “Muhakkak ki siz şu ayı görüşünüz gibi, Rabbinizi de göreceksiniz. Ve o sırada izdihamdan ötürü birbirinize zarar vermiş de olamayacaksınız”

    “Cennetlikler Cennet’e girdiği zaman  Allah (c. c.) şöyle buyuracak:

    “Size daha da vermemi istediğiniz bir şey var mı?” Cennetlikler de Şöyle derler:

    “Yüzlerimizi ak çıkarmadın mı, bizi Cennet’e koymadın mı, bizi Cehennem’den kurtarmadın mı? (o yeter).”

    Rasûlullah sözlerine devam buyurarak:

    “Cenâb-ı Hak perdeyi kaldırır, Cennetliklere artık Rablerine  bakmaktan daha sevimli gelecek hiç bir şey verilmiş olmaz. ”

    Müminlerin Allah’ü Teâlâ’yı Cennet’te görmeleri, herhangi bir yön, yer ve şekilden uzak olarak vukû  bulacaktır. Bunun keyfiyeti bizce meçhuldür.

    “Allah bilir” deriz. Kur’an ve Sünnet’te bildirildiği için kesinlikle böyle inanırız.

    Münafıklar) Onlara seslenirler: “Biz sizlerle birlikte değil miydik?” Derler ki: “Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah’a ve İslam’a karşı) kuşkulara kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah’ın emri (olan ölüm) geliverdi; ve o aldaltıcı da sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak, hatta masumca sizden görünerek) aldatmış oldu.”
08/12/12

Duru Görü

En basit tanımıyla Durugörü: Beş duyunun dışında, eşyaları, olayları ve düşünceleri algılama ve görmedir. Ruhsal görü adı da verilen bu yetenek, Duyular Dışı Algılamalar içinde üzerinde en fazla araştırma yapılan yeteneklerimizden biridir.

Beş duyu organlarımızdan biri olan gözler, bu algılamada fonksiyon görmezler. İki kaşın arasında; gözler genellikle kapalıyken ya da her hangi bir objeye konsantre edildiği bir sırada adeta televizyon ekranında bir film seyredercesine, bir takım şekillerin görülmesidir. Bu yeteneği gelişmiş kişilere durugörü medyumu adı verilir.

Başlıca Durugörü Çeşitleri

l- Basit Durugörü:

Herhangi bir anlam ve mesaj taşımayan bir takım imajların görülmesidir. Çoğunlukla gözler kapalıyken beliren birtakım imajlardan oluşur. Durugörünün ilk aşamasıdır. İnsanların belli bir bölümünde bu yetenek kendiliğinden işler durumdadır. Ve bu oran hiç de küçümsenemeyecek boyutlardadır… Bu seviyede bir durugörüye sahip olan kişiler, gözlerini kapadıklarında istedikleri imajları rahatlıkla görebilirler. Bu imajlar ya kendi isteklerine bağlı olarak görülür, ya da bir takım imajlar otomatik olarak gelip geçer.

2- Mekan İçinde Durugörü:

Uzakta meydana gelen olayları ya da yerlerin algılanması ve görülmesidir. Normal olarak görülmesi mümkün olmayan uzaktaki bir yerin veya kapalı, saklı olan şeylerin görülerek tariflerinin yapılabilmesi bu seviyeli bir durugörü yeteneğinde mümkündür.

3- Zaman İçinde Durugörü:

Geçmiş ya da gelecekten bilgi veren kahinlerin kullandıkları yetenektir. Durugörünün en gelişmiş safhasıdır. Durugörünün bu safhasında görülen imajlar geçmiş bir zaman diliminde meydana gelmiş olan bazı olaylarla ilgili olabileceği gibi gelecekte ortaya çıkacak olan bazı olaylarla ilgili de olabilir. Burada da adeta bir film seyredermişçesine olaylar izlenebilir. Bu derece gelişmiş bir durugörü yeteneğine sahip olan kişilerin sayısı bir hayli azdır. Çok ender olarak görülür.

Kendinizi Test Edin

Gözler kapalıyken istenen bir imajın gözönünde canlandırılması durugörü yeteneğinin temelidir. Öncelikle böyle bir yeteneğinizin kısmen de olsa sizde işler durumda olup olmadığınızı kontrol edin: Gözlerinizi kapatın… 10 – 15 saniye bekleyin… Ve gözünüzün önünden geçen imajlar olup olmadığına dikkat edin… İmajlar kendiliğinden gelip geçiyorlar mı? İstediğiniz herhangi bir imajı zihin ekranınızda canlandırabiliyor musunuz? Yoksa hiç bir şey gözünüzün önünden geçmiyor ve her yer simsiyah mı görünüyor?

Gözleriniz kapalıyken her taraf simsiyah görünüyorsa durugörü yeteneğinizin tamamen işlemez durumda olduğunu söyleyebiliriz. Bir takım renkler hatta imajlar gelip geçiyorsa durugörü yeteneğiniz size göz kırpıyor demektir. Eğer istediğiniz imajları kolaylıkla zihin ekranınızda canlandırarak onu adeta televizyon ekranından seyredermişçesine canlı olarak görebiliyorsanız durugörü yeteneğinizin su üstüne çıkmaya başladığını söyleyebiliriz. (Basit durugörü)

Gözlerinizi kapattığınızda bir takım yerler , insanlar ve olaylar görüyorsanız bunların herhangi bir anlam taşıyıp taşımadığını kontrol ediniz. Örneğin gözlerinizi kapattığınızda bir arkadaşınızı ders çalışırken gördüyseniz; hemen onu arayarak gerçekten de o anda ders çalışıp çalışmadığını öğrenin. Ayrıntılara dikkat edin. O anda ders çalışmıyorsa daha önce çalışmış olabilir. Eğer böyle bir durum varsa arkadaşınızı ders çalışırken gördüğünüz ayrıntıların gerçek olup olmadığını araştırın. Ders çalıştığı masanın rengi, masasının üzerindeki eşyalar, odasının şekli vs…

Belki de birkaç dakika sonra ders çalışmayı planlıyor da olabilir… Bütün bu ayrıntılar sizdeki durugörü yeteneğinizin durumu hakkında bir bilgi verir. Tabii tek bir denemeyle karar vermeyin. Belki başka bir zamanda daha farklı görüntüler de alabilirsiniz. Böylelikle basit durugörü mü, mekan içinde durugörü mü; yoksa zaman içinde durugörü yeteneğine mi sahip olduğunuzu anlayabilirsiniz.

Gözönünde Canlandırma

Şimdi biz sıfırdan başlayarak, sizde durugörü yeteneğinin hiç ortaya çıkmadığını varsayarak, en temel pratik durugörü çalışmalarıyla konumuza devam ediyoruz… Gözler kapalıyken istenen bir imajın gözönünde canlandırılması durugörü yeteneğinin temelidir demiştik… İşte ilk alıştırmamız da buna yönelik olacak… Aşağıdaki egzersiz, gözönünde canlandırma becerinizi geliştirmede size yardımcı olacaktır.

3 adet siyah fon kağıdı alın. Beyaz bir kağıdın üzerine daire ve ortasına bir nokta, artı ve tepesi yukarıya gelecek tarzda bir üçgen çizin ve bunları keserek her birini ayrı ayrı siyah fon kağıtlarınızın tam ortalarına yapıştırın. Şekillerinizin eni ve boyu 10 cm olmalıdır.

Hazırladığınız fon kağıtlarınızdan birini alın ve karşısına geçip oturun. 2 dakika süre ile gözlerinizi siyah fon üzerindeki beyaz şeklinize odaklayın… Sonra gözlerinizi kapatın… Neler olduğunu hissedin. Gözlerinizi ilk kapattığınız an şeklin hala gözünüzün önünde bulunduğunu fakat belli bir süre sonra yavaş yavaş kaybolmaya başladığını farkedeceksiniz. Yapacağınız egzersizlerle bunun süresini uzatmaya çalışın. Kendinizi kasmadan tam tersine serbest ve rahat bırakarak bu çalışmaları her gün sürdürün… Böylece her geçen gün gözde canlandırma yeteneğinizin hızla gelişmeye başladığına şahit olacaksınız…

İmajinasyon ve Durugörü

Durugörü yeteneğinin temeli imajinasyona dayanır. Peki o halde imajinasyon nedir? Önce bunu biraz açalım, daha sonra da ileri durugörü tekniklerine geçelim… İmajinasyon, ruhsal enerjinin en belirleyici özelliklerinden ve yeteneklerinden biridir. Bazı araştırmacılar imajinasyonu ruhta şekillendirme olarak tarif etmişlerdir. Düşüncenin bir enerji olduğu günümüzde artık net bir şekilde bilinmektedir.

İşte her bir düşünce kalıbı, kendisine özgü bir enerji taşır. Böylelikle her bir düşünce bir enerji topunun üretilmesine sebebiyet verir. Düşüncelerimizle biz farkında olmadan pekçok imajlar yani şekiller-görüntüler yaratırız. Konunun bu yönü üzerinde araştırma yapan birçok parapsikolog, bu meseleyi “düşünce şekilleri” başlağı altında incelemişlerdir.

Toparlayacak olursak, kökeni ruhsal enerjiye dayanan tüm düşüncelerimiz çeşitli görüntülerin meydana getirilmesine sebebiyet verir. Ancak ne var ki, bu görüntülerin frekansları çok yüksek titreşimli olduklarından normal gözle görünemezler.

Ancak durugörü yeteneğine sahip kişiler tarafından görülebilen bu görüntülere imaj, bu görüntünün ortaya çıkmasına sebebiyet veren mekanizmaya da imajinasyon denmektedir. İşte bu imaj ve imajinasyonla ilgili yapılabilecek en basit tanımdır.

Düşüncelerimizin nasıl şekillenebildiğine en iyi örneklerden biri spatayomda meydana gelen olaylardır. Öte Alem’in yani spatyomun en belirleyici özelliklerinden biri, hepimizin bildiği gibi düşüncelerin anında şekillenmesidir. Bunun sebebi spatyomu oluşturan astral maddenin, fiziki maddeye oranla çok daha süptil yani yüksek titreşimli maddelerden inşa edilmiş olmasıdır. Konumuz dışı olduğu için biz spatyomu bırakalım ve dünyaya dönelim…

Tüm yaşantımız boyunca çok çeşitli imajlar yayınlar ve dışarıdan da çok çeşitli imajlar alırız. Örneğin karşınızdaki bir kişi elmayı düşünürken, aslında onu imajine etmektedir. Yani onun şeklini zihninde canlandırmaktadır. Siz bunu iki farklı şekilde algılayabilirsiniz. Ya sezgisel olarak elma kelimesi zihninizde belirir, ya da elma kelimesi değil, elmanın görüntüsü zihninizde canlanır.

Birincisine telepati, ikincisine ise durugörü adı verilir. Görüldüğü gibi telepati ile durugörü arasında hem büyük bir paralellik, hem de büyük bir fark bulunmaktadır. Bu tanımdan ortaya çıkan önemli bir sonuç vardır. O da aslında tüm Duyular Dışı Algılamalarımızın temelinde imajinasyon gerçeğinin bulunmasıdır. Basitleştirerek özetleyelim… Herhangi bir imaj çok farklı şekillerde algılanabilir… Örneğin:

Beş duyu organlarımızla algıladığımızda biz ona görme ya da duyma diyoruz… Yine aynı imaj sezgisel olarak algılandığında telepati, gözlerimiz kapalı ya da bir objeye konsantre olarak normal gözümüzün dışında ortaya çıkan görüntülerle algıladığımızda durugörü, fiziksel kulaklarımızın haricinde bazı sesler duyarak algılıyorsak duruişiti, bir sarkaç ya da çatal çubuğun hareketleriyle algılıyorsak radyestezi, ellerimizi herhangi bir nesneye dokundurarak o nesnenin başından geçenleri hissedebiliyorsak psikometri ve yine herhangi bir imaj fiziksel nesneler üzerinde fiziki etkiler meydana getiriyorsa biz ona telekinezi diyoruz…

Görüldüğü gibi ister fiziksel beş duyumuzla, isterse de beş duyumuzun ötesindeki yeteneklerimizle olsun, sonuçta tüm algılamalarımızın temelinde imajinasyonun bulunduğunu söyleyebiliriz… Bu anlatılanların sadece teorik bilgilerden ibaret olmadığı, yapılan deneysel çalışmalarla da ortaya konulmuştur. İlk kez 1960′lı yıllarda gerçekleştirilen ve daha sonraki yıllar, dünyanın dört bir köşesindeki parapsikoloji laboratuvarında tekrarlanan deneylerde; imajinatif olarak şekillendirilen bir düşüncenin fotoğraf plağına geçirilebildiği ispatlanmıştır… Bu deneyler aynı zamanda ruhsal enerjinin maddeler üzerindeki etkisini göstermesi bakımından da önemlidir.

“Ruh ve Kainat” adlı kitabında Dr. Bedri Ruhselman İmajinasyonla ilgili bilgileri bir araya getirirken, iradenin yani konsantrasyonun imajinasyon üzerindeki önemini şu cümleyle özetlemiştir: “İmajinasyon irade ile başlar ve irade ile biter… İrade ise, herhangi bîr canlı varlığın bir şeyi istemesidir.”

İmajinasyonla ilgili buraya kadar yapmaya çalıştığımız tanımlardan da anlaşılacağı gibi, yaşamımızın her anı imajinatif faaliyet içinde geçer… Uyurken bile rüyalarımızla yine imajinatif faaliyetimiz devam eder… Tüm varoluşumuz süresince çeşitli imajlar yayınlar ve çeşitli imajları alırız. Yayınlanan İmajlar: Kendi şuurumuz ya da şuuraltımızdan yayınlanan imajlardır.

Alınan İmajlar: Dışarıdan bize gelen imajlardır. Bunların ancak çok küçük bir kısmının farkında olabilmekteyiz. Ancak büyük bir çoğunu hiç farketmeyiz bile… Farkedebildiklerimiz çoğunlukla beş duyumuza çarpanlardan ibarettir. Farkında olamadıklarımızın çoğu şuuraltımız tarafından algılanmaktadır. Ve yine bunların büyük bir bölümü şuuraltımıza büyük etkilerde bulunurlar. Hatta kendimizin zannettiği birçok düşüncelerimizin oluşmasında bile büyük bir etkide bulunurlar.

Kristal Küre veya Kum Diski ile Vizyon Görmek

Durugörü çalışmalarının vazgeçilmez unsurlarından biri hiç şüphesiz ki kristal kürelerdir… Çok eski çağlardan günümüz parapsikoloji laboratuvarlarına kadar durugörü çalışmalarında hep kristal küreler birinci sırayı almışlardır.

Kristal bir küreye sahipseniz, onu kullanmadığınız zamanlar siyah bir kadifeye sararak kapalı bir kutu içinde ve karanlık bir yerde saklamanızı öneririz. Sizden başka hiç kimsenin onunla çalışma yapmasına izin vermeyin. Ve hiç kimseyi ona dokundurtmayın. Bütün bu önlemler, sadece sizin tesirlerinizin onun üstüne sinmesini sağlamak içindir…

Kristal kürenin bu denli tercih edilmesinin nedeni, durugörü çalışmalarında çok güzel sonuç vermesinden dolayıdır. Ancak gerçek bir kristal kürenin maliyeti yüksek olduğu için onun yerine; kum diski, siyah ayna, içi su veya siyah mürekkep dolu bir kase, ortasında mat siyah boyayla boyanmış bir daire bulunan bir tabaka beyaz karton, camdan ya da plastikten yapılmış küreler, ve benzeri başka objeler de kullanılmaktadır. Hatta ellerinin baş parmağının tırnağını kullanan durugörü medyumları da vardır…

Kristal küreden sonra durugörü çalışmalarında kullanabileceğiniz en iyi objelerden biri kum diskidir. Siz de kendi kum diskinizi evinizde kendiniz yapabilirsiniz. Kum diski yapmak için 17×17 cm kare ebadında, sağlam beyaz bir karton alın ve merkezinden 12cm çapında bir daire çizin. Dairenin içine bir tabaka yapıştırıcı sürün ve yapıştırıcı kurumadan üzerine ince deniz kumu serpin. Kuruduktan sonra kum diskiniz hazır demektir.

Bazı araştırmacı ve deneyciler, kum diskinin hiç yansıma yapmamasından dolayı kristal küreden bile daha fazla tercih etmektedirler. Durugörü deneylerinizde hangi objeyi kullanırsanız kullanın, mutlaka hepsini siyah bir kadifenin üzerine koyarak çalışmalara başlayınız..

Çalışma Öncesi Hazırlık

İlk egzersizlerinize kum diskiyle başlayabilirsiniz. Bunun için önce kendinize bir kum diski yapın. Ve onu kimsenin ulaşamayacağı bir yerde saklayın… Durugörü çalışmalarında arzu edilen başarıya ulaşmak için, uzun ve düzenli çalışmalar yapılması gerekir. Bu sabrı gösteremeyecekseniz hiç başlamayın… Unutmayın ki, kristal kürenizin ya da kum diskinizin başına oturur oturmaz geçmiş ya da gelecekten imajlar görmeye başlayamayacaksınız. Ve yine unutmamalısınız ki, bu adım adım ilerleyebileceğiniz hayli uzun bir süreçtir. Önce basit ve ne anlama geldiği belli olmayan bazı imajlar göreceksiniz…

Basit durugörü, mekan içinde durugörü ve zaman içinde durugörü adım adım ilerlenecek bir süreçtir. Bu sürecin hangi aşamasına kadar ilerleyebileceğinizi önceden belirleyebilmek mümkün değildir. Bu uzun sürece kendinizi hazırlayın… Durugörü çalışmalarına başlamadan önce gevşeme çalışmalarını çok iyi yapabiliyor olmanız şarttır.

Çalışmaya konsantrasyonunuzu arttırıcı yardımcı fonksiyonlardan da yararlanabilirsiniz. Örneğin sadece çalışmalarınız sırasında kullanacağınız özel kokulu bir tütsü konsantrasyonunuzu ve çalışmanızla ilgili zihinsel çağrışımları belli bir noktada tutubilmenize yardımcı bir etken olarak size olumlu katkılarda bulunabilir. Çalışmalarınızdan önce ılık bir duş alın.

Çalışmalarınız sırasında mutlaka yeni yıkanmış temiz elbiseler giyin. Eğer mümkünse sadece bu çalışmanız sırasında giydiğiniz özel bir kıyafet de seçebilirsiniz. Çalışmanızı eğer şartlarınız müsaitse hep aynı odada ve mutlaka yalnızken gerçekleştirin. Çalışmalarınızı gün ışığının direk girdiği bir odada yapmayınız. Geceleri çalışmanız daha iyidir. Odanızın ışığını kapatın ve sadece mavi bir ışık, arkanızda olmak kaydıyla yanık tutulmalıdır. Çalışmalardaki başarınız arttıkça ışığı artırabilirsiniz.

Çalışma öncesi aşarı yemekten kaçının. İç sükunetinizi mutlaka sağlayın. Heyecanlanmadan, kendinizi hiç bir şekilde zorlamadan, kayıtsızca çalışmaya başlamak için kendinizi zihnen hazırlayın. Evet… Artık hazırsınız…

Pratik Uygulamalara Giriş

Objenizi, altında siyah bir kadife olmak kaydıyla masanızın üzerine koyun. Rahat oturacağınız bir sandalye ya da koltuk alın ve objenizin karşısına geçip oturun. Daha önce yattığınız yerden gevşemeye alışmıştınız ancak şimdi oturduğunuz yerden derin gevşemeye geçmeyi başarmalısınız. Bunu birkaç denemeden sonra rahatlıkla yapabilirsiniz.

Derin gevşemeye geçin. Gevşeme halini sağladıktan sonra yavaş yavaş gözlerinizi açın. Hiç hareket etmeyin… Objenize bakmaya başlayın… Sadece ona bakın… Gevşeme hali içinde kayıtsızca bakın ona… Gevşeme haline geçebilmek için nefes alma egzersizlerini yapmıştınız ancak şimdi gözleriniz açık gevşeme halinde bulunduğunuz bu yeni duruma kendinizi uyumlandırmanız gerekmektedir.

Diyaframınızı kullanarak ciğerlerinizin tamamıyla burnunuzdan yavaş yavaş derin bir nefes alın ve ağzınızdan verin nefesinizi… Bunu en az 7 defa tekrarlayın. Her nefes alış verişte tüm dikkatinizi başınızın üstüne yöneltin. Başınıza konsantre olun ve yanaklarınızı, göz kaslarınızı, alnınızı tamamen gevşetin… Gözlerinizi objenizden ayırmadan, ona bakmaya devanı edin. Eğer kristal küreyle çalışıyorsanız kürenin dış yüzeyine değil, tam ortasına bakışlarınızı yöneltin… Normal nefes alış temponuza döndükten sonra gayet rahat ve sakin bir şekilde objenize konsantre olun. Kendinizi kasmamaya özen gösterin. Kendinizi serbest bırakın.

Bu andan itibaren, durugörü yeteneğinizin ortaya çıkmasına müsait bir ortamın içinde bulunduğunuzu bilin. İşte tam o anda daha önce belirlediğiniz bir anahtar sözcüğü üç kez tekrarlayarak kürenizin içinde ya da kum diskinizde oluşmaya başlayacak imajları beklemeye başlayın. Bu anahtar sözcük çalışmalarınız ilerledikçe şuraltınıza post  hipnotik bir telkin yapacağı için, belli bir süre sonra bu sözcüğü söyler söylemez, imajlar kendiliğinden belirmeye başlayacaktır. Bu sözcüğün yararını çalışmalarınız ilerledikçe daha çok göreceksiniz. Bu anahtar sözcük: “Durugörüm çalışmaya başlıyor…” gibi bir cümle de olabilir…

Bir süre sonra bakışlarınızı yönlendirdiğiniz objeniz fülulaşarak gözünüzün önünden silikleşip kaybolacaktır. Sonra yeniden tüm netliğiyle ortaya çıkacaktır. Bu durum birkaç kez yaşanabilir. Bu sırada alnınızın çevresinde sanki sıkı bir bant varmışçasına bir duyguya kapılabilirsiniz. Ayrıca iki kaşınızın birleştiği nokta ile burun kökünüzün alnınızla birleştiği bölümlerde gıdıklanmaya benzer bir kaşıntı hissi de duyabilirsiniz…

Objeninizin gözünüzün önünden kaybolup yeniden belirmesi, göz merceklerinin dikkatini belli bir noktaya toplamasını kontrol eden kasların yorumlamasından dolayıdır. İlk denemelerinizde yaşadıklarınız bunlardan ibaretse, hiç bir imaj göremiyorum diye cesaretsizliğe kapılmayın. Unutmayın ki, İstanbul bir günde fethedilmedi…

Eğer sabır gösterirseniz, çalışmalarınız ilerledikçe diğer belirtiler de ortaya çıkacaktır. Örneğin, baktığınız objenizin yavaş yavaş gri bir sis tabakasıyla bulutlanmaya başlayabilir…. Söz konusu bulutlanma olayı iyice yoğunlaşarak tüm objenizi kaplayacaktır… Sonra bu sis ve bulut tabakası dağılmaya ve küçük bulutlar halinde dönmeye başlayacaktır. Bu arada parlak ışıklar ve kıvılcımlar objenizde görünmeye de başlayabilir.

