MEDYUMLUK VE BÜYÜLERİN YAPILIŞI

Medyumlar,ruhsal amaçlar için kullanılırlar.Fizik ve eterik dünyalar arasında bağ görevi görürler yani,ruh yada öte alem ile haberleşmeyi sağlayan kimselerdir.Her yanımızdan enerjiyle çevriliyiz.Bu enerji fizik plandan ayrılmış olanların düşüncelerini ve işlerini içinde bulundurmaktadır.Trans halinde bulunan bir medyum işte bu radyasyonları alabilecek durumdadır.Bu radyasyonları değişik mesajlar şeklinde biz bedenlilere iletebilmektedir.Trans durumundaki bir medyum evrensel eterdeki etkileri alarak sözlü,yazılı veya hareketlerle fizik dünyadakilere anlatır.

Mantal ve fiziksel olmak üzere 2 çeşit medyum vardır.Mantal medyum,trans halindeyken bedenini ruhsal kullanıma sunar.Fizik medyum ise,müzik,resim de dahil olmak üzere elleri ve kollarıyla pek çok şey sergiler.Bazı medyumlar ilettikleri haberin daha açık olması için kristal küre,fincan,şahsın avuç içi gibi araçlar kullanabilirler. Parapsikologlar medyumluk yeteneğinin,evrensel eterden yansıyan tesirlerin algılanmasıyla bağlantılı olarak,gayrı-şuurdaki güçlerin bir sonucu olduğunu söylerler.Fizik alemde bulunan fanilerin koruyucuları ve rehberleri olarak kabul edilen eterik varlıklar ‘ruhsal rehberlerdir’.Bu bedensiz rehber varlıklarla ilgili genel teori şudur: Bedeniyle bağlantısını kesen bir ruh, bedensiz yaşamına, görülmeyen alemde yada başka bir boyutta devam eder.Medyumlar bu varlıklarla bağlantı kurar.

Genellikle medyumlar bazı trans hallerinde başka bir kişiliğe bürünerek(kimi zaman bilmediği bir dilden de konuşarak)bilgi verebilir.Bu gibi durumlarda gözlemlere göre,medyumun sesinden başka yüz hatları bile değişir.Trans halinin çeşitli seviyeleri vardır.Hafif transta medyum ne yaptığının bilincindedir.Kısmi transta medyum şuuraltından gelen emirlere boyun eğme eğilimindedir ve fonksiyonlar otomatiktir. Otomatik yazıyla ilgili ilginç bir husus da,bir çok otomatik yazı medyumunun uzun çalışma ve yazdıklarını analizden sonra bunların kendi şuur altlarının ürünü olduğunu anlamaları olmuştur.Özellikle sağlıkla,önemli doğum günleri ve yıldönümleriyle ilgili haberler bu türdendir.Kuşkusuz bunların arasında doğrudan doğruya bedensiz bir varlıktan verilmiş bulunanlar da yok değildir.Medyumlar,beşer üstü bir kaynaktan gelen tesirlere aracılık yapan güçlü bir radyasyon ileticisinden başka bir şey değildir.Rehber varlıklarımız bize hayatımızın sonuna kadar koruma ve yardım amacıyla rehberlik etmektedirler.Hayatımız boyunca bedenli oldukları zamanlarda bize yardım edenlerin,bedensiz hale geçtikleri zaman da bu ilgilerini sürdüreceklerini kabul etmek hiç de zor değildir.

İspiritizmacıların anlayışına göre insan ruhu bir maddi olan ve “perisprit” denen evrensel akışkandan doğan iki kısımdan meydana gelir. Birbirinden ayrılmayan bu iki unsurun en yüce mükemmelliğe erişmeden önce çeşitli yollardan geçmesi gerekir. Bu yolların herbirinde tenleşme, gelişme ve tenleşmeden kurtulma aşamaları yeralır. Tenleşme ruhun bir insan bedeni içinde yeniden doğmasıdır. Ölüm gerçekleştiği zaman ruh bedenden sıyrılır ve tenleşmeden kurtulunmuş olur ama ruh kendisini dünyasal alanlarda esir tutan perisprit ile kuşatılmış haldedir. Ruh bu durumda iken canlılar ve maddi eşya üstünde akışkancasına bir etkide bulunur ve yeniden tenleşinceye kadar “medyumlar” aracılığı ile görülür. İspiritizma her insanın daha önce bir varlığı olduğunu ileri sürer. Ve bunun kanıtı olarka da “Hatırlama” olayını gösterir. Ayrıca bu insanlara çeşitli ispiritizmacı gruplarına göre değişiklik gösteren bir ahlak anlayışını da ekler. Canlılarla bu ruhlar arasında ilişki kurabileceğini ileri sürer.

İspiritizma herzaman bir tartışma konusu olmuş ve samimi ispiritizmacıların yanısıra şarlatanlar da ortaya çıkmıştır. İspiritizma başka bir isim altında ölmüşlerin anılması yönünden çok eski zamanlara varan bir davranışı sürdürmekten başka birşey yoktur. XIX. yy. ın ortasıbda doğmuş olan ispiritizmanın ilk belirtileri önce Hydesville metodist Fox ailesinde (1848) ve Rochester’da (ABD) görüldü. Quaker’ların inançlarına uygun düşen ispiritizma belirtileri hızla çoğaldı. 1853 yılında Birleşik Amerika’da binlerce medyumun bulunduğu bilinmektedir. İspiritizmaya çoğunlukla A. Jackson Davis “Trans” halinde yazmış olduğu tabiatın ilkeleri adlı kitabını 1847 de yayınladı. Alan Kardic büyük gürültülere yolaçan Le Livre des Esprits (Ruhların Kitabı) adlı eserini 1857 de yayınladı. B. Amerika’da da Robert Hare, hakim Edmondos Daniel Deouglas Home İngiltere’de Miss Hayden ve Almanya’da Ksadov ispiritizmanın belli başlı yayıcıları ve sunucularıdır.      

  MEDYUMCULUK İKİYE AYRILIR

 1.İyilik yapanlar; melekler ve evliyalar ile çalışan insanlar
2.Kötülük yapanlar; cinler ve efsunlarla çalışma yapanlar

 Yapılan Büyü Çeşitlerini Ve Karşılaştıkları


BÜYÜ NASIL YAPILIR
Büyü şeytanın hilelerinden biridir. Şeytan hiç bir zaman insanların huzur içinde, mutlu bir hayat geçirmelerini istemez. İstediği tek şey ; bütün insanları kendisiyle birlikte cehenneme sürüklemek. Bunun için de elindeki bütün imkânları seferber eder. İnsanları kandırmak için her türlü hileye başvurur.

BÜYÜ ÖRNEKLERİ

Ayırma Büyüleri

Sabun ve Saç

Sabun ve saçla yapılan bu büyü öldürücüdür. Büyü yapılmak istenen kimsenin saçından birkaç tel alınır. Hiç kullanılmamış bir kalıp sabuna sarılır. Sabuna kır bir iğne batırılır ve belirli bir dua okunur. Sonra bu sabun kör bir kuyuya atılır. Sabun orda eridikçe büyü yapılan kişi de evinde erimeye başlar ve yatağa düşer.

Kaşık Büyüsü

İki sevgiliyi, eşi ya da kardeşi ayırmak için yapılan bir büyüdür. İki tahta kaşığa, ayırmak istenilen kişilerin isimleri yazılır ve kaşıklar arka arkaya getirilir. Yeni ölmüş birinin mezarı açılarak kefeninden bir parça yırtılır ve kaşıklara sarılır. Belirli bir dua okunur ve kaşıklar başka bir mezara gömülür. Ayrılması istenen kişiler o andan itibaren birbirleri için adeta ölü gibidirler. Yaşadıkları sürece bir daha yüz yüze gelemezler.

Domuz Yağı

Eşleri ayırmak için çok kullanılan şeylerden biri de domuz yağıdır. Büyüyü yapacak olan kimse bir parça domuz yağını alır, koynuna sokar. Sonra bir kiliseye giderek rahipten kendisini okumasını ister. Rahip bu isteği kabul ederek o kimseyi okursa maksat gerçekleşir. O insan okunurken koynunda gizli domuz yağı da okunmuş olur. Bu okunmuş domuz yağını çiftin yattığı yatağa koyarsa, o zaman karı koca birbirini domuz gibi görmeye başlar, birbirinden nefret ederler. Büyüyü yapan kişi, eğer yatağa koyamıyorsa, sokak kapısına sürer, bu da tartışma ve kavgalara yol açar.

Ölü Toprağı

Ayırmak için yapılan büyülerde ölü toprağı kullanılır. Ölü toprağı bir mezardan alınarak ayırmak istenilen kişilerin yatağına serpilir. Çift o andan itibaren birbirinden ayrılır. Ölü toprağı serpilirken belirli dualar ve sözler söylemek gerekir.

Kısmet Açmak İçin Yapılan Büyüler

Pamuk Çekirdeği

Üç pamuk çekirdeğinin üstüne birer defa tuncina duası okunur. Sonra kızla evlenmesi istenen erkeğin ismi söylenir ve çekirdekler adamın kapısının eşiğine gömülür. Kısa süre sonra erkeğin kızla evlendiği söylenir.

Kurşun
Bir levha kurşunun üzerine istenen kimsenin ve annesinin adları yazılır. Sonra tuncina duasının baş kısmı yazılarak ateşe atılır. Kurşunu atarken de ‘Bu kurşun nasıl erirse…..benim için öyle erisin bana gelsin!’ denir. Kurşun eridiğinde o kişinin dayanamayarak geldiği söylenir.

Saygı İçin

Sevdirmek için bu büyüden de yararlanılır. Böylece kendisini sevmeyen, beğenmeyen birini bile kolaylıkla bağlar. Bu büyü yapıldığı zaman büyülenen kimse deli gibi aşık olur. Büyü yapanı görmediği zamanlar kederinden ölecek hale gelir. Pek çok çeşit muhabbet büyüsü vardır. Büyülenen bir yiyeceği istenen kimseye yedirmek veya okunmuş çiçeği koklatmak yeterlidir.

 At Nalı

Eski bir at nalının üzerine sevmesi istenilen kişinin adı ve Ayetülkürsü suresi yazılır. Küllü bir ateşin dibine nal yerleştirilir, yalnız bu ateş hiç sönmeyecektir. Ancak ateş yandığı sürece o kişinin aşkı devam edecektir.

Biber
Bir top kırmızı biberin çekirdekleri çıkarılarak kırkbir tanesi ayrılır diğerleri atılır. Her çekirdeğe bir Yasin suresi okunur ve bu çekirdekler tekrar biberin içine doldurulur. Biber ateşe atılırken de ‘Bu biber nasıl yanarsa ….benim için öyle yansın bana gelsin’ denilir. Yedi gün süreyle bunu tekrarlamak gerekir.

Bakır
Bir bakır levha üzerine Tanrının sıfatları yazılır ve yüksek bir yere asılır. Her gün seher vaktinde kalkılıp bu bakıra bakılarak istenen kimsenin helal sevgisi için dua edilir. Böylece o kimse gelir ve bakır orda durduğu sürece bir daha ayrılmaz.

Yarasa
Yarasa kesilerek kanı sevilen kimsenin eşyasına yahut üstüne sürülür. Veya bu kandan bir iki damlası istenen kişinin içeceği bir şeye karıştırılır. Yarasanın ölüsü de o kimsenin kapısının eşiğine gömülür. Büyülen kimse aşık olur ve bir daha ayrılmaz.

Tırnak
Bir kadının kestiği tırnak, bir kapta yakılıp kömür haline getirilir ve ince ince dövülerek toz haline getirilir. Bu toz, sevmesi istenen kimsenin yiyeceğine veya içeceğine karıştırılır. O kimse bunu yedikten sonra bağlanır ve bir daha ayrılmaz.

Nohut
Kırkbir tane nohudun her birinin üstüne bir İhlas duası okunur. Sonra nohutlar bir kaba konularak ağır ağır pişirilirken sevmesi istenen kimsenin adı tekrarlanır. Nohutlar iyice pişince o kişinin içine büyük bir aşk ateşi düşer. Her şeyi terk ederek koşa koşa geldiği söylenir.

Sevilenin Eşyası

Sevilen kişinin giydiği eşyasını alarak da büyü yapılabilir. Özellikle tene giyilen şeylerden çok yararlanılır. Böyle bir eşyanın bir parçası yırtılarak üstüne Tuncina duası yazılır. Sonra parça ateşe atılır. O kimse başkasına bağlı olsa da ona yüz çevirir ve büyüyü yapan kişiye gelir.

 

Kuru Üzüm

Yirmibir tane kuru üzümün üstüne bir Yasin okunur. Sonra bunlar bir kapta ağır ağır kavrulur. Üzümler kavrulurken bir kara dut, bir beyaz dut çubuğu ile bunlar karıştırılır. Bir yandan da “Falanın oğlu ya da kızı… aşkımdan ak dut gibi sararsın, kara dut gibi kararsın. Yemesin içmesin, gözüne uyku girmesin, beni görmedikçe rahat etmesin!” diye tekrarlanır. Üzümler kavrulduktan sonra iki gün içinde büyü yapılan çıkagelir.

Saç
Sevilen kimsenin yedi tel saçına Ya Vedut okunur ve saçlar ateşe atılarak yakılır. O kimse aşktan delirecek gibi olur ve yapan kişiye gelir.

Sicim
Bir sicime kırkbir düğüm atılır. Bu istenen kişinin geleceği sırada kapının önüne bir paspasın altına yerleştirilir. O kimse oraya bastığı an bağlanmış olur. Bir daha da ayrılmayı düşünmez. Yalnız her düğümü atarken o kimsenin adını söylemelidir.

Bakla
Kırkbir tane baklanın üstlerine bir adet Esma çekilir. Ondan sonra baklaların her gece bir tanesi ateşe atılarak, “…benim aşkımdan yanıp tutuşsun ve hemen gelsin” denilir. Kırkbir gece içinde istenen kişinin geldiği söylenir. Bazen daha birkaç bakla yakıldığı halde gelebilir, o durumda diğer baklaları yakmaya devam etmek gerekir. Aksi halde büyü yarım kalacağı için gelen kimse de birden soğuyarak geri dönebilir.

Gül
Bir gülün üstüne bir adet Esma ve Tuncina suresi okunur ve bu, beğenilen kimseye verilir. Kendisi bu çiçeği koklar ve bir daha ayrılmamak üzere aşık olur. Ancak böyle bir çiçeği büyü yapılacak kişinin eline vermek, başkalarıyla yollamamak gerekir.

Şeker
Bir şeker veya tatlı üzerine kırkbir adet Bismillahirrahmanirrahim okunur ve sevilen kimseye yedirilir. O kimse o andan itibaren neşe, huzur ve sevgi duyar. Aslında diğer büyülerle karıştırmamak gerekir. Bu iş iyi niyetle yapılırsa bir zararı yoktur. Çünkü tatlı yiyen kimsede sadece huzur ve mutluluk olur. Bunun etkisi de uzun süreli değildir.

İncir
Taze bir incirin üstüne Ya Bedduh, Ya Kısmet, Ya Muhabbet sözleri bin kere okunur ve sonra sevilen kimseye yedirilir. Böylece o kimse aşık olur ve kalbiyle bağlanır bir daha da ayrılmayı istemez.

Yabancılar
Büyünün sadece bildiğiniz, tanıdığınız kimseleri etkileyeceğini de sanmamalısınız. Büyü tanıdığınız veya tanımadığınız herkesi etkileyebilir. Ancak her gün üstüne büyüyü engelleyici dualar okuyan veya büyüye mani olacak muska taşıyan kişileri etkilemez. Eski zamanlarda korkunç büyüler yapan tiplerin bazı usullere başvurarak yabancıları da bağladıkları söylenmektedir. Yani bir kadın, bir rastlantı sonucu gördüğü bir erkeği, büyücünün yaptığı sihir sayesinde ayağına getirtebilmektedir. Eski çağlarda bu tür durumlara sık rastlanırmış. Yalnız bazı büyülerin ömür boyu sürmesine karşılık, bazıları da geçicidir.

Büyü Tazeleme

Bazı büyülerin ömür boyu sürmesine karşın, bazıları bir ay ya da bir yılda etkisini kaybeder. Mesela biber yakarak birinde arzu uyandırmak mümkün olabilir fakat bu geçici bir istektir. Bunun devam etmesi için bu büyüyü tekrarlamak gerekir. Buna karşın kaşık büyüsü ömür boyudur. Domuz büyüsü de yine bulunup temizlendiği anda etkisini kaybeder. Bu tür büyülerin tekrarlanması durumunda etkili olurlar. Yani büyüler ömür boyu ve kısa süreli olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Mum
Bir mum üzerine istenen kişinin annesinin adı ve isteklinin kendi adı yazılır. Bunun üzerine de bin Esma okunur. Gece yarısından sonra büyüyü yapan kimse, ‘Bu mum nasıl yanıyorsa, sende benim için öyle yan’ diyerek mumu yakar. Ama mumun yedide biri yanınca söndürür. Ertesi gece yine aynı şeyi tekrarlar. Böylece mumu yedi gecede yakar. Erimiş mumu da harlı ateşe atar ve yine aynı sözleri tekrarlar. Böylece o insan sevgiden yana yana çıkagelir.

Kabak
Sevgisi sönen, unutan, bıkan ve giden birini geri getirmek için de büyüden yararlanılır. Pek çok muhabbet büyüsü sönen aşkı canlandırmaya yeter. Ancak araya soğukluk girdiyse ve o kimse çok uzaklardaysa, o vakit çok daha kuvvetli bir büyü gerekebilir. Bir bal kabağı oyulur ve yandan çekirdekleri çıkarılır. Bu çekirdeklere onbir Esma okunur. Sonra bu çekirdekler tekrar kabağın içine konur. Kabak gidenin gelebileceği tarafa, yüksek bir yere asılır. Orada kurumaya bırakılır. Kabak kuruyup düştüğü gün, o kaçan, unutan, giden kimse büyük bir sevgi ve istekle geri döner. Bir dahada ayrılnmaz.

                                                                                                                                                      

 

 MAĞARA VE KARINCA YUVASINA YAPILAN BÜYÜ    

 Değerli kardeşlerim mağara ve karınca yuvasına yapılan büyü çok tesirli ve durmadan tekrarlayan ve kendini yenileyen büyüdür, sebebi yuvadan her karınca girip çıkmasında ve mağaraya yapılan büyü tesiratı mağarada yaşayan cinlere bir hatırlatmadır. Yapılan kişiye çok rahatsızlık verir.

Soru: Bir insan kendisine büyü yapılıp yapılmadığını nasıl anlar. Bu konu için hocalara danışabilir mi ve bu zatların öğütlerini yerine getirebilir mi. Bu zatların güvenilir olduklarını nasıl anlarız?

Yanıt: Değerli kardeşimiz bu konuda olur olmaz herkese müracaat etmek doğru olmaz. İlmine ve takvasına güvenilen ve hiç bir maddi menfaat beklemeden Allah rızası için isanlara yardım eden ilim sahibi kişilerin tavsiyelerine göre de hareket edilebilir. Durum psikolojik bir rahatsızlıkta olabilir. Önecelikle dindar bir psikoloğa müracaat etmeyi tavsiye ederiz. Eğer büyü yapıldığı tesbit edilirse okunması gereken bazı sure ve dualar vardır. Bunları okumaya devam etmek faydalı olur.Daha sonra ehil kişi rahatsız olan ve cinlenmiş kişiye okuyunca rahatsızlık meydana geliyorsa o kişiye tedavi olun.

Nedeni; her insanın okuması cinli hastayı rahatsızlandıramaz. Eğer insanda büyü veya daha farklı şekilde cinlenme faktörleri ve belirtileri var ise bir ALİM tarafından tedavi edilmezse şifa bulamaz. Aynı kanser mikrobu gibi cinler yakılacak ve yapılan büyüler bozulacak. Yoksa bu illetten kolay kurtulunulmaz.

Kişinin Allah’a sığınması, iman ve ibadet konusundaki titizliği ile, büyünün tesir etmesinde etkili olan şeytanın insana yaptığı telkinlere kulak asmaması, şeytanın insanlar üzerindeki etkisini azaltır ve büyünün tesirinden de korunmuş olur. Çünkü şeytanın yaptığı, sadece telkin yoluyla korkutmak, şüpheye düşürmek, vesvese vermekten ve temelsiz kuruntulardan, neticesi olmayan vaatlerden başka bir şey değildir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle denir: “(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; halbuki şeytanın onlara söz vermesi, aldatmacadan başka bir şey değildir.” (Nisa suresi, 120)

Ayette geçen “ümitlendirme” ve “söz verme”, bilindiği gibi geneldir. Ancak konumuzla ilgili olması da söz konusudur. Çünkü insan, pek çok şey umar. Hatta kendini umduğu şeylere, yani beklenti ve ümitlerine öylesine kaptırır ki, bazen kendi kendisini bile büyüler ve olmasını istediği şeyler için büyücülere gider. Bu da, yanlış olduğunu bile bile bu yola gitmesi ve şeytanın bu konuda kendisine teminat vermesiyle olur. Bu, genellikle haramlarda olur. Yani bir bakıma insan kendisinde büyü olduğunu, birilerinin bu işle ilgilendiğini düşünerek, hastalığı davet eder. Oysa, gerçek öyle olmayabilir.

Nitekim ayetlerde, “İman edip yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde şeytanın bir hakimiyeti olmayacağı”ndan, “Ancak onu dost edinip Allah’a ortak koşanlar üzerinde hakimiyet kurabileceğinden söz edilir. (Nahl suresi, 99-100) Hakimiyet kurma konusunda insanın, inanmanın yanı sıra ihlaslı olması da söz konusudur. Şeytanın, ihlaslı kimseler üzerinde bir hakimiyeti söz konusu olamayacağı, bu kimseleri Allah’ın koruyacağı belirtiliyor. Ancak “İhlassız ve tevekkülsüz kimselerden gücünün yettiklerini kandıracağı, davetiyle şaşırtacağı; süvarileri ve yayaları ile onları yaygaraya boğup; mallarına, evlâtlarına ortak olabileceği, kendilerine vaatlerde bulunarak aldatabileceği” konusunda şeytana izin verilmiştir. (İsra suresi, 63-65) Bu da, yaşamakta olduğumuz hayatın bir imtihan olmasından kaynaklanmaktadır. Yoksa tam bir yetki değildir. Zaten şeytan, insana boş kuruntulardan başka bir şey telkin etmez.

Açıkça anlaşılan odur ki, şeytanın, etkisi altına alıp rahatsız ettiği kimseler, onun kendisine sokulmasına zemin hazırlayan ve bu işe meydan veren kimselerdir. Zira şeytanın, Allah’ın halis kulları üzerinde kesin bir etkisi yoktur. Bunu yapmaya çalışsa bile onlar, dua ve ibadetlerle, Allah’ın kitabını okumakla bu işin üstesinden gelirler. Zaten büyü ve büyücülük yapanlar hakkında indirilen ayetin sonunda da “, Ama onlar, Allah’ın izni olmadan, büyü ile hiç kimseye zarar veremez.” (Bakara suresi, 102) buyurulmaktadır.

Büyünün hakikat olduğu kabul edilince, herkese tesir etmesi de tartışılmaz. Ancak daha fazla tesir ettiği kimseler de mevcuttur. Bunlar da şeytanın vesvese ve evhamlarına önem veren ve bu tür şeylere açık olan kimselerdir. Böyle kimseler, daha çok kendi kendilerini bir saat gibi kurup hasta eder. Çünkü şeytan, insana sadece vesvese verir ve yanlışı doğru olarak göstermek ister. Aslında hiç de önemli olmayan ses veya görüntüleri kendince değişik şekillere ve seslere benzetenler evhamlı, itikadı zayıf, ibadeti ve zikri olmayan, Allah’a olan görevleri konusunda gevşek davranan ve ibadetlerini ihmal eden kimselerdir. Nitekim, ayette, bu hususlara işaret edilmektedir. (Hac suresi, 52-55)

Bütün bu saydıklarımızın dışında, büyünün tesir ettiği takva sahibi kimseler de yok değildir. Ancak, yüce Allah’a teslimiyet gösterilip tevekkül edildiği ve tam anlamıyla sığınıldığı, günlük evrad-ü ezkarlar okunduğu, günlük ibadetlere titizlikle devam edildiği, her gün birkaç sayfa Kur’ân-ı Kerim ve Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber’in (a.s.m.) okunmasını tavsiye buyurduğu sure ve dualar okunduğu takdirde büyünün tesiri önlenebilir. Çünkü kötü niyetli kimseler büyü yapsalar bile, herkesin ve her şeyin üstünde mutlak güç ve kuvvet sahibi Allah vardır ki, O’nun gücü dünyanın bütün sihirbazlarının ve kendilerine yardımcı olan cinlerin ve şeytanların gücünden üstündür. Zira, kendisinde güç bulunduğunu iddia edenleri de yaratan Allah’tır. O dilemezse hiç bir şey olmaz. Nitekim, Hz. Peygambere yapılan büyü konusunda Cenab-ı Hak (c.c.) “Felâk” ve “Nas” surelerini indirip bunlarla dua edip kendisine sığınmasını istemiştir. Hz. Peygamber de öyle yaparak şifa bulmuştur. Böylece Peygamberimiz, büyücülerin gayretlerini neticesiz bırakmış ve arzularını kursaklarına tıkamıştır.

Nitekim, “Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.” (A’raf suresi, 201) Ayette işaret edildiği gibi, şeytani bir etki altına giren kimsenin ilk yapacağı şey, Allah’a sığınmak olmalıdır. Allah’ın emrettiği hususlar kısaca, kişinin helâl ve haramları gözetmesi, dua ve ibadetlerine dikkat etmesi, maddî ve manevî olarak temiz, duygu ve düşünceler içerisinde, halis bir niyetle Allah’a müteveccih olmasıdır. Zira şeytan, kıyamet günü vaatlerinin birer aldatmaca, gerçek gibi gösterdiği şeylerin birer kuru yalandan başka bir şey olmadığını söyleyip işin içerisinden çıkacak ve büyücülerin ve peşinden gidenlerin hepsini yüzüstü bırakacaktır. (İbrahim suresi, 14:22)

Bakara Sûresi’nin 102. ayetinden de anlaşılan odur ki, sihirlerin en büyük tesiri, ruhlar üzerindedir; fikirleri bozar, kalpleri çeler, ahlâkı perişan eder, toplumların altını üstüne getirir. Şu halde, ‘sihrin aslı yoktur’ diye aldanmamalıdır. Ve böyle sihirbazlardan sakınmalıdır.

Bununla beraber bunları yapanlar, Allah’ın izni olmadıkça kimseye bir zarar veremez. Çünkü gerçek tesir ne sihirde, ne sihirbazda, ne tabiatta, ne ruhta, ne yerde, ne gökte, ne şeytanda, ne de melektedir. Hakiki müessir, ancak ve ancak Allah’tır. Fayda ve zarar denilen şey de ancak O’nun izni ile meydana gelir. O halde, her şeyden önce Allah’tan korkmalı ve Allah’a sığınmalıdır ve bunlara karşı koymak için de Allah’ın kitabına sarılmalıdır.

NÂS SURESİ’NİN KARANLIK GÜÇLERE VE BÜYÜYE KARŞI OKUNMASI

“De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,İnsanların hükümdarına, insanların ilahına,O sinsi vesvesecilerin şerrinden.O ki, insanların göğüslerine vesveseler fısıldar.Gerek cinlerden, gerek insanlardan.” (Nas suresi, 1-6.)

Gerek görünüp bilinen, gerekse görünüp bilinmeyen gizli düşmanlarımıza karşı okunan ve kendisiyle Allah’a sığınılan dua makamında bulunan ve “Muavvizat” denilen, Kur’ân-ı Kerim’in son üç suresi, yani “İhlas, Felâk ve Nas” sureleri, her derde deva niteliğindedir ve (deyim yerindeyse) bu üç sure, “Kur’ân eczanesinin aspirinleri”dir. Bu sebeple, bunlarla Allah’a sığınmalı ve gecenin karanlığından, şeytanların, cinlerin, büyücülerin, vesvesecilerin şerrinden bunlarla korunmalıdır.

Malumdur ki, büyünün tesir etmesi, kişinin içinde bulunduğu psikolojik durumlarla, karamsarlık, evham ve şüphelerle de yakından ilgilidir. Felâk ve Nas Sûresi’nde ise bu noktalara işaretle, normal durumlarda olduğu gibi, insanın başına böyle bir hal geldiğinde de yine sadece Allah’a sığınması istenmektedir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerimde, “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar” buyuruluyor. (En’am suresi, 112.)

Mealini verdiğimiz, bu ayete göre; insanın her türlü tehlikeye açık olduğu, cinlerden ve insanlardan olan düşmanlarının gerek muhatap olduğu yaldızlı ve sihirli sözlerle, gerekse kitaplara dökülen ve asıl niyetlerinin ne olduğu bilinmeyen kurgu dolu yazılarla rahatça kandırılabileceğini görmekteyiz. Bütün bunlara karşı da, dinlediği kimseyi Allah adına dinlemesi ve işine O’nun adıyla, “Euzü-Besmele” ile başlaması gerekliğini, okuduğu kitapları da hak namına okuyup, hakikate dair mesajlar almak kaydıyla ve yine “Euzü-Besmele” çekerek okuması gerektiğini anlıyoruz. Çünkü şeytan, Allah namına başlanılıp bitirilen işlerde çok rahat parmak oynatamaz. Büyücülerin ve insanı kandırmak amacı güden bir kısım edebiyatçı ve felsefecinin kötü niyetleri de ancak bu yolla akim kalır. Yoksa bunların bu yollarla insanları aldatması, okuyucularını veya dinleyicilerini konunun ritmine kaptırıp büyülemeleri mümkündür. Zaten sapıtanların çoğu da böyle saptırılmaktadır. İşte, buna binaen, bu üç surede, önce İhlas Sûresi ile “Tevhid İnancı” telkin edilerek başlanması, Felâk ve Nâs Sûresi ile de Allah’a sığınılması istenmektedir.

Nitekim, Yazır, bu sureyi genişçe tefsir etmiş ve bu surenin tefsirini yaparken Kurtubi’nin Ebu Zer’den naklettiği ilginç bir hadis-i şerifi de nakletmiştir. Ki, bu hadiste Hz. Peygamber (a.s.m.), “insan şeytanlarına” dikkat çekerek; “Sen insan şeytanından Allah’a sığındın mı?” (Hak Dini Kuran Dili, X. 191 ) buyurmuştur.

Kısacası, günlük hayatımızda dua ve ibadetlerimize dikkat eder, dualarla Allah’a sığınır ve gerektiği gibi yakın olursak, O’nun himayesine girer, büyüden ve büyüyü uygulayabilecek büyücülerden, habis ruhlardan korunmuş oluruz.

Bu çalışmayı yaptığım sırada, daha önceleri de merak ettiğim bir medyumla tanıştım. Arkadaşlarımın da ısrarıyla, bana bir bakmasını istemiştim. Suya baktı, cinlerini çağırdı ve onlara, bende büyü olup olmadığını sordu. Sonra, birkaç defa bir suya bir de bana baktı ve “Ne ile korunuyorsun?” diye sordu. Ben de “Nasıl yani?” diye karşılık verince, merakla, “Her gün ne okuyorsun?” dedi. Bunun üzerine, “Ne oldu ki?” deyince, bana, “Size pek çok kere büyü yapılmış ama tutturamamışlar. Eğer bunları özel bir dua ile korunmayan, normal bir insana yapmış olsalardı, şimdiye çoktan işi biterdi!” dedi. Ben de her gün mutlaka “AYETEL KÜRSÜ”okuduğumu ve namazlardan sonra da sünnete uygun dua ve tesbihatlarımı yaptığımı söyledim.

Bu durumda, tedavi olmak için, habis ruhlarla ilişki kurup yanlış işler de yaptığını bildiğimiz büyücüler yerine, doktorlara ve tıbba müracaat etmek gerekir. Dua ile yapılacak tedavilerde de, Resulullah’ın (a.s.m.) tavsiye ettiği dualara, ayrıca, Kur’ân’dan örneklerini verdiğimiz dualara başvurmak gerekir. Efendimizin (a.s.m.) kendisinin de yaptığı, Hz. Âişe’den (r.a.) rivayet edilen şu tavsiyeye uymak da en doğru davranış olur; “Hz. Peygamber (a.s.m.), yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn’i ( Felak ve Nas sureleri) ve Kul Hüvallahu Ehad’i okur, ellerini, yüzüne ve vücuduna sürer, bunu da üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman, aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi.” (Buhari, Fedail-ul Kur’an, 14, Tıbb,39)

Hz. Peygamber (a.s.m.), hastaları, tedavi etmek için büyücülere göndermemiştir. Ya tıbba havale edip hekimlere göndermiş, ya da Kur’ân ve Sünnet eczahanesine göndermiştir. Böylece evrensel şifalardan faydalanmasını istemiştir. Hem zaten Yüce Allah, Kur’ân’ın, müminler için bir —rahmet ve bir şifa olduğunu bildirmiş (İsra Suresi,82), manevi dertlerimiz için başvuru kaynağı olarak da Kur’ân’ı göstermiştir.

 

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TEDAVİ OLMAK İSTEYENLERİN DİKKATİNE

Rahatsızlığını öğrenen hastalar bütün bilgileri aldıktan sonra tedaviyi kabullendiğini beyan etmeli ve bütün şartları kabullenmelidir.

Tedaviyi kabul edenler ücretlerini yatırıp randevusunu alarak işleme başlamalılar.

Randevu tarih ve saatinde gelmeyen hastalar tedaviye alınmamaktadır.

Kişi tedavi edildikten sonra söylenenleri yapmaz ve uygulamada yanlışlık teşkil ederse sorumluluk asla kabul edilmez ve yeniden tedavi görmesi gerekir.

Teşhis konulan hasta derdini iyi anlamalı ve öyle tedavi olmalıdır, her konuda sorunlarını anlatıp soru sorabilir.

Bir insanda birden fazla sıkıntı ve rahatsızlık çıkabilir hepsinin tedavisine ayrı ayrı bakılıp işlemler yapılıp öyle ücret talep edilir.

Kişi rahatsızlığı gidince kendinden hariç bir başkasına bakım ve işlem yaptırırsa ayrı bir ücretlenme  dahil edilir ve sorumluluk kendinindir.

Fal, büyü, tılsımat, sihir, koruma, ayırma ve birleştirme  v s gibi uygulama talebinde bulunmayınız ters tepki görürsünüz  *** bu kapı şarlatanlık kapısı **** değildir.

Yapılan bütün tedavi ve uygulamalarda allah rızası gözetilmektedir; yaptırılan işlemlerde hak yolu islam dinine aykırı hiç bir işlem uygulatılmaz.

Tedavi olan kişi bütün yükümlülüğü kabullenmiştir, muhakkak yanında refakatçı ile tedaviye alınır; eğer uygulama yapmaz derdini artırır ve rahatsızlığı fazlalanır ise sorumluluk kabul edilmez.**** nedeni; yakılan cinin ailesi muhakkak intikam için gelir.     11;hastaların hasta kabul defterine bütün bilgileri işlenmektedir, 10 yıl sonra gelse dahi yine ne yapıldı, nasıl tedavi edildi ise hakkında bütün bilgiler verilebilir.

Tedavi edilen hastalarımız tedavi sonucunu muhakkak yüzde yüz bildirmelidir, yarım kalan iş tehlikedir.

Hastalar tedaviyi kabul edince şifasına kavuşmak istiyorsa önce inanacak, sonra güvenecek, inandığını uygulayacak ve küfür ile atıfta bulunmadan işlemlerimi yapacak

Biz tedaviyi yapınca verilen zaman dolmadan bir başka alime gider ve ya muskayı çıkarırsa, söylenenleri uygulamazsa hiç bir sorumluluk kabul edilmez, rahatsızlanıp geri gelir ise tedaviye alınmaz.

Tedavi edilen kişi muhakkak kendini takip edecek veya ağır olanların muhakkak refakatçısı olacak bu kişiler bütün uygulamaları yapacak veya yaptıracak, takip ederek bize sonuç bildirecek.

Hastada bütün rahatsızlıklar gitse ve bir devam eden rahatsızlığı var ise bildirilmelidir, yoksa işi yarım kalır ve ilerde tekrarlayabilir.

Tedaviye gelen hasta ve refakatçısı bütün doğacak tehlike ve sorumlulukları kabul ettikten sonra tedaviye alınmaktadır…               Gelen şahıslar mecbur kalmadıkça yanında çocuk, adetli ve cenabet insan getirmemelidir, bir refakatçı yeterlidir.

Okuma ve dert anlatıldıktan sonra bütün sorumluluk kabul edildikten sonra tedaviye alınmaktadır,, bütün bilgiler okunmuş ve verilmiştir asla terk edilmez.

Teşhise alınan hastalar hakkında bilgi verildikten sonra tıbben tedavi uygun görülürse israr edilmemelidir.

Bize tedaviye gelen şahıslar muhakkak kanaat getirip tedaviyi kabullendikleri için çalışma başlatılmaktadır, her çalışma masraf gerektirir.

Tercih ve bize yönlendirilme yapılan kişiler muhakkak teşhis yapılarak tedaviye alınır, bir başkasının vermiş olduğu bilgi, övme ve güven teşkili ile uygulama yapılsada her derdin müşkili farklıdır.

Telefon ve kamera ile tedavi olan kardeşlerimiz muhakkak aldıkları tedavi sonucunu allah rızası için bildirmelidirler veya vep sitemiz muhkem insan arapoğlu sitesine yazmaları rıca edilir.         Bizi tavsiye eden tedavi gören şahıslar bütün çalışma şartlarımızı anlattı ise gelen hastalar aynı muameleler ile tedaviye alınır ve durumları izah edilir.

Uzun süre sonra tedavi edilen kişi büyü ve musallat ile bize yönelirse, yeni yapılan büyü ile cinlenme olayı var ise tedavisi yapılır bütün yükümlülük kendine aittir.

Abisi- ablası- annesi- babası-arkadaş v.s gibi akraba sözleri ile tedavi şartlarına aykırı işlem ve terk etme olayları ile hakkalını kaybetmişlerdir, sorumluluk gider ve tedaviye almayız.

Okumaları yapmayan, uygulamaları terk eden ve tedaviyi kendine göre yarı bırakan kişinin bedenine daha fazla cin musallatı olduğundan cinleri yakma cürümü olan sağlık zekatı ilerde dahada çoğalır, katlanır ve artan mebla ceza usulü ile hesaplanarak bildirilir.

Randevu günü tedaviye gelmeyen veya gelemiyecek kişiler mazeret bildirimi yapma mecburiyetindedir, yoksa tedavi çalışma hakkını kaybeder ve bütün hakları yanar.

Eşi – ailesi ve her hangi bir yakını tarafından ters tepki görenin tedavi veya randevu ücreti geri iade edilip bütün çalışmalar durdurulabilir

Randevu tarihinde bize ulaşılamaz ise bir başka gün veya haftaya randevu ile muayenenin tedavisi yapılabilir.

Hakkımızda yapılmış olunan reklam ve haksız konuşmalar küfürlü atıflar ile kavgalı münakaşa durumları mahkeme sonucu ile cezalandırmaya açıktır.

Cinler tarafından bedene verilen zarar ve hastalıkları tedavi edebilmel için ayet ve bitkisel ilaçlara muracat edilmektedir yüzde yüz uygulama gerektirir.

Bitkisel ilaçları ve ayet yazılımlarını bizden talep edenler ücretlerini yatırarak 7 gün içerisinde teminini elde edebilirler.            34; rahatsızlığa sebep olan ailede bir başka cinli hasta var ise onunda tedaviye alınması şarttir, yoksa kesin sonuç alınamaz işlemler yarım kalır.

Çok geç kalınmış hastalarda tedavi süresi muhakkak uzamakta ve çok ilgi gösterilmektedir, sabır içerisinde uygulamaları yapma mecburiyeti vardır, yarım bırakılan tedavi sorumluluktan çıkar.

Tedaviye alınan hastalarımız kendileri daha önce hoca- azaim- cinci- büyücü- medyum- falcı gibi yerlere gitmiş ise ve kendisine işlem ile muska gibi uygulamalar yaptırdı ise bize söylemesi çok doğru işlemdir, kendi yararınadır.

Kendisinde büyü bulunan kişi büyüyü yapan kişi hakkında bilgi alamaz, büyüyü bozdurmak kendi isteğine bağlıdır.

Sağlık zekatını ödemeyen ve hatimini okutmayan hastaların muhakkak rahatsızlığı gitmez bir eksiklik kalır, bu işlemleri tam anlamı ile yaptırmayanların sorumluluğu bizden çıkar sakın bize yönelip atıfta bulunmayın, ricali gayb aleminden ceza alırsınız.       Zamanında verilen işlemler bildirilmelidir tedavi gününden itibaren haftalık takibini yapıp sonucu öğrenmelidir, kendi ile ilgilenmeyen hastaların sorumluluğu bize değildir.

Bütün tedavi uygulaması bittikten sonra hakkımızda bilgi almak isteyenler internet üzerinden muhkem insan sitesinden bilgilerimizi alıp reklamımızıda yapabilir ve düşüncelerini yazabilirler.

Bize tedavi olacak şahısların sitreti avret kanunlarına uyarak ve yapılması gereken helal ve haramları gözeterek ibadetlerine devam çerçevesinde uygulama yaparlarsa allahın izni ile yüzde yüz kurtarma garantisi vererek tedavi uygularız…. Sevgi ve selamlarımla

İletişim bilgileri

E-mail        : huseyinarapoglu58@hotmail.com

Facebook :  http://www.facebook.com/arapoglu.huseyin

Twitter :ARAPOĞLU HÜSEYİN(@arapogluhüseyin)

GSM: 05358105987

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | 17 yorum

SİHİRLENMİŞ VE BÜYÜ

Sevgili kardeşlerim halk dilinde ve kendini bilmeyen bazı kişiler tarafından sen sihirlenmişsin veya sende büyü var diye hitaplarda bulunuyorlar, fakat söylediğinin ne olduğunu ve nasıl tesir ettiğini bilmiyorlar. Rabbimin bize vermiş olduğu ilim ile ilk defa doğru bilgileri yazıyorum; büyü insanların cinlerden öğrenmiş olduğu bir şerani tesirat işidir. Mesela karı koca arasını açmak, kadını istediği an tesiratı altına almak, gitmişi getirtmek gibi vs…. İşlemlerin hepsi cinler ile gerçekleştirilir. Büyü şekilleri farklıdır dünyadaki nesneler ile yapılır genelde; kıl, tırnak, saç, atlet, toprak, pislik, hayvan dili veya herhangi bir parçası, domuz yağı, it kılı, eşşek kuyruğu gibi şeyler kullanırlar, yapmış oldukları girişimi ise Yedirme, içirme, kapı önüne gömme, su serpme, boyuna muska, mezara gömme gibi sapkınlıkla işlemler yaptırırlar… Yapılan işlemi de yapan insandır ve yaptıranda insandır. Yapan kişinin ameli para veya maddiyat yaptıranınki ise haksız yere menfaatlenmedir. Yapılan büyünün tesir etmesi yüzde yüzdür. Eğer yapan kişi işi biliyorsa kesin sonuç alır neden; yapmış olduğu büyü ile hanzebin kabilesinden cinlere görev vermiştir ve bize düşman olan cin hemen görevi alır ve kendi menfeatını düşünerek işleme hemen koyulur. Yoksa sihir ve tısım denen ayrı bir güç yoktur. Tılsım yapılan büyünün şeklidir nasıl yapıldığıdır ve yazılım işlemlerine denir, bu yazılım işlemleri hep şifreli ve karışıktır. Sihir ise yapılan kişinin üzerindeki cinin etkileme şeklidir,,, yani baş dönmesi, birden hal ve hareketlerinde değişiklik, yapılacak büyünün işlevinin yerine gelmesi gibi hallere denir. Büyü ise insanlar tarafından bir başkasına yapılan haksız ve gizli olarak işleme konulan tasarımdır. Her iki tarafta menfaatleri için allahın mahrumundan kalarak pislik olan şeytanın şerrine dayanarak yapılan çok çirkin ve affı olmayan işlemdir. Rabbim sen bizleri şeytanın askeri olan büyücülerin elinden ve şerrinden muhafaza eyle…

Amin,,,

Yapılan büyü bozulurmu? elbette yüzde yüz bozulur, resulullah efendimize büyü yaptılar ve rahatsızlanınca Allaha yalvardı ve Cebrail as gelerek kendisine bir yahudinin büyü yaptığını söyledi ve yerini gösterdi. İbni Mesud ve Hz Ali kuyudan suyu boşaltıp taşın altındaki tarağa sarılı efendimizin saçını bularak getirdi. Cebrail as felak ve nas suresini okudu ve efendimiz feraha kavuştu. Bu arada bu ayetlerin nuzulu sebep olarak vahiylendi ve Allah bütün kullarını şeytanın şerrinden korumayı üslenerek bizleri rahmeti ile sarmaladı. Büyüyü bozacak kişi ehil olup uygulamayı kesin yapar ve büyü bozulur.

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CİN ÇARPMASI

Sevgili din kardeşlerim ilk defa dünyada gelmiş geçmiş alimlerden ve metafizik ilmi ile uğraşanlardan bile bu yazmış olduğum bilgileri okumadınız; dünyaya cin çarpması nasıl olur beyanatını ve açıklamasını yapıyorum. Kafir cinliler asla insanoğlunu çarpmaz ve çarpamaz, sadece cin çarpma olayını müslüman cinler yapar. Allahın koymuş olduğu kanunlara karşı insanoğlu ters hareketler yaparsa rabbimizden müsadeli olarak cinler hatalı insanı çarpar. Çarpılan şahsiyetin vücut yapısında bozukluklar meydana gelir, mesela ağzı gözü eğilir, ayağı tutmaz olur, kolu sallanır, yürüyemez, oturamaz ve durmadan sancı çekme halleri olur. Allaha, kitaba, peygambere, ibadete veya sünnete küfürde bulunan ve hakaret esnasında çarpılan çok insan tedavi ettim. Diğer bir yandan çarpılma olayının sebebi müslüman cinlere zarar verici hareketler yapılırsa çarpılma olayı olur, mesela sıcak su serperken besmele çekilmeli, yüksekten atlayınca cinlere zarar verilir temkinli olunmalı, nara ve çığlık atılması tehlikeli, küfür ederek el kol ayak hareketleri yapmak, ağız oynatmak ve alay etmek, bevlederken cinlerin sofrası olabilir destur çekilmeli. Diğer bir yönden han ve hamamlarda sitreti avret içerisinde hareket edilmeli, cami ve cemaatlerde fazla yer değiştirilmemeli ve abdest bozmamaya dikkat etmeliyiz, bozulursa dışarı çıkmalıyız. Kuran okur iken saygı elden bırakılmamalı, genelde müslüman cinler dinlemeyi çok severler şiddet ve gafil uygulamadan okumayı nizami yapmalıyız. Bazen karşılaşıyorum kuran  okurken birden bağırma ve kendini yere çarpma ile çırpınma hareketleri yapan kardeşlerimiz her zaman tehlikededir. Cemaat ve dergahlarda çekilen zikirler esnasında yapılan taşkınlıklar cinler tarafından çarpılmaya sebeptir. Kafir ve munafık cinlilerin çarpma yetkisi yoktur, kafir ve munafık cinler insanlara musallat olarak yoldan çıkarmaya ve sahiplenip insan bedenini elde etmeye, yararlanmaya , cinsel arzusunu gidermeye, beden içerisinde kuvvetlenerek insan şeytanını ortaya çıkarmaya yönelik hucumlarda bulunurlar. Kafir cinlerin on tane başkanları vardır bunların görevleri ayrı ayrıdır.
Şeytan allahın huzurundan kovalanmış yaratıklar. Bizden önce yaratılan ve yaşantı sürerek sınava tabi olduktan sonra huzurdan kovalanan ateşten yaratılmış varlık olarak kuranı kerimde haber verilen insanoğlunun ebedi düşmanlarıdır. Rabbim şeytanın şerrinden sana sığınarak ümmeti muhammede tanıtabilmek için bildiklerimi yazıyorum, bilmek ehlinden yanlışa düşmek safhasından senin ilmine sığınırım.kaç çeşit şeytan var görevleri nelerdir;

1=hanzeb; namazda ve bütün yapılan ibadetlerde vesveseyi veren, yapılmasına bir türlü engel olmaya çalışan şeytandır. Görevi çok büyüktür aldığı işlerde genelde muvaffak olur.yapılacak bütün hayır işlerde insanın içine vesvese vererek engeller insanın günaha girmesinden çok zevk duyar.dikkat etmemiz lazımdır içimizden gelen her kötü his ve vesveseler bundandır, tek amacı insanı ibadetinden uzaklaştırıp allahın yanında kulu lekeli ve kötü göstermektir. Yapılan ibadetlerde oldu mu olmadı mı diye vesveseyi dahi verip insanı kuşkuya düşürür.

2=velhan; suyu , ateşi , yağı, bezi, ipliği vs gibi çok kullanılan günlük yaşantımızın parçası olmuş madde ve nesneleri çok kullandırır.müsrüflükle hem insanın maddiyatını hemde manevi yönden ziyanını sağlıyarak zarar verdirir.tasarruf bilmeyen insana bol malzeme kullandıracak ki her yönden zarar gördüre dikkatli olmamız lazımdır.

3=zellenbur; esnafa ve ticaretle uğraşanlarla hep haşır neşir olur, bozuk mal ve kötü ticaret yaptırmaya çalışır.nedeni ticaretle uğraşana hile yaptıracak ki her şeyle insanı ziyana soka. Kul hakkı ile rabbimizin huzurunda kurtuluşa kavuşamayalım düşüncesindedir.

4=vesnan; uyku şeytanıdır.insanlar uykuya dalınca hemen esareti altına alarak bütün kötülüklere vakıf kılar.rüyasını karıştırır kötü hallerle intişa ettirerek kulun aklını karıştırmaya çabalarlar.çoğu insan görmüş olduğu kötü rüyalar sonucunda çok kez hataya düşmüşlerdir.okuyup kendimizi koruma altına almadan uyku haline geçersek şeytanın oyuncağı oluruz.

5=betr; insanları bağırmaya çağırmaya ve asabileştirmeye uğraşan bu şeytanın emelide çok büyüktür.asabileşen insan bir nebze şırazeden çıkmıştır, gözü hiç bir şey görmez ağzından çıkana kontürol sahibi olamaz.konuşulan şeyler kalp kırma ile sonuçlanacak ki insanların arası kötü ola bundan şeytan zevk duya isteğine kavuşa.dili ve beyini allah zikri ile meşkul edelim.

6=dasim; yemek şeytanı insanın yediğinde, içtiğinde bulunur.besmelesiz yenenlerden çalar ve yenenlere istifla ederek kirletir.bu şeytanın amacı faydalandığımız yiyeceklerden çalarak ziyana uğratmak ziyanda olan insanı piskolojikmen yıkmak. Maddiyatı olmayanın maneviyatı olmaz düşüncesine düşürüp itaat ve taattan alıkoyarak rabbime ters düşürücü hallere sokmak.

7=metun mesit; insanların duydukları ile uğraşır.hak yolunda duyulan faydalı işleri ters yöne veya unutturmaya çalışır.unutulan veya yanlış anlaşılan bilgiler insanı uçuruma sokunca çok memnun olur.yapılan işlerde duyum çok önemlidir yanlışa düşen insan allahın huzurunda kötü hallere bürünür.şeytanda amacına ulaşır. Ziyanda olan insandır.

8=el ebyaz; peygamberlere ve velilere musallat olanlardır. Peygamberlere hiç bir şey yapamazlar allah indinde korunmuşlardır. Resulullah efendimizin kıbali bile yasaklanmıştır, onun suretinde gözükemezler.fakat alimlerin meclisinde bulunarak nifak yapmaya ve akıllarını karıştırmaya çok çalışmışlardır.çoğu zamanda muzaffer olup alim meclislerini dağıtmışlardır.her konuda muvaffak olmaya güçleri yeter.

9=marid; konturol edicidir bütün şeytanları yönlendirir çok haşmetli ve tehlikelidir. hücuma geçtiği insanlarda nefsi ele geçirmeye çalışır.çoğu zaman hep galip gelerek insanları allahın huzurunda büyük günahlara sevk ve müptela eder.Bütün şeytanlar rabbimin huzurundan kovalandıkları için insan oğlunun düşmanıdır. Burada din kardeşlerime en büyük tavsiyem allaha sığınalım rabbimizden tek isteğimiz şeytanın şerrinden bizi muhafaza eylesin.

10= ifrit; insanın bedenine girenlerdir ve savaş başlatıp istila edenlerdendir, genelde girdiği bedenin sahibini delirtir ve cürüm hale düşürür. En büyük ameli cinselliktir ele geçirdiği beden ile ilişkiye girer veledi zina **piç** töremesini sağlar. Besmelesiz yatan insanın eşi ile paylaşımda bulunur ve yuvasını bozar elde eder. Sevgili kardeşlerim ben sakaleyn arapoğlu hüseyin kardeşinizin tek isteği ne olursa olsun bütün şeytan denen yaratıklara karşı besmeleyi terk etmeyelim, besmele allah cc sığınmak ve kapısından faydalanmaktır.  Değerli kardeşlerim bakara suresi 30 ayette anlatıldığı gibi allah cc adem as yaratınca ve beden ruhu verip konuş dediği zaman subhanekeyi okuyunca ; şeytan, melek ve cinlerin arşı sallandı secde et emri geldi ve secde etmeyen şeytanın peşine inancı olmayan ve en başta allaha isyan eden cinler şeytanın peşine düşüp gittiler ve bu vaziyette çoğalarak kabile ve kafilelere ayrıldılar. Hepsinin amacı insanoğlunu hak yoldan alıkoymak ve aldatmaktır. Çok temkinli olmalıyız bedene giren cin hangi kabileden ise ona göre insan üzerinde tesirat eder ve hastalandırır. Mesela bir insanın bedenine betr kafilesinden cin musallat olur ise o insanı ruh hastası yapar. Ben Arapoğlu Hüseyin Gülhan kardeşiniz diyorki asla hak yolu olan Allahın dalını bırakmayalım sim sıkı sarılalım

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | 6 yorum

CİNLERİN BEDENE YAPMIŞ OLDUĞU HASTALIKLAR

1; Boyun Fıtığı

2; Soğuk Romatizma

3; Sarılık

4; Yüz Felci

5; Temra Ve Yaralar

6; Aşırı Saç Dökülmesi

7;Siğil

8; Kısmi Felç

9; Çocuğu Olmama

10; Saç Kıran

11; Alzehim Hastalığı

12; Sara Hastalığı

13; Bel Soğukluğu

14; Kua Hastalığı

15; Akne Ve Sivilce

16; Guatır Hastalığı

17; Behcet Hastalığı

18; Mide Şişliği

19; Böbrek Yetmezliği

20; Emareli Cilt Kanseri

21; Aşırı Kaşıntı

22; Eklem Ağrısı

23; Adet Düzensizliği

24;Hemoraid

25; Aşırı Şişmanlama

26; Aşırı Baş Ağrısı

27; Korku Ve Tansiyon

28; Sebepsiz Damar Tıkanır

29; Prostat Ve Aşırı Zevk

30; Deri Ve Mantar Hastalığı

31; Karaciğer Bozukluğu

32; Kuru Gebelik

33;Boğaz Kuruluğu Ve Tiroid

34; Değişikli Diyabet Hastalığı

35; Sitres Ve Korku

36; Migren Ve Baş Dönmesi

37; Mide Yanması

38; Vücudda Gezen Sancı

39; El Ayak Ve Yüzde Yangı

40; Cinsel Sorunlar

41; Gut Hastalığı

42;Akdeniz Ateşi

43; El Ayak Eğilmesi

44; M S

45; Manihülya

46; Aşırı Zevk Ve İstek

47;  Realkarnasyon

48; İntihar Ve Cinnet

49; Verem Ve Taun

50; Bütün Pisikolojik Hastalıklar

Sevgili kardeşlerim ben Arapoğlu Hüseyin Gülhan elimden geldiği kadar cinlerin bedene girince meydana getirmiş olduğu hastalıkları tedavi ettim. Tedavi ettiğim arkadaşların ispatlı bir şekilde telefon ve adresleri var. Allah CC inşallah diğer çalışmalarımızda da bize kolaylıklar sağlar daha çok Ümmedi muhammede yardımcı oluruz. Doktorların çaresiz kaldığı çoğu hastalıklarda muvaffak olduk. Tedavi ettiğimiz arkadaşlar Allah rızası için bize dua edin. SEVGİ VE SELAMLAR.

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | 7 yorum

KESRET ALEMİ VE BEN


Kesret Alemi Birliği Andırır ve Kendini Tanıtır

Kesret-i alem; çokluk, cümle varlıklar alemi demektir ki, kendi varlığımız ve görünen cümle eşya hep Hakk’ın ‘Bir’liğini ifade eder. Çünkü Cenab-ı Hak, kendi zat-ı ehadiyetinden / tekliğinden, yine kendi kesreti olan bu çokluğa, yani varlıklar alemine tecelli ederek varlıkları ve cümle eşyayı meydana getirdi. Kendimizin ve cümle alemin var olduğunu zannettiğimiz vücudu, hakikatte Hakk’ın kendi kesret-i zuhurudur, yani çoklukla açığa çıkıp görünmesidir. Sun-i asarın demek, eserlerini meydana getiren sanatın demektir ki, Hakk’ın bu alem-i kesreti açığa çıkarması eserleriyle olur. Hakk’ın her bir tecellisi onun eseridir. Çünkü Hakk’ın tecellileri nihayetsizlik, yani hudutsuzluk olup sayıya gelmez ve sayılamaz. İşte Hakk’ın nihayetsiz olan bu eserlerinde, yine kendi ululuğuna ve yüceliğine yakışır bir halde zuhur ederek, her bir tecellisinde zat-ı tekliğini ilan eder. Bu itibarla hiç bir yaratılan diğerinin aynı olmaz. Her bir yaratılış kendi tekliğiyle açığa çıkar. Kimse kimsenin aynı değildir. Hiç bir kar ve yağmur zerresi birbirinin aynı değildir. Hiç bir yaprak diğeri gibi olmaz vb. Bunu beyanla; Cenab-ı Hakk’a hitaben “Kesret-i alem senin ‘bir’liğindendir. Sanatın ve eserlerin, senin büyüklüğünü, ululuğunu ilan  eder.

Rabbim diyoruz.

Hak Yolunda Birliğe Yol Bulamayanlar Yeni Doğmuş Amalar Gibi; Bastığı Yeri Göremez Sağa Sola Saldırır

Benim başımdan geçtiği gibi bir olay anlatacam; vehimden bilmeyen cahil bir kardeşimiz benim sitemi okumuş ve yazmış uzun uzunda yorum yapmış fakat kendi cahilliğine verdim bana sitem yapmış ya alim kardeş demiş sen alimlikten bahsediyon,,,,, hz mevlena, hz fehmi efendi, hz hamza, hz ali, veya hz ebubekirden kıssalar paylaşmıssın ve kurandan ayetler yazmışsın,, eeeee bazı arkadaşların , düşünürlerin yazılarını paylaşmıssın?

Çok Güldüm ;   ya Allah rızası için ilmi veren Rabbim ve uygulayan insan ise ben zataliniz kimi örnek alalım kuran ve büyük zatlar dururken. Biz aciz bir kuluz bize vahiy gelecek değil aldığımız feyizlerle ilhama baş vurup hak yolunda hizmet edeceğiz..  Kardeşlerim Akıllı Olun Allah’ı Anlamaya Çalışın…. Bizler hep allahı anlayışımızla yargılanacağız,,,, peygamberler bile ayrı ayrı olaylar ve sınavlar sonucu yargılandı ve aleme ibret olarak kurana işlendi… Diyorum ki birliği bozmayın ve cahilce saldırmayın!

 Size bir örnek vereyim;

Hz. Mevlana bir hikaye anlatır, özetle şöyledir: Veziri padişaha; bana izin ver de bazı kimseleri imtihan edeyim, sen de seyret, diyor. Padişah da izin veriyor. Vezir hayatında hiç fil görmemiş insanları toplayıp onlara; sizi filin yanına götüreceğim. Filin ahırı karanlıktır. Karanlıkta file yaklaşıp ona dokunarak tanıyın ve bana fili tarif edin, hanginiz fili daha iyi tarif ederse ona hediye verip ödüllendireceğim, diyor. Sonra onları filin ahırına götürüp ahırın karanlığında bırakıyor. Hayatında hiç fil görmemiş kimseler, ahırın karanlığında elleriyle file dokunarak fili tanımaya çalışıyorlar. Kimi bacağını, kimi hortumunu, kimi kulağını, kimi kuyruğunu, kimi karnını tutuyor. Sonra dışarı çıktıklarında vezir; filin nasıl olduğunu bana tarif edin, dediğinde başlıyorlar tarife… Bacağını tutan, fil direk gibidir; kuyruğunu tutan, fil yılan gibidir; karnını tutan, fil tepsi gibidir… diyerek fili tarif ediyorlar. Herkes kendi tarifinin doğruluğunda ısrar ve inat ettiğinden aralarında kavgaya tutuşuyorlar. Onları seyreden padişaha vezir; eğer ahırın karanlığını aydınlatan bir mum ışığı olsaydı, bunlar fili farklı tanımazlar ve aralarında ihtilaf olmazdı ve kavga etmezlerdi, diyor.

İşte Fehmi Efendi Hazretleri de, cehlin karanlığında kalıp tevhidin hakikatine yol bulamayarak Hakk’ın birliğine ulaşamayanlar ama / kör gibidir, diyor. Eğer bir kimse tevhid-i hakiki aydınlığına ulaşmamışsa o kimse, Hakk’ın amasıdır / körüdür. Böyleleri kendi nefsinde ve cümle alemde mevcut olan Cenab-ı Hakk’ı bulup müşahede edemez ve cehalet karanlığında zanla yaşayıp Rabbine kavuşamaz ve sağa-sola saldırır. Çünkü tevhid-i hakiki irfaniyetiyle arif olamamış bir kişi, Hakk’ın cahili olup zanna tabi olur. Zan ehli olan kimse ise, kendi zanları doğrultusunda Allah hakkında iddialar üreterek etrafına rahatsızlık verir.

Tevhid-i hakiki irfaniyetinden mahrum olan zan ehilleri; ya tenzihte ya da teşbihte olmakla iki hal ve anlayış üzeredirler. Tenzihçiler, kendinde ve cümle alemde mevcut olan Hakk’ı bilinmezlik ve görünmezlikle kayıtlar. Teşbihçiler ise, Hakk’ı mürşidinin suretinde veya her hangi bir suretle kayıtlayıp, bu zan üzere olan anlayışında ısrar ederler. Bunlar hakkında Kur’an’da “…yalnızca zanna uyuyorlar. Zan ise Hak’tan yana hiç bir fayda vermez.” (Necm, 28) Başka bir ayette ise “Onlar zandan başka hiç bir şeye uymuyorlar. Doğrusu da şu ki, zan Hak’tan hiç bir şey ifade etmez…” (Yunus, 36) buyrulur.

 YARATANIN YARATTIĞI ALEMDEN İBRETLER VE İŞTE KESİTLER

Köstebek, toprağın altında yaşayan, güneş ışığından rahatsız olup ışıktan kaçan bir mahluktur. Hakk’ın cemalini görmeyip de Hak’tan hicaplı, yani perdeli olan kimse cehalet karanlığında, zanlarından oluşan ağyarla, yani Hakk’ın gayrı olanlarla meşgul olur. Böylelerine kendimizde ve cümle eşyada mevcut olan Hakk’ın varlığından bahsedilse o, kulaklarını tıkar ve tevhid-i hakiki marifetinden mahrum kalır. Kulun yaradılışının yüce gayesi olan Rabbine bu alemde vuslat etmesine dair sohbet, muhabbet olsa o oradan kaçar ve masiva-ağyar sohbetine başını daldırır. Velhasıl tevhid-i hakiki marifetinden mahrum, kendinde ve cümle alemde mevcut olan Rabbinden mahcup, gafil kimseler; köstebeğin güneş ışığından kaçması gibi ehl-i zikirden, arif ve ehl-i kemalden kaçarlar.

ALLAHIN YARATTIKLARI TÜKENMEZ İBRET VE HAZİNEDİR;;;

Kenz-i layefna, tükenmez hazine demektir. Her kim yaratılışının yüce gayesine ulaşıp Rabbine bu alemde kavuştuysa, her bir tecellide Rabbini müşahede etmek gibi tükenmez bir hazine bulur. O böyle bir irfaniyet ve kemalatla, her nerede ve hangi alemde olursa olsun, Rabbine vuslat zevk ve keyfiyetiyle ebediyen kalır.

Keda, köle demektir. Kölenin varlığı olmaz. Çünkü köle kendine sahip olmaz ve onu alıp satan sahibi vardır. Köle, çoluğuna çocuğuna da sahip değildir, sahibi onları da alıp satar. Köle mal-mülk de edinemez.

Hakikatte ise köle; kulun nisbet varlığını oluşturan vücudu, sıfatı ve ef’ali itibariyle fenaya / yokluğa ulaşmasıdır. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri ‘Herkes görür ve beni var zanneder, fakat ben köleyim, yani benim kulluğum yokluğumdur.’ diyor ve devamla ‘Yokluğumla öyle bir gerçek varlığa-mülke sahip oldum ki, onun hududu ve nihayeti yok.’ diyor. Velhasıl her kim, zikr-i daim ve makamat-ı tevhid irfaniyetiyle nisbet varlığının yokluğuna yani fenafillah keşfine ulaşırsa, beka mülkü olan Allah’ın sınırsız, hudutsuz olan tecellilerinde Rabbini müşahede edip, Rabbine kavuşur.

Allahualem.

Ne Mutlu Rabbine Kavuşana              ;;;

Şimdi Aleme İbret Olsun Diye Yazıyorum İyi Okuna İnşallah Ve Yanlış Anlaşılmaya;;;

ALLAH CC kuranda bütün alemleri ben yarattım ve insanlığın faydası için emrine verdim diyor. Fakat ben canlı bir örnek olarak denedim 100 kişiden en az 99 kişi domuzdan bahsedince yüzünü ekşitip tiksinti hareketleri yapıp, nalet diye hitaplarda bulunanlar oluyor; sevgili kardeşlerim rabbimizin yarattığı tüm alemin canlılarının hiç biri nalet değil nimettir. Domuzun yaptığı görevi hiç bir hayvan yapamaz rabbim ona öyle bir bünye yaratmışki zehiri bile vucudu eritiyor; leşi, şarbonu, dışkıyı yani domuzun vücudunu yaratan rabbim bir arıtma yok etme makinası gibi yaratmış, ne zararlı ise onu yiyor ve imha ediyor. Kullarını seven görüp gözeten rabbim sakın onu yemeyin bünyesinde kalan kalıntı zehir sizin kanınıza girerde sağlığınız bozulur diye yenmesini haram kılmıştır. Bunu men edip israrla yiyip hastalıkları celp eden insanoğlu birliği bozup sonra nalet okumasın. Domuz yağından büyü yapıyorlar ben şahsım en az ikiyüz adet muska bozdum domuz yağı ile yapılan, burayı iyi okuyun karı koca arasını bozmak için büyüyü yapan insanmı naletli yoksa domuz mu? Allah aile hayatı cennet hayatıdır diye tahrim suresini indirsin, aile hayatını bozmak için insan büyü yapsın ve domuzu aşağılasın. BİRLİĞİ bozanın ağzının tadı kalmaz.                                                                                                                                             Gel gelelim bize; Arkadaşlar kırk bine yakın her kesimden insan tedavi ettim ve yüzde yüz sonuç aldım, tedavi ettiğim insanların hepsinin adresi ve telefonu kayıtlı arayabilirsiniz. Dahada yola devam ediyorum fakat çok tuhaf işlerle karşılaşıyorum; ailemi muayene için hastaneye götürdüm 3 ay önce tedavi ettiğim bayan arkadaş hastanede yanında duranlara işaret ederek cindar hoca gelmiş ne işi var ya diye yanındakilere sesleniyor. Birde diyorki kendi niye tedavi etmiyorda hastaneye gelmiş. Sevgili kardeşlerim ben cinci değilim, sadece rabbimin bana bahşetttiği ledun ilmi ile elimizden geldiği kadar ilme ne görev düşüyorsa onu uygulayan safi selefi görüşü açık insanız. Bizlerde hastalanırız bizimde doktorluk işimiz olacak tabi, biz batın ilmi yapıyoz ama zahir ilmin içindeyiz. Dünyadan kopamayız insanız sonuçta. Adam evini kiraya verdi kendi yegenini tedavi ettiğim halde evimden çıkın siz ne işi yapıyorsunuz ya diye hitapta bulundu. Nankör olmasın insan birliğimizi bozup ilmi karalayacak kadar cahilleştik. Ey ümmeti Muhammed ilk önce kendi paçandan tut bırak eli el ne yaparsa yapsın kendini düzelt her alem düzelir, hiç bir şey bilmeden konuşma; cahilin konuşması Fesadlıktır kafa karıştırır ve alemde kızgınlık ile intikam hissi meydana getirir.Allah rızası için sadece uygulama yapalım iyileri kendimiz uygulayalım ve kendimize alalım bilmediğimiz ile zararlı şeyleri kendimizden uzaklaştıralım. Kendisi tedavi olduğu halde ve kesinlikle ağzı ikrar ettiği halde şahıs halen bize cinlerle nasıl irtibat kuruyon diye söz söylüyor; kendilerine sen ne okudun tedavi olurken diyorum KURAN diyor, aptal hale kendini kuranın nurunun tedavi ettiğini anlayamıyor. İşte böyle sorunları cahilliğin vermiş olduğu birlik ayrılığına yoruyorum.

 Bir gün dervişin bir tanesi üstadına sorar:

-Efendim Avam, Havas, Hassül Has ne demektir?
Üstadı dervişe şöyle söyler:
-Evladım yarın sabah namazına camiye git. Namaz bittikten sonra üç kişi kalacak; bir tanesini minberin yanında, bir tanesini mihrabın yanında, bir tanesini de kenarda oturur halde göreceksin. O kişilere git sıra ile tokat vur der.
Derviş üstadına peki efendim deyip ertesi gün sabah namazına üstadının söylemiş olduğu camiye gider. Namaz bittikten sonra aynen üstadının dediği gibi üç kişi kalır. Önce kenarda oturana bir tokat vurur. Tokadı yiyen adam buna döner; “sen bana nasıl tokat artsın” deyip o da ona bir tokat patlatır. Dervişin canı yanar ama üstadının sözünü yerine getirmesi gerektiğini bildiği için ikinci kişiye tokadı vururken biraz geri durarak vurur, tokadı yiyen ikinci şahıs ”Allah” der, şöyle arkasına dönüp dervişe bakar, sonra tekrar boynunu büker. Derviş son olarak mihrabın yanında oturan kişinin yanına gelir, bir tokat da ona vurur. Tokadı yiyen kişi “Hu” deyip hiç istifini dahi bozmaz.
Derviş doğruca şeyhinin yanına gelir ve şöyle anlatır:
-Efendim sizin dediğiniz gibi namaza gittim. Sonra camide iç kişi kaldı. Kenarda oturana bir tokat attım o da bana aynen hem kızdı hem tokat attı. Minberin yanında oturana tokat attım, o da “Allah” dedi döndü, bana bir baktı. Mihrabın yanında oturana bir tokat attım “Hu” dedi hiç oralı bile olmadı. Bundaki hikmet nedir? Diye sorunca
Üstadı şöyle cevap verir:
Evladım ilk tokat attığın adam Avamdır. Döveni döver, sövene söver. İkinci tokat attığın kişi ise Havas ehlidir. Allah’ tan geldiğine iman eder, razı olur, fakat kimin elinden olduğunu da merak eder. Üçüncü tokat attığın zaat ise Hassül Hastır. O bütün benliğini Allah-u Teala Hazretlerine çevirmiştir. Ne gelirse gelsin asla Allah’ tan yüzünü çevirmez evladım” der.
İşte kardeşlerim Avam olan insan, namazını kılar, ibadetini yapar, ilmi yönden vaazını yapar, ama has ehlinden olmadığı için, vurana vurur, kızana kızar. Felan kafirdir, şu imansızdır, diye sanki Allah’ın ortağı gibi kendine bir ene gelir. Benim gibi İslam’ı iyi yaşamıyor der. İşte bu tür insanlara Avam derler.
Havas ehli ise; Allah’a (cc) aşık olur, Peygamber(sav) Efendimizin sünnetlerini yapar, bir Mürşid-i Kamil’e müntesip olur. Tarikat-ı Aliye’ de vesile ile gider. Bu yolda sabır ve sebat ile esmasını zikrini, selatü selamını getirir. Annesinden, babasından, hanımından, çevresinden bir elem, keder gelse dahi hemen Allah’a yönelir;
“Ya Rabbi! Bu senden geliyor, ben biliyorum. Bana sabır ver.” Diye dua eder. Kötülüğe meyletmez. Çünkü has ehlidir. Allah’a (cc) ve resulüne söz vermiştir. Muhammed-ül Mustafa’ nun emin sıfatı ile sıfatlanmayı arzu eder. Ben de emin olayım, elimle dilimle her halimle hiç kimseye kötülük yapmayayım diye kendisini sürekli sigaya çeker. İşte bu insan da emindir. Bundan zarar gelmez. Böyle olan insana Havas ehli derler.
Hassül Has ise;
Mürşid-i Kamil zaatlardır. Onlara Cenab-ı Zülcelal Hazretleri eğer Rasulullah(sav) Efendimizin zürriyetinden geldi ise Veraset nuru ile nurlandırır. İns ve cinnin yapacakları kötülükleri Basiret nuru ile önceden görür ve Allah’a teslim olur. Havas ehli olan evliya ise velayet ile makama erişir, kendi say-ü gayreti ile ahlakı ve edebi ile üstadının vermiş olduğu evradını yapar, Seyr-i sülã»künü tamamlar. Bu zaatlar da Allah-u Teala Hazretleri Velayet nuru ile nurlandırır. Lanet Şeytan ve nefis bu zaatlara zarar veremez, başkasına zarar verdiği zaman da derhal izale eder.Peygamberi önder seçen veya peygambere kendini sevdirenlere tabi olmakta çok vehim ve önemlidir.Tek tutunacak dalımız olan muktesat Allah ve Resulüdür her tabi olan minberin önünde oturan mürşidi kamil olamaz, kendimize sitem yapmayalım. Selamın Kavlen Min Rabbin Rahim

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | 6 yorum

SORULAR VE CEVAPLAR

Korunmada Okunacak Ayetler_1
Cin Nedir?
Kime Zarar Verirler
Cinler Bize Neden Bulaşırlar?
Ne Yer Ne İçerler ?
İnsanlarla İlişkileri
İnsanları Nasıl etkilerler
Cinler İnsanları Nasıl Yakalar?
Cinleri Din İle İlgili Oyunları
Cinlerle Beraberlikteki sorunlar
Cinleri Cazipleştiren Sebebler
Cinciliğe Merakın Akibeti
Cin ile evliliğin Tersliği
Cin’i Cin mi Cinci mi Öldürür ?
Enerji ve Görme Olayı
Dacet ve Riyazat
Cinler Organik Rahatsızlık Yapar
Psikolojik Hastada Cin
Cincilerin Belirtileri
Cincilerin tedavi Şekilleri
Cinci Cinle Nasıl İrtibat Kurar
Namaz’ın Cinlerle Alakası
Gusul Ya da Banyo yapmanın cin’ler ile Alakası
Aşama aşama cinleri görme olayı
Cinlerin Bedene Girme Gerçeği
Cin Yada Şeytan Çıkarma
Okurken Hastada Görülen Belirtiler
Cin Hastalığının Belirtileri
Tedaviye hazırlama
Hastayı Okuma Usulü.
Okunacak Hastaya Tavsiyeler
Hastaya sorulacak sorular
Bedende olduğu nasıl anlaşılır?
Bedende olduğu anlaşılır ise;
Okumanın Cin Üzerinde Etkisi
Cinden Pratik Korunma
Ayetel Kürsi
Sihirbaza Gitmenin Hükmü
Kafirler Nasıl Büyü Yapar
Falcılık Safsatası
Tılsım
Kahin ve büyücülüğün iç yüzü:
Medyum Nedir ve Medyunluk Safsatası
Belgelerle Medyum Cinci Safsatası
Yıldıznamecilerin Ebced Tablosu Safsatası
Yıldıznameciler
Kadınların Şikayetleri
Yaptıkları kadın hastalıkları
Bir Hastanın Notları
Cinleri Evden Kovmanın Yolu
Cinler Alemi – Derleme

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | 174 yorum

CEBERRUT ALEMİ VE BENİM ANLATIŞIM

NÂSUT-MELEKÛT-CEBERÛT-LÂHUT ANLAYIŞINDA

VARLIĞIN ÖZÜNDEN GELEN BİR ŞEKİLDE

“ZÂHİR ALLAH” MÜŞAHEDESİ…

Esasen, genetik olarak bu programla yüklenmiş olan cenin özünden gelen bir melekî etki ile “ruh” adı verilen, mikrodalga diyebileceğimiz ölümötesi bedenini üretmeğe ve tüm zihinsel fonksiyonlarını bu bedene yürütmeye ceberut alemi den

Biyolojik beden ölüm olayıyla kullanılmaz hâle gelince de artık ruh bedenle berzah âleminde kıyamete kadar yaşar.. Yeniden bedenlenerek dünyaya geri gelme, tenasuh=reenkarnasyon kesinlikle söz konusu olmaksızın!.

Zaten farkedileceği üzere, ruh dışarıdan gelip cenine girmemiştir ki, çıktıktan sonra tekrar başka bir bedene girsin!. Böyle bir sistem mevcut değildir, hiçbir varlık için!. Bu tamamen HİNDU inancına dayalı görüştür.

Dünyadan önceki ruhlar alemi görüşüne mesnet edilmek istenen yukarıdaki âyeti dikkatle okursak, görürüz ki, “Ademoğullarından, bellerinden” sözedilmektedir.. Bu ise dünya yaşamına ait bir olaydır.. Ruhlar Âlemiyle hiç alâkası olmayan bir konudur..

Allahu Teâlâ’nın gerek meleklerle konuşması, gerek buradaki hitaplaşması ve dahi gerekse ölüm sonrasında meydana gelecek tüm konuşmalar hep temsil yollu, benzetme yollu açıklamalardır!.

İnsanın, meleklerin ve tüm varlığın hakikatı olan Allah”ın elbette ki dışarıdan öte bir varlıkmış gibi hitabı asla sözkonusu olamaz!.

“Nasût-melekût-ceberût-lahût” anlayışında varlığın özünden gelen bir şekilde “Zâhir Allah” müşahedesi de bunu ispat etmektedir.

Kısacası, Ruhların, bezmi elestte, bedenlerden önce topluca yaratılmaları ve sonra peyderpey dünyaya gelerek bedenlere girmeleri; ve hattâ bedenden ayrıldıktan sonra yeniden dünyaya geri gelerek bir bedenle yaşamaları hikayesi tamamiyle yanlış anlama sonucu meydana gelen uydurmadır!.

İmam Gazali de “Ravzatüt Tâlibin” isimli eserinde şöyle diyor:

“Çünkü Râsulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ruhu da anneleri tarafından dünyaya getirilmelerinden önce mevcut ve yaratılmış değildi….”

Bu konuda bizim dediklerimizi tamamiyle doğrulayan DİĞER bilgileri arzu edenler son devrin en kapsamlı Kur`an tefsiri olan Elmalılı Hamdi Efendinin “Hak Dini Kuran Dili” isimli tefsirinin 4. Cildinin 2324. Sayfasından itibaren bulabilirler… Ayrıca çağdaş müfessirlerden Sayın Süleyman Ateş`in “Yüce Kurân’ın Çağdaş Tefsiri” isimli eserinin 3. Cildinin 412. Sayfasından itibaren bu konuda bilgi alabilirler.

 

 CEBERÛT VE LÂHUT

SANKİ BİR NESNENİN İÇ YÜZÜ VE DIŞ YÜZÜ GİBİDİR

Kesret âlemi yâni çokluk âlemi, efâl âlemidir.

Çokluğun oluşturduğu mülk ya da melekût boyutunda sayısız fiiller sözkonusudur.

Vahdet âleminde ise kesretten sözedilemez. Vahdet âleminde kesretin yâni çokluğun varlığı kalmamıştır!.

TEK”, çok kavramı kabul etmez!. Ahadiyyet, çokluk kavramlarını yok eder.

Ceberût ve lâhût sanki bir nesnenin iç yüzü ile dışyüzü gibidir!.

 

CEBERÛT ÂLEMİ İLE MELEKÛT ÂLEMİ ARASINDAKİ

MUHAYYEL SINIR

(“Arş”)

 

 

 

“Arş” ise melekût ile ceberût âlemi arasındaki muhayyel sınırdır!

“Ef’âl âlemi” diye bilinen fiiller âlemi yani kesret âlemi, tümüyle “melekût” diye bahsedilen âlemdir. Bunun bir üst ya da alt boyutu olarak tanımlayacağımız, esmâ âlemi yani Allah‘ın isimleri boyutu ise sırf mânâdan ibarettir ki bunda kesret yani çokluk kavramı mevcut değildir.

 

CEBERÛT ÂLEMİNİN TENEZZÜLÜ

(salt tekillik boyutunun mânâlarının açığa çıkarılması)

MELEKÛT ÂLEMİNİ

( tüm varlık seyrini ve yaşamını)

MEYDANA GETİRİR

Gerçekte, “maddî” diye bir âlem yoktur; yalnızca “manevî” âlem vardır! “Madde” algılaması beş duyunun beyinde oluşturduğu bir kabuldür!.

Uzay” ve “evren içre evrenler” kelimeleriyle işaret ettiğimiz “âfak”tan; tasavvufta, “esmâ mertebesi” diye işaret edilmiş “tek kare resim” olarak tanımladığımız stringler boyutuna uzanan “enfüs”e kadar; bize GÖRE iç içe olan ve 3D (üç boyutlu) olarak algılanan tüm katmansal boyutlar, aslında tek bir boyuttur!.

CEBERÛT” âlemi olarak tanımlanmış bu salt tekillik boyutunun mânâlarının açığa çıkarılması (tenezzülü) ise, “MELEKÛT” âlemi diye anlatılan tüm varlık seyrini ve yaşamını meydana getirir!

“LÂHUT” ise fikir kabul etmez! Düşünce, o boyutta “yok” olur! “Ahadiyet” denilen bu mertebe “hiç”liktir!

ALLAH” ismiyle işaret olunanın, “Rahmaniyeti ve Rahîmiyeti” sonucu, “iki eliyle” (ilim ve kudret) -data ve enerji-, “Esmâ mertebesi” -stringler boyutu- hasıl olmuş; bu boyutun her an yeni bir şan alışı ile de tüm evren içre evrenler ve içindekiler olarak, birbirlerince algılananlar meydana gelmiştir, “melekût” (kuvveler) boyutunda.

Ki bu duruma, “âlemler, Allah’ın ilmindeki ilmî sûretlerdir” diye işaret edilmiştir tasavvufta.Yaratılışımızın sebebi burda zuhur buluyor.SENİ ALLAHın YARATIŞ GAYESİ NEDİR? sorusuna CEVAP;veriyorum çoğuna sordum hemen kulluk etmek için diye kestirip atıyor!!!HAYIR soruyu defalarca okuyun.Allahın bizi yaratış gayesi kendi yaratma sıfatını tecelli etmesi için yaratmıştır.Bir şoför araba kullanmazsa şoförlüğünü göstermezse kim onun marifetini görürki!!! kendini ispatlaması lazımdır.

 

 

“ESM MERTEBESİ”NİN BİR TANIMI DA

“CEBERÛT ÂLEMİ”Dİ                                                                       “Allah adıyla işâret edilenin isimleri” olarak bildirilen “Esmâül Hüsna”, tasavvufta “esmâ mertebesi” olarak tanımlanır.

 

 

 

 

Esmâ mertebesi”nin bir tanımı da “Ceberût âlemi”dir!.

Bu mertebeye “ilk tecellî” denir.

Bu kemâlatın açığa çıktığı zevat, bu tecellî ötesinde ikinci bir tecellînin (tecellî sâni) asla var olmadığını dillendirmişlerdir.

Bu mertebe itibarîyle, kesret (çokluk) ve kesrete dayalı kavramlar aslâ söz konusu değildir!. Halkın, evliyadan sandığı “mülhime” anlayışı içinde olanların, tahkiklerindeki “Allah” ismini verdikleri mertebedir burası!.

Hay”, “Alîm”, “Mürîd”, “Kâdir”, “Semî”, “Basîr”, “Kelîm” isimlerinin işaret ettiği vasıflar,NOKTA” olan ve “heyûla” ismiyle de işâret edilen “esmâ mertebesinin” ana vasıflarıdır ki; bu yüzden “Zâti Sıfatlar” olarak kabul edilmişlerdir. Muhakkik olmayan, “ALLAH” ismiyle bu mertebeye işaret edildiğini sanır!. Heyhat! Nerede bu mertebe, nerede “EKBER”iyet işareti!

 

RUH NEFYİ

CEBERÛT ÂLEMİNE AİT BİR TANIMLAMADIR

RUHUMDAN nefhettim“in anlamı ise, “Zâtıma ait sıfat ve esmâm ile var kıldım“dır… Burada hiç bir boyuta göre hiç bir somut varlık sözkonusu değildir.. Bu ifade tamamiyle “ceberût âlemine” ait bir tanımlamadır. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

 

 

 

 

Bu yüzdendir ki, “RUH” kelimesini geçtiği yerdeki genel anlama uygun bir şekilde yukarıda belirttiğim iki ayrı mânâdan birine göre değerlendirirsek, konuları anlamamız daha kolaylaşır sanırım..Allahtan geldik yanlız allaha döndürüleceğiz ayeti kerimenin meali ile yaratılışta NUKTE olan kendi zabit ahvaline denk ve yakıştırma ile yaratılan insan mutlak esareti altındadır.

 

HAKİKAT-İ MUHAMMEDİ”NİN(Kozmik Bilincin-Akl-ı Evvel”in-İnsan-ı Kâmil”in-Ruh-u A’zâm”ın )ÂLEMİ…

“ALLAH evvelâ aklımı yarattı. ALLAH evvelâ nûrumu yarattı!.”

diye Hz. Rasûlullah‘ın açıklamasında yer alan “akıl” ve “nur“, işte bu “Ruh” adlı Melek, yani,“RUHU ÂZAM”dır.

 

 

 

 

Yani, bölünmesi parçalanması söz konusu olmayan, mânâda beliren ilk tekillik, birimlik kavramıyla mevcut olandır.

Soyutun somuta dönüşmesi sınırında oluşan varlıktır. Elbette burada, beş duyuya göre somutluktan sözetmiyoruz!.

Yani, “ilmi ilâhi”de ilk mânâ sûretinin belirmesidir. Arş ve bunun altındaki oluşan ilk melektir.

Bu Melek`ten katman katman, boyut boyut diğer melekler meydana gelmiş; ayrıca her bir boyutun da kendine has melekleri oluşmuştur.

Melekler, nur yapılıdır. Bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidirdiyebiliriz.

“Herşey enerjiden meydana gelmiştir” dendiği zaman, burada bahsedilen enerjidir.

Yalnız bir yanlış anlamayı ortadan kaldıralım…

Enerji”, “ALLAH”‘ın “kudret“ vasfının kuvveden fiile çıkması hâlindeki adıdır. Yani“NUR”‘dur. “Nur” diye bahsedilen şey, bir tür “salt enerji”dir.

Bu bilinçli enerji (kudret), “Kozmik Bilinç”, evrende var olan herşeyi kendisinden meydana getirmiştir.

Bir diğer ifade ile, bu kâinatta var olan herşey, O “RUH” adlı Meleğin gücünden, “O”nun ilmiyle meydana gelmiştir!.

Eğer varlıktaki nesnelerin, yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız; tesbit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar,gerçekte hep meleklerin varlığından ibarettir.

Çünkü, evrende var olan her şey “enerji”den meydana gelmiştir. Yani, “nur”dan meydana gelmiştir. Meleklerin varlığı da “nur“dur; dolayısıyle, meleklerden meydana gelmemiş hiç bir şey yoktur!.

“İnsan” denilen varlığın aslı, orijini de melektir!.

Maddenin aslı da melektir!.

Çünkü melekler, her şeyin varlığını oluşturan “ALLAH” isimlerinin anlamlarının, soyut boyuttan somutluk ortamına geçişinde yer alan ilk bilinçli, kaynak varlıklardır!.MELEKLERDEN ÜSTÜN OLMAMIZ; bu mevzuya gelince ruhu yaratan Allah;  1= ruha kendini idare edecek AKIL verdi yanı İNSAN RUHUNu kendi nuru ile eşleştirdi, idare yaratanın elinde en büyük nuktedir.Ruh akıl yolu ile iradesi ile mutlakiyeti yani hak yolunu idareleştirirse hakikiyete ulaşır.   2=Allah melekleri sadece kendi emrinde verilen emirleri yerine getirsin diye yarattı, İLAHİ SİSTEME görevli atanmışlardır. Yanlız hizmete tabi edilmişlerdir,kendi iradeleri ile hareket edemezler.İşte burda meleklerden üstün olma konusu aydınlanıyor;insanoğlunun ibadeti var yaklaşma merdiveni kim fazla ibadet eder rabbine karşı taat ve itaatta bulunursa o kadar saygınlık kazanarak mutlakiyetleşir.Melekler arşı alada onlar için yaratılan sarı renkli MUKTESA ALANInda hizmetlerine devam bölgesindedirler.Allahın onayladığı işleri yerine getirmekle onay mercisinde beklerler.  3= Tabi olacakları bir kitap ve resul gibi yol gösterecek hükümleri yok sadece hizmete tabi olduklarından sınav verme, sınavı geçip kazanma durumları yoktur.Ruhu akılla idare şansı veren rabbimiz konturolü sağlamıştır.

Bu yüzden, “melek”, kişinin kendi özünü, hakikatını, aslını, orijinini tanımada çok önemli bir boyut ve önemli bir katmandır!.

İşte “Melekût Âlemi” diye anlatılan, sayısız mânâlar ihtiva eden mikrodalga kökenli kozmik âlem de; “Ceberût Âlemi” diye anlatılan da, o sayısız mânâları hâvi TEK bir KOZMİK BİLİNÇ’TİR!.

 Bu bahsettiğim, “Ruh” dediğim varlık ise, melekî boyut olan, “Nur” ismiyle târif edilen kuantsal enerjiye çok yakın plandaki bir boyut!. Yani, enerjinin bir üst boyutu oluyor.

Bu Kozmik Bilincin tasavvuftaki karşılığı İNSAN-I KÂMİL veya Hakikat-i Muhammedî, ya da değişik vasıfları itibariyle Aklı Evvel, Ruh-u Â’zâm’dır!. Âlemi ise Ceberût’tur!.İNSAN yaşamı süresince yapmış olduğu zuhurat çerçevesindeki ibadet ve çalışmaları ile asla EVLİYA olamaz, neden mi!!!! evliyalık yanlızca bizi yaratanın vereceği bir makamdır.Allah sınavını tamamlayan ve kendine yakın olan ölmüş insanın ruhunu makamında izale eder ve sorulur; hizmetmi yoksa meskunluk mu? verilen cevap devam olursa ruh ricali gayp yani NİZAMİ SİSTEMDE göreve tabi edilir, meskunluk cevabı verilirse; yeri gösterilir ve ahiretece orada bekleme safhasına geçer.SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİN şahsiyetim ilk defa böyle gerçek teyitli bilgileri veriyorum sebebi; yaşarken bazı kardeşlerimiz insanlara evliya diye hitap edip tabi oluyorlar maddi ve manevi olarak kandırılıyorlar.

  

 

 “HÛ” ZAMİRİYLE İŞARET EDİLENİN

İLMİNDE AÇIĞA ÇIKARDIĞI ÖZELLİKLERİNİN VARLIĞIYLA

VAR KILINMIŞ

ŞUURLU ÇEKİRDEĞİN ÂLEMİ…

İsmi “ALLAH” olarak bildirilen, her türlü beşeri anlayış ve kapsamsal kavramın ötesinde olarak, yalnızca “” yani sadece “O” olarak tanımlanır (ki bu boyuta “âlemi lâhut” da tâbir edilir).

 

”, evren içre evrenleri, ilminde, ilmiyle, bir “NOKTA”dan yaratmıştır!

 

 

 

 

O “nokta”, “” zamiriyle işaret edilenin, ilminde açığa çıkardığı özelliklerinin varlığıyla var kılınmış şuurlu bir çekirdektir (heyûla); “Hakikati Muhammedî”dir (âlemi ceberûttur)!.

Algılanan ve algılanamayan, bilinen ve bilinmeyen her şey, bu şuurlu ve bilinçli “NOKTA”nın varlığındaki isimlerin işaret ettiği özellikler ile gene ilimde varolmuş “ilmî suret”lerdir.

Bu “nokta”nın ilim mertebesinde ilmî açılımı ile “melekût âlemi” meydana gelmiştir ki bu mertebe, evren içre evrenlerin meydana geldiği “salt enerji okyanusu”dur. Burada çokluktan, çokluğa ait sayısallıktan ve birimsellikten söz edilemez!.

Buraya kadar açıklanan durum, Hazreti ÂLİ’nin “bu AN o AN’dır” işaretinin ihtiva ettiği “nokta”dır; ki bu, ezelden ebede böyledir ve hiç değişmez!.

İşte bu “nokta” içinde, “nokta”nın varlığındaki Allah isimlerinin, değişik bileşimler hâlindeki açığa çıkışları ve bunların yapıları gereği algılamaları, “GÖRESELLİĞİ” ve çokluk (kesret) kavramlarını oluşturmuştur (nâsut âlemi).

Burada konunun iyi anlaşılabilmesi için çok önemle dikkat edilmesi zorunlu olan husus şudur:

Olay, yukardan aşağı, gökten yere değil; bir tekillikten açılan, gelişen, oluşan, meydana gelen algılamalara dayalı “çokluk” tarzında düşünülmelidir.

Her birim, aynı TEK’ten (melekût) meydana gelmiştir!. Melekût, birimin dışından gelen değil; birimin derûnundan zâhirine (bilincine) açığa çıkan, birimin varlığını meydana getiren mertebe anlamındadır!. Kurân-ı Kerîm’deki “B” sırrı, kişinin hakikatindeki bu mertebeye işaret eder!.

“Melekût”, evren içre evrenlerin varlığını meydana getiren şuurlu enerji-kudret sıfatının açığa çıkışıdır!.

Evren içre evrenlerde meydana gelen her yapı ve birim, evrensel enerji ve şuurla meydana geldiği için de, aslında cansız ve şuursuz hiç bir şey yoktur evrende!. Belki algılama sınırları ötesini inkâr edenler tarafından cansız ve şuursuz yakıştırması yapılır bir kısım yapılara.

Tümüyle canlı ve şuurlu olan evren ve içindeki tüm yapılar “SÜNNETULLAH” diye isimlendirilmiş olan “evrensel sistem ve düzen” içinde oluşmuştur. Ve gene sonsuza dek o sistem içinde Yaratanın muradına göre her an yeni bir şan alarak yaşamını sürdürecektir.