Bu gelişmeler karşısında heyecanlanarak dikkatinizi dağıtmayın ve konsantrasyonunuzu bozmayın. Eğer bunu başarabilir ve zihninizi sakin tutmayı sürdürebilirseniz, bu durumda objenizin üzerindeki görüntüler artacaktır. Parlak renkli manzaraların parça parça görüntüleri ciddi ya da neşeli insan yüzleri, ağaçlar, evler gibi çok çeşitli görüntüler belirmeye başlayabilir. İlk başlarda bu görüntülerin uzun süre kalamadıklarına şahit olacaksınız. Bu görüntüler, uykuya giriş ve uykudan uyanış sırasında görülen rüya öncesi imajların akrabasıdır. Şimdi bunları siz uyanık bir zihinle görmektesiniz…

Bu aşamaya kadar gelebildiyseniz önemli bir mesafe kat ettiniz demektir. Sizde artık duru görünün, “basit durugörü” denilen aşamasının çalışmaya başladığını söyleyebiliriz. Zihninizi sakin ve gevşemiş tutarak objenize konsantre olmanın ustalığını deneylerinizle bizzat kendiniz, her geçen gün biraz daha iyi keşfedeceksiniz. Bu ilk başta size oldukça zor görünüyordu… Buna rağmen yine de zaman zaman benzer sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Bazen görüntüleriniz bir anlık heyecanlanmanızdan dolayı kesilmeye devam edebilir. Ya da bir gün önce rahatlıkla bazı imajlar görürken, bir gün sonra hiç bir şey göremeyebilirsiniz. Bu, o günkü biyoritmlerinizden, fiziksel ya da psikolojik durumunuzdan kaynaklanıyor olabilir. Ancak tecrübeniz arttıkça bu istenmeyen durumlarla daha kolay baş edebileceksiniz…

Buraya kadarki çalışmalarınız sırasında gördüğünüz imajların size her hangi bir bilgi ya da mesaj aktarıp aktarmadığını tahlil etmenizi sizden istemedik. Bu nedenle siz de bu aşamaya kadar yapacağınız deneysel çalışmalarınızda gördüğünüz imajların ne anlama geldiği üzerinde durmayın. İlk başta sizden istenen basit durugörü yeteneğinizi ortaya çıkartmaktır. Mekan içinde durugörü ve zaman içinde durugörü aşamalarına geçmeniz için yapmanız gereken başka çalışmalar ve almanız gereken bir takım önlemler bulunmaktadır.

Kontrolün Ele Alınması

Basit Durugörü yeteneğinizin sizde işlerlik kazanması için önerilen egzersizleri yapmakla kapalı olan bir kanalı açmış olacaksınız. Eğer bunu yaparsanız hemen ardından almanız gereken bazı tedbirler vardır. Bu tedbirleri almayan hatta bu tedbirlerin alınması gerektiğini bile bilmeyen çok sayıda kişi bulunmaktadır. Bu kişilerin birçoğunda durugörü yeteneği hiç bir Özel çalışma yapmadan kendiliğinden açılmıştır. Bazıları ise yarım bilgilerle bir şeyler yapmaya çalışmış “yarı eğitilmiş” duru görürlerdir. Bunlar esen rüzgarın merhametine kalmış çevrelerinden gelen her türlü pozitif ve negatif tesirlere karşı hiç bir kontrol mekanizması geliştirememiş olan kişilerdir.

Sevgili ziyaretçilerimiz, durugörü yeteneğinizin ortaya çıkartılabilmesi için belli bir süre bazı imajların görülmesi için çalışılır. Ancak bu sağlandıktan sonra, bu imajları görmemek için ayrı bir çalışma daha yapılması gerekir. Şimdi bu da ne demek? Birkaç imaj görmek için bu kadar uğraş dur… Sonra da bu imajları görmemeye çalış… Evet… “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu…” diyebilirsiniz ama öyle değil…

Bu sözlerden amaç, kontrolün ele alınmasıdır. Yani istediğiniz zaman imaj görüp, istemediğiniz zaman görmemek prensibidir. Yolda yürürken, otobüste, araba kullanırken ya da bir vitrinin camına bakarken imajlar görmeye başlayan pek çok kişi vardır. Böyle bir duruma sebebiyet vermemek için kontrolün sizin elinizde bulunması gerekir.

Kontrolü nasıl sağlayacaksınız?

Bu son derece kolaydır. Yapacağınız tek şey: Durugörü egzersizleri sırasında imajlar görmeye başladıktan belli bir süre sonra; kendi iradenizle çalışmayı şimdilik bitirdiğinizi söyleyerek psişik yeteneğinizi kapatmaktır. Bunu söyledikten sonra fiziksel dünya faaliyetleriyle ilgilenin. O sırada ya da başka bir zaman diliminde isteğinizin dışında bazı imajlar görmeye başlarsanız hemen dikkatinizi başka bir şeye yönlendirin. Bu hemen yapılmalıdır. Yani isteğinizin haricinde bazı imajlar daha ortaya çıkar çıkmaz buna bir set çekmek gerekir. İmajlar iyice sizi kaplarsa onları kapamak zor olabilir. Tekrar ediyorum: Amaç siz istediğiniz zaman imajlar görmektir. Kontrol mutlak surette sizin elinizde bulunmalıdır.

Bu kontrol mekanizmasını kurmanızda size en fazla yardımcı olacak etkenlerden bir diğeri de, kendi kendinize gevşeme halindeyken vereceğiniz telkinlerdir. Bu telkinler arasında, sadece sizi büyük bir tehlikeden korumak amacıyla size mesaj ileten imajların, sizin isteğiniz dışında da şuurunuza yansımasına izin verebileceğinizi söyleyen bazı parapsikologlar bulunmaktaysa da, biz yine de en küçük bir riske atılmamanız için, tüm kontrolün sizin elinizde bulunmasından yanayız.

Durugörü çalışmalarında kullanacağınız anahtar sözcük size bu alanda da büyük bir kolaylık sağlayacak ve o sözcüğü söylemeden imaj görmeye başlayamayacaksınız. Psişik gücünüzün ortaya çıkartılmasında nasıl ki kendinizi kesinlikle kasmayın ve sıkmayın dediysek kontrolün ele alınmasında da aynı şeyleri söylemek durumundayız. Kontrolün ele alınması sizde kendinizi zorlamaya dönüşmemelidir. Tek bir cümleyle özetleyecek olursak; ihtiyacınız olan en önemli faktörler irade, istek, konsantrasyon, telkin ve bütün bunlara bağlı olarak düşüncelerinizi yönlendirmektir.

Kontrolün ele alınması konusunda son bir kaç uyarımız daha olacak… Durugörü çalışmalarınızı 30 dakika ile sınırlamayı alışkanlık haline getirin… Bu sürenin sonunda ne meydana geliyorsa gelsin mutlaka durmalısınız. Şuuraltınızı verdiğiniz emirlere itaat etmesi için kendi kendine telkin ve konsantrasyon çalışmalarıyla önceden eğitmiş olmalısınız.

Belli bir çalışmadan sonra ortaya çıkmaya başlayacak olan yeteneğinizin gelişmeye başladığından kimseye söz etmeyin… Bu sırrı içinizde saklayın… Ve asla kendinizi diğer insanlardan üstün görme gibi bir gidişe kaptırmayın… Belki şu anda böyle bir sözün size söylenmiş olması bile gereksizmiş gibi görünebilir ama durugörüsü son derece gelişmiş birçok kişinin büyük bir egoistçe tutum içine girebildikleri de ayrı bir gerçektir. Siz bende böyle bir şey olmaz diyorsanız da, yine de dikkatli olmanızı hatırlatmakta yarar görüyorum… Aksi takdirde negatif enerjileri bünyenize çekmeye başlayacağınızdan dolayı, istenmeyen sonuçlarla karşılaşabilirsiniz…

Yapılan araştırmalar, deneyler ve istatistikler göstermiştir ki, pisişik yetenekleri yeni yeni gelişmeye başlayan kişilerde; geçici sinirlilik, ani coşkulara ya da derin üzüntülere kapılmak gibi bazı heyecansal duygu halleri görülebilmektedir. Bu bir yere kadar normaldir. Duyarlılığınızın artması ve buna bağlı olarak da çevrenizden gelen negatif enerjileri anında fark etmenizden doğan bir tepkidir bu… Ancak bu konuda da kontrolü elinizde tutmak zorundasınız. Zaten bu durum geçicidir ve belli bir süre sonra psişik güçlerinizin gelişmesine uyum sağlamaya başlayacaksınız.

Alçak gönüllüğü kesinlikle elden bırakmamak ve ruhsal olgunluğunuzu psişik gelişmenizle orantılı bir şekilde yürütmek en önemli amaçlarınızdan biri olmalıdır… Amacınız sadece ruhsal güçlerinizi geliştirmek olduğu müddetçe, arzu edilen dengeyi hiç bir zaman kuramazsınız. Şu deyişi,hiç unutmayın: “Psişik gelişmede her adım için, ahlaki gelişmede iki adım atın.” Başka söze gerek var mı?… Bu maddeyle ilgili sanırım başka söze gerek yok ama uyulması gereken temel prensiplerle ilgili son bir nokta daha var:

Durugörü egzersizlerine ilk başladığınız günden itibaren tüm çalışmalarınızı, meydana gelen gelişmeleri, yaşadığınız tecrübeleri, o gününüzü nasıl geçirdiğinizi, duygusal olarak kendinizi nasıl hissettiğinizi, kendi kendinize verdiğiniz telkinleri kısacası her şeyi sanki günlük tutuyormuş gibi baştan sona not ediniz. Başarıları ve başarısızlıklarınızın sebeplerini bu şekilde çok daha iyi tahlil edebilirsiniz. Aynı zamanda bu işlem sizde belli bir çalışma disiplinini de beraberinde getirecektir…

Görünmeyen Gözlerinizi Açın…

Durugörü çalışmalarında fiziki gözlerin hiç bir etkisi yoktur. Görülen tüm imajlar duyular dışı bir algılama ile fark edilmektedir. Bu nedenle durugörü yeteneğiniz çalışmaya başladıktan sonra gözlerinizin açık ya da kapalı olmasının hiç bir önemi yoktur.

Gözlerinizin açık ya da kapalı olması sadece uyguladığınız teknikle ilgili bir ayrıntıdır. Genellikle pratik durugörü tekniklerinde uygulanan yöntem, gözlerin açık olduğu ve az önce sizlere aktarmaya çalıştığımız bir objeye konsantre olma metodudur. Eğer bu metot size uygun gelmiyorsa gözlerinizin kapalı tutulduğu teknikler de vardır. Bu metot da fiziki gözlerinizi kapatıp, görünmeyen gözlerinizi açacaksınız… Şimdi bu metodu görelim… Siz kendinize bu metotlardan hangisi uygun görüyorsanız onu seçebilirsiniz…

Aşağıdaki teknik tamamen kendi kendinize yapacağınız telkinlere dayanır… Aşağıdaki sözleri kendi kendinize içinizden telkin edebileceğiniz gibi, daha önce hazırladığınız bir teyp kasetin den de yararlanarak kendinize dinletebilirsiniz… Gözlerinizin kapalı olduğu bu tekniği uygulayabilmek için yatağınıza uzanın ve nefes alma tekniklerini de kullanarak derin bir şekilde gevşeyin…

“Zihninizi tamamen boşaltın… Zihninizi biraz sonra çıkacak görüntülere kaydırın… Zihninizin derinliklerinden, karanlıklar içinden çıkacak olan ışığı düşünün… Sadece ışığa konsantre olun… Kendinizi asla zorlamayın… İlk denemelerde göremeseniz bile zaman içinde kendi kendinize telkin ettiğiniz tüm imajları rahatlıkla görebileceksiniz… Acele etmeyin… Kendinizi serbest bırakın… Birazdan karşınızda ışığı göreceksiniz… Önce hafif bir dumana bakıyormuş gibi bir his duyacaksınız…

Yoğun ve kuvvetle aydınlatılmış bu dumana bakın… Dumanı izlerken gittikçe zayıfladığını hissedeceksiniz… Yavaş yavaş kaybolacak… Kaybolurken siz o dumanın içinden çok sevdiğiniz bir yeri göreceksiniz… Belki de evinizin çok sevdiğiniz ya da kendinizi rahat hissettiğiniz bir bölümü… Dumanın içine bakın… Birazdan dağılıp gidecek ve sizin sevdiğiniz yer ortaya çıkacak… Onu gittikçe daha net olarak göreceksiniz… Duman kalkıyor… Ve siz birazdan orayı açık olarak göreceksiniz… Oraya bakın… Bakın oraya… Bütün dikkatiniz o hayale yönelmiş olsun… Bütün dikkatiniz o hayale yöneldi…

Görüntünün kesinleşmesini ve berraklaşmasını bekleyiniz… Kendinizi serbest bırakın… Gevşeyin… Daha çok gevşeyin…Görüntü gittikçe daha berraklaşıyor… Görüntüyü izliyorsunuz… Görüntü kaybolabilir… Telaşlanmayın… Yeniden ortaya çıkacaktır. Dikkatinizi o görüntüye yönlendirin… Onu tekrar görüyorsunuz… Onu izleyin… Şimdi de görüntünün içinden bir çiçek çıkmasını isteyin… Bunu düşünün… Çiçek karşınızda beliriyor… Bütün dikkatinizi bu görüntüye yönlendirin… Bütün dikkatiniz bu çiçek üzerinde… Dikkatinizi her ayrıntısı üzerinde tutunuz… Rengine dikkatle bakın… Şimdi başka bir renk seçin…

Çiçek sizin seçtiğiniz bu renge bürünecek… Renk değişimi düzenli olacak… Çok yavaş bir şekilde gelişecek… Aradaki bütün renklerden geçip sizin tercih ettiğinize yaklaşacak… Sonunda çiçeği sizin tercih ettiğiniz renkte görene kadar dikkatle çiçeğe bakın… Zihniniz bomboş… Siz bütün dikkatinizi incelemekte olduğunuz görüntüye yönlendiriyorsunuz… Görüntü iyice netleşti… Çiçeğin kokusunu bile hissedebiliyorsunuz… Koklayın… Bu koku sizi daha da gevşetiyor… Zihniniz bomboş… Çiçeği son bir kez koklayın ve bırakın gitsin… Zihniniz bomboş… Görüntü kayboldu… Zihninizi yeni bir görüntüye hazırlayın…”

Sevgili ziyaretçilerimiz önemli bir hatırlatmada bulunmak için küçük bir parantez açma ihtiyacı hissediyorum. İlk başlarda bu telkinlerinize karşılık alamasanız da çalışmanızı sanki imajları görüyormuş gibi sürdürün.Ya da siz başka bir şey telkin ederken, zihninize başka bir görüntü de gelebilir. İlk başlarda o gelen görüntüyü belli bir süre izleyin. Ancak daha sonraları onu geri gönderin ve siz istediğiniz görüntüyü zihninizde canlandırın. Bu kontrolün elinizde tutmanız bakımından yararlıdır. Bu küçük hatırlatmadan sonra, biz tekrar çalışmamıza geri dönelim.

“… Şimdi de kendinizi televizyonunuzun karşısında düşünün… Daha önce seyrettiğiniz bir programı orada yeniden izleyebilirsiniz… Ekran tam karşınızda duruyor… Kendinizi onu seyrederken düşünün… Programın bir parçası az sonra ekranda belirmeye başlayacak… Tüm dikkatinizi ekrana yönlendirdiniz… Onu seyrediyorsunuz… Sanki gerçekten ona bakıyormuşsunuz gibi son derece net görüntüler gelmeye başladı… Programı seyredin… Bekleyin… Program gittikçe netleşiyor… Bomboş bir zihinle görüntülere bakın… Aynı zamanda sesini de duyuyorsunuz… Hepsi çok canlı ve gerçek bir izlenim veriyor…

Az sonra gözlerinizi açacaksınız… Şimdilik bu sakin ve hoş durumda kalın… Kaslarınızın gevşek durumunu koruyun… Hafızanızın boşluğunu koruyun… Biraz sonra gevşeme halinden çıkmadan gözlerinizi açacaksınız… Sakin ve rahat durumunuzu koruyun… Evet… Şimdi yavaşça gözlerinizi açın… Ve ilgisiz bir seyirci gibi çevrenize bakın… İlgisizce bakın… Çevrenizdeki cisimlere bakın… Hepsinin çevresine bakın… Cisimlerin çevresinde renkli haleler göreceksiniz… Şayet renklen açık olarak görüyorsanız bir sonraki cisme geçin… Bu deneyden çok memnunsunuz… Özellikle bazı cisimler çok renkli haleler çıkartıyor…

Bu cisimlere geçin… Tekrar gözlerinizi kapatın… Zihniniz bomboş… Vücudunuz gevşek… Bu harikulade bir gevşeme durumu… Uyanınca kendinizi tamamen yenilenmiş hissedeceksiniz… Biliyorsunuz ki alıştırmanın her tekrarı gevşemenize ve kolaylıkla düşüncelerinizi sakinleştirmenize yardım edecek… Bu alıştırmanın her tekrarı gittikçe daha kolay bir şekilde istenilen şuur durumuna girmenize yardım edecek… Ve duyu dışı algılamalarınız kolaylıkla gelişecektir… Her zaman düşüncelerinizi kontrol edebileceksiniz… Görüntülere hakim olacak ve durugörü algılamanızı geliştireceksiniz… Görüntüler denetiminiz altında olacak…

Sadece görmek istediğiniz görüntüler belirecek… Düşünceleriniz yapıcı yararlı ve pozitif olacak… Yaşamınız mutlu verimli ve başarılı olacak… Az sonra yavaş yavaş bu gevşemiş şuur durumunu terk etmeye başlayacak ve normal şuurunuza geri döneceksiniz… Bunun için kendinizi hazırlayın… Gittikçe gevşeme şuurundan çıkıyorsunuz… Normal uyanık halinize dönünce yenilenmiş olduğunuz, iyimser olduğunuzu ve yeni bir enerjiyle dolu olduğunuzu hissedeceksiniz… Normal şuurunuza geri dönüyorsunuz… Ellerinizi, ayaklarınızı ve başınızı oynatın ve kendinizi gerin… Tamamen uyandınız… Son bir kez gerinerek gözlerinizi açın…”

Kahinlik ve Durugörü

Yukarıda aktarılan metotlarla yapacağınız pratik uygulamalar sizde belli bir süre sonra basit durugörü yeteneğinizin işlemeye başlamasına imkan sağlayacaktır. Şu ana kadar görmüş olduğunuz imajların büyük bir bölümü sizin şuuraltınızdan kaynaklanan ya da sizin iradeniz sonucu sizin düşüncelerinizin sonucu ortaya çıkan görüntülerdi… Ancak psişik vizyonunuzu mükemmelleştirmek için hiç bir zaman çaba göstermekten vazgeçmemek gerektiğini unutmayınız. Henüz keşfedilmeyi bekleyen sınırsız derinlikler ve imkanlar sizi beklemektedir. Bu araştırma alanında son yoktur…

Çalışmalarınız ilerledikçe mekan içinde durugörü ve hatta zaman içinde durugörü yetenekleriniz de gelişmeye başlayacaktır. Eğer böyle bir ideale ulaşmayı hedeflediyseniz, yapacağınız tek şey muntazam ve düzenli olarak çalışmalara devam etmektir. Bu aşamalara gelebilmek ve bu aşamaları kalıcı halde tutabilmek için mutlak surette egonuza hakim olmanız şarttır. Eğer bunu başaramazsanız mekan içinde durugörü ya da zaman içinde durugörü yeteneğine ulaşsanız bile bu yeteneğinizi uzun bir süre elinizde tutamazsınız.

Merak etmeyin gelip de biri bu yeteneği sizin elinizden alamaz… Ancak onu siz onu elinizde tutamazsınız. Şahsen araştırmalarım süresince; egosunun büyümesine ve egoistçe bir tutum içine girmekten kendisini koruyamadıkları için, çok sayıda ileri seviyelere ulaşabilmiş durugörü medyumunun bu yeteneklerini kısa bir süre sonra kaybettiklerine şahit olmuşumdur. Dünya üzerinde de bunun sayısız örnekleri vardır…

Durugörü yeteneğinin en son aşaması geçmiş ve gelecekten bilgiler alabilmektir ki, buna zaman içinde durugörü adı verildiğini başta söylemiştik. Gelecekten bilgiler alabilmek demek gelecekte olacak tüm olayları noktasına virgülüne öğrenmek demek değildir. Gelecekten bilgi almak gelecekte meydana çıkacak olan sadece bazı belirli olaylar hakkında bilgiler alabilmek demektir. Durugörü medyumu daha çok hangi alanlarda merak sahibiyse ya da daha çok hangi alanlara karşı ilgi duyuyorsa o konularla ilgili bilgiler alabilir.

Kehanet yeteneğine sahip olmak demek aslında zaman içinde durugörü yeteneğine sahip olmak demektir. Bu açıklamadan hareket ederek, dünya üzerinde ortaya çıkan bilinen ya da bilinmeyen tüm kahinler bu yeteneğe sahip kişilerdi diyebiliriz. Bunların içinden en tanınmışı şüphesiz ki Nostradamus’dur. Eğer onun hayatını konu alan filmi izlediyseniz, kendisinin durugörü yeteneğinin nasıl çalıştığım ve gelecekte ortaya çıkacak bazı olayları sanki televizyon ekranından seyredermişçesine nasıl izlediğini görmüşsünüzdür.

Ancak hemen ifade etmeliyim ki, bu derecede ileri seviyeli bir durugörüye sahip olmak hiç de kolay değildir. Belli bir ruhsal olgunluk ve büyük bir sorumluluk ister… Nostradamus kendisine düşen bu sorumluluğu son derece büyük bir alçak gönüllülükle yerine getirmiş ve gelecekle ilgili almış olduğu tüm bilgilerini açık bir şekilde değil şifrelendirerek geleceğe emanet etmiştir. Bir başkası olsa böbürlene böbürlene bunları aktarmaya kalkabilirdi.

Yine konu açıldığı için hatırlatmadan geçmek istemiyorum, eski Sufi Geleneği’nde de bu prensip aynen uygulanırdı. Durugörüsü gelişen hiç bir Sufi gelecekle ilgili aldığı bir bilgiyi açık bir şekilde değil, üstü örtülü bir şekilde vermeye aşırı bir özen gösterirdi. Bu yolun edebi budur… Bu edebe uyamayacak olanlara bu yolun kapısı uzun süre açılmaz…

İşte bu nedenle, size yaptığınız çalışmalardan ve elde ettiğiniz gelişmelerden kimseye söz etmeyin demiştik… Turnike programına katılan Cenk Koray, küreler içindeki dolu kartları gözlerini kapatarak bir kerede bilmişti… Hem de önce boşları sonra da doluları söylemişti. Seyredenleriniz hatırlayacaklardır. Güner Ümit buna çok şaşırmış ve Cenk Koray’a bunu nasıl yaptığını sormuştu…

İşte o anda Cenk Koray’ın hali, tavrı ve verdiği cevap az önce sözünü ettiğim tam bir alçak gönüllülük ifadesiydi: “Gözlerimi kapattım gördüm…” diyerek kendisindeki durugörü yeteneğini telaffuz bile etmeden soruyu geçiştirmiş ve kendisindeki bu yeteneği normal, basit bir olaymış gibi göstermeye aşırı bir özen göstermiştir.

İleri Teknikler

Rahatlıkla birtakım imajlar görmeyi başardıktan ve bu imajlar üzerinde kontrol sağlayabildikten sonra artık ileri tekniklere geçebilirsiniz. Bu ileri tekniklerden amaç, sizdeki mekan içinde ve zaman içindeki durugörü yeteneğini ortaya çıkartabilmektir. Şimdi bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini görelim: Çalışmalarınızı not ettiğiniz defterinizde artık yeni bir sayfa açıyorsunuz… Bu yeni sayfanın üstüne “kehanet çalışmaları” yazınız… Ve her çalışmanızı ayrıntılarıyla not etmeye devam ediniz.

Bu çalışmayı ister gözleriniz kapalı uzanmış bir şekilde isterseniz kristal kürenize, kum diskinize ya da içi su veya siyah mürekkep koyduğunuz kabınıza konsantre olarak yapabilirsiniz. Tercihinizi yaptıktan sonra derin gevşeme halini ağlayınız. Derin gevşeme halinin sağlanmasından sonra farklı bir uygulamaya girişeceksiniz. Şuuraltınızda rakamlarla, zaman arasında bir özdeşlik kuracaksınız… Şuuraltınız birkaç çalışmadan sonra bu programa kendisini uyarlayacaktır…

Zihninizde bir zaman reostası yapacaksınız… Reostanın düğmesini zihniniz, mekanizmasının işlemesini ise şuuraltınız düzenleyecektir… Konuyu biraz açalım… “O” içinde bulunduğunuz anı ifade edecek. “0″dan geriye doğru gitttiğinizde zamanda da geriye doğru zihniniz kaymaya başlayacak. Bunu sadece düşüncelerinizi konsantre ederek gerçekleştireceksiniz. Siz düşüncelerinizi buna yönlendireceksiniz… Bundan sonrasını şuuraltınız programlayacaktır… Eğer o ana kadar kendisinden istediğiniz bilgiler ona gelmemişse ki, bu gelecekle ilgili istekleriniz sonucunda oluşacaktır, işte o zaman şuuraltınız ihtiyacı olan bilgileri kendi dışında arayacak, bulacak ve size taşıyacaktır. Bu inanılması son derece güç, olağanüstü bir mekanizmanın çalışmasıyla gerçekleşebilecek bir meseledir.

Peki bu pratikte nasıl uygulanacak? Derin gevşeme haline geçin demiştik… Ordan devam edelim… Zihninizde yatay bir hayali çizginin varolduğunu düşle-yin… “O” rakkamı bu çizginin tam ortasında dursun… Ve bu hayali çizginin üzerinde, “O” rakkamının solunda ve sağında yan yana birbirine bağlı olarak duran sonsuz sayıda ekran bulunduğunu düşleyin… Derin gevşemeyi sağladıktan sonra bu ekranları gözünüzün önünde canlandırın… Ve kendi kendinize Şu telkinde bulunun:

“Az sonra geçmişe ve geleceğe bir yolculuk yapacağım… Bunu yapabilmek için ekranlara konsantre olacağım… “0″ rakamının solundaki ekranları izlediğimde geçmişte yaşadığım veya başkalarının yaşadığı olayları izleyeceğim… “0″ rakamının sağındaki ekranlar ise bana gelecekte yaşananı çak olayları gösterecek… İhtiyacım olan bilgileri şuuraltım bana sağlayacak… Çalışmalarım ilerledikçe bunu çok daha kolay gerçekleştireceğim…”

İlk denemeleriniz şuurunuzun derinliklerine doğru olmalıdır. Yani sizin daha önce yaşadığınız olaylardan birini yeniden izlemeyi istemelisiniz. Bunun için konsantre olun, gevşeyin ve tam karşınızda bulunan ekranlarda sol tarafa doğru gitmeye başlayın. Teker teker ekranları geçin. Bu geçişler gayet yavaş olsun. Sola doğru yirmiye kadar sayarak teker teker 20 ekranın önünden geçtiğinizi düşleyin. Yirminci ekranın önüne geldiğinizde gözünüzün önünde duran ekrana yönelin. Gayet rahat ve sakin olun…

Ekranı kendinizi hiç zorlamadan izlemeye başlayın. Önce ekranın aydınlandığını ve sonrada sisler içinden bir takım görüntülerin çıktığını farkedeceksiniz. Önce görüntülerin ne olduklarını anlamaya çalışmadan kayıtsızca izleyin… Görüntüler iyice canlandığında bu imajların daha önce yaşadığınız ne tür bir olaya ait olduğunu, ve ne zaman gerçekleştiğini anlamaya çalışın… Ancak bunu yaparken fazla mantık yürütmemeye özen gösterin… Çünkü aşırı mantık yürütmek sizi gevşeme halinden uzaklaştıracaktır.

Bu egzersizleri rahatlıkla yapabilir bir hale gelince artık çalışmalarınızı bir adım daha öteye götürebilirsiniz… Sıra gelecekle ilgili ekranları okumaya geldi… Bunu da aynı teknikle yapacaksınız. Ancak bu sefer “0″ rakamının solundaki değil, sağındaki ekranları gözlemleyeceksiniz. Zamanın gerilerine değil, zamanın ilerilerine doğru bir yolculuğa çıkacaksınız. Bu yeni duruma kendinizi konsantre edin. Lazım gelen tüm bilgilerin şuuraltınız tarafından bulunarak size iletileceğinden emin olunuz. Ve bunu şuuraltınıza pek çok kez çalışmaya başlamadan önce telkin edin… “0″ rakamından sağ tarafa doğru ekranları teker teker sayarak ilerlerken geleceğe süzülen bir yaprağın üzerinde olduğunuzu düşünün.

İsterseniz sihirli bir halının üzerinde uçtuğunuzu da imajine edebilirsiniz. Olayların henüz nesnelleşmediği bir zamana doğru hareket etmek istediğinizi kendi kendinize belirtmeniz çok önemlidir. Böylelikle şuuraltınız bundan haberdar olacaktır. Teker teker sayarak ekranların önünden geçerken geleceğe yolculuk yaptığınızın ve birazdan gelecekteki bir tarihte meydana gelecek bir olay hakkında bilgi alacağınızın şuurunda olun… Bu havayı yaşayın… Ekranları her sayışınızda biraz daha gevşeyerek geleceğe uzanın… Önünde duracağınız ekran size en doğru bilgiyi verecektir. İlk denemelerinizde yirminci ekranın önünde durun

08/12/12

HAMALE-İ ARŞ VE HAFAZA MELEKLERİ

 

HAMELE-İ ARŞ MELEKLERİ PDF Yazdır E-posta
SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİN

Arşı taşıyan melekler anlamında bir terimdir. Kur’ân-ı Kerim“Hamele-i Arş” olarak arşı taşıyan sekiz müekkel meleğin bulunduğunu bize haber vermektedir. “Ahirette haşir meydanına Rabbin arşını taşıyan sekiz meleğin arşı yüklendiğini” (Hâkka, 69:16-17) ifade etmektedir. Bu ayet müteşâbihât-ı Kur’âniyedendir. Anlaşılması için te’vil ve tefsir edilmesi gerekir.Kur’ân-ı Kerimin ilk müfessir-i azamı olan Peygamberimiz (sav) bir gün sahabelerine “Size arşı taşıyan meleklerden bahsetmem konusunda bana izin verildi. Onların her birisinin kulak memesi ile boynu arasındaki mesafe yedi yüz yıldır” (Ebu Davud, Sünnet, 18) buyurarak büyüklükleri konusunda fikir vermiştir. Tabii ki bu hadis de müteşabihattandır. İzah gerektirmektedir. Said b. Cübeyr (ra) “Arşı taşıyan melekler sekiz tanedir. Bunlara kerrubiyyun melekleri adı verilir” demiştir. Bu melekler Allah’a en yakın melekler olmalarından dolayı bu ismi almıştır. İbn-i Abbas (ra) bunların sekiz nevi olduğunu ifade etmiştir. (İbn-i Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim, 8:239)
Tabiinin büyüklerinden Hasen-i Basrî (ra) hamele-i arş meleklerinin çok olduğunu, sekiz nevi mi, yoksa sekiz bin mi olduğu hususunun Allah’ın ilmine bırakılması gerektiğini söylemiştir. Peygamberimiz (sav) bir hadislerinde“Hamele-i Arş şu an dörttür, kıyamet günü Allah onları dört melekle daha takviye eder, böylece sekiz olur” (Kurtubî, Câmiu’l-Ahkami’-l Kur’ân, 12:266 ) buyurmuşlardır.İbn-i Sina “Melâike” isimli eserinde Arşta bulunan bu meleklerin Allah’ı tesbih, tahmid, tehlil ve tekbir ile meşgul olduklarını belirtir. Bunlar bâkıyat-ı sâlihat denen peygamberimizin (sav) her namazdan sonra okunmasını istediği “Sübhanallahi ve’l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahu ekber” tesbihleridir ki bunlar hamele-i arş meleklerinin tesbih ve ibadetleridir.Erzurumlu İbrahim Hakkı (v.1780) hazretleri ise “Allah dört büyük melek yaratmıştır. Bunlar arşı taşırlar. Bunlara Hamele-i Arş ve Kerrubiyyun melekleri de denilir. Bunlar diğer tüm meleklerden üstün ve faziletlidirler. İsrafil bunlardan en faziletlisidir” (Tecrid-i Sarih Tercümesi, 9:7) demiştir.Bu izahlardan hamele-i arş denen dört büyük meleğin Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (as)  oldukları bunların arşı taşıdıkları, ahirette bunlara dört melekle takviye edilerek sekiz melek olarak arşı taşıyacakları anlaşılmaktadır.Öncelikli olarak arşın ne anlama geldiğini bilmek ve anlamak gerekecektir ki “hamele-i arş” kavramını yerli yerine oturtabilelim.Arş bir evin damı ve çatısı anlamına gelmektedir. Ayrıca bir şeyi ayakta tutan, bir şeyin temeli olan şeye de arş denilmektedir. İslam bilginlerine göre Arş, Ayete’l-Kürsi’de geçen “Kürsi” nin üzerindedir. Buna göre kürsi taht olarak düşünülürse arş onu kuşatan saray ve onun tavanı olarak kabul edilebilir. Buna göre yedi kat gökler, Cennet, Sidre, Kürsi, Arş’ın altında kalır. Yani Arş bütün bunları kuşatan şeydir. Peygamberimiz (asv) “Sidre-i Müntehâ”yı geçerek Arş’a ulaşmıştı. (İsra, 17:1; Necm, 53:1 vd.)Yüce Allah A’râf Suresinde “Şüphesiz Rabbiniz olan Allah semaları ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva edendir. Güneş, ay ve yıldızlar da onun emrine boyun eğmişlerdir. Biliniz ki yaratmak da emretmek de ona hastır. Âlemlerin rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir” (A’râf, 7:54; Taha, 20:5) buyurarak arşın semaları ve arzı kuşattığını ifade etmiş ve “emretmenin de yaratmanın da kendisine ait olduğunu” haber vermiştir.Bediüzzaman Said Nursi hazretleri yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerimde “Tenezzülât-ı ilâhiye” tabir edilen“mütekellimin üslububda muhatabın derecesine inerek öyle konuşması” belağat-ı kur’âniyenin i’câzından olduğunu izah ettikten sonra anlaşılması zor olan ilâhî hakikatlerin teşbih ve temsillerle en ümmi bir âminin de anlayacağı şekilde anlatılmasına dikkat çekerek “Allah arşa istiva etmiştir” (Taha, 20:5) ayetinin böyle bir temsili ifade ettiğini belirtir. Bu temsil ile “Rububiyet-i ilâhiyeyi saltanat misalinde ve âlemin tedbirinde mertebe-i rububiyetini bir sultanın taht-ı saltanatında durup icra-i hükümet ettiği gibi bir misalde gösteriyor” (Sözler, 2004, s.629) buyurur.Padişahın tahta çıkması idare ve hükümet işlerini elin almak anlamına gelmektedir. Bu durumda yüce Allah’ın arşa istiva etmesi her şeye hükmetmesi anlamına gelmektedir. İmam-ı Mâlik b. Enes (ra) “İstiva mâlum, keyfiyeti ise akılla idrak edilemez. Buna iman vacip ve bu konuda soru sormak bid’attır”(Muhammed b. Süleyman el-Halebî, Emâli Şerhi, 28, İstanbul-1979; Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, 232) şeklinde cevap vermiştir. Râgıb el-Isfahanî “İstiva” kelimesini “müsavi ve eşit olmak” manasında anlar ve “Sema ve arzda olan her şey yüce Allah’ın emir ve iradesine karşı müsavidir. O her şeye her şeyden daha yakındır. Hüküm ve hâkimiyeti her şeyi müsavi olarak kuşatmıştır” manasını verir.Peygamberimiz (asv) “Yüce Allah yetmiş bin hicap arkasındadır” (İmam-ı Gazali, İhya-ı Ulum el-Din, 1:101) buyurmaktadır. Hâlbuki yüce Allah her şeye her şeyden daha yakın, her şey ise ondan nihayet derecede uzaktır. Bu hadis-i şerif bize bunu ders vermektedir. Allah isim ve sıfatları ile her şeyin yanında hazır ve her şey ona nazır olduğu halde “O’nun huzur-u kibriyâsına perdesiz girmek istenilse, zulmânî ve nûrânî, yani maddî ve ekvânî ve esmâî ve sıfâtî yetmiş binler hicaptan geçmek, her ismin binler hususi ve küllî derecât-ı tecellisinden çıkmak, gâyet yüksek tabakat-ı sıfatından mürûr edip tâ ‘İsm-i Âzama’ mazhar olan Arş-ı Âzamına yükselmekle” (Sözler, 2004, s. 323)  ancak arşın hakikati anlaşılabilir.

Yüce Allah’ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Yüce Allah bu hususu “Allah arşa istiva etti” âyetinde kinaye tariki ihtiyar edilmiştir. Kur’ân-ı Kerimin ekser muhatabı avam-ı nâstır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin. Avâm-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur’ân-ı Kerimin ince hakikatleri, “Tenezzülat-ı İlâhiye” ile anılmaktadır. Yani, insanların fehimlerine göre Cenab-ı Hakkın hitâbâtında yaptığı bu tenezzülât-ı İlâhiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlâhî bir okşamadır. Bunun için, müteşabihat denilen Kur’ân-ı Kerimin üslûpları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avâm-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür. (İşârâtu’l-İ’câz, 2006, s.280) Avamın gözünde padişahların ülkeyi idarelerine ve her yerde gözünün kulağının olmasına bakarak yüce Allah’ın da kâinatı idare etmesini anlar.

Yüce Allah’ın kâinattaki tasarrufuna “Arş” tabir edilir. Aynı şekilde yeryüzünde tasarrufu da “Arşa istivâ”nın bir başka vechidir. Bu manada “Zât-ı Zülcelâl olan Sâhib-i Arş-ı Âzamın mânevî merkez-i âlem ve kalb ve kıble-i kâinat hükmünde olan küre-i arzdaki mahlûkâtın tedbirine medar dört arş-ı ilâhîsi vardır.” (Lem’alar, 2005, s. 646) Birinci arşı “toprak” unsurudur ki “hıfz ve hayat arşı”dır. Toprak üzerinde tasarruf eden yüce Allah bütün bitkileri, hayvanları ve insanlar üzerinde tasarruf eder. Hafîz ve Muhyî isimleri ile hayatı ve ölümü yaratır ve toprakta muhafaza eder. İkincisi, fazl ve rahmet arşı olan “Su” unsurudur. Yüce Allah su üzerinde tasarruf eder fazl ve rahmeti ile su üzerinde tasarruf ederek bütün suya muhtaç varlıklar üzerinde tasarruf eder. Üçüncüsü ilim ve hikmeti ile tasarruf ettiği “Nur” unsurudur. Dördüncüsü ise Emir ve İradesinin arşı olan “Hava” unsurudur. Böylece yüce Allah “İlim, irade ve kudreti” ile toprak, hava, su ve nur üzerinde tasarruf ederek bunlar üzeride mahlûkatını idare eder. (Lem’alar, 646-647)

Yüce Allah “mahlûkat-ı arziyeyi, rububiyeti noktasında, havayı emir ve iradesine bir nevi arş, ve nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş, ve suyu ihsan ve rahmetine başka bir arş, ve toprağı hıfz ve ihyâsına bir çeşit arş yapmış; o arşlardan üçünü mahlûkat-ı arziye üstünde gezdirmektedir.” (Mektubat, 2004, s. 500) Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir.  Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda isal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvattan Hâlık-ı Semâvata daha yakın bir yoldur. Zira, kâinatta tecellî-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilâfete ve Hayy-u Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır. Nasıl ki arş-ı rahmet su üzerindedir; arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir aynadır. Evet, kesif bir şeyin aynası ne kadar lâtif olursa, o nisbette suretini vâzıh gösterir. Ve nurânî ve lâtif bir şeyin de aynası ne kadar kesif olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ, hava aynasında, yalnız şemsin zayıf bir ziyası görünür. Su aynasında şems ziyasıyla görünürse de elvân-ı seb’ası görünmüyor. Fakat toprak aynası, çiçeklerinin renkleriyle, şemsin ziyasındaki yedi rengi de gösterir. Peygamberimiz (asv) “Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde halidir” (Münâvî, Feyzü’l-Kadir, 2:68; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, 2:110) buyurmaktadır. Bu hadis-i şerif bu sırra işaret eder. (Mesnevi, 2006, s.379-380)

Arşı bütün kâinatı kuşatan ilahî tasarrufun merkezi olarak ele aldığımız zaman yüce Allah’ın “Arşı su üstünde idi” (Hud, 11:7) ayetine göre yüce Allah’ın arşı su hükmünde olan esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra Sâniin ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani Allah esîri halk ettikten sonra cevâhir-i ferde ınkılab ettirmiştir.(İşâratu’l-İ’câz, 391) Yüce Allah önce esiri yaratmıştır ve onları tekâsüf ettirerek onlardan atomları yaratmış ve atomlardan da kâinatı var etmiştir. Elbette atomların içinde bulunan esire ve atomlara hükmeden her şeye hükmeder.

Son olarak “Her şeyin içine melekût, dışına ise mülk adı verilir. Bu itibarla insan ile kalb birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Bu kâide arş ile kevn arasında da tatbik edilir. Şöyle ki: Arş, Zâhir, Bâtın, Evvel ve Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Demek Arş öyle bir halitadır ki şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücudun sağını solunu, altını ve üstünü ihâta etmiş olur.” (Mesnevi, 2006, s.170-171) Hal böyle olunca Arş yüce Allah’ın her şeye her şeyden daha yakın olması ve her yerde hazır ve nâzır olması demektir. Allah arş vasıtası ile her şeye her şeyden yakın olur ve her şeyin mülk ve melekûtuna tasarruf eder. Bütün esma ve sıfatı ile her şeyin altını üstünü, sağını ve solunu kuşatır. Her yerde aynı anda tasarruf eder.

Yüce Allah’ın kâinatta bu tasarrufuna vasıta olan dört arşı ve bu dört arşa müekkel dört meleği vardır. Bunlar Cebrail (as)  Nur unsuruna, Mikâil (as)  toprak unsuruna, İsrafil (as)  hava unsuruna ve Azrail (as) su ve ateş unsuruna (mahiyeti itibarıyle aynı maddedir) müekkeldir. Böylece dünyada yüce Allah arşına, hakimiyetine ve tecelliyat-ı esmasına dört unsur ve dört melek müekkel kılmıştır, ahirette ise bunu dört melek ile takviye ederek ahirette arş-ı rububiyetinin tecellisini sağlayacak.

HAFAZA MELEĞİ

 

 

İyi ve kötü her yapılanı gözetip hıfz etmek ve korumakla görevli melekler. Hafaza ve hâfızîn, hâfız kelimesinin çoğuludur.

 

Gözetlemeye memur melekler insandan hiç ayrılmaksızın her an onu murakabe etmekte ve her hareketini yazmaktadırlar. Bütünüyle bu işin nasıl olduğunu da bilemediğimiz gibi keyfiyetini bilmekle de mükellef değiliz.

 

“Muhakkak sizin üzerinizde hafız (gözetleyici) melekler var. Kiram (değerli) kâtipler var. Her ne yaparsanız bilirler” (el-İnfitâr, 82/ 10, 11, 12).

 

“Hafızın” gözetleyici, amelleri ezberleyen, muhafaza eden ve koruyan anlamında tefsîr edilmiştir. Âyette hafaza melekleri “kirâmen” değerli, şerefli sıfatlarıyla anılmıştır. Melekler Allah katında şerefli ve değerlidirler (Taberî, Tefsîr, XXX, 88). Bu suretle kalplerde o şerefli meleklerin yanında utanma ve toparlanma hissi uyarılmak istenmiştir. Zira insanoğlu yüksek mevkide bulunanların huzurunda söz, hareket ve davranış bakımından bir hata yapmamak hususunda son derece dikkatli ve itinalı hareket eder. “Kirâmen” vasfıyla anlatılan meleklerin her an ve her durumda kendilerini gözetlediğini bilen kimselerde huy ve davranışlarını dikkatle ve güzel bir şekilde yapmalarıdır.

 

Yaptığınız bütün işler melekler tarafından muhafaza edilmektedir.

 

“Yaptığınız bütün hileleri meleklerimiz kaydediyor” (Yûnus, 10/21).

 

“İnsanın arkasında ve önünde, Allah’ın emriyle onu koruyan ve yaptıklarınızı kaydeden melekler vardır” (er-Ra’d, 13/11).

 

Rasûlullah (s.a.s) hafaza meleklerinin vazifelerini anlattığı bir hadiste şöyle buyurur: “Bir müslüman bir rahatsızlığa düşünce Allah onu koruyan hafaza meleklerine şöyle emreder: ” Kulumun her gün ve gecede yaptığı iyiliklerin sevabını ona bu hastalık müddetince yazın” (Dârimî, Rikâk, 56).

 

Gece melekleri ile gündüz melekleri sabah ve ikindi namazlarında bir araya gelirler. Allah bu meleklere “kullarım ne yapıyorlar?” diye sorar. Melekler; “Onlara vardığımızda namaz kılıyorlardı, ayrıldığımızda da namaz kılıyorlardı” derler (Buhârî, Ezân, 31, Mevâkit, 16, Nesâî, Salât, 21).

 

İnsanın sağ ve sol omuzlarında bulunan hafaza melekleri insanın günah ve sevaplarını kaydederler. Bu melekler insandan cima, helâ ve gusül anında bu haller bitinceye kadar ayrılırlar. Hz. Peygamber (s.a.s) “Sizden hela ve cima hali hariç ayrılmayan Kirâmen Kâtibin’e saygı gösterin. İçinizden biri banyo yaptığında bir bez parçası ile avret mahallini örtsün” Hz. Ali (r.a) da şöyle buyuru: “Avret mahalli açık olduğu melek kişiye yaklaşmaz” “Örtüsüz hamama girilince iki meleği kişiye lanet eder” (Kurtubî, el-Câ’m'î !i-Ahkâmi’l Kur’ân, XIX, 248).

 

Âlimler helâ ve cimâ halinde hafaza melekleri bulunmadığından dolayı, konuşmayı câiz görmemişlerdir.

 

Bazı âlimler kâfirlerin hafaza meleklerinin olmayacağını, çünkü onların durumunun belli olduğunu, amellerin yalnızca kötülük olduğunu, sağlarında bulunan meleklerin mü’min olmadıklarından hayır yapamayacağını ileri sürmüşlerdir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Mü’minler alemetlerinden tanınırlar” (er-Rahman, 55/41).

 

Ancak genel olarak İslâm âlimleri kâfirlerin de hafaza meleklerinin olduğunu kabul etmişlerdir. Allah Teâlâ: “Kitabı solundan verilene gelince…” (el-Hâkka, 69/25) “Kitabı arkasından verilene gelince…” (el-İnşikâk, 84/10) buyurmuştur. Bu âyetler kâfirlerin kitaplarında hafaza melekleri tarafından yazıldığını gösterir. Sağda bulunup hayır yazan melekler de kendisi bir şey yazmasa da solda bulunan meleğe kâfirlerin kötülüklerini yazarken şâhitlik yapar. (Kurtubî, a.g.e., XIX, 248).