 

“HAKİKAT-İ MUHAMMEDİYE”NİN ZÂHİRİ

“CEBERÛT”TUR

Evrenin her zerresi “RUH”la ve “RUH”tan meydana gelmiştir.

“RUH” olmadık hiç bir zerre mevcut değildir… Zira; zerre, “kuant” onunla mevcuttur!

 

 

 

 

Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi “RUH”tan almaktadır…

Dolayısıyla evren, ilk varolduğu andan itibaren “RUH”a sahip ve “RUH”la kaim olmuştur; kâinatın yokoluşuna kadar, yani kıyâmete kadar da sahip olacaktır…

Dini tâbirle, “RUH” ile kâinat yaratılmıştır… “RUH” ile kaim ve var olan varlıkta gerçeği itibarıyle asla yok olma düşünülemez… ŞUUR” kaynağıdır…Bakın iyi dikkat edin var olan bir ŞUUR ile yaratılıyor.

Yani, evrende mevcut bulunan her nesnede birimsel ölçüde bilinç vardır… Ancak bilelim ki, bilinç bölünür ve cüzlere ayrılır bir şey değildir.

Dolayısıyla kâinatta var olan her hareket asla tesadüfi olmayıp, taşıdığı “ŞUUR”un sonucu olarak, bize bugün düzensizmiş gibi gözükse de, gerçekte düzenli hareketler göstermektedir…İNSAN; kanunları ve sınırları olarak yaratılmış varlıktır.Başı boşluk yok tabilik ve daimlik var.

”ŞUUR”suz sanılan hayvanlar veya cisimler veya zerrecikler dahi, taşımakta oldukları birimsel bilinç dolayısıyla gerçekte, belirli bir düzen içinde hareket etmektedirler… Ancak, kendileri bu durumu idrak edecekleri bir sistemden, yapıdan öte oldukları için; bu özelliklerini kendileri bilememekte; biz dahi beş duyumuzun kaydında kaldığımız sürece onların bu durumunu idrak edememekteyiz…MESELA;insan yüzündeki bir sakal veya saç uzayıp gidiyorda kaş ile kiprik neden sınırlı, bu sınırı kim koymuş??? mantık yürütün bakalım bir deha değilmi.

“Akl-ı Evvel” ismiyle “Hakikat-ı Muhammedî” denilen varlığın ilmine işaret edilir. Bu yüce varlığın “canı” ise “RUH-U A’ZAM” ismiyle tanınır ki, âlemde mevcut olan bütün ruhlar, bu tek ruhtan meydana gelmiştir cüzlere ayrılma sözkonusu olmadan.

Bu sebeple de hiç bir zaman, bu işin hakikatını bilenler tarafından “ruh-u cüzi” diye bir tanımlama kullanılmamıştır. Zirâ ”ruh-u cüzi” diye bir şeyden bahsolamaz. Ruh-u A’zâm tecezzî kabul etmez!

Hayat sıfatı yönünden Ruh-u A’zâm, ilim sıfatı yönünden Akl-ı Evvel ve irade sıfatı yönünden “MÜRİD” olan Hakikatı Muhammedî‘nin âlemi de ceberût tur!

Bir diğer tanımlama ile, Hakikat-ı Muhammedî’nin bâtını Lâhût, zâhîri ise ceberûttur ki, her halûkârda bu mertebede çokluktan bahis açılması mümkün değildir. Sırf ilim mertebesidir bu mertebe!

Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey “RUH” tan meydana gelmiştir.

 

CEBERÛT ÂLEMİ,

SIRF İLİM MERTEBESİDİR!

(Kesrete yer yoktur   İlim sıfatı yönünden Aklı Evvel ve İrade sıfatı yönünden “MÜRİD” olan Hakikatı Muhammedî‘nin âlemi de Ceberût tur!.

 

Bir diğer tanımlama ile, Hakikatı Muhammedî’nin bâtını Lâhût, zâhîri ise Ceberûttur ki, her halûkârda bu mertebede çokluktan bahis açılması mümkün değildir. Sırf ilim mertebesidir bu mertebe!.

 

 

 

 

Ceberût âleminde kesrete yer yoktur!. Burada tek bir bilinç ve bu bilincin kendi özünde bulduğu sayısız mânâlar sözkonusudur!.

İşte bu sebeple, kesret âleminde yer alan ikilemlerin hiç birinin varlığından ve vücudundan bu âlemde sözedilemez.Allahın huzurunda MAKAM ise; ruhun kazandıği bilincin uygulamaya konulması ile kazanılır.Allaha yakın olma çabaları ruhun değerini artırır.

 

İNSAN

VASIFLARI İTİBARİYLE

CEBERÛT ÂLEMİNDE YAŞAR

Nâsût âlemi, bildiğimiz beş duyuya hitâb eden madde âlemidir.

Melekût âlemi ise beş duyu ile algılayamadığımız soyut varlıklar âlemidir. Meleklerin çeşitli türleri, cennetler ehli hep bu sınıftır.

 

 

 

 

Ceberût âlemi ise esmâ ve sıfat âlemidir. Yani isimlerin ve sıfatların mânâlarını teşkil eden âlemdir.

Lâhût ise Zât’ın âlemi’dir.

Bu hususta öncelikle bilmemiz gereken şey odur ki, bu anlatımlar hep mecâzîdir. Gerçekte, mekân anlamında böyle ayrı ayrı âlemler mevcut değildir!.

“Nâsût âlemi” denen madde âlemi, bilindiği gibi, beş duyuya hitâb eden bir âlemdir. Bu âlemde yer alan insanı düşünelim;

İnsanın bir madde bedeni vardır.

Madde bedenin ötesinde bir düşünce, şuur dünyası vardır.

Ve dahi bu düşünceleri kapsamına alan benliği vardır.

Şimdi düşünelim… düşünce dünyanız madde bedeninizden ayrı olarak kabul edilebilir mi, yani madde bedenden ayrı bir yerde midir?.

Elbette hayır!.

İşte aynı şekilde, madde âleminden tamamıyla ayrı bir yerde melekût ve ceberût âlemleri de düşünmemek gerekir.

Bu hususu daha iyi anlatabilmek için şöyle bir misâl verelim;

İnsan bedeni itibariyle nâsût âlemi’nde yaşar…

İnsan ruhu itibariyle melekût âlemi’nde yaşar…

İnsan vasıfları itibariyle ceberût âlemi’nde yaşar…

İnsan “zâtı” itibariyle lâhût âlemi’nde yaşar…

“Allah, Adem’i kendi sûreti üzere yaratmıştır”,

hadîs-i şerîfi işte bu yaradılış sırrına işaret eder.

Elbette ki bu hadîste geçen “sûret” kelimesi maddî şekil anlamında değildir. Çünkü Allah, şekilden ve kayıttan münezzehtir.Dahada büyük bir açıklama yapalım insan gözleri ile görür,bizi yaratanda bizden çok misli şekilde büyük görür.FAKAT; görmeyen birine televizyon izlerken ses gelse dahi görmediği bir şeyden anlam çıkarmaya çalışır.

Evet, burayı böylece anladıktan sonra şimdi yukarıdaki ifadeyi biraz daha açalım;

Madde ile düşünce dünyası arasındaki saha, “şerîat”tır. Yani kurallar sahasıdır. Bu sahada belirli kurallara uyularak yapılan fiili çalışmalar, neticede kişiyi hakikata yönelmeye sevkeder. İşte bu merhalede kişi şerîat safhasından tarîkat safhasına geçer.Gördüğümüzü görmeye çalışalım alemidir, ya biri tarafından yada algılanarak.

Tarikat safhası, kişinin şekilden öze, oluşların, fiillerin ardındaki sır ve sebepleri keşfetmeye geçiş safhasıdır. Tarikat düzeyindeki kişi, neyin neden nasıl ne şekilde oluştuğunu araştırmaya başlar… Buradaki mânâsıyla tarikatı, meselâ; Nakşibendîlik, Kâdirilik Rufâilik gibi anlamayalım. Burada bahsedilen “Tarikat”, fiilin veya şekilin ardını araştırma safhası olarak anlatılmaktadır.

Nitekim “Melekût”, “melekler âlemi” olmanın ötesinde mânânın maddeye dönüştüğü âlem olarak da bilinir. “Ceberût âlemi” ise “mânâlar âlemi”dir. Ceberût yani salt mânâlar âlemine ait mânevi sûretler, melekût âlemi’nin soyut varlıkları ile madde âlemi’nde ortaya çıkarlar.

Bir diğer ifade ile, yani günümüz ilmiyle izah etmek gerekirse, kozmikaltı bilinç âlemine ait mânâlar, kozmik ışınlar aracılığıyla madde âlemi’nin maddi sûretleri şeklinde dönüşürler. Bu evrensel mânâda da böyledir, bireysel yani insanî mânâda da böyledir.

Biraz daha açalım…

Madde bedeninizle ortaya koyduğunuz fiilleriniz vardır ki, bu boyuta tasavvufta “Ef’âl Âlemi” ya da “Nâsût” veya “Şehâdet Âlemi” denilir.

Görme, duyma, hissetme, algılama gibi özelliklerinizin olduğu boyut ise “Melekût Âlemi” olarak anlatılır.

Cesaret, cömertlik, titizlik, merhamet, hükmedicilik gibi özelliklerin olduğu boyut ise benlik duygusu, ilim, irade, kudret gibi vasıflarla birlikte kişinin “Ceberût Âlemi”ni meydana getirir.

Her mânâ ve özellikten arı bir halde sadece “ben varım bilinci” kişinin “Lâhût Boyutu”nu teşkil eder. Aynı zamanda bu boyuta “ZÂT Âlemi” de denilir.

 

CEBERÛT ÂLEMİ,

ZÂTİ SIFATLARLA VE ESMÂ YOLLU

KENDİNİ TANIMA VE SEYRETME

MERTEBESİDİR!

 

Ceberût âlemi, Vâhidiyet mertebesidir ki, esmâ ve sıfata tekâbül eder. Zâtî sıfatlarla ve esmâ yollu kendini tanıma, seyretme mertebesidir bu mertebe.

 Vâhidiyet, Tek varlığın kendini tanıması, sıfat mertebesidir; Ceberrût âlemidir.

 

 

 

 

Esmâ mertebesi ise, sırf mânâlardan ibarettir. Bu boyutta madde ve mikrodalga varlıklar mevcut değildir.

 

ŞUUR, KENDİNİ

“CEBERÛT BOYUTU”NDA TANIDIĞINDA

BİRİMSEL BENLİĞİ(İzâfi benliği-Vehmî benliği) KALKAR VE

 KENDİSİNDE HAKKANİ VASIFLAR İLE

“RAB” ZUHUR EDER

(“Rabbin Namazı”)

 

Rabbin namazı”, Rabb-ül Âlemiyn’in rubûbiyet hükümlerinin ef’âl âleminde yürürlükte olmasıdır.

Rabbin hükümlerinin, Rabbanî kudretiyle tahakkukundan ”Rabbin namazı” diye sözedilmektedir.

 

 

 

 

“Rab”, esmânın mânâları üzere mahlûkatı varedip yönlendirendir!. Bu tasarruf, “terbiye” diye anılır.

Bu mertebe, boyutsal bir mertebedir ve “şuur sıçraması” diye adlandırdığımız bir tür mi’râc ile hâsıl olur. Şuurda oluşur!.

“Şuur” kendisini “Ceberût” boyutunda tanıdığı zaman, kendi vehmî benliği, birimsel benliği kalkmış olur; ve kendisinde Hakkânî vasıflar ile Rab zuhûr eder.

İşte bu namaz, bir mânâda “Rabbın namazı” denilerek, Rab’be izâfe edilir. Ki gerçekte Rabbin tasarrufu dışında kalan hiç bir şey yoktur.

Esasen, Rabbanî seyr, kendi esmâsı üzerinedir. Ef’âl ise esmânın tabiî neticesi olarak meydana gelir.

Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm, Allahû Teâlâ’nın ikrâmı olarak Mirâc‘a çıktığı zaman, Ceberût Âlemi’nde, Rabbül Âlemîn’in tüm mevcûdat üzerinde esmâ yollu mutlak tasarrufunu müşâhede etti,“Kâ’be kavseyn” noktasında.

“Ev ednâ”. Hattâ bunun da ötesinde, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ismi altında, “gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli ve yürüyen ayağı olarak”; “Şehâdet etti ki Allah, kendisinin dışında, ötesinde bir TANRI mevcut değildir”!.

 

CEBERÛT ÂLEMİ

MUTMAİNNE NEFS’TE YAŞANMAYA BAŞLANIR

VE MARDİYE NEFS MERTEBESİNDE ZİRVESİNE ÇIKILIR

Melekût âlemine nüfuz eden kişi burada müşahede etmeye başlar ki, pek çok varlıktan oluşan bu âlemde faili hakiki TEK’tir!. Her bir varlık, gerçekte O TEK varlığın isteğine uygun bir şekilde, O’nun irade ve kudretiyle kâim ve görev yapmaktadır. Gerçekte o varlıkların asla bağımsız birer vücutları yokt 

 

 

 

 

İşte bu seyre “tarîkat seyri” denilir ve nihâyeti Ceberût âlemine varır. Müşahedesinde çokluk kavramı kaybolur, çokluk görüntüsünün ardındaki TEK’in irfanı başlar!. Kişi bu durumda “Nefs mertebeleri” diye anlatılan sıralamada 3. Basamakta yer alan “Mülhime nefs” seviyesindedir!.

Ceberût âlemi, Mutmainne Nefs durumunda yaşanmaya başlanıp Mardiye’de zirvesine çıkılır; ki bu âleme de “hakikat âlemi” denilir. Ki bunun da neticesi, “lâhut âlemi”dir.

İnsan “Zâtı” itibariyle Lâhût Âlemi’nde yaşar.

Ceberût âlemi, Mutmainne nefs durumunda yaşanmaya başlanıp Mardiye’de zirvesine çıkılır; ki bu âleme de “Hakikat Âlemi” denilir. Ki bunun da neticesi Lâhût Âlemi’dir.

NEFS” yâni Mutlak BEN”liğin, kendini, isimlerinin mânâları yönünden seyri, tanıyışı, “CeberûtÂlemi”dir!.

İsimler ve mânâları yollu olmaksızın salt, sırf, “Samediyyet” yollu Ahadiyyet’e yöneliş, eniyyet ve hüviyyete yöneliş âlemi ise “Lâhût”tur. “İlim bir noktadır”, “Zâtıyla Zâtını seyretmektedir; gayrı sözkonusu değildir”, “Allah â’mâ ‘dadır” gibi cümleler hep bu âlemi çeşitli vecheleriyle tanımlamak içindir.

Allah’ın ZÂTI hakkında tefekkür etmeyiniz!

hükmü, bu tefekkürün imkânsız oluşu dolayısıyla verilmiştir.

Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın, “Allah’ın Zâtı üzerinde tefekkür etmeyiniz” buyruğu, tefekkürün kaynağının sıfat mertebesinden kaynaklanması dolayısıyla Zât’a erişmesinin imkânsız olduğuna işaret etmek içindir.

Zîra sıfattan meydana gelen şeyin, Zât’ı ihâtâsı imkânsızdır.

 

CEBERÛT ÂLEMİ’NE AİT MÂNEVİ SÛRETLER,

MELEKÛT ÂLEMİNİN SOYUT VARLIKLARI İLE

MADDE ÂLEMİNDE ORTAYA ÇIKARLAR

 

Ceberût yani salt mânâlar âlemine ait mânevi sûretler, melekût âlemi’nin soyut varlıkları ile madde âlemi’nde ortaya çıkar…

 

 

 

 

Bir diğer ifade ile, yani günümüz ilmiyle izah etmek gerekirse, kozmikaltı bilinç âlemine ait mânâ, kozmik ışınlar aracılığıyla madde âlemi’nin maddi sûretleri şeklinde dönüşürler. Bu evrensel mânâda da böyledir, bireysel yani insanî mânâda da böyledir.

CEBERÛT ÂLEMİNDE YAŞAYAN VÂKIFIYN’İN NAZARINDA

 MELEKÛT ÂLEMİ “HAYÂL”DEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR

Ârif, madde âleminin ardındaki melekût boyutunun sırlarıyla, hikmetlerle meşguldur.

Ef’âl âleminde olup bitenlerin ardındaki hikmetlerle ve fâili hakikiyle çeşitli mânâları yönünden meşgul olan ârifin bu meşgalesi dahi kendisini bir üst boyuttan alakoyan perde hükmündedir. Çünkü, Ceberût Âlemi’nde yaşayan Vâkıfîn’in nazarında ârifin Melekût Âlemi, hayâlden başka bir şey değildir!.

Hakikat âlemi ve TEK gerçek NUR mevcutken, tutup da hayâlî varlıklar ile meşgul olmak, sanki şeytana uymak gibidir!.

 

CEBERÛT ÂLEMİ’NİN PERDESİ

(Esmâ Âlemi)

Ceberût âleminde yaşayanın gayesi, Lâhut âlemine geçip, Zâtı Ehadiyyette, “HİÇ” olmaktır!.Perdesi ise esmâ âlemidir!.

‘’Zât’a ermek’’, ‘’Zâtını tanımak’’, ‘’Zâtı için seçilmiş olmak’’ gibi tâbirler ile anlatılmak istenilen husus gerçek hedef olunca görülür ki; ceberût mertebesinin hâli dahi Zât’a perdedir!.

Vâkıf”; yâni hakikata ermiş, çokluk kavramından ve görüşünden arınmış, kendi isimlerinin mânâlarını seyreden; bu seyir hâlinde elbette ki zâtından perdeli durumdadır.

Evet, her ne kadar, Zâtın esmâsını, yâni Zâtın îcâd ettiği mânâları seyrediyorsa da; gene de meşgalesi, İsimlerin işaret ettiği sonsuz mânâlardır. Ve bunların asla sonu gelmeyeceği içinde, Zâtı ancak esmâ perdesi arkasından seyir hâlindedir!.

Ki bu yüzden de Vâkıfîn, ne kadar yüce ve hattâ yaşamı hayâl bile edilemez mertebede “Hayy” olursa olsun, Zâtın hüviyete dönük yönünden uzak düşmüştür!.

CEBERÛT ÂLEMİNDE YAŞAYANIN ORUCU

Bu oruçta, orucu kesintiye düşüren şey; mevcûdatta müstakil varlıkların varolduğunu düşünmektir!. Tevbesi ise, Tek’liğe sığınmaktır!.

‘’Falanca şöyle yaptı, filanca böyle yapıyor, fişmekânca böyle yaptı da onun için böyle oldu, keşke böyle yapmasaydı, böyle olmazdı…’’ gibi görüş veya düşüncelere dalındığı anda bu oruç bozulmuş demektir!.

Çünkü, Hakikatta, bütün isimlerin ardında tek bir fâili hakiki vardır ki, o da Allah’tır!. Ve seyirde olan, bu Hakikatten perdelendiği anda da orucunu bozmuş olur!.

Ceberût âlemini yaşayanın orucuna sekte vuran hâl ise; esmâdan bir isimle kayıtlı durumda kendini hissedip, o ismin mânâsının seyrinde mukayyed olmaktır.

Çünkü, Ceberût âleminde yaşayanın gayesi, lâhut âlemine geçip, Zâtı Ehadiyyette, “hiç”olmaktır!. Perdesi ise, esmâ âlemidir!.

İşte bu öyle bir oruçtur ki, tutan, içinde kaybolmuş; Varlıkta Bakî olan Allah kalmıştır!.                                                                                                                                                                                                                                                                                       4 BÜYÜK ALEM;

 ***  Nasut, Melekût, Ceberut, ve Lahut***

Adları ile adlandırılan 4 âlem vardır. Bunlar yukarıdan aşağıya sayılınca, “âlem” olur. Aşağıdan yukarıya sayılınca, “makam” olur.

1-      NASUT: Bu âleme: Şuhut, Mülk de denilmiştir. Maddi ve Biyolojik âlemdir. Maddi gözle gördüğümüz varlıklar âlemidir. Bu âlem özellikle dünyadır. Dünya, ALLAHIN süfli – alçak âlemidir. Koyu madde karanlığıdır. Bir de bunun göklerin gizli bir kesiminde temsil eden, Nasut Karanlığı vardır. Pâklanmamış Ruhlar, bu karanlıktadır. Ruhun Tasavvufta bu barzahı geçip, Nurani âleme girmesine Seyri Süluk’un bir parçası denir. Çünkü kul ile ALLAH arasında zulmani ve nurani perdeler bulunmaktadır.Ruhun en çetin seyri, bu zulmani ve karanlık perdeler arasındadır. Salikin – kutsal İLAH yolcusunun- en çetin devresidir. Ondan sonrası aydınlık içinde seyir –yürümedir. Nasut âleminde de kutsal mahaller vardır. Kâbe, Ravza-i Mutahhara, Mescid-i Aksa, , Peygamberlerin ve Velilerin makamları, türbeleri ve içinde ibadet edilen mescitler, kutsal ve paktır.

2-      2-MELEKUT: Melekut âlemi güneşin fezaya doğru ışıklarının hemen hemen bittiği yerden itibaren başlar ve Melekut nuru ile biribirine karışır. Melekut Alemi dördüncü göktür. Nur alemidir. Nurdan yaratılmıştır ve ebedidir. Kutsal Ruhlar, kutsal Melekler ülkesidir. Nasut âleminde her nesne, nasıl atomdan yaratılmış ise Melekutta da nesneler, nurdan – ışıktan yaratılmışlardır. Melekut âlemi , ALLAHIN kuvvetleri sayılan ruh ve meleklerle doludur. Bunlar da sinemanın beyaz perdesindeki veya aynadaki suretler gibidir, daimidir aslında ışıktırlar. Bu alemde, nehirler , yeşillikler, bol meyveler, kutsal ruhlara ait makamlar vardır. Ancak sözü edildiği gibi bu alemdeki her şeyin asli yapısı nurdur. Öyle görünürler. Melekut sarı ile beyaz karışımı , latif ve tatlı nurdan bir alemdir

3-      CEBERUT: Ceberut güç, kuvvet anlamınadır. Bu alem ALLAHIN daha kuvvetli , fakat daha latif bir nurundan yaratılmıştır. Çimen rengi , çok tatlı ve dinlendiricidir ve yeşil renkli kutsal bir nurdur. Bu âlemin bir adı da MAKAM- I MAHMUD’dur . (Öğülmüş makam) Büyük Muhammedi Ruha aittir. ALLAHIN biricik sevgilisi Ruhların babası, Ruh-u Azamın makamıdır. Çok güzel ve çok büyük, haşmetlidir. Bu yüce makam, Lahuttan sonra en yüce makamdır. Esrarengiz bir durum arzeder. Ceberut âleminde, büyük bir deniz vardır. Diş alemde Güneşin temsil ettiği gibi , iç alemde de bu manevi deniz, büyük Peygamber Hz. Muhammed’in ruhunu temsil eder. Bütün gizli sırlar ve kutsal nimetler bu makamdan diğerlerine süzülür. Diğer alemler bu makamın çok cömert sofrası ile doyurulur ve yaşantıları devam ettirilir. Bu makam da aslında şekil ve suretten beridir. Oda ALLAHIN kutsal nuru bir şanı, bir belirtisidir.

4-      LAHUT: Bu makama, alem-i Hakikat ve Tevhid adı da verilir.Bütün alemlerin kaynağı, özüdür. “Nur-ul Envar – Nurların Nuru”dur. ALLAH iklimidir. Ve YARATANIN en büyük arşı- tahtı- dır. ALLAH, bu alemin özüdür. Buradan aşağı alemleri bilim ve hikmetle ve adaletle yönetir. Ancak YARATAN hiçbir şeye istinat etmez-dayanmaz.Taht ve diğer bütün alemler, ona dayanır.Bütün nesneler kendisinin belirtisi olan , sınırsız, sonsuz RAHMAN varlığıdır. Kenarı olmayana mekan düşünülmez kendisi nesnelere mekandır. Mekan kendisidir. Mekanın mekanı yani yerin yeri olmaz. İşte en kutsal ve en yüce makam Lahuttur. Gerçeklerin gerçeği olan Hakikat Âlemidir. Bu âlemde, köşk, saray, şekil, suret denen şeyler olmaz. Orada sadece ve sadece, YARATANIN yüzünüm nuru vardır. Bütün nefislerden ve kötü huylardan kurtulup paklanmayan, bu “akdes – çok kutsal”- makama giremez. Oraya giren ruh, tamamen yok olur. Buna “varlıkta yokluk” denir. Sonra Lahut nurundan tekrar kudsi bir elbise giydirilir. ALLAHIN kudreti ile yoklukta varlık bulur. Buna da “yoklukta varlık” denir. Tasavvufta, Fenafillah ve Bekabillah diye adlandırılan durumlar bu hallerdir.  Rabbimizin “Allah’a koşun” ve “Rabbınıza dönün” âyetleri ve soyun kavuş kutsal sözü ve Peygamberin “YARATANIN huylarıyla – sıfatlarıyla – huylanın” kutsal sözleri, işte bu en son amaç olan ALLAH ülkesi içindir. HAK yolcularının : “İlahe ente maksudi ve rızake matlubi – ALLAHIM amacım sensin, talebim senin rızandır.” Sözünü gaye ve vird edinmeleri hep bu Lahut ülkesinin şanı içindir. Vücut bir, mertebe yedi, makam dört gerçeğini yeterince açıklamış olduk. ALLAH belirtisinin altı oluşu, nurun altı renkte görünmesi nedenine dayanır.YARATANIN zatı, renkten beridir. O renksizdir. Su kabının rengini alır. Bu renkler, çimen rengi, yeşil Muhammedi nurdur. Nar kırmızısı, Nuh ve İbrahimi nurdur. Süt beyaz, Musa nurudur. Tatlı gümüşi sarı, Adem nurudur. Siyah, İsa nurunun rengidir ve mavi –eflatun karışımı Natıka nurudur. Makamın dört oluşu nedeni : Tanrı tekliği –Ahadiyet, ruh, melaike ve bedengerçeğine dayanır.

MELE-İ ALA: MELEKUT ALEMİNİN YÜCE RUHANİ MECLİSİ:

Kuranı Kerimde de ayetlerde geçen bir Mele-i Ala vardır. İşte bu “Mele-i Ala” denilen yer Allah adına , 18 000 Alemleri yöneten Yüceler Meclisidir. Bu Yüceler Meclisine 18 tane birbirine parelel olan Kainat bağlıdır.

Her kainat , içinde 18000 Alem denilen varlıkların bulunduğu bütüne bağlanmıştır. Bu “Mele-i Ala” denilen kutsal yasalar Meclisi, Allah adına her şeyi yapmakla Allah tarafından yetkili kılınmıştır.

Yani 18 000 Alemleri idari sistemine bağlayan bir” Altın Galaksi İmparatorluğu” vardır. 4. kat ışık evrende bulunur. Bu Meclisinde hesap verdiği bir Allah Elçisi, Allah Temsilcisi olan Ruhani bir Varlık vardır ki, buna “Altın Galaksinin İmparatoru Feriştah (Ruhül Azam=Ulu Ruh) denir.

Ayrıca bilinen bir sıfatı daha vardır. Besmelede adı geçen “RAHMAN MELEĞİ” odur. Melei Ala Meclisi “RA SİSTEMİ TESLİS=İLAHİ ÜÇLÜ MEKANİZMA” denilen, bir Mekanizmaya bağlıdır. Bu üçlü ilahi idari sistem mekanizmasının, yani “RA SİSTEM MEKANİZMASI” nın Başkanı RAHMAN Meleğidir.

Bu üçlü mekanizmanın iki ayağından birisi “RABLAR MEKANİZMAS”dır. Diğer ayağı da “RAHİMLER MEKANİZMASI” dır.

Kuran-ı Kerim 18.ruhani evrim boyutunda bulunan bir boyutta tasarlanmış sonra 9. Boyutta bulunan bir yayın kanalından yayınlanmıştır yani, 9. kanaldan Vahiy Meleği Yahudilik, hiristiyanlık ve Müslümanlık Dinleri nin hepsi, “Mele-i ala” dan gönderilen Cebrail a.s. vasıtası ile yazdırılmıştır.

Musevilik ve İsevilik dininde gizli bulunan ama biz Müslümanların bilmediği, gizli evrensel sırlarda bir Müslüman Medyum Yazar (Beyt-i Dost) tarafından keşfedilmiştir. (Beyt-i Dost) tarafından dünyaya değişik bir isimle ilan edilerek, 1996 ve 2005 yılları arasında Tv. den ve İnternetten duyurulmuştur.
,
Böylece ,Dünya tarihi içinde Kuranın ve İslam dininin ,1400 sene sonra nasıl diğer dinlerden daha üstün daha doğru ve diğer dinleri nasıl tamamladığını diğer dinlerin doğrularını gösterirken yanlışlarını ve eksiklerini de gösterdiğini anlıyoruz. Ne yazık ki

Aptal insanlar, yani Yunus emre gibi “Ebdal Medyum” olamayanlar bunu anlayamazlar. Bu yüzden Kuran-ı Kerim diğer semavi din kitaplarından daha yüce bilgiler taşır.

Mele-i Ala denilen yüce Melekler Meclisi, 4 telepatik haberleşme kanalının bulunduğu 4 idari mekanizmadan oluşur. Bu 4 idari mekanizma kanalından 4.sü tepe noktada denetleyici onaylayıcı ya da karar verici mekanizmadır. Diğer üç idari mekanizma (1.-2. ve 3. mekanizma kanalları) kanalı Üst tepe denilen 4.mekanizmaya bağlı çalışır.

Her idari Mekanizmada on iki şer adet Görevli Melek vardır, 4 kanalda toplam 48 adet Melek vardır. 4. idari mekanizma ilahi küp sistemine açılan bir geçiş noktasıdır. Burada hiç bir semavi dinin şerii kuralları, din tabuları, enkizisyon kararları, sorumlulukları orada bulunanları (Melekleri)bağlamaz.

Oradakiler ,Allah tarafından bir ayrıcalıkla bu sorumluluk dan muaf tutulurlar. Çünkü onlar, Rabbani Melekler, İnsanlardan ve Cinlerden fazilet takva yönünden daha üstündürler. Bu yüzden Tanrısal yaratma gücüne fiilen sahiptirler. Mele-i Ala ya ilahi emirler kararlar uygulanmak için “Levha-i Mahfuz” denilen, Evrenler arası ilahi kozmik Beyinden gönderilir.

Üç semavi dinin, önceleri, Allahın ortak =müşterek kararla kabul edilen (Bir =TEK Allah ) olduğunu, bildirdiğini görüyoruz. Son 100 yıl içinde de, üç semavi dinin ortak temellerinde gizli kalan bir (Evrensel gizli hikmet sırları gerçeği) nin var olduğunu ,

hatta kutsal kitaplarda da kayıtlı yazılı belgeli, delilli olduğu halde, Din adamlarınca sırf siyasi sebeplerle bu hususun , görmemezlikten anlama mazlıktan gelindiğini anlıyoruz, keşfediyoruz. Bu keşif, biz insanların niçin yaratıldığımızı açıklayan, neyi çok iyi bilmemiz gerektiğini çok iyi açıklayan bir sonuç dur.

(Kadir-i Mutlak=her şeye gücü yeten ) boyutundan insanlara gönderilen gizli evrensel sırları , sadece Budist ve Konfüçyüs Felsefesini anlayabilen Gurulardan Lamalardan anlıyoruz. Ancak bu uzak doğu filozofları da şerri bilgilerden mahrum kalmışlardır. Üç Semavi din ümmetleri de Evrensel gizli imtihan sırlarını anlamaktan mahrum kalmışlardır.

Kuranı Kerim akıl ve mantıkla bilimle izah edilebilen tek kitaptır. Kuranı Kerimi anlamak için Meleklerin yapabildiği olağan üstü Mucizelere gerek yoktur. Neden derseniz ispatı ortada Beyti Dost sıfatlı Günümüzün Medyum yazarlarından biri, Mevlana sıfatlı Kadri Dost sıfatlı kişilerin yazmış olduğu kitapları akıl. Mantık ve bilim çerçevesinde bir biri ile bağdaştırıp herkesin anlayabileceği hale getirmiştir.

Peygamberimizin 1400 yıl öncede söylediği gibi, artık Gayb Aleminin ve Geleceğimizin gizli sırları sır olmaktan çıkmıştır. Kuranın gizli sırları tamamen açığa çıkmıştır.

Bütün semavi Din kitapları,”Mele-i Ala “ denilen kutsal Ruhani Meclise bağlı 4 kanaldan yazdırılmıştır. Bu 4 kanalın her birinde, kanal yöneticisi olan 12 büyük Melek vardır.
Bu 4 kitap yazdırma kanalının hepsinde toplam 48 adet Melek bulunur. Bu 4 tane kanalın bir tanesi diğer üç kanalın Amiri pozisyonundadır. Yani üst kuruldur. Tüm vahiy ve sezgi-ilham gönderme kararları burada onaylanır, yayımlanır ondan sonra uygulamaya konulur.

Diğer üç kutsal kitap yazdırma kanalını denetleyen üst kurul, 4. kurul, Küp sistemi denilen yeni bir üst boyutun giriş yeri olmaktadır. Bu dördüncü kurula kabul edilen bir Ruhani varlık ilahi ve değişmez hakiki bilgilerle donatılır. Burada hiçbir Dinin Şerii kuralları kimseyi bağlamaz geçerliliğini kaybeder.

Çünkü 4.Kurulda herkes Tamamen Rabbani sıfatlara ve özel güçlere sahip olmuş Ruhani ve Nurani varlık olmuşlardır. Din şeriatının hükümlerine bağlı kalanlar sadece İnsanlar ve Cinlerdir. Rabbani özellik kazanan Meleklerde Din Fıkıh, şeriat hükümleri bağlayıcı değildir. Çünkü onlar eğitilmeye ihtiyaç duymazlar kendileri yetkili eğitmen olmuşlardır. Yani onlar ne Yahudi ne hiristiyan nede Müslüman inancı taşımazlar.

Ama tüm İnsanlar ve Cinler Alemi, Hiristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlık inançlarından 3 kutsal kitaptan (Tevrat, İncil ve Kuran) sorumludurlar. Ruhları nefisleri Şeytani, Ateist, Putperest ve şehvani duygular dan arınabilen kimseler, Melekler arasına katılıp Rabbani özellik kazanabilirler,”Amon” denilen Uzaylı Melek böyle bir varlıktır.

Uzak Doğu ülkelerinde İnsani ahlak ve yaşam Felsefesini inanıp savunanlar, bu 4.ışık evrendeki hakiki bilgileri sezgi ve ilhamları meditasyon yolu ile almaya hak kazanmışlardır. Çünkü ilk meditasyon çalışmalarını onların Guru denilen Medyumları başlatmıştır. Bu yüzden diğer üç semavi din yazarlarından Alimlerin den önce hakiki Rabbani sır bilgilere ulaşmışlardır.

Uzak Doğunun Medyum Guruları (Arif Alimleri) 4. üst kurulun bağlı olduğu Küp sistemine direkt bağlıdırlar. Küp sistemi 3 semavi Dinin Tabuları dışında kalmayı sağlayan bir serbestlik hakkına sahiptir. Küp sistemi de sahip olduğu bilgileri ve yetkileri Levha-i Mahfuz denilen Evrenler arası kozmik Bilgisayar Beyninden almaktadır.

Mele-i Ala , bünyesin deki kararları, Bir Ordu kurumunda olduğu gibi ,hiyerarşik bir emir –komuta zinciri içinde alt kurullara yansıtır.Küp sisteminde hiçbir insanın bilmediği gizli ilahi gerçeklerin sırların özleri konuşulur orada şifrelenmiş çözülmemiş hiçbir şey yoktur.

Şifreli olan çözülmeyen sır kalan şeyler bizim dünya insanlığı içindir. Orası için değildir. 18. ruhsal evrim boyutunda bulunan ve Mele-i Ala denilen yüce Meclisin tepe noktasındaki 12 Melek den oluşan 4. üst yönetim kurulu “Rablar Mekanizması”n dan emir alır.
4.Üst kurul aldığı kararları, 1+2=3 şeklinde yani üç koldan dağıtır. 12 görevli Melek den oluşan 1. kanal mekanizmasına ulaştırır. Böylece 24 Melek irtibata geçmiş olur.

Burada 1. kurulda böylece, 12+12= 24 Meleğin faaliyeti görülmüş olur. Sonra bu 24 Melek , bu kararları , 1. kuruldan ikinci kurula gönderir , gönderirken 2+4=6 yani 6 koldan dağıtırlar.
Böylece ikinci kuruldaki Meleklerle birlikte, irtibata geçen Melek sayısı 24+12=36 olur. Böylece, 3+6=9 koldan, üçüncü kurula bilgi dağıtımı başlar.

Sonra bu üçüncü kuruldaki Meleklerle birlikte 36+12=48 sayısına ulaşılır. 48 Melek , üçüncü kurulda 4+8=12 koldan bilgi dağıtmaya başlarlar.Üçüncü kurulla birlikte irtibata geçen Melek sayısı 48 olur. İşte 324 000 Alemi, 18 parelel Kainatı bu 48 Melek yönetir.
Allahın bildirdiği her şeyi en çok Küp sistemindeki Melekler bilir. Kurana ve Uzak doğu insanlarının inandığı felsefi düşüncelere (Budizm-Hinduizm, Konfüçyüzim, Taoizm, Şintoizm ) bakıldığı zaman ,

bunların temelinde gizlideki esasında Allahın hikmet sırlarının öğretilerine ait bir takım felsefi düşünce teorileri ve Peygamber kehanetleri, Geleceğe ait sırların ip uçları şifrelerinin var olduğunu ve bunları da Medyum yazarların , Guru-Yogilerin çözdüğünü görürsünüz.

Yani Ruhsal evrimin dini doyuma ulaştıran dindarlık boyunu geçip, evrensel gizli hakikatler boyutuna geçildiğini fark edersiniz. Fark edebilenlere ne mutlu onlar Ruhsal evrimlerini tamamlayabilen insanlardır. Gerçek manevi Rehberlerdir.

600 ve 632 yılları arasında Araplar dünyanın en vahşi ve en cahil ilkel toplumlarından biri olduğu için Allah onları ıslah etmek için Hz. Muhammedi ve Yüce Kuranı gönderdi.18 boyutta bunun için İslam dini tasarlandı.

Yücelik kutsallık ve meşruiyet açısından İslam dini diğer dinlerden daha üstün ve yücedir. Ancak Beyti Dost ve Kadri Dost, ve Yüce Mevlana’nın yerinde olan bugünkü Medyum yazarlar, ortaya çıkana kadar, Uzak doğu felsefeleri, üç semavi dinin gizli özünden daha üst daha güvenilir bilgilere sahiptiler.

Fakat bu üç Medyum Yazar (Beyti Dost, Kadri Dost) ve Mevlana ) ortaya çıkıp gizli misyonlarını ortaya koyduktan sonra, İslam dinin hakiki hüviyetine kavuşmuştur. Uzak doğu Felsefelerinin de üzerinde fevkalade, benzersiz bir doğruluğa güvenilirliği kazanmıştır.

İlahi Küp sisteminden ve onun alt kurulu olan Mele-i Aladan yansıyan sezgi ve ilham bilgileri alabilmek için, ilahi ruhsal evrim merdiveninin aşama basamaklarını sıra ile birer birer aşmak ve Küp sistemi boyutuna kadar düşünce aleminde fikir sıçraması yani düşünce miracı yapabilmek gerekir.

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | 8 yorum

CİNLERİN BAŞI ŞEYTAN VE EMELLERİ

YARATILIŞ  

Allah cinleri bizlerin yaşadığı boyuttan farklı bir boyutta yaratmıştır. Yaşatmaktadır. Onların inanmayanlarına şeytan denir. Şeytanlar insanlara çeşitli şekillerde musallat olurlar. Allah onlara bu noktada müsaade vermiştir. Kuran-ı Kerim’de ilgili ayetleri okuduğumuzda bunu rahatlıkla anlayabiliriz.
Şeytanın insanların büyük çoğunluğuna musallatı vesvese iledir. Yani onların bilinçaltlarına vesvese verirler. Allah’ın şeytana verdiği izin de buraya kadardır. Vesveseyi bilinçaltı algılar. Vesvese dine, itikada aykırı kötü ve çirkin düşüncelerdir. Bunlar bilinçdışı tarafından algılandıkları zaman insana sanki kendi düşüncesi gibi gelir. Hâlbuki şeytanın vesveseleridir. Sahibi şeytanlardır. Onun için hangi türde olursa olsun, ne kadar kötü ve çirkin bulunursa bulunsun bu tür düşünceler kişiye ait olmadığı için bir sorumluğu yoktur. Bu sebeple suçluluk psikolojisine de girmeye gerek yoktur. Dini ve itikadi açıdan kötü ve çirkin düşünceler akla geldiği zaman sadece edep gereği ‘subhanallah, estağfirullah’ demek yeterlidir. Bunlar yüzünden kişiye herhangi bir günah söz konusu değildir. Bunların sahibinin şeytanlar olduğunu bilmek ve bunlara aldırmamak en iyi savunma yoludur. Bu vesveseler yüzünden ibadetlerini bırakan insanlar, şeytanların arzularını yerine getirmişlerdir, şeytanlarla mücadelede mağlup olmuşlardır. Onlara yazıklar olsun.
Ayrıca vesvesenin kişideki imanın belirtisi olduğunu da söyleyelim.
Bu yazımızda şeytanların bizzat musallat olma durumunda neler yapacağımıza değineceğiz.
Öncelikle insanlardan bazılarının genellikle merak saikı veya bazı nefsani nedenlerle cinlerle iletişim kurmalarının yanlışlığına değinelim.
Medyum diye bilinen kişiler, genellikle kalp gözlerinin açıldığı ve bu üstün meziyetten ötürü cinlerle iletişim kurdukları için kendi kendilerine bir boş gurur içerisinde bulunurlar. Övünürler. Kendilerini diğer insanlardan üstün görürler. Hâlbuki başları beladadır. Farkında değillerdir. Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım. Diyelim ki çok zeki bir insanla aptal bir insan evlendiler. Aptal insan evliliğine sahip çıktığı zaman aradaki zeka uçurumundan dolayı büyük bir komplekse kapılacaktır. Bu yüzden eşine sahip çıkma adına onu kısıtlamalara ve çeşitli çatışmalara girişecektir. Bunun gibi cinlerle dost olan kişiler de benzer bir cenderenin içerisinde bulunacaklardır. Çünkü cinlerin zeka seviyeleri çok düşüktür ve bu yüzden aşağılık kompleksinin etkisiyle insanlara üstün olma arzuları çok yüksektir. Bu yüzden insan ile cinlerin arkadaş olmaları mümkün değildir. Bunların doğaları gereği her iki kesim de ister Müslüman olsunlar, ister başka dinlerde veya inançlarda ortak bulunsunlar yine de ister istemez çatışacaklardır. Onun için medyumluktan uzak durmak gerekir. Medyumluk durduk yerde insanın başını belaya sokmasıdır. Cinlerin sağdan soldan haber getirmesi bahasına girilecek büyük bir eziyettir. Velev ki cinleri Müslüman olsa bile. Aslında medyumluk cinleri haber toplaması için hüddam edinmektir. Bu yolla elde edilen bilginin özel hayatta gizli olanı araştırma, gıybet, suizan ve iftira türlerine benzemesi açısından haramlığı da ayrı bir konudur. Büyük günahlardandır.
Gelelim hüddam meselesine. Hüddam demek cinleri çeşitli amaçlarla hizmetçi olarak kullanmaktır. Hüddam edinmek isteyenlere önce şunu sorarım. Sen akşam evine gidince eşine de ki: ‘Sen benim hizmetçimsin.’ Bakalım ne diyecek. Elbette bu sözü insanın eşi bile kaldıramaz. Tepki gösterir. Cinlerin gerek Müslümanları gerekse kâfirleri ise bu sözü hiç kaldıramaz ve bu açıdan insanları kınarlar. Şeytanların böyle hüddam isteyen Müslümanlara yapacaklarını öç ve kin duygusuyla seyrederler. Çünkü kibir, gurur, ucub gibi duygular ateşten yaratıldıkları için cinnilerde insanlara göre daha bir üst düzeydedir. İnsanlardan bu tür sözler işitmeleri onları çok kızdırır. Aşağılık kompleksini harekete geçirerek kin ve öç almalarını sağlar.
Allah (c.c.) da bu maksatla yani hüddam edinmek amacıyla surelerini okuyan ve güzel isimlerini çeken kişilerin de böyle bir musibete düşmelerine izin verir. Gerek Allah’ın kitabının okunması gerekse Allahın güzel isimleriyle zikrinin çekilmesi onun rızası dışında böyle bir gaye ile olursa insan durduk yerde başına bela alıyor demektir. Sonuçta bu tür ibadetlerle cinnileri algılayacak manevi terakkiye insan ulaşınca şeytanlar ona çeşitli duyu organları kanalıyla iletişim kurmaya başlayacaktır. Genellikle dokunma duyusu ile işitme duyusu kanallarıyla cinnilerle iletişime geçilir. Cinni şeytanlar bu yollarla eziyet de yapabilirler. Daha doğrusu cinni şeytanların musallatı genellikle bu iki duyu organıyla olur. Bazı insanlar onları madde âleminde duman şeklinde ve belli belirsiz insan görünümünü andırır biçimde de görebilirler.
Cinleri görmek veya onlarla iletişime geçmek demek kalp gözünün açılması demek değildir. Kalp gözü ile kastedilen letaiflerdir. Kalp gözü ancak tarikata intisap edip senelerce şeyhin rabıtasını yaptıktan, verdiği virdi, zikri çektikten sonra Allah’ın bir ihsanı olmak üzere insanın göğsünün çeşitli noktalarında ve iki kaşının arasında bulunan letaiflerinin açılması ile oluşur. Bu sayede nurları görür. Nurlar değişik renktedirler. Kırmızı, sarı, yeşil, beyaz, siyah ve bunların karışımı değişik tonlar. Şeytanlar bu makamda bulunan müride insan biçiminde, özellikle onun aklını başından alacak dişi güzeller biçiminde görünürler. Bu güzeller peri diye edebiyata girmişlerdir. Allah bu makamdaki müridi bu dişi şeytanlarla imtihana tabi tutar. Medyumlar şeytanları bu halleri ile göremezler. Görseler akılları başlarından giderdi. Onlar ancak gözleri açık veya kapalı iken onları sanki bir duman gibi belli belirsiz bir biçimde görürler. Oysa kalp gözü açık bir insan onları aynı insan gibi net ve açık bir surette görür.
Şeytani cinlerin cinsel ilişkide bulunmalarındaki amaç kişinin ruhunu zayıf kılmak, sonra da onu çarpmaktır. Bu da tabii çeşitli organların felç olmaları ile sonuçlanır.Çarpılan kişileri müslüman cin çarpmıştır, nedeni ALLAHın kanunlarına ters düşen itaatsizlik ve müslüman cinlere zarar verici hareketlerde bulununca insana zarar verirler; mesela bir çarpılan arkadaşın hatasını yazıyım alkollü iken ekmeğin üzerine işemiş mehmet kardeşimiz çarpılmıştı, bir diğer bacımız hamur suyunu besmelesiz sepince cinin çocuğunu yakmıştı ve cinde kadını çarpmıştı kafasını düzeltip önüne bakamıyordu ve durmadan baş ağrısı çekiyordu!!! inşallah tedavi ettik ve kurtardılar.Ben sakaleyn arapoğlu hüseyin gülhan şahsıma her şeyi yaşayarak evliya hocamdan ilim öğrenerek hasta tedavi ettim ve videoları var izletebilirim cinlerle asla iş birliği ve yardım alınılmaz cinler yalancı ve hilebazdır her insana inanmayın ALLAH muhafaza namusundan ve haysiyetinden kaybı olan çok tanıdığım insan var. KAFİR cinlrin ise;Tabii asıl amaçları son nefeste insanların imansız gitmelerini sağlamaktır. Bunun için olmadık yalanlara başvururlar. Genellikle hak suretinde yaklaşırlar. Sürekli evlilikten söz ederler. Hâlbuki onlarla evlenmek hem caiz değildir, hem de mümkün ve çok kolaydır. Çünkü bizim onların âlemine gitmemiz metafizik alandan manyetik alana geçmekle gerçekleşir.Genelde görüntü almadan cinsel ilşikiye girerler ve boşalma meydana gelir, bazende uyku sırasında olur ki o zaman da insanın şuuru yerinde değildir. Kalp gözü açılmış kişiye bile şeytanlar bizzat kendileri istedikleri surete girerek görünürler. Yani kalp gözü açılmış kişi bile onların âlemine girememekte, şeytanlar ona yaklaşmaktadırlar. Yani binlerce şeytan o kişi ile bir ve aynı formatta iletişim ve münasebet kurabilirler. Bunu o kişinin ayırt etmesi imkânsızdır. Güya olan eşine sahip çıkması onu denetlemesi de mümkündür ve ayrıca kafir cin ile ilişkiye giren insanlar eşi ile ilişkiye giremezler.. Yani onlarla evli olduğunu sanıp cinsel ilişkiye girenler zinaya düşerler. Manevi yönden git gide zayıflayıp onların oyuncakları olurlar. Allah korusun. Bir de bu şeytanlar senin bu âlemde bizimle kurduğun cinsel münasebet sonucu çocukların oldu  derler ve çocuklarını rüya ve gerçekte görürler. Maksat yine kişiyi bu yolla kendilerine bağlamaktır ve sahiplenmektir. Bu da tıbben, ilmen mümkün olanbüyük bir gerçektir.Neml suresi 40 ile 52 arasında iyi okuyun BELKIZ ismi geçer bu şahıs müslüman babanın cin ile evlenip cinden çocuğunu karısı cine HÜKÜMLE emrederek insan olarak doğurmasını sağlamıştır.Belkız olağan üstü bilgi ve güce sahipti tahtını süleyman peygambere ***HIZIR AS** getirmiştir.
Zina her çeşidiyle insan ruhunda onulmaz yaralar açan ve şeytanların tasallutuna zemin hazırlayan büyük bir günahtır. Zinaya düşen insan nurlardan soyunur. Zina her çeşidiyle insanlarla da cinnilerle de aynı etkiyi yapar. Oysa insan ruhu nurla beslenir. Nur olmayınca zayıflar. Bedenle ruhun münasebeti azalır. Bu yüzden şeytanların insanları çarpmaları, yani çeşitli organlarda felç halinin yaşanması mümkün olur. Onun için şeytanların tüm derdi evlileri boşandırmak, bekârları da evlendirmemektir. Bu sayede toplumda zinayı çoğaltmaktır. Zina yapan insanda nur kalkınca üzerine zulumat yağar. Zulumat ruha zehir gibi etki eder, onu zayıflatıp dermansız bırakır. Ayrıca zina yapan insanların son nefeste imansız gitmeleri daha büyük bir olasılıkladır.
Unutmayın ki bu din başlangıçta yani Mekke döneminde insanlardan sadece zina yapmamak ve putlara tapmamak üzere söz istiyordu. İnsanlar da putlar yolu ile gelen sosyal ayrıcalıklarından kopamadıkları ve azgınlaşan nefislerinin zina istekleri yüzünden bu dine girmek istemiyorlardı. Bu aşağı yukarı on yıl kadar sürdü. Sonra İslam’ın diğer şartları ayetlerle bildirildi.
Böyle açıkta cinni şeytanların musallatına genellikle zikir erbabı karşılaşır. Bunun nedeni zikirle nefisleri incelir ve terakki kaydeder. Gönül gözleri açılmaz ama nefisleri saydamlaştığı için cinnilerle çeşitli duyu organları vasıtasıyla iletişime girebilirler. Aşağı yukarı on beş yıldır bu tür insanlarla iç içe olduğum için bu konuda epey tecrübeye sahibim. Ayrıca bu yazının masa başı yazısı olmadığını, yazarının da cinni şeytanların tasallutunda fazlasıyla nasiplendiğini de belirteyim.
Kendi başına zikir çeken bir kardeşimiz bu cinnilerle günün birinde tanışmış. Tabii ona büyük bir kutup olduğunu söylemişler. Zavallıyı kandırmışlar. Cinniler de kendilerini evliya veya peygamber ruhu diye tanıştırırlar böyle zavallılara. Senaryo pek değişmez, genellikle böyledir. Bazen canları sıkılınca onlarla eğlenirler. İşte böyle bir durumda ona demişler ki: ‘Sen şu tarihte öleceksin, ona göre hazırlığını yap.’ Tabii bizim kardeşimiz de öleceğini bilen bir veli edasıyla arkadaşlarıyla dostlarıyla, ailesiyle vedalaşmış, ama ölmeyince durum meydana çıkmış. Acınacak duruma düşmüş. Onun için her zaman derim: Kardeşlerim, her şeyi uzmanına danışırsınız da neden bu zikir hususunda ve bu yolla gelen hallerde bir mürşid-i kâmile danışmazsınız. Mürşid-i kâmiller şeytanları insanlardan daha iyi tanırlar, onların hilelerini hemen bilip sofiyi vesvese diye uyarırlar, o hale değer vermemesini öğütlerler. Zikir yoluna mürşidi kâmilsiz çıkanlar şeytanların oyuncağı olabilirler. Onlardan kurtulmaları mümkün değildir.ALİM insan muhakkak konturol altında yetiştirdiği öğrencisini şeytani his ve saldırılardan koruyarak ve temkinli hissiyat ile isteğin ne olduğunu telkin ederek ledun ilmine hazırlar,,, şöyle düşünelim dağdan inen bin adet koyunun birden coştuğunu düşünün sonuçta ne olursa olsun onların sukunetini ve bir araya gelmesini muhakkak bir ÇOBAN sağlayacaktır, zararın neresinde ise o noktada olaya müdahele yapılacaktır.
Zikir Allah rızası dışında bir gaye ile çekilirse mutlaka şeytanları başa toplayacaktır, o insanı baş edemeyeceği bir fitneye düşürecektir. Bir uzman olarak mürşidi kâmile ihtiyaç duyulduğu gibi asıl bu şeytanlardan kurtulmak için de böyle bir mürşidi kâmilin rabıtasına ihtiyaç vardır. Özellikle telebbüsü rabıta yatarken cinni şeytanların saldırılarında paratoner gibi işlev görmektedir. Rabıta demek, nur kaynağı şeyhten yararlanmaktır. Ruhu nur olan şeyhin ruhuna bağlanmaktır. Onun için böyle cinni şeytanların tasallutuna maruz kalan insanların din simsarlarının eline düşmeden silsilesi sağlam gerçek bir şeyh aramaları, bağlanmaları gerekir. Gerek zikir, gerekse rabıta şeytanlara büyük eziyetler verir.Eğer bir hakiki bir ilim sahibi ile karşılaşamıyor ve bilgi alamıyorsa kuran meali ve tefsirine müracat ile sonuca varmalıdır.Kuran tefsirini iyi bilmeyen ledun ilmine girişim yapmasın.
Din simsarlarının amacı para kazanmak veya böyle zor durumda bulunan yani şeytanların çeşitli tasallutlarına maruz kalmış insanlardan eğer kadınlarsa cinsel açıdan yararlanmaktır. Bu tür insanlara hiçbir şekilde kanmamak ve bunlardan uzak durmak gerekir. Onlardan gelen geçici iyileşmeler ancak şeytanlarla yaptıkları danışıklı dövüştür. Kimse bunların elinden şifaya kavuşamaz.
Peki böyle cinni şeytanların tasallutuna maruz kalan insanların bilmesi ve yapması gereken şeyler nelerdir?
Böyle kişiler öncelikle şunu bilmelidirler ki, bu şeytanları sihirli sözlerle, muskalarla, zikirlerle, dualarla tamamen uzaklaştırmak veya yakıp kül etmek mümkün değildir. Bu büyük bir cihattır. Peygamberimiz s.a.s. nefis ve şeytanla yapılan savaşa büyük cihat demiştir. Savaştan kaçarak kimse zafer elde edemez. Şunu bilin ki onlar musallat olma ile her ne kadar sizlere eziyetler etse de bir mümin okuduğu surelerle, çektiği zikirlerle onlara daha büyük eziyetler verir. Hele bu mümin bir de ehl-i tarik olup da günün büyük kısmını da telebbüsü rabıta ile geçiriyorsa cinni şeytanlara çok büyük zararları dokunuyordur. Onların adeta dermanlarını kesiyordur. Çünkü bu ibadetler adeta nur kaynaklarıdır. İnsanlar nasıl ateşten zarar görürlerse cinni şeytanlar da nurlardan olumsuz etkilenirler. O kişiye tasalluta devam etmelerinin tek nedeni yenilgiyi kabul etmek istememeleri ve inatçılıklarıdır.
Şeytanlar ateşten yaratıldıkları için şeffaftırlar. İnsan bedenine girebilirler. Allah onlara böyle bir izin vermese de insanlara eziyet için bunu yaparlar. Allah onlara sadece vesvese verme iznini vermiştir. İnsanların bedenine veya çeşitli organlarına verdikleri çeşitli eziyetlerle telafisi mümkün olmayan kul haklarına girerler. Bu eziyetler eşek misali o kişinin günahlarını yükleyecek bir nimete dönüşürler. Yani bu dünyada onların bu türde musallatı ile çekilen sıkıntılar ahrette büyük birer nimet olacaktır inşallah.
Şeytanların verdiği kaygı uyandıran sözlerine hiçbir şekilde aldırmayın. Tehditleri hep boştur. Kulak asmaya bile değmez. Tıpkı uzaktan havlayan köpekler gibidirler. Onlara verilecek en güzel cevap ‘Hasbünallahu ve Nimel-Vekil’ demektir. Onların boğaz kaslarını sıkmaları kişileri genellikle kaygılandırır ve cinni şeytanların kendilerini öldürebileceği yanılsamasını verirler. Hâlbuki bir cinni şeytanın hatta onların en güçlüleri olan ifritlerin bile bir insanı öldürmeye güçleri yetmez. Hepsi birleşse de bunu yapamazlar. Onları ve bizleri de yaratan Allah (c.c.) onların her halinden ve yapacaklarından ezeli bilgisi ile haberi olduğu için onları o güçte yaratmamıştır. Bir insanı öldürmeye güçleri hiçbir zaman ve hiçbir şekilde yetmez. Bazı organlarda sadece kullandıkları bazı tekniklerle yani kasları özel bir yöntemle sıkarak sanki büyük bir ağırlığa sahipmiş ve güçlüymüş intibaı bırakırlar. Gerçekte böyle maddi bir ağırlıkları yoktur.Bedene giren cinler ne kadar çok vücutta kalırlarsa o kadar tesirli olurlar, ateşin bünyesinde bulunan bütün zehirleri vücuda kusarak içerde sanki bir mumya gibi kendi bedenlerini kuvvetlendirirler, içerde ne kadar kuvvetlenirse o kadar rahat hareket eder ve bütün bu baskıları bedene bıraktıkları zehir ile gerçekleştirirler……..
Peki onların bedene, organlara verdikleri sıkıntı ile cinsel tacizleri ve eylemlerinin önüne nasıl geçilebilir?
Demin de dediğim gibi sihirli formüller arayanlar aradıklarını hiçbir zaman bulamazlar. Çünkü böyle bir şey yoktur. Onlarla bir ömür boyu hatta son nefeste bile çarpışmayı daima göz önünde bulundurmak lazımdır. Bu dünyanın kanunu, insanın da kaderidir. Büyük cihattır. Onlardan gelen sıkıntıları azaltacak bazı teknikler vardır. Örneğin mutlaka abdestli taşımak kaydı ile küçük bir Kuran-ı Kerimi göğüs üzerinde cepte taşımak bu durumdaki insanları rahatlatmaya yeterlidir. Ayet el Kürsi gibi onlara zarar veren bir ayet, Nas ve Felak sureleri fotokopi yolu ile istenildiği kadar çoğaltılarak abdestli olarak üzerimizde taşınabilir. Genellikle şeyhler ve iyi niyetli hocalar dua, salavat kısmı fazla ama ayet kısmı onlara nazaran az olan muskalar, yazılar hazırlarlar ki kişiler abdestsiz de bunları üzerinde taşısınlar diye. Bunları da fotokopi ile yarar derecesini görünceye kadar çoğaltılıp üzerimizde taşıyabileceğimiz gibi yatarken de kullanabiliriz. Bütün bunları okuma ve üzerine de üflemek onların güçlerini daha da artırır. Tabii bunlar geçici ve rahatlatıcı tekniklerdir. Cinni şeytanlardan tamamen kurtulma yolları değildir. Olamaz da.
Asıl mücadele cephesi kişinin ruhunu güçlendirmesidir. Bunun için öncelikle kişinin bütün günahlara tövbe etmesi gerekir. Günahlar nuru yok ederler, nurun düşmanıdırlar. Ruh nurla güçlenir. Nur da namaz kılma, zikir çekme, sure, ayet tilaveti ile güçlenir. Ruhu güçlendiren bu mücadelede asıl silah ise rabıtadır. Rabıtalar içerisinde de bu mücadelede en yararlısı telebbüsü rabıtadır. Telebbüsü rabıta şeyhin suretine girme, kendini ortadan kaldırıp şeyhi ikame etmedir. Ruh telebbüsü rabıta ile kendisine musallat olan şeytana adeta nur kesilir. Nur şeytanları yakar, onlara acı verir. Şeyhin ruhu telebbüsü rabıta kuran sofinin ruhunu sarmalar bu sayede nura kavuşur. Şeytanlar da bundan büyük zararlar görürler. Zamanla telebbüsü rabıta meleke haline geldiğinde ruh fenafişşeyh makamına ulaşır. Artık şeytanlar bu insandan kendilerine bir hayır gelmeyeceğini anlarlar, kendilerine verdiği zararlardan bıkarlar, o kişilerden uzaklaşırlar. Bu seneleri alabilir. Ama bu savaştan mümin mutlaka galip gelir. Çünkü fenafişşeyh makamından sonra fenafillah makamı gelir. Bu velilik makamıdır. Nefsin fenaya erip şeytanın nefsi dünya ve haramlarla kandırmada aciz olduğu bir makamdır. O kişinin bedenine yaklaşan şeytan ruhun nuru arttığı için eziyet etmekten ziyade kendisi büyük eziyetlere uğrar. Yani veliler de zaman zaman onlardan çeşitli eziyetler görebilirler, ama şeytanların onlardan gördükleri eziyetler kat kat daha büyüktür. Dediğim gibi cinni şeytanlarla insanların mücadeleleri her zaman ve her makamda söz konusudur. Bundan tam anlamıyla kurtulmak mümkün değildir. Allah dostları cinni şeytanlarla savaşmadan ve onlara galip gelmeden bu makama ulaşamazlar.
Cinni şeytanların tasallutuna uğrayan kişi bilmeli ki bu durum sadece onun başında değildir. Allah dağına göre kar verir. İnsanı kaldıramayacağı şeyle imtihan etmez. Ümidini hiçbir zaman kaybetmemelidir. Şeytanların amaçladıkları şey mümini ümitsiz bırakmaktır. Oysa imanın temeli ümide dayalıdır. Kuran-ı Kerim’de Allah’ın rahmetinden ümidini kesenlerin ancak kâfirler olduğu belirtilmektedir (Yusuf Suresi, ayet 87). Şeytana Allah musallat olma konusunda izin vermiştir. Son nefese kadar da bu izin geçerlidir. Hatta son nefeste imanı çalmak için müminin içerisinde bulunduğu kaygı, korku, maddi sıkıntılarından yararlanarak onu kandırmaya, bir hayal uğruna imanını çalmaya çalışacaktır. Böyle sıkıntılarla karşı karşıya bulunan müminler tövbe-i nasuh ederek her türlü haramdan sakınarak ve ibadet hayatını zenginleştirerek şeytanla mücadele yoluna gitmeli, mümkünse gerçek bir şeyhe intisap edip vird almalı ve rabıtaya önem vermelidir. Zira vird ve rabıta şeytanla mücadelede en etkili silahlardır.Eğer hak yolunda devam edip bir rabita uyguluyorsa ALLAH rızası için sadece rabbimizin nurundan feyizlenip ona yaklaşmayı düşünerek zikir içerisinde olalım,,, yok ben güçlenecem emrime yetkililer alıp çok büyük yere geleceğim veya değişik ruhani elde edip erişilmez olacağım düşüncesine kapılıp zikirleri haddinden fazla yapıp daha sonra sıkıntıya kapılır isek cin ve şeytan musallatına maruz kalmamız yüzde yüzdür.
Şeytanlar kendi isimlerini veremezler. Verirlerse bu onların sonu olur. Zira böyle bir isim gerçek şeyhe verilirse o şeytan yakılabilir, yani gerçek manada yakılma ancak bu yolla mümkündür. Şeytanların kendi isimlerini verme konusunda ağızları sıkıdır. Ama kendi isimlerini vermek için de içlerinde karşı konulmaz bir güdü duyarlar. Çünkü bu kendi varlıklarını size kabul ettirme anlamına gelir. Bundan sonsuz bir doyum alırlar. Bu yüzden konuşma ve sohbet sırasında ağızlarından isimlerini kaçırabilirler. Ama şeytanları yakma ile onlarla baş edemeyiz. Çünkü onların akrabaları ve dava arkadaşları arkasından sökün ederler. Ama yine de elimize geçirdiğimiz şeytanların isimlerini derhal hiçbir korku ve kaygı duymadan şeyhe bildirip bu konuda tavizsiz olmalıyız. Bunun bir büyük cihat olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle şeytan bizim apaçık düşmanımızdır (bk. Yasin suresi, ayet 60; Bakara suresi, ayet 208; Fatır suresi, ayet 6; Zuhruf suresi, ayet 62 vs.).
Şeytan musallatından kurtulmada ve savaşında işin en zor yanı silsilesi sağlam gerçek bir şeyhi bulmaktır. Çünkü memleketimizde gerçek şeyhten daha çok sahtecileri de mevcuttur. Hele hele kendileri de cinlenip bu yolda umutsuz bir vaka durumuna düşmüş nice şeyh vardır. Sahte para ile gerçeğini ayırmada titiz olan insan, niyetlendikten sonra gerçek Allah dostunu bulabilir ve intisap da edebilir. Allah bu durumda bulunan kardeşlerimize yardım etsin. Amin.    

KARDEŞLERİM ŞUNA DİKKAT EDİN;

Tarihte ve Kuranı Kerimde okuduğumuz mevzularda resulullah efendimiz ile diğer peygamberler bile şeytanın saldırısına maruz kalmıştır eyup as bizzat gelip şeytan asıl görüntüsünü vererek demiştirki;** seni seven rabbin nasıl olurda sana dert çektirir** bakın insanı hep zayıf noktadan vuruyor onun için çok temkinli olmamız lazım.Eyup peygamber bu canı verende o alanda o diye iblisi taşlamıyaydı belkide imansız gidecekti.Burda şu nukteği kalbinize ve beyninize çivi ile kazımak istedim bir peygambere dahi yaklaşıp saldıran şeytan bizleri hayli hayli istila etmek için hilelerini ve çalımlarını bize aksettirecektir.

İNSANDAN ÖNCE YARATILMIŞ: CİN TOPLUMU

Kur’an’da ”Cinler”
Allah’ın Elçisi: ”Cinler”i Açıklıyor!

İnsanoğlunun atası Adem yaratılmadan çok önce cinler yaratılmıştı. CinlerDünya’dan önce Mars gibi başka gezegenlerde muhtemelen yaşamlarını sürdürdüler. Bu gezegenlerde yaşayan ”cin toplumları”, insan toplumları gibi kendilerine gelen elçilerin İslam‘a çağrılarını kabul etmeyip, elçilerini öldürmek istediklerinden dolayı, yaşadıkları gezegenle birlikte helaka uğramışlardır.

Allah, insanlar gibi cinleri de takva ve fucura yönelme potansiyelleriyle yaratmıştır. Bir süreAllah‘a köle olarak yaşayan cinler, daha sonra sapmışlardır. Cin toplumlarına da içlerinden elçiler gönderildi ve uyarıldılar. Ancak uyarılardan yüz çeviren, yaşadıkları gezegeni ifsad eden ve kan döken cin toplumları, sünnetullah gereği helak edildiler. Cinlerin boyut ve hızları dikkate alındığında helaklarını, “zalim cin toplumu”nun yok oluşuyla beraber yaşadıkları gezegenin yaşanmaz hale geldiği şeklinde anlayabiliriz. İslam’a çağıran elçilere icabet edenlerin ise kurtuluşa ererek; başka bir gezegende; en son Dünya‘da yaşamaya devam ettikleri bir gerçektir. Bu helakların sayısınıAllah bilir. Ancak şu da bir gerçektir ki; Adem daha yaratılmadan önce dünyanın sorumlu sakinleri elbette cinlerdi.

 

Cini andıran bir görüntü.

İblis, Allah’tan en çok korkan ve O’na itaatte en önde bulunan “cin toplumu“nun öncülerinden birisiydi. Allah onu, kendisine olan bu “samimi itaati ve ibadeti” sebebiyle yükseltti ve başmelekler boyutuna çıkardı. O artık meleklerle beraber Allah‘ı zikreden“nefis sahibi bir melek“ti ve ismi de Azaz-El’di. Yani “El”in(Allah’ın) azizişereflisi,değerlisi. Dünya’da yaşayan “cin toplumu”nun uyarıcı elçilik görevini ve liderliğini de üstlenen Azaz-El, zaman zaman Dünya’ya gelip müslüman cinlerle beraber, kafir cinlere karşı savaşmış ve büyük yararlıklar göstermiştir. Bu durum, Adem yaratılıncaya kadar böyle devam etmiştir.

İlk önce Adem’in kendisine bağlı olacağını sanan Azaz-El, daha sonra “meleklerle beraberAdem’e saygı“ya çağrılacağını anlayınca; kalbinde sakladığı kibrini açığa vurmuştur. Azaz-El, Sonsuz Yüce Allah’ın kendisine verdiği “yükselme nimeti“nin şımarıklığı ve sapkın cinlerle mücadeledeki başarılarının sarhoşluğuyla; günbegün kendisini, diğer meleklerden de üstün görmeye başlamıştır. Daha sonra bu saklı kibrini, Sonsuz Yüce Allah ortaya çıkarmış ve kovmuştur. Böylece “melek boyutu“ndan düşürülmüş, Azaz-El iken İblis;ümitsiz, değersiz bir cin-şeytan olmuştur. Adem‘in cennette denenmesinde de kendisine rol verilen İblisAdem‘i de cennetten kovdurmuş ve yeryüzünde Adem ve oğularının, yeminli-intikamcı bir düşmanı olmuştur:

Biz meleklere dediğimiz zaman: ”Adem’e secde edin!” (Melekler), İblis müstesna, secde ettiler. O, cinlerdendi.Böylece Rabb’inin emrinden dışarı çıktı. ”Beni bırakıp, onu ve soyunu mu veliler edineceksiniz? Onlar(şeytanlar), sizin düşmanlarınızdır. Zalimler için ne kötü bir bedel!”

[KEHF(18)/50]

Biz meleklere, ”Adem’e secde edin!” dediğimiz zaman; İblis müstesna, secde ettiler. (İblis), diretti, büyüklenmek istedi ve kafirlerden oldu.
Biz söyledik ki: “Ey Adem, sen ve eşin cennette oturun. Siz ikiniz dilediğiniz yerden bol bol yiyin, şu ağaca yaklaşmayın. (Şayet yaklaşırsanız) zalimlerden olursunuz.”
Şeytan(İblis), oradan o ikisini kaydırdı. Böylece içinde bulundukları o (cennetten), ikisini çıkardı. Biz de dedik ki: ”Bazınız bazınıza düşman olarak (Arz’a) inin. Arz, sizin için karar yeridir ve bir vakte kadar da geçim vardır.”

[BAKARA(2)/34-36]

Muhakkak Biz, sizi yarattık, sonra size şekil verdik. Sonra meleklere: “Adem’e secde edin!” dedik. İblis müstesna secde ettiler. (İblis), secde edenlerden olmadı.
(Allah) dedi ki: “Sana emrettiğim zaman, senin secde etmene mani olan nedir? (İblis) dedi ki: ”Ben ondan hayırlıyım; (çünkü) onu çamurdan, beni ateşten yarattın.”
(Allah) dedi ki: ”Öyleyse oradan in! Burada senin büyüklenmen olmaz! Çık! Muhakkak sen, aşağılık olanlardansın.”
(İblis) dedi ki: “Bana kalkış gününe kadar süre ver.”
(Allah) dedi ki: ”Şüphesiz sen, süre verilenlerdensin.”
(İblis) dedi ki: “Sen’in, beni azdırman sebebiyle, Sen’in doğru yolunda onları (saptırmak için) elbette oturacağım.”
“Sonra da onların(insanların) önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından elbette geleceğim ve Sen onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.”
(Allah) dedi ki: ”Sen oradan kınanmış ve kovulmuş olarak çık! Onlardan (insanlardan) her kim sana tabi olursa, elbette sizin hepinizi, cehenneme dolduracağım.”

[ARAF(7)/11-18]

Allah‘ın şerefli bir kölesiyken; büyüklenerek, kovulmuş şeytan olan İblis“cin toplumu“nun önderlerinden bazılarının da ayaklarını kaydırarak; kendisiyle birlikte onları da şeytanlaştırdı. Böylece Dünya‘da ilk “şeytani çekirdek kadro” oluştu. Önceden Müşrik ve Müslüman olarak ayrışan cin toplumu; daha sonra MüslümanlarMüşrikler ve Şeytanlar olarak üç millete(topluma) ayrılmış oldular. İblis‘in başını çektiği cin-şeytanlar; bir taraftan kendi aralarında hiçbir ahlaki sınır tanımayan ilişkilerle çoğaldılar. Diğer taraftan İblis, cinlerden birçoklarını saptırıp kendisine köle edindiği kimselerle“şeytan milleti“ni çoğalttı ve insanların peşlerine düştü. Tarih boyunca da insanlardan İblis’e köleler devşirdiler. Bu yolla devşirdikleri “insan şeytanları“yla yeryüzünde giderek güçlendiler.

Hanok’un Kitabı’nın Kumran mağaralarında bulunan Aramca aslında; İblis‘in, “düşmüş melekler” olarak yutturmaya çalıştığı cinlerden 19 yardımcısı, isimleriyle sayılmaktadır. Ayrıca cinlerden olup, İblis’i, Allah’a tercih eden bu sapkınların, insan kızlarıyla birleşerek “devler“i; yani “Ye’cuc-Me’cuc”u oluşturduğu ifade edilmektedir:

“..Bütün bunlar(19 İblis’e tabi cin), seçtikleri arasında kendilerine eş seçtiler, onların yanına gitmeye başladılar ve onlarla kendilerini kirlettiler. Onlara büyücülük ve sihirbazlık öğretmek için …onlardan hamile kalıp ‘devler‘i doğurdular.”

Nitekim Kur’an, bu konuya şöyle ışık tutmaktadır:

O gün (Allah) onların hepsini toplar: ”Ey cin topluluğu, siz insanlardan kendinizi çoğaltmak istediniz.” (Bunun üzerine) onların(cinlerin), insanlardan dostları olan kimse dedi ki: “Rabb’imiz, bazımız, bazımızdan yararlanıp, bizim için takdir ettiğin süreye ulaştık.” (Allah) dedi ki: “Allah’ın dilediklerinin dışında, onların barınağı ateştir ve orada kalıcıdırlar. Muhakak senin Rabb’in Hakim’dir, Alim’dir.”

[ENAM(6)/128]

Bu mesele, bilindiği gibi Tevrat’da da, saptırılmış bir ifadeyle; “Tanrı oğulları, insan kızlarıyla evlendi, Nefilimler(Devler) ortaya çıktı” şeklinde ifade edilmiştir. Buradaki Tanrı oğulları; bir İblis yalanıdır. Tevrat‘ta geçen“Tanrı oğulları”İblis kovulduğunda onunla beraber şeytanlaşan yukarıda söz ettiğimiz cinlerdir.

Bu temel tespitleri yaptıktan sonra; “cinlerin toplumsal yaşamları“nı ve ”karakteristik özellikleri”ni gözden geçirebiliriz. Tabii ki cinlerin sapkın kardeşleri cin-şeytanların, “toplumsal yaşamları”nı ve “karakteristik özellikleri“ni ayrı bir araştırma konusu yapacağız.

İnsan nesli, yeryüzünde yaşama başladığında, kendisinden daha önce yaratılmış, insan gibi sorumlu ve nefis sahibi cinlerde yanı başlarında bulunmaktaydı. Aynı “dünya uzayı”nı paylaşan bu iki “cin ve insan toplumu”nun yaratılış gayesi aynıdır. Nitekim Kur’an da Sonsuz Yüce Allah şöyle buyurur:

”Ben, insanları ve cinleri, ancak Bana köle olsunlar diye yarattım.”

[ZARİYAT(51)/56]

Biz bu yazımızda, Kur’an ve hadis kaynakları ışığında, cin toplumu üzerinde duracağız. Bilim ve teknoloji; matematik, fizik, astrofizik, mühendislik, kimya, tıp v.s. alanlarındaki gelişmelerle birlikte; evrenin yaratılışı, madde-antimadde yapısı ve özellikleri, boyut kavramı, zaman, hız, insanın yapısı gibi temel konuların daha iyi anlaşılması nedeniyle“cinler”in, yaratılışı-yaşayışı ve özelliklerini daha iyi kavramamız mümkün olmuştur.

KUR’AN’DA “CİN” VE KELİME ANLAMI

Kelime olarak “cin“, “cnn” kökünden türemiştir. “Cenne” fiilinin anlamı; bir şeyin duyu organlarından saklı kalması, gizlemek, saklamaktır. Bu kökten türemiş kelimelerden birkaçı şunlardır;

“Cinne”; cin demektir. Topluluk ismidir.
“….İblis müstesna, secde ettiler. O, cinniler(cinler)dendi…” [KEHF(18)/50]

“Cinnet”; delilik, çılgınlık, cinler.
“Yoksa onda bir cinnet(delilik) mi var diyorlar…” [MÜMİNUN(23)/70]
“….Elbette cehennemi, tamamen cinnet(cinler)den ve insanlardan dolduracağım.” [HUD (11)/119]

“Canne”; cinler, bir tür yılan.
“(Musa), onun cannu(yılan) gibi hareket ettiğini gördü.” [NEML(27)/10]
“Canne(cinleri), dumansız, karışık ateşten yarattı.” [RAHMAN(55)/15]

Elmalı Hamdi Yazır, tefsirinde, “Cânn” kelimesiyle ilgili şu ifadeleri kullanır: “Nûn“un şeddelenmesiyle “cin” demektir.“cin”, cins ismi; “cânn” da, sıfat ismidir.

Cenne; karanlığın basmasıyla çevremizdekilerin görünmez olması, örtü.
“Vaktaki gece (İbrahim’i) cenne(örtünce), bir yıldız gördü…” [ENAM(6)/76]

Cenin; Anne rahmi içinde gelişip büyüyen çocuk. Doğumdan önceki bu insan yavrusuna, cenin adı verilir.
“..Annelerinizin karınlarında ecinnetun(ceninler) iken..” [NECM(53)/32]

Mecnun; deli, cinli demektir.
“Sen, Rabb’inin nimetiyle mecnun değilsin.” [KALEM(68)/2]

Cunnete; kalkan, siper.
“Onlar, yeminlerini cunneten(kalkan-siper) edindiler…..”[MÜNAFİKUN(63)/2]

Cennete; Ağaçlı yer, bahçe.
“… sen, cennete(bahçe)ye girdiğin zaman….” [KEHF(18)/39]

“Cnn” kökünün, Kur’an’daki tüm türevlerine bakarsak; “örtülü, saklı, gizlenen, gizli bir saik-illet” ortak anlam etrafında yoğunlaştığını görürüz.

Kur’an’da geçen “cinler“, insanlar gibi sorumlu; ahirette amellerinden hesaba çekilecek olan akıl ve nefis sahibi; yiyip içen, evlenen, çoğalan; kendi istekleri dışında gözlerimizle göremediğimiz farklı boyutta; daha doğrusu bir üst boyutta yaratılmış ve dünya yaşama alanını ortak paylaştığımız ”varlıklar”dır. Cinler, sizi görürler, siz onları göremezsiniz. Bu da ancak bir üst boyutta bulunabilmelerinden kaynaklanmaktadır. Bir üst boyut varlık, alt boyuttan saklıdır, ancak istediğinde alt boyut formuna girebilir:

Ey Ademoğulları, Şeytan, anne ve babanızın elbiselerini onlardan soyup, edep yerlerini göstererek, cennetten çıkardığı gibi, sizi de ’fitne’ye düşürmesin. Muhakkak o ve kabilesi(cin-şeytanlar), sizin onları göremediğiniz bir yerden(boyuttan) sizi görüyor. Muhakkak Biz, şeytanları, iman etmeyenler için dostlar kıldık.

[ARAF(7)/27]

CİNLERİN ÖZELLİKLERİ

Cinlerin Yaratılışı

Akıl ve nefis sahibi olarak insanlar gibi ”Allah’a kul olsunlar” diye yaratılmış olan bu varlıklar, insanlardan elbette farklıdırlar. İşte İblis’in fitneye düştüğü bu farklılık argümanı:

“(İblis) dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’”

[SAD(38)/76]

“Cann’ı(cinleri) de, önceden semum(kavurucu) ateşten yaratmıştık.”

[HİCR(15)/27]

“Semme”nin; iğne, burun ve kulak deliği gibi anlamları vardır. “Semum“; zehir, zehir etkisini yapan “sıcak rüzgar“dır.
Tefsirlerde “semum” için şu bilgiler verilir: “Semum” kelimesi, öldürücü sam yeli; gece ve gündüz esen “sıcak yel“;“nüfuz edici” veyahut “zehirleyici” anlamlarına gelir.

“(Allah), Cann’ı(cinleri), maric(dumansız-karışık) ateşten yarattı.”

[RAHMAN(55)/15]

“Merece” kökünün anlamı; salıvermek, karıştırmaktır. “Maric”; dumansız ateş. Tefsirlerde “maric”; dumansız ateş için şu bilgiler verilir: Halis ateş ya da dumansız sâfi alev; karışık dumanlı bir ateş; her şeye nüfuz edebilen ve karışan mânâsında ateş; karıştırıcı; çalkalanıp duran ızdıraplı ve çoşkun bir halde bulunan saf bir ateş veya elektrik halinde olduğu gibi her şeye karışabilen bir ateş, veyahut eşyayı birbirine karıştırmak özelliği taşıyan bir ateş.

“Semum”(kavurucu, maddeye nufuz eden) ateş ve “maric”; dumansız ateş tanımlamaları, cinlerin; ışın, ışık veya birelektrik(elektron akımı) gibi hareket edebilen, manyetik etkileri de olan varlıklar olduğu çağrışımını yapmaktadır. Bu durum, cinlere, farklı bir boyut ve ışık hızına yakın bir hız yeteneği kazandırmış gözüküyor.

İblis‘in büyüklenmesine sebep olan da böyle bir kökten gelip, ”melek boyutu“na yükselmesi değil midir? Yaratılışları farklı olsa da cinler, aynı insanlara benzer şekilde bedenlere; kalp, göz, kulak gibi organlara; nefse ve akla sahiptirler. Nitekim insanlar ve cinler bu melekelere sahip oldukları halde; şayet “Hak”kı; “Gerçeği” görmüyorlarsa; Kur’an şöyle der:

“…Onların(cinlerin ve insanların) kalpleri vardır onunla anlamazlar, onların gözleri vardır onunla göremezler, onların kulakları vardır onunla duyamazlar… “

[ARAF(7)/179]

Cinlerin: Formları ve Boyut Farkı

Sonsuz Boyutlu Allah’ın, tüm yarattığı varlıklar, elbette sonlu boyutludur. Tüm varlıklar ve melekler arasında birboyut hiyerarşisi vardır. Sonsuz Yüce Rabb’imiz, cinleri, insanları, yarattığı her varlığı, kendi boyutuna mahkum etmiş ve belli yasalara bağlamıştır.

Muhakkak o ve kabilesi(cinler), sizin onları göremediğiniz bir yerden(boyuttan) sizi görüyor. Muhakkak Biz, şeytanları, iman etmeyenler için dostlar kıldık.

[ARAF(7)/27]

Yaşadığımız bu gezegende; cinler ve cin-şeytanlarla birlikte yaşıyoruz. İnsanoğlu, 3 boyutlu; zaman boyutuyla 4 boyutlu iken, cinler, bir üst boyutludur. Üst boyuttakiler, kendilerinden alt boyutta olanları görür ve alt boyut formuna geçebilirler. Ancak alt boyuttakiler, üst boyuttakileri göremezler ve üst boyuta kesinlikle geçemezler. Sonsuz Boyutlu olan Allah, her şeyi, bir şeymiş gibi görür ve kuşatır, ancak O’nu, yaratılmış hiç bir varlık, ne görebilir ne de kuşatabilir.

Yaratılmış hiçbir varlık, ne kendisine ne de kendisinden alt boyuttaki bir varlığa boyut atlatamaz, ancak Allah‘ın dilemesi ve emri müstesna. Boyut atlamanın veya düşmenin ne demek olduğunu en iyi cin-İblis bilir. Allah‘a olan köleliği ile“Başmelekler boyutu“na çıkarılmışken, itaatsizliği ile tekrar “cin boyutu”na düşürülmüştür. “Melekler”in de, gerektiğinde alt boyut varlıklarından birinin formuna girdiklerini Kur’an‘dan bilmekteyiz:

“…O’na(Meryem’e), Ruhumuz’u(Cebrail’i) gönderdik, (Cebrail), düzgün bir beşer olarak göründü.”

[MERYEM(19)/17]

Melekler, ancak Allah‘ın emri ile hareket ederler. Meleklerin, önce İbrahim‘e, sonra da Lut‘a “insan formu”nda gittiklerini biliyoruz.

 

ABD Denver’da amatör bir kamerayla çekilen görüntü: muhtemelen bir cin.

Cin-şeytanlar da, bu yeteneklerini kullanarak, bizim görebileceğimiz formlara bürünebilirler. Biz onları göremediğimiz için de kendilerini “melek” olarak pazarlayabilirler. Çünkü onların en temel karakterleri, yalancı ve oyuncu olmalarıdır. Hatta bu yalancılık karakteri, cinlerin adeta bir vasfıdır.

Burada, Allah‘ın koyduğu yasalar işlemektedir. Cin-şeytanlar, boyut değiştirme kabiliyetleri kendi insiyatiflerinde olsa, istediği zaman birisinin formuna girer, onun yerine işler yapar veya istediği birine hayaller gösterirdi.Cin-şeytanların böyle keyfi yetkileri olamaz. Ancak kişinin sapkınlığı, şeytani vahye açık olması, Allah‘a sığınmak yerine cin-şeytanlara sığınması, onlardan korkması yahut onları çağırması-reddetmemesi gibi olumsuz tavırları, bu ilişkilerde belirleyici olmaktadır.mesela; sakaleyn arapoğlu olarak karşılaştığım olaylardan bahsedeyim kalbiniz kanaat getirsin,banyoda çırılçıplak yıkanan bir bayan cinler aleminin gözüne bir fener tutup ben burdayım diyerek onları celp etmektedir.Cinlerin en çok sevdiği şey rotgenlemek ve musallat olarak korku vermektir.Yani ALLAHIN kanun ve yasaklarına ters düşen işler onları çağırır.Büyü yaptırmak bir bayan arkadaş eşini geri getirtmek için bir şarlatan büyücünün tarifi üzerine uygulama yapmış, büyücü 6000 tl 600 kilo bir kurban kesecem diye parayı almış.Kadına bir tas kan vermiş,gece 8 rekat namaz kılacan,soyunacan kıbleye karşı 3 yasin 1 cin suresi okuyacan ve bu kanı sulandırıp boy abdesti alacan demiş.KADIN zavallı malesef uygulamıştı; bize geldiğinde bana saldırdı bende çekilmiş tedavi esnasında filimleri var.ŞİMDİ; dikkatle okuyun!!!kurban kanı dahi olsa kesilen hayvanın kanı necistir yenmez ve içilmez.Çıplak vaziyette kıbleye karşı kuran okumak çok ters bir hareket, kendi eşimiz babamızın karşısına çıplak çıksa ne yaparız ve necis ile boy abdesti almak haram olan bir işle kendi eli ile kendine BÜYÜ yapan bacımız cinlenmişti,bir halini görseydiniz içler acısı.Böyle saçmalıklara inanmayın ve kandırılmayın,haram işlerle hiç bir yere varılmaz. Elbette cin-şeytanlar kafirlerin ve zalimlerin dostudur. Onlara vahyeder; tahrik eder ve hatta zafer vadedebilir. Ancak “zafer, Allah’ın ve O’nun kölesi olan müminler“indir. “Bedir savaşı“nda, Süraka kılığında, kafirleri galeyana getiren İblis,“melekler ordusu“nu gördüğünde, tabana kuvvet kaçmıştır:

“…ben sizden uzağım, sizin görmediklerinizi görüyorum ve şüphesiz ben Allah’tan korkuyorum…”

[ENFAL(8)/48)]

ENFAL(8)/30′de; “kafirler, seni tutuklamak, öldürmek yahut çıkarmak istiyor ve tuzak kuruyorlar, Allah da tuzak kuruyor” ifadeleriyle, Peygamberimiz‘e kurulmak istenen tuzak haber verilmektedir. Peygamberimiz (s.a.v)’in hicret edeceği günün gecesinde; onu hapsetmek, öldürmek veya çıkarmakla ilgili Kureyş ileri gelenlerinin toplantısına; cin-İblis, “Necid’li bir ihtiyar” kılığında katılmıştır. Ve şöyle demiştir: “O’nu, kabilelerin ortak temsilcileri eliyle; kanı-sorumluluğu dağıtarak öldürün!”

 

İtalya’da 2000 yılında çekilmiş bir resimde, arka planda muhtemel bir cin görüntüsü.

Günümüzde Yaklaşansaat‘in bir belirtisi olarak, kendilerini insanlara göstermeye teşebbüs etmektedirler. Bu teşebbüsleri, “İblis’in planı”gereğince giderek artacaktır. Geçmişte de cinlerin, ”kendi formları”nda göründüklerine dair kanıtlar vardır. İslam kaynaklarında da buna dair delillere raslamak mümkündür. Abdullah bin Mesud’tan rivayet edilen aşağıdaki hadis, bu konuya ışık tutmaktadır:CİNLERden almış olduğum görüntülerden bahsedeyim bazı bu resimlerin detayı; şöyle açıklayayım;  en az boyları 3 ile 6 metre arasında ve elleri tavuk tırnağı gibi kolları ise ayaklarına değmektedir.Kafaları yuvarlak olanların makamı yüksek ve kuvvetli olanlarıdır, sivri kafa olup tilkiye benzeyenler genelde şehvetleri için bedene saldırırlar.

“Hz. Muhammed(s.a.v.)in ashabından bir adam, cinnilerden bir adamla karşılaşmış ve onunla güreşmiş. Derken insancini yere atıp yenmiş. O zaman insancine şöyle demiş:
‘Doğrusu ben, seni gerçekten zayıf ve çelimsiz görüyorum. Küçücük kolların, sanki köpeğin küçücük kolları gibi! Siz bütün cinler mi böylesiniz, yoksa onların arasından sen mi böylesin?’
Cin, şöyle cevap vermiş: ‘Hayır, vallahi, doğrusu ben onların arasında gerçekten güçlü kuvvetliyim…’”
Darimi, C.6, Hno: 3384, s.435-436.

 

Kafa ve gözün büyüklük olarak öne çıktığı bir cin formu.

Ayrıca cinlerin, biyolojik yapılarının, insanlara göre daha zayıf ve sıvı ihtiyaçlarının daha fazla olduğu; bu durumun “madde-enerji dönüşümü“nü kolaylaştırdığı anlaşılmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca ve günümüzdeki gözlemlere ve İslam kaynaklarındaki bilgilere dayanarak; bir cin tasvirini şöyle yapabiliriz:

“Kavimlerine göre boyları değişse de, genelde kısa boylu, oldukça zayıf; adeta iskelet gibi, tüysüz, sürüngen derili, vücuda oranla büyük kafalı ve iri gözlü insan benzeri bir varlık…”görürseniz bunlar ihtiyar olanlardır, genelde ölüme yaklaştıkları için bunarlar ve yok olmaktansa saltanat sürelim düşüncesi ile en çok musallatı bunlar gerçekleştirir. Hiç bir zaman cinlenen kişilere gerçek gıbalını göstermezler, kandırmak için insanın hayal ettiği sima şekillerde yanaşırlar ki; buda bir çalımdır, yoksa çirkin mahlukatları görende korkar zaten.

Her şeyi yaratan Sonsuz Yüce olan Allah, yarattığı her şeyi de takdir eden, yasalara bağlayan, sınırlarını çizendir. Yarattığı hiç bir şey, kendi yaratılış sınırlarının dışına çıkamaz, yaratılışını değiştiremez. Her ne oluyorsa, Allah‘ın yaratması ve izniyledir.

Cinler, ya “kendi formu“nda, ya “insan-hayvan gibi alt form“da, ya da bir “enerji-ışın formu“nda bulunabilirler. Ve maddeyi, enerjiye; enerjiyi, maddeye dönüştürebilirler. Madde- enerji dönüştürmelerinin bir kanıtı; kendilerinin, “maddi bir biyolojik yapıları” olmasına rağmen, görünmez “enerji boyutu“na ve geriye dönüşmeleridir. Madde-enerji dönüşümünün bir başka kanıtı ise aşağıdaki ayettir:

(Süleyman) dedi ki: “Ey ileri gelenler, sizden hanginiz, o (Belkıs), bana teslim olmuş olarak gelmeden önce, onun(Belkıs’ın) ’taht’ını bana getirecektir?”

Cinlerden bir ifrit, dedi ki: ”Sen makamından kalkmadan önce, ben onu, sana getiririm. Muhakkak ben, (bu işte), kuvvetli ve eminim.”

[NEML(27)/38-39]

İfritSüleyman Peygamber‘in emrindeki cinlerdendir. Ayette geçen konu, “Sebe Melikesi Belkısın tahtı“nın getirilmesidir. İfrit, Süleyman Peygamber daha oturduğu yerden kalkmadan bu işi yapabileceğini ifade etmektedir. Başka bir ülkeden ve muhafızlarla korunan bir yerden “cin-İfrit“in, “taht“ı getirebilme potansiyeline sahip olmasının anlamı açıktır. Bu, cinlerin, madde-enerji arasındaki dönüşümü sağlama yeteneklerinden ileri gelmektedir. Bugün, bilimin peşinde olduğu madde- enerji dönüşümüyle; “madde“nin bir yerden bir yere taşınması; cinler tarafından, Allah‘ın onlara yaratılıştan verdiği bir potansiyelle başarılabilmektedir.

Cinlerin Hızları

Cinler ve insanlar, kendi boyutlarına hapsedilmişlerdir. Zamanda ne geri ne de ileri gidemezler. Zamanda geri gitmeleri için ışık hızından, daha hızlı olmaları gerekir. Bu ise ancak ”melekler”e has bir hız ve özelliktir. Sonsuz Yüce Allah’ın hızı ise “sonsuz”dur. O, “zaman”ı, bir boyut olarak yaratmış, yaratılmışları o zaman boyutuna bağlamıştır. Allah‘ın üzerinden zaman geçmez, O, zamana haşa tabi değildir. Onun içindir ki O, ezeli ve ebedidir. O, her an her yerdedir. O’nun içinher şey, bir şey gibidir.

Tabi ki yaratılmışların, boyut farklılığı; dolayısıyla hızları ve buna bağlı yaşam süreleri farklıdır. Boyut arttıkça hız artar ve buna bağlı olarak ömür uzar. Cinler ve insanlar, “ışık hızı”na mahkum edilmiştir. Bu bizim evrenimizin hapsedildiği“üst sınır hız”dır. Bunu ne insanlar, ne cinler aşamazlar. Bu evrenin sınırlarından aşıp gidemezler:

“Oysa biz, duymak(kulak hırsızlığı yapmak için), (Göğün) oturma yerlerinde otururduk. Ancak şimdi, kim dinleyecek olursa, onu gözleyen bir ‘ışın topu’ bulur.” kahinlik edenler resulullah efendimiz doğunca işleri bitmiştir,çünkü; bizi yaratan şeytan ve kafilelerini arşı aladan kovalamıştır.Bütün kapıları kapatan rabbim insanlığa meyil verip en üstünü kılmıştır.

[CİN(72)/9]

“Ey cin ve insan toplulukları, eğer göklerin ve Arz’ın sınırlarından, nüfuz etmeye(aşıp-geçmeye) güç yetirebilirseniz, yapın! Nüfuz edemezsiniz, ancak bir ‘sultan’(üstün bir güç) müstesna.” BURAYA; sultan kelimesine dikkat edin!!! ALLAHa yakın olan ve seçilmiş olan kendini kabullendirip yaratana sevdiren insan ruhudur.İnna lillahi ve inna ileyhi raciun*** Allahtan geldik yanlız geri allaha döndürüleceğiz*** nizami sistem yani evliyalar aleminden destekle LEDUN İLMİ ile cinlere ve şeytanlara baş gelinir, galip olan insan olur, çünkü insanın ruhu melekler ve cinlerden hızlı ve üstündür.

[RAHMAN(55)/33]

Cinler, “ışık hızı”na yakın bir hızla hareket edebildikleri için; bizim şimdilik gitmekte zorlandığımız gezegen veya galaksilere rahatlıkla gidebilmektedirler. Evrenimizin sınırlarına yaklaştıkları, Kur’an ayetlerinden anlaşılmaktadır. Ayette geçen “(Göğ’ün) oturma yerleri”, birinci semanın(Göğ’ün) sınırlarıdır. Ancak cinlerin, mevcut hızla bunu başarmaları mümkün değildir. Bu durumun izahı ancak şöyle yapılabilir:   ”Genel Görelilik Teorisi”ne göre, ‘‘kurt deliği” adı verilen “karadelik merkezi“nin, uzay-zamana bir köprü-tünel olma olasılığı, söz konusudur. Kuramsal olarak, bu yolların, kestirme yollar olduğu öngörülüyor. İnsanoğlu, karadelikler-kurtdelikleri ile zaman bakımından kestirme yolculuk yapabileceğini, bilimsel olarak mümkün görmektedir. Kanaatimizce cinler, bu potansiyeli kullanarak, birinci Sema‘nın(Göğ’ün) sınırlarında, kulak hırsızlığı yapabilmektedirler.

Cinler: Gaybı Bilmezler

Gayb, Allah’ın elindedir, başmeleklerpeygamberler dahil göklerde ve Yer’de hiçbir kimse, gaybı bilemez. Ancak,Allah, peygamberleri aracılığıyla, insanları uyarmak için olacak olaylarla ilgili bilgiler vermiştir. Hesap günü, dalalette olanların konuşmaları, cehennemdekilerin yakarışları, Yaklaşan Saat‘te olacak olan olaylar, Deccal fitnesi vs. bunlardan bazılarıdır.

“Gaybın anahtarları, Allah’ın yanındadır, onu hiç kimse bilmez, ancak O bilir. Karada ve denizde olanların tümünü, O bilir. Bir yaprak düşmez ki, O bilir. Arz’ın karanlığındaki bir “habbe”(tanecik-çekirdek), yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir Kitap’tadır.”ENAM 6/59

 

“Ne zaman ki onun(Süleyman’ın) ölümünü takdir ettik. Onun ölümünü cinler anlamadı, ancak onun asasını yiyerek yere düşmesine sebep olan bir Arz canlısı(ağaç kurdu), onun ölümünü fark ettirdi. Şayet cinler, gaybı bilselerdi, aşağılayıcı bir azabta(Süleyman’ın emrinde) kalmazlardı.”SEBE34/14   İşte cinler gaybı bilir diyenlere kesin ve katı cevap gaybı biliyorlardıda süleymanın ölümünü yere düşünceye kadar niye bilemediler. şöyle düşünelim ve karar verelim emir altına giren cinler hizmet ediyorlarda kime tabiler nasıl olurda cin insan emrine girerde önceden haberi olmaz sadece ibadet ediyor diye bakınıp kendilerini avuturlar; yaratılanların en yücesi olan insan yerini bilmezse şeytanın oyuncağı olur.                                                                                                                                                                                                                                                                                              Allah Resulü(s.a.v.), elçi olarak gönderilmeden önce cinlerin, ”Birinci Sema“nın oturma yerlerinde, “melekler hiyerarşisi” arasında geçen bazı konuşmaları, kulak hırsızlığı yaparak dinlediklerini, Kur’an‘dan muhkem şekilde biliyoruz. Peygamberimiz(s.a.v.), elçi olarak gönderildikten sonra bunu yapamadılar.

(Cinler): “Doğrusu biz Göğü yokladık, ancak onu, ‘güçlü koruyucular’ ve ‘ışın topları’yla dolu bulduk.”
“Oysa biz, duymak(kulak hırsızlığı yapmak için), (Göğün) oturma yerlerinde otururduk. Ancak şimdi, kim dinleyecek olursa, onu gözleyen bir ‘ışın topu’ bulur.”
”Biz anlamıyoruz, Yer’deki kimseler için şer mi isteniyor, yoksa onlara Rab’leri doğru yolu mu göstermek istiyor.”cin 8/10

 

Cinlerin, yaptıkları bu dinlemeler, kahin ve medyumlara yaptıkları fısıltılar, Resulullah(s.a.v.) tarafından şöyle açıklanıyor:

“Allah, Gök’teki ‘melekler’e bir şeyin infaz edilmesini emrettiği zaman, düz bir taş üstünde hareket ettirilen zincir sesi gibi heybetli olan bu ilâhî buyruğa (korku içinde) tam mânasıyla itaat etmek için melekler, kanatlarını birbirine vururlar. Kalblerinden bu korku gidince de bunlar; Cebrail, Mîkâîl gibi mukarrebin meleklere: Rabb’iniz ne söyledi? diye sorarlar. ‘Mukarrebin melekler’i: ‘Allah, hak söz söyledi’, diye Allah’ın emir ve hükmünü bildirirler. Allah Yüce ve büyüktür, derler. İşte bu suretle kulak hırsızı ‘şeytânlar’; Allah’ın verdiği emir ve hükümleri işitirler. Bu esnada kulak hırsızı o ‘şeytânlar’ (yerden Göğe kadar) birbirlerinin üstünde (zincirleme) sıralanmış (kulak hırsızlığına hazırlanmış)lardır. Bu durumda iken en üstteki ‘şeytan’, ‘melekler’ arasında cereyan eden konuşmayı işitir ve bu sözleri, altındaki ‘şeytan’a hemen aktarır. Bazen üstteki ‘şeytan’, işittiği haberi altındakine ve o da kâhin veya sâhirin diline atmadan önce bir ateş topu, üstteki ‘şeytan’a erişir (ve onu yakar). Bazen de haberi alttakine ulaştırıncaya kadar ateş ona ulaşmaz. Nihayet kendisine haber ulaşan kâhin veya sihirbaz, o habere, yüz yalan katıp (sağa sola) söyler. Neticede Gök’ten işitilmiş olan sözün(doğru olan kısmı) gerçekleşir. (Kâhin veya sâhir bunu istismar eder ve ettirir).”
İbn-i Mace, C.1, H.no: 194, s. 346-347. Yazılan yazı verilmiş olunan kitapta belli ve şunu yazıyorum meleğin nidası ile allahın ayetini okuyunca erimeye geçen yok olan şeytanı allaha karşı samimi ve salih insan rabbimizin bize göndermiş olduğu kelamı KURANI okuyunca şeytan nasıl olurda yanmaz ; aptallara cevabım şudur,,, kuran ve kuranın taatlarından mahrum kalan toplum her zaman şeytaniler tarafından rahatsız edilmeye mahkümdur…..

Cinlerin yaptığı kulak hırsızlıkları, haşa Allah‘a rağmen, izin vermediği bir bilginin ele geçirilmesi veya olacak bir olayın engellenmesi, değiştirilmesi değildir. Allah‘ın izni olmasaydı bunu da yapamazlardı.

Cinler de Kavimlerden Oluşur: Toplum Halinde Yaşarlar

Cinler, aynı insanlar gibi evlenirler, çoğalırlar, yaşlanırlar ve ölürler. Toplum yaşantıları ve soy bağları vardır. Onlar da çeşitli kavimlerden oluşmuş toplumlar-fırkalar halinde yaşarlar. Dünya yaşamı, onlar içinde bir sınav yeridir. Onlar da çeşitli fırkalara-tarikatlara(yollara) ayrılmıştır. Allah‘a, layıkı vechiyle köle olmayı başaranlar, cennete girmeye hak kazanırlar. Sonsuz Yüce Allah‘a şirk koşanlar ve İblis’e köle olarak şeytanlaşanlar, cehennem azabını hak ederler.Değerli kardeşlerim bazen bana gelen hastaların boynuna MUSKA takıyorum, bana diyorlarki hocam neden icab ediyorda takıyorsunuz.Kabilesi ve kafilesi olan cinler aynı bizim gibi aile bağı kurarlar,insana musallat olan cini yakınca bunlarda intikam duygusu meydana gelir ve saldırı düzenlerler bunun için muska korumadır.Hazırlanmış olan muskada; süleyman as mührü, ayetel kürsünün dairesi, hayır hatemi ve ALLAH lahzayı celilin hatemi ile muhkem Allahı öven ayetler yazılıdır.Bu muska yenik düşen bir devlet ordusuna aynı görüşte bir devlet ordusunun destek vererek savaşı kazanması gibidir.

“O zaman ki; cinlerden Kur’an dinlemek isteyen bir topluluğu sana yöneltmiştik. Orada hazır oldukları zaman dediler ki: ‘Susun!(Dinleyin!)’ Kur’an’ı dinledikten sonra oraya, kavimlerini uyarıcı olmak için döndüler.”

[AHKAF(46)/29]

Biz, onlara yakınlar(cin-şeytanlar) hazırladık. Onlar(cin-şeytanlar), onların önlerinde ve arkalarında olanları güzel gösterirler. Onlardan önce geçmiş olan ümmetler içindeki insan ve cinler gibi, onlara da söz(azap) hak oldu. Muhakkak onlar hüsrana uğrayanlardır.

[FUSSİLET(41)/25]

Bunlar(hakkı örtenler) üzerine, onlardan önce yaşamış olan insan ve cin toplumlarına olduğu gibi söz(azap) hak olmuştur. Muhakkak böyle olanlar, hüsrana uğrayanlardır.

[AHKAF(46)/18]

“Bizden(cinlerden) salih olanlar da var, bunun dışında olanlar da var. Bizler çeşitli yollara(fırkalara)bölünmüşüz.”

[CİN(72)/11)]

“CİN TOPLUMU” VE “UYARICI ELÇİLER”

Cin toplumunu şu şekilde sınıflandırmıştık: Hak üzere olan MüslümanlarHak’tan sapan Müşrikler-kafirler ve İblis‘e tabi olan şeytanlaşmış cinlerCin-şeytanlar. Müslüman olmayan ”cin ve insanlar”Kur’an; “nefsine zulmedenler, Allah’ın hukukunu çiğneyenler; zalimler” der.Munafık cinler en tehlikelileridir insanlara musallat olan aslen bunlardır,insana musallat olunca güçleri yetmezse bedene destek olarak kafir cinleri getirirler.Munafık cinleri hemen yakamazsın üzerine saldırı gelince elini kaldırıp şehadet getirir.Bir fırsat verip habsederiz nefsine uyar geri gelirse yakmak mubahtır.Yoksa insandan asla zararını çekmez ve savaşır kuranı iyi bilirler ve şeytan hocalarından büyüyü ve tılsımatı uygulayarak insanın hayatını zehir eder.Genelde munafıklar müslüman cemaatlere saldırırlar.Orada nifak töretip Allaha itaat ve taattan alıkoymaktır.

“(Ey Muhammed) de ki: ’Cinlerden bir grubun beni dinlediği bana vahyedildi.’ (Cinler) dediler ki: ’Muhakkak biz, hayret uyandırıcı bir Kur’an dinledik.’”
“O doğruluğa iletiyor ve ona iman ettik. Elbette Rabb’imize hiç bir kimseyi ortak koşmayacağız.”
“Muhakkak Rabb’imiz Azamet ve Ululuk sahibidir. O bir arkadaş ve evlat edinmemiştir.”
“Doğrusu bizim beyinsizimiz(İblis), Allah konusunda saçma şeyler söylüyor.”Burada müslüman olan cinler kuranı resulullah efendimizden duyunca kendi aralarında konuşarak kendi ataları iblisi yalan bularak ve haksız duruma düşürerek müslüman olmuşlardır.Müslüman cinler asla insan bedenine girmez ve giremez yasaklıdır,müslüman müslümana asla zarar vermez.Fakat müslüman cinler kendilerine zarar verilirse insanı çarpar ve ağzı, gözü ,kolu,ayağı ve diğer uvuzlarında eğilme meydana gelir.Dinmek bilmeyen vücud ağrısı ve tıbbın bulamadığı insan hastalıkları müslüman cinlerden kaynaklanır.

[CİN(72)/1-4]

“Bizden(cinlerden) Müslümanlar da, zalimler de var. Her kim teslim olursa; böyle olanlar, doğruluğa(Hakk’a) erişenlerdir.”
”Ancak zalimler, cehennemin odunu olacaklardır.”cinlerin ölümüne kadar muhlet verilmiştir,iman edip hak yolunda ibadet etmeyenler aynı insanlar gibi cehennemde yanacaklardır.

[CİN(72)/14-15]

“(O cin ve insan) kafirlerinin, onlara vadedilen o azap gününden dolayı vay haline!”

[ZARİYAT(51)/60]

Allahcinleri ve insanları “Kendisi’ne köle olsunlar” diye yarattı. İlk olarak denenen cinlerdi. Yaratılmış her şeyi başlangıçta, cinlerin emrine verdi. Dileyen iman etsin, dileyen küfretsin. AllahcinleriRabb’ini tanıyacak ve ona “kul” olması gerektiğini anlayacak potansiyellerle yarattı ve onları “özgür” bıraktı. Onlara, Rahmeti’nin gereği olarak ayrıca elçiler gönderdi. Kim, vahye kulak verir, kalbini kibir-hırs ve arzularla doldurmaz, Sonsuz Yüce olan “Rabb’ine teslim olursa”, kendi kurtuluşunu hazırlamış olur. Kim de bunun tersini yaparsa Allah, ipini uzatır, ahiretini(geleceğini) mahveder.

Kendilerine verilen tüm nimetlere rağmen, “elçiler“in uyarılarını dikkate almayarak, ilk defa fesat çıkaran ve kan dökenler elbette cinlerdir. Allah, meleklere: ”Bir halife yaratacağım”[BAKARA(2)/30] dediğinde; meleklerin cevabı: “Biz, Sen’i tespih ve takdis ederken yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” olmuştur.Meleklerin bu bilgisi, önceden nefis sahibi ve sorumlu cinlerin fesat çıkardıklarına ve kan döktüklerine şahit olmalarındandır,,kendi peygamberleri HZ;CANI öldürüp bizi yaratana isyan etmeleri yolların ayrılmasına ve YÜCE ALLAHın yeryüzünde halife yaratma işlemini gerçekleştirmeye yol açmıştır. Allahcinlere de içlerinden elçiler göndermiştir: fakat onlar kendi aralarında fesada meyil etmişlerdir.RABBİM ben kendime iman eden yeryüzünde halifeler yaratacağım diyince meleklerin işareti; fesada meyyal cinler gibimi diyerek alaya ve fısıltıya düştüler,,, yüce yaratan ALLAH cc meleklere siz benim ilmim ile sırrım arasındaki ”’ceberrut alemine” nasıl vaki olursunuz diye bir azarlama nidası ile; hz Adem as yarattı ve konuş emrini verdi.Sağ elini kaldırıp( subhaneke) yi okuyunca meleklerin bulunduğu ARŞ sallanınca hepsi hayrete düştü.Allahın yaratıcılığı önünde secde emri gelince korku ve telaşa düşen melekler secdeye geldiler,,, fakat şeytan secde etmeyerek yollarını ayırdılarve ona tabi olan şaki cinler peşine düşüp huzurdan çekildiler.

“Ey cin ve insan topluluğu, size, içinizden ayetlerimi size açıklayan ve sizi bu karşılaşma gününüzle uyaran resuller gelmedi mi? Dediler ki: ‘Biz kendimize şahidiz.’ Dünya hayatı onları aldattı ve onlar, şüphesiz kendilerinin kafir olduklarına da şahit oldular.”

[ENAM(6)/130]

“Şayet onlar(cinler), (doğru) yol üzere gitselerdi, Biz onlara bol bol su verirdik,”
“Ki onları ‘orada’ deneyelim. Ve kim de Rabb’inin zikrinden yüz çevirirse, (Allah) onu artan azaba sürükler.’”

[CİN(72)/16-17]

 

Mısır’da Kuzey Sakara Mastabas’ta bulunan Ptahhotbe’nin mezarının duvarına çizilmiş bir cin figürü.

Allahinsanlar gibi, cinleri de, özgür bırakmıştır. Dileyen iman eder, dileyenHakk’ı örter, zalim olur. Cinlere de kendi içlerinden elçiler gönderilmiştir. İblis de, Azaz-El; yani melek boyutundayken, cinlere, elçilik ve hakemlik yapmıştır. Zaman zaman da insanlara gönderilen elçilere, cinlere de tebliğ etme(elçilik) görevi verilmiştir. MusaSüleyman ve Muhammed(s.a.v.) de bu peygamberlerdendir. Hatta Hz. Süleyman‘a, cin-şeytanlar üzerinde tam bir hakimiyet verilmiştir. Cin-şeytanların azgın lideri İblis dahil birçok azgınşeytanlarHz. Süleyman‘ın emrinde-hizmetinde bulunmuşlardır. Süleyman,onları “Süleyman Mabed”inin inşasında çalıştırmıştır. “Antik Masonluk Örgütü“, İblis‘in(Lusifer’in) kurdurduğu bir rövanş örgüttür. Zamanın sonunda“Küresel Dünya Hakimiyeti”nin ve son aşamasında da “Deccal Hakimiyeti”nin bir aracı olarak bu örgüt kullanılmaktadır.

Cinlerin, Peygamberimiz‘in tebliğinden önce Musa‘ya ve Tevrat‘a muhatap oldukları ve Kur’an’dan önce Tevrat‘ı dinledikleri anlaşılmaktadır:

“O zaman ki; cinlerden Kur’an dinlemek isteyen bir topluluğu sana yöneltmiştik. Orada hazır oldukları zaman dediler ki: ‘Susun!(Dinleyin!)” Kur’an’ı dinledikten sonra oraya, kavimlerine uyarıcı olmak için döndüler.”
“(Cinler) dediler ki: ’Ey kavmimiz, muhakkak biz, Musa’dan sonra indirilmiş bir kitap dinledik ki, önündekini(Tevrat’ı) tasdik ediyor, oraya Hakk’a; doğru yola iletiyor.”’

[AHKAF(46)/29-30]

Alemlere rahmet olarak gönderilen son elçi Muhammed (s.a.v.), aynı zamanda “cin toplumu”na gönderilmiş evrensel bir peygamberdir. ”Cinler”i de İslam‘a çağırmıştır. Cinlerin, Kur’an dinlediklerini Kur’an’dan ve Hadis kaynaklarından bilmekteyiz. Peygamberimiz’in tebliğine muhatap olan cinler de, kendi toplumlarını İslam‘a çağırmıştır:

“(Cinler) dediler ki: ‘Ey kavmimiz, Allah’ın çağrısına icabet edin ve ona iman edin ki; sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.”’

[AHKAF(46)/31]

CİNLERİN EKONOMİK-SOSYAL HAYATI

Cinler de insanlar gibi toplum halinde yaşarlar. Her türlü ailevi-sosyal-ekonomik farklılaşma ve bunun sonucu olarak da sosyal gruplar-kavimler halinde bütünleşme aşamalarını geçirdikleri muhakkaktır. Hayati idame ettirmeye yönelik ekonomik faaliyetlerinin de insan toplumlarına benzer şekilde geliştiği var sayılabilir. Ancak, cinlerin daha doğal bir hayat yaşadığı; insanların yiyecek-yemeklerinden de yararlandıkları, uzak yerlerdeki su-yiyecek-meyvelere hız farkından dolayı kolayca ulaşabildikleri açıktır. İnsanlara göre yiyecek ve içecek elde etmek, yahut kazanmak konusunda daha avantajlı oldukları, sıvılara daha çok ihtiyaç duydukları bir gerçektir. Nitekim suyuncinler için insanlardan daha hayati bir öneme sahip olduğunu aşağıdaki ayetten anlamaktayız:

“(Allah): ‘Şayet (cinler), (doğru) yola yönelselerdi, Biz onların sularını bol bol kılardık.’”

[CİN(72)/16]

Nitekim kendileri de “madde- enerji dönüşümü”nü, su içersinde kolayca yapabilmektedirler. Beyinlerinin ve gözlerinin büyük olmasının da; bu dönüşümde önemli rolü olmalıdır. Bazı yiyecek kırıntılarını, bu yolla çoğaltarak; az çabayla kolayca besin elde etmeyi başardıklarına Peygamberimiz işaret etmiştir:

Cinlerin, Allah Resulü(s.a.v.)’e gelerek, azık istedikleri hadis kaynaklarında mevcuttur:
“Nusaybin cinlerinden bir heyet, benden azık istediler; sakın ‘kemik’le ve ‘tezek’le taharetlenmeyin. Çünkü onlar, cin kardeşlerinizin yiyecekleridir.”
“Bunlar, cinlere ne fayda sağlayabilirler ki?” diye sorduklarında, şöyle buyurdu;
“Buldukları kemik üzerinde behemehal biraz et bulurlar; buldukları tezek içinde de mutlaka bir tat bulurlar.”
Rudani, C. 1, H.no: 505, s. 182.

Hadisten anlaşıldığı kadar, kemiklerin üzerindeki et kırıntılarından hareketle; o kemikleri etli hale getirebiliyorlar.Tezeklerinde yaydığı kokudan yararlanbiliyorlar. Başka bir rivayette de tezeklerin içindeki arpa-ot kırıntılarını çoğalttıkları ifade edilmektedir. Cinlerin, hayvanlarının da olduğu, hadislerde geçmektedir. Bu nedenle bazı hadislerde tezeklerin, cinlerin hayvanlarının yiyeceği olduğuna işaret edilmiştir.

Peygamberimiz‘in birçok hadisinde; Müslüman cinlerin, Müslümanlar’ın yiyeceklerinden yararlandıkları; cin-şeytanların ise besmele çekilmeyen yemeklere ortak oldukları; her türlü “domuz eti, kan, leş, insan kanı ve temiz olmayan şeyleri yedikleri” ifade edilmiştir. Şurası kesindir ki; besmele çekilmeyen her işte; cin-şeytanların o işe ortak olma tehlikesi mevcuttur. Bu işler, ister yemek yemek, seyehat etmek, eve girmek veya uyumak için yatmak, isterse kişinin hanımıyla halveti olsun, “cin-şeytanlar“dan “Allaha sığınmak” gerekmektedir. Elbette Allah’ın kölesi olan kimse, tüm işlerini,“Allah’a itaat ederek ve O’nun himayesinde” yapar. Bunu yapmayan kimse de adeta: “Ben Allah’ın himayesinde değilim, O’nun izniyle hareket etmiyorum” demiş olur ki; o zaman Allahtan koruma bekleyemez ve böylece “şeytanın etkileri“ne açık olur.

“Cin toplumları”nın, insan toplumları gibi mesleki-sosyal farklılaşmış zümrelere sahip olduğu açıktır. Cinlerin de, bireysel yeteneklerine göre mesleki farklılık gösterdiği, Kur’an ayetlerinden açıkça anlaşılmaktadır. Süleyman Peygamber, emrine verilmiş cinleri, mesleki yeteneklerine göre görevlendirmiştir:

“Süleyman’a, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgarı (verdik). Erimiş bakır kaynağını onun için akıttık. Ve cinlerden de Rabb’inin izniyle onun elinin altında çalışan (kimseler) vardı. Onlardan kim emrimizden sapacak olsa, ona ateş azabını tattırırız.”
“(O cinler), ona(Süleyman’a) dilediği mihraplar, temsiller(heykeller), oyma tekneler ve sabit kazanlar yapıyorlardı. (Ey) Davut Ailesi, teşekkür edin. Kölelerimden teşekkür edenler azdır.”

[SEBE(34)/12-13]

“Şeytanlardan kimisi, ona(Süleyman’a) dalgıçlık ve bundan başka işler yaparlar. Biz onları(şeytanları) gözetleyenleriz.”

[ENBİYA(21)/82]

Dünya gezegenini insanlarla paylaşan cinlerin, yaşama alanları; genellikle insanların yaşamadığı tenha-terkedilmiş yerler, helak olmuş kavimlerin yurtları, su havzaları, ormanlar, dağlar, mağaralar, denizler ve adalar... Peygamber (s.a.v.)’den nakledilen bir hadisde cinlerin meskenleri“Yer’in oyuk yerleri” olarak ifade edilir.(Rudani, C. 1, H.no: 444) Bir başka zayıf hadis kaynağında ise Peygamberimiz(s.a.v.)’in, Müslüman cinleri; köylere ve dağlara; Müşrik cinleri ise; dağlara, adalara ve denizlere yerleştirdiği zikredilmektedir.

Bugün “İblis’in tahtının su üzerinde olduğu” hadisi ışığında; Süleyman Peygamberle ilgili hadisler ve Kur’an’daki işaretlere baktığımızda rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: İblis ve cin-şeytanlar“Pasifik Okyanusu’nda, Solomon adaları merkezli bölgeyi yurt ve üs” olarak seçmişlerdir. Nitekim, İblis‘in adamlarının “Lemurya toplumu” diye anlattıkları“şeytan toplumu”nun yurdu burasıdır.

SONUÇ

 

Avustralya’da 16 yaşındaki Bilambil Heights, evinin arka bahçesinde 28 Kasım 2010′da çektiği görüntüyü, ilk kez görmediğini, bunun dördüncü kez gerçekleştiğini söylüyor. Kendilerini uzaylı diye yutturmaya çalışan İblis’in cinleri, önümüzdeki günlerde daha çok görünecekler.

1) Sonuç olarak “cin ve insan toplumları” arasında, Allah‘ın özgür köleleri olmaları, denenmeleri; Allah’a gerçek anlamda teslim olanlarla, olmayanların ayırımı; dünya hayatının sonunda mükafat ve ceza bakımından bir fark yoktur. Kim cin-şeytanları reddeder, Allah’tan layıkı veçhiyle korkar-sakınırsa; böyle olanlar, mahzun olmayanlar ve kurtuluşa erenlerdir.

2) Cinlerden Müslüman olanlar, insanlardan Müslüman olanları sever, kardeşleri bilirler ve onlara hiçbir zarar vermeden, mahremiyete saygı göstererek, onların yakınlarında yaşayabilirler ve onların ilimlerinden yararlanırlar. Aynı şekilde Müslüman insanlar, görmedikleri Müslüman cin kardeşlerini severler ve onlara hiçbir zarar vermek istemezler. Aralarında herhangi bir iletişim ve ilişki meşru değildir.

3) Ancak müşrik cinler, bu sınırları zorlarlar, besmele çekilmeyen yemeklerden yemeye çalışırlar. Mahremiyete saygı göstermezler. Bu nedenledir ki Müslüman insanlar, evlerine girerken-çıkarken, evlerinde yaşamlarını sürdürürken, besmelesiz bir iş yapmamalıdırlar. Müşrik cinlercin-şeytanlar gibi insanlarla ilişki kurmaya çalışıp, bu ilişkiden bir takım yararlar sağlamak isteyebilirler. BirMüslüman, bu ilişkilerin meşru olmadığını bilir ve cinlerle hiçbir ilişki kurmaz. Nitekim Sonsuz Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“O gün (Allah) onların hepsini toplar: ’Ey cin topluluğu, siz insanlardan kendinizi çoğaltmak istediniz.’ (Bunun üzerine) onların(cinlerin), insanlardan dostları olan kimse dedi ki: ‘Rabb’imiz, bazımız, bazımızdan yararlanıp, bizim için takdir ettiğin süreye ulaştık.’ (Allah)’da der ki: ’Allah’ın dilediklerinin dışında, onların barınağı ateştir, orada kalıcıdırlar. Muhakak senin Rabb’in, Hakim’dir, Alim’dir.’”

[ENAM(6)/128]

4) Cinler ve insanlar “sadece Sonsuz Yüce olan Allah’a kul olsunlar” diye yaratılmıştır. Tarih boyunca müşrik cinler ve cin-şeytanlar, insanları aldatmaya çalışmışlardır. Bunda da maalesef başarılı olmuşlardır. Aldanan müşrik insanlar,cinlerle, Sonsuz Yüce Allah arasında “şirk olan birtakım ilişkiler” kurmuşlardır. Cinler‘e birtakım güç ve yetkiler veren bu ilişkiler; batıldır, sapkınlıktır. Cinlerle, Allah arasında hiçbir bağ-akrabalık yoktur. CinlerAllah‘a rağmen kimseye zarar ya da yarar sağlayamazlar. CinlerAllah’ın kızları değildir. Cinler, ne “melek”tir, ne de meleklerle bir akrabalığa sahiptirler, ne de ”ruh”turlar. Bugün de müşrik cinlerin ve cin-şeytanların kendilerini; “melek”, “filanın ruhu”,”kötü uzaylı-griler”, “iyi uzaylı” vs. şeklinde yutturmaya çalışmaları, kibirli-ahmakların cehaletinden ve aldanmasından başka bir şey değildir. Cinlerle-insanlar arasında ilişki kuran hakkı örten kafirleriSonsuz Yüce Allah, şöyle uyarıyor:

“Hakkı örtenler, O’nunla(Allah’la), cinler arasında bir nesep(akrabalık) kıldılar. Muhakkak cinler, (mahşer günü)hazır olacaklarını bilmektedirler.”

[SAFFAT(37)/158]

5) Cinlerin ve insanların kurtuluşu; alemlere rahmet olarak gönderilmiş evrensel peygamber Muhammed (s.a.v.)’in getirdiği Kur’an‘dadır. İblis’in tüm hileleri, planları, insanlığın geçmişi-geleceği, Sonsuz Yüce Allah‘ın azab kamçısının kimin üzerine ineceği, insanların-cinlerin nasıl ”helak” olacağı, kimlerin yeryüzünün “halifeler“i olacağı, dünyanın kimin“yurd”u olacağı, “kafirlerin ve şeytanlar”ın akibetinin nice olacağı Kur’an’dadır. Kurtuluş Kur’an‘a ve Kur’an’daki Hak Din“Gerçek İslam”a iman edenlerindir. “Helak” ve “ebedi azab” ise elbette “İblis’in ve dostlarının”dır, bu böyle biline… SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİN…diyorum ki;;; Allahın emretmiş olduğu taat ve itaattan mahrum kalan insanı şeytaniler çok kolay ele geçirmektedir.

****insanın içine girip rahatsız etmeyi kendilerine zevk ve intikam arzusu bilen cinler muhakkak yapmış oldukları emellerde hatasız çalışırlar

****   yani şeytani amelleri yapanlar hiç ara vermeden arı oğul verir ya ; aynen öyle eksiksiz çalışıyorlar fakat biz insanlar RAHMANİYET yolunda kendimizi mahkum ediyoruz,,, yinede derim ki rabbim rahmeti ile muamele etsin.

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HALİFETULLAH VE PEYGAMBERLİK

 

HALİFETULLÂH
Allâh, “insan”ı, yeryüzünde “halife” olarak yaratmıştır.

Bu Kur’ân-ı Kerîm’de açıklanan kesin gerçektir!

Acaba biz insan olduğumuza göre “Halife” oluşumuzun bilincinde miyiz?

Ne yönümüzle ve ne kadarıyla “ALLÂH” adıyla işaret edilenin “Halifesi”yiz acaba?..

Yeryüzünde ne kadarıyla “halifesi”yiz, “ALLÂH” ismiyle işaret edilenin?

“Halife” ne demektir?..

Bunun yaşamı nasıl olur?.. Nasıl “Halife” olduğunun bilincine erer kişi?.. “Halife”lik bilincine eren kişinin yaşamı ve yaşama bakış açısı nasıl olur?..

Herhâlde bu türden daha pek çok soru aklımıza takılabilir…

İşte bu konuya bir miktar açıklık getirmek amacıyla aşağıdaki bilgi kırıntılarını size takdime çalışacağım… Başarılı olursam, elbette ki lütuf ve inayet Allâhû Teâlâ’nın kereminden; hata ve kusurlar da terkibimin kapasitesinin yetersizliğinden!

Allâh kolaylaştıra!

Kur’ân-ı Kerîm, insanın yeryüzünde “Halife” olarak “meydana getirilişini”, “Bakara” Sûresi’nde 30. âyetten başlayan bölümde şöyle anlatır:

“Rabbin meleklere: ‘Ben arzda (bedende) bir halife (Esmâ mertebesinin farkındalığıyla yaşayan şuur sahibi) meydana getireceğim’ dedi. Onlar da: ‘Orada fesat çıkarıp kan döken birini mi meydana getireceksin; biz seni hamdinle (bizde açığa çıkardığın varlığını değerlendirme hâliyle) tespih (her an yeni hâle dönüşen isteğine kulluk ederek) ve kudsiyetini (her türlü eksiklikten berî oluşunu) dillendirmiyor muyuz?’ dediler. (Buyurdu): ‘BEN sizin bilmediklerinizin Aliymiyim!..’”

“Sonra Âdem’e (Esmâ’nın programlanışı, Esmâ bileşiminin açığa çıkışıyla yoktan var edilene) bütün Esmâ’yı (Esmâ ül Hüsnâ’sının anlamlarını açığa çıkarmayı ve kavramayı) talim etti (programladı). Sonra melâikeye: ‘Eğer dediğinizde ısrarlı iseniz bana (Âdem’in) varlığındaki Esmâ’nın (özelliklerinin) neler olduğunu anlatın’ dedi.”

“(Bunu değerlendiremeyen melâike): ‘Subhaneke (her an yeni bir şey yaratıp bunlarla da asla kayıtlanmayan ve sınırlanmayansın)! Bizde açığa çıkarttığın ilimden başkasını bilmemiz asla mümkün değil! Şüphesiz ki sen, Mutlak İlim (Aliym) ve bunu bir sistem içinde (Hakiym) açığa çıkaransın!’”

“(Hitap etti): ‘Yâ Âdem (yoktan var olmuş, Esmâ ile hayat bulmuş) varlığındaki isimlerin hakikatinden onlara söz et.’ Âdem onlara (varlığını oluşturan Allâh) isimlerinin işaret ettiği mânâlardan haber verince (yani bu isimlerin özellikleri kendisinde açığa çıkınca); Allâh onlara fark ettirdi: ‘Demedim mi size ben, muhakkak ki bilirim semâlar (şuur boyutu) ve arz (beden) boyutunun gaybını (açığa çıkmamış sırlarını, özelliklerini)… Ve ben bilirim gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı!’”

“Meleklere: ‘Secde edin Âdem’e’ dediğimizde secde ettiler (yoktan varolmuştaki Esmâ’dan meydana gelmiş varlığa – Esmâ mertebesine)… Ancak İblis, benliğinin yüceliğinden (enfüsünde gördüğüyle âfaktaki hakikatten perdelenerek) inkâr etti. Hakikati inkâr edenlerden (kâfir) oldu.”

“Bundan sonra dedik ki: ‘Ey Âdem, sen ve senin hâlini, yaşamını paylaştığın (eşin – bedenin), cennet boyutunu mesken edinin. Dilediğinizce bu boyutun nimetleriyle yaşayın ve şu ağaca da yaklaşmayın, (yaklaşırsanız) zâlimlerden olursunuz.’”

“Bundan sonra şeytan onları içinde yaşadıkları (boyuttan) kaydırttı. Biz de dedik ki: ‘Bir kısmınız diğerine (ruh ve beden) düşman olarak inin. Sizin (ve nesliniz) için bir süre arzda (beden boyutu şartlarında) yaşam ve belli bir süre oradan yararlanma söz konusudur.’”

“Âdem, Rabbinden (beynindeki Esmâ mertebesi boyutundan) gelen ilim ile -kelimeler- (yapmaması gerekeni fark edip, kendisinden açığa çıkan vehmine tâbi olma hatasını itiraf edip) tövbe etti. Tövbesi kabul edildi. Şüphesiz ki HÛ; O, tövbeyi kabul edip Rahıymiyeti ile bunun güzel sonuçlarını yaşatandır.”

“Dedik: ‘İnin hepiniz oradan (kendinizi bedensiz hissettiğiniz şuur boyutundan – cennet yaşamından)… Benden size HÜDA (hakikatinizi idrak ettirici Rasûl – ilim) geldiğinde kim HÜDAma tâbi olursa onlara ne korku vardır ne de mahzun olacakları bir şey.’” (2.Bakara: 30-38)

Evet!

Bu âyetlerde, “insan”ın “halife” olarak meydana getirilmesinden; bir kısım melâikenin Âdem’e secde etmesinden; İblis’in bu secdeyi yapmamasından; daha sonra, Âdem’in kendisine yasaklanan şeyi yapmasından dolayı eşi ile birlikte cennetten inmesinden söz ediliyor. Bu konuda çok değerli bilgileri “AKIL ve İMAN” ile “Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU” isimli kitaplarda nakletmiştik… Okumamış olanların mutlaka oradan okumalarını tavsiye ederim…

Burada ise aynı olayın bir başka yönü üzerinde durmaya ve bu vesileyle de bugüne kadar el değmemiş bazı yeni hususlara değinmeye çalışacağım…

Evet konumuz “yeryüzündeki Halife”!..

“Halife” olması, neden?.. Nasıl?..

“Hak Dini Kur’ân Dili” isimli eserde, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle açıklıyor:

“Ben mutlaka yeryüzünde bir halife yapacağım, bir halife tayin edeceğim demişti ki, O bana izafeten, bana niyabeten mahlûkatın üzerinde birtakım tasarrufata sahip olacak, benim namıma ahkâmını icra ve temfiz eyleyecek…” (Cilt: 1, Sayfa: 299)

Şimdi bu konuyu baştan alalım…

“Allâh, Âdem’i yeryüzünde bir halife olarak meydana getirdi.”

Kurân’dan evvel gelmiş olan kitaplardan Tevrat’ta da Tekvin bahsinde şu hususa değinilir: “Allâh, kendi sûretinde Adam’ı yaptı.”

Âdem’den Tevrat’ta “Adam” şeklinde bahsedilir… Keza, İncil’de de…

Bununla birlikte, Buharî’de, Müslim’de, İbn-i Hanbel’de bu konuda bir açıklama vardır. Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) şöyle buyuruyor:

“Allâh, Âdem’i kendi sûreti üzere yarattı.”

Allâh sûreti üzere meydana getirilen Âdem’in var oluşunun gayesi, bu âyeti kerîmede açıklandığı üzere, “yeryüzünde Halife” olmasıdır…

“Halife” olması, Âdem’in, ancak Allâh sûreti üzere yaratılması ile mümkündür, ki biraz önce bahsolunan Rasûl açıklamasında da buna;

“Allâh Âdem’i kendi sûreti üzere meydana getirdi” şeklinde işaret edilmiştir.

“Allâh sûreti üzere…” diye ifade edilen tanımlamadan ne anlayacağız?..

Biliyoruz ki Allâh, şekilden, maddeden, sûretten münezzehtir! Bu sûretin ne olduğu hakkında çok tafsilâtlı bir izahı, “TEK’in SEYRİ” adlı kitabımızın “Öz’ün Seyri” bölümünde bulabilirsiniz.

Burada bahsedilen “sûret”, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i ilâhîsi ile meydana getirilmiş olan “İNSANÎ mânâ”dır.

Âdem’in “Allâh’ın sûreti üzere var olması” demek, “ilâhî isimlerin mânâları ile varlığının var olması” demektir.

Yani Âdem, “Allâh’ın isimlerinin mânâlarını ortaya koymakla ‘Hilâfet’ görevine seçilmiş”, o görev için meydana getirilmiş demektir.

Nitekim, Nûr Sûresi’nin 55. âyetinde de:

“Allâh, sizden iman eden ve imanın gereğini uygulayanlara vadetti ki: Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi, arzda, onları da mutlaka halife yapacak…” (24.Nûr: 55) denilmektedir…

Fâtır Sûresi’nin 39. âyetinde şöyle açıklamaktadır:

“‘HÛ’ ki sizi arzda halifeler olarak meydana getiren…” (35.Fâtır: 39)

İnsan, “Halife” olarak yeryüzünde mevcuttur!

Ancak, bu “Hilâfet” görevine lâyık olan, kendisinde mevcut olan bu “Hilâfetin” mânâsını anlayıp, idrak edip, yaşayabilen zâtlar kimler?..

Elbette ki bu konu, üzerinde çok önemle durulması gereken bir konu…

Âdem, “insansı”lar türünden olan “bedenî” yönünden değil; kendisinde meydana getirilen “İNSANΔ mânâ yani “Halife” özelliği ile ilk “insan” olmaktadır! Bize açılan gerçeğe göre!

“İnsan”, yani “Âdem”, ilk “insan”dır! “Âdem evladı” ise kendisindeki hilâfeti sezen, hisseden, anlayan, idrak eden ve bunun gereğini yaşayabilendir!

Esasen burada iki ayrı mânâ söz konusu:

Birinci mânâ; fıtraten halife olarak meydana getirilmiş olan Âdem ve neslinin, farkında olmadan veya fark ederek bu görevi yerine getirmekte olduğudur!.. Yani, her insan esasen, kendi kapasitesi oranında bu fıtrî “Hilâfet” görevini yerine getirmektedir.

Çünkü her insan, Allâh isimlerinin bileşiminden meydana gelmiş olduğu için, yaşamının her anında bu Esmâ bileşiminin gereğini yerine getirmede; böylece de o Esmâ bileşimi yönünden; daha doğrusu kendisindeki mevcut isimler formülünün oluşturduğu program yönünden “hilâfet” görevini yerine getirmektedir…

“Sonra Âdem’e (Esmâ’nın programlanışı, Esmâ bileşiminin açığa çıkışıyla yoktan var edilene) bütün isimleri/Esmâ’yı (Esmâ ül Hüsnâ’sının anlamlarını açığa çıkarmayı ve kavramayı) talim etti (programladı)…” (2.Bakara: 31)

Âyetinde, bize göre, “isimler” sözcüğü ile işaret edilen anlam “Esmâullâh” yani “Allâh’ın isimleri”dir! Çünkü, insan var olana kadar mevcut olan bütün varlıklar, sadece belirli Allâh isimlerinin mânâlarıyla var olan varlıklardı. şöyle izahat edeyim ALLAHın zatında ne var ise ruha onu yüklemiştir.ALLAH intikamını alır, insanda intikam güder ve fırsatını bulunca alır. ALLAH sever, insanoğluda SEVER gücü yeterse sevdiğini alır. ALLAH haya eder, insanoğluda hayalıdır. YANİ ; Yaratılışta bir şey bir nukte düşünce ve örnek alma olayı var.

Mesela; bir kısım melekler, “Subbûh” ve “Kuddûs” isimlerinin mânâlarını izhar için vardır… Bir kısım melekler, “Cebbâr” ve “Kahhâr” isimlerinin mânâlarını izhar için vardır.

Bunlar gibi sayısız melekler, yani bizim gözümüzün göremediği sayısız varlıklar, hep, çeşitli isim bileşimlerinin anlamlarını ortaya koyabilmek, aşikâr edebilmek için vardır.

Keza, insanlardan evvel yeryüzünde yaşamakta olan “Cin” adıyla belirtilen veya günümüzde bazılarının tâbiriyle “Uzaylılar” diye bilinen varlıklar dahi, gene belirli sayıda isimlerin neticesi olarak, sınırlı sayıda ilâhî isimlerin ortaya çıkış şekli olarak vardırlar; ki bu kısıtlılık dolayısıyla hilâfete nail olamamışlar, yeryüzünde “Halife” seçilmemişlerdir!

İşte, bu gelişimin sonucu olarak Âdem, 99 olarak kabul edilen isimlerin mânâsını ortaya koyabilecek bir biçimde meydana getirilmiş; bu isimlerin mânâsını ortaya koyabilecek bir biçimde tespih etmiş ve bundan sonra da “Halife” seçilmiştir.

Âdem’in “insan” ve bunun sonucunda da “halife” olarak, “Ahseni takvim” yani en güzel mânâ sûretiyle meydana getirilişi sırasında; yeryüzü melekleri olayı o sırada yaşamakta olan “insansı”lara bağlayarak hayrete düşmüşler ve “insansı”ların mevcut şartları içinde “halife” olacaklarını sanmışlar ve bu yüzden de kendilerinde bir hayret ve sual oluşmuştur.

İşte bu noktadaki durum, soru cevap sembolü içinde misal yollu anlatımdır!

Yeryüzündeki meleklerin, bu durumu anlayamaması, kavrayamaması son derece tabiidir. Çünkü, yeryüzündeki meleklerde bu isimlerin tamamı mevcut değildir.

Yeryüzü melekleri, o an’a kadar yeryüzünde yaşamakta olan cinleri, “insansı”ları görmüşler; onların kendi aralarında kan döktüklerini, fesat çıkardıklarını, kemâlden çok uzak davranışlar ortaya koyduklarını müşahede ederek, şaşırmışlardır…

Burada, olayın zâhiri ve de mecazî-sembolik anlatımına bakıp gerçekten böyle olmuş gibi değerlendirmek insanı yanılgıya götürür!

Melekler ile Allâh’ı iki ayrı, karşılıklı varlıklar gibi düşünüp, Allâh’ın meleklere hitap etmesini, meleklerin de Allâh’a seslenişini, iki ayrı varlığın birbirine hitap edişi gibi düşünmek, son derece olgunluktan uzak bir görüştür!

Yani, melekler de dâhil olmak üzere hiçbir şeyin Allâh varlığı dışında, bağımsız bir varlığından söz edilemez!

Çünkü, ne Allâh, meleklerden ötede, meleklerin dışında bir yerdedir; ne de melekler, Allâh’ın varlığı dışında ayrı bir vücuda, varlığa sahip varlıklardır!

Allâh, tüm varlığın olduğu gibi, meleklerin de varlığında hulûl söz konusu olmaksızın mevcuttur!

Burada kısaca bir tespit yapalım;

Yeryüzü melekleri, yaşamakta olduğumuz madde boyutu, nûrânî yapılarıyla etkilemekte olan meleklerdir. Onların boyutsal olarak fevkindeki melekler ise semâ melekleri olarak tanımlanmaktadır ki bunların içinde “Mele-i Â’lâ”, “Hazire-i Kuds”, “Melâike-i Ulül Azm” gibi isimlerle işaret edilen melekler mevcuttur. (Bu konuda detaylı bilgi Şah Velîullâh Dihlevî’nin “Hüccetullâhi’l Baliğa” isimli kitabının birinci cildinde mevcuttur.)

Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın âhirete intikâl etmeden önce sık sık duasında işaret ettiği “Refik-i Â’lâ” da gene semâ meleklerinden olan mukarreb meleklerdir.

İşte burada anlatılan, Allâh’ın “yeryüzünde bir Halife meydana getireceğim” hükmünün aşikâr olmaya başlaması; buna karşılık yeryüzü meleklerinin “Sen, yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıkları mı -halife olarak- meydana getireceksin?” hayretinin oluşması, iki ayrı varlığın karşılıklı konuşması şeklinde değerlendirilmemelidir.

Meleklerin, yeryüzündeki bu oluşu müşahede etmeleri sonucu olarak, yeryüzünde “Hilâfet” vazifesi ile, “Hilâfet” vazifesini yüklenecek yapıda bir varlığın oluşumunu seyretmeleri ve bunu diğer yanda gördüklerine kıyasla değerlendirmeleri, onlara benzer davranışlar ortaya koyacağı endişesini doğurmuştur.

Ne var ki, melâikenin de karşısındakini değerlendirmesi ancak kendi varoluş kapasitesi kadardır!

Bunun halk arasında basit bir açıklaması mevcuttur:

“Karşındakini nasıl bilirsin?” dendiği zaman “Kendim gibi, kendim kadar” der… Yani, her birim, karşısındakini kendi anlayışı kadar değerlendirmelidir.

NEBİ-VELÎ-VAHİY-İLHAM
Şimdi burada bir diğer önemli husus üzerinde sırası gelmişken duralım…

Nübüvvet, Nebi; Velâyet, Velî; vahiy ve ilham mevzuları üzerinde konuşalım.

Nübüvvet; “ALLÂH”ın bildirdiği gerçeklerin beşeriyete açılması ve açıklanması görevidir.

Eğer bir Nebi, yeni bir çalışma, yaşama biçimi getiriyorsa; o günün şartlarına göre geçmiş Nebilerin tatbik ettiğinden daha farklı bir çalışma sistemi getiriyorsa; veya dinî ifade ile yeni bir şartlar bütünü getiriyorsa o zaman “Rasûl” denir.

“…SİZDEN HER BİRİNİZ İÇİN BİR ŞİR’AT (yaşam ortam ve şartlarına göre kurallar) VE BİR MİNHAC (zamanla değişmesi mümkün olmayan realiteler üzerine kurulmuş sistem) OLUŞTURDUK… EĞER ALLÂH DİLESEYDİ, ELBETTE SİZİ BİR TEK TOPLUM YAPARDI!..” (5.Mâide: 48)

Eğer yeni bir çalışma biçimi ve yeni şartlar getirmiyorsa; o zaman kendisinden evvelki son yeni şartları getirmiş olanın getirdiklerini yürütür ve “Nebi” adını alır.

Nebi ve Rasûl, vahye dayanan bir sistemle görev yaparlar.

Velî ise ilhama dayanan bir sistemle faaliyet gösterir ve Nebilerin işaret ettiği gerçekleri kendi içinde yaşar, veya görevliyse, halka da bu konuda yardımcı olur.

Nebi ile velîyi ayıran ana fark nedir?

Bunu şöyle açıklarız:

“Nebi”deki açılım, “Hakk’tan halka” denen bir biçimdeki açılımdır.

Nebinin herhangi bir çalışması, gayreti ve emeği söz konusu değildir! Tamamen Hakk’tan gelen bir biçimde, kendisinde birtakım gerçekler fışkırır ve bunlar halka sunulur. Yararlı olma gayesiyle…

Velîliğin kemâlâtı esası ise “halktan Hakk’a” denen bir biçimdedir.

Yani velîde belli çalışmalar görülür. Bu çalışmalar neticesinde velî Hakk’a ulaşır.

Kişinin “ALLÂH”a “ERME”sinde iki sistem vardır…

Birisi “Hakk’tan halka”, “nüzûl” şeklidir… Öteki ise “halktan Hakk’a”, “urûc” şeklidir.

Velîde, çalışmalarla birlikte belli bir tekâmül gözükür ve nasibi, istidatı oranında Hakk’a vuslata erer!

Nübüvvet ise Nebinin herhangi bir çalışması, gayreti olmaksızın, Hakk’ın kendi hakikatlerini o Nebinin dilinden açığa çıkarmasıdır.

Bunu misalle anlatmaya çalışalım:

Hakk’tan birime açılan bir manevî kanal ile Nebiden hakikatler zuhur eder!..

Velî ise, bizâtihî yaptığı belli çalışmalar sonucu açılan bir tünelle Hakk’a varır. O hakikatlere vâsıl olur…

Olduktan sonra da, bazısı halka yararlı olmak amacıyla ilâhî vuslata ermiş olarak, belli vasıflarla vasıflanmış kişi olarak halk arasında görev yapar veya yapmaz… Bu da Hakk’ın takdirine bağlıdır.

Nübüvvet (Nebilik):

1. Nübüvveti Teşrîye,

2. Nübüvveti Târifiye olarak ikiye ayrılır.

“Nübüvveti Teşrîye”; bir şeriat göreviyle görevli Nebi, demektir.

Halkın içinde belli bir şeriatı anlatıp, izah edip; onlara kabul ettirmekle görevli kişidir. Ama bunda muvaffak olur veya olmaz! O ilâhî takdire bağlıdır.

“Nübüvveti Târifiye” sahibi Nebi ise; “Ârifi Billâh” kemâlâtına sahiptir.

Ama sakın ola ki bu marifet kemâlâtını, velâyet kemâlâtı gibi anlamayalım… Belki, velîdeki kemâlât Nebideki bu kemâlâttan bir hissedir!.. Mesela Hızır (aleyhisselâm)’ın nübüvveti, Lokman Hekim’in nübüvveti, hep bu “Nübüvveti Târifiye” hükmündendir!

“Târifiye”, “irfan” anlamındadır… Yani, “Maarifi Billâh”a agâh olan ve bu marifetin gereklerini zâhirde yaşayan; gerekiyorsa yaşatan anlamındadır… Velâyetin en üst basamağı “Nübüvveti Târifiye”ye dayanır!

Bu basamağın kemâlâtı, çalışmakla elde edilen bir kemâlât değildir. Tamamen ilâhî ihsan yollu kişide meydana gelen bir açılım neticesi olur.

Hz. Muhammed’den sonra “Nübüvveti Teşrîye” söz konusu değildir. Fakat Nübüvvetin irfanı, Hz. Rasûlullâh’tan sonra gelen Velîlerin bazılarına ihsan olunur.

“Benim ümmetimin Velîleri, Beniİsrail Nebileri gibidir” buyuran Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm), velâyetin bu mertebesine işaret etmiştir. Buna “Nübüvveti Târifiye” denir. Yani kişinin kendi çalışması karşılığı olmaksızın, ilâhî lütuf gereği birtakım ALLÂH marifetinin onda zâhir olması şeklidir. Tasavvuf dilindeki adıyla “Velâyeti Uzmâ”dır…

Şimdi burada önemli olan bir başka nokta da şudur.

İman, vahye dayanan sistemde geçerlidir. Yani iman, vahyedilene dayalı kılınmıştır! Çünkü insanın duyguları veya aklı birçok şeyi çözemez. Göremediğini, beş duyu ile algılayamadığını kolay kolay değerlendiremez.

Akıl, beş duyuya dayalı olarak çalışır…

Ancak akıl belli bir kemâle gelmişse, beş duyuya dayalı örnekleri alıp kendi bünyesinde değerlendirir ve buna dayalı bazı çalışmalar yapabilir… Bu arada altıncı, yedinci, sekizinci duyular durumunda olan sezgi veya sezginin ötesinde olan feraset veya ilham yolları ile gelen çeşitli bilgileri de bir potada eritip değerlendirir ve bunun çok üst neticelerini yaşar!.. İşte o zaman “Akl-ı küll”e yaklaşmaya başlar.

Yani açık, basit donelerden çıkıp, geniş kapsamlı bir algılama sistemiyle gelen bilgileri değerlendirip, birtakım gerçekleri görebilme durumuna girer.

Bunun tasavvuf dilindeki adı “keşif”tir. Yani üst düzeydeki alıcıların çalışması neticesinde hâsıl olan algılama, kavrama, bilgi, değerlendirme vs…

İnsanı ilâhî mânâlara yaklaştıran en değerli yol, ilhamdır!.. Vahiy ile yeni düzen getirme yolu, Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm)’dan sonra kapanmıştır.

“Vahiy” ile “ilham” arasındaki fark nedir?

“Vahiy”; özden dışa gelen, yani “Hakk’tan halka” gelen sezginin adıdır. Melek aracılığıyla direkt özden gelen akıştır!

“İlham”lar ise, kişinin kendi çalışmaları sonucu, kendisinden meydana gelen fiillerin hâsılası olarak, kendisinde oluşan hassasiyetin kazandırdığı algılamalarıdır.

“Vahiy”; Hakk’tan direkt olarak, herhangi bir çalışma söz konusu olmadan kendisine nâzil olan ve kendisinde fışkıran ilâhî ilimdir.

“İlham” ise, kişinin çalışmaları sonucu kendisinde meydana gelen hassasiyetle, bazı ilâhî gerçeklere muttali olması, bunların perdelerinin kendisinde açılması; bunları hissedip yaşaması hâlinin adıdır.

Dolayısıyla, her ne kadar genelde, “vahiy” ile “ilham” arasında fark yoktur, derlerse de aslında çok büyük fark vardır!

İşte bu temel fark dolayısıyladır ki, bir Nebi ile bir Velînin kıyaslanması asla mümkün olmaz!

Bu ana neden yüzündendir ki, insanlar Velîlere itaat ve teslimiyet için mecbur tutulmamışlardır… Fakat Nebilere itaat ve teslimiyet zorunlu kılınmıştır!

Çünkü, ilhamlarda bazı yanılmalar söz konusu olabilir… Fakat vahiyde yanılma olmaz; bireysel değer yargıları asla gerçekleri bulandırmaz!..

Niçin..? Çünkü, “vahiy” direkt “Hakk’tan nüzûl”dür!.. Yanılma payı yoktur!

Çünkü, beyin faaliyetlerinin ve verilerinin, o gelenin üzerinde bir rolü yoktur! Direkt olarak beyinde o mânâ oluşur.

Hâlbuki “ilham”da ise, kişinin beyninin açılma kapasitesine göre alıcılık durumu ortaya çıkar…

O kapasitenin oluşumunu meydana getiren yan faktörler Velîde hâsıl olan mânâyı etkileyebilir! Mesela o anda duyguları, istek veya arzuları o gelen nesneye karışabilir… Ve o gelen nesneyi o istikamette değerlendirebilir… İşte bu durum, ilhamda yanılmalara yol açabilir.

Velî yalnız ilham yolu ile birtakım gerçeklere erdiği için; velîye itaat, teslimiyet zorunlu değildir.

Ama Nebi için böyle değildir… Nebideki vahye hiçbir şey karışmaz! Ondan sâdır olan mânâ tamamıyla ilâhî hakikatlerdir.

Demek ki, ilhamda kişinin birtakım yanılmaları, duyguları, arzu veya istekleri, ya da o şeyi alış anındaki ruh hâli yanılmalara yol açabiliyor.

Burada açıklığa kavuşturulması gereken bir başka husus da şudur:

Nebi, ana karnında Nebidir!

“Nübüvveti Târifiye” sahiplerindeki de “vahiy” hükmündedir!

Ancak şimdi burada, bir noktanın açıklığa kavuşturulması gerekir.

Diyelim ki kişi, “Nübüvveti Târifiye” sahibidir… Fakat o görev yüklenmeden evvel, velâyeti hükmüyle yaşar. Görevle birlikte ondaki olay “vahiy” hükmüne dayanır. Fakat zâhiren Nübüvvet görevi açıklanmadığı için aldığına ilham denir. O, doğuşundan görev alışı anına kadar velâyeti hükmüyle yaşar, aldıkları ilhamdır. Görevinin başlamasından itibaren aldığının şekli değişir. Fakat bu değişmeyi de ancak kendisi bilebilir. Başkası dışarıdan bunu bilemez. Çünkü dışarıdan ancak “velâyet” söz konusudur.

Ayrıca o mertebedeki bir kişiyi tanıyabilen de ancak yeryüzünde iki veya üç kişidir. O düzeydeki bir kişi zaten zamanın ya “Gavsı”, ya “Kutb-ul Aktabı” ya da “İnsan-ı Kâmili”dir… Ve o düzeydeki bir kişiyi de ancak ya “Gavs” veya “Kutb-ul Aktab” bilebilir.

Alttakiler, üstlerindekinin kendilerinden üstün bir Velî olduğunu bilir; ama hangi mertebede olduğunu bilemez! Ne olduğunu bilemeyeceği için de alışının ne yoldan, ne şekilde ve ne kadar olduğunu değerlendiremez…

Onu değerlendirmesi de asla mümkün değildir!

Bunu biz de ancak bu kadar anlatabiliriz! Çünkü bu, o mertebe ehline ait olan bir ilimdir.

“Vahiy” ile “ilham”ın önemine ve ağırlığına bir de şu yönüyle işaret edelim…

Mesela siz aklınızla, bazı bilgilere sahipsinizdir. Bu bilgileriniz gereği bir işin böyle olması gerektiğini bilebilirsiniz. Fakat sizin duygularınız ağır basar ve bilmenize rağmen bir türlü o şeyi yapamazsınız.

İşte bu, bir noktada aklın tasarrufunun zayıflığındandır.

“İlham”ın gücüne en güzel misal bildiğimiz rüyalardır. Gece bir rüya gördünüz… Ertesi sabah kalktığınızda hâliniz bambaşka olur!.. Ve o rüyanın tesiri altında, siz o güne kadar yapamadığınız bir işi kolaylıkla yapabilirsiniz… Size bunu yaptırtan, “rüya” dediğiniz “ilham”dır… Yani, o şeyi hissediş sonucu, size o iş kolaylaştırmıştır! İşte bu, “ilham”ın “akla” olan üstünlüğüdür!..

Normal şartlarda “aklınızla” bir gerçeği bilmenize rağmen; duygularınız ya da şartlanmalarınız ağır basarak, o şeyi size yaptırtmaz… Ama o yapamadığınız şeyi gecenin çok kısa bir süresi içinde; 30-40 saniyelik bir sürede gördüğünüz şeyler yani aldığınız ilham, sizi kolaylıkla o işi başarır hâle getirir. İşte bu, bütün yaşamınız boyunca elde ettiğiniz bilgilere, yani aklınıza “ilham”ın galebe çalmasıdır.

 RABBİMİN İNSANOĞLUNA BAĞIŞLAMIŞ OLDUĞU EN YÜKSEK MERTEBE AKIL İLE ELDE EDİLMEKTEDİR; en yüksek birinci basamak imanı olan insandır, ikinci basamak melekler, üçüncü basamak diğer imanlı gayb alemi, dördüncü basamak hayvanlar alemi ve ondan sonra gelen imansızların ve gayb aleminin gelmesi mücerrebtir.

 

RASÛL, NEBİ, VELÎ hakkında

“VE RASÛLİHİ”… RASÛLLERİNE…

Önce “ALLÂH”ın ne olduğu ve nasıl iman edilmesi gerektiğini, “ALLÂH”ın varlığını ve kendinde seyretmeyi dilediği mânâları… Sonra da seyredildiği alan olan kesret âlemi, melekler âlemi, salt enerjiden oluşmuş mânâ birimleri âlemini fark ettik…

Ayrıca bu bölümde Âlem Kitabının kelimeleri, harfleri, sûreleri, âyetleri hükmünde olan   melekleri… Bu meleklerin veya bu harflerin, kelimelerin oluşturduğu kitapları anladık…

Şimdi sıra geldi bu kitaplardaki bilgileri mânâları insanlara ulaştıran Rasûllere, Nebilere…

Bu Rasûllere iman kesin zorunlu, çünkü iman etmediğin takdirde ondan yukarısını fark edip bilmene, haberdar olmana imkân yok!..

Rasûlden yukarısı olan kitapları, melekleri ve “ALLÂH”ı bildiren Rasûl!.. Rasûl olmasa, senin bunu anlayıp bilmene, duymana imkân yok!

Şimdi, “Rasûl”ü anlarken, olayın önemli olan iki yanı var…

Bir tanesi herkes tarafından bilinen yanı, diğeri ise hâssül havâss olan zâtların bildiği bir yanı.

Biz de onlardan duyduğumuz, öğrendiğimiz yanı bir kısmıyla sizlere nakledeceğiz…

Rasûl; vahiy yoluyla aldığı ilâhî hakikati, beşere nakleden insan, kişi…

Rasûl; bir diğer anlamıyla, ilâhî hakikati bir alt boyutta ortaya çıkaran aracı kat anlamında…

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm‘de yalnızca Nebi ve Rasûller için değil, melekler için de “Rasûl” tâbiri kullanılıyor… Melekler de “ALLÂH’ın Rasûlleri” olarak geçiyor. Zaten o yüzden biz, “Cebrâil aleyhisselâm” diyoruz.

“Aleyhisselâm” tâbiri kime kullanılır..?

Rasûllere ve Nebilere kullanılır!

İşte “RİSÂLET” görevi yapması ve Kurân’da da meleklerden “Rasûl” diye bahsedilmesi sebebiyle,“Cebrâil aleyhisselâm, Mikail aleyhisselâm, İsrafil aleyhisselâm” diyoruz…

Bu “melekler” bizim dışımızda birer kişilik sahibi varlık olduğu gibi; ayrıca bizim yapımızda da birer boyut veya katman olarak mevcutturlar!..

Yani “Risâlet” boyutu aslında hepimizin nefsinde var olan bir mertebe ya da katman… Ancak bizlerin kendini o boyutta bulup hissedebilmesi mümkün değil! Enfüs derken senin bedeninden zâtına giden bir derinlikte demek istiyorum…her ruhun katmanı olan akıldan sırra bir kapı vardır.. işte bu kapıya vakıf olup açan beşere alim olarak yardımcıdır, böyle şahsiyetler yeryüzünde yüce yaratanın vukusudur.

Bütün Nebilerin ve Rasûllerin görev yapmalarını oluşturan “Risâlet Boyutu”, senin varlığında katmansal olarak mevcut!..yeryüzünde meydana gelen olaylar karşısında gelecek bütün alemler ve asırlara örnekler vardır. İçerisinde bir sır saklıdır değerimizin bilinmesi için bir nübüvvettir.

Ancak, senin bilincin o boyuta ulaşamadığı için, bulunduğun boyutun yani mertebenin kemâlâtıyla yaşamına devam ediyorsun…

Risâlet boyutuna ulaşabilme istidatına sahip bilinç ise, Cebrâil‘in o boyuttan ve frekanstan kendisiyle iletişim kurması sonucu Nübüvvet görevi ifa etmeye başlıyor…

Ayrıca, senin varlığında İsevî, Musevî, İbrahimî, Âdemî boyutlar mevcut…

Bu ne demektir?..

Yani, bu Nebi ve Rasûllerin ortaya koymakla görevlendiği hakikatler, esas olarak senin varlığında da mevcut!.. Ancak, sen varlığındaki bu hakikatleri keşfedemezsin… Ama sana özündeki bu hakikatlerden bahseden bilgi, bir Rasûl aracılığıyla ulaşırsa; işte o takdirde kendinde mevcut olan bu bilgileri değerlendirebilirsin, demektir…

İşte bu yüzdendir ki, namazda “et tahıyyatu”yü okurken; sen “et tahıyyatu lillâhi ves salâvatu vet tayyibatu” dedikten sonra; sana gelen hitabı da sen seslendiriyorsun:

“Es selâmu aleyke eyyühen Nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekatuhu” diyorsun…

Şimdi burada dikkat edilmesi ve fark edilmesi son derece gerekli, önemli bir incelik mevcut…

Hz. Muhammed bu konuşmayı Mi’râcta yapmıştı da; sen de onu takliden bunları söylüyorsun; değildir olay!..

Hatırlayalım ki…

Namaz müminin mi’râcıdır”!

Şayet, “namazın mi’râc” olursa, eğer sen de aynı olayları yaşayabilirsen, o “mi’râc”ın neticesinde aynı şeyler senin için de oluşabilir… Yani, takliden yaptığın şeyin tahkikine erebilirsin… Yani bilinçsizce okuduğun şeylerin hakikatini yaşaman sonucunda, senin için kapasitene göre belirli idraklar ve hâller yaşanır…ALLAH ile konuşmanın ve derdimizi icra etmenin başka hiç bir yörünge ile şekli yoktur. Farkına varmadıysanız şunu açıklayayım; insan namaza durunca aklına gelmedik düşünceler gelir; bu düşüncelerin gelmesi farkında olunmasa bile Allaha munacattır.

Şunu kesinlikle bilelim ki!..

Dinde mevcut olan hiçbir şey, geçmişteki bir olayı “anma-hatırlama programı” değildir!..

Şayet o şeyin yapılması önerilmiş ise, yapılacak o şeyin, bilfiil yapan kişiye getireceği birtakım yararlar söz konusudur!..

Mesela Hz. Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın mi’râcta ulaştığı son noktada okuduğu “Et tahıyyatu” diye bilinen tâzim ifadesini ve buna alınan cevabı, biz -falanca yerin bilmem kaç sene evvelki kurtuluşunu anma gününü kutlar gibi- mi’râcı kutlamak için tekrar etmiyoruz!..

Anlamaya çalışalım…

“Namaz”dasın ve “mi’râc”ı gerçekleştirdin… Bunun sonucunda hitap ediyorsun:

“Et tahıyyatu lillâhi, ves salâvatu ve tayyibatu!..” diyorsun…

Ve buna karşılık “ALLÂH”tan hitap geliyor özünden, Zât’ından kaynaklanan bir biçimde ve o anda söyler dilin oluyor“; şu yalan dünyada karnını doyurabilmek için çalıştığın iş yerindeki en alt tabakada olan bir müdüre bile günde en az 3 kez icabette bulunuyor önünde düğme ilikleyen insan oğlu neden ya neden kendini yaratanın önünde miraca çıkıp derdini icra etmez, ve daha sonra kenara çekilip ben bunları hak edecek şahsiyetmiyim diye zerkeşelenir bilmem;   kalk ve söyle,

“Es selâmu aleyke eyyühen Nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekatuhu”!..

Burada daha fazla derine girmek istemiyorum…

Ancak bilelim ki, sende o Nübüvvet katmanı ya da bir başka ifadesi ile o boyut, potansiyel olarak mevcut! Ve o boyut, sende açığa çıktığı takdirde “Nebi” olabilirsin!.. Ne var ki, bunun kendisinden sonra bir daha gerçekleşmeyeceğini de Hz. Muhammed bildirmiştir!..

Hepimiz, netice olarak aynı, “ALLÂH” isimlerinden meydana geldiğimiz için, Zât ve Sıfat mertebeleri itibarıyla, hepimizde aynı kemâlât basamakları veya katmanları potansiyel olarak mevcuttur!..

Gerek “ALLÂH” Zât’ı ve gerekse varoluşun tüm mertebeleri boyut boyut, katman katman varlığımızda mevcuttur!.. Ne var ki bu kemâlâtın açığa çıkması için yapımızı oluşturan isimler bileşiminin elvermesi zorunludur!..

İnsanlar, hakikatleri itibarıyla hep aynı kemâlâta sahip olmalarına rağmen, aralarında mertebe farklarının olmasının sebebi de işte bu inceliktir!..

Özümüzdeki Hakikat ve Maarifi Billâh kemâlâtını, Esmâ bileşimimiz dolayısıyla açığa çıkaramamamız, mertebe farklarını oluşturmaktadır…

Esmâ bileşiminin oluşturduğu “ben”lik ortadan kalkmadan, “sen”, “O”nu fark edemezsin!.. Varlığındaki “O”nu fark ettiğin, gördüğün anda da, gören kendisi olur ve “sen” kalmazsın!.. “Sen”varken de, o boyut ortaya çıkmaz!..

Hani bu neye benzer?..

“Kale Rabbi eriniy…”; ”Bana görün Yâ Rabbi..!”

Deyince, Hz. Musa‘ya cevap geldi:

“Kale len teraniy…”; ”SEN, BENİ GÖREMEZSİN YÂ MUSA!..” (7.A’raf: 143)

Yani, “Musa var olduğu sürece, Musa ‘ALLÂH’ı göremez”!..

“ALLÂH” açığa çıktığı zaman da Musa kalmaz!..

Dolayısıyla, “Et tahıyyatu…” okunurken, “sen” ortadan kalktığın zaman, ilâhî hitap sendeki “Nebi”ye gider!..

“Sen var” olduğun zaman ise, o hitap sana ulaşmaz!.. Çünkü, o hitap “Nebi”yedir.

“ES SELÂMÜ ALEYKE EYYÜHEN NEBİYY”… diyor. “Sen” “var” sayıyorsan kendini, o hitap“sen”de kalır, Nebiye ulaşmaz; dolayısıyla sana ulaşmaz!

İşte ilâhî hakikati tanıma, “ALLÂH’a erme”, “ALLÂH’a vâsıl olma” dediğimiz aşamalar içindeRasûle iman, Nebiye iman bu yüzden çok önemlidir.

Ayrıca burada şunu da düşünmek lazım… Niye “Nebi”ye iman değil de “Rasûl”e iman?..

Neyse, bu da ayrı bir konu!.. Onu da isterseniz siz düşünün!

Evet, genel basit anlamıyla Rasûle iman gereklidir; çünkü ALLÂH gerçeklerini sana tebliğ ediyor… Bu bildirimin neticesinde de senin geleceğe dönük yaşantın söz konusu! Geleceğe dönük gerçekleri bilip öğreneceksin ki ona göre tedbir alıp, korunasın.

Gelecekteki tehlikelerden korunman gerektiğini sana bildiren Rasûl… Bu “korunmanın” nasıl olacağının açıklamasını HZ. MUHAMMED NEYİ ‘OKU’DU isimli kitabımızda geniş olarak vardır.

“Korunmak isteyenlere”, Rasûle iman iki sebepten önemli ve gerekli;

Birinci sebep, sonsuz yaşamın boyunca karşılaşacağın tehlikelerden, azaplardan, sıkıntılardan korunabilmen… Bunun için de birtakım çalışmalar yaparak tedbirler alman zorunlu!..

İkinci sebep olarak da Rasûle iman etmen gerekiyor ki, kendi derinliğine, özüne inesin; derinliğinde özünde ilâhî hakikatleri bulasın! “ALLÂH” varlığı ile kaîm bir varlık olduğunu anlayasın, bilesin, idrak edesin!.. Elbette bunun gerçekleşmesi için de, önce buna “iman etmen”gerekiyor.

Sonra da, o “İMAN”dan ileri gelen çalışmaları ortaya koyarak, özündeki hakikate eresin!

İşte bu iki sebepten dolayı “Rasûle İman” zorunludur…

Kime zorunludur?.. Akıl sahiplerine! Beyin sahibi olup da, tefekkür edebilme özelliği, düşünebilme özelliği olan insanlara…

Şefkat, merhamet gibi duygular bütün hayvanlarda vardır; zaman zaman bunu ortaya koydukları hepimizin malûmudur.

İnsanı hayvandan ayıran özellik, şefkati, merhameti, iyilik yapması değil; akıl sahibi olması ve geniş tefekkür gücünün bulunmasıdır…RESULE TABİ OLMANIN GEREKÇESİ; sen insanoğlu bir beşer olarak karnını doyurnak için elinle ekmek yapıyorsun demi !!! ekmeğin tutması için içine MAYA katmalısın işte bu maya RESULULLAHtır. Sana yön tayin edip tutunmanı sağlayandır.

İnsanın şerefi, aklı kadardır!..

Güçlü akıl ise “İMAN” zorunluluğunu rahatlıkla fark edebilir…

Elbette ki bu “İMAN”, kendisine en yakın olandan başlayacak ve “RASÛL”ün kendisine yani“Rasûllüğüne” olacaktır… ”O”nun Rasûllüğüne “iman” edecektir; ki daha sonra da “Rasûl”ün bildirdiklerine iman etsin!.. Ve böylece aklıyla, iman yolunda yürümeye başlasın…

Bu arada “Rasûl”İMAN hususunda bir inceliği de gözden kaçırmayalım…

Bizler, Rasûle iman ile mükellefiz!

Bu konuda muhatabımız, Rasûlullâh (aleyhisselâm)‘dır!

Bize tebligatını yapmıştır… Artık bizler, ya buyurduklarını nazarı dikkate alır, gereğini yapar, kendimizi kurtarmaya bakarız; ya da aldırmayız ve sonuçlarına katlanırız!..

Rasûlullâh ile kişi arasında, ne mertebede veya etikette olursa olsun, hiçbir din görevlisine yer yoktur!

Esasen “din görevlisi” diye bir şey yoktur İslâm Dini‘nde!

“İslâm Dini”nde ne teşkilatlar vardır, ne de müesseseler!..

Ancak insanlar, topluluk hâlinde yaşamaktan dolayı daima belli yöneticiler seçmeye alıştıkları için, Din olgusunu da bir görev hâlinde kabullenmişler; sonuçta Dinsel idareciler ve idare edilenler sınıfları ortaya çıkmıştır!

Şu anda dünya üzerinde, “ALLÂH” adına konuşma ve hüküm verme, yargılama yetkisi kimsede mevcut değildir!.. Ve olamaz da!

Ancak insanların belli bir kısmı kendi aralarından birisine, sen bize önder ol, deyip başlarına geçirirlerse, o kişi de onların başı olur!..

Kesin gerçek şudur ki;

Dünya’da ve âhirette tek gerçek muhatabınız; size İslâm Dini’ni tebliğ edenRASÛLULLÂH MUHAMMED MUSTAFA (aleyhisselâm)’dır!..

Bu sebepledir ki, biz MUHAMMEDÎYİZ diyoruz; ve bununla da iftihar ediyoruz!..

Evet, “Rasûle iman”ın gereklerini de sanıyorum böylece anlattık.

Sıra geldi “vel yevmil âhir”e…

RASÛLULLÂH’I “OKU”MAK…
Kur’ân-ı Kerîm’i “oku”mak çok çok önemli de…

Acaba bizi O’nunla yüz yüze getiren Allâh Rasülü’nü “oku”mak daha mı geride?.. Allâh Rasûlü’nü “oku”madan, acaba O’nun bize tebliğ ettiği “Kitab”ı ne kadar ve nasıl “oku”yabiliriz?

Genelde insanların, müslümanların, Rasûlullâh’ı “oku”mak gibi bir sorunu yoktur!

Anlayışı kıt o çoğunluğa göre…

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) sanki Sirius yıldızında oturmakta olan tanrının, oradan tebliğ edilmek üzere emirlerini gönderdiği Dünya üzerinde seçilmiş postacısıdır!..

Tanrının aklına estiği gibi yolladığı fermanları, Cebrâil adlı aracı kurumdan(!) alıp, insanlara tebliğ ile görevli, adli tebliğ bürosu memuru sanki! Yukarıdaki ferman buyura; postacı tebliğ ede; biz kapıkulları da buyrukları tuta! Tutmayanları da kraldan kralcı, yukarkinin kulları döve, öldüre, katlede; “katli vacip” fermanı çıkara! Yukarki adına, evlendirme, yargılama, katletme! Kısacası, yukarıdaki Tanrının yeryüzündeki gölgesi ya da hoparlörü olan bir PEYGAMBER!

Ve, VEHMİYLE PEYGAMBERE tâbi olan çoğunluk!

Tâbi olacak ki, daha az azap çeksin gelecekte, cehennemden kurtulsun; zevk ve saadet içinde bir cennet yaşasın sonsuza dek!

Sopa korkusu ve havuç beklentisiyle koşturanlar gibi… Bir yandan bu korku ve ümitle yap denilenleri yapmaya çalışırlar olabildiğince; bir yandan da Yukardaki görmez ya da takmaz diye olabildiğince yasakları delmeye ve bunun getirisi olan zevkleri yaşamaya çalışırlar…

Sorgulama, araştırma, tefekkür yoktur bunlarda! Beyinlerinden geçmez hiç, neden-nasıl-niçin türünden kelimeler! Böyle buyrulmuş böyle olacak! Yapmıyorsan cehennemliksin; yaparsan cennetliksin!!!

Neden cehennem, nasıl cennet, türünden soruların bırakın cevaplarını; bu soruları bile akıllarına getirmemişlerdir!.. Peygamber yukarkinden öyle almış ve hoparlör olarak bize iletmiş ya! Gerisini koyver gitsin!

Namaz kıl, demiş; günde beş defa yatıp kalkıyorum ya!.. Bunu ne amaçla mı yapıyorum? Bu önemli değil; önemli olan benim yalnızca bu hareketleri yapıp, anlamını bilmediğim sözcükleri tekrar etmem! Ben mâdem yukarkinin buyruğunu tutuyorum; O da beni cennete sokacak!.. Senede bir ay aç kalıyorum ya buyruğu üzere; kâinatı Yaratan nasıl benim aç kalmamdan yarar sağlıyorsa, elbette karşılığında da bana cenneti verecek!.. Ben peygamberini dinleyip fermanını yerine getiriyorum da, O beni niye cennetine sokmasın?.. Hem ben bu kadar taşa-toprağa para harcayıp, DİN adına okullar-câmiler yapıp, saraylar gibi süslüyorum O’nun evlerini de, O bana cennette niye bir köşk vermesin ki? Bu arada insanlar dinin ne olduğunu bilmiyormuş, sorularına cevap alamıyormuş; din anlayışı çağa hitap etmez hâle gelmiş; onlara parasız hiçbir din bilgisi ulaşmıyormuş, bana ne! Tonlarla insan açlıktan ölecek hâle gelmiş, ne umurum; yarattığı gibi kendisi düşünsün! Milyonlarla insan umurumda değil; ben elli-yüz çocuğa bina yapıp onları okutuyorum ya! Bunun için yüzmilyarlar harcıyorum ya!

Elbette O da beni cennetine sokup 70 hûri, 70 köşk verecek!..

Ve daha nice böylesine gökte TANRI ve hoparlörü-postacısı PEYGAMBER anlayışından kaynaklanan bakış açısıyla yapılan değerlendirmelerle oluşmuş müslümanlık anlayışı! VEHMİN getirdiği, Peygambere tâbiyet!

Anlayışı kıtların TANRI-Din ve PEYGAMBERİ sistemi; ve buna dayalı yaşam düzenleri…

Ve bir de AKLIYLA, “ALLÂH RASÛLÜ”ne tâbi olanlar!..

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın ashabından bazıları kendisi “Yâ NebiyAllâh” derlerdi, bazıları da “Yâ RasûlAllâh”!..

Kimse, ona “Yâ peygamber” demedi!.. Kur’ân-ı Kerîm’de hiç “peygamber” kelimesi de geçmedi!..

“Nübüvvet” nedir, ne işlev görür, neden Nebidir, nasıl Nebi olunur, “Nübüvvet” nasıl oluşur kişide, “Nübüvvet” varlığını nereden alır; niye Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a Nebilik vasfı verilmiştir?

Niye Kur’ân-ı Kerîm’de, O Zât için, “peygamber” kelimesi kullanılmamıştır da; özellikle, belli tanımlamalara dönük olarak Nübüvvetin işlevine işaretle, “Nebi” ismiyle söz edilirken; başka tanımlamalar ve işlevler için “Risâlet” kavramından ve “Rasûl” oluşundan söz edilerek, bu iki kavram birbirinden ayrılmıştır!

Risâlet nedir, ne işlevi vardır, kişi ne yönüyle Rasûldür, nasıl Rasûl olunur, “Risâlet” nasıl açığa çıkar kişide, “Risâlet” varlığını nereden alır; ne yönüyle ve nasıl Hz. Muhammed (aleyhisselâm) “Allâh Rasûlü” olmuştur?

Niye Meryem Sûresi 54. âyette, Kitap veya sahife getirmediği hâlde, İsmail (aleyhisselâm)’ın hem Nebi hem de RASÛL oluşu ayrı ayrı vurgulanmaktadır; yanlızca kitap getirene Rasûl denir, diyorlarsa?..

Bunlar fark edilmeden…

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın açıkladığı ve bize fark ettirmeye çalıştığı “ALLÂH” adıyla işaret edilen anlaşılmadan…

Allâh adıyla işaret edilenin “VELİYY” oluşunun, ne demek olduğu kavranmadan…

“Semâ”nın Kurân’da pek çok yerde “gök” anlamından ziyade “BOYUT” anlamına olarak kullanılmakta olduğunu değerlendirmeden…

“NÂZİL” olmanın, gökten Dünya üzerine değil; birimin hakikatinden bilincine doğru olduğunu anlamadan…

“URÛC”un, bilinçten varlığın hakikatine doğru yapılan düşünsel bir yöneliş-yükseliş olduğunu hissetmeden…

Tüm bunları yaşamış ve sonucunda, ALLÂH RASÛLÜ olarak tüm insanlara gereken bildirimi yapıp, ebedî saadete ermeleri için yol gösteren bir ZÂT’a, nasıl PEYGAMBER denilir, postacı ya da hoparlör olarak bakılır?

Aklınızı başınıza toplayın!..

Yalnız bir köşeye çekilip, SİSTEMLİ bir şekilde DÜŞÜNMEYE başlayın!

Milyarlarca GALAKSİYİ içinde barındıran bu Evreni, bir NOKTA’dan halkeden; ve indînde sayısız NOKTA’lar ve o NOKTA’ların her birinden sayısız evrenler yaratmış bulunan; ve dahi, her an bu işlevi devam eden “ALLÂH” adıyla işaret edileni; nasıl olur da Sirius yıldızında oturan bir tanrı gibi düşünür ve onun yeryüzünde hoparlör-postacı arası bir PEYGAMBERİ olabileceğini kabul edersiniz?!!

Eğer hâlâ böyle düşünüyorsanız, kozanızda mutluluklar dilerim sizlere!

Yok eğer; artık böyle düşünmem mümkün değil diyebiliyorsanız…

O zaman “ALLÂH RASÛLÜ ve NEBİSİ MUHAMMED MUSTAFA” isimli “OKU”nması gereken ve hâlâ “oku”nmamış olarak rafta bulunan “KİTAP”ı, bugüne kadarki tüm değer yargılarınızı bir yana bırakarak, yeniden elinize alınız!.. (Anlayışı kıtlara: sayfaları ve cildi olan kağıttan mamûl bir kitaptan söz etmiyorum!)

“ALLÂH” adıyla işaret edilenin her an yaratmakta olduğu sayısız NOKTA’lardan, yalnızca bir nokta olarak var olan evrenimizdeki milyarlarca galaksiden birindeki yüzmilyarlarca yıldızdan birinin uydusu Dünya üzerinde, “HALİFE” olması amacıyla ve bu amacı gerçekleştirecek fıtratla Mekke’de açığa çıkmış Bilincin, yaşam safhalarını ve DÜŞÜNCE SİSTEMİNİ “oku”maya çalışarak işe başlayın…

“Hanif”lik genetik veritabanına sahip; yıldızlardaki melekî gücü tanrı kabul etme anlayışını baltasıyla(?) yıkan ve ölü kuşu Allâh kudretiyle dirilten şuurun genetik mirasını bünyesinde bulan; ve daha başından “halife”lik fıtratını haiz olarak madde dünyasında yer alan Bilincin, içinde bulunduğu şartları, varlığı ve kendi hakikatini nasıl değerlendirebileceğini fark etmeye, kavramaya çalışın!

O eşsiz bilinç!..

O muhteşem hüviyet!..

O Harikulâde devrimci kişilik!..

Sirius ya da BETA NOVA’daki Tanrıdan mı aldı PEYGAMBERLİĞİ?..

Yoksa…

“ALLÂH” adıyla işaret edilenin RASÛLÜ ve bunun yanı sıra NEBİSİ mi idi?..

Gökteki tanrının fermanlarını ileten yeryüzündeki vâlisi-komutanı-postacısı-hoparlörü mü idi?

Yoksa…

İnsanlara, hakikatleri olan “Allâh” adıyla işaret edilenin, fark ettirilmesi ve gereğinin yaşatılması amacıyla, teklif edilen önerileri, kendi hakikati olan Allâh’tan gelen bir şekilde; bu boyuta elçilik-transfer ederek açığa çıkaran “RASÛL”ü mü?

İnsanların sonsuz azaptan korunup, sonsuz saadete ermelerini sağlayacak dünyevî bakış açısını ve uygulama biçimlerini teklif eden Allâh “NEBİ”si mi?

Ciddi olarak düşünün bir; Tanrının Hz. Muhammed adlı peygamberine mi inanıyorsunuz; “Allâh” adıyla işaret edilenin “Rasûl”ü ve “Nebi”si olan Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’a mı?

Eğer, ikincisine inanıyorsanız… Birincisine inanmaktan hangi farklı yönleri var bu düşüncenizin, lafzından-sözcüklerinden başka? Bunları ayırın bakalım bir yana…

Bu hususları öncelikle çok iyi anlayalım ki, ondan sonra “ALLÂH” adıyla işaret edilenin “RASÜL” ve “NEBİ”si olan MUHAMMED MUSTAFA isimli “KİTAB”ı “oku”maya çalışalım!

O Zât’ın, hangi olayda, neyi nasıl değerlendirdiğini; olaylara bakış açısını; sorunların çözümünü “Allâh”ta nasıl aradığını; sorunun çözümünün, olayları nereden nereye yönlendirilerek çözülmek istendiğini; insanların yaşamı ve olayları nasıl değerlendirmesi gerekliliğinin neden “Allâh” bakışına dayalı ve nasıl olması icap ettiğini “oku”maya hazırlanalım.

Bu arada da…

Kesinlikle bilelim ki…

Dünya ve âhiret saadetini istiyorsak, Allâh adıyla işaret edilenin son “Nebi”sine; “Hakikat”imiz olan “ALLÂH” adıyla işaret edilene ermek istiyorsak “ALLÂH RASÛLÜ”ne tâbi olmaktan başka şansımız ve çaremiz yoktur!

Allâh bu gerçeği fark ettirsin, idrak ettirsin, gereğini kolaylaştırsın ve hazmını versin!

 

PEYGAMBER Mİ(!?)
Kur’ân-ı Kerîm ‘i anlamak istiyor muyuz?..

Kur’ân-ı Kerîm’i doğru anlamak ve değerlendirebilmek istiyorsak, öncelikle orada kullanılan kelimeleri olduğu gibi almak ve ilgili yerlerde oradaki orijinal kelimeleri kullanmak mecburiyetindeyiz.

Kur’ân tefsir veya meâllerini okurken, öncelikle şuna dikkat ediniz lütfen… Eğer bir Kur’ân meâlinde “Allâh” kelimesinin geçtiği yerde “Tanrı” kelimesi kullanılmışsa; “Rasûl” veya “Nebi” kelimesi orijinalinde mevcutken bu “peygamber” diye tercüme edilmişse; kesinlikle biliniz ki, bu meâl sizi Kurân’da işaret edilen hakikatlere ve sırlara erdirecek bir çeviri değildir!..

Böyle bir meâl ile asla, Hz. Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın bizlere verdiği mesajı anlamamız mümkün olmayacaktır… O çeviriyi yapan, O kitaptan daha bir şey anlamamıştır ki, bize çevirisinden hayır gelsin!

Çeşitli yayınlarımızda “Tanrı” kelimesinin anlamının, “Allâh” kelimesinin işaret ettiği anlam ile hiçbir ilgisi olmadığını; bu “tanrı” kelimesinin insanlara “göktanrı” dinini çağrıştırdığını açıklamaya çalışmıştık…

Bugün de “PEYGAMBER” kelimesini Kur’ân çevirilerinde kullanmanın yanlışlığına dikkati çekmek istiyorum…

Bilmeliyiz ki, Kurân’da kullanılan her kelime, çok özel bir seçimle ve çok kapsamlı ve derinlikli anlamlar ihtiva etmesi dolayısıyla kullanılmıştır…

“Peygamber” kelimesi İranlıların konuştuğu Farsça kökenli bir kelimedir; Perslerin “tanrı” anlayışıyla beraber kullanageldikleri çok eski bir kelimedir… Bu kelime Farsçada, Kurân’da geçen hem “Nebi” hem de “Rasûl” kelimeleri yerine kullanılmaktadır. Dilimizde de böyle kullanılmaktadır.

“Tanrının elçisi” = “peygamber” anlamında olarak kullanılan bir kelimedir bu kelime…

Uzaydaki bir tanrının ya da tanrısal gücün elçisi = postacısı anlamına “peygamber”!!!

Oysa…

“ALLÂH” ismiyle işaret edilen; algılayabildiğimiz ya da algılayamadığımız her birimin varlığını, orijinini oluşturuyor Esmâ ve sıfatlarıyla; Zâtı’na sınır getirmek de muhal!..

Bu demektir ki…

Kim “Allâh”a ermişse, âfaktan=dıştan değil; varlığından, özünden, derûnundan, hakikatinden ermiş; bilmiştir ki, ismiyle işaret edilen varlığı ismi-resmi bir hayal; varlığı “yok”tan ibarettir; yalnızca var olan “Allâh” adıyla işaret edilendir!

Öyle ise, anlamamız gerekir ki, “Allâh” ismiyle işaret edilen, tüm boyutlarda Esmâ ve sıfatlarıyla açığa çıkan; yanı sıra da bunlardan münezzeh ve “Ğaniyy” olan olarak, “Nebi”, “Rasûl” ve “Velî”nin hakikatidir…

Bu isimlerle vasıflarına işaret edilenler de, kendi varlıklarında, boyutsal olarak eriştikleri mertebenin hakikatini dillendirmektedirler. Yani bunlar, ötedekinin postacısı değil; hakikatlerindekinin dilleridir!

Gerek “Nebi” ve gerekse “Rasûl”; “Allâh” adıyla işaret edilenin Esmâsından “El VELİYY” isminin zuhuru olan “velâyet” kemâlâtının mazharı olarak bu mertebeye kavuşmuşlardır.

Dünya yaşamında “Nübüvvet” ve “Risâlet” işlevini yerine getiren bu zevât, bu kemâlâtlarını “VELİYY” isminin mânâsından alırlar ve ölüm ötesi âhiret yaşamlarında da “Velâyet” kapsamında olan “Risâlet” mertebesiyle yaşamlarına devam ederler…

“Allâh” adıyla işaret edilenin “Nebi” ismi yoktur; buna karşılık “El Veliyy” ismi Bâkîdir!

“Nübüvvet”; dünya yaşamı için geçerli olan bir işlevdir.

“Risâlet”; hem dünya hem ölüm ötesi yaşam için geçerli olan bir işlevdir.

Her “Nebi”, her “Rasûl” ve her “Velî” varlığını “velâyet” hakikatinden alır…

Her “Nebi” zâhiri itibarıyla “Nebi”, bâtını itibarıyla “Velî”dir.

Geçmişteki her “Rasûl”, zâhiri itibarıyla “Nebi” olabilir veya olmayabilir; bâtını itibarıyla “Velî”dir.

Her “Velî” varlığını ve kemâlâtını “velâyet”inden alır…

“Nübüvvet” görevi dünya yaşamıyla ilgili bir görevdir ve “Nebi”nin âhiret yaşamına intikâliyle son bulur… Esasen “Nübüvvet”; “Hâtemin Nebi” olan Muhammed Mustafa ile son bulmuştur; O’ndan sonra kıyamete kadar başka “Nebi” gelmez.

“Nebi”lerin bazıları aynı zamanda “Rasûl”dür… “Risâlet” işlevi olan “Rasül”lük ise kıyamete kadar geçerli bir görevdir.