 

Hz. Peygamber (s.a.s): “Allahu Teâla şöyle buyurmuştur: “Kulum bir günah işlemeye karar verirse onun cezasını yazmayın. Şayet o kötülüğü işlerse ona bir günah yazın. Bir iyilik yapmaya karar verirse yapmasa bile ona bir iyilik yazın. Yaparsa on iyilik yazın ” der (Müslim, İmân, 203).

 

Bu kudsî hadiste bildirilen karar vermek duygularla ilgili bir özellik olduğu için bunu hafaza melekleri nasıl tespit ederler meselesi tartışılmıştır. Bu husus Şüfyan es-Sevrî’ye sorulunca şöyle cevaplandırmıştır: “Kul iyiliğe karar verince ondan bir misk kokusu yükselir. Kötülüğe karar verince de leş kokusu yükselir. Bunu melekler duyar ve yazarlar” (Kurtubî, a.g.e., XIX, 248). Nitekim âyet-i kerime de şöyle buyurulmuştur. “Hatırla ki (insanın) sağındo ve solunda oturan, yaptıklarını tespit eden iki melek vardır. İnsan bir söz söylemeye dursun, mutlak onun yanında (hayır ve şerrini) görüp gözetlemeye hazır bir (melek) vardır” (Kâf, 50/17, 18).

 

Hafaza melekleri, sağ ve sol tarafta bulunan melekler Allah katında değerli, şereflidir. Kul helâ, cimâ’, banyo gibi avret mahallerinin açılmasına sebep olacak hallerde olunca bu melekler geçici olarak ayrılır.

 SORGU MELEKLERİ

Melekler, ölen kişiye “Şu Muhammed denilen adam
hakkında ne dersin?”derler.
O kişi de:
“O, Allah Celle Celalühu’nun kulu ve elçisidir. Allah’tan başka hiç bir ilah olmadığına ve Muhammed Sallâllahü Aleyhi ve Sellem’in, O Allah Celle Celalühü’nün kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim.”

Ebu Hureyre Radiyallahü Anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz Sallâllahü Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur:
“Ölen kişi kabre konulduğunda, (manzaraları) siyah, (gözleri) mavi iki melek gelir”
İki meleğin bu sıfat üzere gelmeleri, siyahlık ve gözün maviliğinde korku ve vahşet bulunduğu içindir.
Ancak bu iki meleğin kafirlere vereceği korku, mü’minlere verecekleri korkulardan daha şiddetlidir.
Neticede kafirler cevap vermede bocalayacaklardır. İki meleğin, ölen kişiye bu renklerde gözükmesi hakikat olabileceği gibi, (ezrekani) kelimesinden gözü kör anlamında kastedilmesi muhtemeldir. Nitekim başka bir hadiste bu meleklerin kör va sağır oldukları ifade edilmiştir.
Kör olmaları, ölen kişinin çekeceği azabı görmeme, sağır olmaları da, ölenin feryadını duymayarak, acıma hissine kapılmamaları hikmetine dayalı olduğu söylenmiştir. Manzaralarının siyah olmasından, sûretlerinin çirkin olmaları da kastedilebilir. (Şerhü’l Mişkât)
İki meleğin birisine Münker (tanımayan) denilir. Çünkü ölen kişi bu melekleri asla tanımamış ve bu iki meleğin sûretinde olan hiç bir kimse görmemiştir.
Bazı alimler, günahkâr olan kişiyi sorgulayacak olan meleklerin münkernekir, itaatkâr olan kişiyi sorgulayacak meleklerin ise mübeşşir (müjdeci) ve Beşir (müjdeci) isminde olduklarını söylemişlerdir. (Fethu’l Bari)
Melekler, ölen kişiyi “Şu Muhammed denilen adam hakkında ne dersin?”derler.
O kişi de: “O, Allah’ın Celle Celalühu kulu ve elçisidir. Allah’tan başka hiç bir ilah olmadığına ve Muhammed Sallâllahü Aleyhi ve Sellem’in, o Allah Celle Celalühü’nün kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim” der.
Meleklerin “Şu Muhammed denilen adam” şeklinde kaba ifadeleri imtihan için olup, meleklerin ifadesinden saygı öğrenmemesi içindir. (Tîbî)
Şeyh Muhyiddin Arabî dedi ki: Meleklerin böyle sormaları imtihan içindir. Neticede imanında doğru olan kişi, şüpheci kişiden ayrılmış olur. Zira şüpheci olan kişi içinden şöyle düşünmüş olur; eğer bir adamın Allah Celle Celalühu’nun katında iddia ettiği şerefi olsaydı, melekler onu bu şekilde sormazlardı. İşte o anda şüpheci olan kişi “bilemiyorum” der ve ebedî olarak bedbaht olur. “O Allah Celle Celalühunun kulu ve elçisidir” ifadesi, esas kısa ve öz cevap, daha sonraki uzun şehadet ifadesi ise, sadece sevinç, lezzet ve dövünme kasdıyla söylenecektir. (Şerhu’l Mişkat, Aliyyu’l Kari)

 

08/12/12

Gayb İlmi

Gayb, Şuhud’un karşıtı bir kelimedir. Perde arkası ve gizlilik anlamına gelir. Genel ve özel olmak üzere iki anlama gelir.

Gayb genel anlamı itibariyle insanın zahiri his ve görüşünden gizli kalan hakikate denir. Buna binaen, cahil bir insanın idrakinin ötesinde olan bir gerçeği, onun için “gayb” hesap edebiliriz. Örneğin: Yaratılış âleminde ve tabiatta insanlara örtülü olarak yaratılmış bir takım sırlar gibi.

Gayb özel anlamı itibariyle, tabiat âlemi ahvalinin perdesi ardında saklı olan hakikatlere denir. Allah’ın zatı, melekler, ruhlar, kıyamet günü ve halleri, cennet, cehennem, Hz. Mehdi’nin (a.f) kıyamı ve Hz. İsa’nın (a.s) nüzulü gibi. Kur’ân’da ve İslâm âlimlerince “gayb” denilince, bu anlam kastedilir. Bunlar hissedilir türden olmadığından onların ispatı için ya yeterince ilmî ve aklî deliller olmalı veya gaybı bilen peygamberler veya evliyalar bu tür şeylerden haber vermeli.

Yalnızca Allah’a Mahsustur?

Bazıları, ya garazlı yaklaşımlarımdan veya ayetlere yüzeysel baktıklarından bu hususta yanılmışlardır. Bu yaklaşıma göre: “Gayb ilmi yalnızca Allah’a mahsustur, hatta Hz. Peygamber (s.a.a) bile gaiple ilgili bir şey bilmiyordu.” Şu ayetler de delil olarak gösterilir:

Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Allah’tan başkası onlardan habersizdir.[1]

De ki: Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem.

Bu ayetlere göre Hz. Peygamber’in ve imamların gayb ilmini bildiklerini söylemek yanlış olur.

Bu yaklaşımla ilgili olarak şöyle deriz: Elbette ki mutlak gayb, Allah’a aittir ve insanların hislerinden gizli olan olaylar, Hak Teala için aşikârdır. Zira bu mülk ve varlık âleminde meydana gelen bütün hadiseler, melekut âleminde daha kâmil bir şekilde meydana gelmiştir. Aslında bu dünya ve ona hakim olan düzen, öteki yüksek âlemin bir sureti hükmündedir. Şairane bir deyimle: Bu cihan köpük ve öteki cihan derya misali. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

Her şeyin mülk ve melekûtu elinde olan Allah münezzehtir.Allah-u Teala, gizli ve aşikâr olan her şeyi biliyor ve O’nun için, geçmiş, gelecek veya şimdi bir anlam taşımaz. Her şeyin bilgisi, yaratılmadan önce, yaratıldıktan sonra ve yaratılış anında Allah için birdir. Burada konunun açıklık kazanması ve gaybı sadece Allah’a mahsus bilen ve ondan gayrisi için olumsuzlayanlar için birkaç konuya değinmek istiyoruz.

    Kur’ân’da

Kur’ân’daki ayetlere dikkatle bakıldığında, gayb ilmi ile ilgili üç grup ayetin olduğu görülür:

1) Gayb ilmini yalnızca Allah’a (c.c) ait bilen ayetler.

Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız Allah’a aittir.

Rasulullah’a hitaben şöyle buyurulur:

De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.

Daha önce söz konusu ettiğimiz ayetler de örnek verilebilir.

Hafız AKİF şöyle diyor:

Gaybın sırrını kimse bilmiyor hikâye okuma,

Hangi mahrem kalp bu hareme yol bulmuş?

2) Allah’ın, gayb ilmini kendisiyle sınırlı kılmadığı ayetler. Örneğin şu ayetler:

O görüleni de görülmeyeni de bilir; çok büyüktür, yücedir.[

Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz.[

3) Allah'ın veli kullarının da gayb ilmini özetle bildiklerini gösteren ayetler. Örneğin:

Allah gaybı bilendir ve hiç kimseyi gaybına (sırlarına) muttali kılmaz; ancak kendi rızası ile bir resulünü haberdar edebilir ve Allah onun önünden ve arkasından gözcüler salar.

Allah size gaybı bildirecek değildir. Fakat Allah elçilerinden dilediğini seçer-ayırt eder."

Kur'ân'ın mesajını tam anlamıyla idrak edebilmek için, konuyla ilgili bütün ayet ve rivayetleri dikkat-i nazara alıp değerlendirmeliyiz. Bazı ayet ve rivayetler, gayb ilmini Allah'tan başkasından olumsuzlarken, bazıları ispat etmekteler. Konunun çözümü ve zahirî çelişkinin halli için farklı yollar söz konusudur. Onlardan bazıları şöyledir:

a) Yüce Allah'la sınırlı olan gayb ilminden maksat, zatî ve bağımsız olan gayb ilmidir. Allah'tan gayrisi için söz konusu olan gayb ilmi ise, arızî ve bağımlı gayb ilmidir. O hâlde, Allah Teala dışındaki yaratıkların bildiği şey, O'ndandır ve O'nun talimi iledir. Bu değerlendirmeyi, az önce Cin Suresinden aktardığımız ayetler pekiştirir.

b) Gayb âleminin sırları iki kısımdır: Bir kısmı Allah'ın mukaddes zatına mahsustur ki, O'ndan başka kimse onları bilemez. Örneğin: Kıyametin ne zaman kopacağı, Hz. Mehdi'nin (a.s) ne zaman kıyam edeceği gibi.

Emirü'l-Müminin Hz. Ali (a.s), kendisine; "Ey Müminlerin emiri! Sizin gayb âlemiyle ilgili bilginiz var mı?" diye soran birisine şöyle buyurmaktadır:

Gayb ilmi, sadece kıyamet ilmi ve şu ayette zikredilen ilimlerdir: "Kıyametin ne zaman kopacağına ait ilim Allah'a mahsustur, yağmuru indiren O'dur, ana rahminde olanı (mahiyetini) bilen O'dur. Hiç kimse yarın ne yapacağını ve nerede öleceğini bilmemektedir.

İmam (a.s) daha sonra sözlerini şöyle açıklıyor:

Yüce Allah, annelerin rahimlerinde olanları bilmektedir; kız mı, erkek mi, çirkin mi, güzel mi, cömert mi, cimri mi, saadet ehli mi, şaki mi, cennet ehli mi, cehennem ehli mi? Bunlar gayb ilimlerdir ki, Allah'tan gayrisi bilemez.

Bir kısım gayb âlemine ait ilimler de vardır ki, Allah Teala peygamberleri ve özel kullarını onlardan haberdar etmiştir. Hz. Ali (a.s) sözünün devamında şöyle buyuruyor:

Bundan başka bir takım ilimler de vardır ki, Allah Teala onu Peygamberine öğretmiş ve O da bana öğretmiştir.[10]

Demek ki, işlerin ayrıntılı bilgisi Allah’a aittir. Gaybe ait icmalî bilgilere ise, bazı insanlar erişebilir. Ancak bu bilgilerin de kaynağı yüce Allah’tır.

c) Gaybla ilgili farklı ayet ve rivayetlerle ilgili bir başka değerlendirme de şöyledir: Gaybın sırları iki yerde yazılıdır: Biri levh-i mahfuzdadır ki, Allah’tan başka kimse ondan haberdar olmaz ve burada yazılanlar herhangi bir değişim ve dönüşüme uğramaz. Diğeri ise levh-i mahv ve ispattır ki, aslında bu muktezeyatla (gereksinimler) ilgili bilgilerdir. Dolayısıyla bu ilimler değişim ve dönüşüme uğrayabilir. İmam Seccad (a.s) bu hususta şöyle buyurmuştur:

Eğer Kur’ân’da bir ayet olmasaydı, ben geçmişte olan ve kıyamete kadar da vuku bulacak olan her olaydan haber verirdim.

Birisi; “O, hangi ayettir?” dediğinde şöyle buyurdu: ”Allah buyuruyor ki; ”Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır ve ümmü’l-kitap (kitabın anası) O’nun yanındadır.[11]

d) Bir başka değerlendirme de şöyledir: Enbiya ve evliyanın gaybe ilişkin ilimleri, fiilî ilimler değil, infialî (etkilenen) ilimlerdir. Yani onlardan hiçbiri bilfiil her zamanda ve her hakikat hususunda gayb ilmine sahip değillerdir. Onlar irade ettikleri zaman, Allah Teala, onlara öğretmektedir. Elbette bu irade de Allah’ın rızası dâhilinde gerçekleşmektedir. O hâlde sadece Allah’ın ilmi fiilî ilimdir. Yani Allah’ın ilmi, varlıkların varlık sebebidir ve yaratıklar O’nun ilminde müessir ve mucit değillerdir. Dolayısıyla İmamların gayb ilimlerinin olmadığını ifade eden ayet ve rivayetlerin anlamı, gayba ait fiilî ilimlerinin olmayışıdır. Gayba ait ilimlerinin olduğunu ifade eden ayet ve rivayetlerin anlamı da, gaybı, ilm-i infialî yoluyla bilmelerinin mümkün oluşudur. Kısaca Allah’ın ilmi etken ve evliyanın ilimleri edilgen konumdadır. İmam Cafer Sadık’tan (a.s) nakledilen şu hadis delil olarak gösterilebilir:

İmam bir şeyi bilmek istediği zaman, Allah onu ona öğretiyor.[12]

Bu değerlendirmelerden elde edilen sonuç şudur: Yüce Allah, mutlak gayb ilminin sahibidir ve her şeyi kuşatıcıdır. Allah’tan gayrı herkes, gayb ilmini O’ndan almıştır. Di-ğer bir değişle; birinci değerlendirmede ifade edildiği üzere, mutlak gayb, Allah’a aittir, ama Allah’ın, gayb ilminin bir miktarını, seçkin kullarına bildirmesinin de hiçbir sakıncası yoktur. Nitekim şöyle buyurmuştur:

İşte bunlar (Meryem’in kıssası) sana vahiy ettiğimiz gayb haberlerindendir.[13]

Ayrıca, Peygamber ve imamların, her dönemde halkın sorunlarını çözebilmek ve gelecekte daha değişik şartlarda var olacak insanlara, daha faydalı ve yeterli programlar uy-gulayabilmek için, en azından gaybi ilimlerden bir miktarını bilmeleri ve bir takım sırlardan haberdar olmaları gerekir.

Bir göz açıp kapama miktarı bir zaman diliminde, Saba kraliçesinin tahtını Hz. Süleyman’ın yanında hazır eden Asif b. Berhiya, çok az bir ilme sahipti. Allah (c.c) onun hakkında şöyle buyuruyor:

Kitap ilminden bir miktarına sahip olan kimse ise: “Ben onu (tahtı), gözünü açıp kapamadan sana getiririm.” dedi. Süleyman onu yanında hazır görünce: “Bu, Rabbimin fazlındandır.” dedi.[14]

Ama kitap ilminin tamamına sahip olan Ali b. Ebi Talib (a.s), sahip olduğu ilimle, olağan üstü birçok işler yapabilir. Allah Teala O’nun hakkında şöyle buyurmuştur:

De ki: Allah ve kitap ilmi yanında olan kimse, benimle sizin aranızda şahit olarak yeter.[15]

Ebu Said el-Hudrî şöyle diyor:

Allah Resulü’nden, “Yanında kitap ilminden (bir miktar) olan kimseden maksat kimdir?” diye sordum. Buyurdu ki: ”O, kardeşim Süleyman b. Davut’un vasisi Asif b. Berhiya’dır.”

Dedim ki: “Yanında kitap ilmi -nin tamamı- olan kimseden maksat kimdir?” Buyurdu ki: ”O, kardeşim (ve vasim) Ali b. Ebi Talib’dir.”[16]

Diğer yandan Allah-u Teala şöyle buyuruyor:

Biz sana her şeyi beyan eden Kur’ân’ı indirdik.[17]

O hâlde böyle bir kitabın ilmine vakıf olan birisi, gaybın sırlarından da haberdar olur.

08/12/12

Nasih İlmi ve Taayyun-i ilmi

Nasih: Lügat manası: İzale, bertaraf, ibtal ve yok etme; izale edilen şeyin yerine başka birinin konulması veya konulmaması, nakletme, kaldırma, hükümsüz kılma, istinsah etme, değiştirme, tahvil etmedir.
Nesehe fiilinin mastarıdır. Nesh kelimesinin bu manalardan hangisinde hakikat, hangilerinde mecaz olduğu konusu ihtilaflıdır. Bazı ilim adamları “izale ve iptal etme” manasında hakikat, diğerlerinde mecaz olduğunu söylemektedirler. Şer’i manası: Bir nassın hükmünün ya yerine bir nass gelerek veya hiçbir nass gelmediği halde belli bir zaman sonra kaldırılmasıdır. Bu önceki farzla amel etme müddetini, bu farzla amelin ne zaman bittiğini ve sonrakiyle amelin ne zaman başladığını belirtir. Onun ne zaman biteceği Allah katında bilinir, fakat biz onun hükmünün sürekli olacağını düşünürüz. Onu nesheden ayet gelince onun hükmünün bittiğini anlarız. Bu da bizim ilmimizde bir değişmedir. Fakat Allah katında bir değişme yoktur. Mukaddes bir metnin ilgası manasında da kullanılır. Bu şekilde kendinden önceki hükmü kaldırılan delile nasih, hükmü kaldırılan delile de mensuh denilir.

Keza günlük konuşmalarımızda da, güneş gölgeyi izale etti, ihtiyarlık gençliği giderdi, asırlar ve zamanlar birbirlerini neshetti gibi lafızları kullanmaktayız. Ruhların bir bedenden diğerine intikaline inananların kullandığı tenasuh kelimesi de, intikal manasını ifade etmektedir. Bir kitabı istinsah etmek te nakilden başka bir şey değildir. İşte nesh kelimesi, şu yukarıda verdiğimiz manalardan her biri yerinde kullanılabilir. Bazıları, onun bu çeşitli manalarda kullanılışının mecazi olduğunu söylemişlerdir. Nasih ve Mensuh İlminin Önemi:

İcaz kitabının yazarı şöyle dedi: Sahih senedle rivayet edilmiştir ki Ali (r.a.) mescitte insanlara İslam’ı anlatan bir adam gördü. Ali ona: “Sen nasih ve mensuhu biliyor musun?” diye sordu. Adam: “Hayır, bilmiyorum.” dedi. Ali ona: “Sen helak oldun ve insanları helake sürüklüyorsun.” dedi. Ondan sonra adamı mescitten çıkarttı ve ona bir daha insanlara İslamı anlatmayı yasakladı. Bu rivayetin benzeri Abdullah İbn Abbas hakkında rivayet edildi. İbn Abbas hakındaki rivayette ise, Adam nasih ve mensuhu bilmediğini söyleyince İbn Abbas onu tekmeledi ve ona: “Helake uğradın ve insanları helake sürüklüyorsun.” dedi

      • TASAVVUFİ GELENEKTE HAZARÂT-I HAMS 
        veya
        TENEZZÜLÂT-I SEB’A ANLAYIŞI

        Vahdet-i vücûdu benimseyen mutasavvıflar, Allah-âlem münasebetini izah ederken mükevvenatın (yaratıkların tamamı) ne şekilde yaratıldığı hakkında “vahdet-i vücûd” nazariyesine uygun tarzda açıklamalar getirmişlerdir. Onlara göre alemin yaratılışı birçok mertebelerden geçerek gerçekleşmiştir. Bu yaratılış mertebeleri “hazarât-ı hams” (beş ilahi hazret) ve “tenezzülât-ı seb’a” (yedi rûhsal iniş) gibi isimler altında incelenmiştir.

        Lügatte, “yakında ve yanında olmak, önünde bulunmak, huzuruna varmak ve çıkmak” gibi anlamlara gelen “hazret” kavramı, İbn Arabi’de önemli bir tasavvuf terimi haline gelmiş, “varlığın genel mertebeleri ve alemdeki bütün tecellileriyle birlikte ilahi ve kevni hakikat” anlamında kullanılmıştır. Alemin oluşumunu sudûr ve tecelli teorisine  göre açıklayan sûfilere göre varlıklar Allah’tan zuhur etmek suretiyle derece derece ondan uzaklaşarak ve aşağıya inerek meydana gelir. Bu durum “tenezzülat” terimiyle ifade edilir. Allah Teala’ya ulaşmak isteyen bir sâlik, aynı yoldan bu tenezzülâtı teker teker aşarak yukarıya doğru çıkmak zorundadır. Bu çıkışa ise “hazarât” denir. Bir sâlik bu hazretlerden ne kadarını katederse manevî derecesi o kadar yükselir ve kutsiyet kazanır. Mutasavvıflar hazarât-ı hams için, avâlim-i hamse, hazarât-ı külliye ve avâlim-i külliyye isimlerini de kullanmışlardır.

        Tevhidle alakalı bir mesele olan vahdet-i vücûd felsefesinin bu mertebelerinden bahsetmeden önce tevhid ile ilgili bilgiler vermek yerinde olacaktır.

        Tevhid, Allah Teala’nın birliğine iman etmektir. Allah Teala’nın bir ve tek oluşu anlamına gelen vahdet, tasavvufun temel felsefesinin dile getirildiği bir terimdir. Cüneyd-i Bağdadi (ö.297/909)’ye tevhid nedir? diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Tevhid, mahlukatın hareket ve sükûnunu, Allah Teala’nın fiili olarak bilmendir.” Şeriatın ve şer’i ilimlerin esası tevhid olduğu gibi, tasavvufun esas konusunu da tevhid teşkil eder. Nitekim ilk sûfi çevrelerinde başlıca konu tevhid idi. Sûfiler tevhide akıl yolu ile değil, ancak tecrübe, his ve ilham yolu ile yaşayarak ulaşılabileceğini ifade ederler. Mutasavvıflar tevhid ile ilgili bir çok değerlendirmeler yapmışlardır. Bunlardan en yaygın olanı şu şekildedir:

        a. Kusûdi tevhid (vahdet-i kusûd) : Kulun iradesini Allah Teala’nın iradesine bağlaması, her şeyde onun iradesini görmesidir.  Diğer bir ifade ile, Hakk’ın irade ve isteği ile kulun irade ettiği ve istediği şeyin bir ve aynı olmasıdır. Burada kul kendi iradesini, Hakk’ın iradesine uygun bir hale getirerek bu sonuca ulaşmıştır. Sadece mutasavvıflar değil, bütün Müslümanların bu anlamdaki irade birliği en mükemmel Müslümanlık sayılır. Vahdet-i kusûd üzerinde tartışma yoktur. İlk zahidlerin vahdet anlayışları budur. Bu makam, “lâ maksûde ve lâ matlûbe ve lâ murâde illâllah” formülüyle ifade edilmektedir.