“Nebi”lik geçicidir; “Rasûl”lük ise asâletendir ve dünyadan ayrılmakla son bulmaz, zira kendini tanımanın sonu yoktur ve dolayısıyla bu işlev sonsuz devam eder “Rasûl”ler için… Bu yüzdendir ki bizler, İslâm Dini’ni kabul ve tasdik anlamında ifade ettiğimiz “Kelime-i Şehâdet”te Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın “Rasûl” oluşuna şehâdet ederiz; ki bu onun sonsuz işleviyle ilgilidir. Bu yüzden “AbduHÛ”dan sonra “NebiyyiHÛ” değil, “RasûluHÛ” deriz…

“Risâlet” ve “Nübüvvet”, “velâyet”in içindeki üst sınıftır… Tıpkı “askeriye” genel tanımı içinde “generaller” sınıfı gibi…

“Nübüvvet”; içinde yaşanılan topluma, onlara âhiret saadetini kazandıracak olan yaşam şartlarını bildirmek ve o insanları bu şartlara göre yaşamaya davet etmek işlevidir.

“Risâlet”; içinde yaşanılan topluma, kendi hakikatlerini bildirmek ve bunun gereğini yaşayabilmeleri için gerekli olan çalışmaları ve yaşam biçimini tebliğ ederek, onlara bu yolda yol göstermektir.

“Ulül Azm” ise; hem “Nübüvvet” hem de “Risâlet” işlevini deruhte eden zâtlara verilen isimdir.

“Velâyet”; Hakikatini bilmek ve gereğini yaşamaktır.

Toplumla ilgili hangi işlevler “Nübüvvet” kapsamında ise, o işlevlere işaret edilirken Kur’ân-ı Kerîm’de, “Nebi” kelimesi kullanılmıştır…

Toplumla ilgili yani dışa dönük olarak, hangi işlevler “Risâlet” kapsamında ise orada “Rasûl” kelimesi kullanılmıştır…

Bireyin yaşamıyla ilgili olarak hangi kemâlâtın yaşanmasına dikkat çekilmek istenmişse, orada da “velî” kelimesi kullanılmıştır.

Yani “velâyet” hakikatine dayalı bir şekilde, dışa dönük görev alan yüksek kemâlât sahibi zevâtın bu durumuna “Nübüvvet” ve “Risâlet” adları verilerek; onlar, genel olarak içe yani kendilerine dönük kemâlâtı yaşayan “velî”lerden ayrı bir sınıfta anlatılmışlardır.

Eğer bu tanımlamalar istikametinde yeniden okunursa ilgili âyetler, çok daha değişik boyutlarda mânâlar karşımıza çıkar…

Öte yandan…

Bir diğer tanımlama ile, şeriat getiren “velî”lere “Nebi”; şeriat getirmeyip, insanları hakikatlerinin gereğini yaşamaya davet edenlere “Rasûl”, böyle bir davet görevi almamışlara da “Velî” denilmiştir…

“Velâyet” babadan oğula geçen saltanat değil; kişinin hakikati olan “Allâh” adıyla işaret edileni yaşamasının sonucudur.

“Velâyet” kemâlâtının dayandığı hakikatin, bir “Nebi” veya “Rasûl”de tenezzülat hükmüyle açığa çıkan ilmine “vahiy”, velâyet kemâlâtının urûc hükmüyle bir “velî”de açığa çıkışına da “ilham” denilir.

“Peygamber” kelimesi kullanıldığında bütün bu işaret ettiğimiz gerçekler örtüldüğü gibi; bunların sonucu olan pek çok sırlar daha ehlinden saklanmış olmaktadır…

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçesiyle ibadet olmaz!

Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe’ye çevirisi olmaz!

Kur’ân-ı Kerîm anlaşılmak ve gereği yaşanmak için geldiği için de herkes anladığı kadarıyla, “Benim anlayabildiğim kadarıyla Kur’ân” başlığı altında anladıklarını açıklar… Buna kim ne isim verirse versin…

“Tanrı”lar “ulu” olabilir…

“ALLÂH” ise “EKBER”dir!

Bizim keşfimizin bildirdiği hakikat budur… Gerçeğini Allâh bilir!

Ves Selâm…
RASÛL, NEBİ, VELÎ hakkında
ABD VE RASÛL OLUŞUNA ŞEHÂDET NE DEMEKTİR?
Evet böylece “Eşhedü en lâ ilâhe illâllâh” diyebilirsek; bundan sonra bizim üzerimize bir görev daha düşer…

“Ve eşhedü enne Muhammeden AbduHÛ ve RasûluHÛ” diyebilmek.

“Ve eşhedü”; şehâdet ederim ki “enne”; kesinlikle bu böyledir. Yani, bu şehâdeti öyle bir ederim ki, kesinlikle bu şehâdetim geçerlidir, şaşmaz!.. “Muhammeden AbduHÛ ve RasûluHÛ”; Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür!

“Muhammed” isminden kasıt müsemmadır!.. “Muhammed” ismiyle kastedilen varlık!.. Bu isimle kastedilen varlık, önce “kulu”dur, sonra “Rasûlü”!..

Burada “Kul”luk, “Rasûl”lükten de üstündür ki, öne alınmıştır…

Düşün ki, Rasûllük!..

“Ben gelmiş geçmiş bütün Rasûllerin içinde öne geçirilmişim” diyor…

Rasûllükten daha üstün yüksek mertebe yok; bir de bütün gelmiş geçmiş Rasûllerin önüne geçiriliyor!..

Ve bu Rasûllükten daha üstün olarak,”kulluk” yani “Abd”iyet yönü öne geçiriliyor,”AbduHÛ” sözüyle!..

Muhammed ismi ile müsemma olan mânânın, “kul”luğu ne demektir?

Muhammed “AbduHÛ” deniyor…

Bir kere “Abdiyet”, “HÛ”ya bağlanmıştır!..

“HÛ”; hüviyeti gösterir…

“ABD”iyeti “HÛ”viyetidir, mânâsı burada gizlidir!..

Yani, Allâh’ın hüviyetine “kul”dur, demektir bu!..

“Allâh’ın hüviyetinin kuludur” demek; “Efâl mertebesiyle, Esmâ mertebesiyle, Sıfat mertebesiyle ve de Sıfat mertebesinin hüviyeti olan Zât mertebesine câmidir!” demektir…

Neticede bilerek ve bilmeyerek, Kelime-i şehâdet’i söyleyen herkes, Hz. Muhammed’in Efâl, Esmâ, Sıfat ve Zât mertebelerine câmi olduğunu itiraf etmektedir; ama bilinçli olarak, ama bilinçsiz olarak!..

“Hû”viyetin “abd”ı olması hâli, bütün gelmiş geçmiş Rasûller arasında, bir tek “Muhammed” isminin müsemması olan mânâda müşahede edilir!..

Bir şeyin Hüviyeti, o şeyin Zâtına işaret eder, o şeyin Zâtını gösterir!.. İlâhî hüviyete bağlanması; İlâhî Zâtı, zâtında müşahede etmiş olmasından dolayıdır!..

İlâhî Zâtı, zâtında müşahede eden ilk beşer; Hz. Muhammed Aleyhissalâtu Vesselâm’dır!..

Bu yönden de O’nun mertebesi, tarifi mümkün olmayan, eşsiz bir mertebedir!

Hiçbir Rasûl, onun yanında ismini geçiremez!

Hz. Muhammed’in vârislerinin de O’nun bu mânâsının vârisi olması hasebiyle, diğer Nebi ve Rasûllerin arasında geçer adları, mânâ âleminde!

O’nun vârisleri kimlerdir?

O’nun vârisleri ancak “İNSAN-I KÂMİL”lerdir!..

“İnsan-ı Kâmil”ler umumi mânâda anlaşılan “kâmil insanlar” değildir!..

“İNSAN-I KÂMİL”ler, Gavsiyet mertebesini dahi ihrâz eden, yüksek kemâlât sahibi, devrinin “Zât”larıdır!..

Ve varlık, Onlar üzerine dönmektedir ve Onların hükmüyle yürümektedir!..

İşte bu yüzdendir ki, bu “Abduhû” kelimesindeki “Hû”, her ne kadar zâhirde, avam anlayışında “Hû”, “ki O” diye Allâh’a işaret gibi yorumlanırsa da; gramer kaidesine göre o anlamda geçerse dahi; hakikat müşahedesinde, oradaki “HÛ”, Hüviyete işaret eder, İlâhî Hüviyeti kasteder!..

İlâhî Hüviyetin kullluğu; âlemde Esmâ, Sıfat, Zât mertebelerini ihrâz etmeye dayanır!..

İşte bundan sonra, “Risâleti” gelir… Risâleti ne demektir?..

Risâletin mânâsı; Ulûhiyetin hükümlerini, Ulûhiyetin beşeriyetin ebedî saadetine dönük emirlerini, Efâl mertebesinde ortaya koymaktadır!..

Efâl mertebesinde Ulûhiyetin hükmü ve gereği olan yeni emirleri ortaya koymak, Risâlettir!.. Bu Efâl mertebesinde gerçekleşir!..

Böylece kişi, bu şehâdeti getirdikten sonra, yani Hz. Muhammed’in Abdiyet ve Risâletine de şehâdet ettikten sonra İslâm olmuş olur!

Zâhirde bu kelimeyi söylemesi, ona “müslüman” denmesine yol açar.

Hakikatte bu şehâdeti yapmış olması da,

“Kim muhsin olarak vechini (şuurunu) Allâh’a teslim ederse, gerçekten en sağlam kulpa tutunmuş olur…” (31.Lukmân: 22)

Âyetiyle işaret edilen mânânın kendisinde açığa çıkmasıyla mümkün olur.

“Muhsin”, Allâh’ın isimlerinden bir isimdir. Esmâ-ül Hüsnâ’da yoktur… “Vechini Allâh’a teslim etmesi”, yani vechinde Allâh’tan gayrının olmadığını itiraf etmesidir!..

Çünkü zaten “ne yana başını döndürürsen Allâh’ın vechini görürsün” diyor ya!.. Ne yana bakarsan, “O’nun vechini” gördüğün gibi, başkası da; senin vechin, Allâh’ın vechi olması hasebiyle; sende Allâh vechini görür…

İşte böylece Kelime-i şehâdeti getiren; emaneti sahibine iade etmiş, “hain” damgası yemekten kurtulmuş ve de “vech”ini Allâh’a teslim etmiş olur!

Risâleti böylece açıklamaya çalıştıktan sonra şimdi de Nübüvvet ve velâyet üzerine birkaç söz edelim… Önce, Nübüvvet ve Risâlet nedir, onu anlatalım….
HZ. MUHAMMED NEYİ “OKU”DU?
En çok sevdiğimiz şey tartışmak; en sevmediğimiz şey de tartıştığımız şeyin aslını araştırmaktır! Yaptığımız tartışmaların pek çoğu kulaktan dolma, duyuma dayanan verilere dayanır… Sözlerimizin, düşüncelerimizin ne dereceye kadar mantıklı ve makûl olduğunu hatıra bile getirmeyiz!

Bugün gerçeğini hiç düşünüp araştırmadığımız bir konuya dikkatinizi çekmeye çalışacağım…

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) okuma-yazma biliyor muydu?

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) neyi “OKU”du?

Yüzyıllardır insanlar ikiye bölünmüş tartışıyorlar; acaba Hz. Muhammed (aleyhisselâm) okuma-yazma biliyor muydu, yoksa bilmiyor muydu?

Kimi diyor, O okuma-yazma bilmiyordu “Ümmî”ydi!.. Kimi de diyor, biliyordu; “Ümmî”nin anlamı başkadır!

Bir an durun ve hatırlayın o an’a ait bilgileri!

“OKU” hitabı geldiğinde, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın eline yazılı bir metin verilmiş miydi?

Elbette ki hayır! Allâh Rasûlü’nün eline verilmiş yazılı bir metin yoktu!

Peki, yazılı bir metin eline verilmediğine göre, o kişinin okuyup-yazma bilip bilmemesini tartışmanın âlemi var mıdır?..

Bundan sonra dikkatimizi çekmesi gereken önemli ikinci bir nokta daha vardır…

Eline yazılı bir metin verilmediğine göre; “OKU” uyarısıyla Allâh Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)’ın neyi “OKU”ması istenmişti acaba?..

“HZ. MUHAMMED NEYİ OKUDU” isimli kitabımızı yazmamıza sebep olan bu konuyu çok özetle biraz inceleyelim isterseniz…

“OKUMAK” kelime olarak iki anlam taşır… Birincisi, “bakmaya” dayalı bir biçimde baktığı şeyin ne olduğunu anlamak… İkincisi, “görmeye” dayalı bir biçimde baktığı şeyi “değerlendirmek”!

“Bakmak” ayrı şeydir; “görmek” ayrı şeydir!

Herkes “bakar”, ama bazıları “görür”! “Basar”, bakar; “basîret” görür! Yani “görmek”ten murat, gördüğünün anlamını çözüp onu değerlendirmektir…

Bir şeyi dinleyebilirsiniz, ama o dinlediğiniz şeyi anlayıp değerlendirebilmek güçlü bir akıl, mantık ve muhakeme kuvveti ister… Bunun gibi, baktığını görmek de ayrı bir özelliktir!

İşte “okumak” da bir anlamıyla baktığın yazılı metini deşifre etmek, çözmek anlamına geldiği gibi; bir diğer anlamıyla da baktığını görmek; güçlü bir mantık, muhakeme ile ondan yeni anlamlar çıkartmak suretiyle o şeyi değerlendirmek anlamını taşır…

Konumuz yazılı bir metni “okumak” olmadığına göre; Hz. Muhammed’e yapılan “OKU” hitabının anlamını acaba nasıl değerlendireceğiz?..

Konuyu bir misalle açıklamaya çalışalım… Maç spikerleri veya spor eleştirmenleri çoklukla teknik direktörleri değerlendirirken şu husus üzerinde dururlar… “Basîretsiz teknik adam maçı okuyamıyor!” ya da “maçın birinci devresini çok iyi okudu, buna göre verdiği taktikle takım ikinci devre çok iyi oynadı!”

Demek ki, “OKUMAK”, yazılı bir metni çözmenin ötesinde, bir diğer anlamıyla, seyrettiğimiz şeyin nereden, neden, nasıl gelip, hangi hedefe yönelik akış içinde olduğunu kavramaktır!

Yani, “OKU” hitabıyla, Allâh Rasûlü olarak Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın, ALLÂH’ın yaratmış olduğu düzeni, SİSTEMİ OKUMASI istenmiştir!

“OKU” hitabının muhatabını iki şıktan biri olarak değerlendirmek zorundayız!

“OKU” istemi ya özel olarak yalnızca Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a aittir, genel olarak bizi hiç ilgilendirmez; “Oku”mak gibi bir mükellefiyetimiz yoktur! Bu durumda, gerek Kur’ân-ı Kerîm’in ve gerekse Allâh Rasûlü’nün ne dediğini anlamaya, kavramaya çalışmak gereksizdir! Bize düşen körü körüne, beyinsizce, eğitilmiş bir mahlûk gibi sadece denilenleri yapmaktır!

Ya da…

“OKU” istemi Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın şahsında, tüm ümmetine yapılan bir hitaptır; Hz. Muhammed’e inanan herkesin “OKUMASI” istenmektedir!

Bu takdirde de, tüm inananlar, ALLÂH’ın yaratmış olduğu YAŞAM SİSTEMİNİ, ALLÂH DÜZENİNİ “OKUMAKLA” görevlidirler!

Bu hususu çok iyi düşünmeli ve anlamalıyız!

“OKUNMASI” istenilen SİSTEM nedir?..
HZ. MUHAMMED’İ TANIYAMAYANLAR
Olayın hakikatine karşı “perdeli” olan bazılarından yayılmak istenen asılsız ve hatta “edepsiz” bir görüşe göre:

“Hz. Muhammed iyi-dürüst bir insandır!!! Eh biraz da akıllıdır!!! İşte bu yüzden Cibrîl, Allâh’ın emriyle peygamberlik görevini O’na vermiş ve O da Cibrîl’in ona dikte ettiği biçimde yaşayıp, geçmiştir!!! O sadece Allâh’ın haberlerini bize ulaştıran bir postacıdır!!! Allâh’ın postacısıdır!!!

Gerçekte, Hz. Muhammed’in hiç de büyütülecek bir yanı yoktur!!! Tasavvuf ehli O’nu gereksiz yere hayalinde büyütüp paye vermektedir(!)… O tamamıyla bir beşer olarak yaşamış, sadece Cibrîl’in direktifleri doğrultusunda insanlığa Allâh emirlerini tebliğ etmiş, bu yönüyle farklı bir insandır!!!

Hz. Âli’den, Hz. Ebu Bekir’den, Şah Nakşıbend’e, Abdulkâdir Geylânî’den Abdülkerîm el Ciylî’ye, İmam Gazâli’den İbrahim Hakkı Erzurumî’ye kadar bütün mânâ ehli zevât Hz. Muhammed’i boş yere gözlerinde büyütmekte, O’nun sözlerine yani hadislerine değer vermektedirler!!!

Bize sadece, O’nun tebliğ ettiği Kur’ân yeter!!! Hadisleri ciddiye almamıza gerek yoktur!!! Çünkü, çok büyük bir kısmı da uydurmadır!..”

Ve daha böylesine birtakım saçmalıklar!.. Mantıksal bütünlükten uzak laflar!..

“POSTACI” birinden diğerine bir şey taşıyan, götüren; ancak ne götürdüğünden de haberi olmayan kişidir… Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm)’a “ALLÂH’IN POSTACISI” demek, en azıyla, O’nu, “yaptığı görevin şuurundan yoksun olmakla” tanımlamaktır ki, böyle bir anlayıştan O yüce Zâtı tenzih ederim…

Bize göre bu yanlış tanımlamanın sebebi, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın gerçek büyüklüğünü ve derinliğini müşahede edememektir. Bu durum neticede bu kişileri sahih hadisleri bile inkâr noktasına getirmiştir!

Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm’in oturtulduğu tahtın ayakları “Hadisler”dir!..

Bize âyetlerin nasıl anlaşılması, yorumlanması ya da tatbik edilmesi konularını Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın hadisleri öğretir…

Nâzil olan Kur’ân ışığında İslâm’ın nasıl yaşanması gereğini bize bizzat Hz. Rasûlullâh öğretmiş ve O’nun açıklamaları doğrultusunda biz bugün bu noktaya gelmişiz!..

İslâm Dini; Kur’ân-ı Kerîm ve Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın hadislerinden ibarettir!..

Asırlardır yapılan derin araştırmalar sonucu olarak en azından “Kütübi Sitte” denilen ve hatta buna ilave edilen birkaç hadis külliyatındaki hadislerin kesinlikle doğruluğu tespit edilmiştir… Bu konuda hadis kitaplarında geniş bilgiler vardır… Arzu edenler olayı araştırarak haklılığımızı anlayabilirler…

Biz şayet okuduğumuz bir hadisin gayesini veya hikmetini anlayamıyorsak, onun hangi boyuttan, hangi müşahede içinde söylenmiş olduğunu bilemiyorsak; hiç değilse, onu bir gün anlayacağımız seviyeye ulaşıncaya kadar susup, beklemesini bilelim…

Unutmayalım ki, inancımıza göre, yarın Hz. Rasûlullâh’ın huzurunda O’nunla yüzyüze geleceğiz!

Bize göre…

Hz. Muhammed Mustafa, olağanüstü özelliklerle bezenmiş muhteşem bir Zât’tır!.. Şerefimiz, O’nu tanıyabildiğimiz, anlayabildiğimiz ölçüdedir!

On sekiz yaşından beri, çağdaş bilimler eşliğinde, O’nu ve getirdiklerini; açıkladığı gerçekleri ve sistemi anlamaya; ve dilimiz döndüğünce de anlatmaya çalışıyorum…

Bütün bunlara rağmen, O yüce Allâh Rasûlü’nü anlama ve anlatma konusunda bugüne kadar yapabildiklerim bir hiçtir!..

Evet, Hz. Muhammed, “Cebrâil’in dikte ettiği fikirleri, bilgileri insanlara dikte eden basit bir ‘hoparlör’ ya da ‘postacı’ olarak tanımlanmaktan berîdir” dedik!!.

Ve geldik, Risâlet kemâlâtından anladıklarımızı, müşahedelerimizi nakletmeye…

Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm), Cebrâil’in “SIKMA”sına maruz kaldığı zaman, daha önce de izah ettiğimiz yönüyle, “ALLÂH”ın bazı “isimlerinin mânâları” istikametinde son derece önemli “FETİH”lere kavuştu!..

Bu “isimlerin mânâlarının” kendisinde daha büyük kapasiteyle ortaya çıkması, O’nun basîretinin, ferasetinin, nüfuziyetinin (yani yöneldiği varlığın bâtınına nüfuz ederek onun yapısını, özelliklerini, varoluş gaye ve hikmetini sezme hassası) çok büyük ölçüde gelişmesine vesile oldu…

Bu bir anda, şıp diye ortaya çıkan veya çıkacak olan bir olay değildi…

“SIKMA” neticesi beyinde hazımlı bir şekilde meydana gelecek kapasite, oldukça uzun bir zaman istiyordu…

İşte bu yüzdendir ki, ilk vahiyden sonra, üç seneye yakın bir zaman yeni vahiy gelmedi ve Cebrâil ile bir görüşmesi olmadı…

Hatta bu yüzden zaman zaman “terk edildiği” düşüncesine kapılarak büyük endişe duydu…

Ne var ki bu süreç gerekliydi. İlk farklı ve güçlü açılımı yani bir üst boyut katmanına ait varlıkları ve bilgileri değerlendirecek kapasitenin oturması zaman istiyordu.

“Ayânı sâbitesi” ve “varoluş istidadı” itibarıyla zaten “ALLÂH” isimlerinin tümüne sahip olan varlığı, bu etkiye de maruz kalınca; artık o isimlerin mânâları daha güçlü bir şekilde ortaya çıktı; ve böylece de mutlak gerçeği, evrensel SİSTEMİ “OKU”maya başlamış oldu!
HZ. MUHAMMED, “ALLÂH RASÛLÜ”DÜR, CİBRÎL ELÇİSİ DEĞİL!
Bu arada, dikkatimizden kaçmaması gereken, bir önemli husus da şudur…

Normaliyle, her işte kural, işe ehlini tayin etmektir! Şayet o işe ehlini tayin etmezseniz, hem o işe, hem de tayin etmiş olduğunuz kişiye zulmetmiş olursunuz!

Şimdi bir düşünün…

Sürekli Cebrâil ve diğer meleklerle iletişim içinde olan; Cinleri görüp, onlarla iletişim içinde olan; içinde yaşadığı ve yaşayacağı sistemi “OKU”yan; daha aramızda yaşarken cennet ve cehennemi bizâtihi görüp, orada yaşanmakta olanları ya da yaşanacakları anlatan; kabirde yaşanılanları müşahede edip, yanındakilere kabir âlemindeki kişilerin içinde bulundukları hâlleri haber veren; gösterdiği yoldan gidenleri türlü olağanüstü özelliklere kavuşturan; ve daha sayamadığımız pek çok olağanüstü özellikleri olan bir ZÂT, nasıl olur da basit, sıradan bir “dikte makinesi bir beşer” ya da “hoparlör” ya da “postacı” olarak nitelendirilebilir… Ne getirdiğinden gâfil midir Allâh Rasûlü?..

Bırakın bu devri bir yana…

Bugüne kadar gelmiş geçmiş sayısız evliyadan zâtları düşünün…

Kimi keşif yollu, kimi fetih yollu müşahede sahibi zevât!..

Bunlardan hangi bir tanesi ortaya çıkıp da, Rasûlullâh’ın hadislerini “uydurmadır” diyerek saf dışı etmeye kalkmış?..

Üstelik, bunların önemli bir kısmı, mânen Rasûlullâh (aleyhisselâm) ile olabildiğince sık biraraya gelen ve gerçekleri O’nun ağzından kendi kulaklarıyla duyan zevât!..

Şayet bu hadisler, iddia edildiği gibi “uydurma olsaydı”; keşif ve fetih sahibi olup bugün dahi bu yoldan Hz. Rasûlullâh ile görüşme imkânına sahip bulunan zevât tarafından, müslümanlar uyarılmaz mıydı?..

Allâh ilmi, iradesi ve kudretinin aramızda ve aramızdan zâhir olmasıyla korunan İslâm Dini, asırlardır Hz. Rasûlullâh’ın hadisleri istikametinde yüz milyonlarla ifade edilen kitlelere yol göstermiş; ve herkes varediliş gayesi nispetinde bu pastadan pay almıştır…

Bütün bu çalışmalar sırasında, unutulmamalıdır ki, “ALLÂH ELÇİSİ”nin yani “RASÛLULLÂH MUHAMMED MUSTAFA”nın rolü, basîretsizlerin, maneviyattan, “hâl”den nasibi olmamışların göremeyeceği ölçüde çok büyüktür!..

“ELÇİ”nin seviyesi gönderenle mütenasiptir!.. Hiçbir zaman, bir devlet başkanı, bir musluk tamircisini “elçisi” olarak bir yere yollamaz!

Kesin olarak bilelim ki;

Hz. Muhammed Mustafa; “ALLÂH RASÛLÜ” yani “ALLÂH ELÇİSİ”dir!..

Yoksa, günümüzde bazılarının iddia ettiği ve tefsirlerine yazdığı gibi “Cebrâil’in elçisi”; yahut da bir “gök tanrısının elçisi” değildir!

Dikkat edelim…

“Uzay Dini” diye tanımlanan ve “Uzaylıların tebliğ ettiği” iddia edilen Cin kökenli, “Altın Çağ Bilgi kitabında” şöyle denilmektedir:

“İslâmî bütünlük ışık dost MUHAMMET’i “RASÛL” ZANNETMEKTEDİR… Hâlbuki O, ALLÂH’ın habibi “RASÛL”ün ELÇİSİDİR… RASÛL, büyük ASHOT yani SULH’tur.” (Fasikül:42; s:408)

Bu “UZAYLILAR”a göre, “Muhammet’in elçisi olduğu büyük ASHOT’un Rabbi olan ALLÂH da, bedenlenmiş olarak BETA NOVA gezegeninde yaşamakta ve orada bizi yanına beklemektedir”!!! (Fasikül:46; s:447)

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ı, Cebrâil’in “RASÛLÜ-ELÇİSİ” olarak tanımlayan zâtı muhteremler kimlerle aynı paralele düştüklerinin; ve kimlerin etkileri altına girmiş olduklarının farkına varacaklar mı acaba?

“ALLÂH KULU ve ELÇİSİ” olma şerefine sahip bir ZÂT için ise, biz ne söylesek azdır!.. O’nun yüceliğini anlatmak bizim gibiler için asla mümkün değildir!

Bu yüzden, Hz. Rasûlullâh’tan daha fazla bahsetmeyi zaid addederek, dönelim O’nun işlevine… Çalışmalarına…

Ve, bütün bunların bilincinde olarak, “OKU”muş olduğu “SİSTEMİ” fark etmeye…

 

HZ. MUHAMMED’E İMAN
Kesin olarak bilelim ki, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a iman etmemiş olanın, “ALLÂH”a imanı yoktur! Tanrısı olabilir!

Niçin bu böyledir?

Çünkü “tanrı” yoktur! Tanrı, hiç var olmamıştır!

İnsanların kendi hayal dünyalarında tasavvur ettikleri bir tanrıları olabilir elbette… Hatta Dünya üzerinde yaşayan ve çeşitli inanışlara mensup olan çok büyük bir çoğunluğun böyle bir tanrısı da vardır zaten! Ama bu varsayım asla doğru değildir ve gerçekle alâkası yoktur.

Hz. Muhammed (aleyhisselâm), insanların inandıkları tanrı kavramına dayalı yaşam biçimiyle hayatlarını boşa harcamamaları için görev yapmış; ve “LÂ ilâhe…” sözcüğüyle bu konuda kendisine inananları uyarmaya çalışmıştır.

“Hz. Muhammed’in Açıkladığı Allâh” isimli kitabımda “ALLÂH” adıyla işaret edilenin asla bir gök tanrısı olmadığını açıklamaya çalıştım.

İnsanlar geçmiş çağlarda ve hatta günümüzde gökteki bir tanrıya inanırken; ve bunun sonucu olarak da o gökteki tanrı yanından gelen OĞUL’dan veya kanatlı meleklerden söz ederken; Rasûlümüz bunun böyle olmadığını en öz ve özet şekilde “İHLÂS” Sûresi’yle vurgulamıştır.

Tanrıya inanmak insanı sonuçta hüsrana götürür! Çünkü ötedeki bir varlıktan bir şeyler bekleme düşüncesi oluşur böyle bir inanç sonunda! Bu da ataleti, uyuşukluğu ve tembelliği oluşturur! Oysa her şey, insanın özündeki sırda mevcuttur. Dışarıda değil! İnsan özündeki bu sırla her an pek çok şeyler yapabilme istidat ve kabiliyetine sahiptir.

Tanrıya inananlar, onun hiçbir zaman var olmadığını anladıkları anda korkunç bir sükûtuhayal yaşayarak hüsrana uğrayacaklardır!

Yukarıda, uzayda veya başka bir galakside yaşamakta olan ve buraya elçi yollayan, OĞUL yollayan bir tanrı asla var olmamıştır!

Bu yüzden de kesin olarak, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a iman edenler; dolayısıyla da onun açıkladığı “ALLÂH” ismi ile işaret edilene iman edenler, gökte, ötede bir tanrı tahayyül edenlerden farklı ve onlarınkiyle uyuşmaz bir inanç içindedirler.

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a iman etmeyen, onun ALLÂH Rasülü ve Nebisi olduğunu kabul ve tasdik etmeyenler, doğal olarak O’nun açıkladığı “ALLÂH” kavramını da kabul etmemiş olurlar.

Bu da, Muhammed (aleyhisselâm)’ın Rasûllüğünü kabul ve tasdik etmemiş olanların, evrende kendi kafalarına göre hayal ettikleri bir tanrı ve bu varsayıma dayalı yaşam biçimi oluşturmalarını getirir!

Hz. Muhammed “men kale lâ ilâhe illallâh fekad dehale cenneh!” demiştir. “Kim lâ ilâhe illâ Allâh derse cennete girer!”

Ama bu demek değildir ki, tanrıya inananlar cennete girer!

Burada dikkat edilmesi gereken bir incelik vardır:

Hz. Muhammed, kişinin tanrı kavramından kurtulmuş olmasına dikkat çekmektedir bu açıklamasıyla. Yani şirkten arınmış olmasına…

“İhlâs” Sûresi’nin anlamını kavramış olanlar, ötede veya ötelerinde bir tanrı olmadığını fark ederler!

Kur’ân-ı Kerîm baştan sona, tanrı kavramının şirke yol açtığını; şirk koşanın da ebediyen cehennemi yaşayacağını vurgulayan âyetlerle doludur. Şirk koşanın ebediyen cehennemde kalacak olmasının nedeni nedir acaba?

Tanrı olmadığına göre, şirk koşanın ebediyen cehennem denilen boyutta kalmasının, yanmasının nedeni nedir?

Bunları çok iyi düşünüp anlamak gerekir!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a inanmayan, O’nun ALLÂH Rasûlü ve Nebisi olduğuna inanmayan ve dahi buna ŞEHÂDET etmeyen, İslâm Dini’ni, yani ALLÂH Rasûlü’nün açıkladığı Sünnetullâhı (Sistem ve Düzeni) kabul etmemiş demektir! O sistem ve düzeni kabul etmeyen de kendi inancına göre yaşar ve sonuçlarına katlanır!

Biz kimseyi ne cennete sokabiliriz ne de cehenneme atabiliriz!

Herkes kendi idrak kapasitesi ve bunun sonucu kendine çizdiği yaşam biçimiyle cehennemini şekillendirir veya cennetini bezer!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a imanı olmayan, onun ALLÂH Rasûlü ve Nebisi olduğuna şehâdet etmeyen ise, O’nun açıkladığı “ALLÂH” ismiyle işaret edileni fark ve idrak edemeyeceği için; otomatikman hayalinde yaratıp bezediği bir tanrıya inanmak durumunda kalacaktır! Sonra da hayalinde yarattığı bu tanrıyı beğenmeyip, yanlışlarını bulacak ve eleştirmeye başlayacaktır!

İçinde yaşadığımız, kimini algılayıp, çoğunluğunu algılayamadığımız tüm kanun ve prensipler, sistemler, Kurân’da “Sünnetullâh” diye isimlendirilen “Sistem ve Düzen”dir ki bize “DİN” adıyla tanıtılmıştır.

“ALLÂH” ismi ile bize bildirilen, eskilerin “evren içre evrenler”, yenilerin “paralel evrenler” dediği tüm yapıları, zamansızlık, “AN” boyutunda ilmiyle, ilminden ve ilminde yaratmıştır!

Tüm evrenler holografik gerçeklik doğrultusunda her bir zerrede mevcuttur!

Rasûlullâh (aleyhisselâm) 1400 küsur yıl önce bu gerçeğe “Zerre küllün aynasıdır” diyerek işaret etmiştir… Bu konuda detaylı bilgiyi “TEK’İN SEYRİ” isimli kitabımızda okuyabilirsiniz.

Bir “NOKTA”dan var edilen tüm evrenler yaratılış amacına göre “Sünnetullâh” kanunlarına göre işlevlerini oluşturmaktadır.

“K” misalinde olduğu üzere, çizgideki bir noktadan açının oluşması benzeri, tüm evrenler yalnızca bir açı içindekilerdir. Uzun çizgide ise bunun gibi sayısız “nokta”lar vardır! Ötesi ise tefekkür dışıdır! “ALLÂH” isminin işareti en azından böyle bir yapı veya varlığadır!

İşte “ALLÂH” ismiyle işaret edilen böylesine muhteşemdir ki, bir tanrı olarak düşünülmekten elbette münezzehtir!

İnsan veya tüm birimler ise birer koni gibidir! Oysa kimi, kendini yalnızca koni değil, koninin iki boyutlu düzlemi gibi, yani et-kemik beden gibi düşünür. Kimi ise koni olduğunu fark etmiştir. Koni boyutsallığı içindeki “Esmâ âlemini” tâ “nokta”ya kadar seyreder!

Bize düşen, ALLÂH Rasûlü Hz. Muhammed’e ve O’nun “ALLÂH” ismiyle işaret edip açıkladığına iman ederek, bu bildirilen gerçekler doğrultusunda yaşamımıza yön vermektir!

ALLÂH Rasûlü Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a ve O’nun açıkladığı “Tanrı yoktur yalnızca ALLÂH” gerçekliğine iman edenler, birlikte namaz edâ ettiklerinde, imam Fâtiha’yı okurken asla Bismillâh’ı sesli okumaz! Fâtiha’yı “El hamdu…”dan başlatır imam…

Niçin?

Çünkü, Bismillâh’ta “B” sırrı vardır ve herkesin Bi-Zâtihi kendi özünde var olan sırra dayalı olarak “B-esmele”yi kendisinin “OKU”ması ve yaşaması gerekmektedir!

Namaz ancak Fâtiha “oku”nmakla yaşanır ve bu yüzden de ALLÂH Rasûlü, “Fâtiha’sız namaz olmaz!” buyurmuştur!

“ALLÂH”a giden yol dışardan öteye değil, insanın şuurundan özüne doğrudur!

Tanrıya inananlar için ise yöneliş uzayda bir yerlere doğrudur!

Konunun Türk’lük Arap’lık veya başka ırklılıkla bir alâkası yoktur! “ALLÂH” ismi ÖZEL İSİMDİR! Özel isimler hiçbir lisanda değişmez, tercüme edilmez; aynen kullanılır!

“ALLÂH” ÖZEL isminin işaret ettiği anlam ile, genel “TANRI” kavramı arasındaki farkı hâlâ anlatamadıklarıma ise şimdilik diyecek başka sözüm yok!

[Tanrı(!) da çok uzak olmayan bir zamanda Dünya'ya gelecektir zannediyorum... Bu ise gelecekteki ayrı bir yazı konusu...]
MUHAMMED (aleyhisselâm) FARKI
İsmi “ALLÂH” olan, bize Hz. Muhammed (aleyhisselâm) tarafından bildirilmiştir! Çünkü O, bir peygamber değil, “RASÛLULLÂH” idi!

Farkı neydi kendisinden önceki Rasûllerden?

Mesela İbrahim (aleyhisselâm) da, Musa (aleyhisselâm) da, İsa (aleyhisselâm) da “Rasûlullâh” idi…

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ı tasdik etmek niçin zorunlu?

Diğer Rasûlleri tasdik edip, kabullenip; Hz. Muhammed’i ve bildirdiklerini kabul etmemek, niçin insana her şeyi kaybettirir?

Hz. Muhammed (aleyhisselâm); “HANÎF”lik kavramını getiren İbrahim (aleyhisselâm)’dan; tenzih yönlü açıklamalar yapan Musa (aleyhisselâm)’dan, teşbih ağırlıklı anlatımla görevini yapan İsa (aleyhisselâm)’dan çok farklı bir işlevle; teşbih ve tenzihi cem etmiş, tevhidi açığa çıkarmış ALLÂH kulu ve Rasûlü ve son Nebi’dir!

Çünkü O, hepsinden farklı ve ayrıcalıklı olarak “SÜNNETULLÂH”ı “OKU”muş; buna dayalı olarak insan için gerekli olan her şeyi, kâh vahiy olan âyetlerle, kâh da hadis denilen açıklamalarıyla insanlığa bildirmiştir!

“Hadislerle işimiz yok bize yalnızca Kur’ân yeter” diyenler ne Kurân’ı anlamışlardır; ne ismi “ALLÂH” olan hakkındaki işaretleri değerlendirebilmişlerdir; ne de “Rasûl”lük veya “Nebi”liğin işlevinin ne olduğunu fark etmişlerdir!

Onlar hâlâ, yukarılarda uzayda bir yerde büyük bir tanrı hayal etmekte; onun yolladığı kanatlı meleklerle buyruk alan bir postacı peygamber düşünmekte; ve dahi bu postacının bize ilettiği buyruknameye inanmaktadırlar!!!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) ve işlevi hakkında hiçbir fikir sahibi değillerdir!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın evrensel ve tüm insanlığı kapsayan muhteşem “SÜNNETULLÂH” açıklamalarını onlar hiç fark edememektedirler.

Androidmişcesine Kur’ân tekrarlamak veya sadece fiziki namaz kılmak onlar için yeterli tapınmaktır tanrıya!..

Bu yüzden de neler kaybettiklerinin asla farkında olamadan bu dünyadan geçip gideceklerdir! İşte bu gerçeklerden farkındasızlık, onlar için en büyük karşılıktır, cezadır!

Ey Rasûlü inkâr eden, “bana Kur’ân yeter hadislerle işim yok” diyen nankör; sil bakayım hafızandaki, Rasûllullâh’tan sana ulaşanların hepsini; bakalım ne konuşabileceksin Kur’ân veya hadis veya bunlara dayanan ilimler hakkında?!!

Kendisini aydınlatan ve ona bilmediklerini öğreten; ismi “ALLÂH” olanı tanıtan ve “Sünnetullâh”ı bildirene yapılan nankörlük; bunun karşılığını, ebediyen o gerçeklerin müşahade ve yaşamına karşı perdelilikle alır! Bu da dışardan bir tanrının veya varlığın cezalandırması şeklinde değil; Öz’ündekinin, kendisine, elleriyle yaptıklarının karşılığını vermesi şeklinde gelişir! Bu durum, “Sünnetullâh” gereği beyindeki bir kilitlenmenin sonucudur. Her kişi, inkâr ettiğine karşı kendini otomatik olarak kilitler! “Sünnetullâh” konusuna bir başka yazıda açıklık getireceğiz inşâAllâh.

Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ı, postacı peygamber olarak değerlendiren nankörler, yolun en başından, kendi zanlarına sapmış oldukları için, daha sonraki aşamaları zaten değerlendirme imkânı ile karşılaşamazlar.

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) asla değişmeyen veya dönüşmeyen “SÜNNETULLÂH”ı “OKU”muş olarak; Risâletinin gereği olarak, “Fâtiha” okunan ve Fâtiha’sız asla geçerliliği olmayan salâtı teklif ederken; Nübüvvetinin işlevi olarak da, salât öncesinde abdest almayı uygulamıştır!

Zira Risâlet; ismi “ALLÂH” olanı anlayıp hissetmeye dönük bir işlevdir ve bu işlev sonsuza dek devam edecek olan bir yaşantının elde edilmesiyle alâkalıdır. Abdest ise, bedenin bu işleve hizmetiyle ilgili ve dünya yaşantısıyla sınırlı bir uygulamadır.

Bu aralar bazıları, “Salât”taki Bismillâh ve Fâtiha okunuşuyla yaşayabilenin mi’râcı olan hissedişi, tutup yoga ile, veya Hint felsefesinin Nirvana’ya ulaşması ile kıyaslamakta ve hatta aynı şey olduklarını iddia etmekteler.

Oysa birbiriyle hiç alâkası olmayan iki olaydan söz edilmekte!

Niye böyle?..

Neden böyle olduğu konusuna daha sonra döneceğim.

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) son Nebi’dir; çünkü “Sünnetullâh”ın insanlığı ilgilendiren tüm özelliklerini bütün detayları ile anlatmıştır. “Sünnetullâh” konusu tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli bir konudur. Zira “Sünnetullâh”ın ne olduğunu fark edemeyen kendi kozasından asla çıkamaz; kozasında, hayal dünyasında yaşamaya devam eder. Buna, insanların uykuda olması, yani rüya görmesi diye yaklaşılmıştır. Rüyaların ne kadarının gerçekçi olduğunu bir düşünün!

Açıklandığı devir şartları itibarıyla, zorunlu olarak mecazlar, işaretler kullanılmıştır; ancak bugün artık belli bir bilim ve kültür altyapısı olanlar, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ı eskisinden çok daha farklı anlayabilmekte ve değerlendirmektedirler.

Önce şu mutlak gerçeği fark ve kabul edelim:

İsmi “ALLÂH” olarak bize bildirilen ve tanıtılan, neyse, O’dur!

Kul da, kuldur!

Kulun varlığı ve varlığı altındaki her şey, ismi “ALLÂH” olana ait olsa dahi, o yine de sadece bir “abd”dır ve asla “ALLÂH” değildir!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) dahi, tüm muhteşem ilmî kişiliğiyle ve kendisinde açığa çıkan ismi “ALLÂH” olana ait özelliklerle varoluşuna rağmen bir “abd”dır, yani KULdur ve ebeden bu böyledir!

Şimdi gelelim olayın neden ve nasıl böyle oluşuna…

“Zerre küllün aynasıdır” işaret ve uyarısını yapan Rasûlullâh (aleyhisselâm), vurguladığı bu gerçekle “kul”luğun da en büyük açıklamasını yapmaktadır.

“Abd” nedir?

“Abd”, ismi “ALLÂH” olanın dilediklerini yerine getirmek durumunda olandır.

Burada konuyu anlatabilmek için, hem incir misalini vereyim hem de holografik gerçeklik misalini…

İncir bir meyve, ama içindeki her çekirdek dahi gelişmesi hâlinde bir incir!.. İncir, nasıl teklik içindeki çokluğu, bu çoklukla birlikte her birinin tekilliğini sembolize eden bir meyve ise; bu yüzden “İncir” Sûresi gelmiş ise…

Holografik gerçeklik sonucu, evrende tüm boyutları ile var olan her şey, evrendeki her bir zerrede de aynı şekilde mevcut ise…

İsmi “ALLÂH” olan da, aynı şekilde, her bir zerrede, Zât’ıyla, Sıfat’larıyla, Esmâ’sıyla, Arş’ıyla, Kürsî’si ile, 7 kat semâvat ve 7 kat arzıyla mevcuttur!

Bu her insanda böyle olduğu gibi, tüm boyutlardaki tüm canlılarda da böyledir!

1998 yılında Antalya’da bu konuları anlattığım ve “Üst Madde” ile “Özün Seyri” isimlerini verdiğim sohbet kasetlerindeki bu gerçekleri, çok daha sonra detaylı şekilde “TEK’İN SEYRİ” isimli kitabımda açıklamaya çalıştım.

Evrende her birim kendi boyut ve yapısının bilinç ve şuuruna sahiptir. Ama bir diğer boyut varlığının bunu algılaması yapısal şartlar sebebiyle mümkün olmaz!

Her birim kendi yapısındaki bu mertebeler dolayısıyla da kendi özünde oluşacak bir yükseliş veya sıçrama ile Rabb’ine, Melik’ine ve İlâh’ına ulaşma şansına sahiptir! Ki bunu artezyen kazmaya benzetebiliriz. Veya “urûc” da diyebiliriz.

Bazı birimlerde ise, kaynağın ve hatta gayzerin fışkırması gibi özden gelen = tenezzül eden bir şekilde ilim açığa çıkar!

Velâyet urûc yolludur bilinen anlamıyla. Gerçekte velâyetin üst mertebesi olan Risâlet ise irsâl yolludur. Velâyetin üst kademesi olan, “El VELİYY” isminin işaret ettiği anlamın açığa çıkışıyla meydana gelen Risâlet, kişide Rasûllük olarak değerlendirilir.

Rasûller, risâlet adının işaret ettiği mahiyet itibarıyla birbirlerinden farksızdırlar; fakat irsâl olunan ilmin kaynağı olan sıfatlar yönünden farklıdırlar!

Kimi Kudret sıfatından irsâl olmuştur, kimi İlim, kimi Hayat!

Neyse konuyu fazla genişletmek yerine ana noktamıza dönelim.

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) kendisinde açığa çıkan sıfatlara, isim özelliklerine, “Sünnetullâh” marifetine rağmen asla “ALLÂH” değil, “ABD”dır!

Evrende var olan tüm yaratılmışlar yani “zerre”ler de böyledir!

Zerre küllün aynasıdır; ama asla zerre küll değildir; küll kendisinde var olmuş olsa dahi!..

Buradan bir başka noktaya kayılır… Zerre her an kendisindeki hakikat ve o hakikat noktasıyla ilişkiler içinde yaşamını nasıl sürdürür; sorusunun cevabına… Ne var ki bu yazıda buna girmeyeceğim; çünkü bugün anlatmak istediğim husus o değil… Zaten onun işaretini bundan önceki yazılarda vermiştim.

Gelelim ana noktaya.

Zerre zerredir! Küll değil!

Küll, yani holografik gerçekliğe esas olan ana yapıya, “İşte Allâh adıyla işaret edilendir!” diyenler burada büyük bir yanılgıya düşerler ve gerçekten saparlar!

Burada onları uyaracak olan levhada şu gerçek yazılıdır:

“İsmi ‘ALLÂH’ olan ZÂT, tecezzî (cüzlere ayrılma) kabul etmez!”

Burada “İhlâs” Sûresi’nin anlamını iyi düşünmek gerekir. Ahadiyet ve Samediyet sonucu olarak kendisinin varlığından başka bir şey düşünülemez; ve dahi bu mertebede tekillikten dahi bahis açılamaz!

“K” olayı diyerek, “ALLÂH” isimli kitabımızda anlattığım konuyu iyi incelerseniz görürsünüz ki, İlmi ilâhî’de bir noktadan açığa çıkan açı içindeki 11 boyutlu evren, paralel evrenler veya bizim deyişimizle “evren içre evrenler”, hologramın konusu olan “KÜLL”dür! Ve zerre de bu küllün aynasıdır!

“Hayal içinde hayal içinde hayal” diye eski hakikat ehlinin tarif ettiği konu budur işte!.. Nokta, bir hayaldir ismi “ALLÂH” olan indînde! O noktanın açılımı olan, açı içindeki küll bir hayaldir… Küllün yansıdığı her zerre diye tanımlanan, her bir ayna dahi ayrı bir hayaldir!

İşte bu yüzdendir ki, zerrede varlığı holografik gerçeklik dolayısıyla var olan “küll” dahi, “ALLÂH” adıyla işaret edilen olmayıp; yalnızca, bir “NOKTA” olarak, O’nun ilminde var olan “ilmî sûret”tir!

Yani, 11 boyutlu evren, ya da paralel evrenler topluluğu, her zerrede, tıpkı incirin, sayısız çekirdeğinin her birinde varoluşu gibi, her birimde var olsa dahi, bundan öte bir şey değildir! O da gerçekte “ALLÂH”a “abd”lık etmededir!

Bu anlattıklarımla bir şeyler paylaşmayı sağlayabildiysem… Bilelim ki, tasavvuf heveslilerinin önce, “ben, sen, o Hak!” kabullerinden; ve dahi her şeyi, Hak oldukları için kendilerine mubah kabullenmelerinden çok çok ötededir gerçekler!

Kusurumu bağışlasın son zamanlarda yazdıklarımdan dolayı beni uyaran ve kızan kişiler. “Kafa karıştırıyorsun, anlaşılmaz şeyler yazıyorsun, bunlara ne gerek var” diyenler… Onlar için de yazılmış pek çok kitap var kitapçılarda, başta ilmihâl kitapları ve çeşitli evliya menkıbeleri olmak üzere!

Hoş görsünler, bizim de “abdiyetimiz” bu yönde işte!

Lütfen, Muhammed (aleyhisselâm)’ın getirdiği “ALLÂH” ilmini karşılıksız olarak sizlerle paylaşan bu fakîre, kızmak yerine dua edin!
YENİLEYİCİNİN İŞLEVİ
“DİN” olgusunun ne olduğunu kavrayamamış, “tanrı buyruğu” sanan bir kısım müslümanlar; dar, derinliksiz ve şekle dayalı anlayışlarıyla, düşünce dünyasının varoşlarındaki gecekondularında ömür tüketirlerken; hiç farkında değiller Zamanın YENİLEYİCİSİ’nin neler oluşturmakta olduğunun!

Çok kısa bir şekilde, anlayışıma göre, bu YENİLEYİCİ’nin işlevine değinmek istiyorum, ana konumuza girmeden önce müsaadenizle…

Hicrî 1400-1410 yılları arasında görevine başlamış olan (İmam Rabbanî, Saidî Nûrsî veya Kuşadalı’ya göre) Zamanın Yenileyicisi, o tarihten bu yana, her alanda, bugüne kadar eşine rastlanmamış bir yenileme evresine sokmuştur Dünya’yı…

Bundan önceki yenileyiciler, tıpkı kavimlerine gelmiş Nebiler veya Rasûller misali, klasik din anlayışındaki itikadî (inançsal) yanlışları düzeltme yolunda işlev ortaya koyarken…

Algılayabildiğim kadarıyla…

Bu defa gelmiş olan Yenileyici, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın işlevinin vârisi olarak, tüm insanlığın yaşamına ve düşünsel değerlerine bir yenileyici olarak görev ifa etmektedir; gerçek anlamda “DİN” anlayışı yenileyicisi olarak!

Onun 1980′li yıllardan başlayarak Dünya üzerine yaydığı yenileme dalgaları, o frekansı almaya açık beyinler tarafından alınarak, varoluş programlarına (fıtratlarına) göre, çeşitli işlevler şeklinde Dünya üzerinde açığa çıkarılmaktadır; büyük çoğunluk veya basîreti yeterli olmayanlar tarafından fark edilemese de… Kimi de olayın bu yönü ile ilgilenmediği için, fark etmemiştir bu işlevi!

İşte bu yenilenme dalgalarını alanların bazıları, gerek Türkiye’de, gerek Amerika’da, gerek Kuzey Afrika veya Doğu’daki Müslüman ülkelerde kendilerini “MEHDİ” veya “nezîr” veya “uyarıcı” zannedip, çevrelerine bu imajı bilerek veya bilmeyerek vermişlerdir. Oysa bu kişilerin benim anladığım ve açıkladığım mânâda bir “yenileme” ile yakından uzaktan bir ilgisi yoktur!

Gerçek yenileyici kişilik, kanaatimizce, günümüz keşif sahibi velîlerince dahi bilinmemektedir! O, işte böylesine bir Allâh örtüsü altındadır! Ancak fark edilebilen, bir kısım işlevleridir!

Benim için de önemli olan O’nu tanımak değil; O’nun işlevlerini ve neler yapmakta, neler getirmekte olduğunu fark edebilmektir!

O, anlayabildiğim kadarıyla insanlık âleminde “MUHAMMEDΔ güneşin tüm haşmetiyle görülebilmesi için gereken hizmeti vermekte; O’nun bu yayınını alanların hepsi de, insanları, aradan tüm aracı bulutları dağıtarak, RASÛLULLÂH’a ve KURÂN’a yönlendirmeye çalışmaktadırlar.

“MUHAMMEDΔ anlayış; en başta insanlarla elindekini KARŞILIKSIZ paylaşmaktır! Elindekilerden çıkar sağlamak değil!

İşte “Muhammedî” anlayışı yeryüzüne yayan ve insanlara bu gerçeği fark ettirmeye çalışanlar, ellerindeki değerleri çevreleriyle karşılıksız yaymaya başlarlar, hangi inancı kabul etmiş olurlarsa olsunlar, Dünya’nın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar!

İşte size bir büyük örnek bu konuda:

LINUX !

Okurlarımın dahi büyük çoğunluğunun farkında olmadığı bir olay!

Size bunu anlatmaya çalışayım dilim döndüğü kadarıyla olayı basite indirgeyerek.

LINUX, bilgisayarlarda kullanılan bir işletim sistemidir… Windows diye bilinen Microsoft’un işletim sistemine alternatif olarak geliştirilmiş bir sistem!

Windows, atalarınızdan, babalarınızdan kalma sürekli eksikleri bulunarak güncelleştirilen, bir işletim sistemidir!

LINUX, yaklaşık 20 yıl önce başlayan ve katılanların ilmi ve araştırmalarıyla geliştirilerek topluma (elbette bilgisayar toplumuna) sunulmuş bir işletim sistemidir!

Windows yalnızca Intel veya AMD platformlarındaki bilgisayarlarda çalışır… Tıpkı, “Kur’ân Kursları” veya “Din Okulları” şartlandırmalı din öğretisi platformlarının sınırlarıyla sınırlı beyinler gibi!

Linux ise platform bağımsızıdır! Apple’dan Amiga’ya, Sun Sparc işlemcili iş istasyonlarından Dünya’nın en hızlı bilgisayarı olan IBM BlueGene/L’e kadar tüm Windows ötesi sistemlerle dahi çalışır…

Tıpkı, Allâh Rasûlü’nün getirmiş olduğu bilgileri değerlendirip, ALLÂH adıyla işaret edilenin sonsuz yaratış âleminde sınır tanımadan gezinip seyr hâlinde olan beyinler gibi!..

Windows’ta hiçbir değişiklik yapma hakkınız yoktur! Yalnızca elinize verileni kullanmak zorundasınız! Paylaşma hakkınız da yoktur! Ya mutlak olarak Windows işletim sistemine tâbi olacaksınız; ya da o alanı terk edeceksiniz! Ya Windows cemaatindensiniz; ya da Windows cemaatinden dışlanmış olarak kendinize yeni bir hayat ortamı seçmek zorundasınız!

LINUX’ta ise:

Yazılımı kullanan kişi onu her türlü amaç için çalıştırmakta özgürdür. Özgür yazılımlar, kullanıcıları kısıtlamazlar. Yazılımı kullanan kişi, yazılımın nasıl çalıştığını inceleyebilmektedir ve kendi özel ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilmesi için yazılım üzerinde değişiklik yapmakta özgürdür. Kendisi yeterli bilgiye sahip değilse, bunu bir başkasına da yaptırabilir. Yazılımı kullanan kişi, elindeki yazılımı dağıtmakta ve toplum ile paylaşmakta özgürdür. Yazılımını geliştirmekte ve geliştirdiği yeni hâlini toplum ile paylaşmakta özgürdür.

Windows, para ödenerek elde edilen bir sistemdir (cemaatlere, tarikatlara; dinsel kuruluşlara; aydınlatma kurslarına, kulüplerine, vs… gibi)!

LINUX, insanlığa bağıştır! İnsanlığa karşılıksız hibe edilmiş bir bilgi, bir işletim sistemidir! Telif hakkı yoktur! Kimseye para, yardım vs. ödemezsiniz bu sistemi edinmek veya kullanmak için!

Windows’ta kaynak kodları gizlidir! Kullandığınız sistemin içindeki hangi kodların, sizi farkında olmadan nerelere kopyalayacağını bilemezsiniz!

Linux’ta, kaynak kodları, her şey açıktır! Hiçbir yere bağımlı değilsiniz! Bilgisayarınızla, ulaşmak istediğiniz hedefiniz arasına kimse giremez!

Windows’ta işletim sistemini aynen kabullenmek zorundasınız; size verilenler hakkında hiç düşünme sorgulama şansınız yoktur! Kesin, kayıtsız şartsız tâbi olmak durumundasınız! Bu konuda artık araştırma ve beyninizi çalıştırmak zorunda değilsiniz!

LINUX’ta ise sorgulama ve düşünme hakkınız vardır! Sürekli düşünüp sorgulamak, araştırmak ve yeni yeni keşifler yapmak şansına sahipsiniz. Buna göre istediğiniz yeni keşifleri yapıp, bunları düşünme, (pardon) uygulama sisteminize ekleme hakkınız vardır. Bunun için kimseye hesap vermek durumunda değilsiniz! Bu konuda tek şart yaptığınız ekleme için telif hakkı istememek ve bunu toplumla karşılıksız paylaşmaktır!

Windows’ta, onun tâbileri, kullarısınız; onun sisteminde yaşayabilmek için!

LINUX’ta herkes özgürdür; Kendi yolunu kendi çizer ve sonuçlarını da kendi yaşar veya kendi katlanır!

Windows kolay yoldur. Üç-beş tıklamayı öğrendiniz mi, artık hiç düşünmeden aynı işlemleri gözü kapalı taklit ederek, sizi tatmin edecek bir şeyler elde edersiniz!

LINUX’ta ise, herkes, hep yeniye açık olarak, hep yeni bir şeyler öğrenerek, mevcuda kendindeki güzellikleri katarak; ve dahi bunları karşılıksız olarak çevresiyle paylaşarak yaşar.

Windows, topluma kabul ettirilen şartlanma ve taklit esasına dayalı müslümanlık anlayışı gibidir sanki…

LINUX ise, ferdî, bire bir Rasûlullâh’ı muhatap gören, Allâh ile arasına kimseyi sokmayan; her şeyi kendinde bulup keşfetmeyi öngören; insanları bu yolda sürekli düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirerek sistem ve düzeni tanımamızı isteyen Allâh Rasûlü ve son Nebisi’nin orijinal sistemine dayanır!

Evet…

İşte benim anlayışıma göre, Zamanın Yenileyicisi’nin Dünya üzerine getirdiği yeni anlayışın, bilgisayar dünyasında açığa çıkışına bir örnektir bu olay…

Düşünün bu sistem, nasıl böylesine bir örtü altında işlevini yerine getirmektedir. Bugüne kadar varlığından hiç haberdar olmayanların, LINUX adını dahi duymadan, onun nimetlerinden faydalananların çokluğunu veya tüm bilgisayar dünyasını Windows işletim sisteminden ibaret zannederek; “yenilik” denince de sadece Windows’tan görebildiği kadarını izleyebilenlerin kalabalığını düşünün… Oysa, sizin büyük çoğunluğunuz onu bilmiyor olmanıza rağmen, şu satırlar bile size şimdi bir LINUX işletim sistemi üzerinden ulaşmaktadır.

İşte o “örtü”ye de bir misaldir bu olay…

Ömrümüz varsa, o Yenileyici’nin yaydığı dalgalarla, kimbilir daha hangi alanlarda, daha ne yeni anlayış ve değerlendirmeler ile karşılaşacağız; ya da karşılaştık da farkında değiliz!

Kısacası, “YENİLEYİCİ” anlayışımızı da yenileyip, O değerli Zâtı, din hocası, ya da eli kılıçlı mehdi(!) kisvesinden arındırıp, Hz. Muhammed (aleyhisselâm) örneğinde olduğu gibi, evrensel ALLÂH kulu olarak düşünemezsek; Dünya üzerindeki tüm toplumlara, konularında, yeni ufuklar açmak işleviyle dünyamıza gönderilmiş biri olduğunu anlayamazsak; düşünsel gecekondumuzda bu dünyaya veda edeceğiz demektir!
HZ.MUHAMMED’İN MUCİZEVÎ TESPİTİ
Yeryüzüne gelmiş en muhteşem beyin Allâh Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)’ın mucizevî bir tespitini açıklamak istiyorum bugün…

Yaklaşık on sene önce “HZ. MUHAMMED NEYİ OKUDU” isimli kitabımda detaylı olarak anlattığım üzere, gökteki tanrının yanından Dünya üzerinde seçtiği peygamberine yazılı bir kitap indirmediğini; Allâh ismiyle işaret edilenin birimde açığa çıkardığı bilginin “nüzûl”, vahiy yollu geldiğini; yani “BİLGİ”nin, özünden gelip, bilincinde açığa çıkması şeklinde, “İKRA” olayıyla “OKU”nan, Allâh Sistem ve Düzeni olan “SÜNNETULLÂH” olduğunu açıklamıştım. Cebrâil ismiyle işaret edilen, Rasûl ve Nebilerde açığa çıkan melekî kuvve, ebediyen değişmez “Sünnetullâh”ı “OKU”mayı sağlar!

“Anladığım İslâm” başlıklı yazımda izah ettiğim üzere, “İKRA=OKU”ma işlevinin, gökten tanrının yanından gelen kanatlı meleklerin dediklerinin tekrarıyla değil, beyinde açığa çıkan ALLÂH isimlerinin işaret ettiği kuvveler (melekler – melekeler) ile oluştuğunu, her kapsamlı düşünen beyin fark edebilir.

İşte işin sır noktası beyin!

“Kalp” diye bahsedilen şey ise “şuurda açığa çıkan iman nûrunun” adıdır! Hâlâ hadislerdeki “kalp” kelimesiyle işaret edilenin “yürek” olduğunu düşünenler, kalp nakli ameliyatlarıyla başkasının kalbini alanların durumunu sorgulasınlar!

Dinsel anlatımla, beyin, insanda ALLÂH isimlerinin işaret ettiği anlamların zâhire (açığa) çıktığı merkezdir…

Tüm insanlar ve insansılar için geçerli olan gerçek bu!

Doksan dokuz Esmâ diye bildiğimiz, detayda sayısız ALLÂH isimlerinin işaret ettiği kuvveler, özellikler, hep beyin aracılığıyla açığa çıkmakta tüm canlılarda.

“Hareket eden hiçbir canlı yoktur ki onun “b”nasiyesinde (alnında-beyninde var olarak/beyninden) tutmuş olmasın (Fâtır’ın beyni programlaması)…” (11.Hûd: 56) âyeti de buna işaret eder; Rabbanî tasarrufun beyin aracılığıyla açığa çıktığına…

Bunlar, işin işaret, mecaz, benzetme yollu anlatımıdır… Bunların her birinin günümüz ilimlerinde fark ettiğimiz karşılıkları vardır oysa…

Evet, konumuz insan beynindeki bir kuvve!..

İşte yeryüzüne gelmiş en muhteşem beyin Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm) da, insan beynindeki bu kuvveye işaret ederek, “DUA” konusuna çok önem vermiş ve her konuda, her fırsatta “DUA” mekanizmasının işletilmesine işaret etmiştir.

www.ahmedhulusi.org adresinden tümüyle okuyabileceğiniz “DUA VE ZİKİR” isimli kitabımızda dua olayının sırrını açıklamıştım. Beynin dua anında “yönlendirilmiş beyin dalgaları” ürettiğini; bunun, istenilenlerin gerçekleşmesi konusunda işlev gördüğünü tüm detayları ile anlatmıştım. Duanın, insan beynine bahşedilmiş ilâhî kuvveleri harekete geçirmek demek olduğunu yeterince açıklamaya çalışmıştım. Keza “zikir” denilen çalışmanın dahi ötedeki bir tanrıyı anmak değil, beyindeki o ismin işaret ettiği anlamlara dönük gelişme sağladığına işaret etmiştim…

İşte bunları fark ettikten sonra, şimdi gelelim Müslümanlığın bir gereği olarak bize teklif edilen “abdest” olayına!

1986 yılında yayınladığım “İNSAN VE SIRLARI” isimli kitabımda “abdest” olayının tanrıya tapınmak için değil, kişinin bedeninin biyoelektrik enerjisinin, sudaki enerjiden yararlanması amacına dönük olduğunu açıklamıştım. Su bulunmayan ortamda yapılan teyemmümün ise bünyedeki statik elektriğin topraklanması amacına dönük olduğunu anlatmıştım. Taklit ehli olarak yetiştirilen kitle ise, o zamandan bu yana hep karşı çıkmıştı bu gibi açıklamalarıma; “Biz tanrıya tapınmak için abdest alırız, hikmeti bizi ilgilendirmez” diye!!!

Şimdi bir adım daha ileriye gidip, bu konudaki çok önemli bir sırrı daha açıklayalım…

Allâh Rasûlü muhteşem insan Hz. Muhammed (aleyhisselâm) daima “abdest” alırken dua ediyordu ve herkese de abdest alırken dua etmesini tavsiye ediyordu…

Niçin?..

Gökteki tanrıya seslenip, “Ey tanrı bak senin peygamberinin dediğini yapıyorum; sen de beni nûr eyle” diye mi?

Yoksa?..

İşte geldik, Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa’nın bir mucizevî tespitine daha…

Kişi, abdest alırken, dua etmek suretiyle belli bir anlam ihtiva eden beyin dalgalarıyla; su kristallerini değiştirerek, etkileyerek, iyonize ederek vücuduna yararlı su iyonlarının girmesini sağlar!

Su içerken veya bir şey yerken elindekine besmele “OKU”manın (beyin dalgalarını, içtiğine veya yediğine yönlendirmenin) anlamı da buradadır!

Kurşun döktürmek ise dinsel bir ritüel olmayıp, başta birikmiş, bunalım oluşturan statik elektriğin, akıtılan eriyik kurşuna boşaltılması amacına yöneliktir.

Beyni, göz ve kulağına esir düşmüş, gördüğünün ötesini düşünmekten âciz, çağdaş bilimlerden ve Dünya’daki tespitlerden bîhaber kimselerin bunları anlaması elbette çok zor! Ne var ki Dünya dönüyor ve bir kısım insanlar hâlâ yüzyıllarca önceki kulübelerinde yaşamakta ısrar etseler dahi, öte yanda gökdelenler uzaya yükselip, uydudan onların bahçelerindeki böcekler seyredilebiliyor!

Ve dahi, su kristallerinin insanların yaydıkları düşüncelere göre nasıl şekil aldıkları, mikroskoplarla açık seçik tespit edilebiliyor!

İnsan beyninin farkında olarak veya olmayarak yaydığı dalgalar, aynı esasla, suyu, sudan var olmuş canlıları sürekli etkilemektedir. Bu yüzden de “insan düşüncelerini açıklasa da, açıklamasa da sonucunu yaşayacaktır” anlamına gelen bilgi verilmiştir Bakara Sûresi 284. âyetinde.

İnsan beyninin yaydığı düşünce dalgalarının suyu nasıl etkilediğini gösteren araştırma sonuçlarını aşağıdaki linklerden İngilizce okuyabilirsiniz.

http://www.hado.net/index.php

http://www.wellnessgoods.com/messages.asp

http://www.adhikara.com/water.html

http://www.life-enthusiast.com/twilight/research_emoto.htm

http://www.cerncourier.com/main/article/46/2/8

(Konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler Prof. Dr. Masaru Emoto’nun Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmış “SUYUN GİZLİ MESAJI” isimli kitabını okuyabilirler.)

Şimdi bu konuyu çok iyi düşünelim!

Abdest alırken dua okumak, yani düşünceni, dileğini beyin dalgaları şeklinde suya yönlendirerek su kristallerini şekillendirmek ve o suyu ozmoz yoluyla vücuduna almak… Ya da “suya okumak” denilen şekilde belli bir anlam taşıyan beyin dalgalarını suya yönlendirerek, o yönde suyu şekillendirmek ve o suyu içmek veya içirmek!..

Düşünün ki, insan vücudunun yaklaşık %80′i sudur. Bu duruma göre, bu su yapı ağırlıklı varlığa, karşısındaki kişinin yönelerek pozitif veya negatif düşünce dalgalarını yollaması, acaba ne boyutta tesirler oluşturur?..

1400 küsur yıl önce, çölün ortasında, bugünün bilgilerini hayal bile etmesi hayal edilemeyecek bir toplum içinde yaşamış olan o yüce Zât’ın, tüm açıklamaları aslında Yaratan’ın bir mucizesidir… Ne var ki, bunları değerlendiremeyen, “Biz inanıyoruz bize yeter” diyen ve taklitle ömür süren toplumların “sevgili peygamberimiz”den öte görebilecekleri hiçbir şey yoktur; ne bu Dünya’da ne de öte dünyada! Zira, “Dünya’da âmâ olan öte yaşam boyutunda da ebediyen kördür” gerçeği ile yüz yüzeyiz!

Değeri değerlendirmek, ancak O’nun açıklamalarını anladıktan sonra mümkün olur.

Allâh Rasûlü muhteşem insan Muhammed (aleyhisselâm), yaşamı boyunca “OKU”duğu “Sünnetullâh”a, yani Allâh isimleriyle işaret edilen anlamların evren içre evrenlerde açığa çıkış Sistem ve Düzeni’ne dayalı olarak nice mucizevî tespitlerde bulunmuştur! Ne var ki, vahiy veya keşif yollu açığa çıkan bu tespitlerini, o devrin yaşam şartları içinde tüm detaylarıyla açıklayamamış, sadece elde edilecek sonuçlarına göre “şunu yapın” veya “şöyle yapın” şeklinde uyarılarda bulunmuştur. Konuları mecaz veya işaret yollu anlatmıştır.

Eğer düşünmeden yaşayan taklitçi grubundan değil isek, bize düşen, Allâh Rasûlü’nün her dediğini anlamaya çalışmak; ne yaparak veya ne söyleyerek, bize neyi anlatmak istediğini deşifre etmek olmalıdır.

Bugünkü bilimle bu kadarcık anlayabiliyorum o Zât’ı… Yarınkiler, muhakkak ki bizim fark edemediklerimizi dahi fark edecek, O’nun ihtişamını çok daha fazla anlayacaklardır.

Deccaliyet safında yer alıp, Allâh Rasûlü’ne hizmette olanları düşman görenler bilsinler ki, dindarlara saldırmakla asla Allâh Rasûlü’ne ve açıkladığı DİN’e zarar veremeyeceklerdir.

Son olarak şunu sakın unutmayalım… Ne “Allâh” ismiyle işaret edilenin, ne de Allâh Rasûlü’nün, bizim yapacağımız hiçbir çalışmaya ihtiyacı yoktur! Yapılanlar tanrıya tapınma amaçlı değil, her varlığın Allâh adıyla işaret edilene kulluğu içindir. Kim ne yapıyorsa veya yapacaksa yalnızca kendi geleceğini güzelleştirmek için yapacaktır. “İbadet, başka amaçla değil, yalnızca kulluk için yapılır” cümlesinin anlamı, “ibadet ötedeki tanrıya tapınmak için yapılır” olmayıp; “ibadet, varlığındaki Allâh ismiyle işaret edilenin kuvvelerinin sende açığa çıkması, geleceğine mutluluk getirmesi amacıyla beynine yön vermen için yapılır ki, bu da gerçek kulluktur” demektir!

İnsan, sorgulayıp düşünebildiği, o çağda ve şartlarda bildirilenlerin azametini fark edebildiği kadarıyla Rasûlullâh’ın değerini anlar; o nispette de kendilerine yakın olur.
MUHTEŞEM İRSÂL
“Nokta”, irsâl oldu âlemlere “beyin” adıyla da…

“Beyin” aynasında seyreyledi kendini!

“Beyin”le seyredince kendini, “Beni gören Hakk’ı görmüştür” şeklinde açık etti vechini!

“Hakikat-i Muhammedî” irsâl olduğunda, Muhammedî hakikat zâhir oldu; Muhammed Mustafa adıyla isimlendi, dillendi, “ALLÂH Rasûlüyüm” dedi… “İman” edilmesini talep etti açıkladıklarına!

Şuurlarında, “Lâ ilâhe…” anlayışı açığa çıkmayanlar, ya peygamber kabul ettiler O’nu ya da işitmediler kulakları olduğu hâlde!

Göğe, ötelere, ötelerine attılar “Hakikat-i Muhammedî”yi “fesemme vechullâh”tan bîhaber; tıpkı “tanrı”ları gibi!

Muhammed (aleyhisselâm)’ın “Hakikat”inde göremediler “Hakikat-i Muhammedî”yi gözleri olduğu hâlde!

Ümmü Hâni’nin kapısında, “Beni gören (Basıyr ile) HAKK’ı görmüştür” şeklinde Seslenen’den perdeli oldular!..

Bırakın “Hakikat”te, “Esmâ mertebesi”ndeki “ilmî sûret”lerin birbirini seyrinden ibaret olan âlemlerin varlığını; “tecelli”, “Tecelli-i vâhid”den ibarettir. Esasen o da “seyir”den ibarettir… İlmini, ilmiyle, ilminde “seyir”! Buna da “Vahdet-i şuhud” demişler geçmişte! “Efâl âlemi hayalden ibarettir” gerçeği bir yana…

Varlığın her zerresi olarak, “Esmâ”sıyla dilediği gibi açığa çıkmakta olanın, “ete kemiğe bürünüp” Muhammedî sûretle insanlara “İman edin Allâh Rasûlü oluşuma” (âlemlerdeki rahmet açığa çıkışına) seslenişinin anlamına bir mânâ veremediler…

“Ne yana dönsen Vechullâh’tır karşındaki”ye basîr olamadılar da, irsâl olmuşu, “peygamber” sandılar!

Beş duyularından öteye geçemedi akılları!

Et gözle görüp, et kulakla duyup, et dille sesler çıkaran mahlûkat olmaktan öte bir değerlendirme yapamadılar!

O yüzden de “peygamber”likle “bloke” oldu beyinleri!

“Beyin” ismi ardında zâhir olanı fark edemediler kendilerinde benzer açılım olmadığı için… Bu yüzden de “iman” edemediler!.. Et kemik yaşamından öteye geçemediler! Et beyin, hücre beyin, nöron topluluğu beyin deyip, orada kaldılar!

Bilim, tüm evreni ve yaşamı bir “hologram” olarak tespit ederken, onlar hâlâ “tüm varlık ve âlemler Allâh indînde ilmî sûretlerdir” işaretinin anlamını deşifre edemediler…

“Gayrı” yaratıp, ötelerinde bir yerdeki “gayrına tapınarak” ömür tükettiler!

“Allâh yanı sıra tanrı edinme” dendi, ama onlar dünyalarındaki “tanrı”larını “Allâh” ismiyle etiketleyip, “Allâh yanı sıra tanrı edindiklerini” hiç fark edemediler!

“Kurân”ı fermanname, ciltli kanun kitabı; “Esmâ mertebesi”ni gökte bir galaksi, bir katman; “Rab”bi de merdiven veya daha çağdaş(!) anlayışla asansörle yanına çıkılan (mi’râc) tanrı sandılar!.. “RASÛL”ü de tanrı katına tırmanan uzay peygamberi!!!

Vah benim çağdaş aydınlarım, bilim adamlarım, din adamlarım, tanrıbilimci okullarım ve hocaları!..

“Vahiy”; birim adı arkasında açığa çıkan “Esmâ mertebesi” ilmidir!

Arı gibi tüm varlık vahiy alır ve yaşamını o vahiy ile sürdürür!

“Allâh Rasûlü” ise, vahye dayalı bir şekilde, hakikatlerini açıklayıcı olarak, o işlevle açığa çıkarılmış olanlara hizmet verir!

“Ben, sizin misliniz olan beşerim” uyarısı, derûnunda, “siz de benim gibisiniz ama sizde TEK olma şuuru açığa çıkmamış” gizini barındırır!

Yaşamı yalnızca dışsal bağlar ve bağlantılar içinde geçmekte olan, elbette kendisinden açığa çıkmayan içsel hakikati fark edemez, yaşayamaz!

Bu yüzden de dışsal bağları ve bağlantıları kadar sıkıntı ve azaba dönük yaşar!

Neye sahip olduğunu sanırsan san, sonunda kaybedeceksin! Ömür boyu kaybetme korkusuyla yaşayacaksın! Sonunda da elinden çıkışı dolayısıyla yanacaksın!

İnsan, asla bir nebat veya hayvan değil! Toprakta bir şekle dönüşecek bedeni ötesinde, bir ruh-beyin olarak sonsuza dek ileriye dönük yaşayacak; çünkü hakikati “HAYY”dır!

Diğer tüm isimleri (Esmâ’yı) dahi böyle değerlendir ve dahi her an yeniden varlığını oluşturan bu isimlerin ne kadar farkındalığında olduğunu sorgula; yarın iş işten geçmeden önce!

Sadece bu katmanda, milyarlarca galaksi olarak algılananlar, gerçekte var olanın yalnızca yüzde dördü iken; hayal bile etmen mümkün olmayan âlemleri açığa çıkaran “Esmâ mertebesi”ni, duyduğun, bildiğin isimlere (Esmâ’ya) verdiğin beş duyuya dayalı ilkel ve sınırlı anlamlarla kayıt altına alma!

Yüzde doksan altısı “karanlık madde” olan ve hakkında hiçbir bilgi olmayan bu katman (semâ) değil, daha nice katman içi katmanlar ve varlıkları ve dahi “üst madde” diye isimlendirdiğimiz katmanların varlığını alabilirse havsalan, belki kısıtlı “dünyan”daki tanrın ve peygamberinden öteye geçebilirsin bir adım!

“Nokta” kendini seyretmek için “beyin” adı altında irsâl oldu ve o “beyin”e (kalbe-şuura) ilim, “vahiy” adıyla inzâl oldu!

Hatta ilim, “beyin” adıyla göründü gözü olanlara!

“RUHLARINIZ BEDENLERİNİZDİR; BEDENLERİNİZ RUHLARINIZDIR” işareti ve uyarısının ne olduğunu hiç fark edemediler…

Tâ ki Yenileyici, Dünya üzerindeki tüm bilimlere ve teknolojiye yeni bir bakış açısı getirip, “madde”nin “Hakikati” fark edilene kadar!

Din adamlarının, “bir madde var, bir de ruh” anlayışına dayalı tüm anlatım ve yorumları iflâs etti; göçtü!

Müslümanların çoğunun henüz ruhlarının bile duymadığı bir gerçeği, bilim dünyasının gayrı müslim düşünürleri seslendiriyor: “Madde ve ruh diye iki ayrı şey yoktur! Tüm varlık aynı tek şeydir. Çokluk tespitleri, açığa çıkan duyu organlarının algılama farklılıklarından başka bir şey değildir!”

“Data”; inzâl olan “ilmin hakikati”dir! “Esmâ ül Hüsnâ”; O’ndaki özelliklerin isimleridir, bizim boyut ve algılama kapsamımız kadarıyla… Biz buna “Esmâ mertebesi” tanımlamasıyla agâh olduk! Oysa O, yalnızca “DATA”dır! Sûretsiz, şekilsiz, mekânsız! “Vücud”dur!.. “İLİM”dir!

“Beyin”, seyreden oldu “Esmâ mertebesi”nde; lâkin seyreden ol kendi oldu!

Şimdi iyice bir konsantre olup gerçekçi bir biçimde düşünün…

Esmâ mertebesi, beynin neresinde?

Beyin, “Esmâ mertebesi”nin neresinde?

“Tanrı”, ötende olarak kabul edip zannettiğin “ilâh”ının adıdır!

“İman” edilesi şey ise, “Hakikat-i Muhammedî” olarak işaret edilen “Esmâ mertebesi”nin, senin hakikatin olduğudur!..

Hakikatinin, “Hakikat-i Muhammedî”, yani “Esmâ mertebesi” olduğuna “iman” etmişlere “Aminu B-illâh” sırrına ermiş olan “Mümin” denir! Bunu yaşamanın (yakînin) ise üç aşaması vardır.

“Denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem…” ancak yüzde dördünün farkında olduğumuz “semâ”nın açığa çıkanlarının ne kadarını anlatabilir!

“Kim dışsallıktan arınıp içselliğinde Esmâ mertebesinin sonsuz sınırsız seyriyle yaşamak istiyorsa, kendisini dışsallıktan kurtarıp içselliğini yaşatacak çalışmalarda bulunsun ve asla hakikati yanı sıra dışsalı tanrı edinmesin!” (…femen kâne yercu Lıkae Rabbihi felya’mel amelen salihan ve lâ yüşrik Bi ‘ıbadeti Rabbihi ehadâ) (18.Kehf: 110)

Âhir zaman fitnesi olarak tanımlanan deccaliyet, insanları içselliğine dönmekten alıkoyup, dışsallıkta tüketecek olandır.

“İman” etmen istenen “Hakikatin”, içselliğinde, sen farkında olmasan da her an hüküm sürerken; dışsallık içinde yarın hiçbir anlam ve değeri olmayacak şeylere dönük yaşamanın sana kaybettireceği şeyin değerini hiç hayal bile edemezsin!

Dışsallığına dönük olarak tüm yaşamında en değerli olarak bulduğun her şey, içselliğin yanında, içselliğinin sahip olduğu değerler yanında hiçbir şey ifade etmez! Sen bir atom bombasını bir tek sineği öldürmek için harcayan kişi gibi, yaşamına devam ediyorsun hakikatinden bîhaber olarak!

“Hakikat-i Muhammedî”, Muhammed Mustafa sûretine bürünmüş olarak irsâl olup; “iman”a davet etti insanları, kendi hakikatlerine! Bu gerçeğe “iman” edenler, “Mümin” oldu! Onların nûrundan, cehennemin ateşi sönmeye yüz tuttu! Haykırdı cehennem, “Çabuk geç ey mümin, nûrun ateşimi söndürüyor”!

Ne mutlu, hakikatleri olan “Muhammedî Hakikat”le “irsâl olmuşluğu” yaşayan “mukarrebûn”a!.. “Veliyy” isminin işaret ettiği özellik yaşantılarında açığa çıktı!

Onlar kimlerdir bilir misin?

“Sevgili peygamberim”i gören göz olmaktan arınmış, “irsâl olmuş” olan “Hakikat-i Muhammedî”yi tüm haşmetiyle müşahede etmiş; bildirdiğine “iman” etmenin yaşantısıyla “velâyeti hassa” kendilerinde açığa çıkmış “kurb” ehlidir. “Peygamberlik müessesesinin asla ve kesinlikle var olmadığını ve var olamayacağını” fark edemeyenlerin, velâyeti teleskopla bile görmesi mümkün olmaz!.. Hayallerinde yarattıkları “sevgili peygamber”e hasretle bu dünyadan geçip giderler, ebeden o muhteşem irsâl olmuşu göremeyecek bir hâlde!

Evet dostum, işte sende var olup da, açığa çıkmamış olan o hakikat, “Rasûl Allâh” yani “Allâh İlmi’nin açığa çıkış” sûreti olarak sana seslendiğinde, sen O’na hakkını vermezsen, sonucunu ebedî basîret körlüğü olarak yaşarsın! Değerlendirmek suretiyle şükreden ol; bu en değerli şeyi görmezlikten gelerek değerlendirmemekle nankör olma!

Hitap edeni gör ve edebini takın!

Bil ki: “İMAN BİLGİSİ İMAN DEĞİLDİR!”

“İman ettim” demek “iman edileni yaşamak” değildir!

“İman edileni yaşamanın” getirisi yaşamında açığa çıkmıyorsa, “yanma”ların bitmemişse, bir şeylerini “kaybetme korkusu” ile yaşıyorsan, çeşitli dışsal bağlantıların sonuçları bilincinde mevcutsa, “iman ettim” demen, senin için “mekr” bile olabilir!

Bu konuyu çok iyi düşünmen lazım… Aksi takdirde, yaptığının karşılığını, kendin, kendine vermiş olacaksın! Ebedî basîret körlüğünü, beyninden açığa çıkanın sonucu olarak yaşayacaksın! “Hesap görücü olarak nefsin (bilincin) yeter!”

Basîretsiz, açığa çıkmış olan “peygamber”ini anıyor!

“Salâvat” çekiyor, “peygamber”e, son derece lâubali bir şekilde!

“Allâh yolunda öldürülenlere ölü demeyin” uyarısındaki “Allâh yolunda öldürülmeyi” de “Allâh için yola çıkmış birinin yolda öldürülmesi…” gibi anlıyor… “Öldüren Allâh’tır”dan gâfil olarak!

“Muhyi” ve “Mumit”in anlamını hiç düşünmemiş ki derinlikli olarak… Her şeyi “madde”ye bağlayarak düşünüp kabulleniyor! “Madde ötesi” yapılarda bu isimlerin neye işaret ettiği hiç hatırına gelmemiş!

Tanrı yukarıdan seyrediyor; yeryüzünde de birileri birilerini öldürüyor! Ne acımasız tanrı!!!

“İçselliğe dönüklüğü yaşamakta olup, bunun başkalarınca da yaşanması için hakikati seslendirenlere ölü demeyin…” işaretini fark etmiyorlar bile…

İşaret yollu anlatımların işaret ettiklerini anlamaya çalışmayıp, geçmişteki değerli zevâtın mecazlarını tekrarla avunanların elbette ki hakikati yaşamaktan yana nasipleri olmaz. Tasavvuf “dedi-kodu”suyla ömür tüketip giderler bu ilden! “Hangi müşahede edilesi realite acaba bu mecazlarla, işaretlerle anlatılmak istendi?” diye düşünmek, taklitten çıkmanın kapısıdır!

Neyi, niye, nasıl yaptığını düşünmek ise yaşantının başlangıcıdır!

Ölmüş peygambere salâvat çekenler dahi, çekerler ebediyen!

En basit görgü ve nezaket kuralıdır selâm verip tokalaştığın kişinin gözüne bakmak! Politikacı tokasının insan ilişkilerinde yeri olmaz!

Hâl böyleyken, siz, kime yöneldiğinizin farkında değilseniz; şarkı veya ilâhi okuyarak duygularınızı tatmin havasında “salâvat” çekerseniz; bunun sonuçlarını da ebediyen çekersiniz!

“Salâvat ve Ayna Nöronlar” yazımı hatırlayın ve imkân bulursanız yeniden okuyun lütfen!

“DUA ve ZİKİR” isimli kitabımın “Salâvat” bahsini okuyun ve orada geçmiş zevâtın Rasûlullâh’a nasıl salâvat okumuş olduğunu inceleyin!

Salâvat okurken (anlamını düşünerek), vechinizi dönmüşseniz O’na; o muhteşem Zât, yönelişinize vâkıftır!

Sistemde gerçekte zaman ve mekân kaydı yoktur! Boyut farkı yoktur! Bu ne demektir, bunu çok iyi düşünüp anlamaya çalışın!.. Bunu fark edebilirseniz, anlayabilirseniz, bütün düşünce dünyanız değişecektir!

Bak dostum, günümüzdeki yaygın ve çok kalın bir “Risâlet ve Rasûlullâh” örtüsünü açıklayayım:

Sakın, “İyi Ahlâk Derneği Başkanı Sayın Peygamber Muhammed Mustafa” bakış açısındakiler gibi, muhteşem Risâlet hakikatinden perdelenme! Bunu yaparsan Dünya yaşamındaki en büyük kötülüğü sen kendine yapmış olursun!

O muhteşem İLİM, o muhteşem Hakikat, sana kendindeki hazineyi fark ettirmek için RASÛL olarak irsâl olmuş ve bunu sana fark ettirmek uğruna tüm yaşamını vermiştir. Kur’ân-ı Kerîm bunu fark ettirmek için nâzil olmuştur, irsâl olmuş (açığa çıkmış) RASÛL’e!

“Mekârimi ahlâk”, “Ahlâkı tamamlamak” diye Türkçeye çevrilmez! Bu çeviriyi yapmadan önce iyi düşünmek lazım: “Allâh ahlâkı ile ahlâklanın” ne demektir?

“Mekârimi ahlâk” diye işaret edilen, “tehalleku BiAhlâkıllâh” uyarısıyla işaret edilen “Allâh ahlâkı”dır!

Nedir “Allâh ahlâkı”? Nasıl bir şeydir “Allâh ahlâkı ile ahlâklanmak”? Bu realiteyi fark edip, düşünüp kavradın mı?..

Allâh, insan-beşer “HUY”larıyla “HUY”lu veya kayıtlı olmaktan münezzehtir; bilmez misin?

O zaman, insanda nasıl bir ahlâk olmasından söz ediliyor veya nasıl bir ahlâk sahibi olması isteniyor; bunu düşünen beyinlerinize havale ediyorum!

“Din güzel ahlâktan ibarettir” şeklinde esas anlamı kaybolmuş hadisi anlamanın yolu “Allâh ahlâkıyla ahlâklanın-tehalleku BiAhlâkıllâh” hadisinin işaret ettiği sırrı kavramaktan geçer!

Şurası kesindir ki… “DİN insanların iyi ahlâklı olması için gelmiştir” anlayışı ve amacı kesin yanlıştır! Bu anlayışın sonu, “Ben zaten iyi ahlâklıyım; öyleyse benim dine ve peygambere ihtiyacım yok” kabulüne çıkar!

Din, insana, Risâlet hakikatinin bildirisine iman etmesi ve bunu yaşaması için gelmiştir! Bunu yaşayan insan ise doğal ve otomatik olarak iyi ahlâklı olur.

İyi ahlâk, Risâlet hakikatine erdirmez; ama Risâlet hakikatine iman ve bunun getirisini yaşamak, insanı iyi ahlâklı yapar! Dünya üstünde sayısız iyi ahlâklı yardımsever, hayırsever insan vardır ama birçoğu “iman”ın hakikatinden ve dahi getirisinin ne olduğundan habersizdir!

“ALLÂH AHLÂKI İLE AHLÂKLANIN” uyarısı neye işaret ediyor; bunu, “tanrılarına tapanların” anlaması hiç mümkün değildir!

Hz. İsa’nın “Sen beşer gibi düşünüyorsun, Allâh gibi değil” uyarısının anlamını, düşünemeyenler fark edemez!

Mecazları tekrarla tatmin olanların da, sırları müşahedesi asla mümkün değidir…..
VELÂYET ve NÜBÜVVET TÜRLERİ
“Velâyet”; “Nefs”in hakikatini hissettikten sonra, takdir edilen ölçüde ve dilenilen şekilde gereğini yaşama hâlidir! Allâh isimleri arasında “VELİYY” isminin anlamının, kişinin Esmâ (isimler) formülünde ağırlık kazanmasının sonucudur.

Varlıkta asâleten var olan ve ebediyen sürecek olan kemâlât “velâyet”tir. “Nübüvvet” ise “velî”ler içinde üst sınıfı teşkil eder. Cennet yaşamında “nübüvvet” görevi yoktur; onların her biri “velâyet” kemâlâtının en yüksek hâlleriyle yaşamlarına devam ederler.

Velâyet’in iki yönü vardır:

A. Velâyeti ilâhîyei Muhammediyei küllîyei Bâtına (Hz. Rasûlullâh’ta açığa çıkan)

B. Velâyeti Zâhire.

Velâyeti Zâhire iki kola ayrılır:

1. Velâyeti Âmme

2. Velâyeti Hassa

Velâyeti Âmme iki aşamada tamamlanır:

a. Âdem Nebi’den Efendimiz’e kadar gelen Enbiyâ’nın velâyeti bu sınıfa girer.

b. Ehli Tevhid velâyeti (Efendimizden sonra, şeriata -itikadî ve fiilî olarak- hakkıyla tâbi olanlar arasından çıkan zâtlarda açığa çıkan velâyet)

Velâyeti Hassa iki sınıfa ayrılır:

a. Velâyeti Hassai Küllîyei Muhammediye (Nübüvveti Târifiye kemâlâtından hisse almış olan Rüesa’nın sahip oldukları velâyet)… Tenezzül yollu açığa çıkan…

b. Seyri sülûkta Havâssı Mümin Velâyeti (tasavvuf yoluyla çalışmalar yaparak oluşan kemâlât sonucu hâsıl olan velâyet)… Urûc yollu oluşan…

 

Velâyet kemâlâtı 17 mertebedir. Bunları sıralamak gerekirse…

Velâyeti Hassa:

1. Velâyeti Suğra; Evliya’nın velâyetidir. İlmi, ilmi Bâtın’dır. Fenâfillâh sonucudur.

2. Velâyeti Kübrâ; Enbiyâ’nın velâyetidir. İlmi, Bâtın’dır. Bakâbillâh sonucudur.

3. Velâyeti Uzmâ; Müferridûn, Gavs, Müceddid ve İnsan-ı Kâmil velâyetidir; Nübüvveti Târifiye kemâlâtının vârisleridir; ilimleri, ilmi Ledünn’dür. Refikleri, Refik-i Â’lâ olan Mele-i Â’lâdır.

4. Velâyeti Ulyâ; Mele-i Â’lâ velâyetidir; İnsan-ı Kâmil buna dâhildir. Melekûtun varlık âlemindeki tedbiratı bunlar tarafındandır.

Kemâlâtı Enbiyâ:

5. Kemâlâtı Daire-i Nübüvvet; Lâ mevcûda illAllâh hakikati.

6. Kemâlâtı Daire-i Risâlet; Zâtın tecelli-i daimîsinden letâifi aşere.

7. Kemâlâtı Daire-i Ulûl Azm

Hakayıkı selâsei ilâhî (Üç hakikati ilâhî); Velâyeti Suğra aşağıdaki üç kemâlâtın tamamlanması sonucu oluşur. Tecelli-i Esmâ mertebesidir.

8. Hakikat-i Kâbe

9. Hakikat-i Kur’ân

10. Hakikat-i Salât

11. Seyri kademi memnu: Mabûdiyeti Sırfı Zâtî; Ruh-u Â’zâm, Kelime-i Tevhid’in hakikati.

Bundan daha üstü ise Hakayıklar yani “Hakikatlerin yaşanması” mertebeleridir. Öncekiler ise “Kemâlâtların yaşanması” mertebesi idi. Bundan sonrası Velâyeti Kübrâ mertebesidir.

Hakayıkı erbaai Enbiyâ (Dört hakikati Enbiyâ); Velâyeti Kübrâ’da hasıl olan bazı kemâlâttır. Teceli-i Sıfat mertebesidir. Bunlardan biri ile müşerref olur muradı ilâhî gereğince.

12. Hakayıkı Daire-i İbrahimîye; Hanîfiyet.

13. Hakayıkı Daire-i Musevîye; Sıfatîyyun, Furkan, Nefsîyyun. On ikiler ve Kırklardır.

14. Hakayıkı Daire-i Muhammediye; Zâtîyyun, Kur’ân, Ulûhiyet. Gavs ve Aktab’dır, Müferridûn’dur. Tecelli-i Zâtî Daimî sonucudur.

15. Hakayıkı Daire-i Ahmedîye; Vâhidiyet. İnsan-ı Kâmil’dir. Tecelli-i Zâtî Daimî sonucudur.

Tecelli-i Zât sonucu oluşan kemâlât ise iki türdür:

16. Lâ taayyün; Â’mâ.

17. Hubbu Sırfı Zâtî; Ahadiyet.

 

Biline ki…

Velâyet asıldır, daimîdir; hükmü sonsuza dek geçerlidir!

Nübüvvet ise geçicidir; dünya hayatı ile sınırlıdır; velâyet ile kaîmdir!

Nübüvvet bir görevdir; velâyet ise yaşanılan bir kemâl, bir hâl, bir mertebedir… Her Nebi, velî olması yani varlığındaki velâyet kemâlâtı sebebiyle Nebi olmuş, Nübüvvet görevini yüklenmiştir.

Her Nebi, velîdir; kıyametten sonra, cennette, velâyet kemâlâtının mertebesini yaşar. Nübüvveti ise son bulur!

Velâyet, “El VELİYY” ismiyle işaret edilen kemâlâtları anlatır. “Velî” bu kemâlâtlardan biriyle müşerref olmuş zâttır. Nebi de, Velî de, Rasûl de “Velâyet” kapsamı içindedir.

Her velî ise Nebi değildir!

“Rasûl”lük ise “Nübüvvet”ten ayrı bir özelliktir!

“Nübüvvet”, “Allâh” ilminin açığa çıkarak “Sünnetullâh” esasları hakkında insanları bilgilendirme ve korunmalarını teklif etme işlevidir.

Nübüvvet’in iki yönü vardır:

A. Nübüvveti Zâhir

B. Nübüvveti Bâtın

 

Nübüvveti Zâhir ikiye ayrılır:

1)Nübüvveti Teşrîye; Şeriat getiren nübüvvet. İkiye ayrılır:

a. Şeriatı müceddede nübüvveti; eski şeriatı yenileyen görev. İki aşamalıdır:

- Nübüvveti mutlaka-i küllîye-i âmme (Âdem’den Efendimize olan nübüvvet)

- Nübüvveti mukide-i cüzzîye-i hassa (Efendimizin nübüvveti)

b. Şeriatı hassa nübüvveti; yeni şeriat getiren görev

2)Nübüvveti Târifiye; İrfan getiren nübüvvet – Hızır a.s. ve bu gibi kendini tanıtmayan bir kısım zevât

 

Nübüvveti Bâtın da ikiye ayrılır:

1. Velâyeti cihetiyle ilmi Hakk’tan alanlar; İlmi Bâtın

2. Keşfi rabbanî ile âlemi gaybtan alanlar; İlmi Ledünn… Hızır a.s. gibi Rüesa’nın ilmi)

Evet, “velâyet” ve “nübüvvet” hakkındaki bu kısa bilgiden sonra tekrar kaldığımız yerden konumuza devam edelim…
VELÂYET KEMÂLÂTI
Velâyet istidadına sahip o yolda birtakım çalışmalar yapan kişi; aldığı güçlü ilim ve idrak ettiği hakikat ile ruhanîler arasında manevî olarak staj amacı ile bulunabilir ve birtakım görevler yapar. Ancak yeterli Nefs arınması olmadığı için; yani Nefs, kendini beden kabul etmeyi terk edemediği, bilincini aldığı müspet ilhamlar sonucu arındırıp kemâle erdiremediği için Mutmainne’ye ulaşamamıştır ve hâlâ tehlikededir!

En büyük tehlike de buradadır!.. Çünkü ruh, o kuvvete kavuşmuş, fakat Nefs, birim olma bilincini atamamış ve ilham yollu aldığı kemâlâtı kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır… Nefs, ne zaman ki bununla birlikte Mutmainne’ye oturur, artık onun için kaybetme tehlikesi bitmiştir…

Nakşi ve benzeri tarikatlar, ruh gücünü artırmaya gider ve “Ruh gücü belli bir düzeye geldikten sonra zaten Nefsi de kontrol eder ve onu yetiştirir” diyerek, bu tarzı tatbik eder…

Kadirî, Rufaî, Bedevî ve benzeri tarikatlar, Nefs’i öncelikle tabiat kaydından kurtarmaya ağırlık verir.

Nakşıbendî’likte ise Nefs’in tabiat kaydından kurtarılmasıyla birlikte, Nefs’in hakikatine dair bilincinin geliştirilmesine de önem verilir… Esas olarak tarikatlar arasındaki farklardır bunlar…

Elbette bu anlattıklarımız, tarikatların orijinal gelişleri itibarıyladır; bugünkü uygulamalarla alâkalı değil.

Mutmainne düzeyine geldikten sonra Nefs, “Velî” adını alır… Mutmainne düzeyindeki kişi, “ilm-el yakîn” düzeyindedir. Mutmainne, Fenâfillâh’ın başlangıcıdır.

“Mülhime”de Fenâ-i Efâl ve sonucu olarak “Tevhid-i Efâl”; Fenâ-i Esmâ ve sonucu olarak “Tevhid-i Esmâ”; Fenâ-i Sıfat ve ertesinde de “Tevhid-i Sıfat” yaşanılır…

Fenâ-i Zât’la birlikte Nefs, kendini beden kabul etme fikrinden arınmaya başlar. Bunun neticesinde de “Fenâfillâh”a girer ki; “Fenâfillâh” esas “Mutmainne”de başlar, velâyet mertebesidir!

Mutmainne ve Mutmainne’yi takiben Radiye, “Fenâfillâh”tır…

Mardiye, “Bakâbillâh”tır…

Mutmainne’de, kişide Allâh’ın Tek’liği konusunda tam bir itminan hâsıl olur.

Nerede, ne fiil görürse görsün, “bu fiilin fâili hakikisi Allâh’tır” der ve nerede, kimde ne hâl görürse görsün, “Hak böyle yapmayı diliyor, böyle yapıyor” der…

Kınama, ayıplama, ters görme, yanlış görme gibi hâller, Mutmainne’deki Velî’de kalkmıştır…

Mutmainne’de yerleşme hâli neticesinde kişide “Tecelli-i Esmâ” meydana gelir ve rıza hâli oluşur…

Görmektedir ki her şeyi meydana getiren Hakk’ın kendisidir! Hakk’ın kendisidir derken, Nefs’in hakikatinin de Hak olduğunu bilir, ama gene de kendini bir beden görme hâli tam kaybolmamıştır… Şirki hafî, henüz mevcuttur burada…

Mutmainne’de ve Radiye’de, şirki hafî tam olarak yok olmamıştır! Yani, varlığın aslının Hak olduğunu bilir; “Ene’l Hak” der!.. Ama buna rağmen, “Ene’l Hak” sözünün içinde gizli bir benlik vardır.

Oysa bu hâl içindeyken, her şeyden razıdır!.. Ne duysa, ne görse, ne olsa, “Böyle dilemiş, böyle yapmış” der ve bu hâl içinde, razıdır… Buna “Nefs-i Raziye” tâbir edilir…

Yalnız burada bir fark var… Mutmainne’de iken fiilleri seyreder, o fiillerin fâili olarak Hakk’ı görür. Nefs-i Raziye’ye geçtiği zaman fiiller boyutundan, isimler boyutuna çıkmıştır…

Artık, fiiller üzerinde durmaz; o fiilleri meydana getiren mânâların müşahedesine geçer. Yani, o ismin neticesinde, mesela “Rahmân, Rahıym tecelli etti ve merhametle böyle yaptı” der.

Mutmainne’de; “Merhamet etti, şu parayı verdi!” der. Fiili konuşur.

Radiye’de; rahmeti, merhameti müşahede eder. Oradan özellikleri meydana getiren isimleri, mânâları seyretmeye başlar.

Burada, Tecelli-i Esmâ vardır… Burada isimlerin zuhuru seyredilir ve onlara dayalı olarak fiillerin varlığından söz edilir…

Yani, birinde bir fiil var, o fiil bu isimler bileşiminin doğal sonucu olarak, zaten çıkacaktır ortaya, başka çaresi yok!.. İşte bu fiilin ortaya çıkışı, bir isimler bileşiminin otomatik olarak oluşturduğu bir görüntüdür. Bu anlayışa gelince kişi, isimlerin ağırlığını seyretmeye başladı. İşte bu isimleri ağırlıkla seyretmesi ile “Radiye” oluştu ve Tecelli-i Esmâ’ya geçti.

“Tevhid”ler, yani “Tevhid-i Efâl”, “Tehvid-i Esmâ”, “Tevhid-i Sıfat” ve “Tevhid-i Zât” hep urûc yollu, kişinin kesretten vahdete doğru seyrinde yaşanılan idraklardır…

“Tecelli”ler, yani “Tecelli-i Esmâ, “Tecelli-i Sıfat” ve “Tecelli-i Zât” ise nüzûl yollu, teklikten çokluğa doğru olan bakış açısının yaşanılmasıdır.

Levvâme, başlı başına bir grup, Mülhime başlı başına bir grup, Mutmainne ise, Radiye’yi de içine alan bir gruptur…

Seyri sülûkta yani tasavvuf çalışmalarının bir yoldan yapılması hâlinde kişi şu yedi mertebeyi aşar:

1. Ruhu cüzîsinin ne olduğunu bilir.

2. Aklı ve muhakemesini fark edip, düşünerek harekete başlar.

3. Aklının Akl-ı Küll olduğunu fark edip; ruhunun Ruh-u Â’zâm’la kaîm olduğunu; nefsinin Nefs-i Küll’den geldiğini hisseder.

4. Hepsinin Zât’ta fâni olduğunu müşahede eder ve neticesini yaşar. (Cem makâmıdır.)

5. “İbn-ül Vakt” olduğunun bilincindedir. (Vahdet-i Vücud – Ene’l Hak hâlidir.) (Fenâfillâh)

6. “Ebû’l Vakt” diye işaret edilen kemâlât ile yaşar. (Vahdet-i Şuhud) (BakâBillâh) (Fark bölümüdür.)

7. “Fakr” = Mahvı Küll = Hiçlik (Vâhidiyet mertebesidir.)

 

124 bin evliyanın çok büyük bir kısmı şeriat evliyasıdır… Geriye kalan tasavvuf yollu kemâle ulaşmış evliyanın büyük çoğunluğu da Mutmainne düzeyindedir.

Bunun diyelim dört bini de Radiye’dir.

Mardiye’ye geçmek, evliyaullâh içinde yüz binde bir kişiye nasip olan bir hâldir… Ancak ve ancak Mardiye’de tam olarak şirki hafî kalkar…

Nefs bilinç olarak, “Mardiye” düzeyine geldiği zaman, Vâhidiyet mertebesinde kendini bulur. Vâhidiyet mertebesinde kendini tanıyan Nefs, ilâhî vasıflarla kendini tanır.

“Hayy”dır, “Aliym”dir, “Müriyd”dir, “Kaadir”dir, “Semi”dir, “Basıyr”dir, “Mütekellim”dir.

Bütün bu vasıfların oluşturduğu sonuç, “Mükevvin” oluşudur! Yani “Tekvin” sıfatı! Bunun tafsilâtına girmiyorum, ehli bilir; ehli olmayanın da bu mertebeyi anlaması mümkün değildir… Çünkü orada, Nefs-i Küll olduğunu anlar, idrak eder ve tahakkuk eder!

Yani, Mülhime’de bilinç Nefs-i Küll olduğunu anlar, fark eder… Ancak bu kemâlin tahakkuku Mardiye nefs bilincindedir.

Mardiye’dekinde ise, Nefs-i Küll olarak tasarruf edendir!.. Burası 7′lerin, 4′lerin makâmıdır. Yedi kutub, dört kutub, Nefs-i Mardiye düzeyindedir, Nefs-i Küll olarak… Onlara 7′ler derler, yedidir ama yedisi birdir. Yedi kişidir onlar, ama aslında yedisi de birdir. Yedi ayrı Nefs’tir, fakat BİR bilinçtir…

Nefs-i Mardiye sahipleri, “fetih” sahibidir. Nefs-i Mutmainne’de ve Nefs-i Radiye’de “keşif” vardır. Onların ilimleri İlmi Bâtın’dır. Kalp gözü açıklığı denen, varlığın birtakım sırlarına vâkıf olma hâli vardır. Mardiye Nefs sahibinde fetih vardır; kendilerinde yaşanılan ilim, İlmi Ledünn’dür!..

“Evliyaya eğri bakma! Kevn-i mekân elindedir” beyiti, Mardiye Nefs durumundaki Evliyaullâh içindir…

Mutmainne’deki, Velî’dir.

Radiye’deki, Velî-i Mükemmel’dir.

Mardiye’deki, Velî-i Kâmil’dir.

Sâfiye’deki Evliyaullâh ise “Ulül Azm” olarak bilinir, belli bir görevi olan bu zevât ya “Müceddid”dir; “Gavs”tır ya da Kutb-ul Aktab veya Kutb-ul İrşâd’dır!

“Mardiye”, Sıfat mertebesidir, dedik. İlâhî vasıflarla vasıflanmış kişidir…

“Mutmainne” ve “Radiye”, “Velâyeti Suğra”dır.

“Mardiye”, “Velâyeti Kübrâ”dır. Enbiyâ velâyetinin kemâlâtından hisse alınır. BakâBillâh mertebesidir! Bu mertebeden evvel kimsede İlmi Ledünn olmaz!

Bir de “Velâyeti Uzmâ” vardır… Bu, “Müferridûn”un ve Rüesa’nın velâyetidir… Bu velâyet mertebesi, Velâyeti Kübrâ’nın üst sınıfıdır; fakat Velâyeti Ulyâ’nın kapasitesine de sahip değildir.

“Velâyeti Uzmâ”, “Ferdiyet” makâmında olanların velâyetidir. Bunlar, Gavs’ın tasarruf dairesinin dışındadırlar. “Gavsiyet” görevini yüklenecek kemâlâta sahiptirler, fakat “Gavs” bir tane olduğu için bunlar, Gavs’ın dışındaki kişilerdir.

“Velâyeti Kübrâ”dan sonra bir de “Velâyeti Ulyâ” vardır! Bu da “Sâfiye nefs” bilincinin velâyetidir…

Mardiye’den sonra, “Sâfiye” gelir. Nefs’in tam bir Öz yaşam hâlidir… “Halife” durumunda olan kişidir… İnsan-ı Kâmil, Gavs, Kutb-ul Aktab ve Kutb-ul İrşâd bu mertebedeki şahıslardır!

“Velâyeti Ulyâ”, “Mele-i Â’lâ” velâyetidir. Yüksek dereceli bazı melâikenin velâyetidir…

“Gavs”ın emrinde, yanında iki arkadaşı vardır. Bunlardan Dünya’nın idaresi ile görevli yardımcısı; “Kutb-ul Aktab”dır. Aynı zamanda Ricali Gayb = Manevî görevliler ordusunun başıdır. Gavs olmadığı zamanda, Ricali Gayb ordusunda başkanlık eden, Kutb-ul Aktab’dır… Gavs’ın solundadır.

Gavs’ın sağında, Kutb-ul İrşâd vardır…

Kutb-ul İrşâd, âlemlerden gelen feyzi insanlığa dağıtır. Kutb-ul İrşâd, Dünya işlerine karışmaz. Dünya’da olacak olaylara, yani insanların kişisel durumu ile ilgili işlere karışmaz.

Âlemden gelen feyzi, yani bulunduğu devir içinde çeşitli burçlardan gelen kozmik ışınımı gereken kişilere kanalize ederek onlarda belli bir bakış açısını oluşturur.

Kutb-ul İrşâd’ın vazifesi, gelen manevî feyzi gerekli olan kişilere ve yerlere dağıtmaktır. Onun görev alanı Kutb-ul Aktab başkanlığındaki Ricali Gayb’dan tamamen başkadır…

Kutb-ul İrşâd’ın emrinde de kutublar vardır… Kutb-ul Aktab’ın da emrinde kutublar vardır…

Kutb-ul İrşâd’ın emrindeki kutublar, irşâd kutublarıdır. Bunlar, yetişmesi imkân dâhilinde olan kişilerin yetişmesi için gerekli olan feyzi de dağıtır.

Mesela, bir kişi gider bir şeyhe bağlanır. O şeyh aslında yetersiz bir şeyhtir… Ama o kişi de, istidatlıdır. Bir şeyler olması lazım! İşte o zaman “Kutb-ul İrşâd”ın emrindeki irşâd kutubları, mânen o kişiye müdahale eder ve yetiştirir.

O kişi zanneder ki, “Ben şeyhimden alıyorum.” Hayır! Şeyhinden almıyor! Şeyhinde gerçekte hiçbir şey yok!..

Ama O, sâfiyetle o şeyhe bağlandığı için, “Kutb-ul İrşâd”ın emrindeki irşâd kutubları tarafından yetiştirilir… Bu durumu ne o kişi ne de şeyhi bilir…

İşte “İrşâd” kutubları, “Kutb-ul İrşâd”dan aldıkları feyzi dağıtan kutublardır. Ancak bu dağıtılan “feyz”i, sadece kişi yetişmesiyle kayıt altına almamak gerekir.

Dünya insanları arasında oluşan çeşitli akımlar, eğilimler hep bu “feyz” kapsamına girer! Bu kelimenin anlamını çok geniş anlamak icap eder.

Bunların, halkın idaresi ile ilgili kutublarla alâkası yoktur. Onlarla karıştırmamak lazım!..

İki türlü kutub vardır;

1. İdarî Kutub,

2. İrşâdî Kutub.

İdarî Kutublar; Ricali Gayb tâbir edilen, manevî ordunun görevlileridir.

En başta, “Gavs” vardır. Gelen ana feyz, “Gavs”a gelir… “Gavs”, bu feyzi irşâd yönüyle, “İrşâd Kutbu”na nakleder. Dünya’nın düzeni dolayısıyla alınması gerekli kararlar, oluşması gereken olaylar yönüyle de, “Kutb-ul Aktab”a devreder…

“Gavs”ın iki kutbu vardır; “Kutb-ul Aktab” ve “Kutb-ul İrşâd”.

“Kutb-ul Aktab”ın emrinde 4′ler vardır. 4′lerden sonra 7′ler; 7′lerden sonra 12′ler vardır… 12′lerden sonra 40′lar vardır. 40′lardan sonra 300′ler vardır, 300′ler tâbir edilir ama esas 313 kişidirler. Mesela; Seyyid Mahmut Murtaza el Geylânî ki Hama’da yaşamış ve bir süre önce âhirete intikâl etmişti, 40′lardandı! Lâdikli Ahmet Ağa, Alvar’lı Mehmet Efendi bu 300′lerdendi… Artık âhirete intikâl ettikleri için açıklamakta bir beis yoktur. 300′lerden sonra 1200 kişilik bir grup vardır. Ondan sonra da 124 bin’ler gelir…

Unutulmasın ki bu rakamlar tüm Dünya üzerinde görevli olanların sayısıdır.

Ana görevliler, 1200′lere kadar olan gruplardır. Bir de bunların dışında “Bölgesel Kutub”lar vardır. Ayrıca bunların teferruatı olarak, yerel kutublar vardır. Görev alanı belli bir bölgeyi içine alan kutublar vardır.

Mesela; İstanbul bölgesi, Ankara bölgesi gibi… Ankara deyince, civardaki birkaç şehri daha içine alan bölgesel kutublardır… Mesela Ankara Bölgesinin aslî kutbu Ankara’daki Hüseyin Gazi tepesinde defnedilmiş Seyyid Hüseyin Gazi’dir. Bir de zâhiri olarak Ankara’da yaşamakta, bölge kutbu olan Zât vardır.

İşte, bu bahsettiğimiz zevâtın 40′lara kadar olan bölümü, “Mardiye”ye ulaşmamıştır… 40′ların bir kısmı “Mardiye”dedir, bir kısmı “Radiye”dedir. 40′ların reisi “Mardiye”dedir, 7′ler “Mardiye”dedir, 4′ler “Mardiye”dedir.

“Kutb-ul Aktab”, “Kutb-ul İrşâd”, Velâyeti Kübrâ sahibi; “Müferridûn”, “Gavs”, “Müceddid”, Velâyeti Uzmâ sahibi; “İnsan-ı Kâmil” de Velâyeti Ulyâ sahibi olarak “Sâfiye”dedir… Bunlara topluca “RÜESA” yani “Reisler” denilir.

Bu zevâtın hâli tarife, tâbire sığmaz!.. Buradaki yaşamın nasıl olduğunu anlatmak mümkün değildir. Kimlere takdir olmuşsa, onlar tarafından bilinen bir yaşamdır. Allâh bize de o mertebeleri nasip etmiş ola ki, biz de o hâllere muttali olalım. Aksi takdirde ancak, lafını ederiz!

Daha alt düzeydeki görevler için, belli ruh kuvvetine erişmiş, belli beyin hassasiyetine ulaşmış, belli bir Vahdet görüşünü almış, kabullenmiş kişiler bir süre “stajer” olarak görev alırlar.

Bunlar beyin kapasiteleri dolayısıyla görev yapabilecek kuvvettedirler. Bunlar, önceden tespit edilir; bazıları 10 sene, 15 senelik staja alınır. Staj süresi içinde olmalarına rağmen henüz Nefs’in arınma mücadelesi tamamlanmamış; gizli şirk tamamen ortadan kalkmamıştır onlarda… Zaten o yüzden stajerdirler…

Yukarı mertebedekiler bunlara belli görevleri intikâl ettirirler; onlar da farkında olmadan o özellikleri kullanarak çevrelerinde belli tasarrufları yaparlar… Bu arada yetiştiricileri olan kâmil velîler veya Hızır (aleyhisselâm) nezaretinde, gizli şirkin tamamıyla ortadan kalkması yani Nefs arınması çalışmalarını sürdürürler.

Nefs’in arınması önce, kendini beden olarak kabul etme hâlinden kurtulma yani tabiat mücadelesiyle başlar; ki bu da “Levvâme nefs” bilincinde oluşur. Bu çalışmalar, senin kendini bir beden ve bir birim olarak kabullenmene yol açan hâllerden kurtulman içindir. Bu gerçekleşmeden, velî olman, yakîn kazanman mümkün değildir…

“İlm-el Yakîn”, Mutmainne’de hâsıl olur. Mülhime’deki, hissî müşahededir; “yakîn” değildir. Mülhime’deki, “İlm-el Yakîn”in gölgesidir. Bilgi yollu belli şeyleri hissediştir…

Mutmainne’de “İlm-el Yakîn” hâsıl olur. Bu, Radiye’de “Ayn-el Yakîn”e döner. Mardiye’de, “Hakk-el Yakîn” hâsıl olur; bu zâta “Ârifi Billâh” denir ve ilâhî sıfatlarla tahakkuk eder. Yani, o sıfatların gereği olan hâlleri kendinden ortaya koyar, ama kendinden derken kişiselliğinden değil, Nefs-i Küll olarak varlığından…

Radiye’de, “Tecelli-i Esmâ” vardır.

Mardiye’de, “Tecelli-i Sıfat” vardır. Yani, ilâhî vasıflarla tahakkuk etme hâli ki; bu ikisi arasındaki hâl, ancak yaşanarak fark edilir. Dilde bunu anlatmak çok zor bir şey! Çünkü biz, öyle bir şey düşünmemişiz, hayal bile etmemişiz. Onun için bunlar böyle mecaz yollu anlatılır ama gerçeği ancak yaşanarak bilinir!

“Gavs”, Dünya’da yaşadığı sürece, “Gavsiyet” görevini ifa eder. “Gavs”ların hepsi de esasen “vekîl Gavs”tır.

Her mertebenin bir asili vardır, bir de o asilden sonra gelen vekîlleri vardır.

Gavsiyet mertebesinin asâleten sahibi Abdülkâdir Geylânî’dir. “Gavsı Â’zâm”dır. Diğer devirlerde gelen “Gavs”lar da o mertebeye ve göreve “vekâleten Gavs”lık görevini yaparlar. Fakat âhirete intikâl ettikleri zaman, Gavsiyet görevini bırakırlar. Seyyid Abdulkâdir Geylânî’nin görevi ise bâtında devam etmektedir. Bu yüzden de yardımları el’an devam etmektedir.

“Divan”a, geçmişte görev almış Gavs’ları temsilen, Abdülkâdir Geylânî Hazretleri gelir. Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin “Gavsı Â’zâm”lığı buradan ileri gelir; “Kutbiyet”i, “İrşâdiyet”i kendinde toplamış olduğu için değil!.. Asâleten “Gavs”tır. “Gavsı Â’zâm”dır!..

Diğer “Gavs”lar, âhirete geçtikten sonra, “Divan”a katılmazlar, dünyevî işlerle alâkalı görüşmelere katılmazlar… O mertebe kendisine bahşedildikten sonra tâbiri câizse, emekli olmuş gibidir. Öbür tarafta, manevî âlemde birtakım görevler yaparlar, ancak dünyevî işlere katılmazlar.

Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin, Gavsı Â’zâm olarak, asâleten o görevin sahibi olarak dünya işlerine müdahale yetkisi vardır.

Diğer “Gavs”lar, dünyadan ayrıldıktan sonra, dünya işlerine müdahale etmez, ama Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin dünya işlerine müdahale yetkisi vardır ve o yönüyle Gavsı Â’zâm’dır… Diğer Gavslar, Dünya’da yaşadıkları müddetçe Gavsiyet görevini yapar, öbür dünyaya intikâl edince de öbür dünyanın görevlerini yaparlar.

Bir de, her hicrî yüz yılın başında gelen “Müceddid”ler yani “yenileyici”ler vardır. Çünkü her yüz yılda bir, Dünya’nın şartları değişir.

Dünya’nın genel şartları değiştiği için, o günün şartlarına göre, Din’i tecdit etmek = değişen anlayışa ve toplumun gelişmelerine göre Din’i yeniden yorumlama ve açıklama gerekir.

Din’i tecdit ederken yapılan iş, Din’de yeni şartlar getirmek değil; Din’i, o günün şartlarına, anlayışına göre anlatmaktır. İşte bunu, yüz yılda bir gelen “Müceddid”ler yapar…

“Müceddid”ler “Rüesa” mertebesinde çok yüksek dereceli zevâttır… “Müceddid”ler yenileme görevini yaparlar. Bu yaptıkları görevin gereğini icra kurulu tatbik eder. Bir yandan da “Kutb-ul İrşâd” ile ortak çalışır.

“Müceddid”ler esas itibarıyla “Kutb-ul İrşâd”la ortak çalışırlar.

“Müceddid”ler yenilemeyi yapar, o tecdit istikametinde “Kutb-ul İrşâd”la diğer kutublar feyzi yayarlar…

“Kutb-ul Aktab”, emrindeki diğer görevlilerle beraber Dünya’nın idarî, siyasî veya fizikî olaylarını yönlendirir.

“Kutb-ul İrşâd”, ilâhî feyzi yönlendirir. İlâhî feyzin yönlenişi de, “Müceddid”in yenilediği konuya dönük olarak oluşur. Dolayısıyla “Müceddid”, “Kutb-ul İrşâd”la paralel çalışır. “Müceddid”in olmadığı zamanlarda da “Kutb-ul İrşâd” görevlidir. O, göreve devam eder… Ancak, tecdit bâbında, “Müceddid” geldikçe, “Müceddid”in istikametinde Onunla paralel çalışır.

“Kutb-ul İrşâd”lar, “Nübüvveti Târifiye” kemâlâtıyla görev yaparlar… Tecdit görevini yaparlar, fakat yüzleri halka dönüktür. “Müceddid” de, “Nübüvveti Târifiye” kemâlâtından hissedar olarak gaybından alır, halka verir.

“Müceddid”, gaybından aldığı ilmi, “Kutb-ul İrşâd”ın boyutsal olarak âfaktan aldığı feyizle birleştirir, halka yayar. Çevresine yayışı kendindendir; Dünya üzerine yayışı, “Kutb-ul İrşâd”ın gücünden yararlanaraktır…

Varlığı meydana getiren, Hakikat-i Muhammediye namıyla tarif edilen ana Ruh, Ruh-u Â’zâm, aynı zamanda bir kuvvedir. Kuvve olması itibarıyla da “Melek”tir.

Senin Nefs’inde hem melekiyet, yani nûrâniyet mevcuttur; hem de şeytaniyet, yani nâriyete bürünme yeteneği! “Nefs”in hakikati, “melek” tâbir edilen kuvvedir!

Nefs, “vehm”e tâbi olursa, birimsellik noktasında kendini kabul etmiş, hakikatini yaşayamamış olarak şeytaniyete bürünür!

Kendi özüne yönelirse, melekî kuvvelerini kullanmış olur. Bu melekî kuvvelerini kullanarak hakikatine ve aslına dönmüş, hakikatinin ve aslının gereğini yaşamış olur ki, Nefs’in üst mertebeleri meydana çıkar…

Her büyük kutub, yani Kutb-ul Aktab olsun, Kutb-ul İrşâd olsun veya Gavs olsun; bunların her biri belli bir sıfat ağırlıklı olarak gelmişlerdir.

Mesela Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinde, Kudret sıfatının zuhuru ağırlık kazanmıştır. Yani, “Hayy”, “Müriyd”, “Aliym” sıfatlarıyla aşikâre çıkmasına karşın “Kaadir” ismi yönünden ağırlıklı olarak kudretle gelmiştir. Dolayısıyla Onda çok büyük tasarruflar vardır…

Şeyh Bahaeddin Nakşıbend, “Aliym” ismi yönünden açığa çıkmıştır!.. İlimle gelmiştir!..

Seyyid Ahmed Rufaî ve Seyyid Ahmed Bedevî… Onlar da “Kudret” sıfatı ile zuhur etmişlerdir. Bu yüzden onlarda da olağanüstü olaylar görülmüştür…

“Mardiye Nefs” mertebesinde “Tecelli-i Sıfat” zuhurunda “fetih” hâsıl olduğu zaman, bu zuhur mutlaka ağırlıklı olarak bir sıfattan olur.

“Mukarreb” olan Allâh velîlerinin her birinde belli sıfatlar vardır. Bunlara vekâleten diğer velîlerde de belli sıfatlar oluşur. Ama netice olarak her biri kendi tâbi olduğu Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın meşrebinden istifâde ile görev yaparlar. Velîler de o meşrebten giderler…

“Mukarreb” velîlerin bir kısmı, Hz. Musa’nın meşrebi üzeredir; müşahedesinde “tenzih” görüşü ağır basar… Kimisi de, Hz. İsa’nın meşrebi üzeredir; “teşbih” müşahedesi ağırlıklı olarak varlığı değerlendirir.

Eğer velâyette “Ulül Azm” mertebesine geçerlerse ve “Aktabiyet” veya “Müferridûn”luk durumu hâsıl olursa, Muhammedî meşrebe geçerler ve bunun sonucunda onlarda “tenzih” ile “teşbih” görüşünün eşit ağırlıkta sentezi olan “Tevhid” müşahedesi meydana gelir… Onlar, Muhammedî meşrebtir. Onların dışındakilerin hepsi ya Musevî veya İsevî meşrebtir…

Marifet, ikiye ayrılır:

Birinci Marifet, “Mülhime”de hâsıl olur.

Belli riyâzatlar ve tabiatla mücadeleler sonucunda, kişide belli marifetler oluşur. Bu marifetler belli kevnî -madde boyutuna ait- kerâmetleri de doğurur! Bunlara “ârif” denilir! Bunlar daha “velî” değildirler!

İlmî kerâmetler ise ikinci marifet mertebesi olan “Marifetullâh” sahibi “Mardiye nefs” bilincine erişmiş evliyaullâh hazeratına aittir… Bununla karıştırılmasın!

Burada, henüz “benlik” kavramı vardır bilinçte! Ancak yoğun riyâzat dolayısıyla beyinde belli bir hassasiyet meydana gelmiştir. Bu hassasiyet ile belli olağanüstü fiilleri ortaya koyar.

Bu, Allâh’a yöneliş sırasında oluşan bir marifettir. Bu düzeydeki kişiye “Ârif” derler… Yani, işin hakikatine ârif olmuş, belli bir “marifet” sahibidir. Bu daha sonra “Mutmainne”de, “hakikat”e döner…

“Marifet”ten sonra, “Mutmainne”de ve “Radiye”de “hakikat” yaşanır. Bu “hakikat” sonrasında “Mardiye”ye yükselirse, o zaman “Marifeti Billâh” meydana gelir. Yani, “Allâh’ın indînden ihsan ettiği ilimle” bilme hâli; ki o takdirde bu kişiye “Ârifi Billâh” derler…

“Mülhime” mertebesindeki marifet sahibi “Ârif”tir.

“Mardiye” makâmında hâsıl olan ikinci marifetin sahibine “Ârifi Billâh” derler.

Yani, varlığındaki Allâh’ın ilmi ile her şeye ârif olan Zât demektir “Ârifi Billâh”!.. Bu, “Hakikat”ten sonra gelen Marifeti Billâh’tır…

İşte bazılarının, “Şeriat-Tarikat-Marifet-Hakikat” demeleri, bazılarının da, “Şeriat-Tarikat-Hakikat-Marifet” demelerinin nedeni, bu farka dayanır.

“Hakikat”ten sonra “Marifet” diyenler, “Mardiye”deki “Marifetullâh”tan söz ediyorlar. “Marifet”ten sonra “Hakikat” diyenler ise, “Mülhime”de yaşanılan irfandan söz ediyorlar.

“Levvâme”deki, “Tarikat”tır…

“Mülhime”de, “Marifet” hâsıl olur…

Bu “Marifet” neticesinde de, şayet takdirinde varsa “Mutmainne” ve “Radiye”de, “Hakikat”a vâsıl olunur…

Burada söz konusu olan “hakikat”, bu kelimenin işaret ettiği somut olayın mecazıdır… “İlmi”dir!

Bu mecazla işaret edilen somut olayın gerçeği mutlak “hakikat”in yaşamı ise, yalnızca “Mardiye nefs” bilincinin eriştiği mertebede, “Hakk-el Yakîn” sonucu yaşanır, “fetih” sahiplerince!

Yüksek dereceli evliyaullâha göre, “Mülhime”deki “Marifet” dikkate bile alınmaz! Onlara göre bu önemli bir şey değildir!

Tarikat devresi olan “levvâme” ve “mülhime” idrakından ve yaşantısından sonra; buralardaki sayısız vartalardan kurtulup lütfu ilâhî ile “Mutmainne”ye geçilirse, böylece “Hakikat” hâsıl olur!

Marifet devresi olan “Mülhime” bilincindeki ârifte, bu idraktan sonra “tarikat” kavramı kalmaz! “Şeyh” kavramı kalmaz!

Eğer hâlâ o kişide bu kavramlar varsa, o zaten “marifet”e ermemiş, “ârif” olmamış; çokluk kavramından geçip “TEK”lik müşahedesine ulaşamamış; benlik kavgası içinde, menfaatleri uğrunda savaş verip, tasavvufun da hoş sohbetleriyle vaktini değerlendiren “dervişân” sınıfındandır!

Yunus Emre kırk yıl hizmetten sonra “Mülhime”de kemâle ulaşınca, Taptuk tarafından yanından uzaklaştırılarak, “Mutmainne”ye geçmesi için önü açılmıştır! Hiçbir ârif, şeyhinin yanında “Mülhime”nin kemâlini yaşayamaz; bu yüzden de “Mutmainne” bilinç mertebesi kendisine açılamaz!

“Vahdet-i Vücud”un bilgisi “Mülhime”de; kemâl hâliyle yaşamı ise “Mutmainne”de oluşur! Elbette bu müşahede de “tarikat” kavramlarına yer kalmaz!

Eğer velî, bu mertebelerden sonra, “Vahdet-i Şuhud” müşahedesinin yaşandığı “BakâBillâh”a geçer ve “Mardiye” bilinciyle, “fethe” ermiş olarak “Marifetullâh”a sahip olursa, işte o zaman “Ârifi Billâh” olur!.. Bu durumu, “Hakikatten sonra, Marifet gelir” diyerek açıklarlar…

Bir de Allâh’ın yüce velîleri içinde “Müferridûn” farkı vardır!

“Ferdiyet sahibi” olan bu Zâtlar, insanlık içinde fevkalâde değerli varlıklardır… Yani, Onlara rast gelmek dahi, muazzam bir lütfu ilâhîdir…

Yeryüzünde bir insana ulaşacak en büyük nimet, “Müferridûn”dan olan bir Zât’a rastlamaktır. Bir insan için ondan daha büyük bir nimet düşünülemez!..

Kişi, eğer böyle bir Zât’a rastlarsa, bile ki bu Zât direkt tasarruf sahibidir.

Müferridûn’dan olan Zât, Gavs’ın tasarruf halkası dışındadır!

Onlar isterse eğer, herhangi birisini Allâh’ın kudret ve kuvvetiyle seçer alır. Hiçbir tarikat şeyhi Ona karşı koyup, müdahale edemez! O, istediğini seçer, alır!

“… Allâh, dilediğini kendine seçer…” (42.Şûrâ: 13) âyeti, Müferridûn’dan da tecelli eder! Ve O, dilediğini kendine seçer… Seçen O’dur!

O adam, şu hâldedir, bu hâldedir… Çamura batmıştır, şöyle olmuştur, böyle olmuştur, şuna bağlıdır… Bu hiç önemli değildir!.. Mühim olan, Onun dilemesi ve onu seçmesidir… İcabında en berbat batakhanenin göbeğinde bile olabilir o kişi. Bir anda döner!

“Nazarı ilâhîye’ye maruz kaldı” derler, bu duruma… Nazarı ilâhî tecelli eder, “Müferridûn” denen Zât’tan! O, her şeyi değiştirir!..

Evet biz, bunların hep hikâyesini yazıp okuyoruz; konuşup, dinliyoruz!.. Hakikati nasıl olur?.. Onu da ehli bilir…

Aman haddimizi bilip, “edep” üzere olalım!

Bilmeden bir “ehli”nin yanında cahilliğimizi ortaya saçıp, kendimizi küçültmeyelim!

Elindeki çemberi otomobil diye şöföre anlatmaya çalışan çocuk durumuna düşmeyelim! Sonra gün olur, çok utanırız!

İşte bunun için “edep” çok önemlidir…

 

RİCALİ GAYB HAKKINDA
Bu zevâtı kirâm hakkında da birkaç hususu kitabımıza alalım.

Manevî görevliler diye bilinen “Ricali Gayb” iki guruptur:

A. Karar organı

B. İcra organı

Karar organı “Divan” ya da “Divan-ı Kebir” gibi isimler ile anılır.

İki tür toplantısı vardır. Aylık toplantılar. Ki her arabî ayın 14′ünü 15′ine bağlayan gece, çeşitli yerlerde yapılır.

Yıllık toplantısı, ki bu da senede bir defa, Efendimiz (aleyhisselâm)’ın Rasûllük görevini almadan evvel inzivaya çekildiği Hıra Dağı’nda olur.

Bu “Divan-ı Kebir”e katılanların büyük kısmı ölüm ötesi yaşama intikâl etmiş büyük evliyaullâhtan, üçte bir kadarı da şu anda Dünya üzerinde bilfiil görevli yüksek derecelilerden teşekkül eder. Toplam 66 kişilik Divan ehline Dünya üzerinden, zamanın “Gavs”ı, “Kutb-ul İrşâd” ve “Kutb-ul Aktab” olan iki yardımcısı, dört unsur üzerinde tasarrufu olan dört kutub, yedilerin tamamı “Gavs”ın tasarruf dairesi dışında olan “Müferridûn” namıyla bilinen 11 kişi katılır.

Varlık üzerinde, ilâhî ilim gereği alınması gerekli tedbirler hakkında kararlar alınır ve bu kararlar icra organına nakledilir.

“Divan-ı Kebir”in tabii başkanı Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem)’dir. Onun gelmediği toplantılarda ise, şayet var ise o devrin “İnsan-ı Kâmil”i, yoksa zamanın “Gavs”ı başkanlık görevini ifa eder.

“İnsan-ı Kâmil” her asırda bulunmaz. “Gavs” ise her asırda vardır ve kıyamete kadar sürekli, bir kişi, o görevi ifa eder.

“İnsan-ı Kâmil” rütbesi, en üsttür ve birkaç asırda bir o rütbeye nail kılınmış kişi gelir yeryüzüne.

“Müceddid-i zaman” yüz yılda bir gelir. Dinin, o günün insanlarının anlayışına göre yenilenmesi görevini ifa eder. O da divan ehlindendir. Son müceddid de “Mehdi” lakabıyla bilinen Zât-ı kirâmdır. Aynı zamanda “İnsan-ı Kâmil”dir, Mehdi!..

Gavs, hem Rasûlullâh (aleyhisselâm) katılmadığı zamanlarda divan başkanlığı yapar, hem de icra organının başıdır.

Kutb-ul İrşâd tamamıyla, çeşitli burçlardan, bilinen ve bilinmeyen sayısız yıldızlardan gelen tesirler üzerinde görev yaparak, bunlardaki sayısız mânâların gereğinin yeryüzünde mevcut insanlar ve cinler üzerinde açığa çıkması hususunda çalışır.

Kutb-ul Aktab ise, Gavs’tan çıkan emirleri çeşitli ilgili mercilere dağıtır. Divan’a katılan cinlerin evliyası dahi emirleri Kutb-ul Aktab’dan alırlar.

İcra Organı ise bir tür Ricali Gayb ordusudur.

Divan’ın kararlarının tatbikiyle görevlidirler.

Bu ordunun başkumandanı “Gavs”ı zamandır. Tâbiri câiz ise genelkurmay başkanı durumunda olan “Kutb-ul Aktab”dır!.. Sonra 4′ler gelir. Sonra tasarruf sahibi olan 7′ler gelir. Sonra 12′ler gelir. Sonra 40′lar gelir. Sonra 300′ler diye bilinen 313 kişi vardır. Sonra 1200′ler gelir ve daha sonra da yöresel kutuplar iş görürler.

Bu evliyaullâhın çok azı, yani “Divan ehli” olanlar ile “icra” organından birkaçı “fetih” sahibidir. Geri kalan bir miktar “keşif” ehlidir. Büyük çoğunluğu da bilinçdışı olarak bu görevleri ifa ederler.

Geçmiş evliyaullâh arasında Abdulkâdir Geylânî, “Gavs”iyet göreviyle birlikte “İNSAN-I KÂMIL”lik görevi de kendisinden cem etmiş olduğundan, “Gavs-ı Â’zâm” lakabıyla bilinir.

İkinci “İNSAN-I KÂMIL” Abdülkerim Ceylî ya da diğer ifade şekliyle Geylânî ise, çok eserler yazmıştır hakikat bahsinde ve marifetullâh bahsinde; ki bunların içinde en çok bilineni “Geçmişin ve geleceğin ilmini kendinde toplamış olan İnsan-ı Kâmil” adıyla kaleme aldığıdır. Bizde kısaca “İnsan-ı Kâmil” diye bilinir.

“Fetih” ehli olan görevliler Dünya üzerinde tüm cereyan eden işlere vâkıftırlar. “Keşif” ehli ise sadece görev alanı ile sınırlıdırlar.

Her bir görev düzeyindeki velî, ancak kendi düzeyinde olanı ve altındakini bilir.

Üst grubu ise, sadece onunla temasta olan alt grubun başkanı bilir.

Bir de “Divan”a katılanlar, kendi üstlerindekileri bu vesile ile bilirler!.. Bunların arasında Endonezyalı, Arab, Pakistanlı, Afganistanlı, Türkiyeli ve daha başka isimli topluluklardan zevât mevcuttur.

Bu konudan, bu kitapta daha fazla söz etmeyeceğiz!..

Ancak böylesine bir görevin ve böylesine görevlilerin varlığının da bilinmesi yönünden bu kadarıyla söz etmek gereğini duyduk.
DİVAN HAKKINDA
Şimdi…

İdare mekanizması dediğimiz “Ricali Gayb” yani görevli kişilere gelince…

“Ricali Gayb”; Dünya’daki toplumların idaresiyle görevli gizli Allâh Velîleri…

Bu evliyaullâhın belli rütbeleri, kendi aralarında mertebeleri vardır.

Zamanın “Gavs”ı vardır. Bu Gavs’ın iki görevli yardımcısı vardır. “Kutb-ul Aktab” ve “Kutb-ul İrşâd”.

Bunlardan sonra, varlıktaki dört ana yapıda tasarruf eden 4′ler, Dört Kutub, “Aktabı Erbaa” vardır.

Ondan sonra, 7′ler vardır.

Ondan sonra 12′ler, 40′lar, 300′ler var ki, bunlar 313 kişidirler, 300′ler diye geçer. Sonra 700′ler, ondan sonra 1200′ler ve ondan sonra da 124.000 kişilik umumi bir görevli ordusu vardır; ki buna “manevî yöneticiler” ordusu denilir.

Bu zevâtı da, dışarıdan kimse tanıyıp bilemez!.. Bunlar gizli kişilerdir. Bunların görevleri konusuna ileride değineceğim bir miktar…

“Allâh’ın evliyası O’nun örtüsü altındadır. Dışarıdan bakan Onları göremez” buyrulur.

Bundan amaç; dışarıdan bakınca göze görünmez olmaları değil elbette!.. Onların şekli, tavrı, yaşayışı, görüşü vs. öyle bir hâldedir ki; sen onlara baktığın zaman dışarıdan, bu adam evliyadandır, görevlidir; diye aklından, hayalinden geçmez!..

Çünkü; herkesin kafasında, klasik bir tanrı tasavvuru olduğu gibi; burada da klasik bir velî hayali vardır!..

Oysa hiçbir zaman, bir velî senin tasavvur ettiğin, hayal ettiğin bir şekilde, yapıda, özellikte değildir!..

O yüzden bu görevli olan velîler bilinmez, tanınmaz!..

Bilinmeyip tanıtılmamasının çok önemli bir gerekçesi de şudur…

Eğer sen, gerçekten öyle bir kişinin görevli bir kişi olduğunu bilsen ve de ona gereken saygıyı, itaati göstermesen çok büyük bir vebal altına girersin!.. Çünkü onda tasarruf eden, Cenâb-ı Hak’tır!.. Ona olan itirazın Allâh’a olan itirazın gibidir!..

Cenâb-ı Hak, insanlara rahmet olarak, onları gizlemiştir!.. Gizli olup da açıklanmaması dolayısıyla, velev ki O’na rastlasan, kızsan, küfretsen dahi hiçbir vebali yoktur. Yani, normal bir insana yapmışsın gibidir!.. Elbette ki bir insana hakaret edersen, bundan dolayı zararlı çıkarsın, ama olay bu çizgide biter.

Buna karşın bir velîye, Allâh’ın bir velîsine isyan edersen veya O’na savaş açarsan başın büyük belâya girer!..

Hadîs-î kudsî’de buyuruyor ki Cenâb-ı Hak:

“Benim Evliyama isyan eden, savaş açan, bana savaş açmış gibidir.”

Böylesine bir olay!..

Evet, bu manevî görevliler, bütün bu oluşta, tasarrufa sahip olan kişilerdir.

Olayı, sakın “Yukarıda bir tanrı var. O’ndan bilmem kimlere mesaj geliyor da, onlar da diğerlerine iletiyorlar” şeklinde anlamayalım…

“Allâh’ın Ahadiyet”ini, “İhlâs” Sûresini izah ederken; yukarıda bir tanrı yok, dedik!.. O, tüm varlığın özünde!..

Cenâb-ı Hak, varlık üzerindeki tasarrufunu, bu âlemde melekler ve özlerinde olduğu bu velîler vasıtasıyla tatbik eder!..

Burayı çok iyi anlamak lazım…

“Allâh böyle diledi, böyle yaptı, böyle tasarruf etti” dediğin zaman, yukarıdaki bir tanrı oradan buraya yönelik olarak böyle tasarrufta bulunmuyor!..

O, Velî dediğin, “Ricali Gayb” dediğin, gizli, görevli kişilerin; kişiliği ortadan kalkmış, benlikleri yok olmuştur… Ve onların varlığında tasarruf eden Hakk’ın tasarrufudur!..

Aklı bu olayı alamayanlar sorar… Hakk’ın direkt olarak gücü yetmiyor mu ki, o velîler yani Ricali Gayb aracılığıyla tasarruf etsin?.. Hakk’ın gücü yetmiyor mu ki melekler aracılığıyla tasarruf etsin!?.

Melekler aracılığıyla tasarruf eder ve bu Allâh için bir noksanlık oluşturmaz da, insanlar aracılığıyla neden tasarruf edemez?..

Evet Allâh, o görevli velîlerde tecelli etmek suretiyle bu âlemde, içinde yaşadığımız bu boyutta tasarruf eder!..

Ancak, burada anlattığımız olay, Dünya ve Güneş sistemi için geçerli olan bir olay!..

Bunun dışındaki sayısız sistemlerde, sayısız varlıklar var. Ve o sistemlerde öyle varlıklar var ki, bunlar insanlardan da üstün!.. Burayı gözden kaçırmayalım!..

İnsan, bu sistem içindeki en mükemmel varlıktır!.. Yoksa, sadece, bizim Samanyolu dediğimiz galaksimizde 400 milyar yıldız var!.. Bunların her birinde de kendine has hayat sistemleri var!.. Onlara sadece, “Melekler” deyip geçmiş, detayına girmemişiz.

Dua edelim ki, Allâh bize de nasip etsin o arınmayı; o âlemlere geçmeyi, o âlemleri değerlendirebilmeyi kolaylaştırsın!..

İşte bu görevli olan Zâtlar, gerek bu meleklerden, gerekse cinlerden bir kısmını görevleri icabı kullanabilirler.

Bazı işler vardır, bilfiil kendileri tatbik ederler, yaparlar.

Bazı işler de vardır ki, onları görevli meleklere veya cinlere yaptırtırlar!..

Bu, görevli evliyaullâh dediğimiz zevât, her ayın 14′ünü, 15′ine bağlayan (gökteki ayın) gece, toplantı yaparlar.

Buna “DİVAN” toplantısı denilir…

Toplantılarda, Dünya’nın gidişatı hakkında, çeşitli ülkelerin durumu hakkında, tabii âfetler, doğal olaylar hakkında vs. belli kararlar alırlar.

Bu kararların uygulanması da, o bölgelerin sorumlularına verilir. O bölgelerin sorumluları da, emirlerindeki melekler veya cinleri kullanarak kararları yürürlüğe sokarlar. Bunlar, “DİVAN”da alınan kararları uygulayan görevli velîler “Ricali Gayb” ordusudur.

Diyelim ki…

“DİVAN”da bir karar alınmıştır yıllar önce; Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaş çıkacaktır!.. Bunun sebebi de Ege’deki adaların kıta sahanlığı meselesidir. Bu savaşın sonucu Yunan için hüsran olacak; Türkiye, Yunanistan’ın sebebiyet verdiği bu savaş sonunda hem batı Trakya’yı hem de adaları harp tazminatı olarak ele geçirecektir… Ya da, Avrupa şımaracak, Türkiye’yi dışlayacak, daha sonra da Rusya tarafından perişan edilecek; Amerika, Rusya karşısında acze düşecektir… gibisinden… Yani, mesela dedik!..

Mesela, o bölgenin sorumlusu, tuttu diyelim ki, Peron’u etkiledi… Arjantin’de bir karar aldı. O kararın neticesinde de birtakım olaylar cereyan etti… Veyahut da diyelim ki; Amerika’da bir an Reagan’ı etkiledi, o bir anlık etkilenmeyle, bir karara vardı, imzayı attı. O bir imza, bir karar zaten bütün olayların temel kaynak noktasıdır.

İşte “DİVAN”ın 20-30 yıl öncesinden aldığı birtakım kararlar, görevli velîler tarafından ilgili birimler harekete geçirilmek suretiyle uygulamaya konur. Olayların o kararlar istikametinde gelişmesi oluşturulur… Ve nihayet şartlar tam olgunlaştığında olaylar patlak verir!..

Biz dışarıdan baktığımızda, sanırız ki bir anda bu olaylar patladı!.. Oysa o olayların kökeni çok yıllar öncesine dayanır… Ve işte bahsettiğimiz “Ricali Gayb” denen zevâtın, Hakk’ın takdirini tahakkuk ettirmesi olayı da böylece gerçekleşir!..

Tabii, bunların dışarıdan anlaşılması mümkün değildir.

Nitekim bir açıklama da vardır bu konuda… Rasûlullâh (aleyhisselâm) şöyle buyurmaktadır:

“Eğer Allâh bir olayı takdir etmişse, o an’da kişinin aklını başından alır, kişi fiili işler; sonra da o kişinin aklını ona iade eder.

Bu defa o kişi; “tüh… ben ne yaptım da bu kararı aldım, nasıl oldu da bu fiili işledim” der, pişman olur. Behemahal Allâh’ın takdiri yerine gelir!..”

Şimdi, burada dikkat edin!..

“…Behemahal Allâh’ın takdiri yerine gelir!..”

“Allâh takdir etti…” gibi konularda, olayı, yukarıda ötedeki bir tanrının, buraya müdahalesi şeklinde sakın düşünmeyin!..

Bu işler, bu manevî görevlilerin varlığı ile, Hakk’ın takdirinin ve kudretinin ortaya çıkması olayıdır!..

Ama, dediğim gibi, hiçbirimiz bilemeyiz yarın neler getirir; mümkün değil!..

Ben burada bir olayı, bir sistemi, çalışan mekanizmayı, bir düzeni anlatmak sadedinde izah ediyorum bunları…

TASARRUF NEDİR?
“Tasarruf” olayı ne?..

“Tasarruf” dediğimiz şey, görevli velîlerin yapılar üzerinde onları diledikleri tarza yönlendirme özelliğidir.

“Tasarruf” kelimesi ile kastedilen şey, genelde anlamı iyi bilinmediği için “nüfuz” ile karıştırılarak aynı şeymiş gibi anlaşılır.. Nasıl ki, “Fetih” ve “Keşif” iki ayrı özellikse, “nüfuz” ve “tasarruf” diye de iki ayrı özellik vardır.

Bütün velîlerde ortak olan özellik, “nüfuz”dur. Yani, “kişisel güç”!..

Beyin gücü veya ruh gücü dediğimiz olay!… Herhangi bir olayı veya herhangi bir meseleyi çözmek için karşısındakine bir şey verebilmek için, kendi “nüfuz”unu kullanır.

Yani, bu demektir ki, kendi beyin gücünü kullanarak, karşısındakinin beyninde belli bir kapasite açılımı yapar. Yani ona feyiz verir. Bu kapasite açılımının neticesinde de onda belli bir idrak oluşturur. İşte bu olay “nüfuz” kullanmadır…

Ancak ne var ki, o kişinin daha sonra belli çalışmalarla bu beyin kapasitesini takviye etmesi ve artırması şarttır. Yoksa, belli bir süre sonra orada kapanma, gerileme olur.

“Tasarruf” ise, herhangi bir velînin görevi gereği olarak, kendi emrine verilmiş melekleri veya cinleri kullanarak herhangi bir olayı oluşturmasıdır… Görevi gereği, emrindeki melek veya cinleri kullanarak o olayı oluşturması, “tasarruf” denen şeydir.

Tasarruf eden bu tasarrufunun farkındadır, değil mi, diye sorulursa…

Farkındadır tabii!.. Farkında olmadan yapıyorsa, o tasarruf değildir!

Zaten, görevli velîler, genellikle tasarruf sahibidirler ve farkındadırlar yaptıklarının…

Onun dışındakiler, yani görev dışındaki olaylar, kişisel nüfuz olayıdır!.. Onlar, göreve taalluk etmez!.. Yani, bir velînin, çevresindeki belli kişilere yardımcı olmak gayesi ile kendi beyin gücünü kullanmasıdır “nüfuz” olayı ki, bunu tekrar belirtiyorum “tasarruf”la hiçbir alâkası yoktur!..

Peki, 124 bin velî için de geçerli mi bu? 124 bin velî için de “nüfuz” dediğimiz, “kişisel nüfuz” dediğimiz olay, geçerlidir.

Başka bir soru; 124 bin velî de tasarruf sahibi olduğunu bilir mi? Tasarruf sahibi değil!.. Nüfuz sahibi!.. Karıştırmayın!..

Tasarruf, sadece görevli velîlere has bir olaydır…………

 

TEBLİĞ
Peygamberlerin üçüncü sıfatı tebliğdir. İsterseniz siz buna İslâm hakikatını anlatma veya “emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker” de diyebilirsiniz. Netice değişmez; peygamberliğe ait bu yüce sıfatı anlatmış olursunuz.
Tebliğ, her peygamberin varlık gayesidir. Tebliğ olmasaydı, peygamberlerin gönderilişi de ma’nâsız ve abes olurdu. Allah (cc) insanlara olan lütûf ve keremini, peygamberlerle canlandırmış ve onların hayatlarıyla rahmâniyet ve rahîmiyetini tecelli ettirmiştir. Bunun diğer insanlara aksetmesi ise, ancak tebliğ ile olacaktır.
Nasıl ki, Allah (cc) şu hergün bize tebessüm eden güneşi semamıza perçinlemekle bize, rahmâniyetinin bir cilvesini gösteriyor… O güneş ki, ısınacak şeyler için bir soba, pişecek şeyler için bir ocak ve rengarenk güzelliklerin çehresinde âdeta bir fırça vazifesi görmektedir. Aynen öyle de, peygamberan-ı izâm tıpkı güneş gibi Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetini gösterirler. Onlar ve bilhassa, hakkında
“Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 27/107)
denilen Hz. Muhammed Mustafa (sav) insanlar için de Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin temsilcisidir.. yani, O gelmeseydi ve diğer peygamberlerin da’vasını yenilemeseydi bizim Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine mazhariyetimiz hiç mi hiç söz konusu olmayacaktı. Cehaletin, küfrün ve dalâletin vahşi çöllerinde, hep kimsesiz, şaşkın ve hayret içinde kalacaktık da ondan.
İnsanlık vahşet içinde kıvranırken, Peygamberimiz ve O’nun soluklarında diğer peygamberlerin hayat veren nefeslerini duydu. O nefesleri duyuncadır ki kendini, binbir baharın cilveleştiği bir cennet bahçesinde buluverdi. Yoksa, vahşetten, kimsesizlikten çıldırıp ölecekti…
Evet, biz neyiz? Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz? Bu müthiş sorular, sürekli bir matkap gibi beynimizi delecekti. Delecekti ve biz, bir cevap bulamayacak ve bu sancıyı bir ömür boyu çekmek zorunda kalacaktık. Hele kabirdeki sadefleşmiş kemikler.. onları hayalen gördükçe ürperecek ve içimizi kapkaranlık korkular saracaktı.. ve bunlardan da öte, yokluk, yok olma düşüncesi ve her geçen dakikanın bizi yok olmaya yaklaştırdığı endişesi, yaşadığımız hayatı bize zehir edecekti.
Peygamberler gelip bize hayatın gayesini ve ölümün hakikatını anlattılar. Bu sayede anladık ki, dünyaya gelişimiz bir gayeye bağlı olduğu gibi, buradan gidişimiz de bir hikmete mebnidir. Ölüm, yokluk ve hiçlik değil, o sadece bir mekan değiş-tirmek ve vazifeden terhis edilmektir. Kabir ise, ahiret âlemine açılan bir kapı ve bir bekleme salonudur. Biz, peygamberlerden bunları duyunca vahşetimiz dağıldı, her şey ünsiyete kalb oldu. Kalbimizi ve kafamızı dolduran bütün endişeler ve korkular silinip gitti, yerine ünsiyet ve neşe geldi…
İşte, peygamberler, bizlere bu ve benzeri mesajları getirmişlerdir. Ve bu mesajları bize duyurmaları, onların varlık gayeleridir. Biz, tebliğ vazifesini, bir hak ve bir vecîbe olarak görür ve yerine getiririz. Peygamberler ise onu, hayata geliş gaye ve hikmet şuuru içinde yaparlar. Ve derler ki: “Bizim dünyaya gelişimizde, başka hiçbir gaye yoktur. Allah, bizi şu insanlara gönderdi ki, onların sağ-sol, ön-arka, alt ve üstlerini değişik karanlıklara karşı aydınlatalım.. onlar da böyle bir aydınlık yolda sapmadan yürüyebilsinler. Öyle ki, şeytan hiçbir yönden yol bulup onların ruhuna giremesin ve onlar da bu uzun yolculukta yolda takılıp kalmasınlar…”
Evet, yine tekrar ediyorum: Biz, tebliği bir vazife olarak yaparız; peygamberler ise, yaratılışlarının gayesi olarak bu vazifeyi yerine getirirler.

TEBLİĞDE ÜÇ ESAS
Nebinin, mesaj getirmesi, getirdiği mesajları başkalarına ulaştırması, elbette diğer insanlardan çok farklıdır. Zaten mesaj getirme bakımından bir başkasının nebilere benzerliği de söz konusu değildir. Onlar tebliğde bulunurken, bize tebliğ yapmanın ne demek olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini de öğretirler. Bu da onlara ait tebliğin ayrı bir yönünü teşkil etmektedir. Şimdi isterseniz, bu mevzuyu üç ana esas üzerine oturtarak arzedelim:
1. Bütünlük: Nebi, Allah’tan getirdiği mesajları ve elçiliğine terettüp eden hususları insanlığa takdim ederken, onu yolunca, usulünce o işin uzmanı olarak yapar. O, insanı bir bütün olarak ele alır ve götüreceği mesajları da böyle bir bütünlük içinde takdim eder. Onun için de, nebinin tebliğ vazifesinde, akıl, mantık, kalp, gönül, his ve duygulardan hiçbiri kat’iyen terke uğramaz ve vahyin aydınlatıcı tayfları dışında bırakılmaz… Zira her nebi vahye karşı gassalın elindeki bir meyyit gibidir. Vahiy onları evirir-çevirir ve istediği yöne döndürerek onlara istikamet verir. Öyle ki onlar, en küçük ve en teferruat gibi görünen meselelerde dahi, Cenâb-ı Hakk’ın istediği ne ise, ona muvafık hareket ederler. Zaten bu, onlar için bir mecburiyettir. Böyle olunca da, peygamberler buna fevkalade bir hassasiyetle riayet ederler…
Bu itibarla da, tebliği, nebilerin tebliğine muvafık düşmeyenler, kat’iyen irşatta muvaffak olamazlar. Meselâ, akıl ihmal edildiğinde tebliğ istenen neticeyi vermez. His ve duyguları terk etmek de, aynı menfi neticeyi doğurur. Hele vahyin sınırları dışına çıkanlar kat’iyen hedefe varamazlar. İşte vahyin dışında yol almak isteyen beşerî sistemlerin, hal ve durumu ve işte aldıkları mesafeler. Bir zamanlar, aldatılmış, sefalet ve sefahata itilmiş kitleleri, yığınları arkasından sürükleyen ve birçok fakir ülkelerde gaye-i hayal haline gelen komünizm, defalarca revizyona tabi tutulmasına rağmen, yine de yıkılmaktan kurtulamamıştır. Halbuki bu sistem ve benzerlerinin kurucuları, bir zamanlar, yalancı birer peygamber gibi arz-ı endam etmişlerdi. Şimdi ise onların yalancı ümmetleri şöyle demektedirler:
“Eyvah bu bâzicede bizler yine yandık,
Zira ki ziyan oldu, bilmem ne kazandık!” (Z.P.)
Beşerî sistemleri tatbikte direnen ve diretenlerin, neticede diyecekleri hep aynı şeyler olacaktır. Evet, onlar da birgün mutlaka, aldandıklarını ilan etmek mecburiyetinde kalacaklardır!
Nebinin tebliğinde akıl, mantık ve hisler omuz omuza ve iç içedir. O, sadece kitlelerin hissiyatlarından yararlanarak; insanları sokaklara dökmeyi düşünmediği gibi, bütünüyle bir nazariyeci kesilip, onları aksiyon ve hamleden mahrum birer uzlet insanı haline de getirmez.
Ve yine Nebi, insanları sokağa döküp, birer anarşist haline getirmediği gibi, onları sadece his ve duygularıyla yakalayıp yoz ve bodur hale de getirmez. O, Allah’tan gelen mesajları insanların gönlüne salar, onlarda aksiyon ruhu uyarır ve onları insanlığın semasına yükseltir, meleklerle diz dize, yüz yüze getirir.
Kur’ân-ı Kerim, bu hususu anlatırken, Allah Rasûlü’ne şöyle seslenir:
“De ki, bu benim yolumdur. Ben ve bana tâbi olanlar, insanları basiretle Allah’a davet ederiz” (Yûsuf, 12/108).

Bu yol, nebilik yoludur. Aklın, mantığın, muhakemenin.. his, kalp ve vicdanın da içinde yerlerini aldıkları ve hiçbirinin ihmale uğramadığı bir yoldur.. bu yol ki Nebi ve Nebiye tâbi olanlar, arkalarındakilerini işte böyle bir basiret üzere, hakka davet ederler.
2. Karşılık Beklememek: Nebi, tebliğ karşılığında hiçbir şey beklemez. O, tebliğini sadece ve sadece bir vazife olarak yapar. Zaten bütün peygamberler, “Benim ücretim ancak ve ancak Allah’a aittir” diyerek bu hakikata işaret etmişlerdir.197
3. Neticeyi Allah’a Bırakmak: Nebi, tebliğin neticesini ve hüsn-ü kabulü Allah’a bırakır ve hiçbir zaman neticeye karışmaz. Zira bilir ki, onun vazifesi yalnız tebliğdir; netice ise tamamen Cenâb-ı Hakk’a aittir.
Bu üç husus mahfuz; şimdi de, tebliğin peygamberliğe ait nasıl bir sıfat olduğunu ve her devirde bu vazifeyi yerine getiren insanların, hangi usul ve metodla tebliğde bulunduklarını ve bulunmaları gerektiğini arzetmeye çalışalım. Bütün arzumuz, Rabbimizin bize de tebliğ vazifesini, rızasına uygun şekilde gördürmesinden ibarettir. İçimize tebliğ şevki salacak da, neticede bizi muvaffak edecek de sadece Cenâb-ı Hakk’tır. O’na güveniyor ve O’na dayanıyoruz…

TEBLİĞDE METOD
Peygamber, yalnız vazifesini düşünür, dedik. Evet, öyle peygamberler gelmiş geçmiştir ki, bütün bir hayat boyu mücadele etmelerine, tebliğde bulunmalarına rağmen, kendilerine inanan tek bir insan olmamıştır198. Fakat, onlar, hep itminan içinde kalmışlardır. Zira vazifelerini hakkıyla yerine getirmişlerdir. Onların hayatlarının hiçbir lahzasında itiraz işmam eden şu niçinler yoktur: Niçin hizmet edemedim? Niçin bana inanan yok? Niçin bu iş fiyasko oldu? Niçin bu falsolar birbirini takip edip durdu?..
Evet, her nebi, sadece, vazifesini nasıl yapacağını düşünür. Bunun için de bütün şartları nazara alır ve vazifesini öyle yapar. Kabul ettirmek, kendi vazifesine dahil değildir. O sahada hüküm, Cenâb-ı Hakk’ın dilemesine aittir. Bir âyet, Allah Rasûlü’ne hitaben şöyle demektedir:
“Sen istediğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah istediğini hidayet eder” (Kasas, 28/56).
Bu itibarla, nebinin mesajı, husûsiyet arzeder. Hiç kimse onu kabul etmese, itibar ve ilgi göstermese de o yine fütûr getirmeden, tereddüt ve paniğe düşmeden, başkalarını kınayıp suçlamalara girmeden vazifesini yapmaya devam eder. Onun içindir ki, bütün peygamberler, her türlü horlanmaya ve hakir görülmeye maruz kal-malarına rağmen, vazifelerinde zerrece bir gevşeklik göstermemişlerdir. İşte tebliğin bu şekli, sadece peygamberlere ait bir sıfattır. Bütünüyle böyle bir tebliğ keyfiyetini, peygamberlerden başkasında görmek âdetâ mümkün değildir. Başkalarında, böyle durumlarda çok defa küskünlük ve dargınlık görürsünüz. Ne kadar da olgunlaşırlarsa olgunlaşsınlar, netice almak arzusundan kurtulamazlar. Alamayınca da küskünlük ve bezginlik gösterirler. Sadece nebîlerdir ki, küsmek ve darılmak bilmezler.. ve bu durum onlara ait bir hususiyettir.
Bakınız; Uhud’da başına gelen onca ciğersûz hâdiseler dahi, Allah Rasûlü’nü darıltmamış, küstürmemiştir. Dişi kırılmış, miğferin halkaları yüzüne saplanmış, hatta, Ebu Ubeyde bunları, Allah Rasûlü’nün yüzünden çıkarabilmek için kendi dişlerinden olmuştur199. Bütün bunlara rağmen yüzü-gözü kan-revan içinde İki Cihan Serveri sadece şöyle demiştir: “Allahım, kavmime hidayet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar!” 200(Bilmiyorlar, şayet Benim peygamber olduğumu bilselerdi böyle yapmazlardı). Nitekim daha sonra O’nu öğrendiklerinde, onlar da canlarını Allah Rasûlü’nün önüne bezledeceklerdi. Demek ki o zaman bilmiyorlardı. Bu ve benzeri hâdiseler, bize Allah Rasûlü’nün sadr u sinesinin, ne denli inşirah ve genişlik içinde olduğunu gösteriyor. O ve diğerleri “dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüzdüler.” Başları yarılsa, dişleri kırılsa şikayet ma’nâsına, ağızlarından bir “of” dahi çıkmazdı.
“Yansam da ocak gibi gayra eylemem izhar,
Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr!”
Evet; her nebi, âdetâ böyle der: “Ağyar ateşine yakmadıktan sonra ne yaparsan yap, gam izhar etmem” der ve yoluna devam eder.
Hz. Nûh, Kur’ân’ın ifadesiyle kavmine şöyle seslenmektedir:
“Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yok. Fakat ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim” (A’raf, 7/61).
Hz. Nûh’u böyle konuşturan, hiç şüphesiz kavminin kendisine isnat ettiği sapıklık isnadıydı. Onlar, o büyük nebiye saygısızca davranıyor ve: “
Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” diyorlardı (A’raf, 7/60).
Bugün de değişen birşey yoktur. Denilenler hep aynı ma’nâya gelen yakıştırmalardır. Sen sapıksın, sen mürtecisin, sen asrın gerisinde yaşıyorsun ve daha neler neler!..
Devamındaki âyette, Hz. Nûh kavmine şöyle seslenir :
“ Size Rabbimin vahyettiği gerçekleri tebliğ ediyorum ve size öğüt veriyorum ve ben, sizin bilmediğiniz şeyleri Allah tarafından gelen vahiy ile biliyorum” (Araf, 7/62).

Bende dalalet olmadığı gibi, sizi dalalet ve sapıklıktan kurtarmak istiyorum. Çünkü, ben, size Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir rahmet ve bir elçiyim. Size mesaj sunuyor ve yollarınızı aydınlatıyorum. Çünkü ben, sizin bilmediklerinizi biliyorum…
Aradan geçen asırlar, kâfiri hiç değiştirmiyor. Bu sefer de Hz. Hûd, dinsizleşen kavmine şöyle sesleniyor :
“Ey kavmim! Bende beyinsizlik yoktur. Fakat ben, Âlemlerin Rabbi’nin gönderdiği bir peygamberim. Size, Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm” (A’raf, 7/67-68).

Değişen birşey olmuyor: Peygamberler ve kavimleri.. kavimlerinin onlara yakıştırmak istedikleri ve onların kavimlerine verdikleri cevaplar.. evet, bir iki kelime farkıyla hep aynı ma’nâya gelen sözler, cümleler..
Diğer peygamberleri böyle umûmî bir kaidenin içinde zikrettikten sonra isterseniz sözü Nebiler Sultanı’na getirelim:
Allah (cc) O’na hitaben şöyle buyuruyor:
“Ey örtüsüne bürünen adam! Kalk ve inzar et. Ve Rabbini yücelt” (Müddessir, 74/1-3).

“Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Geceyi tamamen değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını, yatmadan ibadetle geçir. Ve Kur’ân’ı tane tane oku!” (Müzzemmil, 73/1-4).

Yani, artık örtüye bürünüp yatma zamanı değil; kalk, karanlıkta kalmışların imdadına koş! Şu şaşkınlık ve hayrette kalmış yığınları eğri yolun encamından ve sapıklığın ürperten neticelerinden inzar et. Ve yeri göğü çınlatırcasına, büyük olan Rabbinin büyüklüğünü bütün gücünle haykır! Yer-gök senin âvâzınla inlesin! Cin ve ins, senin bu haykırışlarınla Rabbinin ne büyük olduğunu bir kere daha işitsin.
Ey gecede örtüsüne bürünen Dost! Peygamberlik gibi ağır bir yük seni bekliyor, kalk ibadet yap! Zira Sen’in Allah tarafından şarj olman gerekmektedir. Çünkü yapacağın çok büyük işler var. Sana anlatılacak olan her şeyi insanlara tebliğ etmen gerekiyor. Böyle ağır bir deşarj olma ameliyesini, Rabbinin seni takviyesi olmadan yerine getiremezsin! Bunu temin edecek de ancak ubûdiyet ve kulluktur..
Evet, Efendimiz gibi her nebi de tebliğ için geldiğini ilan etmiştir, hem de hiçbir şey beklemeden, başka şeylere dilbeste olmadan, ağyara gönül vermeden, gözleri başka şeylere kaymadan, bakışları asla bulanmadan hep insanlığa mesajlar sunup durmuşlardır. Onların nurlu mesajları olmasaydı, bütün insanlık karanlıkta kalacak ve hayvanlardan farkları olmayacaktı.
İnsanoğlunun kaderiyle peygamberlerin bi’seti öylesine iç içedir ki; bir ülkeye peygamber gönderilmemişse, o yörenin insanları, yaptıklarının bazılarından sorumlu tutulmayabilirler. Ama, peygamber gönderilmiş de dinlememişlerse, hesaba çekileceklerinde şüphe yoktur. İşte, bir ilahî ferman:
“Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azab edecek değiliz” (İsra, 17/15).
Ve bir başka beyan:
“Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi, memleketlerin ana merkezlerine göndermedikçe o memleketleri helak edici değildir. Zâten Biz, ancak halkı zalim olan memleketleri helak etmişizdir” (Kasas, 28/59).

Demek ki, Allah (cc) evvela peygamber gönderiyor. Peygamber, vazifesini yapıp ve insanlar uyarılmalarına rağmen hâlâ inkâr ediyorlarsa Allah (cc) da ondan sonra azap ediyor. Her devirde bu böyle olmuştur. Eğer bugün Cenâb-ı Hakk, bir kısım kimseleri cezalandıracaksa, bu ancak, mü’minlerin kendilerine düşen tebliğ vazifesini tam yapıp yapmamalarına göre olacaktır. Kendisine tebliğ yapıldığı halde, temerrüdünde devam edenler, işte cezaya hak kazanmış onlardır.
Bundan dolayıdır ki, her nebi, bıkmadan, usanmadan, yılgınlık göstermeden ve tebliğin bütün metodlarını kullanarak irşatta bulunmuştur. Hz. Nûh, Kur’ân’ın diliyle şöyle der:
“Rabbim, doğrusu ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını artırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben kendilerine ilan ile davette bulundum. Üstelik onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum. Dedim ki, Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O, çok bağışlayıcıdır..” (Nûh, 71/5-10).

Hz. Nûh: “Rabbim, cemaatımı gece gündüz durmadan çağırdım. Hep kapılarını vurup durdum. Ancak benim davetim, onların kaçmasını ve firarlarını artırdı. Temerrüd ettiler ve beni dinlemediler. Beni dinlememek için âdetâ hep yeni yeni usûller buldular. Bazan kulaklarını tıkadı ve duymamazlıktan geldiler, bazan da elbiselerine bürünüp kendilerini görmemezliğe saldılar.”

O’nda Tebliğ Cibilliydi
İki Cihan Serveri’nde ise tebliğ, bir huy, bir cibilliyet halindeydi. O, bizim yemek yemediğimiz, içecek su bulamadığımız hatta havayı teneffüs edemediğimiz anlardaki sıkıntıya benzer bir sıkıntı içine girerdi, temiz bir gönül bulup da, ona tebliğde bulunamadığı zaman.. ve âdetâ yemeye içmeye karşı lâkayt idi. Bazan günlerce üst üste oruç tutardı201. Bazan da ölmeyecek kadar yerdi202. Sanki tebliğ sancısı, onda iştiha bırakmamıştı. Melekler nasıl tesbihle yaşıyorsa Hz. Muhammed (sav) de tebliğle yaşıyordu. Mesajlarına temiz sine bulabilirse o gün zindeydi. Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu durumunu anlatırken şöyle buyurur:
“Rasûlüm! Onlar iman etmiyorlar diye âdetâ kendine kıyacaksın” (Şuara, 26/3).

Ve yine başka bir âyette, O’na şöyle ferman eder:
“Bu Kur’ân’a inanmazlar diye neredeyse arkalarından kendini harap edeceksin” (Kehf, 18/6).

Evet, O bir yerde simsiyah, secdesiz bir alın görse iki büklüm olur, burkulur ve gördüğü her imansız insan, O’nun içinde âdetâ bir hüzün fırtınası estirirdi. Bu O’nun ruhunda zaten vardı. Peygamberlikle daha da bir derinleşti, buudlaştı.
Dinin emirlerine kılı kırk yararcasına riayet etmek mahfuz.. işte size, O’nun tilmizlerinden biri ve asrın dertlisi! Kendisine niçin evlenmediği sorulunca, cevap verir: “ Ümmet-i Muhammed’in bunca dert ve ızdırabını düşünmekten, evlenmeyi düşünmeye hiç vaktim ve fırsatım olmadı!” Evet, işte Nebi ve Nebiye varis olanların hâli! Zannediyorum bugün dünya da bu türlü dertlileri beklemektedir.
Mevzu buraya gelmişken, çok yerde verdiğim bir misali, tekrar etmek isterim. Çünkü bu misal, aynı zamanda mevzumuza da ayrı bir buud kazandıracaktır. Almanya’da, bir evde pansiyoner olarak kalan temiz nâsiyeli bir arkadaşımız, taşıdığı Muhammedî ruhla ev halkına müessir olmuş, Cenâb-ı Hakk da onların hidayete ermelerine onu vesile kılmış. Önce evin erkeği, sonra hanımı ve derken çocukları aynı havayı teneffüs etmeye başlayınca ev cennet köşesinden bir köşe hâline gelmiş… Bir gün evin erkeğiyle bu arkadaşımız karşılıklı oturmuş konuşuyorlar. Bir ara ruhunda hidayetin yeni yeni duygular meydana getirdiği bu zat, arkadaşımıza şöyle der: “Arkadaş, seni seviyorum. Öyle ki kalbimi açıp, seni oraya sokasım geliyor. Çünkü sen, benim hidayetime vesile oldun. Bana ve aileme ebedî bir hayat kazandırdın. Fakat sana aynı zamanda çok kızıyorum. Öyle ki şu anda bile yakandan tutup seni tartaklamak geliyor içimden. Şimdi bana, “Neden? Niçin?” diye soracaksın. Anlatayım: “Sen gelmeden kısa bir zaman önce, benim babam vefat etti. Halbuki o, müslüman olmaya bizden daha liyakatlıydı. Tertemiz bir ruhu ve yaşantısı vardı. Eğer sen, o ölmeden evvel buraya gelmiş olsaydın, onun da hidayetine vesile olacaktın. İşte bu gecikmen sebebiyle sana çok kızıyorum.”
Bu sitem bana, bütün Avrupa’nın hatta bütün dünyanın iniltisi gibi gelir. Ben, kendi hesabıma yakamdan tutulup hesaba çekileceğimden çok endişe ederim. Çünkü istenen seviyede oralara İslâm mesajlarını götürüp tebliğ edebilmiş değilim…
Tebliğde Hırs
Allah Rasûlü, tebliğde çok hırslıydı. Kendisine hak ve hakikatlar anlatılmadık tek insan dahi kalsın istemiyordu. Onun için hiç durmadan ciddî bir tehalükle çırpınıyor ve önüne gelen herkese, usûlüne uygun olarak tebliğde bulunuyordu. İşte O’nun son dakikalarını yaşayan amcasının başucundaki hali!

. Ebû Tâlib’i Daveti
Ebu Talib, kırk seneyi aşkın bir zaman Allah Rasûlü’nü himaye etmiş bir insandı. Efendimiz peygamberliğini ilan ettiğinde bütün Mekke müşrikleri, ilk defa karşılarında aşılmaz bir sur gibi Ebu Talib’i bulmuşlardı. Onu çiğneyip geçmeden Allah Rasûlü’ne ulaşmaları mümkün değildi. Allah Rasûlü’nün hatırına bütün sıkıntılara göğüs geren, ihtiyarlık ve yoksulluk gibi sıkıntıların yanında bir de üç senelik ambargo dönemine karşı kavga vermek zorunda kalan Ebu Talib, ölüm döşeğinde ve son nefeslerini vermektedir. Allah Rasûlü fırsat buldukça onun yanına gelir ve ısrarla “Lâilâhe illallah” demesini ister ve: “De ki, âhirette sana şefaat edeyim” der. Ancak o esnada Ebu Talib’in etrafını saran karanlık ruhlu insanlar, onun hidayetine mani olurlar. O, son nefesini verirken: “Abdülmuttalib’in dini üzerine” der ve -Allah bilir- gemiyi kaçırır. Allah Rasûlü, hıçkırıklarını tutamaz, hüngür hüngür ağlar ve “Men edilmediğim müddetçe sana istiğfar edeceğim” der203. Ancak daha sonra gelen bir âyet, O’nun sinesinde kanayan bu ızdıraptan onu men eder. O artık, Ebu Talip için istiğfar da edemeyecektir; zira âyet şöyle demektedir:
“(Kafir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara” (Tevbe, 9/113).

O’nun, Ebu Talib’in hidayeti hususunda ne kadar istekli olduğunu en iyi bilen insan Ebu Bekir’dir. Mekke fethinde Allah Rasûlü’ne iman ettiğini orada ikrar etmesi ve Resûlullah’ın mübarek elinden tutup musafahada bulunması düşüncesiyle yaşlı babası Ebu Kuhâfe’yi İki Cihan Serverinin yanına getirir. Gözleri görmeyen bu yaşlı insan, iman ettiğini ilan ederken, Ebu Bekir bir köşeye çekilir ve hıçkıra hıçkıra ağlar. Allah Rasûlü, niçin ağladığını sorunca da, mağara arkadaşı O’na şu cevabı verir:“Ya Rasûlallah, babamın hidayete ermesini çok arzu ediyordum ve işte Allah (cc) ona bu hidayeti nasib etti. Ancak ben, Ebu Talib’in hidayetini, kendi babamdan daha çok isterdim. Çünkü onu Sen de çok arzu ederdin. Fakat ona hidayet nasip olmadı. İşte bunu hatırladım ve onun için ağladım.”204
Allah Rasûlü, nasıl amcası Ebu Talib’in hidayetini istiyor ve bu mevzuda ısrar ediyordu, aynı şekilde, öz amcası, Allah’ın Aslanı Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi’nin hidayetini de istiyor ve onun hidayeti için ısrarda bulunuyordu. İşte, konuyla alâkalı tarihin kaydettiği hâdisenin içyüzü:

Vahşî’yi Daveti
Allah Rasûlü, amcasının kâtili Vahşi’yi doğru yola davet eder, birisiyle mektup gönderir ve hak din olan İslâm’a girmesi için Vahşi’yi yanına çağırır. Ancak Vahşi, gelen şahsa bir mektup yazar, verir. Mektupda aşağıdaki âyet-i kerime yazılıdır:
“Yine onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahının cezasını bulur. Kıyâmet günü azabı kat kat olur. Ve orada alçaltılmış olarak temelli kalır” (Furkan, 25/68).

Vahşi, bu âyetin altına şu satırları yazmayı ihmal etmemiştir: Sen beni müslüman olmaya davet ediyorsun ama, ben, bu âyette geçen bütün günahları işledim. Küfür içinde yaşadım. Zina ettim ve bir de senin gözünün nuru amcanı öldürdüm. Benim gibi birisi affolur mu ki, ben de müslüman olayım?
Allah Rasûlü, ikinci bir mektup daha gönderir. Bu defa mektuba şu âyeti yazar :
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, büyük bir günah ile iftira etmiş olur” (Nisa, 4/48).

Vahşi, bu defa da, âyette affın kat’î olmadığını, meşiet-i ilahiye bırakıldığını Rasûlullah’a intikal ettirir. Bunun üzerine de O Şefkat Peygamberi, üçüncü bir mektup daha gönderir. Bu mektupta ise şu âyet yazılıdır:
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan çok esirgeyendir” (Zümer, 39/53).

Vahşi, ancak bu üçüncü mektuptan sonra gelir ve Allah Rasûlü’ne biat eder. O da artık sahabe arasında sayılacak ve sonuna “ra” eklenmeden ismi anılmayacaktır. Ancak o, Hz. Hamza’nın katiliydi. Ne kendisinin ne de başkasının bunu unutması mümkün değildi. Vahşi, belki ahirette böyle bir günahın hesabını vermeyecekti. Çünkü o, cinayet günü müslüman değildi ve İslâm’a girmesiyle de bütün geçmiş günahları affolmuştu.205 Bu yönüyle talihliydi.. ancak öldürdüğü insan da Hz. Hamza’ydı!..
Hamza ki, ormanda aslanların ödünü koparan bir efsanevî insanken Rasûl-i Ekrem’in önünde dize gelmiş, müslüman olmuş; hatta İki Cihan Serveri’nin tuttuğu aynı memeyi tutmuş olması itibariyle Allah Rasûlü’ne sütkardeşlik payesiyle de serfirazdı206. O, İslâm’a gireceği ana kadar müslümanlar korku içindeydi. Hamza müslüman olunca onların kükreyişleri, Arap Yarımadası’nı velveleye vermişti. Ve, işte vahşet içinde olduğu bir dönemde Vahşi, bu Hamza’nın kanına girmiş.. Uhud’da elinde taşıdığı talihsiz mızrağını Hz. Hamza’nın bağrına saplamıştı. Hayatı boyunca Allah’tan başka her şeye “ ” (Hayır) diyen Hamza, kendisine saplanan mızrak üzerine çökerken yine bir “ ” meydana getiriyor ve yere bir “ ” gibi yıkılıyordu ki; biraz sonra Allah Rasûlü, onu uzuvları paramparça halde görecek, başucuna oturacak ve bir çocuk gibi ağlayacaktı. Şehidler yıkanmazdı; ancak Allah Rasûlü Hamza’yı yıkadı ve âdetâ su yerine de, kevserden daha kıymetli gözyaşlarını kullandı… Evet, Allah Rasûlü onun başında bu derece gözyaşı dökmüştü. İşte şimdi bu cinayetin katili Vahşi, Allah Rasûlü’ne kanlı elini uzatmış biat ediyordu. Allah Rasûlü’nün tebliğ anlayışına bakın ki, O, bu eli tutuyor ve Vahşi’nin İslâm’a girişini tebrik ediyordu. Zaten ısrarla Vahşi’yi bizzat kendisi davet etmişti.207
Vahşi, iman ettikten sonra Allah Rasûlü, onun kulağına eğildi ve şu sözleri fısıldadı:“Mümkünse bana fazla görünmemeye çalış! Çünkü seni her gördükçe Hamza’yı hatırlar ve sana gereken şefkati gösteremeyebilirim. Böylece sen, talihsizliğe itilmiş ben de vazifemi tam yapmamış olurum.”
Vahşi, bir sahabi şuuru içinde Allah Rasûlü’nün bu ricasına ve emrine asla muhalefet etmedi. Daima Allah Rasûlü’nden uzakta durdu ve O’na görünmemeye çalıştı. Ancak, her dakika ve her saniyesi de, Allah Rasûlü’nden gelecek ikinci bir daveti beklemekle geçti. O, bir direğin arkasından Allah Rasûlü’ne bakıyor, O’nun bakışını yakalamaya çalışıyor ve kendi kendine, “acaba”, diyordu, birgün gelir de bana: “Artık görünebilirsin”, der mi? Vahşi, o mutlu günü bekleye dursun, birgün kendisine o müthiş ve acı haber ulaştı. Allah Rasûlü, gurûb edip aramızdan ayrılmıştı. Vahşi, beyninden vurulmuşa döndü. Zira artık, kendisinin çağrılacağına dair hiçbir ümidi kalmamıştı.
Vahşi’nin bundan sonraki günleri hep günahına keffaret aramakla geçecekti. Nihayet Yemâme harbi patlak verdi. Derhal Halid’in ordusuna girdi ve Yemâme’ye yollandı. Bu, onun için kaçırılmaması gereken bir fırsattı. İslâm’ın en büyük bahadırlarından birini öldürmüş bir günaha girmişti. Her ne kadar o günah affolsa bile, Vahşi’nin vicdanı, o günahın tesiriyle cehennem gibi yanıyordu. Şimdi onun karşısında bir fırsat vardı: İslâm’ın en büyük düşmanı Müseyleme’nin halledilmesi. Vahşi, Hamza’nın bağrından çıkarıp sakladığı paslı mızrağını yanına alarak, Yemâme harbine katıldı. Harp günlerce sürdü. Müseyleme ve ordusu, ölüm-kalım mücadelesi veriyordu. Bir ara, kaleden dışarı çıkıp kaçmak isteyen Müseyleme, nöbet bekleyen bir sahabî tarafından görüldü. Onu gören sahabî, Vahşi’ye seslendi ve: “İşte Allah düşmanı gidiyor” dedi. Bunu duyan Vahşi, hemen paslı mızrağı eline aldı ve aynen, seneler önce Hz. Hamza’nın bağrına sapladığı gibi, bu defa da Müseyleme’nin bağrına sapladı. Onun attan düşüp yere yıkıldığını görünce, kendisi de secdeye kapandı208. Gözyaşları içinde âdetâ Allah Rasûlü’nün rûhaniyatına hitaben: “Artık gelebilir miyim, Yâ Rasûlallah!” der gibiydi… Biz, Allah Rasûlü’nün ona ne cevap verdiğini bilemiyoruz. Ama ihtimal ki, Allah Rasûlü’nün rûhaniyatı da Yemâme’de hazır bulunmuş ve Vahşi’nin bu denli inkisar dolu yakarışı, O’nu da rikkate getirmiş ve yaptığı civanmertliği tebrik için de Vahşi’yi bağrına basmış ve “Artık bana görünebilirsin”, demiştir. Bilemiyoruz. Bu bir, buud meselesidir. Bizim, bu hâdiseyi nakledişimiz ise, Allah Rasûlü’nün tebliği hakkında bir fikir verebilmek içindi…
Evet, görüyoruz ki, Allah Rasûlü, en az babası kadar sevdiği ve yine, en az öz kardeşi kadar üstüne titrediği Hz. Hamza gibi bir büyük ruhun katili için dahi, bir rahmet oluyor. Vahşi’nin İslâm’a girmesi için, belki elli yolu deniyor ve Vahşi gibi bir insandan dahi bir sahabî çıkarıyordu. Acaba, O’nda tebliğ düşüncesi, O’nun tabiatıyla bütünleşmemiş, O’nun fıtratına yerleşmemiş ve ruhunun bir parçası haline gelmemiş olsaydı, Allah Rasûlü’nün Vahşi gibi bir insanı, ısrarla İslâm’a daveti hiç mümkün olur muydu? Hayır, O’nun bu tehalükünde, tebliğin Nebiye ait bir sıfat olma hakikatı saklıydı. Bu itibarla da O, başka türlü davranamazdı.

İkrime’yi Daveti
İkrime’nin düşmanlığı, Vahşi’den de artıktı. O, İslâm’ın bizzat kendisinin düşmanıydı. Yani o, düşmanlığını şuurlu olarak yapıyordu. İkrime’nin neşet ettiği evde bulunanların hemen hepsinde, İslâm’a karşı cibillî bir düşmanlık vardı. Evin reisi, Ebu Cehil’di. Ondaki cehalet, bütün haneye sirayet etmiş ve Ebû Cehil’in evi, o koyu küfür karanlığıyla âdetâ gayya haline gelmişti. O evde İslâm’a giren herkes, en ağır şekilde eza ve cefaya marûz kalıyor ve kat’iyen rahat bırakılmıyordu.
İkrime, sanki İslâm düşmanlığında babasıyla yarışır gibidir. Babasının katıldığı hemen bütün hiyanet hareketlerine o da katıldı. Küfür gözünü kör etmişti. Mekke fethedildiği halde o hâlâ temerrüd ediyordu. Evet, niceleri, Mekke’nin fethiyle birlikte derhal müslüman olmuş ve nur hâlesine girmişti ama, İkrime’nin husûmeti, devam ediyordu. Zaten o, Mekke fethi sırasında da müslümanlara karşı kılıç kullanmış ve sonra da Yemen’e kaçmıştı…
Ümmü’l-Hakem, İkrime’nin hem hanımı, hem de amcasının kızıydı. Bu kahraman kadın, sırf vefa borcunu ödemek için Yemene kadar gitti ve kocasını ikna ederek geriye getirdi. Ancak, İkrime’nin, Allah Rasûlü’nün huzuruna çıkacak yüzü yoktu. Çünkü yapmadığı düşmanlık ve Allah Rasûlü’ne revâ görmediği zulüm ve hakaret kalmamıştı. Geçtiği yollara diken serpilecekse, herkesten evvel o koşturmuştu; başına toprak saçılacaksa, en evvel bu işe o sahip çıkmıştı. Ancak Allah Rasûlü hırsla İkrime’nin de hidayetini istiyor ve Vahşi’ye gösterdiği aynı hassasiyeti ona da gösteriyordu.
İkrime, İki Cihan Serveri’nin huzuruna girdiğinde, Allah Rasûlü, kendine yakışır büyüklükle ona hitaben: “Ey hicret yolcusu Merhaba!” dedi. İslâmî ma’nâda hicret bitmişti; ancak, Allah Rasûlü, onun uzak yollardan geldiğine telmih için böyle demişti.Bu cümle, İkrime’nin kalbindeki bütün buzları eritmeye yetti. Allah Rasûlü’nün ellerine sarılarak O’ndan dua istedi:“Dua et, Yâ Rasûlallah!. Ve bütün yaptığım düşmanlıklar için benim namıma istiğfar et!” dedi. Allah Rasûlü de, ellerini kaldırdı dua etti. İkrime coştu, kendinden geçti. Zira, hiç de böyle bir alâka beklemiyordu. Beklemiyordu, çünkü o âna kadar, Allah Rasûlü’nü de herhangi bir insanla kıyas ediyor ve sıradan bir insanın yapabileceği muameleyle karşılaşacağını sanıyordu. O’ndan bu iltifatları görünce, bu zannında hata ettiğini anladı. “Ya Rasûlallah!”dedi, “bundan böyle, Sana ve İslâm’a düşmanlık uğruna ne kadar mal sarfettiysem, İslâm için bunun iki mislini harcayacağıma söz veriyorum…” Ve Yermük’te sözünde durdu.. ancak orada verdikleri arasında, canı da vardı.
İkrime, Yermük Muharebesi’ne hanımı ve çocuğuyla beraber katılır. O bu muharebede yaralanır ve alıp bir çadıra getirirler. Hanımı başucunda ağlarken İkrime, “ağlama” der, “ben zaferi görmedikçe ölmeyeceğim.” Bu da ona ait bir keramettir. Biraz sonra çadıra amcası Hişam girer: “Müjde, der, Allah bize zafer verdi.” İşte o zaman İkrime: “Beni ayağa kaldırın. Çünkü içeriye Allah Rasûlü girdi” der ve Allah Rasûlü’nün ruhaniyatına hitaben şunları söyler: “Ya Rasûlallah! Sana verdiğim sözümde durdum mu? Ahdimi yerine getirdim mi?” ve son nefesinde de : âyetini okur ve ruhunu Allah’a teslim eder209.
Âyet meal olarak şöyle demektedir: “Rabbim beni müslüman olarak öldür ve salihlere ilhak et!” (Yusuf, 13/101).
Evet, Allah Rasûlü’nde, insanların hidayete ermesi mevzuunda bir hırs vardı. O, tebliğde bir erişilmezliği temsil ediyordu. Binlerceye, yüzbinlerceye elini uzatıyor ve binlerceyi, yüzbinlerceyi aydınlık iklimine çekiyor; çekiyor ama yine de doyma bilmiyordu. Zira engin rahmetinden, herkesi istifade ettirmek istiyordu. Evet O, can düşmanı hasımlarına bile şefkat elini uzatıyor ve böylece peygamberlerdeki tebliğ sıfatının nasıl erişilmez bir ufuk olduğunu gösteriyordu.