        Şuhûdî tevhid (vahdet-i şuhûd) : Kulun psikolojik bir hal olarak âlemde mevcut olan her şeyi Allah Teala’nın tecellileri olarak görmesi, ondan başkasını görmemesi halidir. Bu hal “sekr, gaybet ve galebe” gibi isimler verilen vecd ve istiğrak halinde kendini gösterir. Bu hal geçtikten sonra Hak ile halkı ayrı ayrı görür. O hal içinde söylediklerine de tevbe eder. Her iki tevhid çeşidinde de Allah-alem ikiliği mevcuttur.

        c. Vücûdî tevhid (vahdet-i vücûd) : İrade ve müşahedede olduğu gibi varlık bakımından da birliğin kabul edildiği bu safhada Allah’ın dışında hiçbir varlığın hakiki vücûdunun bulunmadığı esası benimsenmiştir. Tevhidin bu en yüksek mertebesinde olan seçkin kul, Allah Teala’nın önünde bir hayaldir. Allah ile kendisi arasında üçüncü bir şey yoktur. Allah’a yaklaşmanın hakikatine, O’nun gerçek vahdaniyetine erişen zat, Allah Teala kendisinden ne isterse ancak onu yapar.

        Vahdet-i şuhûdda sâlikin her şeyi bir görmesi geçicidir, birlik bilgide değildir. Vahdet-i vücûdda ise, birlik bilgidedir. Yani sâlik gerçek varlığın bir tane olduğunu bunun da Hakk’ın varlığından ibaret bulunduğunu, Hak ve onun tecellilerinden başka hiçbir şeyin hakiki varlığı olmadığını bilir. Ancak vahdet-i vücûd ehli bu bilgiye nazari olarak değil yaşayarak ve manevi tecrübe ile ulaşır. Vahdet-i şuhûd “lâ meşhûde illallah”, vahdet-i vücûd ise, “lâ mevcûde illallah” şeklinde özetlenebilir.

        Vahdet-i vücûda kail olanlara göre, vücudî tevhid, şuhûdi tevhid mertebesinden daha üst seviyede Allah Teala’ya yakınlık kesbetme neticesinde kulda hasıl olan bir haldir ki, bu mertebede kul Allah Teala’nın dışında her şeyi hatta kendisini dahi yok bilir.

        Vahdet-i vücûdcu mutasavvıflar ve bilhassa İbn Arabi’ye göre, vücûd birdir ve o da Hakk’ın vücûdu ve zâtıdır. Eşyanın başkaca vücûdu yoktur. Eşya kendisine zahir olan sûretlerden ibarettir. Allah eşyanın kendisi değildir. Ancak vücûd itibariyle mevcûdatın ve zuhurda her şeyin ayn’ıdır. Allah Allah’tır ve eşya eşyadır. Zât-ı mutlak kendisini eşya ve alem suretinde zahire vurmuştur. Eşya ve mükevvenât Allah’ın zahiri, Allah da eşya ve mükevvenatın bâtını ve ruhu mesabesinde olup, onun varlığı haricinde hiçbir varlık tasavvur olunamaz.

        O halde vücûd iki nev’idir: Birisi vücûd-i hakikî, diğeri vücûd-i izafîdir. Vücûd-i hakiki bilcümle kayıt ve izafetlerden münezzeh olup, Hak Teâlâ’nın künhüdür. Vücûd-i hakikiyi idrak mümkün değildir. Vücûd-i izâfi ise, vücud-i hakikinin esması ve sıfatı hasebiyle belirlenme ve kayıt altına alınmadan ibarettir. İşte idrak olunan vücûd budur. Âlemin ve alemdeki eşyanın vücudu gibi.

        Vahdet-i vücud ve varlığın birliği mefhumundan açıkça anlaşıldığı gibi bu temel felsefe “vücûd” üzerinde odaklaşmaktadır. Vücud, insanın tecrübi idrak boyutundan tecrübe ötesi idrak boyutuna geçtiğinde sezinlediği vücûttur. Bu durum şu misalle daha da vüzûha kavuşabilir: Vahdet-i vücûd ehli açısından “çiçek” gerçekte özne değildir. Asıl nihai özne vücuttur. Çiçek ya da konumuz açısından her hangi bir nesne ise, ezeli ve nihai özne olan vücudu çeşitli şekillerde sınırlayan nitelik yahut sıfatlardan başka bir şey değildir.

        Hazarât-ı hams ve tenezzülat-ı seb’a mevzuuna geçmeden önce vahdet-i vücud hakkında biraz daha bilgi vermenin faydalı olacağı kanaatindeyiz. Vahdet-i vücud düşüncesindeki (Heme O’st) “Ne varsa O’dur” görüşü kainatta varlık olarak ne varsa hep onun kendisidir demektir. Bu sözü söyleyenler sünnet-i seniyye yolunda bulunuyorlarsa bu sözden maksatları şu olabilir: Gördüğümüz bütün eşya hep onun esma ve sıfatlarının tecellisinden ibarettir. Biz eşyaya bakarak onun kudretini temaşa ederek kendisini buluruz. Yani eserlerden müessire intikal eder, müessiri düşününce eseri unuturuz. Esasen “eser” Allah Teala’nın da buyurduğu gibi mahkum-ı fenadır. “Yeryüzünde bulunan her şey fanidir” (55 Rahman/26) Biz ise baki ile alakadarız. Ne faniler ne de dâr-ı fena bizi ilgilendirmez. Bu sûretle her yerde hep onu görürüz.

        Necip Fazıl, vahdet-i vücudun ilmi bir tasnif halinde üç merhalesi vardır der:

        1. İbn Arabi’ye gelinceye kadar bütün evliyaların hatta enbiyanın hali. Fakat burada şuura dökülmemiş hal olarak zevken idrak edilen bir vahdet-i vücuda şahit olmaktayız.

        2. İbn Arabi tarafından şuura dökülmüş olarak, şuura dökülecek kadar ileri gidilmiş cesaret olarak, bir vahdet-i vücud ifadesi vardır. Onun yanlış anlaşılmasından İbn Arabi münezzehtir. Onun vahdet-i vücudu şuura yüklemesi yük bakımından çekilir gibi değildir.

        3. Müceddid-i elf-i sani İmam Rabbani’nin yerli yerine oturttuğu, tashih ettiği ve mühürlediği bir vahdet-i vücud anlayışı ki ona vahdet-i şuhûd demekteyiz.

        İslam tasavvufunda “varlığın birliğini” esas kabul eden vahdet-i vücud, İbn Arabi’de zirveye ulaşmıştır. Vahdet-i vücutta tasavvur, irade ve varlık bakımından birlik kabul edilmiştir. Allah’ın her sıfatı bir varlıkta tecelli eder. Tek ve mutlak varlık olan Allah, bütün mevcutların aslıdır. O’nun her bir sıfatının meydana çıkmasıyla eşya ve hadiselerden biri de meydana çıkmış olur. Vahdet-i vücûd anlayışında alemin mahiyeti Allah Teala’nın mahiyetine dahil edilmez. Aksine alemin varlığı Allah Teala’nın varlığına dayandırılır.

        Ferit Kam konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Sûfiyye-i kiramın hepsi eşyadan varlığı nefyederek, ‘hakiki varlığı’ sadece Cenab-ı Hakk’a hasr ve tahsis edip ondan başka ‘hakiki varlık’ kabul etmiyorlar. Gerçekten sûfiler ‘lâ mevcûde illallah’ demişlerdir. Fakat bununla mevcud olan her şey Allah Teala’dır manasını kast etmemişlerdir. Onların varlık Hak’tan ibarettir demeleri tamamıyla başka bir manayı ifade eder. Halbuki kainat kitabında bulunan her kelimeden ayrı ayrı manalar çıkarıp kelimelerin bütününden tek bir mana elde edemeyen perakendeci düşünürler, a’yanda kevn ile açıklanan vücudu, vahdet ehlinin bu kelimeye verdiği diğer mana ile karıştırarak onların irfan mesleğine vücudiyye-panteizm adını vermişlerdir. Böylece vahdet-i vücud ehline yaptıkları tecavüz ve sataşmalarında insaf ölçülerinden epeyce uzaklaşmışlardır. Vahdet ehli Cenab-ı Hakk’ı müşahede etmiş, gördüğünü vücud tabirinden a’yanda kevn ile açıklanan manayı (maddi vücud) kast ettiklerini zannederek onu bir türlü Allah Teala’nın şanına layık görmemiştir. Fakat o müşahede nerede, onu reddetmek için girişilen bu mücadele nerede! Yıldızlı bir gecede milyonlarca parlak yıldızın titrek nuru hassas yürekleri ihtizaza getirdiği bir sırada, güneş ergüvani (kırmızımsı mor) örtüsünü üzerinden atarak uyku hanesinden çıkınca, yıldız kümeleri nasıl yok olma vadisine doğru koşarsa; bir zaman önce var gibi görülen eşya kafileleri de hakiki güneşin gönül ufkundan doğmasıyla yokluk sahrasında doğru gidişe hazır olup firar ederler.” İşte bunun gibi kendini Hakk’ın muhabbeti ve müşahedesinde kaybetmiş arif için de Haktan başka her şey yok olur.

        Yine bu konu ile ilgili olarak Ferit Kam ehl-i tasavvufun şöyle dediğini aktarıyor: Kevni taayyünler zahir ve bâtınları itibariyle mümkün ve vacip isimleri içine aldığından onların bir yönü ademe (yokluğa) bir yönü de varlığa bakar. Yokluğa bakan yönü, tecelliye mazhariyetlerinden kesilerek kendi nefisleri itibariyle olan yönüdür. Varlığa dönük yön ise, tecelliye mazhariyetleri itibariyle olan yöndür. Şu halde bu taayyünler birinci duruma göre, ma’dum, ikinci duruma göre ise mevcuttur. İmam Gazzali bu noktayı şöyle açıklamıştır: Her şeyin iki vücudu vardır. Biri o şeyin zâtına diğeri de yaratıcısına dönük olan yönüdür. Her şey zatı yönü itibariyle ma’dum, Allah’a dönük olan yönüyle mevcuttur. Buna göre vechullahtan başka mevcut yoktur. O’ndan başka ne varsa ezel ve ebed cihetinden ma’dumdur. “Bu gün mülk kimindir, bir ve kahhar olan Allah’ın” (40 Ğafir/16) ilahi nidasının celal sahasına aksetmesi için kıyamete kadar beklemek lâzım değildir. Çünkü o nidâ her an kainatın kubbesini çınlatmaktadır. Hz. Ali (k.v.) Peygamberimiz’den (sav.) “Allah Teala vardı ve onunla beraber başka bir varlık yoktu.” hadis-i şerifini işittiğinde “Hala da öyledir.” diye ilave etmiştir. Sûfiler, Hz. Ali’nin hadis-i şerifi duyduktan sonra söyledikleri bu değerli söz için “hadis-i şerifi tamamlayan bir ifade olmuştur” demiş, mümkün varlıklardan varlığı nefyeden, ortadan kaldıran fikri ifade ettiği için fikirlerini Hz. Ali efendimizin adı geçen sözüyle teyid etmişlerdir.

        Selim Kırımî, “O her nerede olursanız olun; sizinle beraberdir.” (57 Hadid/4) ayet-i kerimesini şu şekilde yorumlamaktadır: “Varlığın her hareketi Hak ile olduğundan, cümle vücudun ve varlığın hakikati Hakk’a aittir. Nitekim gölgenin vücudu, varlığı ve hareketi sahibinin olup gölgenin gerçekte vücudu olmadığı gibi, halkın dahi gerçekte vücudu yoktur, fanidir. Halk Hakk’ın perdesidir. Perdenin ötesinde, halkı gezdiren ve söyleten Hak’tır.”

        Hulasa, gerçekte Allah, mutlak gerçek ve hakiki bağımsız varlıktır. Zira alem Allah’ın bir ihsanı olarak varlık sahibidir. Hakikaten alemin varlığı, hakiki gerçekliği olmayan görüntüden daha ziyade bir şey değildir. Henüz görüntü hayal gücümüze veya hayalimize bağlanmış değildir. O, bizden bağımsız olarak var olur. Alemin gerçekliği veya varlığı “bunun gibi” birşeydir. Farz edelim ki, bir sihirbaz sihriyle bir bahçe görüntüsü oluşturuyor ve bahçe meyve veriyor. Hemen ilk anda sihirbazın icra ettiği bu hile usullerini seyreden kişi; sihirbazın bahçeyi bir anda yok etmesinden sonra da, gerçek bir bahçe olarak varlığını devam ettireceğine inanır. Şimdi alemin mevcudiyeti o bahçenin varlığı gibidir. O, kendinde gerçek değildir. Gerçeklik her nasılsa ona ihsan edilmiştir. O, gerçekliğin hayali bir şeklidir. Yukarıda değindiğimiz ön bilgilerden sonra varlığın varoluş mertebelerine geçebiliriz.

        Hazarât-ı Hams (Beş İlahi Hazret) / Tenezzülât-ı Seb’a (Yedi Ruhsal İniş)

        Alem açısından bakıldığında, “ilahi ilke” perdelerin arkasında gizlidir. Bu perdelerin ilki maddedir. Madde, bu görünmeyen ilahi alemin dışta duran tabakası, örtüsü veya kabuğu olarak gözükmektedir. Gözle görülmeyen bu alemi akıl ve akıl kadar da vahiy bize ana hatları ile tanıtmaktadır.

        İlahi makam gerçekte had ve sınırdan münezzehtir, fakat alemlere nazaran vücudun çeşitli mertebedeki durumları isbât-ı vacip noktasından tertip ve tesbit edilmiştir. Tesbit edilen bu tertip kelamda da olduğu gibi itibaridir. Yine bu tertip külliyet itibariyle olup keşfe ve akla göredir, zamanla bir münasebeti yoktur. Çünkü vücûdun tenezzül ve tecellileri vücud ile birlikte kadimdir. Başlangıç ve son mahlûka aittir. Vücudun ifade ettiğimiz bu mertebelerinin tecellileri bir çok değişik kategoride incelense de, beş veya yedi olarak kabul edilmesi genel kanaattir.                                             Bu yedi mertebe şöylece belirtilmişti:

        1. Lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesi

        2. Taayyün-i evvel mertebesi

        3. Taayyün-i sânî

        4. Mertebe-i ervah veya âlem-i melekût

        5. Mertebe-i misâl

        6. Mertebe-i şahâdet veya maddi alem

        7. Mertebe-i insan

         

        1. Lâ taayyün mertebesi : Vücud bu mertebede sıfat ve vasıf bağından ve bütün kayıtlardan münezzehtir. Bu mertebeye ahadiyyet mertebesi ismi verilmiştir. Bu mertebe Allah Teala’nın künhü ve hakikatidir. Bunun üstünde bir mertebe yoktur. Bu mertebeye mutlak gayb, vücûd-i mahz, gaybların gaybı, zât-ı ilahiyye, kenz-i mahfi, zât-ı mutlak ve hazret-i amâiye gibi isimler verilmiştir. Amâ, mutasavvıfların  ahadiyyet mertebesini ifade etmek için kullandıkları bir terimdir. Hadis-i şerif’te Ebû Rezîn el-Ukaylî, “Allah alemi yaratmadan önce neredeydi?” diye sorduğunda Hz. Peygamber “Altında ve üstünde hava bulunmayan bir amâda idi” cevabını vermiştir. Frithjof Schuon bu mertebeye “gayr-i varlık, varlık üstü varlık” ismini vererek, “bu sıfatlanmamış ve belirlenmemiş ilke, saf, mutlak veya zâtî varlığı temsil eder” demektedir. Diğer bir tasnifinde ise, bu âleme, âlem-i hâhût ismini verir. Bunun “Hüve” yani (Hû) kelimesinden geldiğini, bu mertebeye hüviyet, kayyûmiyet ve zâtiyyet mertebesi de denilebileceğini belirtir. Zât-ı mutlak ve lâ taayyün gibi tabirlerle ifade edilen bu yüksek mertebenin, Allah’ın zâtına ait olduğuna ve “âlemlerden münezzeh, mukaddes ve müteâl Allah’ı” ifade ettiğine dikkat edilmelidir.

        2. Taayyün-i evvel mertebesi:  Bu mertebe zat-ı ilahinin varlık sahasına iniş yönünde ilk harekete geçişini ifade eder. Allah Teala bu mertebede zâtını, sıfatlarını, isimlerini ve bütün mevcûdatı birbirinden ayırmaksızın icmali olarak bilir. Burada oluşun ilk başlangıcı söz konusudur. Bu mertebeye vahdet, hakikat-i Muhammediyye, mutlak ilim gibi isimler verilmiştir. Taayyün-i evvel denilen bu mertebede “Allah” mefhumu bütün ilahi sıfat ve isimleri toplayan bir ism-i câmi olarak kabul edilmiştir ki, buna ulûhiyet mertebesi de denilmektedir.

        3. Taayyün-i sânî mertebesi : Allah Teâlâ’nın zat ve sıfatlarına ve bütün mevcudâta dair, isim ve sıfatlarının gerektirdiği bütün külli ve cüz’i manaların sûretlerini birbirlerinden ayırarak tafsil ettiği ilmidir. Bu mertebede ilim sûretleri birbirlerinden ayrı olduklarından bunlara vâhidiyyet, a’yân-ı sâbite ve hakikat-i insaniyye denir. Bu sûretler mümkün varlıkların hakîkatleri ve dayanaklarıdır. İlk taayyün mertebesi bu mertebenin bâtını, bu mertebe ise, onun zahiridir. Bütün ilahi isim ve sıfatların birbirinden ayrılmış olduğu bu mertebeye rubûbiyet mertebesi de denilmiştir. İlk taayyün ve bu mertebede zikredilenler, yine Allah mefhumuna nisbetle ve mertebeler içindeki yerine göre anlaşılmalıdır. Bu mertebede taayyün eden her bir ilmi suret hariçte zahir olan eşyadan her birinin hakikati ve onu terbiye eden rabb-i hassıdır. Sûfiyye ıstılahında her bir sûretin ilmine ayn-ı sabite ve hepsine a’yân-ı sâbite ismi verilmiştir. Allah Teala’nın her bir ismi için bir abd vardır ve o isim, o abdin rabb-i hassıdır. Abd de o ismin mazharıdır.

        Mutasavvıflar a’yân-ı sâbiteyi, mümkünâtın ilahî ilimde sabit olan hakikatleridir, diye tanımlıyorlar ve bu hakikatler varlık kokusunu koklamamışlardır diyorlar. Sûfiler, a’yân-ı sabitenin ilahi ilimde varlığını “feyz-i akdes” olarak kabul ederken, a’yânın sûretleri olan mümkin varlıkların dışta zuhûru da “feyz-i mukaddes” sonucudur diyorlar. Buna göre, bizim dıştaki varlıklar adını verdiğimiz mümkin varlıkların şekilleri a’yânın aynalarında “feyz-i mukaddes” ile ortaya çıkan sûretleridir. Feyz-i akdes ve feyz-i mukaddes ifadelerine gelince, bu tabirler sûfiyye ıstılahındandır. Feyz-i akdes demek, eşya ile eşyadaki istidatların önce ilahi ilimde, ikinci olarak da belirme anında varlığını daha doğrusu sübûtunu gerektiren zâta ait hissi tecelli demektir. Feyz-i mukaddes de a’yândaki istidatla dışta ne gibi şeylerin zuhûru icap ederse, onların zuhûrunu gerektiren isimlerin tecellisi demektir. Şu halde, feyz-i akdes, a’yan-ı sâbite ile, onlardaki aslî istidatların ilahi ilimde sübutuna, feyz-i mukaddes de, a’yân-ı sabitenin gerekleri ve bağlı unsurları ile dışta zuhûruna verilen isimdir. Diğer bir ifade ile a’yân-ı sâbite, ilahi isimler ve sıfatların sûretleri olması bakımından ilahi hakikatlerdir. Ayân-ı sabite ile mevcût mümkinat aynı şey değildir. Belki mevcut mümkünat yani hariçte mevcut olan  şeyler, a’yân-ı sabitenin, feyz-i mukaddesle, a’yân aynasında zahir olan sûretleridir.

         4.Ervah âlemi mertebesi : Vücud birinci ve ikinci taayyün mertebelerinden sonra ilmi sûretler sebebiyle, ruhlar mertebesine tenezzül eder. Bu mertebede ilmi sûretlerden her biri birer basit cevher olarak zahir olur. Bu basit cevherlerden her birinin şekli, rengi olmadığı gibi, zaman ve yerle de muttasıf değildir. Zira zaman ve mekân cisimde meydana gelir. Bunlar ise cisim değildir. Bu âlemi duyu organlarımızla idrakimiz ve işaretimiz imkânsızdır. Bu mertebede her bir ruh kendisini, kendi mislini ve kendi başlangıcı olan Hakk’ı idrak eder. Kur’an-ı Kerim’de geçen elest bezminde buna işaret vardır. F.Schuon bu mertebeye latif ya da ruhî mertebe, cismani aleme doğrudan egemen olan alem demektedir. Bunun yanı sıra bu âleme âlem-i ruh, miftâh-ı vücûd ve âlem-i emr gibi isimler de verilmektedir.

        5. Misal âlemi mertebesi : Bu mertebe, zatın hariçte bir takım şekil ve sûretlerde zuhurudur. Misal alemi denmesinin sebebi, ruh aleminden meydana gelen her ferdin cisimler aleminde kazanacağı şekle benzeyen bir sûretin bu âlemde meydana gelmesidir. Bu sûretleri hayalimizde idrak edebildiğimiz için buna hayal âlemi de diyebiliriz. Misal alemi, alem-i ervahın feyzini şahadet alemine ulaştıran bir vasıtadır. Ruhlar ile cisimler arasında bir berzahtır. Bu yüzden her iki alemin hükümleri bu alemde toplanmıştır. Çünkü hem zahir hem de batındır. Ruhlara nisbeten kesîf, cisme nisbetle latiftir, cinler de bu âlemdendir. Kainattaki misal alemine mukabil insanda hayal alemi daha doğrusu hayal gücü vardır. Misal alemi unsurlar dışı bir alemdir ki manalar orada kendilerine has maddelerle temsil edilir ve şeyler yeryüzünde vücud bulmadan önce orada gerçekleşirler. Hadis-i şeriflerde bu konuya değinilmektedir. “Ameller kıyamet günü teker teker gelirler, önce namaz gelir, sonra sadakalar, sonra da oruç gelir.” “Kıyamet günü dünya bir koca karı şeklinde ortaya getirilir”  ”Ölüm ortaya getirilir ve cennetle cehennem arasındaki bir manda gibi boğazlanır”

        Ayet-i kerimede ise şöyle buyrulmaktadır: “Biz o Meryem’e ruhumuzu göndermiştik de o kendisine yaratılışı tam bir beşer gibi görünmüştü” (19 Meryem/18). Misal aleminin hayal gücüyle münasebeti çok yerinde ve kuvvetlidir. Çünkü hayal varlığın esası, ruhu ve hayatıdır. Onda bulunan zat ise, mabudun zuhurunun kemalidir. Allah Teala’ya olan inancımızın ona ait isim ve sıfatlardan ibaret olduğu görülmektedir. Allah Teala hakkındaki düşüncelerimiz, hayal alemine aittir. Hayal bütün âlemlerin aslıdır. Çünkü, kendisini hayalen bildiğimiz Allah Teala bütün varlığın aslıdır.