Tebliğ Sancısı Uykularını Kaçırırdı
Bütün hayatı boyunca Allah Resûlü’nün gözlerine doğru dürüst uyku girmedi. Çünkü O, bütün insanlığın derdiyle dertliydi. Evet: “Hayatında gözlerini yumup, rahat bir uyku uyumadı”, sözü ancak İki Cihan Serveri’ne isnad edilirse doğru olabilir; zira O’nun hayatı hep tebliğ içinde geçmiştir.
Mekke döneminin ilk yılları, panayır panayır, sokak sokak gezer ve nerede bir pazar kurulsa, Allah Rasûlü muhakkak gider ve orada bulunanları Hak Dine davet ederdi. Bu uğurda sayısız hakaretlere maruz kalır, horlanır, başına taş-toprak atılır; O bunların hiçbirine takılmadan hedefine yürürdü. Melekler O’nun yüzüne bakmaya kıyamazken gel gör ki, Mekke müşrikleri, o yüze tükürüyorlardı. Güneş, hararetiyle O’nun tenini incitmesin diye bazan bulutu yüzüne bir peçe gibi çekmesine karşılık, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o dırahşan çehreye hakaretlerin en galizleri savruluyordu…
“En yakın akrabanı inzar et”
, mealindeki 210 âyeti nazil olunca O, hemen kendine yakın bütün oymak ve kabileleri topladı. Ve onlara hitaben şöyle dedi: “Allah (cc) bana en yakınlarımı inzar etmemi emretti. Siz de benim en yakınlarımsınız. Fakat, siz, Lâ ilâhe İllâllah, demedikçe Allah katında, sizin için birşey yapmam mümkün değildir. Ancak bu kelimeyi söylerseniz ahirette sizin için şahid olabilirim.”
O, böyle dedi ama, orada bulunanlar sanki duvar kesilmiş ve Allah Rasûlü’ne tek kelimeyle cevap vermemişlerdi. Sadece öz amcası Ebu Leheb konuşmuş -konuşmaz olsaydı-: “Yazık sana, bizi bunun için mi çağırdın?” demiş ve bu söz üzerine de herkes dağılıp gitmişti.211
Hz. Hatice’nin bütün serveti, Mekke ulularına verilen ziyafetlerle eriyip gitmişdi. Allah Rasûlü, onları davet ediyor, yediriyor, içiriyor ve bu arada “acaba birkaç kelime birşey anlatabilir miyim” diye durmadan didiniyordu. Ama nedense, bir türlü olmuyordu. Böyle meclislerden birini Hz. Ali (ra) bize şöyle anlatır: “Yine Allah Resûlü Mekke büyüklerini evine davet etmişti. Yemekler yendi. Bir ara Allah Rasûlü, konuşmaya başladı. Kendisinin hak peygamber olduğunu ve en yakınları olarak onların kendisine yardımcı olmaları gerektiğini anlattı. Sözünün sonunda da:“Bu mevzuda içinizde bana yardımcı olacak yok mu?” dedi. Ben o gün, henüz yedi yaşlarında, soluk yüzlü, sıska bünyeli bir çocuktum. Elimde testi su dağıtıyordum. Allah Rasûlü’nün sözlerine kimse karşılık vermeyince dayanamadım. Testiyi bırakarak ‘Ben varım, Ya Rasûlallah!’ dedim. Allah Rasûlü, bu teklifini üç defa tekrar etti. Her defasında da benden başka cevap veren olmadı.” 212
Ve işte böyle yıllar ve yıllar Allah Rasûlü, yılma ve usanma nedir bilmeden tebliğine devam etti. Yakınları da O’na hiç mi hiç kulak vermediler; O da, daha uzaklardan kendisini dinleyecek kimseler aramaya koyuldu. Ancak oralarda da kalb sahibi insan bulmak, sanıldığı kadar kolay olmadı. Taif’te taşlandı, alaya alındı213. Panayırlarda girdiği çadırların çoğundan kovuldu214. Ne varki, O’ndaki bu ciddi talep O’nu bir sürprizler âlemine çekiyor gibiydi ve öyle de oldu. Kader O’nu Akabe’ye sürükledi ve bir kısım temiz insanlarla buluşturdu. Bu ilk Akabe’de altı kişiyle tanıştı. Bunlar ertesi sene Akabe’ye yetmiş insan olarak geldile.Allah Rasûlü, onlara bazı hususları tebliğ etti. Kendisine inanacaklarsa bu şartlar dahilinde inanmalıydılar… Onlar da Allah Rasûlü’nün bütün tekliflerini tereddütsüz kabul ettiler. Bu arada, Hz. Abbas, onlara düşünerek karar vermelerini tavsiye etti. Ve böyle bir teklifi kabul etmenin, bütün cihanı karşılarına almak olduğunu onlara tafsilatıyla anlattı. İçlerinde dönen olmadı. En ağır şartlarda dahi Allah Rasûlü’nü kendilerine tercih edeceklerine söz vererek biat ettile.İki Cihan Serveri, onlarla beraber Mus’ab b. Umeyr’i gönderdi. Mus’ab onlara dinlerini öğretecekti.215

Sahabede Tebliğ Aşkı
Mus’ab, Mekke’nin en zengin ailesinin biricik çocuğuydu. İslâm’a girdiğinde on yedi yaşlarındaydı. O, sokaklardan geçerken genç kızlar pencerelere üşüşür ve ona mendil sallarlardı. O, yemesine giymesine itina gösteren biriydi.216 Ancak İslâm’a girdikten sonra, ailesinden yüz bulamadı. Medine’ye giderken üzerinde sadece bir elbisesi vardı ve başka eşyası da yoktu. Ondan sonra da hep böyle yaşadı. Hatta Uhud’da şehid düştüğü zaman bütün uzuvlarını Allah için vermiş.. evet, o gün kütükte doğranır gibi doğranmış, sonra da üzerine örtmek için bir kefen bezi dahi bulunamamıştı.217
İşte Allah Rasûlü’nün tilmizi bu şanlı sahabi, Medine’ye varır varmaz hemen irşad ve tebliğe başladı. Medine’de çalmadığı kapı yok gibiydi. O kadar hasbî, samimi ve ihlaslı bir ruha sahipti ki, onun sohbetini dinleyenler, en kısa zamanda küfürden uzaklaşıp İslâm halkasına dahil oluyordu. Onun gelişi, Medine’de bir dalgalanma meydana getirdi. O, âdetâ karanlık gönülleri aydınlatan bir nur menbaıydı. Es’ad b. Zürâre (ra) kendisine ev sahipliği yapıyordu. Es’ad b. Zürare henüz cuma namazı farz olmamasına rağmen ve daha Allah Rasûlü de Medine’yi şereflendirmemişti ki, bu zat, inanan insanları bir araya toplamış ve onlara Cuma namı kıldırmıştı.218
Medine’de hatırı sayılır kim varsa, onun evine gelip, Mus’ab’ı dinliyordu. Gelenler, hışımla geliyordu ama, dönüşleri, pek de geldikleri gibi olmuyordu. Sa’d b. Muaz da bu gelip dönenlerdendi. O da birgün öfkeyle gelmiş ve Medine’de kimsenin fitne çıkarmasına meydan vermeyeceğini söylemişti.. zira ona, Mus’ab’ın gelişi bir fitne olarak anlatılmıştı. O da, bu fitneyi bertaraf etmeyi kendine vazife edinmişti. Eve girdi. Mus’ab, yine yanındakilere, o kadife gibi mülâyim sesiyle birşeyler anlatıyordu. Sa’d, önce çok haşin davrandı. Ancak Mus’ab, ona şu teminatı verdi: “Evvela gel otur ve dinle. Anlattığım şeyler hoşuna gitmezse, hiç tereddüt etme ve elindeki kılıcı boynuma indir. Yemin ederim ki, sana karşı koyacak değilim.” Bu sözler Sa’d b. Muaz’ı eritmeye yetti. Biraz sonra kendisini meleklerin teşyi edeceği makamlara yükseltecek kapının eşiğinden içeri girdi ve kelime-i tevhidi gönlünün derinliklerinden gelen bir edayla haykırdı. Evet, Sa’d b. Muaz, Mus’ab b. Umeyr’in önünde diz çökmüş ve müslüman olmuştu219. O günün Medine’sinde , Ömer’in Mekke’de müslümanlığı kabulüne benzer bir coşku meydana getirmişti Sa’d b. Muâz’ın müslümanlığı. Yankısı en kısa zamanda civar kabile ve aşiretlerde de makes bulan büyük bir hâdise oldu.
Görüldüğü gibi, Allah Rasûlü, durmadan, dinlenmeden hak ve hakikatın neşrini yaptığı gibi, O’nun, sadık çırak ve tilmizleri de aynı şekilde, cihanın dört bir yanına dağılmış ve hakkı neşretme vazifesini en seviyeli şekilde edâ etmeye çalışmışlardı. Cihan, bu meşalelerin tutuşturduğu nurlu kalplerle apaydın olacaktı. Zaten Mus’ab’ı Medine’ye, Talha’yı Dûmetü’l-Cendel’e ve daha sonraki yıllarda, Berâ ve Halid’i Yemen’e sevk eden aynı duygu ve düşünce değil miydi?
Bazen bir sahabi gittiği yerde muvaffak olamazsa, Allah Rasûlü, onların yerlerini değiştiriyor ve bu değişiklik de muhakkak surette, müsbet ma’nâda tesirini gösteriyordu. Meselâ, Halid b. Velid, irşad adına gönderildiği Yemen’de çok muvaffak olamadı. Allah Rasûlü, daha sonra oraya Hz. Ali’yi gönderdi. Halid’i de Necran’da Hristiyanların bulunduğu bölgeye tayin etti.
Berâ b. Azib, bu hâdiseyi bize şöyle naklediyor:
“Halid’le günlerce Yemen’de kaldık; Ali gelinceye kadar kimse bize inanmadı ve saflarımıza dahil olmadı. Ancak Hz. Ali’nin gelişiyle her şey birdenbire değişiverdi. İnsanlar, bölük bölük İslâm’a girmeye ve müslüman olmaya başladılar.”220
Evet, Yemen’de Hz. Ali muvaffak olmuştu. Zira O’nun Allah Rasûlü’yle uzun bir geçmişi vardı. Ayrıca O, Hz. Hasan ve Hüseyin’den gelen altın halka ve kıyamete kadar gelecek bütün kutupların, mukarrebinin, evliya ve asfiyanın babaları durumundaydı. Bugün dahi, hak ve hakikat onların himaye kanatları altında temsil edilmektedir. Ve işte bu Hz. Ali, bütün Yemen’i, yürekleri eriten sözleriyle fethediyordu ki, gün gelip Mekke fethedilince bunların hepsi gelerek İslam’a iltihak edeceklerdi.221

DEVLET REİSLERİNE NÂMELER
Allah Rasûlü, bir taraftan böyle değişik istidatları etrafa gönderip irşad vazifesini sürdürürken, diğer taraftan da devlet reislerine ve meliklere gönderdiği nâmelerle, onları hak dine davet ediyordu. Bu da tebliğin ayrı bir buuduydu.
Necâşi
Necaşi, Habeş hükümdarıydı. Allah Rasûlü’nü göremediği için sahabî değildi; fakat çok büyük bir insandı. Allah Rasûlü, ona Amr b. Ümeyye’yi göndermişti. Necaşi’ye gönderilen mektupta İki Cihan Serveri şöyle diyordu: Allah’ın Rasûlü Muhammed’den Habeş Necâşisi (hükümdarı) Asham’a;
Selam sana! Ben, senin vesilenle, Melik, Kuddûs, Mü’-min ve Müheymin olan Allah’a hamdederim. Ve şehadet ederim ki, İsâ, Rûhullah ve Allah’ın iffetli, tertemiz, pâk ve bâkire Meryem’e ilkâ ettiği kelimesidir… Seni şeriki olmayan Bir Allah’a davet ediyorum.” 222
İki Cihan Serveri, evvela Necaşi’ye hitaben, doğrudan doğruya “Selam sana” demekle, onda bir şeyler gördüğünü îmâ ediyordu. Evet, sanki, Allah Rasûlü, onun hidayete ereceğini gayb-âşina gözüyle görmüştü ki, ona böyle hitap etmişti. İkinci olarak, kullanılan ifade ve üslûb, gayet hârikadır. Zira, Allah Rasûlü, meseleye yaklaşırken, Necaşi’nin gözünde çok büyük ve saygıdeğer olan Hz. Meryem’le yaklaşmıştır. Zaten bizler için de, Hz. Meryem o denli büyüktür. Çünkü Hz. Meryem, büyük bir peygamberi dünyaya getiren kadındır ve ilhama mazhardır.
Dikkat edilmesi gereken olan önemli bir husus, Necâşi bir hristiyandır ve Allah Rasûlü, ona hitap ettiği mektubuna malzeme olarak, Kur’ân’ın o mevzu ile alakalı âyetlerini kulanmıştır. Bu, Necaşi’nin ruhuna girmek için en müessir ve en sâlim yoldur. Nitekim de öyle olmuştur.
Necaşî, mektubu almak için tahtından inmiş, öpüp başına koymuş, mektubun okunması biter bitmez de davete icabet ederek müslüman olduğunu ilan etmiş ve hiç vakit geçirmeden kâtiplerine şu mektubu dikte etmiştir: “Allah’ın Rasûlü Muhammed’e, Habeş hükümdarı Necaşi’den,
Ben şehadet ediyorum ki, sen Allah’ın Rasûlü’sün… Eğer emredersen, hemen oraya gelirim. Ancak ben, sadece kendime sahibim. Şu anda teb’ama hâkim değilim. Yine şehadet ederim ki, Senin dediklerinin hepsi de doğrudur.” 223
Necâşi, imanının şuurunda bir insandır. Birgün yakınlarına şöyle demiştir: “Keşke şu saltanata bedel, Hz. Muhammed (sav)’in hizmetkârı olsaydım.”
Ve aradan bir müddet geçer. Bir gün Allah Rasûlü, mescide gelir orada bulunanlara, “Kalkın!” der, “kardeşimiz Necaşi’ye cenaze namazı kılacağız.” 224
Fukahâ arasında, gaybe cenaze namazı ihtilaflıdır. Hanefi mezhebi dışında kalan mezhep imamları, böyle namazı tecviz ederken, Hanefi mezhebi imamları aksini söylerler. Çünkü onlara göre, bir mucize eseri olarak, Necaşi’nin tabutu Allah Rasûlü’nün önünde hazır bulundurulmuş ve kılınan namaz, bu şekilde hâzır’a kılınmıştır. Bu fıkhî bir mevzudur ve tafsil edilmesinin yeri de burası değildir… 225
Hirakl
Allah Rasûlü, ikinci mektubunu Dihyetu’l-Kelbî ile Hirakl’e gönderdi. Hirakl, Roma İmparatoru idi. Hirakl’e gönderilen mektupda şunlar vardı:
“Allah’ın Rasûlü Muhammed’den Rum meliki Hirakl’e, Allah’ın selamı, hidayete uyanlar üzerine olsun! İmdi, Ben seni İslâm’a davet ediyorum. Müslüman ol selâmeti bul. Böylece Allah, senin ecrini iki kat verir. Eğer yüz çevirirsen, kendi yüz çevirişinin yanında, bütün yüz çevirenlerin vebali de sana yüklenir.
Ey Kitap Ehli, gelin aramızdaki müşterek kelimede birleşelim (Sizinle bizim aramızda ma’nâsı aynı bir kelimeye geliniz): Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım; ve Allah’ı bırakıp da kimimiz, kimimizi ilahlaştırmayalım. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse işte o zaman: “Bizim müslüman olduğumuza şahitler olun!” deyiniz.” 226
Bu sözler Hirakl’a tesir etmişti. O gün orada, Ebu Süfyan da bulunuyordu.. ve hükümdarla Ebu Süfyan arasında şöyle bir konuşma geçti: Hirakl:
-Bu zatın nesebi nasıldır?
-Soylu ve asil bir nesebe sahiptir.
-Daha evvel atalarından böyle bir iddiada bulunan oldu mu?
-Hayır, olmadı.
-Ataları içinde hiç hükümdar var mıydı?
-Hayır, yoktu.
-Ona tâbi olanlar, zayıflar mı ileri gelenler mi?
-Ekseriyet itibariyle zayıflar.
-Cemaatı azalıyor mu çoğalıyor mu?
-Gün geçtikçe çoğalıyor.
-Hiç yalan söylediği oldu mu?
-Hayır, onu hiç yalan söylerken görmedik.
-Hiç vefasızlık ettiği oldu mu?
-Bugüne kadar olmadı; ancak bundan sonrasını bilemem.
İşte, Ebu Süfyan, henüz müslüman olmamasına ve Allah Rasûlü’nün amansız bir düşmanı bulunmasına rağmen, o günkü konuşmasına ancak son cümlesi kadar bir tereddüt sokuşturabilmişti.
Ve Hirakl, Ebu Süfyan’ın verdiği cevapları tekrar ederek, bütün bunların, Allah Rasûlü’nün risaletine delil olduğunu söylüyor ve piskoposunu çağırıp durumu ona da soruyor, o da aynı kanaati izhar ediyordu. Bir rivayete göre imanını izhar ediyor ve:“Çok yakın bir zaman sonra, şu benim ayaklarımı bastığım yerler, hep O’nun olacak” diyor ve dediği de aynen zuhur ediyordu.227
Ancak papazların vahşi merkep gibi homurdanmaları sebebiyle Hirakl, sözünün mecrasını değiştiriyor “Ben sizi imtihan ettim, tâ ki dininize ne derece bağlısınız göreyim…” Piskopos ise, iman etti ve Allah Rasûlü’ne gaybî olarak biatta bulundu.228
Ve Diğerleri
Efendimiz daha birçok yere ve birçok kimselere mektuplar göndermişdi. Bunlardan kimisi, davete icabet edip müslüman olmuş, kimisi de müslüman olmamakla beraber Allah Rasû-lü’ne karşı saygılı davranmıştı. Meselâ, Mukavkis ki, Kıptîlerin hükümdarı ve bunlardan biriydi. Allah Rasûlü, ona Hâtib b. Ebî Beltea’yı göndermişti. Mukavkis, gerçi müslüman olmadı. Ancak Hâtib’e, orada kaldığı müddet zarfında hep ikramda bulundu ve Allah Rasûlü’ne de hediyeler gönderdi. Mâriye Validemiz de bu hediyelerden biriydi. Allah Rasûlü, onu istifraş buyurmuş ve ondan İbrahim adında bir çocuğu olmuştu. Ayrıca bu hediyeler arasında bir de beyaz bir katır vardı.229 Adı “Düldül” olan bu katır, o gün için Arabın gördüğü ilk katırdı.
Kisrâ ise, Allah Rasûlü’nden gelen mektubu parçalayıp yere atmış.. bu da onun kendi mülkünün parçalanması şeklinde tecelli etmiş ve kısa bir müddet sonra İran parça parça oluvermişti.230
Allah Rasûlü, hükümdarlara, devlet reislerine ve değişik kabilelerin ileri gelenlerine bir ma’nâda bütün dünya ile oynamak demek olan şümullü bir tebliğde bulunuyordu.. ve O, her gün biraz daha sinelere giriyor, gönüllere taht kuruyordu. Sanki, O’nda kudsî bir câzibe vardı da, âdetâ bir kısım sırlı iplerle insanları kendine cezbediyordu. O’nun câzibesine kapılan her fert ve cemiyet, aynı zamanda nûr âlemiyle de bütünleşmiş oluyordu. O, gönüllere bu şekilde taht kurduktan sonra, artık O’na karşı mücadele etmek, güneşi balçıkla sıvamaktan farksızdı. Buna beyhûde bir çırpınış da denebilir.
Nitekim, az sonra, öyle de oldu. O güne kadar direnenlerin hemen hepsi boşuna uğraştıklarının farkına vardı ve O’na dehalet ettiler…

TEBLİĞ AÇISINDAN HUDEYBİYE
Hudeybiye, tebliğde ayrı bir fırsat buududur. Allah Rasû-lü’nün böyle ağır şartları hâvî bir anlaşmayı kabul etmesi, işin başında Hz. Ömer gibi Allah Rasûlü’ne bağlılığı müsellem şahıslar tarafından dahi, itiraz ma’nâsına gelebilecek bir reaksiyonla karşılanmış ve o esnada kaybetme sath-ı mailinde buğulu dakikalar yaşanmıştır.. yaşanmıştır ama ertesi sene müslümanlar, ellerini-kollarını sallaya sallaya Mekke’ye girmişlerdir. Bu ise Mekke’de bir sene boyu konuşulan mevzu olmuştur. Böylece gönüller İslâm’a karşı yavaş yavaş hazırlanabilmiş.. ve Mekke’nin ileri gelen dev şahsiyetlerinden Halid b. Velid, Amr b. Âs ve onlar gibi kişiler bu arada kendi hür iradeleriyle İslâm dinine girmişlerdir231. Onların izzetleri rencide olmadan İslâm’a girmeleri, ileride yapacakları hizmetler açısından çok mühimdi ve öyle oldu…
Ayrıca, biat esnasında ashabın, Allah Rasûlü’ne karşı gösterdikleri bağlılık örneği, Mekkeli murahhasların gözünden kaçmamış ve bu da Mekkelilerin İslâm’a karşı yumuşamalarını hızlandırmıştır.

FERT PLÂNINDA TEBLİĞ
Allah Rasûlü, fethin zirvesinde olduğu dönemlerde dahi ferdî münasebetlere son derece ehemmiyet veriyordu. O bir iki sene içinde bütün Mekke halkının kendisine dehalet edeceğini biliyordu ama, buna rağmen Halid b. Velid’le Amr b. Âs’ın gelişini ayrı bir iltifatla karşılıyor ve onlara teveccüh yağdırıyordu. Evet, yanında bulunan ashabını, bu iki dâhiyi karşılamaya göndermişti ve Halid, teslimiyet ma’nâsına elini uzattığı zaman Allah Rasûlü, ona şöyle iltifatta bulunmuştu: “Ben de hayret ediyordum; Halid gibi akıllı bir insan nasıl olur da küfür içinde kalır.. ben birgün gelip, senin müslüman olacağına kat’iyen inanıyordum”.232 O haletteki bir insana, Allah Rasûlü’nün söylediği bu sözler, iltifatların en büyüğüdür. Ve işte Halid bu iltifatlarla müstakbel hayatı adına kimbilir nasıl metafizik gerilime geçmiştir? Bu arada Amr b. Âs da, Allah Rasûlü’nün elinden tutmuş bir türlü bırakmıyordu. Durmadan ısrar ediyor ve: “Ya Rasûlallah, günahlarım için istiğfar et ve Cenâb-ı Hakk’a yalvar” diyordu. “Dua et, Allah beni affetsin!” İki Cihan Serveri, ona da iltifatta bulunuyor ve şöyle diyordu: “Bilmiyor musun, İslâm, daha önceki bütün günahları siler süpürür… İnsan, İslâm’a girince anasından doğduğu gün gibi tertemiz olur.” 233
Evet, Allah Rasûlü artık, gönüllere taht kurmuş ve mübeccel şahsiyetine teveccühü tebliğ adına değerlendiriyor. İnsanlar da fevc fevc O’na doğru koşuyor, O’nun dinine dehalet ediyordu. Hatta o günkü mevcelenme geldi ta bu günlere ulaştı. Öyle inanıyor ve öyle zannediyoruz ki, Efendimiz’in mübarek mesajı bundan sonra da, kıyamete kadar, kendisine has ihtişamıyla devam edecektir.
Basına yansıyan kadarıyla olsun meseleye baktığımızda, bugün Avrupa’da milyonlarca insan müslüman olmakta ve dünya müslümanlığa doğru kaymakta. Evet Avrupa İslâm’a gebedir ve yakında hamlini vaz’ edecektir. “İslâm dünyasında ise doğum tamamlanmak üzeredir. Bir de şimdi cihanın şu şarkına, yani nifak düşüncesinin hakim olduğu yerlere bakın! Aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmesine ve bu yöre insanının korkunç asimilelere maruz kalmalarına rağmen, burada yaşayan müslümanlar; Türkistanı, Mengücistanı, Özbekistanı, Dağıstanı ve Kırgızistanı’ıyla düşünce ve ruh dünyalarından pek birşey kaybetmemiş gibi kendi düşünce dünyalarına koşuyorlar. Yakın bir gelecekte Moskova’nın bağrında dahi Ezan-ı Muhammedî duyulacak ve orada da fevc fevc İslâmiyet’e dehaletler olacaktır. Allah Rasûlü’nün tebliğini temsil edenler, dünyanın hiçbir yerinde, bu tebliğin ulaşmadığı yer bırakmayacak ve bütün bunları yaparken de, birer muhabbet ve şefkat fedaisi gibi davranacaklardır.
İLÂHÎ İLTİFATA MAZHARİYET

Allah (cc), Nebisine hitaben bir âyet-i kerimede şöyle buyurur:

“Ey Rasul!” Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, Seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik edip doğru yola iletmez” (Maide, 5/67).

Allah (cc) hiçbir peygambere böyle hitap etmemiştir. Diğerlerine hitap, hep mücerred isimleriyle yapılır; ancak Hz. Muhammed (sav)’dir ki, O’na hitap edilirken böyle tazimkâr bir ifade kullanılmıştır.

“Ey Rasul! sözü ile Hakk’tan mesaj getiren, haber ulaştıran ve ötelerden haberdar insan kasdedilmektedir. Bu hitap tarzıyla Allah , O’na çok şerefli bir hususiyet izafe ederken, bizlere de, O Nebi’nin şeref ve kıymetini hatırlatır. Buna, O’nun şerefini ilan da denebilir. Ve O, bu şerefin gölgesi altında, bize sunacağı mesajı sunar. Yani, şu anda size muhatap olan veya sizi muhatap alan zât öyle bir Zât’tır ki, âdetâ Allah (cc) O’na saygı gösteriyor (tabir caizse) O’na adıyla “Ya Ahmed, Ya Muhammed, Ya Mustafa, Ya Mahmud” demiyor da “Ey şanı yüce Rasul!” , Yani duygu, düşünce ve gönülleri dirilten mesajlarla insanlığın imdadına koşan nebî diyor. Zira Allah, O’nu nurdan bir helezonun zirvesine çıkarmış, O’nu peygamberlikle serfiraz kılmış ve vicâhî olarak konuşulabilecek bir muhatap haline getirmiştir. Evet, bu gibi beyanlardan da anlaşıldığı üzere, Allah, O’nu karşısına alıyor ve O’nunla yüz yüze konuşuyor. Nitekim, bazı muhakkikin, Efendimiz’in, Miracta Cenâb-ı Hakk’la fiilen böyle konuştuğunu söylemektedirler. Nasıl, diğer vahiyleri, bazan perdeler ardından; fakat yine bizzat Cenâb-ı Hakk’tan telakki etmiştir. Öyle de Mirac’ta bu iş doğrudan doğruya bizzat görüşerek olmuştur234. İşte Hz. Muhammed Mustafa bu zâttır. Allah (cc), O’nu seviyeler üstü bu sevi-yeye çıkarmış ve bu noktaya ve bu seviyeye çıkardığı O Zât’a demiştir ki: “Sen, sana tevdî ettiğim mesajları insanlığa hiç durmadan duyurmalısın ve bu işte, hiçbir şey de sana engel olmamalıdır.. evet Sen, hiçbir şeye takılıp kalmamalısın. Ne korku, ne endişe, ne mânialar ne açlık ve susuzluk, ne de dünyaya ait makam ve mansıp seni tebliğden alıkoymamalıdır.”

Elhak, Rasul-ü Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, hiçbir engele takılıp kalmamış ve bir an dahi tevakkuf etmeden kendisine tevdi edilen bu vazifeyi yerine getirmiştir. O’na bir risalet kapısı açılmış, O ise bu kapının sövelerini sökercesine rekorlar üstü rekora ulaşmıştır ki, ’yı da bir noktada böyle an-lamak mümkündür… Evet onun kendisi için bir yükselme sınırı takdir olunmuş; O ise, bu sınırı çok geride bırakmıştır. Zira öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Hz. Cibril o noktadan sonra O’na şöyle demiştir: Yürü yâ Muhammed! Bundan sonra top Senin, çevkan Senin, ben parmak ucu kadar daha ilerlesem, Rabbimin azamet nuru beni yakar mahveder!.

Bu, imkan sahasını zorlama, hatta aşma demektir. Bu ifadeler, bana hep Auguste Comte’u hatırlatır. Fransız filozofu Auguste Comte (1798-1857), pozitivizmin kurucularındandır. Hayatı, hep din düşmanlığı ile geçmiştir. Çünkü ona göre, bilimin tecrübe sahasına girmeyen her şey safsatadır. Ancak, Tarih-i Murad’da onunla ilgili şöyle bir hâdise nakledilir: Bir aralık Comte, Endülüs’e gitmiş; oradaki İslâmî sanat eserlerini hayranlıkla seyretmiş ve İslâm hakkında ma’lûmat edinmek için bazı kişilere sorular yöneltmiş… Aldığı cevaplar arasında bilhassa, Efendimiz’in ümmî oluşu, onu şaşkına çevirmiştir. İnanamamış ve Roma’ya giderek 9. Papa ile görüşmüş ve yemin ettirerek bu mevzuyu ona sormuştur. O da söylenenlerin doğ-ruluğunu tasdik edince, filozof şöyle demekten kendini alamamıştır: “Muhammed bir ilah değil; fakat beşer de değil…”

Zaten bizim Buseyrî’miz de şöyle demiyor mu?

“İlmin vardığı son nokta şudur: O, bir beşerdir, ancak Allah’ın yarattığı varlıkların en hayırlısıdır.” Yani O, Âmine’den doğma, Abdullah’ın oğlu, Abdülmuttalib’in torunudur. Evet O’nun da bir anası, babası ve bir maddî yanı vardır. Ancak madde ile O’nu izah edip anlatmak mümkün değildir. O, peygamberlik semasında tayerân eden bir tâvustur. Halbuki bizim sözlerimiz hep O’nun içinden çıktığı yumurta etrafında dönüp durmaktadır. O, miracta öyle bir noktaya adım atmıştır ki, biz ayağını nereye koyduğunu bile bilmekten aciz bulunuyoruz. Çünkü bu, beşerî idrak ve beşerî şuurla kavranabilecek bir husus değildir.

Tebliğ, o derece lüzumludur ki, kendisine bu derece yakın bulunan en sevgili kulunu Cenâb-ı Hakk, bu vazife ile vazifelendirmiş ve eğer tebliğ vazifesini yerine getirmezse bütünüyle risalet vazifesini yerine getirmemiş olacağını da O’na bizzat ihtar etmiştir.

Öyle ise, O’nun ümmeti olan bizlere düşen en lüzumlu vazife de, yine tebliğ vazifesidir. Unutmayalım ki, bütün bir beşeriyeti, hayatın hemen her sahasında yeniden diriltmek, ancak Hz. Muhammed’in diriltici soluklarına ve O’nu soluklayanların soluklarına sığınmakla mümkün olacaktır.

 

İlahi emirler. Mumsema Yüce Allah’ın, Kuran’da, Zatı’nın tecellisi olan kullarına saygılı olunması konusunda müminleri uyardığı ayetler şöyle sıralanabilir:

Verilen borcun yazılması, (Bakara Suresi, 282)
Yapmayacağı şeyi söylememek, (Saff Suresi, 2-3)
Tartışmamak ve çekişmemek, (İsra Suresi, 53)
İnce düşünceli ve fedakâr olmak, (Haşr Suresi, 9)
Bilgi sahibi olunmayan bir konuda tartışmamak, (Al-i İmran Suresi, 66)
Alaycı tavır göstermemek, insanları hoşlanmadıkları lakapla çağırmamak, (Hucurat Suresi, 11)
Emanete ve ahitlere riayet etmek, (Mearic Suresi, 32)
Emaneti ehline vermek ve emanet ehli olmak, (Nisa Suresi, 58)
Elçiye içten bir saygı beslemek, (Fetih Suresi, 9)
Getirdikleriyle sevinip, yapmadıklarıyla övünmemek, (Al-i İmran Suresi, 188)
Zanda bulunmamak, gıybet etmemek, tecessüs etmemek (başkalarının o kişiyi ilgilendirmeyen gizli yönlerini araştırmamak), (Hucurat Suresi, 12)
Öfkeyi yenmek, insanlardaki haklarından bağışlama ile vazgeçmek, (Al-i İmran Suresi, 134)
Selam verildiğinde aynısıyla veya daha güzeliyle karşılık vermek, (Nisa Suresi, 86)
Evlere girildiğinde selam vermek, (Nur Suresi, 61)
Yabancı evlere izinsiz girmemek, (Nur Suresi, 27)
Bir topluluğa karşı duyulan kinin adaletten alıkoymaması, (Maide Suresi, 8)
Dinde zorlama olmaması ve din ahlakına hikmetle, güzel öğütle davet etmek, (Nahl Suresi, 125)
Yalan söylememek, (Maide Suresi, 89)
Sesi yükseltmeden konuşmak, (Lokman Suresi, 19)
Anne ve babaya iyilikle davranmak, (Lokman Suresi, 14)
Yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, komşuya, arkadaşa, yolda kalmışa güzellikle davranmak, (Nisa Suresi, 36)
Fikir alışverişinde bulunmak -istişare etmek- ve fikre saygı duymak, (Şura Suresi, 38)

Gerçek Saygı Anlayışının Kazanılmasında Tek Ölçü İmandır

Günümüzde iman etmeyen insanlar tarafından çoğu kere yanlış anlaşılan, olaylara ve bazı durumlara göre değişen saygı anlayışı, elbette Kuran’da bildirilen gerçek saygıyı yansıtmaz Bu sadece, çıkarlar doğrultusunda gösterilen, gerçek kişiliği ve samimiyeti yansıtmayan kurallar zinciridir Nitekim din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda kişi, doğduğu andan itibaren kendisine telkin edilen bu kuralları; haksızlığa uğradığını düşündüğünde, çıkarlarına bir zarar geldiğinde veya uyanıklık yapmak istediğinde hemen terk ederek son derece saygısız bir tavır sergileyebilirBu çok normaldir Çünkü bir insanın samimi düşünceleri ve olaylara bakış açısı değişmeden tavırlarının değişmesini beklemek son derece yanlıştır İnsanın mantığını anlayamadığı, gerekliliğine inanmadığı bir davranışı göstermesi elbette güçtür Oysa gerçek saygının kazanılması ve bu saygının kazandırdığı üslubun gerek tavır ve davranışlara gerekse konuşmalara yansıması sanıldığı gibi zaman alan, zor ya da karmaşık bir durum değildir, aksine uygulaması son derece kolaydır

Gerçek saygı anlayışı, Yüce Allah’tan çok korkarak ve Kuran ahlakının yaşanması ile kazanılırYüce Allah’a iman eden ve Kuran ahlakını tam olarak hayatına geçiren her insan bu anlayışın kazandırdığı doğal bir sonuç olarak, insanlara değer veren, onların haklarını koruyan, adaletli ve son derece saygılı bir ahlak kazanır İnsanın Yüce Allah’tan gereği gibi korkup sakınması, her an her yerde vicdanlı davranması, onu saygısız düşünce yapısından, kaba veya çıkarcı hareket etmekten tümüyle sakındırır Böyle bir kişi nefsine uymaktan vazgeçer, tüm kalbiyle ve ruhuyla Allah’a teslim olmaya karar verir O’nun razı olduğu şekilde yaşamaya tam niyet eder ve sadece Yüce Allah’ı razı edecek biçimde güzellikle davranmayı benimser Bu şekilde toplumun yanlış saygı telkinlerinden arınır, yepyeni bir anlayış ve olgunluk kazanır, imanın getirdiği derinlikle gerçek saygıyı etrafındakilere de yaşatmaya çalışır Kuran ayetlerini eksiksizce hayatına geçiren bir mümin, kazandığı ahlakla aynı zamanda asil, onurlu ve çevresinde saygı duyulan bir kişi olurYüce Allah bir Kuran ayetinde şöyle buyurmaktadır:
“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz” (Al-i İmran Suresi, 139)

Sonuç: Saygı Duyulması Gereken Tek Güç Yüce Allah’tır
“Sizin ilahınız tek bir İlah’tır; O’ndan başka İlah yoktur; O, Rahman’dır, Rahim’dir”(Bakara Suresi, 163) ayetinde bildirildiği gibi yegâne İlah Yüce Allah’tır ve O sonsuz güç sahibidir Var olan canlı cansız herşey O’nun iradesindedir Bu nedenle saygı duyulması ve hoşnut edilmesi gereken tek güç Rabbimiz’dir Yüce Allah’a duyulan bu saygı, O’na olan yakınlığı ve sevgiyi kat kat artıran, müminin ahirete olan özlemini, ümit ve şevkini artıran, ona büyük manevi hazlar yaşatan içli ve saygı dolu korkuyu da kapsayan asil bir duygudur Bunun aksini düşünmek, başka varlıkları Allah’a ortak koşarak saygıyı onlara yöneltmek ise şirktir ve bu da Yüce Allah’ın asla affetmeyeceği çok büyük bir suçtur Bu gerçek Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

“Gerçekten, Allah, Kendisi’ne şirk koşulmasını bağışlamaz Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur” (Nisa Suresi, 48)

Samimi iman sahipleri Yüce Allah’a olan derin sevgileri ve ayette bildirilen hüküm gereği birtakım insanları Allah’a şirk koşmaktan titizlikle kaçınırlar Müminlerin sahip olduğu saygının kaynağı, Allah’a duydukları saygıdır Diğer insanlara gösterdikleri saygı da, bu saygının bir yansımasıdır ve süreklidir Nitekim Enbiya Suresi’nin 90 ayetinde değerli peygamberlerimiz hakkında şöyle buyrulur:
” Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak Bize dua ederlerdi Bize derin saygı gösterirlerdi” (Enbiya Suresi, 90)

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PSİKOLOJİ HASTALIKLAR VE CİNLERLE ALAKASI ve DUA

Dua ve hastalıkların tedavisine etkisi

Sadaka belayı def eder, dua kaderi değiştirir! (Sadakanın belayı defetmesi, Kur’an-ı Kerim’de açıkça geçmektedir) SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİNİN SİZ KARDEŞLERİMDEN EN BÜYÜK İSTEĞİ SADECE OKUMAKLA KALMAYIN.ALLAH RIZASI İÇİN YÖNLENİN VE YÖNLENDİRİN. EL UZATIN İNSANSANIZ BU İNSANLIĞA

Duanın hastalıklarda, özellikle psikolojik hastalıklarda etkisine millet ve din farketmeksizin birçok insan inanır. Psikolojik motivasyonun, insanın ruhani yapısına her alanda etki ettiği bir gerçektir. Duanın da bu motivasyonda önemli bir yeri vardır. İnanmadığını söyleyen insanların bile çok sıkıştığı hallerde, Allah’a yalvaran ifadeler dile getirmesi; tesadüf olarak açıklanmaktan öte, inansın inanmasın her insanın içinde bir yerlerde yüce bir güç inancını ortaya koyuyor olsa gerek.. Her  şeyi yaratan rabbime açılan el asla geri dönmez,,  dua demek her an gönlünden geçenleri ALLAH CC  bildirmektir.Dert yanmaktır halim bu ne yapayım demektir, yanlız senden istiyorum aciziyetine düşmektir.

Duanın maddî ve mânevî tesirleri vardır. Duanın maddî tesirleri, insanın genellikle sağlık ve vücudunda kendini gösterir. Modern tıp, ilâç ve tedavinin yanında, hastanın mâneviyatını/moralini kuvvetlendirmeye de önem verir. Bununla birlikte ilmî çevrelerde, modern tıpta duanın bir tedavi vasıtası olarak kullanılıp kullanılamayacağı tartışılmaktadır. Hastalıklara karşı dua etmek suretiyle Allah’tan şifa dileme, ilk peygamberlerden bu yana süregelen bir inanç ve uygulamadır. Örneklerini Hz. Peygamber’de (sallallahü aleyhi ve sellem) de gördüğümüz şifa niyetiyle dua etme, sağlam bir geleneğe sahiptir. Öte yandan Batı dünyasında da dua ve telkin yoluyla tedavi yapan kişiler ile mukaddeslik atfedilen yerler vardır.
Hastalarda mânevî ihtiyaç
Her insan, dînî uygulamaları yerine getirsin getirmesin, mânevî bir boyuta sahiptir.  hasta bakımında maksadın, hastayı temel ihtiyaçlarını karşılama hususunda bağımsız hâle getirmek olduğunu belirtmiş ve hastanın “inançları doğrultusunda ibadet etme”sini de temel ihtiyaçlar arasında saymıştım. Buna göre hastanın rûhî ihtiyaçlarının belirlenmesi ve giderilmesi, hasta bakımı/hemşirelik sürecinin önemli bir bölümünü oluşturur.
Hemşireler, hastalara mânevî destek sağlamak istiyorlarsa, huzurlu bir çevrenin yanısıra, onların dua etmelerine, dinî kitap okumalarına da imkân sağlamalıdırlar. Ancak yapılan araştırmalar, hemşirelerin mânevî ihtiyaçları karşılamada yetersiz olduklarını göstermektedir.Dahası, mânevî bakım birçok hemşireyi korkutmaktadır. Benzer şekilde  hemşirelerin, hastalarının mânevî ihtiyaçlarının yeterince farkında olmadığını belirlerken,  hemşirelerin eğitim sürecinde, hastaların mânevî ihtiyaçlarıyla ilgili yeterince bilgilendirilmediklerini, hemşirelik bakım plânını oluşturmada mânevî bakımla ilgili donanımın yetersiz olduğunu vurgulamıştır.  hemşirelerin, hastalarının Allah’la olan münasebetlerini özel bir konu olarak gördüklerinden, mânevî ihtiyaçlarını karşılamalarına yardım etmede kararsız kaldıklarını iddia etmiştir. Bu sebeple hemşirelerin, mânevî ihtiyaçları tanımaları ve değerlendirebilmeleri için kendilerinin eğitime ihtiyacı vardır.
sakaleyn arapoğlu makamımı kullanarak şunu söylüyorum mânevî sağlığın fizikî sağlığa da tesir ettiğine inandıkları ortaya çıkmıştım. Fakat bu hemşirelerin içinde, hastaların dinî vecibelerini yerine getirebilmesi için yardımcı olunması gerektiğini ifade edenlerin oranı ise sadece % 42′dir.
Dua, tedavide tesirli mi?
Duanın iyileşme sürecindeki tesiri, bilim dünyasının en çok tartışılan konularından biridir. Birçok bilim adamı duanın ilmî olarak araştırılamayacağını ileri sürerken, birçok dinî otorite ise, Allah’ın gücünün sorgulanamayacağını söylemektedir. Ancak tartışmalara rağmen bu konudaki araştırmalar devam etmektedir. Yalnızca ABD’de federal hükümet, dua araştırmalarına milyon dolarlık fon ayırmıştır. Amerika’da yapılan bir araştırmada, deneklerin % 73′ü, ferdî dua etmenin başkalarının hastalıklarının iyileşmesine yardımcı olduğuna inandıklarını söylemiştir. BAKIN DİKKATİNİZİ ÇEKERİM ABD GİBİ DİNİ İNANCI BİZE UZAK DÜŞEN BİR DEVLET DİYORKİ DUA VE İBADET TEDAVİ EDEN EN BÜYÜK ETKENDİR. EY İNSAN AKLINI BAŞINA AL. KENDİNE GEL BENİM YAZILARIM İLE YÖN VER ,ALDIĞIN BİLGİLERİ UYGULA DİYORUM.
BEN ayrı ayrı yaptığım çalışmalar ile duanın bedenî rahatsızlıklara müspet tesirleri olduğunu göstermiştim. Yine araştırmalar, inanç ve dinî faaliyetlerin, hastalıkların önlenmesi ve tedavi edilmesinde, ağrı, kaygı, endişe ve depresyonun azaltılmasında, hayat kalitesinin geliştirilmesinde ve hayatta karşılaştığımız problemlerle başa çıkmada yararlı olduğunu göstermiştir. İNANÇLI BİR İNSAN OLARAK TIBBA KARŞI DEĞİLİM FAKAT DİYORUM Kİ DİN ADAMLARI İLE TIP ADAMLARI EL ELE VERSELER PSİKOLOJİ HASTALIĞI ORTADAN KALKAR. ALLAH RIZASI İÇİN BEN BU OLAYA TALİBİM.
Dinî vecibelerden biri olan duanın kalb, mide ve bağırsakla ilgili hastalıklarda iyileşmeye vesile olabileceği ortaya konmuştur. Dua, zihnî sükûnetin sağlanmasında ve hastalık acılarının azaltılmasında tesirli olabilmektedir. Özellikle İslâmî muhtevaya sahip duaların modern fizikçiler tarafından tavsiye edilmesi dikkat çekicidir. ÇOK KEZ DENEDİM VE BAŞARILI OLDUM UZAKTAN DAHİ TELEFON İLE DUA ETTİM VÜCUDDAKİ BÜTÜN AĞRILARI ALMAYA ŞAHİDİM VE ŞAHİT OLAN TEDAVİ ETTİĞİM İNSANLAR VAR ADRES VE TELEFONLARINI VEREBİLİRİM.
ABD’de yayımlanan ünlü haber dergisi Newsweek bir sayısında, “Allah ve sağlık: Din iyi bir ilâç mı? Bilim neden inanmaya başlıyor?” başlığı altında dinin hastalıkları iyileştirici tesirini kapak konusu yapmıştır. Allah inancının insanın moralini yükseltip hastalıktan daha kolay kurtulmasını sağladığına temas edilen makalede, bilimin de inançlı insanların hastalıklarını daha kolay ve çabuk atlattığına inanmaya başladığı belirtilmiştir. Newsweek’in anketine göre, insanların % 72′si dua ederek hastalıktan daha çabuk kurtulduklarına, duanın iyileşmeyi kolaylaştırdığına inanmaktadır.
Tedavide başkasının duası
Kişinin kendisine yaptığı dua fayda verebileceği gibi, başkasına yapacağı dua da faydalı olabilir. Şefaat duası adı verilen ve başkası tarafından yapılan duanın San Francisco General Hospital’da Koroner Kalb Bakım Ünitesi’ndeki  kalb hastasına nasıl bir tesirde bulunduğu Dr. Byrd tarafından araştırılmıştır. Hastanenin dışında bulunan duacılar, hasta taburcu oluncaya kadar duaya devam etmişlerdir. Dua edilen grubun diğer gruba göre daha az kalb tıkanıklığı gösterdiği, daha az antibiyotik tedavisine ve idrar söktürücüye ihtiyaç duyduğu, daha az zatürreye yakalandığı ve daha az oksijene ihtiyaç duyduğu ortaya konmuştur.
Seul’de (Kore) bir hastanede aşı ile dölleme tedavisi gören kadın üzerinde bir çalışma yapılmıştır. Kadınların yarısına Kanada ve Avustralya’da bulunan Hristiyan dua grupları tarafından dua edilmesi sağlanmıştır. Bu araştırmadan ne kadınların ne de onlara tıbbî destek veren personelin haberi olmadığı gibi hastalara kendileri için dua edildiği de haber verilmemiştir. Neticede dua edilen grupta daha yüksek oranda gebelik gelişmiştir.
Duke Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya anjiyo operasyonu geçiren kalb hastaları katılmış, bunların bir kısmı için gıyaplarında dua edilmiştir. Komplikasyon oranları, dışarıdan dua edilmiş hastalarda, kendilerine dua edilmemiş hastalara göre daha az; hastaneden çıktıktan sonraki altı ay içinde ölüm nispeti de daha düşük çıkmıştır. AIDS hastalarında da kendilerine uzaktan gıyabi dua edilen grupta, ölüm daha az görülmüştür.
Akıl hastalıklarının tedavisinde dua
Dinî ve mânevî çöküntülerin önüne geçilmesinin, ruhî rahatsızlıkların tedavi sürecini hızlandıracağı ve olumlu tesirde bulunacağı yönünde araştırmalar vardır. Bunlardan biri, David ve Susan Larson’un  Los Angeles’de 400 hasta üzerinde yaptığı araştırmadır. Buna göre, % 60′ı dua olmak üzere dinî hayatın güçlendirilmesiyle, obsesif-kompulsif (takıntı-saplantı), aşırı hassasiyet, fobik anksiyete (korkuya dayalı endişe), paranoyak düşünceler, psikotik durumlar ve genel hastalık belirtilerinin azaldığı tespit edilmiştir.
Carson ve Huss’un dua ve şizofreni arasındaki münasebeti belirlemek için yaptıkları çalışma, duanın tesirlerini görmek bakımından mânâlıdır. Onlar, kronik şizofren hastaya birer yardımcı vererek iki gruba ayırdı. Grubun biri bakıcılarıyla beraber dua etmeye ve mukaddes kitaplardan okumalar yapmaya gönüllü olurken, diğer grup duasız bir tedavi aldı. On hafta sonrasında dua eden ve edilen grupta duygularını belli etme kabiliyetinde artma, hayatlarındaki değişimler hakkında daha pozitif bir bakış açısı ve bedenî şikâyetlerinde azalmalar gözlendi. Benzer bir çalışmada şizofrenik halüsinasyonlarla başa çıkma ile dinî faaliyetler arasındaki münasebet incelenmiş; dua eden, dinî kitaplardan bölümler okuyan ve dinleyen Suudi hastaların, diğer başa çıkma metodu kullanan İngiliz hastalardan daha mantıklı bir tutum içinde oldukları tespit edilmiştir.
Duanın ruh sağlığına olumlu katkıda bulunması, duanın samimiyet derecesine de bağlıdır. Duanın, kabul edilme şartlarından birisi olan samimiyetle ve Allah’a yakın olmakla alâkalı olduğunu gösteren önemli bir çalışmada, Allah’a bağlılığı zayıf olan kişilerin sık dua etmesi psikopatolojik belirtileri azaltmazken Allah’a sevgiyle bağlı olan kişilerde sık dua etmenin psikopatolojik belirtileri azalttığı tespit edilmiştir. Bu araştırmalar, Allah’a içtenlikle bağlanan, samimi olarak dua ve ibadet yapan insanların, bedenen ve ruhen daha sağlıklı olduğunu göstermektedir. Daha sık dua edenlerin akıl ve ruh sağlığının daha iyi olduğu başka araştırmalarda da ortaya konmuştur.
Mânevîyatın, ağır ruhî bozukluklarla muzdarip birçok insanın hayatında önemli yeri olduğu, fakat buna rağmen birçok klinisyenin hastalarının dinî durumlarını ihmal ettikleri tespit edilmiştir. İsviçre ve Quebec’te poliklinik ve  klinisyenle din ve mânevîyat üzerine bir değerlendirme yapılmış; hastaların çoğunluğu, dinin, hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu belirtmiştir. Klinisyenlerin çoğunun ise, hastalarının dinî yönünden haberdar olmadığı, hattâ hastalar mânevî konularla rahatladıklarını ifade etseler bile ilgilenmedikleri ortaya çıkmıştır. BAZI MÜSLÜMAN KESİME GÖRE KAFAMIZ SIKIŞINCA HASTANE KÖŞELERİNDEMİ DUA EDECEZ HALİMİZ KÖTÜ OLUNCA ALLAHA DUA ETMEK BİRAZ ABES DİYE SÖYLENİM YAPIYORLAR; SAKIN ALLAHTAN ÜMİT KESMEK BİR MUNAFIKLIKTIR. İNSAN NE OLURSA OLSUN NE GÜNAH İŞLERSE İŞLESİN VEYA HANGİ DERDE DÜŞERSE DÜŞSÜN SONUÇTA KULDUR.ACİZİYETİNİ ANLAMAK İÇİN RABBİM DERT VERMİŞ OLABİLİR DERDİ VEREN ÇARESİNİDE İYİ BİLİR.
Kronik ve cerrahî hastalıkların tedavisinde dua
Yüksek tansiyon: Geleneksel veya mânevî inanç ve faaliyetlerin hipertansiyonla münasebeti, klinik deneylerle tespit edilmeye çalışılmıştır. Duanın kan basıncının normalleşmesini sağladığına ve ağrıyı azalttığına dâir çalışmaların olduğu ifade edilmektedir.Meselâ, Brown’ın araştırması, duanın hipertansiyon tedavisindeki olumlu katkısına dikkat çekmektedir. Benzer şekilde dua ile kas geriliminin de azaldığı tespit edilmiştir.
Kanser hastaları: Kanser hastalarının iyileşmesinde önemli bir unsur olarak görülen moral ve motivasyon, hastanın inancı ve dindar çevresi tarafından sağlanabilir. Buna göre, iyimser duygulara sahip olan hasta, depresyondan ve stresten uzak duracak, böylece hastalığın iyileşme hızı da artacaktır. Son dönemde,  AIDS ve kanser hastası ile yapılan bir araştırmada mânevî ihtiyaçlarının farkında olan ve dinî vecibelerini düzenli olarak yerine getirenlerde, daha az depresyon belirtisi görülmüştür. Bir başka araştırmada da dua edenlerde kanserin tesirlerinin azalabileceği gözlenmiştir.
Ameliyat sonu iyileşme: Dindarların cerrahî müdahalelerden sonra iyileşme nispeti, dindar olmayanlara göre daha fazladır. Kalbinden cerrahî operasyon geçiren yaşlı erkek hastalar üzerinde yapılan bir çalışmada, dinî vazifelerini düzenli yerine getirenlerde, getirmeyenlere göre ameliyat sonrası hastanede kalma süresinin % 20 daha az olduğu, başka bir çalışmada da, kalça kırığı operasyonu sonrası, ibadethaneye düzenli devam eden kadınların, etmeyenlere nispetle daha kısa sürede ayağa kalktıkları ve daha az depresyon yaşadıkları bulunmuştur.Ülkemizde karşılaştığım olay vearaştırmalarımda da, hastaların endişelerinin giderilmesi için hemşireden yardım istedikleri, buna göre hemşirelerin bakım verirken mânevî yönü dikkate almaları gerektiği vurgulanmıştır.
Kalb hastaları: Anjiyoplasti operasyonu boyunca kendileri için dua edilen hastaların daha az komplikasyon geçirdikleri, altı ay içinde ölüm nispetinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Kansas St. Luke’s Hastanesi’nde beş din adamınca, hastanede tedavi gören  kalb hastasının 66′sına dua edilmiş, kendileri için dua edilen hastaların dua edilmeyenlere nazaran % 11 nispetinde daha çabuk iyileştiği ve rahatsızlık belirtilerinin azaldığı gözlemlenmiştir. Hastalar kendilerine dua edildiğini bilmiyordu ve dua edenler de hastaları tanımıyordu ve hiç karşılaşmadılar. Bu netice, gıyabi duanın standart tıbbî bakım için tesirli bir yardımcı unsur olabileceğini düşündürmektedir.41 Yıl boyunca koroner bakım ünitesine başvuran 393 Yahudi-Hristiyan hastanın 192′sine gıyaben dua edildi, 201′ine ise edilmedi. Hastanede iken dua edilen grupta hastalığın seyri çok daha hafifti. Dua edilmeyen grupta ise, dua edilenlere göre daha sık solunum desteği, daha çok antibiyotik ve diüretik (idrar söktürücü) ilâç gerekli oldu. Bu veriler de, koroner bakım ünitesine başvuran hastalarda duanın iyileştirici rolünü ortaya koymaktadır. DEVLET BAŞKANLARIMIZA VE BÜYÜK YETKİLİLER UYUMAYIN DIŞ DÜNYA DEVLETLERİ DUA İLE AYAKTA BİZ İSLAMI YAŞAYAN DEVLET OLARAK ÇOK UZAK YERLERDEYİZ.
Engelli hastalar: Johnstone ve arkadaşlarının  bir araştırmasında engeli/sakatlığı olanlar için de, problemleriyle baş etmede dinî duygu ve mânevîyatın çok önemli bir faktör olduğu ortaya konmuştur. Neticede, rehabilitasyon profesyonelliği ile ilgili olarak dinî başa çıkma stratejilerinin geliştirilmesi, dinî konularla ilgili rehabilitasyon uzmanı yetiştirilmesi gibi pratik teklifler sıralanmıştır.
Migren: Mânevî telkin yapılan migren hastalarında diğerlerine göre iki aylık müdahale ve takip boyunca hem migren baş ağrısı, anksiyete ve depresyon sıklığının daha fazla azaldığı, hem de ağrıya toleransın daha fazla arttığı gösterilmiştir.
Netice
Tıp dünyasında yapılan objektif araştırmalar, duanın insan psikolojisi ve fizyolojisi üzerinde birtakım pozitif değişiklikler meydana getirdiğini göstermektedir. Ayrıca duanın hiçbir olumsuz yan tesiri de yoktur. Araştırmaların hiçbirinde dua edilen grup, edilmeyenlerden daha kötü netice göstermemiştir. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, hastalık, sağlık gibi insanların tamamen söz sahibi olamadığı ve çoğumuzun alın yazısı olarak tabir ettiği durumlarda dua edilmesinin, Yüce Allah’ın izniyle bazı müspet değişmelere vesile olabilmesidir. İmanın ve duanın hastaların üzerindeki olumlu tesiri ve tedavi sürecini hızlandırması doktorların da dikkatlerini çeken ve tavsiye ettikleri bir konudur.

Kadere derinden inanmakla birlikte – İslam’a inanan birisi için imanın şartlarından biri olduğu için aksi zaten düşünülemez -, kuru kuruya kaderciliğe oldum olası karşı olmuşumdur!

Kuru kuruya kadercilikten kastım tüm olaylara nasip – kısmet mantığıyla yaklaşma meselesidir. Toplumumuzda tembelliğe yatkınlığımızdan olsa gerek azımsanmayacak şekilde kabul görmekte.. Ben de sıkça hayırlısı ve nasip kelimelerini kullanıyor olsam da, tevekkül boyutunda olaya yaklaşılması gerektiği düşüncesindeyim. Yani elden geleni yaptıktan sonra, sonuca razı olmak: hayır da şer de mevladan.. ve anlık nice doğruyu yanlışa, birçok yanlışı da doğruya döndüren zaman.. Son sözü hep zaman söyler:

Kahretsin işten kovuldum! Haksızlık bu, intihar mı etsem; müdürü veya patronu mu öldürsem…!!!
1 ay sonra;
İyi ki kovulmuşum, yoksa bu harika işe giremezdim!

Tabii ki sonuç her zaman böyle olmaz, bazen anlık kötü olan şey zamanla da kötü kalmaya devam eder veya iyi, iyi kalmaya.. Lakin, kim bilebilir ki??? ve elinizden bir şey geliyorsa zaten yapıyor olmanız gerek, elden gelen bir şey yoksa Allah’tan hayırlısını istemek ve gerçek tevekkülün hafifliğinde nefes almaya devam etmek.. Huzurunuzu bozmaya gerek yok, kararsızlıktan ve stresten uzak yüce rabbimizin “.. vekil olarak Allah yeter!” sözünü hatırlayıp sabırla, ümitsizliğe kapılmadan dimdik sonsuzluğa yürümeye devam etmeli..

KADER TANITIMI;

“.. Seçemediklerimiz kader, seçme şansımız olan durumlar bizim seçimlerimizdir.. “
gibi bir ifade ele alalım.

Öyle veya böyle seçim şansımız olmasaydı, irademiz dışında gerçekleşecek davranışlara karşılık günah ve sevap kavramları havada kalmaz mıydı?
Mutlu insanların ortak özellikleri
Bu sabah nette sörf yaparken haber7.com da gözüme bir yazı takıldı. Psikolojik Danışman ve Psikoterapist bir hocamız tarafından yazılan Mutlu insanların ortak özellikleri ile ilgili bu yazıyı paylaşmak istedim.

Başarıya giden yollar birbirine benzediğine göre, mutluluğa giden yolların da birbirine benzemesi gayet doğal zaten.. Mesele, aslında bu yolların bizim karakterimize uygun olanları bulup özümseyebilmekte. Yoksa bazı temel kuralları aslında hepimiz biliyoruz zaten..

 madde sıralamış, bazılarına katılıp bazılarına katılmamak gayet doğal; ya da bu özelliklerin 1-2 tanesine özümseyerek sahip olmak bile mutluluğa giden yolda büyük bir yardımcı olacaktır.. Örneğin benim hayata temel bakışımda 1. ve 2. maddenin birleşimi bir felsefe mevcut ve oldum olası bunun bana rahatlık veren en önemli özelliklerim olduğunu düşünürüm:

Olanla yaşayıp (sonucuna artık etki edemeyeceğim şeylere çok takılmam), her işte bir hayır olduğu düşüncesiyle olumsuzluklara da olumlu yaklaşmaya çalışmak.. Tabii burada tembellik ve miskinliğe çıkabilecek ince bir çizgi de mevcut.

Ama buradaki bazı özellikler; doğuştan insanda olabileceği gibi, birçok özellik tecrübelerin irdelenmesi ile bilinçli bir şekilde içe sindirildiğinde gerçek anlamda faydalı oluyor.. Özellikle son paragrafta yazılanları da dikkate değer buluyorum. Bir süredir olaylara bakış açısının etkisi ile ilgili “Bir araba hikayesi” yazacağım, yaz rehavetinden elim gitmiyor bir türlü.. Ancak ben de şu kanıdayım ki; psikolojik huzurda ana nokta olaylara nasıl baktığınız ve gördüğünüz olup, diğer her şey teferruat kalıyor..

Neyse yazının büyük bir bölümü şu şekilde:

 

İlk bakışta garip gelebilir ama; mutlu/huzurlu insanların bazı ortak kişilik özelliklerine sahip olduğunu gözlemliyorum. Dile kolay! Yıllardır insanların sorunlarıyla birebir ilgileniyorum. Psikolojik danışmanlık mesleğimin dışında televizyon ve radyodan gelen, cevaplandırdığım soru sayısı 90.000’i aştı. Mutlu-mutsuz pek çok insanla muhatap oldum. Dolayısıyla insan davranışları ve bunların sebepleri hakkında tecrübeye dayalı öngörüye sahip oluyorum. Aklımda kalanları da buradan yazıyorum ki hayatınızın bir yerlerinde, bazı işlerinizi kolaylaştırmaya yarasın diye.
Günümüz insanı kendisini tanımlarken bazı yardımcı kaynakları referans olarak alıyor. Burcunu, memleketini, büyüdüğü toprakları, aile geleneklerini…vb.gibi. “İkizler burcuyum, ruh halim sık sık değişir.” diyor… veya “Karadenizliyim ben. Asabiyim ama neşeliyimdir de.”
Bana göre bunların tamamının yanında, kişinin doğuştan getirdiği, fıtratında yer alan, gelenek/görenek üstü, memleketle veya alışkanlıklarla açıklanamayan bazı kişilik özellikleri var.
Çünkü aynı anne babadan dünyaya gelen, aynı ortamda büyüyen kardeşlerden birisi hayat dolu cıvıl cıvılken, diğeri Karadeniz’de gemilerini batırmış formatta yaşayabiliyor.
Gerçi psikolojide aynı anne-babadan gelsek bile, doğum sırasının dahi kişilik yapısı üzerine ciddi etkisi olduğunu savunan teoriler var. Katılıyorum da bu teoriye. Ama yine de diyorum ki 100.000lik tecrübemle, bu işte başka bir iş var!
İşte o “başka iş”in sırları… mutlu olduğuna inandığım, hayatın zorluklarıyla kolaylıkla baş eden, üzüntülere saplanıp kalmak yerine yoluna devam etmeyi tercih eden güçlü karakterlerin ortak davranış özellikleri:
1) Başlarına gelen olumsuz durumlarda kendini veya başkalarını suçlamıyor. Doğal bir refleksle her işte bir hayır olduğunu düşünüp, durumu nasıl çözebileceğine odaklanıyor.
2) Kendinden, hayattan ve başka insanlardan fazla bir şey beklemiyor. Olanı görmeyi, olanla yaşamayı yeterli buluyor.
3) Öfkeli, kızgın ve stresli olduğunda önemli kararlar vermiyor. Hayatı için vereceği ciddi kararları, sakin ve rahat düşünebileceği zamanlarda alıyor.
4) Bu madde çok ilginç gelebilir size ama! Geç yatmak-geç kalkmak yerine, erken yatıp erken kalkmayı tercih ediyor (aynen ben…! Hiç sevmem geç yatmaktan ve geç kalkmaktan J ilkokul şarkılarımızda olduğu gibi yaşıyorum ben “erken yatarım/erken kalkarım/çiğ yumurtayı sütle çarparım)
5) Sıkıntılı olduğunu fark ettiğinde zihnini rahatlatacak başka şeylere odaklanıyor. Cama çıkıp derin nefes çekmek, banyoya gidip yüzlerini yıkamak, sevdikleri bir müziği dinleyip rahatlamak, sevdikleri birin telefonla arayıp iyi hissetmek, mutfağa girip kek çarpmak, dağılmış çamaşır çekmecesine yeni düzen vermek, dışarı çıkıp kısa bir yürüyüş yapmak, vb. gibi… Böylece moralini bozan durumdan uzaklaşıp, daha rahatlatıcı faaliyetlere odaklanarak kendini gevşetiyor.
6) Yine ilginç bir madde geliyor! Çoookkk fena halde çocuk seviyor!Ya kendi çocuklarını veya yakın çevrelerindeki çocukları çok seviyor. Onlarla oynayıp eğleniyor, sohbet ederek mutlu hayal dünyalarında yolculuk yapıyor! Böylelikle tazelenip, yorularak huzur bulmanın keyfini çıkarıyor. (Bu madde tipik ben! Hatta biz! Yani benim ailem!)
7) Aksi ispatlanmadıkça -ciddi zarar veren kişilerle karşılaşmadıkça- insanlara güveniyor. Bir insanın yaptığı hatayı, insanoğlunun tamamına mal etmiyor. Herkes için yeni bir sayfa açabiliyor. (Örneğin sevdiği erkek terk etti diye erkeklerin tümünden nefret etmiyor. Veya falanca şehirli ortağı aldattı diye o memleketin insanlarının tamamına hain muamelesi yapmıyor.)
8) İnsanları olduğu gibi kabul edebiliyor. Herkesi kendilerine göre değiştirmeye çalışmıyor.
9) Ortalama kendilerini tanıdıkları için, zaman içinde kendilerine sorun çıkaracağını bildikleri durumların içine girmiyor.
10) Fiziksel ve ruhsal olarak kendisine zaman ayırıyor. Dinleniyor, dinginleşiyor. Arkasından atlı kovalıyormuş gibi yaşamıyor.
11) Kendine iyi gelecek, ruhsal olarak rahatlatacak alternatif işler yapıyor.
12) Arada sırada hayatında değişiklik yapıyor. Sabah iş, akşam ev veya dön dön aynı hayat sisteminin dışına çıkmaya gayret ediyor.
13) Yaşadığı anın değerini biliyor. Sıkıntı veya stres olsa bile, nasılsa geçeceğini düşünerek, zorlandığı konuları uzatmıyor.
14) Evine, ailesine, sevdiklerine zaman ayırıyor.
15) Günlük işlerini, zamanında yapmayı tercih ediyor. Böylece iş biriktirip kendini bunaltacak durumların içine düşmüyor.
16) Kendine, motive edecek, iyi hissettirecek güzel sözler söylemeyi ihmal etmiyor.
17) Sabah uyandığında aynada kendisine gülerek bakmayı unutmuyor.
18) Herhangi bir işle ilgili olarak kendini beceriksiz veya kötü hissettiğinde, aynı konuyla alakalı olarak geçmiş başarılarını referans olarak hatırlıyor. Böylece “yokk yaa o kadar da kötü değilim, abartıp kendimi üzmeye gerek yok” mesajını hissediyor.
19) Korktuğu konulardan kaçmak yerine, üzerine giderek çözmeyi tercih ediyor.
20) Doğru yerlerde “hayır” demeyi biliyor.
21) “Beni kimse anlamıyor” duygusuna hiç kapılmıyor! Çünkü ne yapıp edip kendini karşı tarafa anlatmanın bir yolunu buluyor! Yani hiç mi hiç vazgeçmiyor!
22) Psikolojide “Kimi cezalandırdığımız önemlidir” diye bir prensip var. Bu insanlar, başkalarının yaptıkları olumsuz davranışlar nedeniyle kendini cezalandırmıyor. Yani eşine kızıp sofraya oturmayan kişi, midesini açlığa terk ettiği için aslında eşini değil kendini cezalandırır. Öyleyse aç kalmak doğru bir ceza yöntemi değildir. Daha akılcı ve çözüme yönelik cezalar uyguluyor mutlu insanlar. (İyi de nasıl yöntemler diye merak ederseniz, sorun yaşadığınız durumlar için gelin. Ben size güzel ve çözüm odaklı yaklaşımlar öğretirim merak etmeyin.)
23) Alıngan ve kırılgan değil.
24) Küsme huyu yok. Ne yapıp edip sorunlarını aşmanın yolunu buluyor.
Mutlu olmak hiç de zor değil bana sorarsanız. “Problem” dediğimiz şey, yaşadıklarımıza yaptığımız yorumdur. Demek oluyor ki, problem sandığımız durum gerçek sorunumuz olmayıp, onu sıkıntılı hale getiren, bizim o anki duruma verdiğimiz tepkidir. Kalem yere düştüğünde, dünyanın sonu gelmiş gibi yorumlarsam, kalemin yere düşmesi dünyanın en büyük problemi olur benim için. Ama “neyse canım sorun değil, eğilir alırım.” diyerek yorum yaparsam, kalemin yere düşmesi sadece kalemin elimden yere düşmesi olarak kalır. Ve ortada sorun diye bir şey de olmaz.

Tevekkül

Bizim inancımızdaki (İslam) “Tevekkül” kavramı yaşama dair müthiş bir kavramdır. İnsanın huzurlu bir yaşama, açılan kapısıdır diye iddialı bir cümle kurabilirim hatta.

Tevekkül, kelimesini; “Elinden geleni yapıp, gerisini Allah’a havale etmek” olarak tanımlayabiliriz.
Millet olarak genelde tanımın 2. parçasının altını çizip, 1. parçası yokmuş gibi algılamaya daha meyilliyiz. İşimize öyle geliyor Fazla uzatmadan, açacak olursak;

Kişi herhangi bir konuda elinden gelen tüm çabayı gösterir, ve sonuca çok aşırı odaklanmadan işin hayırlı bir sonucu olması için dua eder. İyi ve kötü kavramlarından ziyade hayırlı kavramını daha çok severim ve kullanmaya çalışırım. Çünkü, bir şeyin iyi mi kötü mü olduğu anlık bir algıdır; ancak zamandır esas iyi veya kötüyü gösterecek olan..
Bunun örnekleri hayatımızda çoktur, düşününce herkes bulur kendi namına bir şeyler.. “Bu çok kötü oldu!” deyip sonra yalancı çıktığımız..

Ayette dediği gibi : “..sizin hayır gördüklerinizde şer, şer gördüklerinizde hayır vardır…”

Burada kritik nokta, sizin çabanızın sonrasındaki teslimiyettir. Çaba göstermeden sonucu Allah’tan beklemek çok kuru bir kadercilik olur. Sonuçta; Allah’ın izni doğrultusunda her şey mümkün olmakla birlikte, Kuran-ı Kerim’de de açıkça belirtildiği üzere evren belli kanunlar ve kurallar bütününde yaratılmıştır.

Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler!

Stresle başa çıkmak

Stresle başa çıkmak için birçok konuda olduğu gibi, hiç bulaşmamak en iyi çözümdür. Sigara gibi; başlarsan bırakmak çok zordur (tecrübeyle sabit , bir gün olacak inşallah), başlamayanlarsa sigarayı bırakmak zorunda olmayanlardır. Burada diyebilirsiniz ki, “onların da kaçırdığı şeyler var ” o duruma yorum yapmam; bir tarafım size de katılır açıkçası.. Ama ya içenler olarak bizim kaçırdıklarımız ???? Neyse bir gün sırf sigaraya dair bir yazı yazarım inşallah…

Dini inançlar, bir çok psikolojik sorunda olduğu gibi burada da en etkili çözümdür bence.. Bizim inancımızdaki (İslam) “Tevekkül” kavramı müthiş bir kavramdır. İnsanın huzurlu bir yaşama, açılan kapısıdır diye iddialı bir cümle kurabilirim hatta. İnsanımızın maalesef birçok alandaki temel yaşam felsefesi işi idare etmek veya dostlar alışverişte görsün olduğundandır herhalde, büyüklerimizin (aile, öğretmen, abi, amca, dayı, vb.) bu kavramı bizlere yeterince kavratmadığına inanıyorum.

Tevekkül, kelimesini; “Elinden geleni yapıp, gerisini Allah’a havale etmek” olarak tanımlayabiliriz.
Millet olarak genelde tanımın 2. parçasının altını çizip, 1. parçası yokmuş gibi algılamaya daha meyilliyiz. İşimize öyle geliyor Fazla uzatmadan, açacak olursak;

Kişi herhangi bir konuda elinden gelen tüm çabayı gösterir, ve sonuca çok aşırı odaklanmadan işin hayırlı bir sonucu olması için dua eder. İyi ve kötü kavramlarından ziyade hayırlı kavramını daha çok severim ve kullanmaya çalışırım. Çünkü, bir şeyin iyi mi kötü mü olduğu anlık bir algıdır; ancak zamandır esas iyi veya kötüyü gösterecek olan..
Bunun örnekleri hayatımızda çoktur, düşününce herkes bulur kendi namına bir şeyler.. Örneğin; lise sondasınız, bir matematik sınavından 20 aldınız, ne de olsa sınava hazırlanıyorsunuz; kim takar dersi! Bu genel olarak iyi bir şey değildir; ancak başlı başına kötüdür diyemeyiz: Hikayeyi şöyle devam ettirdiğimizde …..2. sınava çok çalıştınız ve 90 aldınız. Ve üniversite sınavında da 2. sınava çalıştığınız konulardan 3 soru geldi, hepsi full Bu durumda da 20 kötüdür diyebilir miyiz? “Öyle şey olur mu, kolay mı ?” gibi şeyler söylemeyin, bu sadece bir örnek..

Bir ayette dediği gibi :”..sizin hayır gördüklerinizde şer, şer gördüklerinizde hayır vardır…”

 

Bazı olasılıklar

Biz elimizden geleni yapıyorsak, zaten daha ötesini yapamıyoruz demektir! O yüzden kasılmaya da gerek yok. Zaten bir şeyler olacaktır.
Pek bir çabamız yoksa yine kasmaya gerek yok, çünkü o iş bizim için gerçekten önemli olsa o kadar boşlamazdık.
Yok çabalıyorsak ve olmuyorsa da “vardır bir hayır” diyebilmeliyiz..

Stres nedir

Stres nedire cevap aramadan önce belirtmem gerekir ki Stres, kelimesini yazmak bile strese sokuyor insanı , kendisi nelere sokmaz ki!

Stress, ingilizcede genel olarak baskı, basınç, gerilim anlamları taşıyor. Buradan yola çıktığımızda bu terimlerin insan (diğer canlıların da strese girdiği aşikar tabii ki) üzerinde oluşması ve sonuçlanması olarak basitçe cevaplayabiliriz herhalde “Stres nedir?” sorusunu.. Psikolojik olguları, genel çerçevede tanımlayıp; kişinin bu ölçüde kendi payına çıkarımda bulunması taraftarıyım. Ama bir de işin bilimsel boyutuna bakalım;

G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 21, Sayı 1 (2001) 91-109 da Stres Yönetimi (Stress Management ) başlıklı yazısında G.Ü.Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Sayın Nezahat GÜÇLÜ şöyle cevaplamış “Stres nedir?” sorusunu:

 

Stres sözcüğü, Latince “estrictia”dan gelmektedir. Stres, 17. Yüzyılda felaket, bela, musibet, dert, keder, elem gibi anlamlarda kullanılmıştır. 18 ve 19. Yüzyıllarda ise, kavramın anlamı değişmiş ve güç, baskı, zor gibi anlamlarda objelere, kişiye, organlara ve ruhsal yapıya yönelik olarak kullanılmıştır. Buna bağlı olarak da stres, nesne ve kişinin bu tür güçlerin etkisi ile biçiminin bozulmasına, çarpıtılmasına karşı bir direnç anlamında kullanılmaya başlamıştır.
Selye (1956), stres konusuyla ilgilenen öncü bilim adamlarındandır ve stresi, “vücuda yüklenilen herhangi bir özel olamayan isteme karşı, vücudun tepkisi” olarak tanımlamaktadır (Johnstone, 1989: 4).
Cüceloğlu’na göre, stres, “bireyin fizik ve sosyal çevredeki uyumsuz koşullar nedeniyle, bedensel ve psikolojik sınırlarının ötesinde harcadığı gayrettir”
Selye, stresi, bireyi etkileyen çevresel uyarıcı olarak görmüştür. 1950 yılında yaptığı bir çalışmadan sonra stres terimini, organizmanın içindeki çevreye karşı aldığı bir durum olarak tanımlamıştır. Bu yaklaşımın sonunda Selye, stres ve stresör kavramlarını ön plana çıkarmış, bireyde bir dizi tepki yaratan çevresel uyarıcıyı stresör, bireyin bu tür uyarıcılara karşı gösterdiği tepkiye de stres demiştir. Sonuç olarak Selye, stresi “bireyin çeşitli çevresel stresörlere karşı gösterdiği genel bir tepki” olarak tanımlamıştır (Erdoğan, 1999). Selye, stresi, canlının içsel dengesinin o canlının içsel veya dışsal çevresi, ortamı tarafından zorlandığı bir durum olarak tanımlamıştır. Selye’ye göre stres, herhangi bir anda vücutta devam eden tüm farklı uyumların toplamıdır. Organların çalışması, kasların gerilmesi ve gevşemesi, salgılar vb. Stres, yaşam sonucu ortaya çıkan normal ve gerekli bir süreçtir (Dyce, 1973). BEN SİTRES KONUSUNDA BÜTÜN İLİM ADAMLARINDAN YAZILIMLAR PAYLAŞTIM FARKINDAYSANIZ BİR DE BENİM FİKRİMİ ALIN BAKALIM; STRES İNSANIN KENDİ MENFAATI İÇİN ALMASI GEREKLİ OLANLARI ALAMAYINCA BEYİN TARAFINDAN KENDİNE SORGU HALİDİR. NEDEN NEDEN NEDEN OLMADI SEYİR EDİNCE FORMÜL BULAMIYINCA FONKSİYONDAN ÇIKMA HALİNE DENİR.
Stres ve uyarıcı arasında çok ince bir fark vardır. Çünkü uyarıcı da organizmada bir tepkiye yol açan herhangi bir şeydir. Stres ve uyarıcı arasında bir derece farklılığı mevcuttur. Herhangi bir uyarıcının stres oluşturucu olabilmesi için, belli bir duyu organına yönelik önceden programlanmış olan rahatlık eşiğini aşıp, sistemin dengesini bozması gerekir. Sistem, bu stres tepkisi sayesinde tekrar dengeye dönmek için bir uyum süreci başlatır. Gerilim, stres durumunun sistem üzerindeki etkisidir. Gerilim nedeniyle sistem, stres durumunda olduğu bilgisini alır ve dengeye dönme sürecine girer. Zorlanma ise, dengeye dönme süreci içinde sistemin ödediği bedel ya da harcadığı enerjinin miktarıdır . stres halinde iken en büyük atma şekli olumlu yolu düşünmektir.
Stres, bireyler üzerinde etki yapan ve onların davranışlarını, başka insanlarla ilişkilerini etkileyen bir kavramdır. Stres, durup dururken ya da kendiliğinden oluşan bir durum değildir. Stresin oluşması için insanın içinde bulunduğu ya da hayatını sürdürdüğü ortam ve çevrede meydana gelen değişimlerin insanı etkilemesi gerekir. Ortamdaki değişmelerden her birey etkilenir ancak, bazı bireyler bu değişmelerden daha çok veya daha yavaş etkilenmektedirler.
Stresi, insanın yaşadığı ortamda meydana gelen bir değişimin veya insanın ortamı değiştirmesinin onun üzerinde etkiler bırakması ile ilgilidir. Etki altında kalan insanın kişilik özelliklerinin, bu etkilerin tesiri altında kalma derecesini etkilemesidir. Stresin oluşması için ortamdan etkilenen bireyin vücudundaki özel biyo-kimyasal değişmelerin oluşmasıyla bireyin vücut sisteminin harekete geçmesi gereklidir.    

Borderline Kişilik Bozukluğu

Duygularda, insan ilişkilerinde, davranışlarda dengesizlik ve aşırı kaybetme korkusu…

Nedir?

Borderline kişilik genelde çocuklukta yaşanılan önemli bir kayıp, anne-baba ile olan bağın dengesiz olması, travma, kötü muamele yada duygusal olarak yoksun kalmak gibi tecrübelere dayanmaktadır. Oldukça yaygın görülen bir hastalıktır, toplumun yüzde 2 yada 3 ünün sahip olduğu tahmin edilmektedir.

Eğer Borderline Kişilik Bozukluğunuz varsa, sürekli olarak terkedilme duygusunun yarattığı panik ile mücadele ediyorsunuz demektir. Genel olarak davranışlarınız değişken ve ani hareketlerden oluşur. Duygularınız sürekli değişir, insanlarla olan ilişkileriniz ise yoğun ve fırtınalıdır.

Büyük ihtimalle, değer verdiğiniz insanlara tutunmak için çılgınca bir çaba sarfederken bir yandan da kaybetme korkusundan kaçınmak için önemsizleştirmeye çalışırsınız. Yalnızlık duygularını uzaklaştırmak için çevrenizi insanlar ile doldurursunuz, hatta sevmediğiniz yada anlaşamadığınız insanları bile kabul edersiniz. İnsanlar ile olan ilişkilerinizde strese yol açan olaylar, örneğin maddi zorluklar, ilişkide yaşanan problemler vs genelde hastalığı daha da kötüleştirir.

Borderline kişiliğe sahip kişilerin kendine güven duyguları çok kırılgan olduğu için insanlar tarafından kabul edilmeye yada reddedilmeye karşı aşırı derecede hassastırlar. Eğer bu hastalığa sahipseniz, bir ilişkiniz olsa bile kendinizi dışlanmış ve yalnız hissedersiniz. Olası bir kayıp, ayrılık yada terkedilme ihtimali karşısında kendinizi tehdit altında hissederseniz ve genelde hiddet, aşırı öfke, aşağılama yada sözlü saldırılar ile tepki verirsiniz. Borderline kişiliğe sahip insanların duygularını kontrol etmekte zorlandıkları yaygın olarak bilinmektedir. Ayrıca bazı durumlarda yalnızlık ve terkedilmişlik duygularından kurtulmak için alkol, uyuşturucu, yeme bozuklukları, kendine zarar vermek yada intihara teşebbüs etmek gibi davranışlar görülebilir

Belirtiler

İdealleştirme ile aşağılama arasında sürekli değişen bir ilişki
Tehlikeli boyutlarda kendine güven eksikliği ve dengesizlik
Ruh halinde sürekli ve büyük değişimler.
Aşırı ve yoğun öfke
Kızgın ve saldırgan patlamalar
Ayrılıkta yada kayıp anında panik duygusu
Sürekli olarak kendini boş hissetme.
Tedavi

Kişilik hastalıklarının erken yaşlarda gelişiyor olması ve insanların kendilerini bu hastalık ile tanımlıyor olması tedavinin çözümünü zorlaştırmaktadır. Tedavinin başarılı olabilmesi için kişinin kökleşmiş davranış şekline, yaklaşımlarına, bakış açılarına, ilişki yapılarına ve kapasitelerine değinilmesi gerekir. Genelde kişilik problemleri psikoterapi ile çözümlenebilmesine rağmen, uzun zaman içinde yerleşmiş olan bu duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını değiştirmek yoğun ve sürekli tekrarlanan bir tedavi ve öğrenme süreci gerektirir.

Örneğin, uzun vadeli psikoterapi Borderline kişiliği olanlar için oldukça etkili olabilir. Fakat ilişkilerde yaşadıkları problemleri düşünürsek, terapi sürecinin oldukça değişken olduğunu ve sabit bir iyileşme eğrisi çizmediklerini belirtmek gerekir. Terapi sırasında devamlı değişen duygulara, aşırı ilgi ihtiyacına ve sürekli tekrarlanan krizlere terapistin dayanması gerekir. Her şey yolunda gitse ve terapist her şeyi doğru yapsa bile, Borderline kişilik bir süre sonra terapiyi ve terapisti aşağılamaya başlayacak ve kızgınlıkla aniden tedaviyi sonlandıracaktır. Bir kaç ay sonra yeniden terapiye dönmesi ile aynı süreçler yeniden yaşanacak ve bu şartlar altında tedavi en azından 2-5 yıl arasında sürecektir.

Bazı zamanlar, özellikle kriz anlarında kişi intihar teşebüssünde bulunabilir. Bu durumda hastanın kısa bir süreliğine hastaneye yatırılması gerekebilir. Eğer kişinin hastalığı ilerlerse ve evde ihtiyacı olan bakım ve ortam sağlanamıyorsa, daha uzun süreli olarak hastanede kalması istenebilir.

Araştırmalar bazı kişilik sorunlarının kişide devam ettiğini ama bazılarının yok olduğunu göstermektedir. Görünüşe göre hayat tecrübeleri ile birlikte hasta karakterinin temel özelliklerini değiştirmeyi öğreniyor. Tedavi uygulandığı zaman ise hastalığın iyileşmesi hızlanıyor. Özellikle kişi tedaviye gönüllü olarak geliyorsa, iyileşmek için çaba sarfediyorsa ve problemlerinin sorumluluğunu üstleniyorsa hastalığın iyileşmesi daha hızlı oluyor. Ama diğer tarafta kişi sorunlarının başkalarından yada çevresinden kaynaklandığına inanıyorsa, sorumluluğunu üstlenmeyi reddediyorsa ve problemlerini çözemeyecek kadar güçsüz ve zayıf olduğunu iddia ediyorsa iyileşme süreci biraz daha uzun zaman alıyor. TIP DÜNYASINDA ADI KONAN BU HASTALIK ŞİKAYETİ İLE GELEN ÇOK İNSANLA KARŞILAŞTIM VE TEDAVİ ETTİM. DİKKATİNİZİ ÇEKERİM İLK ÖNCE BİLİMSEL OLARAK BÜTÜN KANITSALLARI VE GERÇEKLERİ YAZIYORUM. BORDER LİNE HASTASI OLAN KİŞİ MUHAKKAK GEÇMİŞİNDE YAŞAMIŞ OLDUĞU TEHLİKELİ VE HAZİN OLAYLAR SONUCU YAKALANMIŞ KORKU ESARETİ İLE ÇARESİZ HALE DÜŞMEKTİR. BU ÇARESİZLİKTEN KURTARMAK İÇİN ÇOK ÇABA GÖSTERİR VE DİBE VURUR. ELİNİ ATTIĞI BÜTÜN İŞLERDE GÜVENSİZLİK ORTAYA ÇIKTIĞI İÇİN TEDAVİSİ UZUN SÜRER. BİR DE ŞUNU SÖYLEYEYİM HASTALANAN KİŞİ KARŞILAŞTIĞI KÖTÜ OLAY SONUCUNDA KAFİR CİNLERİN BASKISI ALTINA GİRER. CİNLERİN HAFIZAYI KONTUROL ALTINA ALMASI İLE BU HASTALIK ÇOĞALMAYA BAŞLAMIŞTIR.TEDAVİ ETTİĞİM İNSANLARDAKİ BULDUĞUM BULGULAR;     1=BAYAN BİR ARKADAŞ 18 YAŞINDA EN GÜVENDİĞİ KİŞİ TARAFINDAN TECAVÜZ EDİLMİŞTİR. KENDİSİ AİLESİNE AKSETTİREMEDİĞİ İÇİN GİRDİĞİ BUNALIM ONU ÇIKMAZA SÜRÜKLEMİŞTİR. TECAVÜZ SONUCU VÜCUDA MANYETİK ALANI BOŞ BULARAK YERLEŞEN KAFİR CİN BU İNSANI CİNSİ SAPIK YAPMIŞTIR. DALDAN DALA KONARAK HAYAT YAŞAYIP İSYANLARLA HAYATINI MAHVEYLEMİŞTİR. ÇARESİ ÇOK KOLAY ÜZERİNDEKİ KAFİR CİNLER YAKILACAK, BU İNSAN MANEVİYATI YÜKSEK YERLERE GÖNDERİLİP( MESELA ; KABE GİBİ YER) TÖVBE ETTİRİLİP İSLAM AHLAKI İLE BİLGİLENDİRİLEREK TEDAVİ EDİLECEKTİR. HER YERDE KENDİSİNİ ALLAHIN GÖZLEDİĞİNİ AŞILIYARAK İBADET EHLİ YAPILACAKTIR.  GECE NAMAZI KILDIRILACAK VE ZİKİR ÇEKTİRİLECEK.                                                                                                                             2=22 YAŞINDA ERKEK BİR ARKADAŞIMIZ BORDER LİNE HASTALIĞINDAN ŞİKAYET EDEREK GELDİ. SORUNU ÇÖZDÜK;  ÇOCUKLUK YILLARINDA BİR ŞEREFSİZ TARAFINDAN SAPIKLIK YAPMASI CİNSEL TACİZİN VERMİŞ OLDUĞU KORKU BU CAN KESEĞİ ARKADAŞI HAYATA MAHKUM ETMİŞTİ. HEP İNTİKAM VE KORKULARLA HAYAT YAŞIYORDU. ŞİMDİ KENDİSİNE VERMİŞ OLDUĞUM HAYAT GÜVENCESİ İLE DİNİ BİLGİLERLE HAYATINI ÇOK GÜZEL YAŞIYOR. ALLAH AŞKININ VE DUALARIN ÇÖZMEYECEĞİ SORUN YOK YETERKİ DERDİNİ DİNLEDİĞİN İNSANA MELHEM OL GÖNÜL HUZURLULUĞU VER YETER.                                                                                                                3=ANNESİNİ BİR BAŞKA ERKEKLE YAKALAYAN VE BABASINA SÖYLEMEYEN BİR KARDEŞİMİZ VARDI. BAYANLARA HEP KİN DUYAR VE ÇOK DAĞINIK HALDE BİZE GELDİ. YAŞI GEÇMİŞ 35 DEMİŞTİ BU KORKU İLE  EVLENEMİYORDU, YA BENİDE ALDATIRSA KORKUSU İÇİNDE BÜYÜK BİR DAĞ İDİ. KENDİSİNE İLK ÖNCE DİNİ BİLGİ İLE HAYAT DENENMEDEN ÖĞRENİLMEZ HATALAR OLMADAN İNSAN PİŞMEZ MANTIĞI İLE CESARET VERDİM VE ÜZERİNDE 8 ADET KAFİR CİN VARDI. DÜŞÜNCELİ HALLERİNDE MANYETİK ALANINDAN İÇERİ GİRENLER ÇOK RAHATSIZLIK VERİYORDU.   4=FECİ BİR OLAY AKRABASI TARAFINDAN TACİZ EDİLİP TECAVÜZE UĞRAYAN BU SEVECEN İNSANA BAKARSAK; BİTMİŞTİ HEP ÖLMEYİ İSTİYORDU.ANASINA BABASINA KIYAMIYORDU BEN ÖLÜRSEN NE OLUR DİYE YAKINDI. ANLAMIŞTIM BEN ONU AKRABASINIDA SÖYLEYEMİYORDU  İÇİNDE BÜYÜYEN BU YORGUNLUK KENDİSİNİ GÜN GÜN BİTİRİYORDU. ÇOK DERTLEŞTİM ACI BİR VAKA İDİ BENDE ONLA BERABER BİTTİM. İÇİM ERİYORDU BU GÜLÜ KOPARAN ŞEREFSİZ HİÇMİ VİCDANI SIZLAMIYORDU. ÇAREYİ BERABERCE BULDUK BERABER NE KADAR EVLİYA VARSA DOLAŞTIK VE MAZİLERİNİ OKUTTURDUM HAYATLARI HEP ÇİLE. KENDİSİNE DEDİMKİ EVLİYA OLMUŞ DEVLET YOLUN ORTASINDAN KALDIRAMAMIŞ.BAK ÇEKMEDEN HAYAT YAŞANMIYOR SINAV BÜYÜK DEDİM.NAMAZA BAŞLADI DAHA SONRA EVLENİP BOŞANAN BİRİ İLE EVLENDİRDİK.BANA SORDU ONAY VERDİMVE ADAMI UZAKTAN SORUP SORUŞTURDUM ODA KADER KURBANI İDİ.ŞİMDİ MUTLULAR.DOSTLARIM SİZE EN BÜYÜK TAVSİYEM İNSANLARLA DERTLEŞMEK HER İŞİ ÇÖZER. EL UZATIN HAYATA BÖN BAKMAYIN KURTARILAN HER CAN DÜNYADAKİ BÜTÜN İNSANLARI KURTARMAK KADAR SEVAPTIR.                                                            5=SEVDİĞİNİ KAYBEDEN GARDAŞIM NE HALDEYDİN ŞİMDİ NE HALE GELDİ ONUN İÇİN YAŞAM BİTMİŞTİ. BU ŞEHİRDE YAŞARKEN NEFES ALAMIYORDU FAKAT SEVDİĞİNİN NAŞI BURDA OLDUĞU İÇİN GİDEMİYORDU.  MEZARLIK İKİNCİ ADRESİ OLMUŞTU EVE GİDİNCE DUVARLAR ÜZERİNE GELİYORDU. BANA GELDİĞİNDE GÖZLER KAN ÇANAĞI İDİ ANASI BABASI PERİŞAN.ÜZERİNDEN 17313 ADET KAFİR CİNLİ YAKTIM. DAHA SONRA HEP ZİKİRLE MEŞKUL ETTİM.BERABER ZİKİR YARIŞINA GİRDİK. BAKALIM KİM ÇOK FATİHAYI OKUYACAKTI. DAHA SONRA OKUDUĞUMUZ AYETLERİN MEALLERİNE DALDIK VE AÇIKLADIK. DERKEN NOKTAYI VURDUK****İNNA LİLLAHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN** TAKILDIK BİR AY TERCEME VE AÇIKLAMA İLE UĞRAŞTIK. ŞİMDİ KARDEŞİMİZ 118 ADET KİTAP BİTİRMEK ÜZERE. RABBİM SEN BENİ AFFEYLE. EŞİM BANA SEN DELİSİN NE UĞRAŞIYON BÖYLE İNSANLARLA DİYE HEP KIZIYORDU.SONUCA BAKINCA KİM KAZANIYOR ACABA.                   6=ANNESİ BABASI İLE EVLİ İKEN BİR KOCAYA KAÇMIŞTI MİNİK KARDEŞİMİZİN YAŞI 13 İDİ.YANINA GİTTİĞİMDA HAVA BUZ GİBYDİ EKSİ 28 DERECE HAVADA.BİR FIRININ BODRUMUNDA YATIYORDU.BABASI EVLENMİŞ ANALIK EVE KOYMUYORDU.ÇOCUĞUN ÜZERİNDE BİR KİLİM VARDI DONUYORDU.ALDIM EVE GÖTÜRDÜM SICAK BİR BANYO ÜSTÜNÜ BAŞINI DEĞİŞTİRDİK.ÇOCUK KORKUDAN CİNLENMİŞTİ BAS BAS BAĞIRIYOR VE AĞLIYORDU.DARALMALAR ÇOK FAZLA VE ÇEKİNGENLİK VARDI.ÜZERİNDEN 17 ADET KAFİR CİN YAKTIMVE TEDAVİ ETTİM.ÇOCUĞU EVLATLIK OLARAK HİMAYEME ALDIM.HAŞLIK VERİYORDUM EKSİĞİNİ GÖRÜYORDUM.KENDİNE GELDİ VE ÇOK AKILLANDI. BU OLAYA GAZİ ÜNÜVERSİTESİ ANA BİLİM DALI MİKROBİYOLOJİ UZMANI PRF. DR .NİHAL YÜCEL ŞAHİTTİR. RABBİM KENDİSİNDEN RAZI OLSUN KALBİ TEMİZ İNSAN BU ÇOCUĞA ÇOK YARDIM ETTİ.KENDİSİNİ ARAYABİLİRSİNİZ 05335269808. NİHAL HANIMDA ÇOK HAYIR SEVER VE CANI GÖNÜL BİR İNSANDIR.YARDIMLARI İÇİN SONSUZ MİNNETTARIM. İŞTE ARKADAŞLAR DÜŞKÜNLÜK İNSANI BOZUYOR.DİNLEYİN HEY BENİ DAĞLAR BEN SÖYLESEM İNANKİ HERKES HÖNGÜR HÖNGÜR AĞLAR. BU GARDAŞINIZ NELER ÇEKTİ NELER GELDİ BAŞINA TEK TUTUNACAK DALIM ALLAH BENİM KİMSEM YOK.HEP TERKEDİLDİM.ARKAMDA SADECE BENİM SEVDİĞİM ŞEKİLDE KİMSENİN SEVEMİYECEĞİ YÜCE RABBİM VAR.                                                     7=GELEN ARKADAŞ SEVDİĞİNDEN AYRILMIŞTI. İÇİ YANGILIYDI SEVDİĞİNİ BİR BAŞKASINA VERMİŞLER ONUN AÇMIŞ OLDUĞU PİSKOLOJİK YARA DERİNDİ AYRILAMAMIŞTI RUHEN SEVDİĞİNDEN.BİR DAHA KİMSE ONU ANLAYAMAZDI KİMSEYE MANYETİK ALANINI AÇAMAZ SANIYORDU. HER GÜN İSYANLARDA VE KOLUNA GÜNLÜK BİR YARA AÇIYORDU O YARANIN ACISI İLE GÖNÜL ACISINI UNUTURUM SANIYORDU. BU ARKADAŞA SIKINTIDAN DOLAYI 4 ADET FERİŞTAH MUSALLAT OLMUŞTU, KENDİNİ ÖLDÜR HİSSİ VERİYORDU AMA ÇOCUK ÖLÜNCE SEVDİĞİNDEN TAMAMEN KOPACAM DİYE YAPAMIYORDU. ÜZERİNDEKİ CİNLERİ YAKTIKTAN SONRA RUHUNA TİKSİNTİ YÜKLEDİM. NASILMI; BÖYLE SEVGİMİ OLUR BAK ŞİMDİ ONU ELLER SARIYOR SEN SEYREDİYON, SENİ SEVSE İDİ ASLA KOPMAZDI BAĞIRIR ÇAĞIRIRDI, GELEN ERKEĞE BENİM SEVGİLİM VAR DERDİ, O SENİ SATMIŞ, SANA İHANET ETMİŞ SEN İSE BU SEVGİDE KAZANANSIN UTANAN O OLSUN, GİT İNADINA GÜZEL BİR YUVA KUR VE ONA ÇALIM AT MUTLULUĞUNU GÖSTER O ZAMAN YIKILSIN DEDİM. ŞİMDİ EVLİ İKİ ÇOCUĞU VAR.YARAP BİR CAN DAHA KURTARDIM SEN RAHMETİNLE MUAMELE EYLE.                                                                                                       8=KARDEŞİMİZ MURAT BEY  GELDİĞİNDE BİTİK DURUMDA VE ÇOK ALKOL ALIYORDU; SEBEBİNİ SORDUM EVLENMEDEN ÖNCE BİRİNİ SEVMİŞ FAKAT VERMEMİŞLER KIZI ALIP DIŞARI KAÇIRMIŞLAR. BABASI ARKADAŞI EVLENDİRMİŞ FAKAT YİNEDE UNUTAMIYOR ONUN HAYALİ İLE DOLAŞIYORDU. BU KARDEŞİMİZE SEVGİLİSİ GIBALINDA KAFİR CİN YAKLAŞIYOR VE EŞİ İLE YATMAYA GİRİŞİMDE BULUNUNCA BOĞULUYORDU 7 AY EŞİ İLE İLİŞKİ KURAMIYORDU. ÜZERİNDEKİ CİNLERİ YAKTIM VE ZİKİR ÇEKTİRDİM. HALEN UNUTAMIYORUM DİYE NİDA EDİYORDU. HADİ GİDİYOZ BÜTÜN MASRAFLAR BENDEN SEVDİĞİNİ KAÇIRALIM DEDİM, YÜZÜME BAKA KALDI. SEN ÇOK SALAKSIN DEDİM VE ŞAŞIRDI. SEN İYİYDİN NİYE GİTTİ, GİDEN İNSAN BİR UMUTLA GİDER BİLİYORMUSUN UMUDU NEY, DÜNYA MALI, SALTANAT, MANTIKLI OLMAK VE PARA İÇİN SENİ DEĞİŞTİ SEN İSE ONA ÖMRÜNÜ VERİYON. O SENİN OLSADA BU SEVDALARI İÇİN SENİ YORAR BERABERKEN KAN YUTARSIN, BU SEVDALAR ÖLÜMLE SONUÇLANIR,BIRAK UZAKTA OLSUN SEVEREK KAL DEDİM. ŞİMDİ İSE BU KARDAŞIM BANA BABA DİYE HİTAP EDER.BABAM BANA BİR YARIMI ALAMADI SEN BANA BİR HAYAT VERDİN DİYE DUA EDİYOR. ALLAHIM SEN GÜÇ KUVVET VER.                                                 9=YANIMA GELEN ARKADAŞ YALANCI ŞAHİTLİK YAPARAK BİR İNSANIN FAZLA CEZA ALMASINI SAĞLAMIŞTI. DAHA SONRA VİCDAN AZABI KENDİNİ RAHAT BIRAKMIYORDU.AKRABASINA İYİLİK İÇİN YALAN SÖYLEDİ AMA ÖMRÜ BOYUNCA BİR İNSANIN HAKKINDA KALMIŞTI.DÜŞÜNE DÜŞÜNE BUHRANA GİRMİŞTİ. ÜZERİNA SALDIRAN KAFİR FERİŞTAHI YAKTIK VE SAVCILIĞA GİDİP İTİRAF ETMESİNİ İSTEDİM.GİTTİ VE HER ŞEY ŞİMDİ YOLUNDA. VİCDANINIZI KIBLE EDİN ALLAHIN HAK YOLUNDAN AYRILMAYIN KARDEŞLERİM.                                       10=BİR BORDER LİNE TEŞİSİ KONAN ARKADAŞIMIZ DAHA; KENDİSİNE KİM İYİLİK YAPARSA ONA HER ŞEYİNİ VERMEK İSTİYORDU. KİŞİ KENDİSİNE BİRAZ HOŞ DAVRANSA HEMEN ONUNLA CİNSEL İLİŞKİ KURUP KENDİNİ GÖSTERMEK İSTEYEN BİRİYDİ.CİNSEL İLİŞKİDEN SONRA KENDİSİNDEN TİKSİNİP KAÇAN VE UTANAN BİRİYDİ.KENDİSİNİ ŞEYTAN İLAN EDİYORDU ALLAHIN RAHMETİNDEN MAHRUM KALACAĞINI HİSSEDİYOR HEP AĞLIYORDU.KURTARDIK ALLAHIM SEN NELERE KADİRSİN.

Şizofreni ile ilgili yanlış bilgiler

  • Şizofrenler tehlikeli ve saldırgandır.

  • Şizofreninin tedavisi yoktur.

  • Şizofrenler çalışamazlar.

  • Şizofreni anne babanın hatalı tutumu nedeniyle ortaya çıkar.

  • Şizofrenler tembeldir.

  • Şizofrenlerin ne zaman ne yapacakları belli olmaz.

  • Şizofreni karakter zayıflığından ve iradesizlikten dolayı ortaya çıkar. ( Hastalar yeterince çaba gösterseydi bu durumun üstesinden gelebilirdi.)

  • Şizofrenlerin her söylediği şey saçma olacaktır.

  • Mahalledeki şizofrenler çocuklarımıza zarar verebilir.

  • Şizofrenler sanıldığından daha da tehlikelidir.

  • Şizofreninin sebebi fazla mastürbasyon yapmaktır.

  • Şizofrenlerin çocukları da şizofren olur.

  • Şizofreni ömür boyunca giden düşüncesizlik var.

    Şizofreni Nedir ?

    – Şizofreni epilepsi, Multipl Skleroz gibi bir beyin hastalığıdır.

    – Bütün kronik hastalıklar (Şeker hastalığı, astım, romatizma..) gibi alevlenme ve yatışma dönemleri gösterir.

    – Tedavi edilebilir bir hastalık olmakla beraber zaman zaman alevlenme dönemleri olabilir, hastaların önemli bir kısmında hastalık tamamen ortadan kalkmayabilir. Bu durum da kişinin çalışmasını, çevresindekilerle iletişim kurmasını, bağımsız bir yaşam sürmesini çok güçleştirir.

    – Bu ciddi hastalık yeryüzündeki her yüz kişiden birini etkilemektedir. Dünyada 60 milyon, Türkiye’de de 600.000 şizofreni hastası yaşamaktadır.

    – Hastalık genellikle 15-25 yaş aralarında başlamakla beraber orta yaşlarda başlaması da mümkündür. Hastalık ne kadar erken başlarsa kişilik üzerindeki harabiyet o kadar fazla olmakta, normal bir yaşam sürme şansı azalmaktadır.Şizofreni Ne Değildir ?

    – Şizofreni kişilik bölünmesi demek değildir. Maalesef pek çok kişi şizofreni hastalarını bazı zamanlar normal yaşam sürdüren bazen de birden tehlikeli bir caniye dönüşen kişiler olarak hayal etmektedir. Bunun gerçekle alakası yoktur!

    – Şizofreni hastaları nadiren çevreye zarar verebilir.

    – Şizofreni kelimesi sıklıkla iki şekilde hatalı kullanılmaktadır: Ya bir konuda farklı ya da zıt duygular taşımak kastedilir (bir şeyi hem sevmek hem de nefret etmek gibi) ki bu insan doğasında bulunan bir özelliktir. Ya da değişik zamanlarda değişik davranmak anlamında kullanılır ki bu durum da hemen hepimizin doğasında bulunan bir özelliktir.

    – Şizofreni erken bunama değildir.

    – Aşı vb. yollarla korunması mümkün olan bir hastalık değildir.Şizofreni ana Nedenleri ?

    Son yirmi yılda yapılan araştırmalarda şizofreninin nedenleri hakkında önemli bulgular elde edilmiştir. Tüm hastalar için geçerli olan tek bir neden bulunmamakla beraber şizofrenin ortaya çıkmasında rol oynayan başlıca etkenleri üç başlık altında toplayabiliriz:

    1. Kalıtımsal nedenler

    2. Beyindeki yapısal değişikliklerin rolü

    3. Beyindeki kimyasal maddelerin rolü                                ŞİZOFRENİ, BELİRTİLERİ, TEDAVİSİ…

    Şizofreni zihinsel bir hastalıktır ve kişinin gerçeği anlama, duygularını kontrol edebilme, berrak düşünebilme, yargıda bulunabilme ve iletişim kurma yeteneklerini etkiler.Şizofreninin belirtileri genel olarak pozitif ve negatif olarak sınıflandırılmaktadır.                                              ŞİZOFRENİNİN   POZİTİF   BELİRTİLERİ:

    Hezeyanlar: Bir kişinin somut bir kanıt bulunmamasına karşın kararlı biçimde kendini ikna ettiği yanlış inançlardır. Hezeyanı olan kişi kendisine eziyet edildiğine, özel güç veya yeteneklere sahip olduğuna, düşünce ve davranışlarının dışsal bir gücün denetiminde bulunduğuna inanabilir.Halüsinasyonlar: Şizofrenide en yaygın halüsinasyon türü işitseldir; kişi hayali sesler duyduğunu zanneder. Kimi zaman şizofreni hastası bu seslerle uzun süre konuşur. Kimi zaman sesler hastaya hareketleri konusunda komutlar verir.Daha az rastlanan halüsinasyon türlerinde gerçekte olmayan ama hastaya bütünüyle gerçek gibi gelen görme, hissetme, tatma veya koku alma gibi olaylar olabilmektedir.Düşünce Bozukluğu: Düşünce bozukluğu olan kişi ne söylediği ve nasıl söylediği konusunda karmaşa yaşar. Kişinin konuşmasının izlenmesi, bir konudan ötekine atladığı ve mantık bağlantıları zayıf olduğu için zordur. Düşünce sürecinde kesintiler olabilir, yalnızca konuşan kişi için anlamlı bir hal alır.Davranış Bozukluğu: Kimi şizofreni hastaları toplumsal kuralları ihlal edecek davranışlar (örn.,kalabalık içinde soyunmak) gösterir. Çirkin hareketler, tuhaf yüz ifadeleri, amaçsız davranışlar gösterirler.Pozitif belirtilerin tanınması kolaydır, çünkü bunlar normalden belirgin olarak farklıdır. Ancak halüsinasyon veya hezeyan gibi pozitif belirtilerin varlığı kesin olarak kişinin şizofreni olduğu anlamına gelmez. Örneğin alkol veya uyuşturucu kullanan, ağır depresyon, mani geçiren, beynine darbe alan ya da kimi tıbbi hastalıklarda da kişiler benzer belirtiler gösterebilir. Pozitif belirtiler kişinin toplumsal işlevini engelleyeceği için hasta genellikle bir psikiyatri hastanesine kabul edilir. Antipsikotik ilaçlar pozitif belirtileri önlemekte veya yoğunluğunu azaltmakta, yeniden ortaya çıkma olasılığını düşürmektedir. Ancak kişi negatif belirtiler göstermeye devam edebilir. Stres dolu bir yaşam deneyi, ilaçların kesilmesi ya da dozajın azaltılması durumunda belirtiler yeniden ortaya çıkacaktır.ŞİZOFRENİNİN NEGATİF BELİRTİLERİ:Duygu İfadesinde Donukluk: Şizofreni hastaları genellikle duygusal açıdan kendilerini “donuk” hissederler ve çevrelerinde olup bitene tepkisiz kalırlar. Yüz ifadelerini, davranış veya ses tonlarını değiştirerek duygusal tepkilerini dışa vuramazlar.Motivasyon Kaybı: Şizofreni kişinin motivasyonunu azaltarak çalışma veya sosyal aktivitelere katılımını zorlaştırır. Hastalar çamaşır yıkama, yemek pişirme gibi gündelik işlerden uzaklaşır, uç durumlarda kişisel hijyeni sağlayamaz ve kendilerine bakamazlar.Toplumdan Geri Çekilme: Şizofreni hastaları insanlarla arkadaşlıklarını sürdürmekte zorlanırlar. İnsanlarla karşılıklı etkileşimleri kısa süreli ve yüzeyseldir. Bazı durumlarda kişi bütün toplumsal ilişkilerini keser.Düşünce Yoksulluğu: Kimi şizofreni hastalarında düşünme miktar ve içerik olarak azalır.Nadiren konuşur, sorulara kısa yanıtlar verir ve ayrıntı vermezler. Uç durumlarda kişinin konuşması “evet”, “hayır”, “bilmiyorum” gibi kısa cümlelerle sınırlanır. Negatif belirtiler çoğu zaman kişinin tembel olduğu ya da kasıtlı olarak kötü davranış göstererek başkalarını sıkmayı amaçladığı şeklinde yorumlanabilir ve hastalığın parçası olarak kavranmaz. Pozitif belirtilerin eşlik etmediği negatif belirtiler bir hekim tarafından daha önceki davranışlara göre yaşanan değişim açısından değerlendirilmelidir. Pozitif belirtilerin olmadığı negatif belirtiler genellikle gözden kaçacaktır, ama kişinin yardıma ihtiyacı devam etmektedir.ŞİZOFRENİ TEDAVİSİ

    İlaçların geliştirilmesi ve psikososyal müdahaleler şizofreni hastalarının durumunu köklü biçimde değiştirmiştir. Yeni antipsikotikler rahatsızlığın belirtilerinin kontrolüne yardımcı olmakta ve daha az yan etkiye neden olmaktadır. Eğitim ve diğer psikososyal müdahaleler hastalar ve ailelerine sorunla daha etkin biçimde uğraşmayı öğretmekte, toplumsal ve mesleki işlevsizliği azaltmakta, şizofreni hastalarının topluma yeniden kazanılmasına yardımcı olmaktadır. Daha güvenli ve etkin tedavi yollarının araştırılması da sürdürülmektedir. Ek olarak (gelişmiş ülkelerin tersine) gelişmekte olan ülkelerde süregiden daha iyi öngörü araştırmaları şizofreni hastalarına her yerde uygulanabilecek stratejiler üretmektedir.

    Şizofreni tedavisinin üç ana bileşeni vardır:

    – Belirtileri iyileştirmeye ve yeniden hastalanmayı önlemeye yarayan ilaçlar ile tedavi.

    – Hastalara ve ailelere sorunlarını çözmeleri, stresi aşmak, hastalık ve komplikasyonlarıyla mücadele etmek, kötüleşmeyi önlemek yönünde yardım etmeye yönelik, eğitsel ve psikososyal

    müdahaleler.

    – Hastaların yaşamla yeniden bütünleşmeleri, eğitsel ya da mesleki işlevlerini yeniden kazanmalarına yönelik toplumsal rehabilitasyon.İlaç tedavileri sayesinde şizofreni hastalığında köklü değişiklikler gündeme gelmekle birlikte,son yıllarda, psikososyal müdahalelerin şizofreni tedavisinde önemli olduğu yolunda çok sayıda araştırma kanıtı elde edilmiştir. Psikososyal müdahaleler hem pozitif hem negatif belirtileri azaltmayı,tedaviyi desteklemeyi, hastanın tedavi sürecine bağlanmasını, yeniden hastalanma riskini önlemeyi,toplumsal ve iletişimsel becerileri geliştirmeyi, stresle daha iyi uğraşabilmek için hastalar ve yakınlarının donanımlarının güçlendirilmesini kapsar. Psikososyal müdahale ilaç tedavisinin tamamlayıcısıdır.

    Şizofreninin etkisi yaşamın çok fazla alanındahissedildiği için, etkin tedavi birden fazla soruna hitap etmelidir. Bunlar arasında hastalığın geri dönmesini önlemek, psikolojik eğitim, aile yaşamı, topluluk içinde ve diğer özel alanlarda bakım ve rehabilitasyon sayılabilir. Tıbbi yaklaşımlar ve rehabilitasyon çabalarına ilişkin çalışmalar, ilaç ve rehabilitasyonun birlikte çok daha iyi sonuç verdiğini göstermektedir.İlaç gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli tedavi sağlamamaktadır; rehabilitasyon ise özenli ilaç kullanımına gerek duymaktadır.

                      Anksiyete nedir;   Anksiyete veya endişe, canlılarca deneyimlenen kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir. Canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp kişinin işlevselliğini aksattığında Anksiyete bozuklukları olarak incelenir. Psikiyatride bir grup hastalığın genel adıdır.Terleme, titreme, çarpıntı vs. gibi bedensel belirtileri görülebilir. Başına kötü bir şey geleceğini düşünme, rezil olmaktan veya komik duruma düşmekten korkma gibi bilişsel (düşünsel), fakat çoğu kez nedeni belirsiz, tanımlanamayan bir gerginlik durumudur.Anksiyete, genelde kavramsal, somatik, duygusal ve davranışsal bileşenlere sahip olmak biçiminde tanımlanır …Bende diyorumki hayat yaşarken her şey yolunda iken birden bide dışarıdan gelen bir etken ile hayat felç oluyor NEDEN? ARAŞTIRIN BAKALIM!!! Kan basıncı ve kalp atışının artması, terleme, ana kas gruplarına ani kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi fonksiyonlarının yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme -üşüme hissedilir.Duygusal açıdan ise hastalık korku ve panik hissine neden olur. Kişi her şeyi olabilecek en olumsuz yönüyle ele alır, moral seviyesi en alt düzeydedir. Davranışsal olarak ise hasta, anksiyete kaynağından kaçma eğilimi gösterir. Yine de anksiyeteden sadece patolojik bir durummuş gibi bahsetmek yanlış olur. Bu his, korku, kızgınlık, üzüntü ve mutluluk gibi duygularla beraber gelen, insanoğlunun hayatta kalmasıyla bağlantılı temel duygulanımlardan birisidir.Anksiyete tedavisi en az bir yıllık ilaç tedavisi şeklinde seyreder. Bunun yanı sıra derin nefes alıp vermek endorfin salgılanmasına neden olduğu için hastaları rahatlatır. Masaj, aromaterapi, telkin gibi yöntemlerin de işe yaradığı bilinmektedir.                                 Panik Atak Nedir ? Panik Atak, başta “Panik Bozukluk” olmak üzere, bir çok psikiyatrik bozuklukta görülebilen; aniden beklenmedik bir anda, herhangi bir yerde ortaya çıkan yoğun kaygı-bunaltı, korku karışımı bir nöbettir.Bu nöbet kişiye öylesine yoğun bir korku ve rahatsızlık duygusu yaşatırki; kötü bir şey olacağı veya sonunun geldiğini, öleceğini hisseder. Panik atak sırasında bazı hastalar; kalp krizi geçirdiklerini aklını kaçıracağını, felç geçireceğini, kontrolünü yitireceğini, düşüp bayılacağını hissederler. Bu korku fırtınasını yaşayan insan doğal olarak o ortamdan ve durumdan kaçma, uzaklaşma davranışı gösterir, bir an önce yardım alınabilecek bir sağlik kuruluşuna müracat edilir.Bazı durumlarda hastanın, hastahane veya doktor doktor görmesi bile onu rahatlatıp, nöbeti geçirmektedir.Toplumda Panik Bozukluk ve Oranlar:
    -Panik Bozukluk her yaşta başlayabilir.
    -En sık 20-30 yaş arasında başlar, yaş ilerledikçe başlama oranı düşer.
    -Etnik, kültürel farklılıklar çok önemli bulunmamıştır.
    -şehir yaşamında, kırsal bölgelere göre daha sık görülmektedir.
    -Ekonomik durumla bağlantısı bulunamamıştır.
    -Eğitim düzeyiyle panik bozukluğu arasında direkt bir ilişki saptanmamıştır.
    -Evli insanlarda, dul yada boşanmış insanlara göre daha az görülmektedir, (bir çalışmada boşanmış yada dullarda 5 kat daha fazladır.)Panik bozukluk-kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha sık görülür.
    Panik bozuklu tanılı hastaların %75-80′i kadındır. Aile çalışmalarında; eğitim, etnik yapı, sosyal durumla bağlantı bulunmamıştır.
    yaşam boyu yaygınlığı değişik çatışmalarda %1,5-3,5 arasında saptanmıştır. Bu oran gittikçe artmaktadır.
    Değişik hastalıklara bağlı olarak ortaya çıkan panik ataklar ve “sinirli belirtili atakların” ise %15-20 arasında olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla gerek panik bozukluğuna bağlı gerekse diğer psikolojik, biyolojik nedenlere bağlı panik atakların her yüz kişiden 20-25 inde görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu oran her 4 kişiden 1′inin panik ataklı olduğu anlamına gelmektedir. Paniğin bu kadar popüler olması bu yaygınlığı ve korkutucu belirtileri olsa gerek…
    Panik hastalarının çoğunluğu psikiyatri dışı hekımlere başvurmaktadır. Görülen belirtiler otonomik ve fiziksel belirtiler olduğunda kalp hastalığı görünümü verebilmektedir. Ilk başvurular bu yüzden dahili branşlar olmaktadır.  YÜZ ON YEDİ KİŞİ TEDAVİ ETTİM. PANİK ATAK VÜCUDA DIŞARDAN ETKİDİR. BU ETKİYİ METAFİZİK ALANINA GİREN CİNLER ALEMİ OLUŞTURUR. PSİKOLOJİ DOKTORLARINA GİDİP SONUÇ ALAMAYAN BİR ÇOK ARKADAŞ   7  GÜN İÇERİSİNDE KESİN SONUÇ BELİTİLERİ BAŞLADI VE   21 GÜN SONRA KESİN TEDAVİLERİNİ OLDULAR.
    Stein, 1994, Chignon 1993′de yaptıkları bir araştırmada panik bozukluklu hastaların % 35′nin sık sık nefes alma, % 20-30′unda kalp damarlarının normal çıktığı, anjiosu normal bulunan hastaların % 35-45′inin ayrıntılı muayenesinde panik bozukluğu olduğu saptanmıştır. (Mukerji, katun) bu yanlış anlayış ve yöntemin ABD’ye yıllık maliyetinin 33 milyon dolar olduğu iddia edilmektedir. DEVLET BAŞKANLARINA SESLENİYORUM İMKAN VERSİNLER BİR MERKEZ KURALIM BAŞ HEKİMLİK YAPARAK RUHSAL HASTALIKLARI YÜZDE DOKSAN TEDAVİ EDERİZ İNŞALLAH                                Paranoya ???  başlıca belirtisinin sanrılar (sanı) olduğu psikiyatrik bozukluklardır.Hasta genellikle iyi giyimlidir ve kişilikte bir dagilma ya da günlük bir bozulma görülmez. Fakat egzantrik,garip,kuşkucu ya da düşmanca tutum içinde olabilir. Hastanın duygudurum sanrısının içeriği ile uygunluk gösterir. Büyüklük sanrıları olan hasta coşkulu,kötülük görme sanrıları olan hasta kuşkucudur. Klasik tanım sanrısal bozukluğu olan hastaların belirgin ve sürekli varsanılarının bulunmamasını öngörüyorsa da DSM-III-R ve DSM-IV de kısa süreli varsanıların (özellikle somatik tip sanrısal bozuklukta beden kokusuyla ilgili ya da genel olarak işitsel) bulunabileceği kabul edilmiştir. Konuşmanın akışını ve niteliğini etkileyecek düşünce bozuklukları genellikle yoktur.Bilişsel işlevler, genellikle iyi bir düzeydedir. İntihar,cinayet ve şiddet içeren diğer davranışların cokluğu bilinmiyorsa da klinisyenin bu konuda uyanık olunması gerekir. Şiddet öyküsü olan kişilerde yıkıcı davranış cok yaygındır. Sanrısal bozukluğu olan hastaların kendi durumlarına ilişkin yargıları oldukça bozuktur ve hastahaneye genellikle polis,aile üyeleri ya da iş arkadaşları tarafından getirilirler. Sanrı iceriği dışında yargıda belirgin bozukluk saptanmaz. Sanrısal bozukluğu olan hastalar sanrı sistemlerinin dışında genellikle güvenilir bilgiler verirler.Bu hastalık halk arasında Paronayak kelimesiyle deyimleşmiştir.

    Depesyon genel

    Depresyon, diğer bir değişle kronik depresyon. Bazı araştırmacılar tüm depresyonları biyolojik kökenli olduğunu ve beyindeki kimyasal maddelerin yetersizliğine bağlı olduğunu öne sürerlerken; bazıları da, düşünce sistemindeki psikolojik dengesizliğe dikkat çekmekteler. APA (American Psychological Association) ya göre, distimi şöyle tanımlanıyor;

    Son iki senedir depresif ruh halinde olmak ve bunun yanı sıra aşağıdakilerin en az ikisinden yakınmak:

    İştah azalması veya aşırı yemek
    Sürekli yorgunluk durumu
    Düşük benlik algısı
    Uyku bozuklukları
    Yoğun ümitsizlik duyusu
    Yoğunlaşamama
    Kararsızlık            İYİ OKUYUN  DÜNYACA ÜNLÜ HASTANE AÇIKLAMASINDA BU  HALLER AÇIKLANMIŞTIR. BENİM VEP SİTEMDE CİNLER BEDENE BİRİNCE BELİRTİLERİ OKUMAK PSİKOLOJİK HASTALIKLARA BİR ÇARE VE YÖNDÜR.
    Depresif birey, genelde “hep böyle” hissettiğini söyler. Şiddetli semptomlar yoktur, dolayısıyla bu hastalık sinsi bir şekilde değişerek, distimik ruh durumu yaşam biçimi haline dönüşür, kurtulamayacağını zanneder. asla bir sakaleyn tarafından tedaviye alınınca sonucu ailesi dahi hissedecektir.
    Bununla mücadele etmek için, geçmişten günümüze taşıdığınız kırgınlıklar ve küskünluklerle barışmalı, geçmişte olanları affetmelisiniz. Böylece enerjinizi öfke balonuna yönlendirmeyip daha mutlu yaşam balonuna yönlendirebilirsiniz.
    Mutsuzluğunuz ve sürekli yakınmalarınızla ilgi çekebilirsiniz ancak sonunda çevrenizdekiler sizden bıkacaklardır.
    Unutmayın gördüğünüz ilgi belki de yakınma davranışınızı kalıcı kılmaktadır.
    Kimse sizin hayatınızı iyileştirmeyecektir. Olumsuz düşünme alışkanlığınıza son vererek kıpırdanmalısınız. Hiçbir şey yapmayarak sürekli yakınmaktansa “daha iyi olmak için ne yapabilirim” sorusuna cevap verin, alternatif üretin ve uygulayın. HASTA SAHİPLERİ SİZE HAK VERİYORUM HEP BEKLENTİDE VE TEREDDÜT İÇİNDE YAŞAMAYA GEÇTİNİZ VE KABULLENEREK KENDİNİZİ ADAPTA EDİYORSUNUZ. FAKAT UMUT KESMEYİN HASTAYA HER KONUDA YARDIM EDİN ELLERİNİ BIRAKMAYIN.
    ALLAH RIZASI İÇİN GİRMİŞ OLDUĞUNUZ GİRDAPTA ELLER KOPMASIN.BERABERCE YOL ALIN HASTANIZLA. SABAH BİR SELAM VE HALİNİ SORMA BİLE HASTANIN EN BÜYÜK YAŞAM DESTEĞİDİR. DEPRESYON HALİNDEKİ İNSANIN HER HALİNİ BENİMSEYİN,ÇÜNKÜ DIŞARDAN VÜCUDA BASKI VAR. PEŞİNİ BIRAKMAYIN BOŞLUKTA KALAN İNSAN DAHADA VİRANELEŞİYOR. YAŞADIM, TATTIM, DENETLEDİM, BERABER NEFES ALIRKEN BİLE ACI ÇEKER İNSAN. TENİN TENİNDE İKEN EL ELE VERMİŞKEN MÜCADELEDE KAZANAN YİNE SİZSİNİZ ÇÜNKÜ SEVDANIN ADINA VE HAYAT ADINA KAZANÇLISINIZ. İNSAN OLABİLMEK İÇİN SEVDİKLERİNİZLE VE TANIDIKLARINIZLA SINAV GÖRÜP MUKTESATTA YER KAZANACAKSINIZ. ALLAH İNSANI HER ŞEY İLE SINAVA TABİ TUTANDIR. KADER İNSANOĞLUNUN DÜŞÜNCELERİNE GÖRE ALLAHIN  SANISINDA YANILMAYARAK İŞLEVE KOYDUĞU YAZGIDIR.TUTUNACAK TEK DALIMIZ SENSİN YARAP HATALARIMIZLA GÜNAHLARIMIZLA BİZİ HUZURUNDA KABUL ET  VE RAHMETİNLE MUAMELE EYLE.

    PSİKOLOJİK HASTALIKLAR
    Depresyon
    Duygu durumunda ya da uzamış duygusal durumdaki rahatsızlıklarla belirgindir. En yaygın duygu durumu bozukluğu, kişinin üzüntüye boğulduğu, faaliyetlere ilgisinin azaldığı ve aşırı suçluluk ya da değersizlik hisleri gibi diğer belirtileri göstermekte olduğu depresyondur. DSM-IV depresyonun iki türünü ayırt eder, majör depresif bozukluk birkaç ay sürebilen yoğun üzüntü durumudur; buna karşılık, distimi daha az yoğun bir üzüntüyü kapsar ama çok az bir düzelme ile iki yıl ya da daha fazla bir dönem için kalıcıdır. Bazı depresyonlar o denli yoğundur ki, birey psikotiktir, yani gerçeklikle teması kaybolmuştur.

    Mani
    Daha az yaygın bir diğer duygu durumu bozukluğu manidir. Manisi olan kişinin öforik olduğu ya da uçtuğu, aşırı aktif olduğu ve çok fazla konuştuğu ve dikkatinin kolayca dağıldığı görülür. Manik dönemler tek başına nadiren görülürler, daha çok bu dönemler depresyon ile döngü gösterirler. Mani ve depresyonun döngülü biçimde bulunduğu ama bazen normal duygu durumu dönemlerinin de araya girdiği bu duygu durumu bozukluğu iki uçlu bozukluk olarak bilinir.

    Duygu Durum Bozukluklarının Nedenleri
    Bir çok psikolog duygu durum bozukluklarının, biyolojik, psikolojik ve toplumsal faktörlerin bir birleşiminden kaynaklandığına inanır. Kalıtım ve beyindeki kimyasal dengesizlikleri de içeren biyolojik faktörler depresyonun, özelliklede iki kutuplu bozukluğun gelişiminde önemlidir. Ancak biyolojinin psikolojik yaşantıyı etkilediği gibi psikolojik yaşantıda biyolojiyi değiştirir. Olumsuz erken yaşam olaylarına uyumsuz ve mantık dışı tepkiler olan bilişsel çarpıtmalar, kökendeki olaya benzer yeni durumlar oluştuğunda yeniden aktif hale gelen yetersizlik duygularına neden olabilir. Bu psikolojik faktör, depresyonu olan pek çok kişide işlevseldir; ancak bilişsel çarpıtmaların depresyonun nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu belirsizdir. Son olarak sorunlu ilişkiler gibi toplumsal faktörlerde duygu durumu bozukluklarıyla bağlantılıdır.YARDIM EDİN EL ATIN AİLE ,ARKADAŞ, SEVGİLİ ,ABİ DAYI ÖNÜNE BİR ENGEL BİR MANİ VAR.TUTUN ELİNDEN KALDIRIN YA. HALİNİ SORUN NE OLURSA OLSUN ÖLÜMÜNÜ İMZALAMAYIN İNSANIN HER ŞEYİ İLE YAŞASIN HATASI VARSADA TELEFİ EDİN KABULLENİN O İNSANI HATASIZ KUL OLMAZ.

    FOBİ VE PANİK ATAK
    Kaygı bozukluklarında kişinin kaygısı duruma uymamaktadır. Kaygı bozuklukları birçok özgül tanı kategorisine ayrılmaktadır. Özgül fobi bir şeye karşı duyulan yoğun ve kişiyi hareketsiz kılan aşırı ve mantık dışı bir korkudur. Bir diğer türü olan sosyal fobi sosyal durumlarla ya da diğer insanların önünde performans göstermeyle ilgili aşırı ve uygun olamayan bir korkudur.

    Açık alan korkusu yalnız kalmaktan ya da kamuya açık yerlerde bulunmaktan ve bir güvenlik kaynağından ayrılmayı gerektiren diğer durumlardan duyulan çoklu ve yoğun korkuları içeren daha az yaygın ama daha sınırlayıcı bir kaygı bozukluğu türüdür. Panik bozukluğu tekrarlayan, ani, beklenmedik ve herhangi bir neden olmaksızın yaşanan bunaltıcı yoğun korku ya da dehşet duyguları ile kendini gösterir.  NORMAL BİR HALDEN HEMEN BAŞKA BİR HALE GEÇİYOR DİKKATİNİZİ ÇEKERİM BU İNSANLARA DIŞARDAN BİR BASKI VE İLETİŞİM KURMAYA HAZIRLANAN BİR ALEM VAR. KORKULARLA VE ENDİŞELERLE TOPLUMDAN SOYUTLAŞACAK Kİ DAHA TEZ İSTİLA EDİLELER. RAHMETTEN MAHRUM KOYMAYIN BÖYLE İNSANLARI TUTUN ELLERİNDEN BİR ALİME YETİŞTİRİN NE KADAR ERKEN OLURSA O KADAR GÜZEL SONUÇ ALINIR.

    Yaygın kaygı bozukluğu, herhangi bir belli nesne ya da durum tarafından başlatılmayan, uzun süreli, yoğun ve belirsiz duygularla bilinir. Obsesyon da ya sistem dışı düşünceler, kişinin bunları durdurma girişimlerine rağmen, devam eder ya da zorlantılı törensel davranışlar kişiyi hareketsiz kılar ve yapmak zorunda hissettiği bir rutin halini alabilir. Kaygı bozukluklarının diğer iki türüne çok stres verici olaylar neden olur. Kaygılı tepki olaydan hemen sonra olursa tanı akut stres bozukluğu, olaydan çok sonra olursa travma sonrası stres bozukluğudur.  SİTRESİ RUH KENDİ HALİ İLE YAPAMAZ KARŞILAŞMIŞ OLDUĞU VİCDANEN RAHATLAYAMADIĞI BİR DURUM VAR. ENGEL OLUN CİNLER ALEMİNE KURBAN VERİYORSUNUZ İNSANI YARDIM EDİN. SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİN OLARAK DİYORUM Kİ ; İNSANIN İŞLEMİŞ OLDUĞU HATADAN DOLAYI VİCDANI RAHAT DEĞİL RUHA BASKI MEYDANA GELİYOR VE İÇİNE DÜŞMÜŞ OLDUĞU DURUMDAN KURTULAMIYOR ÇIRPINIYOR. BU ÇIRPINIŞLAR İÇERİSİNDE MANYETİK ALANI GENİŞLEYEN İNSAN CİNLERİN ESARETİ ALTINA GİRİYOR.

    KAYGI BOZUKLUKLARININ NEDENLERİ
    Evrimsel bir bakış açısından yola çıkan psikologlar, evrim yoluyla belli uyarıcıları, yoğun korkularla bağlantılandırmaya eğilimli olduğumuza inanırlar; ona göre fobilerin kökeni budur. Biyolojik nedenlere odaklanan psikologlar, bu bozuklukların aileden geçme eğiliminden dolayı, kaygı bozukluklarına yatkınlığın kalıtsan olabileceğini savunurlar. Bilişsel psikologlar yaşamlarındaki stresli olay üzerinde kontrolleri olmadığına inanan kişilerin kaygı bozuklukları gösterme olasılıklarını yüksek olduğunu gözlerlerken; psikanalitik kuramcılar kaygı bozukluklarının izini psikolojik iç çatışmalara kadar sürerler.DOKTORLARLA MÜCADELE VERİYORUZ TANI KOYAMADIKLARI HASTALIKLAR  ALLAHIN VERMİŞ OLDUĞU İLİM RUKYE İLMİ İLE TEDAVİSİ VAR. BUNA DOKTOR KARDEŞLERİMİZ BİLE İNANIYOR. 73 ADET DOKTORUN HASTASINI KURTARDIMVE DOKTORUN KENDİSİNİ KURTARDIM. ALLAH ŞAHİDİM DOKTORLARA BURAYA İSMİNİZİ YAZIYIM DEDİM KORKTULAR. HAYIR BİZİM KARİYERİMİZ VAR DEDİLER.

    PSİKOSOMATİK BOZUKLUKLAR
    Psikosomatik bozukluklar, kanıtlanabilir bir fizyolojik temeli olan ama büyük ölçüde stres ve kaygı gibi psikolojik faktörlere neden olduğu hastalıklardır. Artık günümüzde birçok hekim hemen hemen tüm fiziksel hastalıkları psikolojik açıklamalara bağlanabileceğini kabul etmektedir. Çünkü stresin beden kimyasıyla, organların işlev görmesiyle ve bağışıklık sistemiyle ilgisi bilinmektedir. AYAKLARI TUTMUYOR, DURMADAN GÖZLERİ YAŞARIYOR BANA GELEN HASTA KARDEŞİMİN DOKTORLAR TANI BULAMIYORVE PSİKOLOJİK DİYE SEVK EDİYORLAR, YİNE TANI KOYAMADILAR DİYE YAKINAN KARDEŞİM KAFİR CİN İLE EVLENME SAFHASINDA GELDİ VE ALLAHA ŞÜKÜR ÇOK İYİ VE ADRESİ BELLİ AÇIKLAMAK İSTERSE KONUŞABİLİR BİR MÜSAİD DURUMDADIR. KARDEŞİMİZE EN SON DOKTORLAR TARAFINDAN BEYİNDE SIVI UR VAR DEMİŞLERDİR. SIVI UR BİRAZ GÜLDÜM.

    SOMATOFORM BOZUKLUKLARI
    Somatoform bozukluklar saptanabilir herhangi bir fizyolojik neden bulmaksızın fizyolojik belirtilerle kendini gösterir. Somatizasyon bozukluğu sırt ağrısı, karın ağrı ve baş dönmesi gibi sürekli tıbbi yardım aranan ama organik bir nedenin bulunmadığı ve tekrarlayan belirsiz fiziksel belirtilerle tanımlanır. Konversiyon bozukluğu hastalarının fizyolojik nedeni olmayan dramatik ve özgül bir yeti kayıpları bulunur. Hastalık hastalığında kişi bazı küçük belirtileri ciddi bir hastalığın işareti olarak görür. Beden biçimine takılı bozukluk ya da hayali çirkinlik, kişinin, fiziksel görümünün bazı kısımlarında aşırı derece hoşnut olmasıyla tanınır. GÖZ ÖNÜ MORALMALARI, DURMAYAN BAŞ AĞRISI, GÖZ SULANMALARI, SANCI, SIRT AĞRISI, İLİŞKİ ANINDA KASILMALAR, BAŞ DÖNGÜSÜ, AYAK AĞRILARI,EL AYAK UYUŞMASI SİKAYETLERİ İLE DOKTORA GİDİLİR. TEŞHİS EMS YADA PİSİKOLOJİK TEŞHİSLER. VÜCUDA İNTİKAL EDEN İSTİLACI KAFİR CİNLİLERİN ATEŞTEN YARATILDIKLARI İÇİN BÜNYESİNDE  HO2_MAUN_ KARBONDİOKSİT_ KARBONMONOKSİT ZEHİRİNİ İNSANIN VÜCUDUNA KUSARAK GERÇEKLEŞTİRİR. BANA GELEN HASTALAR KESİNLİKLE TEDAVİ OLUNCA HİÇ KOPMAZLAR.HEPSİ DİĞER BİR ŞİKAYETİ OLANI YÖNLENDİRİR.NEDEN NEDENİNİ SİZ DAHA İYİ BİLİRSİNİZ.

    DİSOSİYATİF BOZUKLUKLAR
    Disosiyatif bozukluklarda bireyin kişiliğinin ya da belleğinin bazı bölümleri geri kalanından ayrılır. Disosiyatif unutma belleğin en azından bazı anlamlı bölümlerinin kaybıdır. Unutmanın kurbanı olan kişi evinden ayrılıp tümüyle yeni bir kimliğe büründüğünde bozukluk disosiyatif kaçış olarak bilinir. Genellikle çoğul kişilik bozukluğu olarak da bilinen disosiyatif kimlik bozukluğunda kişi farklı zamanlarda ortaya çıkan birkaç ayrı kişiliğe sahiptir. Kişilik bozukluğu tanısı, kişi kendisini aniden garip bir biçimde değişmiş ya da farklı hissettiğinde konur.BÜNYEYE GİREN CİNİN YAPISINI FİZİKSEL VE RUHSAL OLARAK HİSSETTİRİR. MESELA VÜCUDA GİREN CİN HOMO İSE İNSANI ONA YÖNLENDİRİR VEYA RÖNTGENCİ İSE İNSAN İZLENİMİNE AĞIRLIK VERİR. BÜNYEDEKİ CİN RUH HASTASI İSE DURUM HALİNİ ALIR. GENELDE İNSAN VÜCUDUNADA ÖLÜMÜ GELMİŞ YAŞLI VE AHLAKSIZ CİNLER ZUHUR EDER. YANİ MANTIKSAL BÜTÜNLÜĞÜNÜ KAYBEDEN METAFİZİKLEŞMEK İSTER.

    CİNSEL İŞLEV BOZUKLUĞU
    Cinsel işlev bozukluğu cinsel ilişki sırasında etkin bir şekilde işlev yapmanın bozulması ya da kaybıdır. Erkeklerde bu ereksiyonu başarmama ya da devam ettirmeme demek olan ereksiyon bozukluğu biçimini alabilir; kadınlarda genellikle cinsel olarak uyarılamama ya da orgazma ulaşmama anlamına gelen kadında cinsel uyarılma bozukluğu olarak görülür. Cinsel istek bozuklukları kişinin cinsel ilgisini eksik olduğu ya da cinselliğe karşı iğrenme duygusunun bulunduğu bozukluklardır. Cinsel uyarılma bozukluğu olan kişiler cinsel istek duyar ama fiziksel uyarılmayı başaramaz ya da devam ettiremezler. Oysa orgazmla ilgili bozukluklarda istek ve uyarılma vardır ama orgazma ulaşılamaz.VÜCUDA İNTİKAL EDEN CİN ELDE ETTİĞİ KADINI VE ERKEĞİ KISKANMA VE PAYLAŞAMAMA HİSSİ İLE DEVRE DIŞI BIRAKIR.81 ADET İNSAN TEDAVİ ETTİM. AÇIN TELEFONUNU MUSTAFA POLAT SORUN DURUM NEDİR. 05369859886 KARŞINIZA ÇIKAN ARKADAŞ GİTMEDİĞİ YER KALMAMIŞTI.CİNSEL İLİŞKİ ESNASINDA CİN İNSANIN HAYALARINA NUFUZ EDER VE SOĞUKLUK VERİR DÜŞÜKLÜĞE SEBEP OLUR. YADA ELİNİ KADINA SÜRÜNCE BOĞULMALAR MEYDANA GELİR. KADINDA İSE KADIN KASIKLARINI SIKAR VE KENDİNDE KASILMALAR OLUR. İLİŞKİ ESNASINDA KASILAN KADIN DAHA SONRA BAŞ AĞRISINA YAKALANIR BUNU SEBEBİ İLİŞKİDEN DİKSİNMEKTİR BUDA CİNLERİN BİR ÇALIMIDIR.

    KİŞİLİK BOZUKLUKLARI
    Kişilik bozuklukları esnek olmayan ve uyumsuz düşünme ve davranma biçimleridir. Bu düşünme ve davranma biçimleri kişilerin kendileri için ciddi iç zorlamalara veya başkaları için sorunlara neden olacak kadar aşırı abartılı ve katıdır. Bir grup kişilik bozukluğu garip ve ilginç davranışlarla bilinir. Örneğin şizoid kişilik bozukluğu gösteren kişilerin, sosyal ilişkiler kurma istek ya da yetenekleri yoktur ve diğer insanlar için sıcak duyguları bulunmaz; paranoid kişilik bozukluğu olanlar uygun olamayan bir biçimde diğerlerinden kuşkulanırlar. Bir diğer kişilik bozukluğu grubu kaygılı ya da korkulu davranışlarla ayrılır. Örnekleri, bağımsız olarak bir şeyler yapmama ve karar vermeme ile belirli bağımlı kişilik bozukluğu ve kendini yanıltmaya yol açan toplumsal kaygıyla belirli kaçıngan kişilik bozukluğudur. Kişilik bozukluklarının üçüncü grubu dramatik duygusal ya da değişen davranışlarla bilinir. Örneğin, narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler kendine önem veren büyüklük hissi gösterirler. Sınır kişilik bozukluğu kendilik imgesinde duygu durumunda ve kişiler arası ilişkilerde belirgin bir durağanlığı olmayışıyla bilinir. Son olarak, anti-sosyal kişilik bozukluğu olan kişiler yalan söylerler, çalarlar, dolandırırlar ve sorumluluk duyguları çok azdır ya da hiç yoktur. RUHUNDAKİ YAPI BOZULACAK Kİ AMELİNE ULAŞAN CİNLER İSTİLA OLAYINI TAMAMEN GERÇEKLEŞTİRSİNLER.

    ŞİZOFRENİK BOZUKLUKLAR
    Şizofrenik bozukluklar, yıllarca süren bozuk düşünce ve iletişimler uygunsuz duygular ve garip davranışlarla belirgin ağır tablolardır. Şizofrenisi olan kişiler, ilaçlarla başarılı olarak tedavi edilmedikleri takdirde normal bir yaşam sürdüremezler. Genellikle var sanılan ve sanrıları vardır. Şizofrenik bozuklukların dağınık şizofreni, katatonik şizofreni, paranoid şizofreni ve ayrışmamış şizofreniyi de içeren bazı türleri vardır.   İLİMSEL OLARAK AYRIŞTIRILMIŞTIR. İLAÇLA TEDAVİSİ YOKTUR.BUNU DOKTORLARDA İNANMAKTADIR VE BİLMEKTEDİR. ALLAH AŞKI VE ZİKİRLERİN BÖYLE İNSANLARI DAHA HIZLI TEDAVİ ETTİKLERİNİDE AÇIKLIYORLAR. SEBEBİ BİLİNMEYEN HASTALIKLAR DUA İLE TEDAVİ EDİLECEKTİR. KURANI KERİMİN TEDAVİ EDEMİYECEĞİ HASTALIK YOKTURDUR.         

    **************PANİK ATAK**********************
    Panikatak, başta “Panik Bozukluk” olmak üzere, birçok psikiyatrik bozuklukta ve bazı fiziksel hastalıklarda
    (Tiroid bezinin aşırı çalışması, kan şekeri düşüklükleri, enfeksiyon hastalıkları, kansızlık gibi…)
    görülebilen; beklenmedik bir anda, herhangi bir yerde ortaya çıkan; yoğun kaygı,
    bunaltı, korku karışımı bir nöbettir.Bulguları beyanat olarak verilmektedir.
    Bu nöbet kişiye öylesine yoğun bir korku ve rahatsızlık duygusu yaşatır ki, kötü bir şey olacağı
    veya sonunun geldiğini, öleceğini hisseder. Bu korku fırtınasını yaşayan insan, doğal olarak o
    ortamdan ve durumdan kaçma, uzaklaşma davranışı gösterir, bir an önce yardım alınabilecek
    bir sağlık kuruluşuna müracat edilir. Çoğu kez de hastane, doktor gördüğünde kişide rahatlama
    olur ve nöbet geçebilir. BU HALLERE MARUZ KALAN ÇOK KARDEŞİMİZİ TEDAVİ ETTİM. DAHA İLERİSİ KALP SANCISI VE DARALMALAR İLE HASTANEYE DÜŞEN İNSANLAR EKG SONUÇLARINDA BİR SAKINCA BULUNAMAYIP TEŞHİS KONULAMADIĞI İÇİN İLAÇLARLA UYUTULMUŞLARDIR.

    Panik atağı yaşayanların bazıları, o esnada kalp krizi geçirdiklerini ve öleceklerini hissederler.
    İlk defa hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide, kendisini ölüme yakın hisseden kişi, büyük bir
    korku ve dehşet yaşar. Bazısı o an kim varsa, ona vasiyetini söyler. Telaş ve kaygıyla bir an önce
    acile-doktora yetişmek için etrafına yalvarır. Kimisi aklını kaçıracağını, felç geçireceğini, kontrolünü
    yitireceğini, düşüp bayılacağını hisseder.

    Panik atak geçtikten sonra; kişi üzerinden kamyon geçmiş gibi hisseder. Müthiş bir yorgunluk,
    isteksizlik, sese, gürültüye, kalabalığa, ışığa karşı tahammülsüzlük ortaya çıkar. Yatmak, dinlenmek
    en iyi bir seçim olur. Yanında güvendiği birisi olsun ama soru sormasın, fazla konuşmasın istenir.
    Bunlar zaten bir “harpten çıkmış” insanı daha da yorar.
    01 – PANİK ATAK TÜRLERİ

    1. Beklenmedik Ataklar: Nedensiz,birden ortaya çıkan nöbetler. Panik bozuklukta bu tür ataklar vardır.
    2. Duruma bağlı olanlar: Korkulan bir kedi, köpek veya başka bir nesneyle yada bir durum karşısında ortaya çıkar.
    3. Durumsal yatkınlık gösterilen panik ataklar: Genellikle destekleyici bir etken vardır, ama her zaman panik oluşmaz. Örneğin araba kullanırken panik atak oluşmaktadır. Bazen araba kullandıktan sonra atak geçirmektedir…

    Panik Atağın 13 bedensel bilişsel belirtisi vardır.Bunlardan 4 tanesinin olması nöbet için yeterlidir çoğunlukla 7-10 arası belirti yaşanmaktadır. Nöbet hızlı başlangıçlıdır, 10 dakikada zirveye çıkar. Bazen yarım veya bir saat sürebilir.

    PANİKATAKTA GÖRÜLEN BELİRTİLER:

    1. Çarpıntı, kalp atışlarını duyumsama, kalbin yerinden fırlayacakmış gibi olması, göğüste basınç bazen sol kola yayılan ağrı ve uyuşmalar…
    2. Terleme(Sıcak -Soğuk boşalımlar, bazen üşüme bazen alevlerin basması hissi)
    3. Titreme, sarsılma, itilme hissi
    4. Boğulma ve nefes alamama hali (Boğazda düğümlenme veya bir yumru, tıkanma hissi)
    5. Soluğun kesilmesi (Derin nefes alma ihtiyacı, havanın yetmemesi gibi hisler)
    6. Göğüste daralma, sıkışma, ağrı duyumsama
    7. Bulantı, karında ağrı, şişkinlik , gaz oluşması, geğirti.(Bazen mideden başlayıp boğaza doğru yayılan kalkışma rahatsızlık hali)
    8. Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma hali
    9. Derealizasyon (Gerçek dışılık duyguları panik yaşandığında olaylar bir sis perdesinin gerisinde algılanır,cisimler, küçülür her şey bulanıklaşır, ya da depersonalizasyon (Benliğinden ayrılmış olma hali; sanki bedenle ruh birbirinden ayrılıyor ve kişide kendisini hissedememe, algılayamama, kendisine yabancılaşma durumu oluşur.)
    10. Panik anında kontrolünü kaybedeceği yada çıldıracağı korkusu (Kendisine, çocuklara, çevreye zarar verme korkusu)
    11. O esnada “yaşamım buraya kadarmış” duygususu, ölüm korkusu
    12. Ellerde, kollarda, bacaklarda, başta ve birçok yerde uyuşmalar, yanmalar, karıncalanmalar, diken diken olma halleri
    13. Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları
    02 – PANİK ATAKLARIN GÖRÜLDÜĞÜ DURUMLAR – PSİKİYATRİK BOZUKLUKLAR

    1. Panik Bozukluk:
    Panik ataklar en sık ve en çok panik bozuklukta görülür. İleride panik bozukluk ayrıntılı anlatılacaktır…

    2. Sosyal Fobi:
    Sosyal fobik bir insanda zaman zaman panik atak yaşayabilir. Karşı cinsle konuşma durumunda kalma, bir toplulukta bulunma ve göz önünde olma, birileriyle tanışma ve göz göze gelme zorunluluğu, birilerinin önünde yazı yazma, birşeyler yiyip içme, başkalarının yanında çişini yapma durumlarında panikatak yaşanabilir. Kişinin elleri titrer,yüzü kızarabilir.Terleme ve ateş basması, şaşkınlık, konuşmada kekeleme ve şaşırmalar ortaya çıkabilir. Bu o anki zorlanma durumuna bağlı bir kaygı-panik durumudur. Diğer zamanlarda, ya da kişinin bu ortamlardan kaçındığı zamanlarda panikatakı olmaz. Oysa Panik bozuklukta her hangi bir yerde ve her hangi bir zamanda; beklenmedik bir anda panikataklar ortaya çıkabilir. Sosyal fobikler çocukluktan itibaren sessiz, utangaç, çekingendirler, okullarda parmak kaldırmazlar, tahtaya kalkmazlar, kaldırıldıklarında yüzleri kızarır, bazen konuşamazlar, başları öne eğilir ve çok sıkılırlar ve utanırlar. Pek arkadaşları olmaz.

    3. Özgül Fobi:
    Özgül fobide; korkulan, kaçınılan tek bir nesne yada bir durum vardır. Örneğin; kedi-köpek-böcek görülünce, yaralanınca, kan görülünce, uçağa binince panikatak yaşanır.

    4. Posttravmatik Stres Bozukluğu (Travma sonrası stress bozukluğu):
    Tehdit, ağır hakaret ve saldırıya maruz kalma, işkence, tecavüz olaylar, deprem ve diğer doğal afetler, savaşlar gibi herkes için ciddi tehdit ve korku oluşturan durumlarda da zaman zaman panik ataklar olabilir. Kişi yaşadığı olayları hatırlatan bir ses, görüntü veya herhangi bir uyaranla birden geçmiş acı, travmatik anlarına dönebilir. Bazen uykularından panikle uyanırlar. Kendisini hala savaşta, cephede hissedip sipere yatanlar olur. Deprem travmasına maruz kalanlar o anı aynen yaşayabilirler.
    5. Akut Stres Bozukluğu:
    Posttravmatik stres bozukluğundaki gibi bir olayla karşılaşılmıştır. Ancak kişinin sıkıntıları olayı izleyen bir ay içerisinde ortaya çıkar. Belirti ve şikayetler en az iki gün, en fazlada bir ay sürmelidir. Ağır bir benlik çözülmesi, karmaşa hali vardır. Duygusal tepki kaybı, uyuşukluk, dalgınlık, yabancılaşma, gerçeği algılamada bozukluk, kimlik duygusunda karmaşa ortaya çıkabilir. Bazen de panikatakta görülen çarpıntı, terleme, kızarma, yabancılaşma belirtileri görülür.

    6. Genelleşmiş Anksiyete Bozukluğu:
    Anksiyete; kaygı, bunaltı,sürekli sıkıntı ve stres altında olma halidir. Bütün vucudu ve zihni etkilediğinde yaygınlaşmış demektir. Yoğunluğu artığında panikatak oluşabilir. Kişinin düşünce, duygu ve davranışları tamamen kaygı ve stres altındadır. Sürekli kötü bir şeyler olacağı endişesi vardır. En aşağı altı aydır her gün kaygı yaşanmaktadır. Bir çok olay ve etkinlikler hakkında abartılı kuruntular-evhamlar dikkat çeker. Kişi huzursuzdur. Sürekli yer değiştirir. Sabırsız ve sinirlidir. Kaslarında gerginlik ve ağrılar vardır. Çabuk yorulur, dikkati dağılır. Her şeyin en kötüsünü düşünür. Sese ,gürültüye ve ışığa karşı aşırı hassastırlar. Aşırı heyecanlı ve telaşlıdırlar. Adeta diken üzerindedirler. Oturdukları koltukların uçlarına “emaneten” oturur gibiler. Erkeklerde erken boşalma ve başarısız olma korkuları vardır. Mide-barsak sisteminde gastrit-ülser sıktır. Sık sık tuvalete giderler. Aşırı terlerler. Avuç içleri hep ıslaktır. Bazıları bu kaygıyı bastırmak için alkol, kumar yada seks bağımlısı olur. Bazı hızlı çapkınlar bu kaygılı insanlardır. Bu kaygı-endişe hali yoğunlaştığında panikataklar ortaya çıkabilir. Bazen de birlikte görülebilirler.

    7. Obsesif-Kompulsif Bozukluk(Takıntı-Saplantı-Titizlik Hastalığı):
    Takıntılı-titiz kişilik yapılarında olan insanlarda daha çok görülen bir hastalıktır. Saçma olduğu bilinmesine rağmen tekrarlayıcı davranışlar olabilir. Örneğin kapı kilitlendiği halde defalarca kontrol edilir. Hatta yollardan işten dönülerek, bazen komşuya kontrol ettirilerek emin olunmak istenir. Ellerini bir kalıp sabunla yıkadıktan sonra hala temizlenmediğini düşünen şahıs, başına, tasdik için birini dikebilir. İçinden kutsal değerlere isyan-küfür gelen kişi, sürekli dualar okuyarak kendisini temizlemeye çalışır. Bazılarında çocuklarına-yakınlarına zarar verme korkusu ortaya çıkınca, onlarla yalnız kalmamaya çalışır. Kesici aletleri ortadan kaldırıp, hatta evden uzaklaştıranlar olur. Kimisi mikrop kapıp hasta olmaktan korkar. Bir yere dokunmaz. Ellerini sürekli temizler, eldiven kullanabilir. Peçeteyle kapıları tutabilir. Saatlerce banyoda tuvalette kalınabilir. Yanlış oldu diye defalarca ibadet edilebilir.Sa atlerce abdest alınabilir. AIDS ın gündemde olduğu günlerde, güvenliksiz seksüel ilişki kuran insanlarda AIDS takıntısıyla sürekli muayene ve tahlil yaptırmalar baş gösterir. Bu tür hastalarda da takıntılarıyla ilgili kaygı ve stres düzeyleri yükselince panik atak ortaya çıkar.

    8. Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu:
    Kişinin bağlı yada bağımlı olduğu bir nesneden, kişiden, yerden ayrılmak zorunda olduğu durumlarda panik atak yaşanabilir. Bağımlılık yapısı çok belirgin olan insanlar bağımlı oldukları objelerle o kadar bütünleşirler ki, ondan ayrıldıklarında yalnızlık, korku, güvensizlik, panik yaşarlar. Ebeveynlerine bağımlı olan birisi, farklı bir şehirdeki okula giderken, evlenip evden ayrılırken panik olabilir.

    9. Genel Tıbbi Bir Duruma Bağlı Anksiyete Bozukluğu:
    Fiziksel nedenli bir çok hastalıkta da anksiyete ve buna bağlı panikataklar görülebilir.Ciddi akciğer ve kalp hastalıklarında,şeker,Tiroid bezi hastalıkları,hormonal bozukluklar,enfeksiyon hastalıkları,kansızlık ve daha bir çok fiziksel hastalıkta anksiyete ve panikatak ortaya çıkabilir.Özellikle son yıllarda ağır gribal enfeksiyonlardan sonra panikatak ve depresyonlar ortaya çıkabilmektedir. Kan şekeri düşüklüklerinde şekeri normale çıkarabilmek için, panik de de bolca salgılanan ADRENALİN hormonu ve kortizol,büyüme hormonu salgılanır.Adrenalin Sempatik sistemi uyarır ve panikatak oluşturabilir.Özellikle paniğe yatkın kişilerde daha çabuk oluşur.Akciğeri tıkayan ve kanın oksijenlenmesini bozan hastalıklarda,bazen Astım da da anksiyete ve panik atak olabilir…Bunun için panikataklı birinin bir yada iki kez detaylı bir fiziksel muayene ve tahlil-tetkikten geçmesi gerekir.Bir şey çıkmıyorsa vakit geçirmeden psikiyatrik tedaviye başlamak gerekiyor.

    10. Madde Kullanımına Bağlı Anksiyete Bozukluğu:
    Özellikle alkol ve kokain,esrar;amfetamin içeren “haplar” anksiyeteye sebep olabiliyorlar.Alkol -panikatak ilişkisini detaylı ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Bir çok alkol bağımlısında zamanla anksiyete-panikatak gelişebiliyor. Bazen de alkol miktarı azaltılınca veya birden bırakınca-alamayınca yoğun anksiyete ortaya çıkabilir. Alkol ayrıca merkez sinir sistemini baskılayarak depresyona da yol açabilir. Panikataklıların bir kısmı sonradan alkolle “dostluğu” derinleştirir.Bir kısmı da ilk defa alkolle tanışır.Hatta yanında alkolle dolaşanlar olur…panik gelmesin diye alkollü gezinen çok panikataklı vardır…

    Esrar son yıllarda gittikçe artan hızla kullanılmaktadır.Panikatağa yatkın , şüpheci-kıskanç insanlarda esrar ciddi psikiyatrik sorunlara yol açmaktadır.İlk defa esrar kullandıktan sonra panikatak yaşayan çok insan gördüm. Bazen buna sevgilisi-eşini aşırı kıskanıp,yaşamı çekilmez hale getiren hezeyanlarda eşlik edebiliyor.

    Maalesef uyuşturucu tacirleri esrarı masum göstererek yaygınlaştırmaktadırlar.Bize gelen gençlerin çoğu o kadar kanıksamışlar ki, çok rahat ve övünerek ve nerdeyse bize de esrarı önerecek duruma gelmişlerdir.

    Kokainde beyindeki Adrenalin,Dopamin gibi hormonları aşırı salgılatarak , depoları boşaltarak uyarı oluşturur.Anksiyete-panikatağa yol açabilir.

    Esrar gibi yaygınlaşan Extazi de ciddi psikiyatrik problemlere sebep olmaktadır. Bir çok gece kulübü ve barlarda, bazı okul çevrelerinde, hatta mahallelerde “ekmek -peynir” gibi satılmaktadır. İçeriğinde uyarıcı Amfetamin türevleri vardır.Başlangıçta kokain gibi uyarıcıdır.Enerji depolarını boşaltır.vucut ısısını artırır.Çarpıntı ve ağız kuruluğu yapar. Huzursuzluk yaratabilir.Paniğe yatkın birisinde kolaylıkla paniğe çevirebilir.Bazende ciddi depresyonlara sebep olmaktadır.

    11. Anksiyeteli Depresyon:
    Depresyon sıklıkla aşırı sıkıntılı,huzursuz,anksiyeteli bir tablo oluşturur.Depresyonlu insanın en önemli özeliği: eskiden zevk alarak yaptığı işlerden artık zevk alamaz hale gelmesidir. Kişisel bakımını ihmal eder.Sosyal yaşamdan geri çekilir.Aşırı duygusallık ve çabuk ağlamalar,her şeyden etkilenmeler görülür.Kendine güvende azalma ve çekingenlik,etki altında kalma ortaya çıkar.Kimsenin kendisini anlamadığını,yalnız olduğunu düşünmeye başlar.Geçmişte yaptığı hataları büyüterek suçluluk duyguları geliştirir.Umutsuzluk ve karamsarlık vardır.

    Dalgınlık,unutkanlık,okuduklarını anlayamama vardır.Uykuya dalamama,sık sık uyanma, sabahları ya erkenden sıkıntıyla uyanma, ya da kalkmak istememe,dinlenmemiş olarak uyanma söz konusudur.İştah azalıp,kilo verilebilir.Bazı depresyonlular sıkıntısını yiyerek gidermeye çalışır ve kilo artışı olur. Genç kızlarda kilo ve estetik takıntıları baş gösterir.Cinsel isteksizlik olur.Erkeklerde sertleşememe,bazen erken boşalmalar ortaya çıkar.Yeni birine aşık olma ve sürekli onu takıntı haline getirme hali olabilir.Aşırı sinirlilik,sabırsızlık, tahammülsüzlük ve her şeye karşı isteksizlik ortaya çıkar.Sigara ve alkol kullanımı artabilir.Kişi bir yere gitmek istemez.Canı istemez ve anlamsız gelir.Oysa panik ataklı insan dışarıda başıma bir şey gelebilir diye dışarı çıkmaktan korkar.Yada yanına birisini alarak çıkabilir.Oysa depresyonlu birisine ısrar etseniz,cazip tekliflerde sunsanız sıkılır,çıkmak istemez.Depresyonlu hasta işe gitmek istemez,sorumlulukları ağır gelir.Gençler okulda başarısız ve uyumsuz hale gelirler.Ev hanımları çocuklarına bakamaz ve onlara sert davranır hale gelir.Ciddi aile kavgaları başlar.Korku ve kaygılar,aşırı titizlik ve takıntılar baş gösterir.Yorgunluktan dolayı küçük bir iş dahi kişinin gözünde büyür ve çok çabuk yorulur.Zaman zaman “yaşamın hiçbir anlamı yok.Ölsem hem ben hem de her kes kurtulur”şeklinde düşünceler olur.Panikataklı insan ise yaşama çok bağlı ve ölümden korkmaktadır.Depresyonlu kişi için ölüm sıradan ve sıcaktır.Halbuki panikatakta ölüm soğuk ve ürkütücüdür.Cenaze arabası görülünce kişi kötü olur.Ölüm haberleri çok rahatsızlık verir.Yakınlarının cenazesine gidemeyen çok panikataklı vardır.

    Depresyonda çok yoğun anksiyete-kaygı-bunaltı olduğunda, panikatak da ortaya çıkar.Panikatak daha “gürültülü” olduğundan ön plana çıkıp kişiyi ve hekimi yanıltabilir.Yukarıda sıraladığımız depresyon belirtilerinden 5-6 tanesi kişide varsa temel sorun depresyondur.

    Bazen ciddi panikataklardan sonra depresyon ortaya çıkabilir.Ya da panikataklı birisi tedavi olduktan sonra depresyon geçirebilir. Bazen de depresyon tedavi edildikten sonra kişide panikatak gelişebilir.

    Çoğunlukla %50-55 arası, depresyonla panikatak içi içedir.Yapılan çalışmalarda her iki hastalıktan sorumlu olan beyin bölgelerinin,yollarının ortak olduğu söylenmektedir.

    12. Şizofreni ve Paronoya:
    Bazı şizofrenlerde,özellikle hastalığın ilk dönemlerinde panik atak olabilir.Fakat panik Bozukluklu biri asla şizofreniye dönüşmez.Hastalarımızın en çok sordukları sorulardan biri de “Hocam ben şizofren miyim? Hastalığım şizofreniye çeviri mi?” sorusudur.Bu konuyu ayrı bir başlık altında, başka bir bölümde ayrıca inceleyeceğiz.

    Şizofreni bir psikozdur.Yani düşünce alanında ciddi bozulmalar vardır.Şizofreninin değişik alt tipleri vardır. Özellikle şizofreninin ilk günlerinde; düşünce,duygu alanlarındaki karmaşalar,çelişkiler, şüpheler, gerçeklik yetisinin kaybolmaya başladığı süreçlerde , yoğun kaygı ve buna bağlı panikatak olabilir.

    Bazı şizofrenlerde ” bana homoseksüel gibi bakıyorlar beni öyle zannediyorlar” hezeyanıyla , korku-panik olabiliyor. Ya da aşırı takip edilme-kötülük görme hezeyanları olan şizofren hasta,aşırı kaygı-korku nöbetiyle panikatak yaşayabiliyor.Şizofrenik hasta öz bakımına dikkat etmez. Tırnakları uzar, saçı-sakalına karışabilir.Cümleler kopukluk gösterir.Dağınık ve saçma konuşmalar vardır.

    Paranoyaklarda da Tek bir konuda hezeyan vardır.Kişi kendisini çok çok önemli bir zevat; Mehdi, kurtarıcı gibi görebilir.Yani büyüklük paranoyası içerisindedir. Kıskançlık,güzellik,asalet, kaşiflik gibi çok çeşitli paranoyalar vardır. Paranoyaklarda da zaman zaman panikataklar olabilir. Ama her panikataklı paranoyak değildir. Ve panik bozukluk paranoyaya,şizofreniye dönüşmez.Şizofreni ve Paranoyada çoğunlukla hastalık kabul edilmez.Hastaların yakınları kişiyi tedaviye ,zorla vs getirir.Oysa panik bozukluklu hasta her an doktora,hastaneye yakın olmak ister. Bir kısmı hastane karşısında ev tutar.Bir doktorla evli olma hayalleri kuranlar olur…

    13. Hipokondriasis(Hastalık hastalığı):
    Halk arasında orasını burasını dinleyen,evhamlı,sürekli doktor doktor dolaşan kişilere hastalık hastası derler.Bu kişilerde de zaman zaman panikatak görülebilir.Kişi ciddi bir fiziksel hastalığı olduğuna inanmıştır. “tonlarca” tahlil-tetkik yaptırır.Onlarca doktor ve hastane dolaşır. Fiziksel bir bozukluğu olmadığına ikna olmaz.Sağlık haberlerini sıkı takip eder.Her kesin hastalığından kendisine bir pay biçer. Verilen ilaçların prospektüsünü en ince ayrıntısına kadar okur.Bütün yan etkilerde kendisinde çıkar.Doktorları kendisini anlamamakla suçlar.Bir çoğu psikiyatra gitmez. Panik bozukluklu hastalarda ilk dönemlerinde bu hastalar gibi doktor doktor dolaşabilirler.Fakat,bir süre sonra hastalıklarının psikolojik kökenli olduğunu anlar veya ikna edilerek psikiyatriste giderler.İyi bir panik bozukluk tedavisiyle geçici”hastalık hastalığı” tablosu da ortadan kalkar.

    14. Somatizasyon Bozukluğu:
    Bu hastalık da fiziksel nedenlerle açıklanamayan çok sayıda bedensel yakınma vardır.Başta,sırtta,karında, göğüste, eklemlerde,kasıklarda,barsaklarda,cinsel ilişkide idrar yaparken yoğun ağrılardan yakınılabilinir. Mide -barsak sisteminde: hazımsızlık, şişkinlik, bulantı, kusma,ishal görülebilir.Cinsel fonksiyonlarda bozukluk; cinsel ilgisizlik,sertleşme sorunu,erken boşalma olabilir.Kadınlarda aşırı kanamalı adet, düzensiz regl görülebilir. Boğazda düğümlenme, yutkunma güçlüğü,bir kolda veya bir bacakta güç kaybı,körlük, sağırlık, felç olma hali gibi belirti ve şikayetler olabilir.Bu hastalarda da bazen panikatak ortaya çıkabilir.Yapılan en geniş tahlillerde ve bilumum muyanelerde asla bir şey çıkmaz.Sorun psikolojik kökenlidir.Yani gerçek körlük yada sağırlık yoktur.Ama hasta öyle hisseder ve yaşar.Yapılan psikiyatrik tedaviyle kişi normale döner…

    15. Yapay Bozukluk:
    Fiziksel ve psikolojik belirtiler iradeli olarak, kasıtlı şekilde ortaya çıkarılır. Ya da bunlar varmış gibi “numara” yapılır .Bu kişiler hasta rolünü benimserler.Bu insanlar panikatağı da taklit edebilirler.Genellikle dikkat çekmeye çalışan Histrionik, ya da mazohistik kişilik bozukluğu olan insanlardır.Hastanelere yatmak için ilaçlar içip ishal olan, bir yerlerini kanatan, ateşini yükseltenler vardır.

    16. Temaruz(Simulasyon):
    Yapay bozuklukta olduğu gibi belirtiler görülür.Belirtilerin ortaya çıkarılması bir amaca hizmet eder.Örneğin,askerlikten muaf olmak, sorumluluklardan kaçmak, bir kazanç elde etmek hedeflenir..Yapay bozuklukta ise hasta rolünü benimseme esastır. Temaruzda da pek ala panikatak taklit edilip, sorumluluktan kaçma hedeflenebilir.

    17. Depersonalizasyon Bozukluğu:
    Şahsın kendisini algılama ve değerlendirmesinde bir yabancılık söz konusudur.Ruhu bedeninden ayrılmış gibidir.Sanki bedenine dışarıdan bakıyor gibidir. Zihinsel süreçlerde kopma, sislenme hissedilebilir.Kişi bunun farkındadır. Bu yaşantısı sosyal, mesleki faaliyetlerinde aksamalara neden olmaktadır. Yabancılaşma durumu kişide panik duygusunu ve panikatağı ortaya çıkarabilir.Panik atakda da , kriz anında depersonalizasyon olabilir.Kriz geçince o da geçer. Depersonalizasyonda ise sürekli ve yenileyici olarak yabancılaşma vardır.

    PANİK ATAKLARA SEBEP OLABİLEN TIBBİ DURUMLAR

    * Hipoglisemi(kan şekeri düşüklüğü)
    * Feokromasitoma(Böbrek üstü bezi hastalığı, aşırı adrenalin salgısı yapar)
    * Kortizol hormonu yüksekliği
    * Tiroid bezinin aşırı veya yetersiz çalışması(Halk arasında guatır vs denen hastalık grubu)
    * Alkol ve diazem veya bazı-epilepsi ilaçlarının birden kesilmesi durumunda yoksunluk sendromu içinde panik ataklar görülebilir
    * Kafein,kokain,uyarıcı anfetamin ve benzeri doping maddeleri alımı
    * Vitamin eksiklikleri,kansızlıklar
    * Beyin tümörleri
    * Epilepsi(sara)hastalığı
    * Multipl skleroz ve bazı nörolojik hastalıklar
    * Akciğer hastalıkları(Tıkayıcı kronik akciğer,akciğerde damar tıkanması)
    * Bazı kalp hastalıkları
    * Bazı enfeksiyon hastalıkları

    03 – MİTOLOJİDE PANİK

    Mitolojide tek ölümlü tanrı Pan zeus’un yolladığı uykuyu ve rüyaları getiren,ruhları yer altına,Hades’in ülkesine götüren,gezginlerin,tacirlerin ve hırsızların tanrısı,çobanların sürülerini koruyup onlara bereket veren,el hünerlerinin ve söz söyleme sanatının ustası Hermes’in nymphe penelope’den olan oğluydu.doğduğunda bedeni kıllarla kaplı,alnının üstünde 2 tane boynuzu vardı.O zaman bile penisi ereksiyon halindeymiş,Bu gülünç görüntüsünden dolayı tanrılar ona PAN ismini vermiş.

    Elinde bir üzüm salkımı yada fülütü ile görülürmüş.eski yunanda kırların çobanların tanrısıymış.Ormanda geçen insanların karşısına birden geçip onlarda korkma, dehşet yaratan,kaba,çirkin ve ürkütücü cinsellik tanrısıdır.
    Yunan mitolojisinde panik(panıkos)pan’dan üretilmiş bir sözcüktür.

    Panın çığlığı çok korkunçmuş,bunu işiten hayvanlar çılgına döner,kurtlar,kuşlar saklanacak delik ararlarmış.sakin otlayan kuzuların,koyunların can havliyle kendilerini uçurumlara attığı olurmuş.
    Pan’ın doğada başkalarının görmediği,duymadığı şeyleri algıladığı ve acıyla bağırdığına da inanılırdı.

    Belkide pan,yitirdiği aşkların,ulaşamadığı sevgilerin acısıyla zaman zaman bağırıyordu.Belkide tanrılar arasında ilk ölenin kendisi olacağını bildiğinden,o denli sevdiği doğadan ayrılmanın acısıyla bağırıyordu.

    04 – AGORAFOBİ VE PANİĞİN TARİHÇESİ

    1421′de Robert Burton,anksiyete ataklarına eşlik eden somatik(bedensel) duyumlardan ve agora fobik kaçınma davranışından söz etmiştir.

    1971′de Da Costa”irritabl kalp” sendromunu tanımlamıştır,1905′de usler göğüs ağrısı, nefes darlığı,çarpıntı ve sinirlikten yakınan hastaları tanımlamak için”kalp nevrozu” terimini kullanmıştır. Freud,1894′de Heckırer’in çalışmalarını yorumlamış ve bugünkü panik atağın karşılığı olabilecek”Anksiyete Nevrozu”kavramını ortaya atmıştır.Bu hastalığın Nevrasteniden ayrı bir özellikte olduğunu iddia etmiştir.Freudun’Anksiyete Nevrozundaki belirtilerden dokuzu panik atakta olan belirtilerdir.

    1919′da Lewis 1.Dünya şavaşına katılan askerlerde görülen belirtileri”asker kalbi” olarak tanımlamıştır.kadınlarda görülen tabloya ise”efor sendromu” demiştir.1972 de aynı tabloya “nüro sirkulatuvar asteni”adı verilmiştir. 1980′de Amerikan Psikiyatri Birliği Panik Bozukluğu ayrı bir antite olarak DSM-III kitabına koymuştur.

    05 – PANİK BOZUKLUĞU TOPLUMDA NE ORANDA YAYGINDIR?

    Panik bozukluğu-kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha sık görülür.

    Panik bozukluk tanılı hastaların%75-80′i kadındır. Aile çalışmalarında;eğitim,sosyal durumla bağlantı bulunmamıştır. Yaşam boyu yaygınlığı değişik çalışmalarda %1,5-3,5 arasında saptanmıştır.Bu oran gittikçe artmaktadır.

    Değişik hastalıklara bağlı olarak ortaya çıkan panik ataklar ve “sınırlı belirtili atakların” ise %15-20 arasında olduğu bildirilmektedir.dolayısıyla gerek panik bozukluğuna bağlı gerekse diğer pisikolojik,biyolojik nedenlere bağlı panik atakların her yüz kişiden 20-25 inde görüldüğü anlaşılmaktadır.Bu oran her 4 kişiden 1′inin panik ataklı olduğu anlamına gelmektedir.Paniğin bu kadar popüler olması bu yaygınlığı ve korkutucu belirtileri olsa gerek…

    Panik hastalarının çoğunluğu psikiyatri dışı hekimlere başvurmaktadır.Görülen belirtiler otonomik ve fiziksel belirtiler olduğundan kalp hastalığı görünümü verebilmektedir.İlk başvurular bu yüzden dahili branşlar olmaktadır.
    Stein1994,Chignon 1993′de yaptıkları bir araştırmada panik bozukluklu hastaların % 35′nin sık sık nefes alma ,% 15′inin baş dönmesi,%16′sının kalp şikayetleriyle başka hekimlere başvurduklarını saptamıştır. Yine göğüs ağrısı nedeniyle kalp anjiosu yapılan hastaların %20-30′unda kalp damarlarının normal çıktığı,anjiosu normal bulunan hastaların % 35-45′inin ayrıntılı muayenesinde panik bozukluğu olduğu saptanmıştır.(Mukerji,katun) bu yanlış anlayış ve yöntemin ABD’ye Yıllık maliyetinin 33 milyon dolar olduğu iddia edilmektedir.

    06 – PANİK BOZUKLUKTA SOSYAL-DEMOĞRAFİK ÖZELLİKLER

    * Panik Bozukluğu her yaşta başlayabilir
    * En sık 20-30 yaş arasında başlar,yaş ilerledikçe başlama oranı düşer
    * Etnik, kültürel farklılıklar çok önemli bulunmamıştır.
    * Şehir yaşamında,kırsal bölgelere göre daha sık görülmektedir.
    * Ekonomik durumla bağlantısı bulunamamıştır.
    * Eğitim düzeyiyle panik bozukluğu arasında direkt bir ilişki saptanmamıştır
    * Evli insanlarda,dul yada boşanmış insanlara göre daha az görülmektedir, (Bir çalışmada boşanmış yada dullarda 5 kat daha fazladır )

    07 – PANİK ATAK VE PANİK BOZUKLUĞUNUN TESHİŞ KRITERLERİ NELERDİR?
    PANİK ATAK TEŞHİS ÖLÇÜTLERİ (DSM_IV’e göre panik atağı tanı ölçütleri)

    Not: Panik atağı kodlanabilir bir bozukluk değildir.Aşağıdaki semtomlardan dördünün (ya da daha fazlasının) birden başladığı ve on dakika içinde en yüksek düzeye ulaştığı,ayrı bir yoğun korku ya da rahatsızlık duyma döneminin olması:

    1. Çarpıntı,kalp atımlarının duyumsama ya da kalp hızında artma olması
    2. Terleme, titreme ya da sarsılma
    3. Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma duyumları
    4. Soluğun kesilmesi
    5. Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi
    6. Bulantı ya da karın ağrısı
    7. Baş dönmesi,sersemlik hissi,düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma
    8. Derealizasyon (gerçekdışılık duyguları) ya da depersonalizasyon (benliğinden ayrılmış olma)
    9. Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu
    10. Ölüm korkusu
    11. Paresteziler (uyuşma ya da karıncalanma duyumları)
    12. Üşüme,ürperme, ya da ateş basmaları

    DSM-IV’e göre”Agorafobi Olmadan Panik Bozukluğu” Tanı Ölçütleri

    A – Aşağıdakilerden hem(1),hem de (2) vardır:

    1. Yineleyen beklenmedik Panik Atakları
    2. Atakların en az birini,1 ay süreyle(ya da daha uzun bir süre)aşağıdakilerden biri(ya da daha fazlası)izler:

    (a) başka atakların da olacağına ilişkin sürekli bir kaygı

    (b) atağın yol:açabilecekleri ya da sonuçlarıyla(örn.kontrollunu kaybetme,kalp krizi geçirme,”çıldırma”)ilgili olarak üzüntü duyma

    (c) ataklarla ilişkili olarak belirgin bir davranış değişikliği gösterme
    B – Ağorafobinin olması

    C – Panik atakları bir maddenin(örn.kötüye kullanılabilen bir ilaç,tedavi için kullanılan bir ilaç)ya da genel tıbbi bir durumun(örn.hipertiroidizm)doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

    D – Panik Atakları,Sosyal Fobi(örn.korkulan toplumsal durumlarla karşılaşma üzerine ortaya çıkan).Özgül Fobi(örn.özgül bir fobik durumla karşılaşma),Obsesif-Kompulsif Bozukluk(örn.buluşma üzerine obsesyonu olan birinin kir ve pislikle karşılaşması),Posttravmatik Stres bozukluğu (örn.ağır bir stres etkenine eşlik eden uyaranlara tepki olarak) ya da ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu (örn.evden ya da yakın akrabalardan uzak kalmaya tepki olarak)gibi başka bir mental bozuklukla daha iyi açıklanamaz.

    08 – AGORAFOBİ NEDİR?

    Agorafobinin belirgin özeliği ;yalnız kalmaktan yada kaçmanın zor olabileceği ve ani bir sorun yaşanacağından yardım alınamayacağı korkusu ile kalabalık , topluma açık yerlerde bulunmaktan duyulan korkudur.işlek bir cadde , sinema , tiyatro , cami, tünel, asansör, toplu taşıma vasıtaları , büyük kapalı alış veriş merkezleri en sık kaçınılan yerler ve durumlardır.agorafobikler çoğu kez evden çıktıklarında mutlaka güvendikleri birinin kendilerine eşlik etmelerini ısrarla isterler.

    Agorafobi panikle birlikte veya tek başına da olabilir. Gözlemlerimize göre çoğunlukla birlikte olmalarıdır. Çünkü panik atağı yaşayacağı korkusu kişinin düşünce ve davranışlarında ciddi kaçınma davranışlarına yol açar
    AGORAFOBİ TEŞHİS ÖLÇÜTLERİ:

    A. Beklenmedik bir biçimde ortaya çıkabilecek ya da durumsal olarak yatkınlık gösterilen bir Panik atağın ya da panik benzeri semptomların çıkması durumunda yardım sağlanamayabileceği ya da kaçmanın zor olabileceği (ya da sıkıntı doğurabileceği) yerlerde ya da durumlarda bulunmaktan anksiyete duyma.Agorafobik korkular arasında özel birtakım belirli durumlar vardır ki bunlar arasında tek başına evin dışında olma,kalabalık bir ortamda bulunma ya da sırada bekleme,köprü üzerinde olma ve otobüs,tren ya da otomobile geziye çıkma sayılabilir.

    Not:Kaçınma,bir ya da sadece birkaç özgül durumla sınırlı ise Özgül Fobi tanısını,toplumsal durumlarla sınırlı ise Sosyal Fobinin tanısını düşününüz.

    B. Bu durumlardan kaçınılır(örn.geziler kısıtlanır)ya da Panik Atağı ya da panik benzeri semptomlar olacak anksiyetesiyle ya da yoğun bir sıkıntıyla bu durumlara katlanır ya da eşlik eden birinin varlığına gereksinilir.

    C. Bu anksiyete ya da fobik kaçınma,Sosyal Fobi(örn.utanacak olma korkusuyla giden toplumsal durumlarla sınırlı kaçınma),Özgül Fobi(örn.asansör gibi tek bir durumla sınırlı kaçınma),Obsesif Kompulsif Bozukluk (örn.buluşma ile ilgili obsesyonu olan birinin kir ve pislikten kaçınması),Posttravmatik Stres Bozukluğu(örn.ağır bir stres etkenine eşlik eden uyaranlardan kaçınma)ya da Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu (örn.evden ya da akrabalardan ayrılmaktan kaçınma) gibi başka bir mental bozuklukla daha iyi açıklanamaz.
    09 – PANİĞİN ALTİPLERİ

    Panik atak yaşayanların hepsi aynı biçimde belirti ve korku yaşamayabilirler.Araştırmalara göre paniğin alttipleri şunlardır;

    - Klasik panik(solunum ve kalp sistemi belirtileriyle giden…)

    - Kognitif Panik(Bilişsel belirtilerin önde olduğu)panik

    - Nonkognitif Panik (Bilişsel belirtilerin olmadığı panik)

    - Nokturnal panik(Uykuda gelen ve kişiyi uyandıran panikler)

    - Aleksitimik panik

    - Gastro- intestinal panikler(Mide,barsak sistemi belirtileriyle seyreden panik)

    - Korkusuz(nonfearful)panik

    Klasik Panik: Kişide önce çarpıntı,heyecan başlar göğüste sıkışma,sol kola vuran ağrı ve uyuşma görülür.Bununla birlikte hızlı soluk alıp verme ve boğazda düğümlenme başlar.O anda kalbin, solunumunun duracağı; kalp krizi geçirileceği hissi oluşur.Yakınlarından kalp krizi geçirenlerde daha sık görüldüğü gözlenmektedir.

    Kognitif panik: Bilinç sistemini etkiler. Kendisini tam algılayamama,ruhun bedenden ayrılması hissi.Etrafı sisli,cisimleri uzak farklı algılama baş dönmesi,boşlukta olma hissi görülür. Ayrıca kontrolün yitirileceği elde olmadan kötü şeylerin olabileceği , aklın kaçırılabileceği bazen ölüneceğinden korkulur .

    Non kognitif panik: Kognitif panikteki belirtiler görülmez .Daha çok bir fenalık , göğüste baskı , çarpıntı hissi olur.

    Nokturnal panik: Uykudan ani bir çarpıntı ve korku ile uyanıldığı paniklerdir. Hemen pencere açılır ve hava alınmaya çalışılır uykuda “panikle ölürüm” diye kişinin uykusu kaçar bilinçli olarak uyumamaya çalışır. Zamanla uykusuzluğun getirdiği diğer sorunlarda ortaya çıkar.

    Aleksitimik panik: Nöbet nöbet bedensel belirtilerin olduğu bir türdür.

    Gastro intestinal panikler: Midede , karında başlayıp göğüse doğru dalga dalga yayılan fenalık hissidir. Boğazda düğümlenme yumru hissi oluşturur. Beraberinde bulantı , şişkinlik , gaz, ishal olabilir. Bu türünün “abdominal epilepsiyle” ayırd edilmesi önemlidir.

    Korkusuz (nonfearful) panik: Panik bozukluğun teşhis kriterlerini karşılayan bir durumdur. Buradaki panik ataklarda korku, anksiyete görülmez. Bu gruptakiler nöroloji, kardioloji uzmanlarına daha çok müracat ederler.Tahlillerde ve muayanede hiç bir şey saptanmaz.

    10 – PANİK ATAĞIN GELMEMESİ İÇİN GELİŞTİRİLEN DAVRANIŞLAR

    Panik Bozukluklu hastaların Düşünce ve Davranış Özellikleri: Panik Bozukluğu olan hastalar,yaşadıkları panik ataklar nedeniyle zamanla yaşamlarında bazı değişiklikler yaparlar . Çok şiddetli ölüm korkusu veya kontrolünü yitirme duygusu yaşadıklarından düşünce davranışların da aşırılıklar abartılar, korkular,dikkati çeker,fakat bütün bunlar hastanın elinde ve iradesinde değildir.yapılan panik tedavisiyle bütün belirtiler ortadan kalkar…

    Örnekler:”Her an bana bir şey olabilir,düşüp bayılırım”korkusuyla aşağıdaki davranışlar geliştirilir:

    - Yanında su taşıma,
    – Sürekli kalbini ve nabzını dinleme ve tutma,
    – Tansiyon aletiyle dolaşma,sürekli tansiyonunu ölçme ve ölçtürme,
    – Yakınlarının adreslerini,telefonlarını özel bir şekilde yanında taşıma,
    – Panik krizi yaşanır endişesiyle cinsel ilişkiden kaçma,sportif aktiviteleri bırakma,
    – Sürekli yanında birilerinin bulunmasını isteme,yalnız kalamama,sokağ çııkamama, kalabalık , kapalı yerlere girememe,toplu taşıma vasıtalarına binememe…
    – Bulunduğu muhitten uzağı gidememe,
    – Tatile seyahate çıkamama,
    – Birçok sağlık sigortasına üye olup,kartları yanında taşıma,
    – Bir yere gideceği zaman sağlık kuruluşlarının olduğu güzargahlar dan gitme,
    – Sık sık,acil ünitelerine başvurup kalp grafikleri(EKG)çektirme,Check-Up,lar Yaptırma,
    – Berbere diş hekimine gidememe,
    – Boğazını sıkan bir şey giyememe,
    – Sütyen takmaktan sıkıntı duyma,
    – Kriz gelir diye sexten uzaklaşma
    – Camiye gidememe,veya en arka safta namaz kılma
    – Cenaze arabası,ambulans,itfaiye aracı görünce hastanelere gidince fenalaşma hissi,
    – Uyanamama,uykuda panikle ölürüm diye uyumama,uykusunu kaçırma,
    – Tansiyon yükselecek,kalp krizi geçirilecek veya felç kalınacak korkusu ile aşırı rejim_diyet uygulaması,
    – Tv’lerdeki,basındaki intihar,cinayet,felaket haberlerinden aşırı etkilenme,onlar gibi olma korkusu,
    – Otomobilde panik yaşarım korkusu ile,otomobiline binememe,otomobilini satma,
    – Uçağa,vapura binememe,
    – Tek başına banyo yapamama,tuvalete gidememe,kapıda birisini bekletme,
    – Bayılırım.ölürüm diye aylarca banyo yapamama,
    – Panik krizi geçtikten sonra,aşırı yorgunluk,keyifsizlik halinin ortaya çıkması.
    – Tünellerden,köprülerden geçememe,yüksek yerlere çıkamama.
    – Kendisini aşağı atma korkusu,
    – Panik anında bayılırım korkusuyla organlarını ve cildini belli etmeyecek giysi giymek.
    – Değerli Takı takmamak
    – Panik sürecinde tuvalete gitme isteği
    – Daha fazla güvenebileceği birilerinin yanına taşınma (aileden biri,doktoru ya da hastanelere yakın…)
    – Kriz süresince bildiği bütün duaları okumak.uyumadan önce dua etmek.
    – Birgün panikle ölebilirim diye yakınlarına ve sevdiklerine servetini dağıtma ve vasiyet yazma.
    – Her gömleğinin , ceketinin cebine kriz anında kullanılmak üzere ilaç koyma.
    – Issız ve şehirden uzak yerlere gidememe
    11 – PANİK BOZUKLUK NEDENLERİ

    1- Genetik ve ailesel nedenler.
    2- Biyolojik teoriler
    3- Psikodinamik teoriler
    4- Gelişimsel teoriler
    5- Öğrenme kuramları
    6- Bilişsel modeller

    1 – Genetik ve ailesel çalışmalar:
    Panik bozukluğu olan hastaların birinci derecede yakınlarında panik bozukluğu ve panik atak görülme oranı %15-30 arası bulunmuştur.