        Misal ve hayal, varlıkların duyularımız tarafından fark edilecek hale gelmeden önceki tasarlanmış durumlarını ifade etmektedir. Birazdan yemek yiyecek insanın sofrayı, uyuyacak insanın yatağı hayal etmesi gibi. İşte insandaki bu kabiliyeti kainattaki misal denen bir güç karşılıyor. Misal aleminde ne nesnelerden ayrı varlıklar ne de sabit numûneler vardır. O alem bu alemin bizce fark edilemeyen yönlerinden oluşmaktadır. Ayrı alem oluşu bize göredir, izafidir. Hakikatte varlık bir tektir. Alem-i berzah, arz-ı hakikat ve alem-i melekut bu aleme verilen diğer isimlerdir.

        6. Şahâdet âlemi mertebesi : Bu mertebe zatın hariçte görülen cisimler suretinde tecellisidir. Bu suretler misal aleminin aksine olarak bölünme, parçalanma, yanma ve yaralanmaya müsaittirler. Şahâdet alemi denmesinin sebebi müşahedeye müsait olması ve beş duyunun hepsiyle hissedilmesi sebebiyledir. Misal alemindeki bir sûreti el ile tutup başkalarına da  göstermek mümkün olmadığı halde, şahadet alemindekileri el ile tutmak ve göstermek mümkündür. Filozoflar şahadet aleminde bulunan varlıkları ruh sahibi olan ve olmayan diye ikiye ayırır. Tasavvuf erbabına göre ise, ruh sahibi olmayan hiçbir sûret yoktur. Zira canlı ve cansız varlıkların her birinin vahidiyyet (ikinci taayyün) mertebesinde sabit bir hakikati (a’yân-ı sâbite) vardır ve bu hakikat onun ruhudur.

        İbn Arabi mülk kavramını, zuhur etmiş varlıklar alemi ve alem-i şahadet; melekut kavramını ise, gayb alemi olarak tanımlar. Mülk ve melekût kavramları tasavvufun ortaya çıkardığı bir şey olmayıp mistik karakterli dinlerin hepsinde vardır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle geçmektedir: “Biz İbrahim’e kesin ilme erenlerden olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.” (6 Enam/75) Mülk ve melekût aynı varlığın dışı, içi; kalıbı, özü anlamındadır. Mülk kainatın zahiri, melekût ise bâtınıdır. Kur’an-ı Kerim’de “Her şeyin melekûtunu elinde bulunduran Allah’ın şânı ne yücedir.” (36 Yasin/83) buyrularak her şeyin bir melekutunun bulunduğu açıkça belirtiliyor. İncil’de ise şöyle denilmektedir: “İnsan eğer yeniden doğmazsa, göklerin melekutuna giremez.” İnsanın maddesi, cismi onun mülkünü, iç kuvvetleri ve manası ise, onun melekûtunu oluşturur. Duyu organları ancak mülk alemini fark edebilir. Melekut alemi duyu organlarımızın farkedebileceği bir alem değildir. Melekût alemini görebilmek için kalp gözüne yani basirete sahip olmak lazımdır. O alemi tanıyabilmek için ayrı bir terbiye, ayrı bir gayret gerekir. Ehlullah iki doğumdan bahseder, birinci doğumla insan mülk alemine girer. Melekut alemine girebilmek için ikinci kez doğmak gerekir. Suver-i âlem, âlem-i kevn ü fesâd ve âlem-i ecsam bu aleme verilen diğer isimlerdir.

        7. Mertebe-i camia (Mertebe-i insan) : Buraya kadar sıralanan bütün mertebeleri kendisinde toplayan mertebedir. Bu mertebe âlem-i insandır. İnsan gerek nurani, gerekse maddi bütün mertebeleri kendinde toplamaktadır. Ancak burada kastedilen sûfilerin anladığı manada insan-ı kamildir. Nasıl ki ism-i a’zam Allah Teala’nın bütün isimlerini kendisinde toplamışsa, insan-ı kamil de bütün alemleri kendinde toplamıştır. İnsan-ı kamil ile, Allah Teala’nın isim ve sıfatları kamilen zuhur etmiş ve ilahi irade tahakkuk etmiştir.

        Kainat Allah Teala’nın isim ve sıfatlarının yekûnu olduğu gibi, insan da kâinatın bir örneği olarak Allah Teala’nın esma ve sıfatlarının yekûnudur. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.v.) “Allah Teala Ademi kendi sûretinde yarattı” buyurmuş. İnsanda bütün ilahi isimler zuhûr edeceğinden o, hilafete layık görülmüştür.

        Tenezzülat-ı Seb’a sıralamasında açıkça görülüyor ki, insan Allah Teala’nın ilminde varoluşu noktasından ezeli varlıktır. Buna taayyün-i sani veya hakikat-i insaniye diyoruz. Bir de varlık aleminde görünüşü vardır ki bunu da son mertebe olan mertebe-i insaniyet olarak vasıflandırıyoruz. Bu keyfiyete işaret için tasavvufta şu formül kullanılır: İnsan zuhûrda son fakat mertebede en yüce olan varlıktır. Yani insan gaye varlık olarak ezeli ilimde her şeyden önce vardı. Ancak gaye varlık olduğu için, zuhur edişi en son olmuştur. İnsan ezeli bir öz taşımaktadır. Onun sonlu olan tarafı da bu öze hamallık eden tarafıdır. Varlığın tekamül ederek insana ulaştığı söylenirken bu hamal varlığı kastedilir.

        Meratib-i vücud ile ilgili, ikili, beşli ve yedili taksimler yapılmaktadır. Hatta İbn Arabi, Hak’la halk arasındaki her nisbetin bir hazret meydana getirdiğine, kulun bu hazret nisbetinde Hak’la bulunduğuna inanır. O’na göre, müşahede, mükâleme, semâ, talim, tekvin vb. hazretler bu nevidendir. Buna göre, Allah’ın sıfat, isim ve fiillerinin sayısı kadar, diğer bir ifadeyle sonsuz sayıda hazretler vardır. Zira Allah Teala’nın tecellilerinin sonu bulunmamaktadır. F. Schuon meratib-i vücudun sınırlandırılmasına taraftar değildir. İbn Arabi varlığın meydana gelişinde yukarıdaki sıralamadan farklı olarak bir de beşli tasnif yapmaktadır.

        1. Lah”ut alemi

        2. Ceberut alemi

        3. Melekut alemi

        4. Nasût alemi

        5. İnsan-ı kâmil mertebesi

        1. Lahût âlemi : Lâ tayyün mertebesidir. Schuon buna; “bu varlıktır, yaratılmamış akıl ile yani logosla aynı olan kainat nizamıdır.” demektedir.

        2. Ceberût âlemi : Taayyün-i evvel, Hakikat-i Muhammediyye mertebesidir. Ebu Talip Mekki (ö. 386/996), ceberût âlemine sonsuzluk alemi demektedir. Cürcani (ö.812/1409)’ye göre ise, bu âlem Allah Teala’nın isim ve sıfatlarının âlemidir. Gazzali (ö.505/1111)’ye göre, ceberût âlemi, mülk âlemi ile melekût âlemi arasında bir yerde orta âlemdir.

        3. Melekut alemi: Alem-i misal, alem-i ervah ve taayyün-i sani mertebesidir. İbn Arabi melekût alemini gayb alemi olarak tanımlar. F. Schuon’a göre, alem-i ceberut, makro-kozmik olarak semadır. Mikro-kozmik olarak da yaratılan ve insana ait olan akıldır. Melekut alemi ise, cismani aleme doğrudan doğruya egemen olan alemdir. Azizüddin Nesefi (ö.680-681)’ye göre ise mülkün hissi, melekutun akli, ceberutun ise hakiki bir mertebesi bulunmaktadır. Bir başka deyişle his kişiyi mülk alemine, akıl melekut alemine, aşk ise ceberut alemine ulaştırır. Ceberut alemi mahiyetler alemidir. Mülk ve melekut, ceberutun sıfatlarının mazharıdır. Ceberutta örtülü ve özlü olan her şey mülk ve melekutta zahir olarak mufassallaşmıştır. Mülk, zıtlar alemi, melekut uyumlu mertebeler alemi, ceberut ise vahdet alemidir. Mülk melekutun, melekut da ceberutun alamet ve aynasıdır.

        4. Nâsût âlemi : Âlem-i şahâdet mertebesi olup cismani alemdir.

        5. İnsan-ı Kâmil mertebesi: Yukarıda sayılan alemlerin tamamı insanda mevcuttur. O halde insan-ı kamil bütün alemlerin özetidir.

        F.Schuon ilahi ilkenin ihtiva ettiği çeşitli mertebeleri şöyle tasnif etmektedir:

        1. Kesif ya da maddi mertebe ki bu mertebe aynı zamanda cismani ya da hissi mertebe olarak da nitelenebilir.

        2. Latif ya da ruhani mertebe.

        3. Gayr-i sûrî ya da sûret üstü zuhûr mertebesi: Firdevsi veya melekî âlemdir.

        4. Sıfatlanmış ya da kendi kendini belirlemiş varlıktır. Bu bakımdan nisbi mutlak yahut gayr-i zati diye de isimlendirilebilir.

        5. Gayr-i varlık, varlık üstü varlık ki bu sıfatlanmamış ve belirlenmemiş ilkedir. Bu saf, mutlak veya zati varlığı temsil eder. F. Schuon, vücut ile ruh arasında yani maddi alemle ruhi alem arasında “canlı mertebe veya duyumlar mertebesi”, sûrî zuhur ve suret üstü zuhur arasında ise, akıl yürütmeye tekabül eden bir “sezgi mertebesinden” de bahsedilebileceğinden söz etmektedir. Ona göre beş ilahi mertebe öğretisinin Kur’an-ı Kerim’de bir takım işaretleri bulunmaktadır.

        1. Mertebe: Allah Teala’nın mutlak birlik veya gayr-i ikilik mertebesidir. “Allah birdir.” (112 İhlas/1) ayet-i kerimesi bunun ifadesidir.

        2. Mertebe: Yaratıcı, vahyedici ve kurtarıcı olarak, ilahi sıfatlar mertebesidir.

        3. Mertebe: Arştır. Sûret üstü zuhûru doğrudan temsil eder.

        4. Mertebe: Kürsidir. Ruhî zuhûr, hem rahmeti hem de gazabı ihtiva eder.

        5. Mertebe: Arz-yeryüzü mertebesidir. Bu insanın hükümranlığına tekabül eder. Çünkü bu mertebe yeryüzünde Allah Teala’nın halifesi olarak yaratılmış olan insanın var oluş mertebesidir.

        Hadis-i şerif’te “İnsanın kalbi Allah Teala’nın arşıdır” buyrulmaktadır. Aynı şekilde bizim ruhumuz kürsiyi, vücudumuz ise arzı (yeryüzü) yansıtır. Aklımız, yaratılmamız/zati varlığın sırlarına doğru bir geçiştir. Böyle olmasaydı, o zaman metafizik olarak düşünme hiç mümkün olmamazdı.

        Varlık mertebeleri, iki mertebeye kadar indirgenmiştir.

        1. Şahadet alemi : Görülen, ilk bakışta farkedilen, basit varlıklar alemi.

        2. Gayb alemi : İlk bakışta farkedilemeyen ancak kalp gözüyle idrak edilebilen yüce varlıklar alemi. Zaman zaman arz ve sema tabirleri bu iki alemi ifade etmek için de kullanılır. Sema yüceliğin, arz ise süfli varlıkların sembolüdür. Şahadet alemine halk, gayb alemine ise emir alemi diyenler de vardır. Varlığın sebeplere bağlı yüzüne bakan ve o yüzden birtakım neticeler çıkaran akıl, ancak varlığın basit mertebeleri olan halk ve şahadet alemlerine nüfuz edebilir. Felsefe de bu kategori içinde mütalaa edilmiştir. Bu yüzdendir ki filozoflar dinin anlattığı alemlere fazla yaklaşamaz ve insanın bu alemle irtibat halindeki kuvvetlerine yabancı kalırlar. Varlığın Allah Teala’ya dönük yüzü emir alemiyle belirir. Bu alemin ilk basamağı da kalptir. Akılla uğraşanlar kalp tarafından fark edilen emir alemleriyle ilgili gerçekleri fark edemez, hatta kavrayamazlar.

        F.Schuon bu konu ile alakalı olarak şu şekilde bir değerlendirme yapmaktadır: Kozmogonik (kainatın yaratılışını inceleyen ilim) sudurlarla ilgili olan kavramları incelerken, modern dünyanın felsefi ve ilmi bütün yanlışlarının temelde söz konusu öğretinin inkarından kaynaklandığı fikrinden hareket ediyoruz. Örneğin evrimcilik, modern düşüncenin bu en tipik çocuğu bir nevi onların yerine kullanılmaktadır.

        Evrimciler kainatın yaratılışı meselesinin çözümünü sadece duyular planında arıyor ve hakiki sebeplerin yerine hayali ve maddi dünyanın imkanlarına en azından görünüşte uygun sebepler yerleştiriyor. Onlar görünmeyen alemler hiyerarşisinin ve yaratıcı sudurun yerine evrimciliği ve türlerin biçim değiştirmesi fikrini, bu arada beşeri kalkınma ve ilerleme fikrini koyuyor. Aynı şekilde tamamen fiziki bir bilimin ancak bir felakete sürükleyebileceğini unutuyorlar. Tabiat üstü sebepler yani sûret üstü zuhûrdan kaynaklanan şeylerin reddedilmesiyle, ruh bilimcilik denen şey; yani her şeyi sadece psikolojik nedenlere, dolayısıyla tamamen bireysel ve din dışı nedenlere indirgeme önyargısı tezahür etmiş olur. O zaman her şey olağan bir hazırlanmanın ürünü olur. Vahiy şiir olur, dinler birer icad olurlar, bilgeler birer düşünür ve araştırıcı yani basit bir mantıkçı olurlar. Onların dediği gibi olduğu farzedilse yanılmazlık ve ilham olmaz. İnsan, insani hayvan düzeyine indirgenmiş olur. Psikanalize inananlar da nedenselliği yerine sanki nedeni kanda ve kemikte aramaları yüzünden evrimcilerin yaptıkları hataya düşüyor. Hakikatin beş mertebesini inkar büyüyü ve bilhassa mucizeyi, kerameti anlamayı da engellemektedir. Kilise bu yüzden “büyü ve mucizeyi” inkar edenin aforoz edileceğini ilan etmiştir.

        Schuon modern bilimin ve bilim adamlarının gayb alemine karşı tavırlarını şu sözleriyle dile getirmektedir: “Gerçek açısından bakıldığında ister büyü, ister maneviyat, isterse herhangi bir inanç söz  konusu olsun modern bilimin hakikatin bu mertebelerini bilmediği sonucu görülür. Bu nedenle modern bilimin sonsuz derecede küçük ve sonsuz derecede büyük olan şeylere doğru baş döndürücü bir hızla koşmasıyla sonunda dini ve metafizik öğretilerin hakikatlerine ereceğine   inanmaktan daha boş ve umutsuzca bir his yanılması olamaz. Bütün bunlar hakkında tecrübi ve pragmatik bilim hiçbir şey bilmez; insan zekasının ortak ve binlerce yıllık çok eski sezgisi bu bilim için hiçbir şey ifade etmez. Kısacası, bütün gerçek ve hakikat görünmeyendedir. Eğer bilgiden ve etkiden söz edilmek isteniyor ise her şeyden önce hissedilmesi ve anlaşılması gereken budur. Fakat bu öyle kolay kolay anlaşılmayacak ve insanlık alemi kendi rotasını amansız bir şekilde izleyecektir.”

        İlk devir Nakşileri İbn Arabi (ö.638/1240)’nin eserlerine ve görüşlerine büyük bir saygı ile bağlı bulundukları halde, İmam Rabbani (ö.1034/1624) onun vahdet-i vücûd görüşüne karşılık vahdet-i şuhdûd görüşünü en yüksek tevhid mertebesi olarak benimsemiştir. İmam Rabbani’nin İbn Arabi’nin vahdet-i vücûd düşüncesine karşı çıkmasının haklı bir takım sebepleri vardır. Bunların başında devrin sultanı Ekber Şah’ın Hindu, Hıristiyanlık, Yahudilik, İslamiyet ve Zerdüştlük’ü birleştiren yeni bir din icadına kalkışması ve bu yeni din anlayışında panteist düşüncenin çok belirgin bir şekilde öne çıkmasıdır. Böyle bir ortamda tevhid dinini savunan İmam Rabbani vahdet-i vücûd düşüncesinin izahının zorluğu ve panteizm ile benzeşmesi sebebiyle vahdet-i vücûd yerine, vahdet-i şuhûdu geliştirdi. İmam Rabbani vahdet-i vücûdu ilme’l-yakin mertebesinde, vahdet-i şuhûdu ise ayne’l-yakîn makamında saymaktadır. Böylece de vahdet-i vücûda kail olanların derecelerinin daha aşağıda bulunduğunu belirtmektedir.

        Nakşbendilikle ilgili değerli çalışmaları bulunan Hamid Algar, “Reflection of İbn Arabî in Early Naqshbandi Tradition”, (İlk Dönem Nakşbendî Geleneğinde İbn Arabi’nin  Düşüncelerinin İzleri) isimli makalesinde Nakşbendi büyüklerinin İbn Arabi’nin vahdet-i vücûdcu fikirlerinden etkilendiklerini belirtmektedir.

        Ahmed Hulusi de, Gavsiyye Açıklaması isimli kitabında, Nakşbendi silsilesinden Hace Ebu’l-Hasan Harakanî (ö.425/1033), Bahauddin Nakşbend (ö.791/1389), Hace Alauddin Attar (ö.802/1399), Hace Ubeydullah Ahrar (ö.895?1490) Hace Abdurrahman Cami (ö.898?1492) ve Hace Muhammed Parisâ (ö.922?1516)’nın vahdet hakkındaki görüşlerini “Nakşbendilikte vahdet görüşü” kısmında vererek; sadece Kadirilikte vahdet görüşünün olduğunun zannedilmemesi gerektiği hakikatine dikkat çekmiştir.

        Genelde vahdet-i vücûd ile vahdet-i şuhûd birbirleriyle karşılaştırılan iki tavır olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak konunun mütehassısı olanlar bunun gerçekte bu şekilde olmadığını ifade ediyorlar. İmam-ı Rabbani ne vahdet-i vücûd’un ne de kendisinden “makbullerdendir” diye söz ettiği İbn Arabi’nin konu ile alakalı fikirlerinin karşısında değildir.

        Kanaatimize göre, İbn Arabi nasıl bir vahdet-i vücûda dayalı Allah-alem görüşü geliştirmişse İmam Rabbani de buna alternatif olarak vahdet-i şuhûd görüşünü geliştirdi ve diğerini de bu alternatif görüşün paralelinde tenkid etti anlamını çıkarmak doğru değildir. Çünkü İmam Rabbani için vahdet-i vücûd anlayışı bir haldir ve gerçeklik iddiasıdır. Vahdet-i şuhûd anlayışı da bir haldir fakat burada gerçeklik iddiası yoktur. Her ikisi de seyr u sülûk esnasında görülen haller olarak kabul edilir ve ikisi de nihai hal değildir. Burada dikkat edilecek bir husus da şudur ki, İmam-ı Rabbani’ye göre vahdet-i şuhûd vahdet-i vücûddan daha yüksek bir haldir. O bu meseleyi izah etmek için güneş ve yıldızlar misalini kullanır: Bir kimsenin güneşin varlığına dair kesin kanaati ve bilgisi bulunmaktadır. Bu yakin bilgisinin onu istila etmesi yıldızların yok olduğunu bilmesini gerektirmez. Güneş doğduğunda, yıldızları göremez, güneş ışığının parlaklığı yüzünden yıldızları göremediği zaman o kimse yıldızların yok olmadıklarını da bilir.

        Vahdet-i şuhûd, seyr u sülûkun nihai gayesine hizmet etme açısından vahdet-i vücûdla birleşmektedir. Ayrıca İbn Arabi, Allah ve kainat ikiliğini ortadan kaldırarak varlığı bire irca ediyordu. İmam Rabbani de eşyayı hayal ile vehme irca ederek gerçek varlık olarak yalnız Allah’ı kabul etmektedir. Fakat İmam Rabbani’de bu Allah-alem birliği anlamına gelmez. Zira aynı cinsten olmayan gerçek varlık ve gölge varlığın aynı bütünün parçaları gibi algılanması yanlıştır. Meseleyi günlük mantığın geçerli olmadığı bir alana yani farklı varlık mertebeleri alanına taşımak doğru değildir. İmam Rabbani’nin görüşlerini kısaca bu şekilde ifade etmek mümkündür. Sanıyoruz söylenmek istenen şudur: Gerçek varlık ile izafi varlık gündelik bir analoji yahut benzetme ile aynı cins içinde değerlendirilmemelidir. İmam Rabbani ne vahdet-i vücûdu bir gerçeklik olarak kabul etmekte, ne de onun belli bir mertebedeki değerini inkar etmektedir. Bu inceliğe yeterince dikkat etmeyen vahdet-i vücûd taraftarı bazı çevreler ise, her şeye rağmen İmam Rabbani hakkında hüsn-i zan etmeye çalışmakta bunu yaparken de onun yaklaşımını vahdet-i vücûd anlayışı ile “bir” görmeyi yeğlemektedirler.

        Mesela, Fusûs’l-Hikem’i tercüme ve şerh eden Ahmed Avni Konuk bununla alakalı olarak şöyle demektedir: Bahsedilen konuda İmam Rabbani de İbn Arabi’nin dediğini ifade etmektedir. Vücûd ile şuhûd meselesini çıkaranlar bu konuyu gereği gibi anlamayanlardır. Hakikatte ise böyle bir tartışma meselesi bulunmamaktadır.

        Hüsameddin Erdem de bu konuda Ahmed Avni Konuk ve Nurettin Topçu ile aynı görüşü paylaşmaktadır. “İmam Rabbani’nin vahdet-i şuhûdu, Allah-âlem ilişkisini kurmaya çalışırken -bazı farklılıklar dikkate alınmazsa- esasta vahdet-i vücûd ile birleşmektedir. Zira vahdet-i şuhûd, bir çok noktalarda vahdet-i vücûd ile ayniyet gösterir. Hatta fazla mübalağa sayılmazsa, İmam Rabbani, İbn Arabi’den bazı farklı lafızlar kullanarak bu doktrini aynen almıştır denilebilir.”

        Vecd ve istiğrak halindeki bir sûfinin şuhûdi tevhid ifadesi olan “Görünen her şey O’dur” cümlesiyle vücûdi tevhidi formüle eden “O’ndan başka bir varlık yoktur” cümlesi arasında büyük bir fark görülmemektedir.

        Vahdet-i vüûd ile alakalı olarak “Muhyiddin İbnu’l-Arabi’de Varlık ve Mertebeleri (Vücûd ve Merâtibu’l-Vücûd)” isimli bir doktora tezi hazırlayan Mahmud Erol Kılıç, vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd meselesinde şunları ifade etmektedir: “Vücûd’un İbn Arabi’de bir tasavvufi ontolojik mefhum olduğu fakat şuhûd’un ise bir tasavvufi epistemolojik mefhum olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum hiçbir zaman İbn Arabi’de bir problem olmamış, yerine göre o her iki mefhumu da işlemiştir. Çünkü ona göre “Ehl-i tahkik, şuhûd ve vücud tariklerinden ulemâ-i billah olanlardır.” Ayrıca ona göre vücûd ve şuhûd niyetinde ahadiyyetü’l-cem makamında bir ve aynı şey olacaklarından ortada tartışılacak bir mevzu da yoktur.

        Abdurrahman Câmî bir rubaîsinde şöyle demektedir:

        “Gözde ayan hep sen imişsin ben gafil
        Gönülde gizli olan sen imişsin ben gafil
        Bütün cihanda senden nişan arardım
        Meğer cümle cihan hep sen imişsin ben gafil.”

        Vahdet-i vücûd ve panteizm kavramlarının farklılığı konusuna işaret eden Mehmet S. Aydın şöyle demektedir: Panteizm dini tecrübenin değil nazari düşüncenin öne sürdüğü bir teoridir. Oysa vahdet-i vücûd yaşanan bir tasavvufi tecrübedir. Biri hayatın müşahhas vechesinden kopmuş bir sistem, öteki ise bir çok mutasavvıfa göre bir müşahhaslığın bütün derûnîliği ile yaşanmasıdır. Vahdet-i vücûd, yaşanan bir haldir. Fikir ile anlatılmaz. İkna ve isbatı kabil değildir. Karşı tezi olan bir dava da zannedilmemelidir. O ancak aşkın insanı alıp götürdüğü dünyalarda keşfolunan bir sırdır. O hali yaşamayanlara anlatılması kabil olmadığı gibi, yaşayanın bu halini red ve inkar da kabil değildir. Aklın şüphesi var, aşkın şüphesi yoktur. Yerin altında defineler saklı, gökler sonsuzluğun kabristanı değil midir? Fani varlığımız gibi aklımız da fani ve acizdir. Vahdet-i vücûd sonsuzluğun sırrını fâş eden bir halvet olduğu halde varsın zahir uleması onu itham ve inkar etsinler!

        Hülasa, vahdet-i vücûd fikri, yabancı bir menşee dayanmayıp İslam tasavvufunun kendi mahsülüdür. Mutasavvıfların ulaştıkları vahdet-i vücûd inancı laf kalabalığı veya fantezi kabilinden olmayıp önemli bir temele dayanmaktadır. Bu da varlığı tamamen Allah Teala’ya tahsis etmek sûretiyle mecazi varlıklara ancak layık oldukları kadar değer verip, bütün mevcûdiyetiyle tek gerçek varlığa yönelerek kamil manada bir kulluğu gerçekleştirmek gayesidir.

        Varlığın nasıl meydana geldiği mevzuu ilk insandan itibaren merak edilegelen bir konu olmuştur. İslam düşüncesinde bu konunun bütün boyutlarıyla ele alınmış olması da konunun önemi ve orijinalitesinin bir göstergesi sayılabilir. Diğer İslami disiplinlerin kullanmış oldukları akli ve nakli metotların yanı sıra, keşf, sezgi ve ilham gibi derunî bilgi vasıtalarını da hakiki bilgiyi elde etmek için devreye sokan mutasavvıflar, kanaatimizce varlığın nasıl meydana geldiği meselesini de diğer disiplinlere nisbetle hakikate biraz daha fazla yaklaşmak suretiyle elde etmişlerdir. Bilindiği üzere mutasavvıflar felsefeciler gibi bilgilere sadece akıl ve mantık çerçevesinde ulaşmamış bunun da ötesine geçerek Allah Teala’nın muttaki kulları için ihsan ettiği irfan boyutunu işin içerisine katmak suretiyle gerçekliğe ulaşmaya çalışmışlardır. Bu yüzden onların “varoluşun boyutlarını” izah ederken vermiş oldukları bilgiler, yapmış oldukları ibadetlerin neticesinde kendilerine ihsan edilen mevhibi bilgi ve iç tecrübeleri neticesinde keşfen görüp müşahede etmek sûretiyle ulaşarak bizlere sundukları tecrübi bilgilerdir.

        Öte yandan mutasavvıfların varlığın oluş mertebelerini izah ederlerken Allah Teala ile alakalı olarak teşbih ve tenzih konusunda hassas olmaya çalışmaları dikkate şayandır. “Lâ taayyün” mertebesinde Allah Teala için “sırf zat”, “zât-ı mutlak”, “amâ” ve benzeri ifadeler kullanmaları bu açıdan manidardır. Muhtemelen bu hakikatin gün ışığına çıkarılmasının amacı Allah Teala’nın dışında hakiki varlık olmadığı gerçeğine dikkat çekerek, insanın kendi aczini idrak etmesini sağlamak ve kulluğunun gereğini yerine getirmesine yardımcı olmaktır.

08/12/12

CİNLERİN BEDENE GİRİNCE BELİRTİLERİ ve yaşayış

CİNLER  İNSANLARIN HATALARI VEYA DÜŞMÜŞ OLDUĞU DURUMLAR KARŞISINDA MEYDANA GELEN MANYETİK ALANIN GENİŞLEMESİ İLE HER İNSANA MUSALLAT OLURLAR.Yaratılıştan insanların düşmanı olan cinler her insanın zayıf ve çaresiz hallerini gözeterek saldırı haline geçerler.1-)ilk önce TEBELLEŞ olurlar. 2-)Daha sonra MUSALLAT  haline geçerler 3-)İleriki zamanlarda vücudu ele geçirerek İSTİLA ederler.Huddam, cinlerin makam elde etmiş olanlarıdır.Bazen karşımıza yaşantısında fazla ibadet edip Rabbimizin mükafat olarak evliya makamı verdiği müslüman cinler ile karşılaşabiliriz.CİNLER ALEMİ aynı bizim gibi yaşarlar,onlarında alimi,zalimi,komutanı ve safhaları var.                   *****KAFİR CİNLERİN İNSANLARA ZARARI MÜSLÜMAN CİNLERİN ZARARINDAN FAZLADIR.Şimdilik kafir cinlerin zararlarını belirtiyorum, bizzat tedavi ettiğim insanların hepsini şikayetlerini gözeterek kaydettim.Kafir cinler insanın bedenine girerek zarar verirler, müslüman cinler bedene girmezler yasaklıdırlar çünkü müslüman müslümana eziyet etmez.Müslüman cinler ALLAHIN kanunlarına ters düşen hal ve hareketlerde birde; kendilerine zarar verici durumlarda insana zarar verirler.Müslüman cinlerin zararlarını tam bir başlık ile anlatacağım.

Nasıl insanların dalâlette olanları ve hidayette olanları varsa; gayb âleminde yaşayan cinlerin de dalâlette olanları ve hidayette olanları vardır. Hidayette olan cinlerin de başlarının üzerinde o devrin imamının ruhu var.
Devrin imamları her devirde bir kişidir. İmam-ı Safi Hazretleri, İmam-ı Rabbanî, Hazreti Mevlâna Celâlettinî Rûmî, Hazreti Yunus Emre gibi velîler dün vardı, bugün de var. Hangi cin murşidine tâbî olursa, devrin imamının ruhu onun başının üzerine gelir ve onu muhafaza altına alınır. Ama öyle cinler vardır ki; şeytana tâbî oluyorlar. İblis cin taifesindendir. Ve cinleri kendi emrine alarak, böyle kullanılıyor. Hüddam demek baş demektir yani yönetici nasıl insanların müdürü,reisi,milletvekili,bakanı,dekanı,başbakanı,padişahı var ise cinler alemininde kendi aralarında yetkilileri vardır.

İnsanlarda ruh vardır ama cinlerde yoktur. Onlar bir fizik beden bir de nefsle yaratılmışlardır.

15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin). Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.

55/RAHMAN-14: Halakal insâne min salsâlin kel fehhâr(fehhâri). İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı.

55/RAHMAN-15: Ve halakal cânne min mâricin min nâr(nârin). Cann’ı (cinni) da ‘yalın, dumansız bir ateşten’ yarattı. CİNLER İLE İNSANLARA ZARAR VERMEK; 1-Yapılan muskaların şer olarak işlem ve emir verilirse zaten insanlığa zıt ve düşman kesilen kafir cinler hemen işleme kalkar.Muska yapılan kişiye saldırı haline geçer.Saldırdığı insanın yaşayış tarzınıve ruh yapısını değiştirir. 2-Her zaman huzursuz ve iç alemine kapanık yaşayış tarzına geçerler ve insan dışı hareketler sergilerler. CİNLERİN MUSALLAT OLDUĞU KİŞİLERDE 3 ŞEKİLDE BELİRTİLER ZUHUR EDER:                                                           A-FİZİKSEL BELİRTİLER     B-RUHSAL BELİRTİLER    C-UYKU HALİNDE VE METAFİZİK BELİRTİLER                                                                                                                 A-FİZİKSEL BELİRTİLER; 1=TIBBEN NEDENİ BULUNMAYAN;devamlı baş ağrısı, başta yarım acıma hissiyatı,uyuşukluk, durmayan ve devamlı baş dönmesi, sersemlik,bayılacak gibi olma.kol ve bacak ağrıları ile geçmek bilmeyen uyuşmalar.Durmadan aynı noktada sırt ağrıları,anlam veremediği nefes daralmaları,boğuluyormuş gibi hisler,kalb ağrısı çekip doktora gidince sonuç alamama,kasık ağrısı çekenler,göz yanması ve bitmek bilmeyen kaşıntı, şiddetli adet sancısı,aşırı terleme,felç geçirir gibi vücudun hal alması, sık sık bayılmalar,üzerine bir yel geliyormuş gibi hissedip iç geçmeleri, sağa sola tuhaf tuhaf bakmalar ve ne söylediğini bilmeme halleri, konuştuğundan bir şey anlaşılmadığı haller, sağa sola saldırma hırçınlık yapma, sebepsiz yere sinirlenme ve kendine zarar vermeler BAŞLICA BELİRTİLERDENDİR.                              2=……KULAK VE KAFANIN İÇİNDE ÇINLAMA; cinli hastanın ilk belirtilerindendir.kendisini boşlukta hisseder,gelen seslere mana veremez, huzursuz olur engel olamaz.baş ağrısı yakalar, ileriki safhalarda uykuları düzensizleşir ve uyuyamaz hale gelir. konturol dışı hareketler baş gösterir.            3=……KAFANIN İÇİNDE OLUŞAN TUHAFLIKLAR; karıncalanma gibi başlayan hallerden sonra bulanık görme durumları olur.Daha sonra her zaman kafanın belli bir bölümünde ve bir kısmında ağrımalar başlar,gözleri sulanır ve durmadan kaşımaya başlar kaşıdıkca artar, beyin şekilden şekillere girer göz önünde anlam veremediği şekiller görünür,suda boğuluyormuş gibi haller alır, kendisi karanlık veya ıssız yerlere çekilme hissine kapılır,uyumaya çabalar durmadan uyumak ister gözlerini yumar.Fazla uyumaya dalarsa istila olur, çoğu zaman uyuyamaz,gecenin geç vakitlerine dalar uyuyunca sabah uyanamaz yatakta döner yatar oflar hep, fazla uykusuz kalınca beyin fonksiyondan çıkar. Bulanık haller başlar ve baş gösterir.                                                        4=……DOKTORUN BULAMADIĞI NEDENSİZ ŞİKAYETLER; Doktorlar bulamaz tesbit edemez bir hallerde görünen şikayetler görünür, sebepte bulamazlar; kalp ağrısı, sırt ağrısı ve daralmalar, göz yanması yangıya engel olamazlar, kalbi makinaya bağlarlar hiç bir neden ve olumsuzluk görünmez ama rahatsızlık devam eder,durmadan mide bulanması ama istifar edemez, boğazına bir ağırlık çöker, ortadan ikiye yarılası gelir sırtından ağrı terler, durmadan mekan değiştirmek kaçmak hissine kapılırlar,ölecekmiş gibi hisseder içine baygınlık gelir yani kendini doktora dahi ifade edip anlatamaz.                                 5=……VÜCUDUN ÇEŞİTLİ YERLERİN RAHATSIZLIKLAR; Kısım kısım yerlerde gezinti halinde ağrılar olursa,kollarda bacaklarda uyuşmalar meydana gelirse,el ayak baş bölgelerinde sürekli ve devamlı titremeler,vücudta sarsılma sallanma,öne doğru iteklenme, yüzde yanma,karıncalanma,el ayakta istem dışı oynatılması,tıbta tik dediğimiz hastalık hali,kasılmak durumları, enseden ağrı girip boynun yana düşmesi,ilişki esnasında kendini sıkma hallerive boyun ağrısı,beyinde yanma algıları ve huzursuzluğu cinli belirtileridir.                                       6=……DİLE VURAN BELİRTİ;Dilde istem dışı hareketler meydana gelir; dışarı sarkar,ağzındaki suyu tutamaz,hızlı hızlı konuşur,ne söylediğini bilemez, konturolsuz konuşur,çoğu zamanda hep susar konuşamaz,korku halinde olanlar genelde susar konuşamaz veyada kekeme halini alır derdini icra edemez kekeme olanlarda kafir cinli madurudurlar,dili tutuldu denir müdahale edilmezse tesiratı kalır.Beyin hücreleri yanmadan tedavi edilmelidir yoksa az bir sonuca varılır kalıcı tesirler üzerinde kalabilir.Aciliyet en önemli vakadır                             7=……GEZİCİ AĞRILAR;Genelde vücudun sırt,bel,ense,kasığın üst bölgesinde,karının yan taraflarında meydana gelenağrılar görünür.Halk dilinde yel durmuş derler fakat es geçilir tedavi edilmezse ileride çok sorunlar baş gösterir,ağrılar çoğalır çünkü cin içeride tahrip meydana getirir.Mesela kasık ağrısı olan erkekler ilişkiye giremezler,kadınlar ise regel döneminde başlayan kasık ağrıları görürler ilişki esnasında kasılırlar boyun kas katmanları kırılır. Boyun fıtığı teşisi konur ameliyat olur ama ağrıdan kurtaramaz, ense hep ağrır.    8=……BEYİNE YERLEŞİP HÜKMEDERLER;Kuvvetli olan ,makamı büyük olan  kafir cinliler çoğu zaman beyine hükmederler,haşmetli olanlar beyine yerleşirler.Genelde sapık düşünceler verirler insan dışı hareketler sergiletirler. Asileştirirler,asabiyet artar,ALLAH ve kanunlarına ters düşen işler ve eylemler yaparlar,allahtan uzaklaşırlar,hasta düşer bayılır (sara hastalığı) derler. Bayılanın ağzına köpük birikir,düştüğünü uyanınca hatırlamaz,elini sıkar açamazsın,çoğu zaman dilini yutma olayı gerçekleşir ölümüne sebep olabilir. Çoğuna bayılma gelir yüksekten düşme ve kafasını vurdurmakla ölüm sebepleri olur veya sakat kalırlar, sakat kalanlarla ilişkiye girerler, ilişkiye girdikleri insanlar çok zayıflar ve cemalleri kararır.Beyine yerleşince çok tehlikelidir sıkıntı geldiği zaman saldırgan olabilirler, delirebilirler.sara hastaları görüntü alamazlar sadece cinler sıkıntı verir ve hastalar hep darbe alırlar.                             9=……DAMARLARA GİRME;Damarlara girip gezinti yapma yeteneği olan cinlereteşhis konamaz.doktorların bulamadığı hastalıklara neden olurlar.mesela el ayak uyuşması hiç bitmeyen kırap girer gibi sancı,durmak bilmeyen baş dönmesi,şiddetli adet sancısı ve kanaması,yangılı vaziyette yüz uyuşması,burun kanaması,dilin uyuşması ile konuşamamaz hale gelmek veya salyaların akması,yemek yerken boğulacağım hissine kapılması,içtiği suyu yutamaması ağzında çevirip durması,boğazda durmadan yangı hissi ve boğuluyor hissetmek cinlerin verdiği sıkıntılardır.                                                                       10=……HAMİLE KALAMAMA;Tıbben sorun bulunamayan hamile kalamayan bayanlarda kuvvetli olan cinler kadının rahimine yerleşir.Rahime yerleşen cin ilişki esnasında rahime akan meniyi çevrim dışı eder veya çürütür. Kadın çocuğa kalamaz,bazende rahimi ters dönderir çok ağrı ve sancı çektirir, daha sonra ters olan rahim meniyi tutmaz hep dışarı akarak çocuk olayı engellenir.Bazende aldırış etmeyen kadınlar tedavi olmazsa cinsel gücünü kaybeder ve eşi ile dövüş safhalarına geçer.Evde başlayan sebepler sıkıntılar çok can sıkar sebepsiz yere kavgalar başlar,çünkü artık cin bayan ile cinsel ilişkiye giriyordur ve erkek elini süremiyor, ilerleyen safhalarda intihar düşünceleri başlar.Erkekte cinsel düşüklük başlar eşi ile birleşemez.                                  11=……DURMADAN DÜŞÜK YAPMA;Sebebi bilinmeyen ve cevap alınamayan tıbben sorunsuz düşüklerin olması kafir cinlilerin vermiş  olduğu rahatsızlıklardandır.Rahime yerleşmiş olan cinler şişkinlik vererek cenini dışarı atarlar,böylelikle insana eziyet verirler,acı çektirir üzüntü sağlarlar,hamilelik esnasında kadınlar hep sırt ağrısı çekerler,halsizlik yaşarlar,kabızlık olayı geçmez,kadınlar genelde çocuk tutayım diye sırt üstü yatarlar,fakat yinede çocukları olmaz o vücuttan cin atılmalıdır.Bazende içerde çok kalan cin kadının yumurtalıklarında iltihaplanma ve tahriş meydana getirir bunun sonucunda dışarıya pis akıntı ve koku verici haller uygular çevreye tiksinti meydana getirir.Rahime yerleşen cinler genelde çocuk doğuramayan,evlenemeyen, çirkin veyada yaşlanıp vakti gelmiş bunamış cinler girer ve çok zarar verirler.   12=……TAŞIT ARAÇLARI;İnsanların seyahat veya bir yerden bir yere gitmek için kullanmış olduğu arabalara binememe hali cinlerdendir.korkma ve kusma gibi haller alır,genelde rahatsızlık verirler baş dönmesi olur,ileride kaza olacakmış korkusunu  iç güdüleri kullanarak korkuturlar, başına kaza gelip iş yapamaz veya sakat kalma hissi ile araç kullanmayı veya binmeyi zor hale getirirler.                                             13=TUHAF HALLER;İnsanlara hiç durmak bilmeyen üşüme verirler, arkadan yaklaşımla ürperti yaparlar,eli yüzü yanıyormuş gibi yangı verirler ateş basar,vakitli vakitsiz anlarda korkma halleri,ıssız yere gitme hissi, elini başının arasına alarak duymamak isteme halleri,yerine oturamama durmadan dolaşmak durumları,sızlanma halinde sesler çıkarıp farkında olmadıkları haller,konuştuklarının anlaşılmaması, söylenen lafları dinleyememe ve anlayamama hali, konuşurken diline sahip çıkamamak,gözleri ile sağa sola devamlı bakınma halleri, kendini durmadan takip ediliyormuş hisleri,karanlıktan korkma, ansızın bağırma hisleri, elini ayağını usanmadan ısırma, kendini arada bir tokatlama veya ah oh diyerek dövünmeler,aynı kelimeleri tekrar tekrar süresiz söylemeler hepsi kafir cinlerin musallat olup insanlara vermiş olduğu zararların belirtileridir.                                           14=……KADINLARA GÖNDERME;Elde edebilmek veya evlene bilmek daha değişik gaye ve amaçlarla muska yapılarak kadınlara kafir cinliler gelir.maksat aşık etmek kendine bağlamak yuvayı kurtarmak olabilir ama yapılan büyü cinlerin bedene girmesini sağlar,bedene giren cinler aşık olurlar ve girdiği bedenin sahibini elde etmeye, cinsel ilişki kurmaya amaçlı rahatsız ederler.Bedene giren cinler şöyle rahatsızlıkları genelde verirler;A_Huyzuzluk hali verir kimse ile geçinemez hale gelirler B_Karşı gelirler ana babayı dinlemezler C_Evlenme isteği kaybolur evlenemezler, evlenmeden bahsedince mide bulantısı ve kalp çarpıntısı başlar D_Kimseyi beğenmez ve üzerine tiksinti gelir E_Yüz ve vücudun yöresel bölgelerinde aşırı derecede sivilceler çıkar geçmez ve çok belirgin izler kalır,kadınları çirkin göstermeye çalışır,cinsel ilişkiye girmek için hazırlık yapar.Cinlerin böyle zarar vermelerini sebebi böylelikle kendine ayırır evlenmeye çalışır,cinsel ilişkiye girerse kızların kızlık zarına zarar vermezler, engel olunmazsa ömrü boyunca o kadın ile hayat yaşar, çocukları olur,evlenen ve cinsel ilişkiye giren kadınların görüntüsü açılır cinden kocasını ve çocuklarını görür.BEN ÖLÜRSEM LEDÜN İLMİ İLE UĞRAŞANLARA EN BÜYÜK TAVSİYEM ;CİNLERLE EVLİ KADIN VEYA ERKEĞİ KURTARIRKEN CİNİ ÖLDÜRÜNCE MUHAKKAK ÇOCUKLARINI KATLEDİN YOKSA İNSANA ÇOK ZARAR VERİP VEYA ÖLÜMÜNE SEBEP OLABİLİRLER.ÇÜNKÜ HEPSİNİN İNSANLAR GİBİ EŞİ DOSTU ANASI BABASI VE BİR TOPLULUĞU ATASI VARDIR, KESİN İNTİKAM ALIRLAR VE KÖTÜ SONUÇLAR ÇIKABİLİR.                                   15=……ERKEĞE GÖNDERME;Büyü veya tılsım ile gönderme yapılıp muska yapılmış veya insanın yapmış olduğu hatadan dolayı aşık olmuş kafir cinler erkeklere çok  zarar verirler.Genelde erkeklere evde kalmış,çirkin,ihtiyarlamış veya bizzat istila etmek için bedeni bayan haşmetli cinler elde eder.BELİRTİLERİ; A_Uyku halinde iken veya uyanıkken durmadan cinsel yönden boşalma B_Aşırı asabiyet ve kadınlardan kaçma, evli ise boşanma hissi veya ilişkiye girememe hali C_Elini eşine bile süremez ve yanına bile oturamaz daralma tutar D_Nefret etme veya eşi ile isteksiz olma, zulüm yapma yapma,ters ilişkide bulunma gibi haller E_Rüya görür gibi gerçek yaşantıda ilişkiye girme F_Baş dönme halinin fazla olup rahatlama hissine kapılıp çok sayıda el ile boşalma yapması G_Cin aşık oldu ise erkeğin nikahını bağlar asla evlenemez,suskunluk haline geçer, evlilik lafı açılınca sıkılır H_Musallat olunduktan sonra insanlar eşi ile irtibatı kopar bir birlerine gıcık kaparlar ve ilişkiye giremezler, CİN İLE ilişkiye giren kadın ve erkek durmadan zayıflar ve cemali kararır.                     16=……DOLAŞAN AĞRILAR;Vücutta durmadan yer değiştiren ağrıların hissi ve olması cinlerin marifetidir,genelde sırt,baş,kol, kasık ve kalpte görünüyor,bir an gelir ve geçer,bazen hiç dikkate bile alınmaz ama ileri zamanlarda karşımıza sancı çekilen yerlerde kis hali gibi şişkinlik yapar ve görünüm bozukluğu verirler,iç şişme diye adlandırırız bir sebebi yoktur fakat bir belirtidir,dikkate alınılırsa ileride sorun olmaz tedavi edilir.                 17=……YEMEK YİYEMEME VEYA OBURLUK;Cinler vücuda girince insanı yemek yiyemez hale getirir ki; halsiz ve güçsüz kalsın böylelikle kendi işi kolaylaşsın,istediği gibi yapacakları vücutta ve beyinde gerçekleşsin,halsiz duruma düşen insanın manyetik alanını istediği gibi kullansın,zayıf halden faydalanır. BAZENDE; Tam tersine olur vücuda giren cin insana fazla yeme hissi ile yedirmeyi gerçekleştirir,böylelikle fazla yiyen kişinin yediğinden kendide istifa eder ve yiyenlere rahatsızlık verir, kalp ağrısı_ şişmanlık_yavaş hareket etme_vücutta şişlik_ağızdan pis koku_ devamlı gaz hali_genirme_terleme ve uyuşukluk hissettirir, fazla yiyen insanın düşüncelerini yavaşlatır ve beyin fonksiyonunu bozar,fonksiyonu bozulan insan yavaş hareket eder düşünme olayı yavaşlar, böyle olunca şişmanlık ve kötü göründüğü düşüncesine kapılarak aşağılık hissine düşer yanlızlığa çekilir, ibadeti terk eder cinlerin tam istediği gibi kurban olur.                                                     18=….. KADINDA VE ERKEKTE CİNSEL İSTEKSİZLİK;a-Eşini beğenmeme ve tiksinme halleri meydana gelir b-Huzursuzluk çıkarma ve nefret etme hissi çoğalır. c-Bazen eşinin yüzünü değişik şekillerde görür d-Cinsel organının sertleşmemesi ve çoğu zaman düşüklük hissi olur e-İlişkiye girdikten sonra büyük üzüntü ve acı hissetmek          f-Yorgun düşme halleri ve uyuşukluk hali olur  g-Boşanmak ve hür olmak isteği çoğalır. h-Durmadan zina yapma isteğinin çoğalması ve değişik hobili tutkular hissetme hali yerleşir. ı-Değişik şekillerde tatmin olma duygusu var olur. i-Eşcinsellik,homoluk, kadınsı hareketler, makyajlanma gibi yakışmayacak hareketlerde bulunmalar zuhur eder j-Rötgencilik,hayvanlarla ilişki, durmadan  dans etme, geceleri durmadan banyo, kendini aşağılık hissedip yalvarma, konuşmalarını değiştirip tahrik hareketlerinde bulunma k-Eşi ile yatamama ve ilişkiye girince ölme hissi ile daralmak  l-Eşini öldürmeye teşebbüs etmek  m-Yaşantı esnasında gün seyrederken gündüz göze otururken boşalma ve ilişki hissiyatı  n-Vücudunda bir şeylerin gezdiğini hissetmek  o-karanlık ve yanılız yerlere  saklanarak ürperme ve sızlanmalar  ö-Bacak arasında, kollarda, boyunda ve sırt bölgesinde ısırık gibi morluklar meydana gelmesi cinlerin musallat ve istila konularındaki şikayetlerdir.                             19=……KEKEMELİK;Cinlerin korku sonucu insana musallat olması hallerinde insanların konuşmalarını etkilerler. kesik kesik konuşma- kekemelik- dil bağlanması -tutukluk meydana getirir. Eğer tedavi edilmezse dile yerleşen cinli ileriki zamanlarda kekemeliği ve dil bağlanmasını artırarak insanları konuşamaz hale getirirler.Tek amaçları insanı kendine ayırma toplumdan soyutlaştırmaktır.    20=……DİĞERLERİ; Tıbben çaresi olmayan mide ağrısı- şişkinlik-sırt-bel ağrısı- baş ağrısının durmaması- organ şişmesi- sidikliyememe- kabızlık halinin çokluğu- alkol ve uyuşturucu gibi bağımlılık hallerinde artma- istem dışı vücut hareketleri (tıpta tik hastalığı)- uyuşma halleri- sızı çekme ve durmadan sızlanma durumu- konuşma ve hareketlerinde durmadan aynı şeyleri tekrarlama – beyinde sıvı ur teşhisi konulan durumlar cinlerin meydana getirdiği zararlardır.                                ******  2-…RUHSAL BELİRTİLER; Ruhta değişik haller olur                     1=Devamlı huzursuzluk- zevk alamama- karamsar olma- çok  düşünme- içinden çıkamama halleri- bunalıma girme- unutkanlık- bencillik- bulanık yaşamak gibi     2=Göğüste sıkıntı- ara sıra nefes alamama, nefes almakta güçlük çekme, boğuluyormuş gibi olma- kalbin sıkışması ve kırız anı yaşamak                  3=Her an hastalanacak gibi hissetmek vücudunda bir ağrı dolaşıyormuş gibi huzursuz olarak yakınmak – hızlı hızlı harekete geçerek kendini yormak.     4=Banyoya girdiğinde çok çabuk çıkma  hissi, sabunlanırken izleniyormuş gibi zannetme, banyoya çok zor girme- korkma- yıkanamama- cenabet gezme duygusuna kapılma ve uygulama halleri meydana gelir. BAZEN;tam tersi olur kendini durmadan cenabet hissi ile durmadan yıkanır- çok uzun süre kalır çıkmak bilmez.       5=özellikle akşam olunca korkma ve sıkıntının gelmesi- geceleri izleniyormuş hissine kapılması- ağlama- tedirginlik yaşayıp gizlenmeye teşebbüs.     6=Akla devamlı kötü fikir gelmesi- yüksek yerden atlama- ölüm korkusu- birine saldırma ve vurma- cinsel sapıklık- soyunma- elini yüzünü yırtma ve zarar verme hissi- sağa sola çok bakınarak bağırma hissi ve uygulamar.     7=Kendi kendine içinden konuşmalar, bazen dışardan geliyormuş gibi hisseder algılayamaz, şaşırmalar yaşar, adı ile seslenirler ama görünürde kimseler olmaz, bazende karşısında biri çağırıyormuş gibi olur, böyle hallerde cin içeridedir kendini dışarda gösterir huzursuzluk verir.     8=cinler musallat olduklarına tuvalette uzun kalma hissini verir ve gerşekleştirirde, pis ve virane yerler onların en rahat alanlarıdır çünkü ALLAH zikredilmediğinden.     9=Evinde- işyerinde- camide- gezerken- veya her hangi bir yerde sıkılırlar hemen yer değiştirmeye bakarlar veyada buralarda eşyalar değişiyormuş hissederler.     10=Abdest alamaz- namaz kılamaz- kuran okuyamaz-  ezan dinle yemez-  kuran okurken yazılar kayar ve sıkılır- dini hiç bir görevini yapamaz- dini vecibelere küfüre yeltenir ve uygulamayada geçebilir.     11=Kutsal yerlere gidemez; cami, türbe, kabe, mescit gibi veya ensevdiği yerlere gidememe halleri.    12=Özür ve hata hallerini kabul edememe meydana gelir huysuz olduğunu bilemez haklıyım sanar, etrafa taşkınlık yaparlar şaka yapıyorum güzel bir eylem olarak görürler.     13=Devamlı insanlardan kaçarlar zarar gelecek sanırlar yanlız kalma ister, karanlık yere saklanırlar, kalp kırma ve üzmeyi sevme haline gelirler, kırıcı söz söylerler, laf dinleme olayı biter hep kendi dediği olacak haller başlar.     14=Her an kötü şeyler olacakmış gibi davranırlar- içlerine kaza hissi gelir- tedirgin yaşarlar, tesiratı altına girerek bunalırlar.    15=Aklını kaybetme ve çıldırma korkusu yaşarlar her an ölecekmiş gibi hissederler, panik yapar düşünceleri bozarlar.     16=Kendine güveni gider- insanlar ve ailem beni sevmiyor hissine kapılırlar, aile yapısında soğumalar ve evden kaçmalar meydana gelir.     17=En tehlikeli durumdur; sebepsiz yere ağlama hissi gelir ya oturur durduk yere şiddetli bir vaziyette ağlar yada ağlayamaz donar kalır.      18=Sürekli dalgın- yorgun- halsiz ve hayattan bıkma hali olup esareti altına girerek kendini kötü hissederler, bir şey kazanamadığını zanneder.     19=Duygularında süreklilik olmaması, birini ani sevme veya sevmeme kararı, karşısındakini kötü- günahkar- kirli- pis ahlaklı hissetmesi, kalp kırıcı hareketlerde bulunup sonra pişman olması, durmadan insanlardan özür dilemesi halleri bulunur ve sıkıntısına düşer.     20=Eşlerin birden bir birlerini istememesi, ani kararlar alıp boşanmaları, tiksinmeler meydana gelmesi, eş yatakta arkasını dönünce aldatıyor hissine yakalanması- rüyada görüp gerçek oldu sanması- gözlerini kapadığında korkması- eşlerin bir birini öldürmek istemesi hissidir.     21=Bazen gözlerini kapadığında göz belirmesi, bir şeylerin uçması, ışık görmesi, kayıp kaybolan karaltılar, mekan ve belirli yerler görmek, yada resmen suret görmesi görüntü alması halleri olur.     22=Kendinde gizli güçlerin olduğunu düşünmesi ve kendine zarar verildiğinde öldürüleceğini hissetmek, kendisini güzel ahlaka sevkediyor diye yaşantı değiştirmeler, fazla ibadete yönelerek boş zaman geçirmek fazladan zikir çekerek güç kazanmak hissi olur.     23=Fazla ibadet haline geçip kendi kendine konuşma, kendini evliya sanma, hayvanlarla konuşma durumu, cinler kendilerini melek gibi gösterip ermişsin süsü verirler, peygambersin deyip şirke sürüklerler, hoca zannettirip durmadan okuttururlar, çok tehlikeli durumdur kafayı bozar delirirler.     24=Yaşanılan olayı daha önce olmuş yaşamış gibi hissederler, korku ve telaşaya düşerler, yaşamıyor hissediyor tekrar yapıyor zannederler.     25=Kişi kendini daha önceleri yaşadığını anımsar eskileri hatırlar hale gelerek hiç bir şey düşünemez.     26=Takıntı halleri çoğalır insan durmadan ellerini yıkar- üstünü düzeltir- burnuna el vurur- gözlerini açar kapatır- aşırı temizlik duygusu- kendini kirli ve pis hissetmeler olur.      27=Fiziksel ve ruhsal atakları ikisini birden yapması; ellerini kollarını sallayarak boğuluyormuş gibi bağırma veya kaçma gibi haller.      28=Resulullah efendimizi duyunca halinin değişmesi veya bir güzel zatı duyunca çeşitli hareketlerde bulunarak korkma ve hakaretler veyada tam tersine ağlama – çok sevme hali gibi görünme gibi aldatmalar yaşamak.      29=Cenabet gezmek veya boy abdesti alma hallerinde abdestsiz dini vecibeleri uygulama girişimleri olur.     30=Genelde cinlerle irtibata girib güçlendiğini zannetme duyguları baş gösterir, arkadaşlık kurmak için girişimlerde bulunur, fazla zikir çekerek- çıplak kuran okuyarak ve ters işler yaparak güçlendiğini sanar, BUNLAR RUHSAL BUNALIMLARDIR.Çok dikkat etmeliyiz.                                            *****  UYKUDA OLMA VE METAFİZİK BELİRTİLER                                                                                       1=Uykusuzluk çekme; hiç yoktan uyuyamaz yatakta sağa sola döner- oflar-ağlar- korkar-titrer- uykuya dalamaz daralır yatar, sıçramalar olur – durmadan uyanır.     2=Derin uykuya dalma; uykuya geçince etrafından hiç haberi olmaz,aynı bir ölü yatıyormuş gibi bir hal alır, uyandığında hiç uyumamış gibidir.     3=Yorgun yatılır yorgun kalkılır, bazende yataktan hiç çıkmak istemez, yatağa yattığı zamanda sanki her tarafı kırılıyormuş gibi hisseder.     4=Geceleri uykusu kaçar, bu olay ara sıra olur, daha sonra sıklaşır ve uyuyamaz hale gelir,bazende sanki gözünü yumunca kabus görecekmiş – ölecekmiş- görüntü alacakmış gibi olur.     5=Uykuya düşkünlük; hiç uyumak istemese bile uyur, bunun sebebi tebelleş halindeki olan cin uyku halindeki insanın manyetik alanından çok faydalanır, heleki okuyup ALLAHA sığınmadan yatıp uyuyanlar.     6=Uykuda dişleri sıkmak kalkınca çenesi ve dişleri ağrıyanlar, offff diye ızdırap çekenler    sayıklayan lar- ağlayanlar- korkarak bağırarak uyananlar ve geri uyumak istemeyenler.     7=İstemediği olayları sık sık rüyasında görmek ve sıkıntısında kalmalar, mesela birinin ölümünü görme, kaza geçirdiğini görme, geçmişe ait olaylar ve hatalarını görme.     8=Kötü rahatsızlık verici rüyalar görmek, gördüklerinden korkmak- ölü- mezarlık- parçalanmak- kanlı vücut- çamurlu ırmak- parça ve kanlı et yağdığını görme gibi haller.      9=Rüyada durmadan hayvanların saldırması- kötü simalar görmesi- köpek yılan ısırmaları ve uyanınca acı ile mor safhalar olması.       10=Uyku halinde iken fazla uzun veya kısa boylu kimseler ve siyah yüzlü simalar görmek halleri olur.     11=Rüyada sık sık cinsel ilişkiye girmek sabah kalktığında gusul abdesti alma ihtiyacı duymak ve uygulamak.        12=Rüyada tanımadığı sima ve kişilerle konuşmak ve bunlardan öğüt ile telkin almak.       13=Yatar vaziyette evin içinde uyur gezmek, çağrılan yere gitmeye teşebbüs etmek.       14=uyku halinde iken göğsünün üzerine ağırlık oturması sıkıntı duymak,yataktan kaçar gibi hal alması, üzerinden yorganı atmak,soyunup yatmak,aşırı terlemek, bağırmak ve yer değiştirerek yatmak     15=Kötü bir rüya sonucu kalkamamak, elini ve kolunu kaldıramamak,öylece donup yata kalmak, uyuşuk vaziyette hiç hareket edememek.       16=Rüyasında hep düşüyormuş gibi olmak, karanlık yerde kalmak, bağırarak sesini duyuramamak, boğuluyormuş hissine kapılmak, ızdırabı dinmeyen acı çeker hallere girmek.     17=Rüyasında kan gölünde- denizde-mezarlıkta- harabe yerlerde- pislik olan yerlerde gezmek, gördüklerinden korkup tesirinde kalmak.     18=Uyku halinde iken korkar ve okumaya başlar,ya okuyamaz içini karamsarlık sarar yada okuduğundan kendi korkar ve şüphe duyar.     19=Rüyada alçak yerlerden veya yüksek yerlerden düşme olayını çok yaşar uyanınca başı döner, kendini tuhaf hisseder içini korku sarar.     20=Rüyasının tesirinde kalır gördüğü rüyayı gerçek sanır işleme kalkar, kocası aldatıyor, karısı kaçıyor gibi vesveseler, adam öldürme gibi hissiyatlar yaşar, uyandığı zaman böyle insanları titreme tutar, sesinde kısıklık olur, konuşurken korkarak tereddüt ederek konuşur, kesik kesik şaşırmalar yaşar ve hayatta pocalar yatar, şaşkın bir ördek gibi hayatını geçirme hali alır.      21=Sinirli bir vaziyette uyumaya dalar ve uyanınca gözünün içinde kızarmalar aşırı derecede kendini gösterir, uyuşukluk yaşar, uyartılmayı hiç sevmezler huysuzluk yaparlar.     22=Çoğu insan yataktan kalmak istemez,yatakta döner yatar,orası burası ile oynar,hoş almaya bakar,hep zevk arar.      23=Evde durmadan biri ile kavga eder, cinini atar zıtlaşır ve o kişi ile hiç bir şeyini paylaşamaz kıskanır ve dalaşır.     24=İnatlaşma çok fazla baş gösterir, okumaz, çalışmaz- dinlemez- uyumaz-iddiaya girer- bencilleşir- dayanır ve direnir.     25=Başını ellerinin arasına alır çok düşünme safhasına geçer ve düşüncelerinden daralır kaçma halleri tutar yatmaktan korkar yatak kendine sanki mezar olur.      26=Çok düşünme ve dalıp gitme kendi kendine konuşma halleri olur, evden kaçmayı, canına kıymayı, bir başkasına zarar vermeyi düşünür arada sırada midesi bulanır engel olamaz.     27=Namaz kılan cinli namazı hızlı hızlı kılar, yada tamamen terk eder, namaz mevzu konuşulurken vaziyeti değişir sıkılır, üzerine gelen sıkıntıdan mekan değiştirir.    28=Muska takarlar boyunlarına içindeki ne yazılı olduğunu bilmediği halde güvenirler,muska her zaman tesir göstermez, her muskada cinlere tesir etmez. çoğu zaman cinli insan boğuluyorum daralıyorum hissi ile boynundan muskasını çıkarır atar, çoğu muska cini susturur ve tehlikeli hale getirir,cinin susması insanın içine tam teşkilatlı sinmesine sebep olur ve rahatsızlıklar çoğalır, sinsilik güden cinli senin muskan koruman var telkinleri ile kandırma safhasına geçerek rahatlıkla insan ile istediğini yapar ve emellerine kavuşur, insan ile evlilik bile yapar, istila ederek ele geçirir.     29=Cinlerde mantıksal bütünlük yoktur, çok zekalı olurlar ama akıl az ve sınırlıdır, bazılarında aynı insan gibi hiç akıl yoktur yani deli gibidirler, düşünme olanakları çok azdır bu yüzden hareketleri her an kontrol dışıdır.Apansızca düşünme hisleri zayıf olduğu için nefsani duygulara engel olamazlar ve öleceklerini bildikleri halde insanlara musallat olurlar.     30=Cinlerde büyüklük duygusu çok fazladır o yüzden her an hataya düşerler ve imansızlığa kapılırlar, vücuda giren cinin dini islam olamaz, ya başka dine mensuptur veya kafirdir.       31=Sürekli tekrar vardır,hep saçmalama içerisinde yaşarlar, kontrol makanizması yoktur ve çok kıskanç olup saldırganlık yapabilirler.mesela vücuda giren feriştah kıskançlığında kadının kocasına ordusundan veya akrabasından birilerini tebelleş ederek hayatını felç eder.düzenini bozarak kadını elde etmeye çalışır, emeline kavuşunca kadınla cinsel ilişkiye girer, kocası kadınına yaklaşamaz.     32=Uykuya yatmadan önce felak  ve nas sureleri okunup vücud sıvazlanmalıdır.uyku halindeki insanın manyetik alanı çok boşluktadır, istediği vaziyette ve uyguladığı planlarda cinler emellerinde çok büyük bir başarı sağlayabilir, temkinli ve dikkatlı olmak gerekir, okuma işlemlerini devamlı ve büyük bir özenle uygulamalıyız, yoksa her an esaretleri altına girmekle tehlikedeyiz.     33=BU GÜN İNSANLARINDA ŞU KANAAT HAKİMDİR;bir insan kuran okumaya yada dua etmeye tesbihata başladığı zaman cinler ve şeytanlar o insandan gider derhal uzaklaşır, sihir-büyü-muska gibi v.s hastalıklar iyleşir.FAKAT; durum hiç öyle değildir. TAM TERSİDİR; cinlerin vücuda girmesinden sonra okunan her ayeti kerime hastaya tehlike arz eder.Öncelikle bir alim tarafından bedendeki cinler yakılacak ve daha sonra kuranın nuru ile vücud tedavi edilecek.     34=Cinlerin ve makamı yüksek olan haşmetli cinlerin büyüğü ŞEYTANIN en büyük iki tane emelleri vardır; a-)insanı her türlü ibadet ve itaattan alıkoymak****b-)ibadet ve itaata başlayanları bundan vazgeçirmek. !!!  insan evradü ezkara yada kuran okumaya başladığı zaman sanıldığı gibi cinler o insanı terk edip kaçmazlar, bilakis dört koldan şiddetle saldırıya geçerler ki o insan ibadeti bıraksın, her an tehlikedeyiz çünkü ibadet etmeyenle cinlerin işi fazla olmaz zaten onu istila etmiştir.     35=Yukarda ki kanıdan yola  çıkan insan bir tasalluta vuku bulduğu vakit tedaviye baş vurunca hemen iyi olacaklarını zannederler, eğer bir kaç gün içerisinde netice alamazlarsa BU HOCADA iş yok deyip kapı kapı gezmeye başlarlar, bu böyle devam edip gider ve sonuçta malesef hiç bir netice ile sonuç alamazlar.

Hüddam yapan cinci hocalar, cinleri emirlerine alarak insanlara saldırtıyorlar ve onlara zarar veriyorlar.   Cinler yanarak ölürler. Bu yüzden cinci hocalar cinleri yakmakla tehtit ederler. « Eğer dediğimi yapmazsan seni yakarım.”diye. Zavallı cinler de ona, yani bir insan şeytan olan cinci hocaya itaat ederler. bazen ilmi bilmeyen insanlar muskacılıkla cinli insanları kurtarırım safhasına geçiyorlar ve yaptıkları okuma ile veya yaptıkları muskalarla tedavi etmeye kalkışanlar cinleniyorlar.YANLIŞ; makamı olmayan ve Allhtan yetki almayan insanlar cinlenmişleri kurtaramaz.  SAKALEYN VEYA GAVSÜS SAKALEYN GİBİ MAKAMLARI OLMAYAN HASTALARI KURTARAMAZ.                                                        İlmi bilmeyen insanlar tarafından okuma ve okunma başladıktan sonra cinler insana normal zamandan daha çok baskı yapar,aksine daha fazla rahatsızlık verir.Artık bir mücadele başlamıştır, her iki tarafında bir dayanma gücü ve sabrı vardır.BİLMEYEN BİRİ İLE;tedaviye başlanıldı ise hasta çok zorluklar çeker, boğulmalar, bağırmalar, kusmalar, ağrılar, ağlamalar,esnemeler, titremeler v.s olaylar zuhur eder.FAKAT BİR BİLEN İLE; mesela sakaleyn makamı olan alim ile hiç bir zor an yaşamadan, tere yağından kıl çeker gibi tedavi sonuçlanır.SAKALEYN OLAN ALİM;okumaya başladığı zaman kuran ve dua nurlarına karşı cinlerin bir dayanma güçleri vardır, bunu sonuna kadar zorlarlar, son safhaya gelindiği zaman artık cinler iyice zayıflamıştır, ondan sonra kuranı kerimin nuru ile sakaleyn olan alimin melekutları aracılığı ile cinler yanarak ölecekler. 21 gün bir okuma ile tam tedavi edilecektir, okumayı hasta bizzat kendi yapacaktır.

Sevgili ziyaretçiler! Televizyonda; bir çocuğun başka bir dili konuşmaya başlaması, kişilerin geçmişte başka bir kişilik olarak yaşadığı ve geçmişteki yaşamlarına ilişkin anlattıklarının doğru olduğu gibi haberleri izler dururuz. İnsanların çoğunun anlayamadığı bu durum da bir cin olayından başka bir şey değildir. Cinler, insanlara göre çok daha uzun ömür yaşarlar. Peygamber Efendimiz(S.A.V.) zamanından bugüne yaşayan cinlerin olduğu bilinmektedir.

Musa(A.S.) da Allah’ın emriyle cinleri sadece hizmet amacıyla kullanmıştır. İnsan bedenine giren suflî cinler, onları tesirleri altına alarak o kişiye hükmederler. O kişinin bedenini kullanarak, ona geçmişte başka bir bedende yaşadığını söyletirler. İnsanlar da bu durumu bir türlü anlayamazlar. Televizyon programlarında sabahlara kadar tartışır dururlar. Onlara göre reenkarnasyon, yani yeniden bedenlenme olarak ifade edilen bu durum, suflî bir cinin, bir kişinin vücuduna girerek, ona hükmetmesi halinden başka bir şey değildir. Bir çok ünlü sanatçının dahi bu konulara alet olduklarını üzüntü ile gördük. Hatta bazı sanatçılar trans halinde iken çok ızdırap çektiler. Ayrıca bu rahatsızlıkları uyanınca da devam etti.