    Aynı yumurta ikizlerinde aynı anda panik bozukluk görülmesi %30-40 arası saptanmıştır.

    Panikte klinik belirtilerin hastaların çoğunda benzerlik göstermesi genetik nedenleri düşündürmektedir.

    Yapılan genetik çalışmalarda; 16g 22 kromozomunda bir genin bu konumdaki rolünden bahsedilmektedir. Fakat kesinlik için yeni araştırmalara ihtiyaç vardır.

    2 – Biyolojik teoriler:
    Panik atağı esnasında oluşan biyokimyasal ve fizyolojik değişikliklerden yola çıkarak; beynin hangi bölgelerinde ne türlü reaksiyonlar ortaya çıktığı araştırılmıştır.

    Panik atağı olan ve olmayanlara “sodyum-laktat” enjeksiyonu yapılmıştır. Panikli insanlarda “panik atağı” ortaya çıkarken, kontrol gruplarında çıkmamıştır.Diğer yandan aşırı egzersizle artan laktat panikte artmış,oksijen tüketimi, metabolik hızı artıran kafein , yohimbin ve karbondioksitinde panik atağı ortaya çıkardığı bilinmektedir.

    Karbondioksit beyinde katekolamin ve noradrenerjik siklusu artırarak paniğe neden olur. Panik esnasında aşırı noradrenalin salgısı olmakta ve otonomik belirtileri ortaya çıkarmaktadır.(çarpıntı, ağız kuruluğu vs..)

    Lokus seruleus’un panikte etkisi: Beyinde 4. ventrikül tabanında gelişmiş olan çok sayıda hücreden oluşan bir alandır. Beynin bir çok bölgesiyle bağlantıları vardır. Beyindeki noradrenalinin %70 inden fazlası bu bölgeden karşılanmaktadır. Beyindeki noradrenerjik aktivite artışı, korku ve bunaltı ortaya çıkarır.

    Maymunlarda yapılan çalışmalarda lokus seruleusa elektrikle uyarı verilmiş ve panik benzeri durum çıkmıştır. Hayvanlarda bu bölgenin lezyonları, çıkarılması vs. anksiyeteyi (bunaltı), tehlike ve ağrıya verilen yanıtları azaltmaktadır. Lokus seruleus aktivitesini azaltan ilaçlarda hayvanlarda korkuyu azaltmaktadır. Lezyonlarda ayrıca hayvanlar saldırgan olmakta ve yeme-içme davranışlarında artış gözlenmektedir.

    Bu çalışmalar sonucunda lokus seruleusun daha ziyade “alarm sistemi “olduğu ve zararlı, hatalı uyarıları diğerlerinden ayırdığı ileri sürülmektedir.

    Aşırı uyarı halinde bütün beyin fonksiyonları ve irade dışı çalışan sistemler uyarılmaktadır.

    Orta derecede ise uyanıklık ve dikkatte artış olmaktadır.

    Az uyarılma halinde korkusuzluk, ani impulsif davranışlar ve dikkatsizlik ortaya çıkmaktadır.

    Serotonin ve panik ilişkisi:

    Sinir hücreleri arasında iletişim görevi olan önemli bir “norotransmitter” dir. Serotonin seviyesindeki değişiklikler, serotonin işlev bozukluklarında paniğe yol açtığı söylenmektedir.

    Beyin görüntüleme çalışmaları ve panik:

    Panik oluşturan kafein, yohimbin, laktat gibi ajanlarla PET ve SPECT çalışmaları yapılmıştır. Beyin kan akımında düzensizlikler saptanmıştır. MRI da hipotalamus ve temporal bölgelerde bozukluklar saptanabilmiştir.

    3 – Psikodinamik teoriler:
    Alt benlikten kaynaklanan dürtülerle üst benliğin yasaklarının çatışması sonucu anksiyete ortaya çıkar. Benliğin savunma mekanizmaları bunu karşılamıyorsa panik ataklar ortaya çıkabilir. Bastırılan cinsellik, saldırganlık dürtüleri, yasak dürtülerde paniğe neden olabilir.

    4 – Gelişimsel kuramlar:
    John Bowlby tarafından geliştirilmiştir. Anksiyetnin belirlenmesinde içgüdüsel dürtülerinin önemini dikkat çekmiştir. Birinci içgüdü bağlılıktır. Bağlılık figürünü kaybetme tehlikesinde anksiyete ortaya çıkar. Anksiyete korkunun bir bileşimidir.

    Çocuklukta aileden ayrılmanın, yetişkinde karışık anksiyete(panik)-depresyon oluşturduğuna inanmaktadır.Bowlby agorafobinin ayrılma anksiyetesi olduğunu açıklar. Bağlılık figürüne gövenle bağlanamamaktan kaynaklandığını söyler..

    5-Öğrenme kuramları:
    Koşullu refleks kuramına göre anksiyete; tehlikeli dış uyaranlara karşı organizmanın koşulsuz yanıtıdır. Fobiler klasik şartlanma yoluyla nötral uyarana bağlı bunaltıdadır.

    6-Bilişsel modeller:

    Bedende herhangi bir sebeple ortaya çıkan belirtileri (örneğin, çarpıntı, uyuşma..) kişinin gereksiz ve tehlikeli olarak algılaması ve “çarpıtıp” ciddi rahatsızlıklar olarak değerlendirmesi paniğe yol açmaktadır. Herhangi bir anksiyete durumuna eşlik edebilecek önemsiz kalp atışı, baş dönmesi, ağız kuruluğu; kişi tarafından bayılacağı, öleceği, kalbinin duracağı şeklinde yorumlanır.

    Bu modelle göre; dış uyaranlardan çok düşünce, imajinasyon, bedensel belirtiler gibi içsel uyarılar panik atakları ortaya çıkarabilir. Zararlı, tehlikeli yorumlanan uyaranlardan sonra ortaya çıkan bedensel kıpırtılar, duyumlar da yanlış yorumlanır ve “kısır döngüye” girilmiş olunur. Kişi artık dikkatini sürekli bedensel duyumlarına verir ve tetikte bekler ve olumsuz düşünceleri pekişir.

    12 – PANİK BOZUKLUĞA EŞLİK EDEN DİĞER PSİKİYATRİK VE BİYOLOJİK BOZUKLUKLAR:

    Psikiyatrik bozukluklar:

    Depresyon: Panik hastalarının %40-50 sinde depresyon’da aynı zamanda görülmektedir. Bazen paniklerden sonra, aynı anda yada depresyondan sonra panikler ortaya çıkabilir. Panik atakların hemen ardından da birkaç saat veya bir gün depresif bir görünüm ortaya çıkabilmektedir.

    Agorafobi: %50-70 oranında en sık görülen eş zamanlı bozukluktur. Depam’da yapılan çalışmada panik bozukluğu olan 3000 hastamızın %65′nde agorafobi saptanmıştır.

    Sosyal fobi: %10-15 oranda bulunur. Sosyal , ekonomik; yaşamsal aktivitelerden kendini geri çekme. Yeni ve yabancı insan ve durumlarla karşılaşmaktan kaçma davranışı sosyal fobik kişilerde görülür. Panikte ikincil olarak sosyal fobik özellikler görülüğü gibi, panikli insanın ayrıca bir sosyal fobisi olabilir.

    Tedaviyle paniğe bağlı olanlar ortadan kalkar. Sosyal fobi için ayrıca bir tedavi gerekebilir.

    Somatoform bozukluk: %6-8 arasında eşlik eder. Kadınlarda daha fazladır. Sosyo-ekonomik ve kültürel yetersizlik , ırk farkı önemlidir. Yoğun bedensel yakınmalar vardır ve hiç biri fiziksel sebebe bağlanmaz.

    Hipokondriyazis: Sürekli kendini dinleme ve sağlık kitaplarını okuma,hastalıklar bulma.; doktor, doktor dolaşma; tahliller yaptırma durumudur. Panik bozuklukta %20-30 oranında eşlik eder.

    Madde kullanımı: Alkol başlangıçta sıkıntı ve paniği giderdiğinden panikli insanların bir kısmı “alkolle kendi kendini tedavi” yoluna gider. Zamanla bağımlılık gelişir sürekli alkolle dolaşılır ve sabahtan içilmeye başlanır.

    Alkol kullanım bozukluğu: % 20-25 arasındadır. Diğer maddeler (yeşil reçete ilaçları uyarıcı ve uyuşturucu özelliği olan maddeler vs. )%5-10 oranda değişmektedir.

    Manik depresif bozukluk: Depresyon ve onun tam tersi coşma , uçuşma nöbetlerinin (mani) olduğu bu hastalığın panikle görülme oranı %10-12 arasındadır.

    Kişilik bozuklukları :

    - Kaçıngan
    – Obsesif-kompulsif
    – Pararanoid
    – Borderline

    Kişilik bozuklukları’da % 40oranda eşlik eder.

    Genel anksiyete bozukluğu: Burada sürekli kötü bir şeyler olacağı kaygısı ve ” diken üzerinde olma” hali vardır. %15- 20 oranda görülebilir.

    Obsesif – kompulsif bozukluk: Takıntı ve saplantıların olduğu (temizlik kontrol , bulaşma takıntıları, tekrarlayıcı davranışlar )

    PANİK BOZUKLUĞA EŞLİK EDEN BİYOLOJİK BOZUKLUKLAR

    Mitral valv prolapsusu: Kalp kapakçığı sarkması olan MVP’susu panik bozukluklu hastaların yaklaşık % 40-50′sinde bulunmaktadır. MVP’susunun toplumda görülme sıklığı % 5 ve kadınlarda iki kat daha fazladır. MVP’susunun belirtileri panik bozuklukla benzerdir.sebep mi? Sonuç mu? olduğu tartışmalıdır.

    - Göğüs ağrısı , çarpıntı ile acillere başvuran hastaların % 40′ında panik bozukluğu saptanmıştır.

    - Göğüs ağrısı nedeniyle anjiografi yapılan hastaların % 40-60ında panik bozukluğu bulunmuştur.

    - Tedavi olmayan panikli hastalarda koroner arter hastalığına bağlı ölümler üç kat daha sık görülmüştür.

    Tiroid bezi anormallikler:Panik bozukluklu hastalarda tiroid fonksiyon bozuklukları daha sıktır “hipertiroidi” genel nüfusa göre yüksektir.

    İrritabl kolon sendromu: Barsakların aşrı duyarlı olması hali ve barsak problemlerinin yaşanması da panik bozuklukla birlikte bulunabilmektedir. Anksiyete tedavisiyle bu hastalar düzelebilmektedir.

    Akciğer hastalıkları: Müzmin tıkayıcı akciğer hastalıklarında %8-20arası panik bozukluğu bulunmaktadır.(Astım, bronşit, amfizem, allerjik akciğer hastalıkları….)

    Migren: Migrenli olanların bir kısmında panik bozukluğu olabilmektedir. Baş ağrısı şikayeti olan erkek hastaların %12′sinde, kadınların ise %15inde panik bozukluğu saptanmıştır.

    Epilepsi(sara nöbetleri): Temporal nöbetlerde görülen ,korku ,terör ,yabancılaşma ,farklı algılama aşırı sıkılma ve taşıkardi gibi belirtiler , panik atakta da görüldüğünden gözden kaçabilir. Ayrıca beynin sağ temporal bölümü alınan insanlarda panik benzeri belirtileri olabilmektedir. Bundan dolayı paniğin “temporalimbik” anormallik olduğu ileri sürülmektedir.

    Beyin-damar hastalıkları: Beyin-damar hastalıkları panik bozuklukta diğer hastalara göre iki kat fazladır. Panikteki tansiyon yükselmelerinin buna yol açtığı söylenmektedir.

    13 – PANİK BOZUKLUĞUN KARIŞTIĞI VE AYRILMASI GEREKEN DURUMLAR: (AYIRICI TANI)

    1. Agorafobi
    2. Madde bağımlıkları ve kötüye kullanımları.(amfetamin, kafein, alkol, diazem türü ilaçlar)
    3. Hipokandriazis
    4. Yaygın anksiyete bozukluğu
    5. Sosyal fobi
    6. Özgül fobi
    7. Obsesif- kompulsif bozukluk
    8. Alkol bağımlılığı
    9. Organik hastalıklar (Hipertiroidizim, Hiperparatiroidizim, Hipertansiyon, Feokromasitoma (Böbreküstü bezi hastalığı), Vestibüler disfonksiyon (Kulaktaki denge fonks.boz.), Kardiak aritmiler, Konvulsif bozukluklar.(Sara nöbetleri)

    14 – PANİK BOZUKLUKTA, RİSK FAKTÖRLERİ (Kimler paniğe daha yatkın?)

    - Birinci derece akrabalarında panik ya da başka anksiyete bozukluğu olanlar.
    - Sıkıntılı, telaşlı, aceleci, mükemmeliyetçi, insanlar.
    - Düşünce ve duyguların yeterince dışarıya yansıtamayan, “içsel insanlar.”
    - Alkol yada başka bağımlılık yapabilen maddelere yatkınlık ve bağımlılık
    - Geçmişinde panik atak diğer anksiyete bozukluklarından bir rahatsızlık ya da depresyon geçirmiş olmak.
    - Sürekli baskı altında olmak, engellenmek yada kendi kendini baskılamak.
    - Sosyal fobik, kaçıngan kişilik yapıları
    - Sürekli “verici” davranma “iyilik meleği”gibi davranma “hayır” diyememe.
    - Öfkesini, kızgınlığı dışarıya yansıtamayan insanlar
    - Dürtülerini sürekli bastıran insanlar.
    - Cinselliği baskılamak, cinsel tatminsizlik ve yoğun bilinç dışı aldatma dürtüleri ve gizli homoseksüel eğilimleri olanlar.
    - Aşırı hırslı,sürekli başarı ile beslenen,başarısızlıklarda kendisini suçlayan yapı..

    15 – NEREYE KADAR PANİK? (Paniğin seyri,gidişatı)

    Panik bozukluk en çok 30′lu yaşlarda ortaya çıkar.Az sayıda çocuklukta başlar.45 yaşında başlaması olağan değildir…Gidişatı kişiden kişiye değiştiği gibi aynı kişide bile belirtiler değişebilir.Uzun süreli izleme çalışmalarında % 40′nın belirtilerden arındığı,yaklaşık % 50′sinin belirtilerinin çok hafiflediği ve yaşamlarını engellemediği saptanmıştır.% 10-20 arası belirtilerin iniş-çıkışlarla devam ettiği görülmüştür.

    16 – PANİK BOZUKLUKTA TEDAVİ

    Panik atak kesinlikle kontrol altına alınabilir.

    Tedavide Temel ilkeler şunlardır :
    Panik atakları ortadan kaldırma
    Sürekli atak yaşayacağım diye bunaltı, kaygı yaşamayı önlemek.
    Panik atak korkusuyla yapılmayan davranışların yapılır hale gelmesi ( tek başına yola çıkabilmek, kapalı mekanlara girebilmek, yalnız kalabilmek gibi… )
    Panikle birlikte görülebilen diğer bedensel ve psikolojik sorunları gidermek
    Zamanla paniği önemsemeyecek ve unutacak seviyeye gelmek
    Panikten dolayı bozulan aile , iş-sosyal yaşamın eskisi gibi normalleşmesi.
    Hiç bir panik belirtisi ve davranışı olmadığı halde tedaviye bir süre daha devam ettirmek.
    Hasta-hekim arasında çok iyi bir iletişim olmalıdır.Hasta hekimine her an ulaşmalıdır. Tedavide kullanılan ana ilaçlar antidepresanlardır.Yardımcı olarak; sakinleştiriciler yatıştırıcılar, bedensel belirtileri önleyen ilaçlar kullanılır.
    Antidepresanların bir kısmı eski kuşak ilaçlardır. (Anafranil, tofranil, ludiomil, insidon, laroxyl, tolvon… gibi ) Yeni kuşak ,ilaçlar ( efexör, seroxat, cipram, remeron, prozac, lustral, serzone, faverin, gibi.. ) Bu ilaçların içinde paniğe iyi gelen 4-5 ‘i geçmez. Hekimin yaptığı muayene ve tecrübesi sonuca en uygun ilaç seçilir.Bir ilaç her hasta da aynı sonucu vermeyebilir. İlaçların bir kısmı ( eski kuşak ) başlangıçta belirtileri arttırabilir, ağız kuruluğu, sıcaklık hissi, terleme,kiloartışı ,kabızlık,cinsel problemler yapabilir.Yeni kuşakta bulantı,titreme,cinsek problemler,kilo artışı gibi yan etkileri olabilir.Bunlar kalıcı değildir.Bir süre sonra azalabilirler. Panik bozuklukta ilaç tedavisinin en aşağı bir buçuk yıl olması gerekir.
    Hekim önerisi dışında kesinlikle ilaç almamak gerekir.
    Panik belirtileri düzelir düzelmez ilaçları ne azaltmak nede kesmek gerekir.Yoksa kısa sürede tekrarlar
    Yardımcı ilaçlar yeşil reçeteye tabi olanlar ( Xanax, diazem,nervium benzeri ilaçlar.) Ve bazı kalp-tansiyon ve mide ilaçlarıdır. Bunların kısa süreli kullanılması gerekir.
    Başka hastalıklarınız nedeniyle ilaç alacaksanız doktorunuza danışın.
    İlaçlar zamanla iştahınızı arttırır.özellikle -tatlıya- karşı dayanılmaz istek olur. Bunun için tedbir alın bol su için, meyve ağırlıklı beslenin.
    İlaç tedavisi dışında -bilişsel,davranışsal,terapi’nin panikte iyi sonuç verdiği bilinmektedir. Burada kişinin bedensel belirtileri algılama ve onlara ” kötü anlamlar yükleme” olayı anlatılır. Düşünce , beden ve belirtilerin ilişkisi; belirtilerini – düşünceyi nasıl etkilediği konuşulur.Yani önce hastalığın nasıl oluştuğu, belirtilerinin anlamını ne olduğu ve nelere yol açamayacağı anlatılır. Daha sonra kaçınma davranışlarının nasıl yok edileceğini geçilir.Bunları mutlaka bir terapistle birlikte yürütmek gerekir. Terapiye istekli ve azimli olduktan sonra bir ayla üç ay arasında epey yol alınır.
    Panikli olmak bir “kader” olmamalı.
    Paniğin süresi ne kadar olursa olsun, tedavi edilebilir. Yirmi otuz yıllık panikleri Depam’da çok tedavi ettiğimiz belirtmek isterim.
    PANİK ATAKTA EN ÇOK SORULAN SORULAR ve CEVAPLARI :
    - Panik atak kalp krizine yol açar mı ? – HAYIR
    - Panik felce yol açar mı ? – HAYIR
    - Panik anında ölebilir miyim? – HAYIR
    - Panik anında kendimi, kontrolümü yitirir kendime ve çevreme zarar verebilir miyim ? – HAYIR
    - Panik atak bayılmaya sebep olur mu ? – HAYIR
    - Deliliğe yol açar mı ? – HAYIR
    - Uçakta panik atak gelirse ölür müyüm ? – HAYIR
    - Tedavisi var mıdır? – EVET
    - İlaç beyni nasıl etkiler, düşünceyi ve davranışı nasıl değiştirir? Beyindeki ” alarm” sistemindeki hassasiyeti giderir. Bozulan dengeleri düzenleyerek aşırı bedensel duyum ve belirtileri yok eder! Aklımız beynimizden uzaklaşmaya başlar ve yaşamın diğer yanlarını tekrar görmeye algılamaya başlarız. Zamanla paniği unutur hale geliriz.
    - Panik Tekrarlar mı ? Biyolojik, Sosyo-kültürel-ekonomik ve psikolojik şartlar müsaitse her hastalık gibi panikte tekrarlayabilir.Fakat ciddi uzun süreli bir tedavi ile tekrar riski azalır.Ayrıca tekrarlayacaksa çok hafif tekrarlar.Kontrol edilebilir seviyede olur.Bazen doktora bile ihtiyaç duyulmaz. Tedavide paniği kontrol altına almak ve onu tanımak ne yapıp-yapamayacağını bilmek önemlidir.
    - Panik şizofreniye çevirir mi? – HAYIR
    - Alkol alarak paniği yenebilir miyim ? – HAYIR ( zamanla artar ve bağımlılık gelişir.)
    - Kendimi dine inanca versem geçer mi ? – Paniğin inançsızlık ve ibadetsizlikle ilgisi yoktur; “inançlı” insanlarda’da panik yaşanır.
    - Yanımda ilaç,adres ve telefonlar,su,bisküvi,tansiyon aleti vs.. taşıyorum. Olmayınca yola çıkamıyorum bir şey olur mu ? Bağlanma , garantiye alma ihtiyacından yola çıkıyorsunuz.Tedavi ile yavaş yavaş bu bağlanma nesnelerinden kurtulmak,özgür ve özgüvene dayalı ” sahaya” çıkmanız mümkündür.
    - Spor paniği arttırır mı ? – HAYIR ( faydası vardır )
    - Seks yapabilir miyim ? – EVET
    - Panik geldiğinde acile gideyim mi ? – HAYIR ( Daha önceki nöbetler nasıl geçtiyse bu nöbet de geçecek )
    - Panik, depresyonla beraber olur mu ? – EVET
    - Panik anında boğazım düğümleniyor, tıkanıyorum. Nefessiz kalıp ölebilirmiyim. – HAYIR
    - İlaçla beraber alkol alınır mı? – Çoğunlukla HAYIR,fakat doktorunuza danışmakta yarar var…
    - İlaçlar bağımlılık yapar mı? Hayat boyu kullanmam gerekir mi? – HAYIR
    - Panikten dolayı işimi değiştirip,veya bırakayım mı? – HAYIR Kesinlikle işinizi bırakmayın ve değiştirmeyin.
    - İlaçlar, yiyecekler, içecekler boğazımı tıkar mı? Boğulur muyum? – HAYIR
    - Bana büyü yapılmış veya ‘cin’ çarpmış olabilir mi? Paniğin bunlarla hiçbir ilişkisi yok DİYEN doktorlar kesin sonucu alimlerden görünce pocalıyorlar.
    18 – ÖNERİLER

    1- Hastalık hakkında doktorunuzdan ve yayınlardan çok iyi bilgi alın. Temel Kural:”Düşmanını Tanı”
    Sana ne yapıp ne yapamayacağını bil!
    2- Dahili,fiziksel muayeneler ve tahlillerde hiçbir şey yoksa;bir daha tahlil yaptırmayın ve dahili muayeneye gitmeyin.
    3- Her hastanın tedavi süresi,onun kişiliğine durumuna bağlı olduğundan tedavi süresini bilin ve bu süreyi en verimli bir şekilde kullanın.
    4- Yakınlarınızıda doktorla görüştürün.Hastalığın sizin elinizde ve iradenizde olmadığını öğrensinler ve size”yüklenmesinler”
    5-Umudunuzu ve kendinize olan güveninizi hiçbir zaman yitirmeyin.”Başaracağım,bu hastalığı yeneceğim ve yaşama sımsıkı sarılacağım. Kendime inanıyorum ve güveniyorum!” telkinini sık sık yenileyin.
    6- Mümkünse her gün yarım saat yürüyüş yapın.
    7- Her gün duş alın
    8- Yüzme imkanınız varsa yüzün
    9- Yılda iki kez tatil yapın.
    10- Çözemediğiniz ve sizinle direkt ilişkisi olmayan sorunlarda üzülmeyin. “Kulak arkası edin.”
    11- Kahve ,koyu çay, kolalı içeceklerden uzak durun.
    12- Midenizi tıka basa doldurmayın, uzun süre aç kalmayın.
    13- Sizin gibi panik yaşayan insanlarla bir araya gelin.Sosyal-kültürel faaliyetlerde bulunun.
    14- Panik krizini hissettiğiniz an dikkatinizi başka yere vermeye çalışın
    15- Nefes egzersizleri yapın (Derin nefes alıp içinizde tutun ona kadar sayın ve ağzınızdan üfler gibi yavaş yavaş verin)
    16- Her gün gevşeme ( relaksasyon ) egzersizleri yapın.Bütün vücut kaslarınızı kasıp sonra gevşetin.
    17- Seks yaşamınızı canlandırın, fanteziler üretin                                                                                       BANA GELEN ÇOĞU KARDEŞİMİZE VERİLEN ÖNERİLER VE BULGULARLA KARŞILAŞTIM. TIBBEN BÜTÜN BULGULAR VE ARAŞTIRMALAR BİTTİKTEN SONRA DOKTORLAR TARAFINDAN TANI KONULAMAYAN BÜTÜN RAHATSIZ İNSANLARI TEDAVİ EDERİZ. ALLAH AŞKI VE KURANI KERİM MANEVİYAT USTASI HER ŞEYİ TEDAVİ EDER ,TECELLİYAT ALLAHIN VE İNANAN KULLARINDIR.

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | 26 yorum

RİYAZET NEDİR VE FAYDALARI

RıYAZET: Zühd ve takva maksadıyla dünya zevklerinden kaçınma ve nefsin isteklerini yenmeye çalışma.                                                                     **** NEFİSE HAKİM OLMAK İÇİN EN MÜKEMMEL İBADETTİR; Kendim 6 ay oruç tutarak uygulama yaptım.Sonuçta muhakkak çok şeylere vakıf oldum.RABBİM sana sonsuz hamd ve şükürlerimle dua ediyorum beni behbaht eyledin bir makam vererek hastaları hiç sorunsuz tedavi ediyorum.Oruç tuttuğum süreç içerisinde hayvansal ürün hiç yemedim, sadece bitkisel olarak beslendim. Zuhuratı beklemeyin başladığınız niyet anından itibaren sonucunda vakıf olacaksınız,yeter ki sabırla sonucun altını imzalayın yani orucu başarın.Bana her şey tuhaf kokmaya başladı canım öyle şeyler çektiki hiç sormayın. Şeytandandır diyerek sabırla devam ettim, güçten düştüm ama çok faydalı kardeşlerim ilme başlamadan önce uygulayıp makam ile yola devam edin.

Tasavvufi hal ve makamları elde etmek için harcanan sürekli ve düzenli çabalara mücahede ve riyazet denir. Riyazet daha ziyade, nefsin arzularına karşı koymak; mücahede ise Ahlâk değişmesini sağlamak demektir. Riyazet ve mücahede yolu tasfiye yoludur. Bu yolda olanlar gerek hak, gerekse halk ile olan muamelelerinde sadakât üzere olurlar. Çünkü bu yol ebrâr yoludur. ınsanın dünyaya bağlı bütün eğilimlerinden sıyrılması, kendini Allah’a adaması anlamına gelen riyazetin amacı, insan nefsini eğitmek, Allah sevgisi dışında kalan bütün istekleri yok etmektir. Allah’tan başka bir şey düşünmemek, daima zikir ve ibadetle meşgul olmaktır. Netice olarak riyazet, genellikle takva ve vera; doğruluk; keşf ve ilham sahibi olmak için yapılır (Kuşeyri risalesi, (Terc.) Süleyman Uludağ, 21-22; Cavit Sunar, Tasavvuf Tarihi, 185; H. Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hüdai, 213). Riyazet Kur’an ve sünnet çerçevesi içinde olmalı. Bidât ibadetlerle veya ıslamın öngörmediği, koymadığı bir teabbud biçimi ile yapılması asla caiz değildir. Riyazet yapıyorum diye ıslam’a bid’at sokmak ıslâmdan sapmadır.ALLAHIN RIZASINI KAZANMAK ONUN TAYİN EYLEDİĞİ HAK YOLUNDAN ŞAŞMAMAK AMACI İLE BU YOLA GİRİLİRSE YÜZDE YÜZ SONUÇ ALINIYOR. ÇÜNKÜ; Bir insanın kapısına bir derdini bir sıkıntını anlatmaya durmadan ara vermeden gidip arz edersen muhakkak seninle beraber o derdin sıkıntısını yaşar ve anlamaya çalışarak bir sonuca bu rahatsızlıktan kurtarmak için çözüm yoluna bakar.ŞUNU İCRA EDİYORUM;altı ay hiç aralık vermeden oruç tutup durmadan yarap bana bu ilimden bir nasip diye dua ile ve zihniyet çerçevesinde her gece fatihadan sonra en az 10 kere kurandan ALLAH ın yüceliğini hamd eden ayetleri okuyarak zihayata çekilirsen rabbim o kulunu görür ve gözetir.

Riyâzet’ın şartları

Sûfîler az yemeye, az konuşmaya, az uyumaya, yalnız kalmaya, sürekli zikir ve tefekkür etmeye alışan nefsin kurtulacağına inanırlar. Hucvurî’ye göre: “Nefs köpektir, fakat müccahede ile öyle bir dereceye getirirler ki artık onun avladığı hayvan helal hale gelir.”Kendini şimdi günahın yok diye müjdelenmiş olarak tanısan öyle bir ruh haline bürünürsün ki? rabbim merhameti ve rahmeti ile muamele eylesin; fatır suresi 45 ayet te;

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِن دَابَّةٍ وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا

Ve lev yûâhızullâhun nâse bimâ kesebû mâ tereke alâ zahrihâ min dâbbetin, ve lâkin yûahhıruhum ilâ ecelin musemmâ(musemmen), fe izâ câe eceluhum fe innallâhe kâne bi ibâdihî basîrâ(basîren).

1. ve lev : ve eğer, şâyet
2. yûâhızu : muaheze eder, sorgular
3. allâhu : Allah
4. en nâse : insanlar
5. bi-mâ : sebebiyle
6. kesebû : kazandılar
7. mâ tereke : terketmedi, bırakmadı
8. alâ zahri-hâ : onun sırtında, onun üstünde
9. min dâbbetin : bir dabbe, yürüyen bir canlı
10. ve lâkin : ve lâkin
11. yûahhıru-hum : onları tehir eder, erteler
12. ilâ ecelin : bir zamana kadar
13. musemmen : isimlendirilmiş, belirlenmiş
14. fe : artık, fakat
15. izâ : o zaman
16. câe : geldi
17. ecelu-hum : onların eceli, onların zamanının sonu
18. fe : o zaman
19. innallâhe (inne allâhe) : muhakkak ki Allah
20. kâne : odu, idi
21. bi ibâdi-hi : onun kullarını, kullarını
22. basîren : gören AÇIKLAMA=Diyanet İşleri : Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.YANİ ALLAH SESLENİYOR; EYYY  İNSANOĞLU YAPTIĞINIZ  HATA VE SUÇLARINIZDAN DOLAYI HEMEN HESABA GEÇMİŞ OLSAYDIM , SİZE ZAMAN VERMEYİP YAPILAN SUÇUN CEZASINI HEMEN VERSEYDİM YERYÜZÜNDE İNSAN KALMAZDI DİYE NİDA EDİYOR.RAHMANİYETİ VE SABRI RABBİMİN NE KADAR BÜYÜKKİ BİZİ AFFEDEBİLMESİ VE MÜKAFATLANDIRMASI İÇİN ZAMAN VERİYOR VE BEKLİYOR.  Rabbimin huzuruna çıkmakla neler kazanılmazki!!!!! yeterki bizi yaratandan iste ve istemesini bil yeter.


1-AZ YEMEK

ınsan nefsini azdıran şeylerin başında yeme-içmede sınır tanımama gelir. Kuşeyrî ıbni Salim’den naklen der ki: “Kulun mutad olarak yediği yemeklerden her gün sadece kedi kulağı kadar azaltması açlığın âdâbındandır.” Rasülullah (s.a.v): “ınsanoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. ınsana belini doğrultacak bir kaç lokma yeter.” buyurur. Ebu Süleyman Dârânî: “Dünyanın anahtarı tokluk ahiretin anahtarı açlıktır.” der.Allahın rızasını gözeterek onun verdiği nimetleri temiz kullanıp vücudu temizliğe adapta etmek en büyük ibadetlerdendir.Oruçlu iken nefis yarıya düşer ve nefsin kötü emarelerini habsedersin, aç karına fazla düşünce sağlıyamazsın, tek düşünce rabbimiz bize faydalanmamız için ne güzel nimetler sunmuş zihniyeti ALLAH ın yaratıcılık uluhiyetini derinleştirir. 6ay veya 365 gün riyazetle oruç tutmak büyük bir riyazet ve sabırdır.Bu süreç içerisinde açlık insan çok şey öğretiyor toprak bile insana ekmek gibi kokuyor ruh öyle acıkıyorki nefsine her şey ağır geliyor koku dahi insanı sözden vaz geçirmeye cebzediyor. YAŞAYAN İNSAN GÖRENDEN DAHA FAZLA BİLİR.sakaleyn arapoğlu bazı işleri ve muktesatı tatmıştır biline?????

2- AZ UYUMAK

Az yemek sonucu kişi az uyur. Az uyumak, Allah’a dönüşün ifadesidir ve kalbi cilalandırır. Gecenin ıslam’da özel bir yeri vardır. Gece ibadet için kalkmak nefse ağır gelir. Bunun için Kur’an’da geceleyin sıcak yatağından kalkıp Rablerine ümit ve korku ile dua edenlerle seher vakitlerinde uyumayıp istiğfar edenler ve gecenin azında uyuyup sabahın erken saatlerinde istiğfar edenler övülmekte, uzun gecelerde tesbih ile geceleyin teheccüt namazı emredilmektedir.Gece ibadeti insanı gösteren en büyük girişimdir. Bir sınıfta soru soruldu; soruyu her kes biliyor el kaldırdı kime şans gelirse o cevap verir,fakat bir tane el kalktı cevap için sadece söz hakkı o insana verilir.Gece namazı ve ibadetleri sadece tek başına yarabbi ben burdayım deyip kendimizi göztermenin en büyük yoludur.SADECE RABBİNLE SEN BAŞBAŞASIN DÜŞÜN?????

Uykusuzluk hedef değil, ilim, amel ve zikre vasıtadır. “Rasülullah (s.a.v) yatsıdan önce uyumayı ve ondan sonra da konuşmayı hoş görmezdi.”AZ UYUYANNIN;fazla düşünme olanağı olmuyor sadece hak yolunun zuhuratını düşünür.Birde kim hayatında fazla ibadet etmeyi ve zaman ayırmayı yaparki, nefsine uyup boş işler varken ibadet etmek çok zor gelir insana.Nasıl insanlar birbirleri ile fazla sohbet edip aralarında samimiyet artıyor ise fazla yapılan ibadette ALLAH ile kul arasındaki samimiyeti artırır.

3- AZ KONUŞMAK

Riyâzetin bir önemli hususu da az konuşmaktır. Dilini tutan, kötülüklerden emin olur. Necmüddin Kübra: “Dil konuşunca kalp susar. Dil susunca da kalp konuşur.” demiştir. Hadis-i şerifte “Susanın kurtulacağı” belirtilmiştir. Dilini tutup kalbini söyletenlerin günahı az olur. ıki dudağı ile iki bacağı arasındakine garanti verene cennetin garanti edileceği vaad edilmiştir.

ınsana iki kulak bir ağız verilmiştir. Kur’an’ın ilk emri okudur.O halde ilme sarılmalıdır. ınsanın konuşmaktan çok dinlemeye ihtiyacı vardır. Hatem-i Asam der ki: “Arzu üç çeşittir: Yeme, Konuşma, bakma. Yeme halini Allah’a tevekkülle, dilini doğru sözle, gözünü ibadetli bakışla muhafaza et.”der.

Riyâzette halvetin de önemli bir yeri vardır. Nefsin hoşlanmamasına rağmen halvete girmek suretiyle nefsini alıştığı yerinden ayırıp rahatsız eden kimse ve nefsini Allah’a itaat için hapseden, bu acıların ardından kalben bu işten halâvet ve zevk duymaya başlar. Çünkü nefis ve nefsin tabiatı halâvetten hoşlanmaz, insanların arasına karışmak ister.

Zunnûn Mısrî “ınsanı halvetten daha fazla ihlaslı olmaya sevkeden bir vasıta görmedim demiştir.” ıbn-i Mübâreke kalbin devası nedir? diye sorulunca “Halkla az görüşmektir.” cevabını vermiştir.

Sonuç olarak kişi, yaptığı mücâhede ve riyâzetin başarısına göre huzura kavuşmakta ve Allah’a yaklaşmaktadır. Bedeni ve ruhi varlığımız hayat yolunda, ölünceye kadar ortaya çıkan her çeşit şerre karşı sürekli bir mücâhede içindedir. Bu sayede insan hayat boyu kemale ulaşma halinde bulunur.Konuşan dil fazla düşünmeye fırsat bırakmaz onun için içimizden geçen düşünceyi veren rabbim ve uygulanmasını gözlediğinde sonuca varırsa yani farkına varmamızın farkında olunulursa,düşündüğümüz güzel düşünceler icraat olursa ahvalimiz ve makamımız güzelleşir.

RİYAZET HALİ NEDİR VE NASIL YAPILIR ???

Riyazetin bizim anlayacağımız anlamı canlı ve canlıdan çıkan şeyleri yememektir.Et,hayvansal yağlar.katışık maddeler,yumurta,süt ve özellikle de,markası ne olursa olsun her tür margarin. Margarinlerin bitkisel yağlar olduğu söylenir. Buna karşılık hemen hemen hepsinin içinde ham madde olarak domuz yağı kullanılır.Burada İslami endişelerden bahsetmiyorum. dinsel açıdan da domuz yemeye karşıyım diye birşey söz konusu değil. Fakat ağır bir yağ ve et olan domuz ürünleri hatta domuz olmasa bile salam, sosis, jambon gibi ağır gıda maddeleri, hiç bir katışık madde olmasa bile ruhsal enerjiyi yok etmekte ve istenen deşarja engel olmaktadırlar. Bir de günümüzde katışık olmayan, hormonsuz hazırlanmış,bu tür gıda maddelerinin bulunmadığını düşünürsek bu maddeleri hiç kullanmamak gerektiğini anlarız. Burada söz konusu olan Havâss ve gereken riyazet durumu da değil.Bu durum hangi ruhsal ekolle ilgilenirseniz ilgilenin hepsi için geçerlidir. Tabii ki, burada bu tür şeylerin ömür boyu yasaklanmasından bahsetmiyorum.Çalışma dönemlerinde dikkat edilmesi yeterlidir.

Riyazet hususunda zaten canlı ve canlıdan çıkan şeyler yenmiyeceği için burada anlatılanlar zaten olamazlar fakat şu bilinmelidir ki, “Ben vejeteryan ım.Zaten et yemem” demek de, riazet için yeterli değildir. Vejeteryan yemeklerinde de et hariç, mesela yağ gibi, tereyağı gibi bazı hayvansal ürünler kullanılır.Riyazette ise, sütlaç dahil her tür hayvansal gıda yasaktır. Hata baklava börek gibi şeyler bile yenmemelidir.
Bütün tatlılarda hayvansal yağlar kullanılabilir. Bana sorarasanız en iyi ve güvenilir olanın riyazet sürecince sadece zeytin, ekmek ve zeytin yağı ile yaşamak olduğunu
söylerim.İNCİR, HURMA, ÜZÜM, KAYISI ,DOMATES, ZEYTİN ,ELMA ,HOŞAF GİBİ YARAYIŞLI BESİNLER DAHA İYİ GELİR VE YÜREĞİ FERAHLATIR. AHFADAN ÇEKİLEN ZİKİRLERDE GÜZEL SONUÇ ALINIR HEMDE GÜZEL KOKULUDUR BU BESİNLER.ARADA BİRDE KARANFİL ÇİĞNENİRSE MÜKEMMELLEŞİR.AĞIZ SAĞLIĞI VE KOKUSU GİDER.Riyazet döneminde sadece hayvansal gıdalar değil. Soğan, sarmısak gibi şeyler de yenmemelidir.

Ana sayfa » İHYA – CİLT 3 » Kesriş Şehaveteyn
Midenin Şehvetini Kırmakta Riyazet Yolu
Midesi ve yiyeceği hususunda müridin dört vazifesi vardır:

BİRİNCİ VAZİFE

Helâlden başkasını yememesidir; çünkü haram yemekle yapılan ibâdet, denizin dalgaları üzerine inşa edilen bina gibidir. Daha önce Helâl vc Haram Kitabı’nda takvânın gözetilmesi gereken derecelerini zikretmiştik. Bu bakımdan yemek hususunda geriye sadece üç vazife kalmaktadır. Bunlar da çokluk ve azlık bakımından yemeğin miktarını belirlemek, erken veya geç yeme hususunda vaktini, iştahın çektiği yiyeceklerden hangilerinin yenilip hangilerinin terkedilmesi hususunda cinsini tayin etmektir.

Az yeme hususundaki birinci vazifeyle ilgili riyazet yolu aşamalıdır. Bu bakımdan çok yemeyi âdet edinen kimse, bir anda az yemeye kalkışırsa bünyesi buna tahammül edemez. Zayıf düşüp sıhhati bozulur ve çeşitli sıkıntılara düçar olur. O halde buna yavaş yavaş ve azar azar alışmak gerekir. Şöyle ki, mutad olan yemeğinden azar azar eksiltmeli; mesela, günde iki ekmek yiyor da nefsini bir ekmek yemeye alıştırmak istiyorsa, hergün ekmeğin yedide birinin dörtte birini terketmelidir. Bu da yirmisekiz parçadan bir parçayı veya otuz parçadan birkaç parçayı terketmek demektir. Böylece iki ekmeğin bir ekmeğe dönüştürülmesi bir ayda gerçekleşmiş ve kendisi de bu şekilde zarar görmemiş olur. Bunu da ister tartarak yapar, isterse de müşâhede ve tahminle yapar. Böylece hergün, bir önceki günden bir lokma daha az yemek sûretiyle midesini istediği miktara alıştırmış olur.

Bu durumda, yani yemeğin azaltılmasında dört derece ve mertebe vardır:

Birinci Derece

Bu derecelerin en yükseği, nefsi artık daha aşağısıyla idare edemeyeceği en az miktara alıştırmaktır ki bu, sıddîkların âdetidir.
Bu, Sehl et-Tüsterî’nin seçmiş olduğu yoldur; zira o şöyle demiştir: ‘Allah Teâlâ, mahlukatı üç şeyle kul edinmiştir ki bunlar hayat, akıl ve kuvvettir. Kul, hayatına veya aklına bir zarar geleceğinden korkarsa yer, oruçlu ise orucunu bozar, fakir ise, yiyecek elde etmek için çaba sarfeder ve kendisini zorlar. Şayet bu ikisinden değil de kuvvetinin gitmesinden korkuyorsa, buna aldırmaması ve bundan korkmaması daha uygundur; namazı ancak oturarak kılabilecek hâle gelse bile böyledir’.

Sehl et-Tüsterî, kişinin, namazını açlıktan kaynaklanan zayıflıktan dolayı oturarak kılmasının, çok yemek sûretiyle ayakta kılmasından daha üstün olduğunu savunmuştur. (Bu, Sehl’in kendi görüşüdür. Diğer müctehidlerin ictihadı ise farklıdır).

Sehl et-Tüsterî’ye seyru sülûkünün başlangıcı ve o zamanki gıdası sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: ‘Benim bir senelik gıdam için üç dirhem kâfiydi. Bunun bir dirhemi ile pekmez, bir dirhemi ile pirinç ve üçüncü dirhemi ile de yağ satın alırdım. Sonra da bunları karıştırır; meydana gelen karışımdan üçyüzaltmış top yaparak her gece bir tanesiyle iftar ederdim’. Kendisine Teki şu anda nasıl yiyorsun?’ denildiğinde ise ‘Hudutsuz ve vakitsiz yiyorum’ demiştir.

Rivayet olunduğuna göre ruhbanlardan bazıları nefislerini bir dirhemlik yiyeceğe alıştırmışlardır.

İkinci Derece

Riyazet vasıtasıyla nefsi bir gün ve gecede yarım müdd (avuç) yiyeceğe alıştırmaktır. Yarım müdd, menin dörtte biri kadar miktardan yapılan bir küsur ekmek demektir. Bu miktar, birçok kimseler için midenin üçte birini dolduracak miktardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) bunu zikretmiştir. Bu birkaç lokmadan biraz fazladır; çünkü hadîste geçen Lükaymat terimi, cemî’de (çoğulda) azlık için ve on’dan aşağı olan sayılar için kullanılır. Hz. Ömer birşey yediği zaman yedi veya dokuz lokma yerdi.

Üçüncü Derece

Nefsi bir avuç miktarı yiyeceğe alıştırmaktır. Bu da ikibuçuk ekmek yapar. Bu birçok kimsenin karnının üçte birinden fazlasını doldurur. Hatta neredeyse üçte ikisini doldurmaya yaklaşır. Geri kalan üçte biri de su içindir; zikir için ise hiçbir şey kalmaz. Hadîsin bazı lafızlarında ‘Karnın üçte biri teneffüs içindir’ yerine ‘zikir içindir’ diye geçmektedir.

Dördüncü Derece

Bir avuçtan bir men’e kadar arttırılmasıdır. Men’den fazlası israf sayılır ve birçok kimse için Allah Teâlâ’nın İsraf etmeyiniz’ (A’raf/31) emrine muhâlif olur. Çünkü ihtiyaç duyulan yemek miktarı yaşa, şahsa ve yapılan işe göre değişir.

Burada beşinci bir yol daha vardır ki bunda herhangi bir takdir ve tahdid yoktur. Fakat burası yanıltıcıdır. Müslüman gerçekten acıktığı zaman yemeli ve henüz iştahı olduğu halde yemekten elini çekmelidir. Nefsi için bir veya iki ekmeği tayin ve tahdid edemeyen bir kimse doğru acıkmanın hududunu da bilemez. Böylelerinin doğru acıkması, yalan şehvetle karışır. Doğru acıkmanın birçok alâmetleri vardır. Bunlardan biri de nefsin katık istememesi ve hangi çeşit olursa olsun, önüne getirilen ekmeği iştahla yemesidir. Nefsin, muayyen bir ekmek ve yanısıra katık istediği acıkma, doğru acıkma değildir. Doğru acıkmanın alâmetlerinden biri de tükürüldüğü zaman karasineklerin tükrüğe konmamasıdır; yani tükrükte yağımsı maddelerin kalmamasıdır ki bu da midenin boş olduğuna delâlet eder. Bu bakımdan mürid için yemek hususunda en doğru yol, nefsiyle yapmakta olduğu ibâdetlerde kendisini zayıf düşürmeyecek miktarı tayin ve takdir etmesidir. Bu miktara ulaştığında ise, iştahı olsa bile durmalıdır. Kısacası yemeğin takdir ve tahdidi mümkün değildir. Bu, durumlara ve şahıslara göre değişir. Ashâb-ı kirâmın bir kısmının bir haftalık gıdası, bazen bir sa’ (dört avuç) buğday; yahut birbuçuk sa’ hurma olurdu. Buğdayın birsa’ı dört avuçtur. Bu duruma göre, her güne yaklaşık olarak yarım avuç düşmektedir ki bu da söylediğimiz gibi midenin üçte birini dolduracak miktardır. Çekirdekleri düşürüldüğü için hurmadan birbuçuk sa’ hesaplanmıştır.

Ebu Zer Gıfârî (r.a) şöyle derdi: ‘Hz. Peygamber zamanında bir haftalık yemeğim, bir sa’ arpadan ibaretti. Allah’a yemin ederim ki Hz. Peygamber’e kavuşuncaya kadar da bunu artırmayacağım; çünkü ben onun şöyle dediğini duydum:

Kıyâmet gününde meclis (derece) bakımından bana en yakın olanınız ve nezdimde en sevimliniz, bugün (asr-ı saâdette) üzerinde bulunduğu hâl üzere ölüp Allah’a kavuşanınızdır.31

Ebu Zer Gıfârî, ashâb-ı kirâmdan bazılarını kınayarak şöyle buyurmuştur: ‘Siz Hz. Peygamber zamanındaki hâlinizi değiştirdiniz. Bakıyorum da sizin için arpa unu eleniyor. Oysa Hz. Peygamber zamanında unun elenmesi diye birşey yoktu. Siz ince ekmekler pişiriyor, sofranızda iki katık bulunduruyorsunuz. Sizin için çeşit çeşit yemekler hazırlanıyor. Bazılarınız sabahleyin bir elbise, akşam başka bir elbise giyiyor. Oysa siz Hz. Peygamber zamanında böyle değildiniz’.

Ashâb-ı Suffe’den iki kişinin bir günlük gıdası, bir avuç hurma idi. Buradaki avuç, bir tam ve üçte bir Bağdad batmanı demektir. (Bu batman, yirmisekiz küsur dirhemdir). Bu hurmalardan çekirdekler de düşürülürdü.

Hasan Basrî şöyle derdi: ‘Müslüman, koyun ve keçi gibidir; bir avuç basit hurma, bir parça kavut ve bir yudum su ona kâfi gelir. Münâfık ise yırtıcı hayvan gibidir. Çok yer ve midesini tıkabasa doldurur. Karnını komşusu için aç bırakmaz ve zarurî ihtiyacından fazla olan malları hususunda müslüman kardeşini nefsine tercih etmez. Ey iman edenler! Zarurî ihtiyacınızdan fazla olanı, azık olarak önden gönderiniz’.

Sehl et-Tüsterî de şöyle buyurmuştur: ‘Dünya tamamen kan olsa, müslümanın yedikleri yine de helâl olurdu; çünkü müslüman zaruret anında ancak hayatını devam ettirebilecek kadar yer’.

İKİNCİ VAZİFE

Yemeğin vakti ve tehir süresi hakkındadır. Bunda da dört derece vardır:

Birinci Derece

Bu derecelerin en büyüğü üç gün veya daha fazla aç kalmamasıdır. Bazı müridler riyazeti, takdir ve tahdid etmeksizin aç kalma şekline dönüştürmüştür. Hatta içlerinde otuz-kırk gün aç duranları olmuştur. Âlimlerden de büyük bir cemaat bu dereceye ulaşmıştır. Muhammed b. Amr el-Karânî, Abdurrahman b. İbrahim Rühaym, İbrahim et-Teymî, Haccac b. Ferasife, Hâfız Âbid Misisî, Müslim b. Said, Züheyr, Süleyman Havvas, Sehl b. Abdullah et-Tüsterî, İbrahim b. Ahmed el-Havvas bunlardandır. Ebubekir Sıddîk (r.a) altı gün aç dururdu. Abdullah b. Zübeyr ile İbn Abbas’ın arkadaşı Ebu’l-Cevza da yedi gün birşey yemezdi. Rivayet edildiğine göre, Süfyan es-Sevrî ile İbrahim b. Edhem’in karnına üç gün üstüste hiçbir şey girmezdi. Bu zatlar âhiret yolunda yürüme hususunda açlıktan yardım umarlardı.

Âlimlerden biri şöyle buyurmuştur: ‘Kırk gün Allah rızası için açlık çeken kimse için melekût âleminin kapıları açılır; yani ilâhî sırların bir kısmı ona âyân olur’. Sûfînin biri, bir rahib’e müslüman olarak, içinde bocalayıp durduğu gururu terketmesini teklif etti ve bu hususta onunla uzun uzadıya konuştu. Sonunda rahib kendisine ‘Mesih (a.s) kırk gün aç kalırdı. Bu ise ancak bir peygamberin veya bir sıddîkîn mucizesi olabilir’ dedi. Bunun üzerine sûfi râhib’e şöyle dedi:

- Eğer ben elli gün aç kalırsam, şu anda üzerinde bulunduğun dini terkedip İslâm’a girer misin? İslâm dininin hak ve üzerinde bulunduğun dînin de bâtıl olduğuna inanır mısın?

-Evet

Bu söz üzerine sûfî oturdu; elli günü bu şekilde dolduruncaya kadar ancak râhibin görebileceği yerlere gidip geldi. Elli günden sonra ‘Bundan daha fazlasını da yapabilirim’ dedi ve böylece altmışa tamamlayıncaya kadar açlığa devam etti. Bunun üzerine râhib çok şaşırdı ve ‘Hiç kimsenin bu hususta Hz, İsa’yı geçeceğini sanmazdım’ diyerek müslüman oldu. Bu büyük bir derecedir. Buna ancak keşfe mazhar olan sabırlı kimseler erişebilir. Böyle kimseler, tabiat ve âdetinden kestiği şeylerin müşahedesiyle meşgul olup nefsine açlığını ve ihtiyacını unutturmuştur.

İkinci Derece

İkinci derece, mideyi iki ya da üç gün aç bırakmaktır. Bu ise görülmemiş birşey değildir. Ciddiyet ve mücahede ile bu dereceye varmak mümkündür.

Üçüncü Derece

Bu üçüncü derece, derecelerin en aşağısı olup yirmidört saatte bir defa yemekle yetinmektir. Bu derece, açlık çekme hususundaki en küçük derecedir. Bunu geçen miktarsa israf ve oburluktur. Öyle ki böyle yapan kimseler artık açlık diye birşey bilmez. Bu ise zevk ve safâya dalan kimselerin fiilidir, kimselerin fiilidir. Böyle bir kimse Sünnet’ten uzaktır; çünkü Ebu Said Hudrî’nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber, kahvaltı ettiği gün akşam yemeği yemez; akşam yemeği yediği zaman da kahvaltı etmezdi.32 Selef-i Sâlihîn de hergün bir defa yerlerdi. Hz. Peygamber bir keresinde Aişe vâlidemize şöyle buyurmuştur:

İsraftan kaçın! Günde iki öğün yemek israf; iki günde bir defa yemek ise cimriliktir. Günde bir öğün yemek, bu ikisi arasındaki normal durumdur. Allah’ın Kitabı’nda övülen durum da budur.33

Günde bir öğün yemekle yetinen kimsenin, fecrin doğuşundan önce (sahur vaktinde) yemesi müstehabdır. Bu şekilde yemek, teheccüd namazından sonra ve sahab namazından önce yenilmiş olur. Böylece gündüzleyin çekilen açlık, oruç için; geceleyin çekilen açlık ise, ibâdet ve kalp huzuru ve midenin boş olmasından dolayı fikrin incelmesi, gayretin artması, nefsin bildiği şeylere ısınması için çekilmiş olur. Hem nefis de artık vakti gelmezden önce insan ile çekişmez.

Âsım b. Küleyb’in babasından rivâyet ettiğine göre Ebu Hüreyre şöyle demiştir:
Hz. Peygamber’in gece ibâdeti sizinki gibi değildi. O geceleyin kalktığı zaman iki ayağı şişinceye kadar ibâdet ederdi. Yine o sizin gibi geceli gündüzlü iftar ederek oruç tutmazdı. Ancak (bazı zamanlar) iftarını sahur vaktine kadar ertelerdi.34

Aişe vâlidemiz de Hz. Peygamber (bazen) orucunu sahur vaktine kadar devam ettirirdi’ demiştir. Bu bakımdan eğer akşam namazından sonra canı yemek isteyecek ve bu durum da teheccüd için gereken kalp huzurunu bozacaksa en iyisi oruçlunun, yemeğini ikiye ayırmasıdır. Mesela günde iki ekmek yiyorsa, birini iftar, diğerini de sahur vaktinde yemelidir ki nefsi sükûnet bulsun ve teheccüd ibâdetinde bedeni hafifleşsin; gündüz de sahurda yediğinden dolayı çok fazla acıkmasın. Böylece birinci ekmekle gece ibâdetine, ikinci ekmekle de gündüz tuttuğu orucuna yardım etmiş olur. Bir gün oruç tutup bir gün iftar eden kimsenin, oruç tutmadığı gün öğle vaktinde, oruç tuttuğu gün de sahur vaktinde yemesinde herhangi bir beis yoktur. Buraya kadar belirtilen yollar; yemeğin vakitleri ve bu vakitler arasındaki uzaklık ya da yakınlık hakkındaki yollardır.

ÜÇÜNCÜ VAZİFE

Üçüncü vazife, yemeğin Çeşidi, katığın terkedilmesi ve yemeklerin en âlâsının buğday özü olduğu hakkındadır. Buğday özünün elenmesi ise israfın son haddidir. Ortancası elenmiş arpa ekmeği; normali ise elenmemiş arpa ekmeğidir. Katıkların en âlâsı da et ve tatlı maddelerdir. En düşüğü de tuz ile sirkedir. Ortancası ise etsiz, yağlı maddelerdir. Âhiret yolcularının âdeti, daimî olarak katık yemekten ve şehvetlerden kaçınmaktır; çünkü insanoğlunun iştahının çektiği herşey, mutlaka onu baştan çıkarmaya yöneliktir. Bunlar insanın kalbini katılaştırır ve onun dünya lezzetlerine alışıp dalmasına yol açar. Böylece kişi artık ölümden ve Allah’ın huzuruna gitmekten hoşlanmaz. Böyle bir kimse için, dünya bir cennet, ölüm ise hapishane olur. Nefsini şehvetlerinden ve zevklerinden mahrum bırakan ve ona lezzet yollarını daraltan kimse içinse dünya bir hapishane ve daracık bir zindan kesilir. Böylelerinin nefsi dünyadan bir an önce kurtulmak ister; zira ölüm onun için hürriyetine kavuşmak demektir.

Yahya b. Muaz er-Râzî’nin şu sözleri de buna işaret etmektedir: ‘Ey sıddîklar! Firdevs-i âlânın velimesine (ziyafetine) konmak istiyorsanız dünyada nefislerinizi aç bırakınız; çünkü yemeğe karşı duyulan iştah, nefsin aç bırakılmasıyla orantılıdır’.
Tıkabasa yemenin ve tokluğun, saydığımız bütün âfetleri, şehvetlerin, tadılan zevk ve lezzetlerin hepsi için geçerlidir. Bu bakımdan onları yeniden sayarak sözü uzatmak istemiyoruz. Mübah olan şehvetlerin terkinde çok büyük sevap olduğu gibi onları yapmakta da çok büyük tehlikeler sözkonusudur. Hatta Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Ümmetimin en kötüleri, buğday özü yiyenleridir.35

Bu hadîs, buğday özü yemeyi haram kılmış değildir. Bilakis buğdayın özünden bir veya iki defa yiyen kimse âsi olmadığı gibi, devamlı olarak yiyen kimse de âsi olmaz. Fakat nefsini nimetle besleyerek dünyaya ve lezzetlere alıştırmış olur! Bunun sonucunda nefis, lezzetleri elde etmek için çaba harcar ve bu çaba da onu gü-naha sokar. Dolayısıyla onlar ümmetin en kötüleridirler; çünkü buğdayın özü, onları birtakım şeylere zorlar ki bunlar günahlardır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Ümmetimin en kötüleri, çeşit çeşit yiyecekler yemek suretiyle vücutlarını semizletenleridir. Bunların çeşit çeşit yiyecekler yemekten ve çok çeşitli elbiseler giymekten başka gayeleri yoktur. Konuştuklarında da avurtlarını yırtarcasına bağırıp çağırırlar.36

Allah Teâlâ, Hz. Musa’ya şöyle vahyetmistir: ‘Kabre gireceğini düşün! Bu seni şehvetlerin birçoğundan alıkoyacaktır’.

Selef-i sâlihîn yemeklerin lezzetini tadmaktan ve nefsi bunlara alıştırmaktan sakınma hususunda çok titiz davranırlardı. Selef boyle yapmayı şekâvet alâmeti, Allah Teâlâ’nın kulunu böyle yap-maktan alıkoymasını da saadetin zirvesi olarak görmekteydi.

Vehb b. Münebbih şöyle anlatır: “Dördüncü gökte karşılaşan iki melekten biri diğerine ‘Nereden geliyorsun?” diye sorar, ikinci melek ‘Filan yahudinin (Allah’ın laneti onun üzerine olsun) canı balık yemek istemişti. Ben de denizden balığı sürmekle emrolundum. Şimdi oradan geliyorum’ cevabını verir. Bunun üzerine soru soran melek ‘Ben de filan âbidin canının çektiği zeytinyağını dökmekle emrolundum’ der”.

Bu kıssa, şehvetlerin sebeplerinin kolaylaştırılmasının hayır alâmetlerinden olmadığına dikkat çekmektedir. İşte bunun içindir ki Hz. Ömer, soğuk bal şerbetini içmekten kaçınarak ‘Bunun hesabını benden uzaklaştırınız!’ buyurmuştur. Bu bakımdan Allah için, şehvet ve zevklerin terki hususunda nefse muhalefet etmekten daha büyük bir ibâdet yapılmış değildir. Bunu Nefsin Riyazeti kitabında da zikretmiştik.

Nâfî şöyle anlatıyor: İbn Ömer (r.a) hastalanmıştı. Canı taze balık yemek istedi. Bunun üzerine çıkıp Medine-i Münevver’nin çarşılarında balık aradım; ama bulamadım. Aradan bir müddet geçtikten sonra bir yerde balığa rastladım ve bir buçuk dirhemlik balık aldım. Balığı ateşte kızartıp bir ekmekle birlikte İbn Ömer’e götürdüm. O esnada kapıya bir dilenci geldi. Bunun üzerine İbn Ömer, hizmetçisine “Balığı ekmeğe sar ve şu dilenciye ver!’ dedi. Hizmetçi ‘Allah senden razı olsun! Bunca günden beri canın balık istiyor. Onu zor bulduk. Bulduğumuz zaman da bir buçuk dirheme satın aldık. Dilenciye balığı değil de parasını verelim’ karşılığını verdi. İbn Ömer’se ‘Onu ekmeğe sar ve dilenciye ver!’ diye emretti. İbn Ömer’in bu emrinden sonra hizmetçi, dilenciye dönerek ‘Sana bir dirhem vereyim de bunu götürme, razı mısın?’ dedi. Dilenci de razı oldu. Bunun üzerine hizmetçi, dilenciye bir dirhem verdi. Kızartılmış balığı alarak geri getirdi ve İbn Ömer’in önüne bırakarak ‘Dilenciye bir dirhem vererek bunları kendisinden geri aldım!’ dedi. Bu söz üzerine İbn Ömer hizmetçiye şunları söyledi: ‘Balığı ekmeğe sar ve yine o dilenciye ver! Vermiş olduğun dirhemi de alma; çünkü ben Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu işittim:

Canının çektiği herhangi bir şey hususunda başkasını nefsine tercih eden kimseyi Allah Teâlâ affeyler.37

Açlık köpeğini (şehveti) bir ekmek ve bir testi berrak su ile yola getirdiğin zaman, dünya içindekilerle birlikte helâk olsa dahi perva etmezsin!38

Hz. Peygamber bu hadîsiyle yemekten maksadın açlığın ve susuzluğun elemini gidermek ve zararlarını defetmek olup, dünya lezzetlerini tatmak olmadığına işaret etmektedir.

Yezid b. Ebî Süfyan’ın (Muaviye’den önce Şam valisiydi) çeşit çeşit yemekler yediğini haber alan Hz. Ömer, kölesine ‘Yezid akşam sofrasını hazırlattığında gel bana haber ver!’ dedi. Köle haber verdiğinde. Hz. Ömer Yezid’in yanına girdi. Sofraya önce tirid getirildi. Hz. Ömer, Yezid’le birlikte bundan yedi. Sonra kızartılmış et getirildi. Yezid elini ete uzattığında Hz. Ömer onun bileğinden tutarak ‘Ey Ebu Süfyan’ın oğlu Yezidî Allah’tan kork Allah’tan! Yemekten sonra yemek olur mu? Ömer’in nefsini kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki eğer selefin sünnetinden aynlırsanız, bu ayrılık sizi O’nun yolundan da saptırır’ buyurdu.

Yesar b, Umeyr şöyle diyor: ‘Hz. Ömer için ne zaman un elemişsem bunu mutlaka ondan habersiz yapmışımdır’,

Utbet’ül-Gulâm, ununu bizzat kendisi hamur yapar ve sonra da bunu güneşte kuruturdu. Bundan yediğindeyse ‘Âhiretin o güzel kebapları ve yemekleri hazırlanana kadar bir parça (kuru) ekmekle az bir tuz kâfidir’ derdi. Yine o su testisini, bütün gün güneş altında kalmış bir küpe daldırarak doldururdu. Cariyesi kendisine ‘Ey Utbe! Ununu bana versen de sana ekmek yapsam, suyunu soğutsam olmaz mı?’ dediğindeyse ‘Ey cariye! Ben açlık köpeğini (şehveti) kendimden uzaklaştırdım’ karşılığını verirdi.

Şakîk b. İbrahim şöyle anlatıyor: Bir gün Mekke’nin Leyl çarşısında, Hz. Peygamber’in doğduğu evin civarında İbrahim b. Edhem’e rastladım. Kendisi yolun kenarına oturmuş ağlıyordu. Gidip yannına oturdum ve ‘Ey Ebu İshak! Niçin ağlıyorsun?’ diye sordum. ‘Hayırdır!’ karşılığını verdi. Ben ısrar edince de ‘Ey Şakîk! Ayıbımı örteceğine dair bana söz verir misin?)’ dedi. Ben de ‘Ey kardeşim! İstediğini söyle! (İfşâ etmem)’ dedim. Bunun üzerine şunları söyledi: “Nefsim otuz seneden beri yayla çorbası istemekteydi. Ben de dün geceye kadar onu bu isteğinden alıkoydum. Dün akşamsa oturuyordum, bir ara uyku bastırdı. Bu sırada bir genç gördüm. Elinde yeşil bir tabak vardı; tabaktan buğular yükseliyor ve yayla çorbası kokusu geliyordu. Bunun üzerine bütün gayretimle ondan uzaklaştım. Gençse bana yaklaşarak ‘Ey İbrahim! Ye!’ dedi. ‘Hayır yemem; çünkü ben onu Allah için terkettim’. dedim. Genç ‘Allah Teâlâ bunu sana yedirir. Ye!’ diye üsteledi. Bu ısrar karşısında ağlamaya başladım. Fakat o tekrar ve ısrarla ‘Allah sana rahmet eylesin, ye!’ dedi. Bunun üzerine ona ‘Biz midemize ancak nereden geldiğini bildiğimiz yiyecekleri almakla emrolunduk’ dedim. O da bana şunları söyledi: “Allah sana afiyet versin, ye! Bu bana verildi ve ‘Ey Hızır! Bunu götür! İbrahim b. Edhem’in nefsine .yedir; çünkü Allah Teâlâ ona uzun zamandır nefsini isteğinden alıkoyma hususunda göstermiş olduğu sabırdan dolayı merhamet etmiştir’ denildi. Ey İbrahim! Ben meleklerin ‘Kendisine birşey verildiğinde almayan kimse sonunda isteyecek, fakat bu kez de verilmeyecektir!’ dediklerini duydum”. Bu ısrar karşısında ‘(Ey Hızır)! Eğer durum böyle ise, ben senin huzurunda Allah ile yapacağım akid için bulunmaktayım’ dedim. Sonra dönüp baktığımda Hızır’ın yanında başka bir gencin durmakta olduğunu gördüm. Bu yeni genç, Hızır’a birşey uzatarak ‘Ey Hızır! Sen İbrahim’in ağzına lokmaları koy!’ dedi. Bu söz üzerine, hapşırıp uyanıncaya kadar Hızır ağzıma lokmaları koymaya devam etti. Uyandığımda tadı hâlâ damağımda idi.

Şakîk şöyle anlatıyor: “Birgün İbrahim b. Edhem’e ‘Bana avucunu göster!’ dedim. Avucunu gösterdiğinde de onu tutup öptüm ve ‘Ey şehvetleri aç olanları -dürüst bir şekilde şehvetlerinin gereğinden çekildikleri zaman- doyuran Allah! Ey kalplerde yakîn nurunu parlatan Allah! Ey kalplere, muhabbeti ile şifa bahşeden Allah! Acaba Şakîk’in de senin yanında bir kıymeti var mıdır?’ dedim. Sonra da İbrahim’in avucunu göklere doğru kaldırarak şunları söyledim: ‘Şu avucun ve sahibinin, nezdindeki kıymetinin hürmetine, -her ne kadar müstehak değilse de- senin faziletine, ihsanına ve rahmetine muhtaç olan şu kuluna (bana) ihsanda bulun!’ Sonra İbrahim yerinden kalktı. Kâbe’ye kadar birlikte yürüdük”.

Rivâyet edildiğine göre Malik b. Dinar, iştahı çektiği halde tam kırk sene süt içmemiştir. Birgün kendisine yaş hurma hediye edildi. Arkadaşlarına ‘Siz yeyiniz; ben tam kırk seneden beri yaş hurma yemedim’ dedi.

Ahmed b. Ebu’l-Havarî şöyle anlatıyor: “Ebu Süleyman Dârânî’nin canı tuzlu, sıcak ekmek yemek istemişti. Kendisine böyle bir ekmek götürdüğümde ondan bir lokma aldı. Sonra bunu atarak ağlamaya başladı ve ‘Uzun sûre mücâhededen sonra hemen şehvetime yapıştım. Ey şekâvetim (bedbahtlığım) hazır ol; zira zamanın gelmiştir. Ey Allahım! Ben bu yaptığımdan tevbe ettim. Bundan dolayı beni affeyle!’ dedi. Bu olaydan sonra onun ölünceye kadar tuz yediğini görmedim”.

Mâlik b. Deygam şöyle anlatıyor: “Birgün Basra çarşısından geçiyordum. Sebzelere bakan nefsim bana ‘Keşke, bu gece bu sebzelerden bana yedirsen’ dedi. Bunun üzerine kırk gece sebze yemeyeceğime dair yemin ettim”.

Mâlik b. Dinar Basra’da elli sene kaldı. Bu zaman zarfında Basra ahalisinin ne yaş ve ne de kuru bir tek hurmasını yemedi. Birgün çıkıp şöyle dedi: ‘Ey Basralılar! İçinizde elli sene yaşadım. Bu arada ne yaş ve ne de kuru bir tek hurmanızı yemedim. Bu bakımdan benden eksilen sizi artırmadı; sizden artan da beni ek-siltmedi. Elli seneden beri dünyayı boşamışımdır. Nefsim kırk seneden beri süt istemektedir. Yemin ederim ki Allah’a kavuşuncaya kadar da ona süt içirmeyeceğim’.

Hammad b. Ebî Hanife şöyle anlatıyor: “Bir keresinde Davud Tâî’nin evine gitmiştim. Kapı kapalıydı ve içerden ses geliyordu. Dinlediğimde Davud’un şöyle dediğini duydum: ‘Ey nefsim! Havuç istedin, sana yedirdim. Sonra hurma istedin. Yemin ederim ki artık sana ebediyyen hurma yedirmeyeceğim’. Bu sözlerden sonra selâm vererek içeri girdim. Kendisi tek başına oturuyordu”.

Ebu Hâzım (Seleme b. Dinar) birgün çarşıdan geçerken bir meyve görüp canı çekti. Bunun üzerine oğluna ‘Şu dalından koparılmış ve ambalajlanmış meyveden bize biraz al! İnşaallah dalından kopmayan ve hiç kimseye yasaklanmayan meyvelere de kavuşuruz’ dedi. Oğlu meyveden alıp kendisine getirdiği zaman nefsine şöyle hitab etti: ‘Ey nefis! Beni aldattın. Dolayısıyla o meyveye baktım ve ondan iştahım çekti. Onu satın alıncaya kadar da bana galebe çaldın. Allah’a yemin ederim ki onu tadamayacaksın!’ Sonra o meyveyi fakir yetimlere gönderdi.

Musa el-Eşec şöyle demiştir: ‘Yirmi seneden beri nefsim öğütülmüş tuz istemektedir’.
Ahmed b. Halife ise ‘Nefsim yirmi seneden beri istekli olduğu halde benden kana kana su içmekten başka birşey istememiştir. Buna rağmen ona kana kana su içirmedim’ demiştir.

Utbet’ul-Gulam’ın canı tam yedi sene et yemeyi arzuladı. Yedi seneden sonra kendi kendisine ‘Yedi seneden beri her sene nefsimi bir sonraki seneye havale etmeye utanır oldum’ diyerek bir parça et satın aldı. Bunu kızartıp bir ekmeğin içerisine koydu. Tam o sırada bir çocuğa rastladı. Ona ‘Sen ölen falan adamın oğlu değil misin?’ diye sordu. Çocuğun ‘Evet! Ben onun oğluyum’ demesi üzerine de eti ona verdi. Bu olayı anlatan Utbet’ul-Gulâm sonunda hüngür hüngür ağlamaya başlayarak şu ayet-i celîleyi okumuştur:

‘Yoksula, yetime, esire sevdikleri yemekleri yedirirler’. (İnsan/8) Bu olaydan sonra, Utbet’ul-Gulâm bir daha et yememiştir.

Utbet’ul-Gulâm’ın canı, uzun seneler hurma yemek istedi. Birgün bir kıratlık hurma satın aldı ve bunu iftar için akşama kadar bekletmeye karar verdi. Bu arada şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Öyle ki dünya kapkaranlık kesildi. Halk dehşete kapıldı. Bunun üzerine Utbet’ul-Gulâm kendi nefsine şöyle dedi. ‘Bu, dünyayı kasıp kavuran rüzgar, sana karşı gösterdiğim cüretten ve aldığım o bir kıratlık hurmadan ileri geliyor! Kanaatime göre bütün insanlar senin günahından dolayı cezalandırılmaktadır. O halde andolsun ki bu hurmadan tadmayacaksın’.

Dâvud et-Tâî, yarım fülüslük sebze ile bir fülüslük sirke satın aldığı bir günün gecesinde kendi kendisine ‘Ey Dâvud! Yazıklar olsun sana! Kıyamet gününde senin hesabın çok uzun olacaktır’ deyip durdu. O günden sonra da sadece katıksız ekmek yedi.

Utbet’ul-Gulâm birgün Abdülvahid b. Zeyd’e ‘Filan adam kendisini o şekilde vasıflandırıyor ki ben bu vasıfları kendi nefsimde göremiyorum’ dedi. Abdülvahid de ona ‘Çünkü sen ekmeğinle birlikte hurma da yiyorsun. O ise yavan ekmekle yetiniyor’ karşılığını verdi. Utbet’ul-Gulâm ‘Eğer ekmekle birlikte yediğim hurmayı terkedersem o mertebeye erişebilir miyim?’ dediğinde de Abdülvahid ‘Evet! Hatta daha ilerisini de elde edebilirsin’ cevabını verdi. Bu söz üzerine Utbet’ul-Gulâm hüngür hüngür ağlamaya başladı. Arkadaşlarından birinin ona ‘Allah seni ağlatmasın! Hurmayı terkedeceğin için mi ağlıyorsun?’ demesi üzerine de Abdülvahid şöyle dedi: ‘Utbe’yi kendi haline bırakın; çünkü nefsi onun birşeyi terketme hususundaki azminin kuvvetini daha önceden bilmektedir. O herhangi birşeyi bir defa terketti mi artık bir daha ona dönmez’.

Câfer b. Nasr39 şöyle anlatıyor: Cüneyd Bağdâdî, bana kendisi için vezir inciri satın almamı emretti. İstediği inciri satın aldım. İftar vaktinde bunlardan birini ağzına aldı. Sonra da çıkarıp atarak ağlamaya başladı ve bana ‘Al bunları götür!’ dedi. Kendisine ‘Niçin yemiyorsun?’ diye sorunca da şöyle dedi: “Gaibden bir ses bana ‘Utanmıyor musun? Hani incir yemeyi benim hatırım için bırakmıştın. Şimdi ise sözünden cayıp yemeye yelleniyorsun!’ diye seslendi”.

Sâlih el-Murrî şöyle anlatıyor: Birgün Atâ es-Sülemi’ye ‘Eğer geri çevirmezsen sana bir ikramda bulunacağım’ dedim. O da kabul etti. Bunun üzerine oğlumla kendisine kavut, yağ ve baldan yapılmış bir şerbet gönderdim; oğluma da ‘Bu şerbeti içinceye kadar onun yanından ayrılma!’ diye tembihledim. Ertesi gün de yine aynı şerbetten gönderdim. Fakat bu sefer geri çevirdi, içmedi. Ben de kendisini kınayarak ‘Sübhânallah! Sen nasıl olur da benim ikramımı geri çevirirsin?’ dedim. Gerçekten kırıldığımı anlayınca bana şöyle dedi: ‘Sakın bu yaptığım seni üzmesin! İnan ki böyle bir şerbeti hayatımda ilk defa içiyorum. Nefsimi ikinci defa içmesi için zorladıysam da olmadı. Her içmek istediğimde aklıma şu ayet-i celîle geldiğinden yapamadım:

Onu yutmaya çalışır; fakat boğazından geçiremez. Her taraftan kendisine ölüm geldiği halde yine ölemez. Bunun arkasından da şiddetli ve ağır bir azab (cehennemde ebedî kalış) vardır.
(İbrahim/17)

Bunun üzerine ağlayarak kalbimden şöyle dedim: ‘Sen bir vadide, bizse ayrı bir vadide bulunuyoruz’.

Sırrî es-Sakatî şöyle demiştir: ‘Otuz seneden beri nefsim benden pekmeze batırılmış havuç istemektedir. Hâlâ da onun bu isteğini yerine getirmiş değilim’.

Ebubekir Celâ (veya Cilâ) şöyle demiştir: “Ben bir kişi tanıyorum ki nefsi kendisine ‘Ben on gün senin emrini dinleyip açlık çekeyim; sen de bu on günden sonra bana canımın çektiği birşeyi yedir’ demekte; o ise nefsine ‘Ben senden on gün aç kalmanı değil, açlık çektiğinde isteyeceğin şeyi terketmeni istiyorum!’ karşılığını vermektedir”.

Bir âbid, bazı arkadaşlarını davet ederek onlara ekmek ikram etti. Arkadaşlarından biri seçmek için ekmekleri evirip çevirmeye başladı. Bunu gören âbid, bu arkadaşına ‘Yavaş ol! Ne yapıyorsun?’ diye çıkıştı ve devamla şunları söyledi: ‘Beğenmediğin ekmekte ne kadar hikmet bulunduğunu ve onun bu hale gelmesi için kaç kişinin çalıştığını biliyor musun? Suyu (yağmuru) getiren bulut, buğdayı bitiren toprak, sulayan su, rüzgar, toprak, çalıştırılan hayvanlar ve (çalışan) insanlar; bunların hepsi ekmeği bu hâle getirmek için çalışmışlardır. Bütün bunlardan sonra sen hâlâ onu evirip çeviriyor, beğenmiyorsun’.

Bir haberde geçtiğine göre ekmek, sofraya gelinceye kadar otuzaltı sanatçının elinden geçer ki bunların ilki Mikâil’dir. Mikâil, yağmuru rahmet hazinelerinden ölçülü olarak göndermekle görevlidir. Sonra bulutları sevk ve idare eden meleklerle güneş, ay, felekler, hava melekleri ve yeryüzündeki hayvanlar gelir, En sonuncusu ise fırıncıdır.
Eğer Allah’ın bunca nimetim teker teker saymaya kalkarsanız sayamazsınız. Gerçekten insan çok zâlim ve çok nankördür.
(İbrahim/34)

Seleften biri şöyle anlatıyor: Kasım Cûî’ye40 ‘Zühd nedir?’ diye sordum. O da bana Peki sen zühd hakkında neler duydun?’ diye sordu. Kendisine zühd hakkında duymuş olduğum şeyleri söylediğimde sustu. ‘Sen ne dersin?’ diye ısrar etmem üzerine de şunları söyledi: ‘Bilmiş ol ki mide, kulun dünyasıdır. Bu bakımdan kul midesinin ne kadarına sahip ise, zühdün de o kadarını elinde bulunduruyor demektir. Diğer taraftan midesi onun ne kadarını tasarrufu altına almışsa, dünya da o nisbette kendisine hâkim sayılır’.

Bişr el-Hafî hastalanmıştı; meşhur doktor Abdurrahman’a gidip uygun yiyecekleri sordu. Bunun üzerine Abdurrahman kendisine şöyle dedi:

-Sen benden ilâç istiyorsun. Fakat söylersem kabul etmez-sin.

-Söyle bakalım neymiş?

-Sekencebin (sirke ve baldan yapılan bir macundur) ilâcını içecek; ayva emeceksin. Ondan sonra da izfidbac yiyeceksin.

-Acaba sekencebinden daha hafif ve onun yerini tutacak bir macun biliyor musun?

-Hayır!

-O halde ben söyleyeyim.

-Nedir?

-Sirke ile hindiba… Ey doktor! Ayvanın yerini tutacak ve ondan daha hafif birşey biliyor musun?
-Hayır!

-Ben biliyorum!

-Nedir?

-Harnub-i Şami (Keçiboynuzu)… Peki izfidbacdan daha hafif ve onun yerini tutacak birşey biliyor musun?

-Hayır!

-Ben biliyorum!

-Nedir?

-İnek yağı ile kavrulmuş nohut unu…

-Sen tıb ilmini benden daha iyi biliyorsun. O halde benden ne soruyorsun?

Bütün bu anlattıklarımızdan anlaşılmıştır ki bahsi geçen kimseler, nefsin şehvetlerinden tıkabasa yeyip midelerini doldurmaktan kaçınmışlardır. Bunu da zikrettiğimiz faydaları temin için yapmışlardır. Ancak bu durum daimi değil bazı vakitlerde olmuştur; çünkü bu kişiler her vakit helâli elde edemezlerdi. Bundan dolayı da zaruri miktarla yetinmişlerdir. Şehvetler ise, zaruri miktara dahil değildir.

Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: Tuz şehvettir; çünkü yavan ekmekten fazladır. Ekmeğin dışındaki şeyler şehvete dahildir’. (Bu bakımdan böyle şeyler ancak helâlden olursa alınır). Bu hâl takvânın en son haddidir. O halde buna gücü yetmeyen kimse nefsinden gafil olmamalı ve ulu orta şehvetlere dalmamalıdır. Kişinin her bulduğunu yemesi ve nefsinin her isteğini yerine ge-tirmesi, israf olarak yeter de artar bile. Bu bakımdan kişinin devamlı olarak et yememesi en uygunudur. Nitekim Hz. Ali şöyle demiştir: ‘Kırk gün et yemeyenin ahlâkı ve çehresi kötüleşir (bozulur); kırk gün üst üste et yemeye devam edenin de kalbi katılaşır!’

‘Et, devamlı yiyenlerde tıpkı şarap gibi alışkanlık yapar’ denilmiştir. Aç olduğu halde helâliyle cinsî münâsebette bulunmak isteyen kimsenin, her iki (yeme ve cinsî münâsebette bulunma) isteğini de yerine getirmek suretiyle nefsini takviye etmesi doğru değildir; çünkü nefis, çoğu zaman daha fazla cinsî ilişkide bulunmak için yemeyi arzulamaktadır! Tok olarak uyumamak müstehabdır. Böyle yapıldığı takdirde iki gaflet bir araya getirilmiş olur. Dolayısıyla insan gevşekliğe alışır ve kalbi de bundan dolayı katılaşır. O halde karnı tok olan kimse ya namaz kılmalı veya oturup Allah’ı anmalıdır; çünkü bu, nimetin şükrünü eda etmeye en yakın olan durumdur. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

Yediklerinizi zikir yapmak ve namaz kılmakla eritiniz. Tok karnına da uyumayınız ki kalbiniz katılaşmasın!41

Yemeği hazmetmek için en azından dört rek’at namaz kılmalı veya yüz tesbih çekmeli ya da yemeğin akabinde Kur’an’dan bir cüz okumalıdır.

Süfyân es-Sevrî doyasıya yediği gün namaz üzerine namaz kılar ve vaktini zikirle geçirirdi. Kendisi şöyle derdi: ‘Siyah köleyi doyur ve sonra da çalıştırmak sûretiyle yorgun düşür!’ Başka bir zaman da şöyle demiştir: ‘Merkebi doyur; arkasından da çalıştırmak sûretiyle yorgun düşür’.

Canı, yemekle birlikte güzel bir meyve isteyen kimse, ekmeği bırakıp onun yerine canının çektiği meyveyi yemelidir ki o şey kendisine azık olsun, çerez olmasın! Böylece de nefsi için âdet ile şehveti biraraya getirmemiş olur.

Sehl et-Tüsterî, elinde ekmekle hurma bulunan İbn Sâlim’e42 şöyle demiştir: ‘Önce hurmayı ye! Eğer bu, ihtiyacına kâfi gelirse ne âlâ! Aksi takdirde ondan sonra ihtiyacın kadar ekmek yersin’.

Farklı iki yemeğe sahip olan kimse önce lezzetli olandan başlamalıdır; çünkü lezzetli bir yemekten sonra gelen kaba bir yemek, artık iştahı çekmez. Kaba yemeği önce yiyen kimse ise lezzetli yemeği açlıktan değil, lezzetinden dolayı yer.

Bazı zâtlar arkadaşlarına şöyle derlerdi: “(Nefsin zaruri gıdadan başka istediği şeyleri) yemeyiniz. Yeseniz bile aramayınız. Eğer ararsanız sevmeyiniz. Ekmeğin bazı çeşitlerini aramak şehvettir”.

İbn Ömer şöyle diyor: ‘Irak’da bize ekmekten daha sevimli gelen bir meyve yoktu’. Dikkat edilirse görülür ki İbn Ömer, ekmeği meyve yerine koymaktadır. Kısacası nefsi, mübah şehvetlerde ve her durumda o şehvetlerin peşinde gitmek hususunda ihmal etmeye yol (ruhsat) yoktur. Kul, şehvetinden ne kadarını elde ederse, kıyamet gününde ona ‘Sen zevkleri dünya hayatında yaşamış ve hayatını onunla geçirmişsin’ denilmesinden korkulur. Kişi âhiret zevklerinden ve nimetlerinden, nefsiyle mücâhede edip şehvetleri terkettiği nisbette yararlanır.

Basra ahalisinden bir zât şöyle buyurmuştur: ‘Nefsim benden pirinç unundan yapılmış ekmekle balık isteyip durmaktadır. Ben de onun bu isteğini yerine getirmedim. Onun isteği şiddetlendikçe benim de mücâhedem şiddetlendi. Bu durum tam yirmi senedir böyle devam ediyor’.

Bu zatın ölümünden sonra âriflerden biri onu rüyasında görür ve ‘Allah Teâlâ sana nasıl davrandı?’ diye sorar. O da şöyle cevap verir: Allah Teâlâ’nm bana ihsan etmiş olduğu nimet ve ikramları kelimelerle anlatamam. Fakat şu kadarını söyleyeyim ki Allah Teâlâ bana ilk olarak pirinç ekmeği ile balık ikram ederek şöyle buyurdu: “İşte bugün hesapsız ve sorgusuz olarak nefsinin dünya-daki arzusunu yerine getir!”

Yeyin, için! Afiyet olsun! (Dünyadaki) geçmiş günlerde yaptığınız sâlih amellere karşılık olarak…
(Hâkka/24)

Zira onlar dünyada iken şehvetleri terketmişlerdi. Bu sırra binaendir ki Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: ‘Şehvetlerden birini terketmek, kalp için bir sene oruç tutup ibâdet etmekten daha yararlıdır’. Allah Teâlâ bizi kendisini razı edecek ameller işlemeye muvaffak eylesin!                                                                                                         *****    SEVGİLİ DİN KARDEŞİM ALLAHIN RIZASINI GÖZETEREK GİRİŞMİŞ OLDUĞUNUZ HER İŞTE MUHAKKAK SONUÇ VE MAKAM ALIRSIN.KALBİNDEKİ VE RUHUNDAKİ YAKLAŞIMI RABBİM BİZDEN DAHA İYİ BİLİYOR.FAKAT  BEN BİR YERLERE GELİYİM SAYGINLIK GÖRÜYÜM İŞİME YARAR VEYADA MADDİYAT İÇİN BİR ŞEYLER GÖZETİYORSAN ASLA HİÇ BİR ŞEYE MUVAFFAK OLAMAZSIN.GECE DAHİ YATAĞINDAN KALKACAKSIN ELİNDEN NE GELİYORSA HAK YOLUNDA HİZMET VERECEKSİN BU İLİMDE OFFFF BEN USANDIM DEME YOK.  SAYGILARIMLA SAKALEYN ARAPOĞLU  HÜSEYİN                                                                                  

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | 7 yorum

NEFİS NEDİR VE MERTEBELERİ; GEYLANİ HZ

Nefis nedir ve Nefsin Mertebeleri…
Kur’an -ı Kerim’de üçyüze yakın yerde “ nefs ” kelimesi geçmektedir . Bu kelime, filozoflar, kelâm, fıkıh ve tefsir alimleri tarafından muhtelif manalarda kullanılmış; ruh, can, kalp, ceset, benlik, bir şeyin hakikati, özü ve bütünü gibi yirmiyi aşkın mana verilmiştir. Aslında nefsin mahiyeti tam olarak kelimelere dökülemeyecek kadar derindir. O yüzden nefsi en iyi kavrayanlar kâmil velilerdir.Nefisi algılamak demek kendini çözmek demektir. Ele alınacak veya saklanacak bir unsur değildir.Nefis rabbimiz tarafından ruha yüklenen bir nuktedir, bu nuktenin dayanma ve kullanılma yani teskin etme safhaları vardır.                                                                  *****Nefis ruha yaratılışta verilen ruhu şırazeden çıkarma ve ruhun makamını yükseltme direncidir.Nefise ruh hakim gelir hak yolunda mütmain ederse erişilmeyecek makamlar kazanarak ALLAH ın sevgilisi olunulur, eğer nefis ruha hakim olursa rahmaniyetten mahrum kalarak rezil ve zillet içerisinde sürünür.

Nefs kelimesi, sufiler arasında muhtelif makamlara göre, farklı manalarda kullanılmıştır. Fakat genel olarak bu kelime tasavvuf dilinde iki manaya gelir.

Hayvanî nefs, insanî nefs

Birincisi: “Bir şeyin özü, zatı, kendisi” anlamındadır. Buna ‘hayvanî nefs’ de denir.

Hayvanî nefs, Halk Alemi ( Yaradılmışlar Alemi)’ ndendir . İnsanî nefsin bineği ve bütün şehvetlerin kaynağıdır. His, hareket ve hayat menbaıdır . Beş duyu organı ve diğer kuvveler vasıtasıyla hayatı, eşyayı kavrar.

İkincisi: “Rabbin emrinden olan insanî ruh, manevi sıfat” anlamındadır. Hayvanlarda bulunmayan bu nefse, konuşan insanî nefs , nefs -i nâtıka da denir. Emr Alemi’ndendir. Allahu Tealâ tarafından insana üfürülen ruh, bedene taalluk edince ‘ nefs ‘ adını alır. Yeri iki kaşın ara*sıdır. İnsanın içi ve dışıyla irtibatlıdır. Asıl hakimiyeti beyin ve manevi bir lâtife olan ‘kalp’ üzerindedir. Yürek dediğimiz kanı pompalayan maddi kalple de irtibatlıdır.

Bu nefs hayvanî nefse mağlup olursa, hayvanların aşağısında şeytanların mertebesine düşebilir. Mevlâ’nın yardımıyla hayvanî nefse galip gelirse, ruhanileşip meleklerden üstün mertebelere çıkabilir.*****işte kardeşim nefsini en yüksek seviyeye çıkarsanda en büyük makamı kazansanda en önemli mevzuhat ona sahip çıkmaktır.YUSUF AS nefsine öyle sahip çıktı ki, şeytan bütün silahı ile saldırdı ve zindana düşürdü fakat nefsine sahipliği ALLAHIN vermiş olduğu tecelliyat zindan köşelerinden mısıra sultan eyledi. EN TEHLİKELİ DURUM; nefsini rabbinin yolunda mütmain eden insanın çok tehlikede olmasıdır, çünkü şeytan bütün gücü ile nefsine hakim olanların üzerine saldırır.ALLAH cc muhafaza eylesin her zaman zikir içerisinde hak yoluna sarılalım.Rotayı bir şaşırır isek halimiz kötü olur.Şeytan nefsine zayıf olanlarla asla uğraşmaz çünkü; zaten o bizden ne işimiz olur o bize askerdir yeni askerler lazım güç katmak lazım düşüncesi ile yol alırlar ve görevinide çok üstün başarı ile uygularlar.

Nefsin lüzumu ve faydaları

Konuyla ilgili olarak akla şu sual gelebilir: Nefs ve şeytan olmasaydı da, hepimiz cennete gitseydik olmaz mıydı?

Böyle bir soru, öğrenmek kasdıyla değil de itiraz maksadıyla olsaydı, Allah korusun, imanı götürürdü. Çünkü Allah’ın takdirine rıza göstermek imanın şartlarındandır. O neylerse güzel eyler. Ayrıca mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Bizler O’nun işlerindeki hikmetleri tam manasıyla kavrayamayız.

Ancak, kömür ruhlarla elmas ruhları birbirinden ayırmak Allah’ın hikmet ve adaletinin gereğidir. Eğer nefs ve şeytan olmasaydı, Hz . Ebubekir r.a. ile Ebu Cehil’in makamı bir olacaktı. Oysa bunların biri elmas, diğeri kömür. Ayrıca, şu imtihan dünyasının kurulmasının da bir manası kalmayacaktı.

Nefs ve şeytan faydalı birer alet mesabesindedir. Tıpkı ateş veya bıçak gibi. Ateşi evimizi ısıtmakta, yemeğimizi pişirmekte, etrafımızı aydınlatmakta ve daha bir çok faydalı işlerde kullanırız. Ama dikkat edilmezse ateş insanın evini yakar. Bıçak elini doğrayabilir. Fakat kimse ateş evimi yakar, bıçak elimi doğrar diye bunları kullanmaktan vazgeçmez.

Aynen bunun gibi, nefsin sayısız faydaları, yanlış kullanıldığı taktirde de büyük zararları vardır. Mesela nefs yaratılmasaydı insan ve hayvanlarda yeme, içme, evlenme, üreme arzusu olmayacaktı. Yaşamak ve hayatta kalmak için barınma, ısınma, tehlikelere karşı korunma, düşmanla savaşma, ihtiyaçları giderme, icat ve keşiflerde bulunma gibi yetenekler de bulunmayacaktı. Kısacası hayat olmayacaktı.

Daha da önemlisi, nefs ve şeytanla mücahede kalmadığı için, mümin ahirete yönelik amellerden mahrum kalacaktı. Büyük cihat sevabı kazanamayacak, mertebesi yükselmeyip sabit kalacak, cennet ve Cemâlullah’tan yoksun olacaktı.

NEFİS VE DİĞER  LETAİFELER

Fakat bunca faydalarına rağmen nefs , başıboş bırakıldığı zaman azgın bir at gibi binicisini helâke sürükler. Zira onun istekleri bitmek tükenmek bilmez. İnsanı şehvetlerinin esiri olan bir hayvan haline getirmek için uğraşır. Bu yüzden bizlere acıyıp, merhamet eden Rabbimiz, nefse hakim olup zararlı arzularından korunmamız için kalbin bir şubesi olarak aklı yarattı. Peygamberleri vasıtasıyla da önümüze bir kitap koyup, iyilik ve kötülüğün ne demek olduğunu gösterdi.

Akıl, Allah’ın emirlerini ve nefsin, şeytanın arzularını inceler. İyiyle kötüyü, Allah’ın emrine uygun olanla olmayanı birbirinden ayırt eder. Ruhun bir başka alt kolu olan vicdan da doğruyu, güzeli, hakikati kalbe bildirir. Ayrıca ruh vasıtasıyla hafıza, mürşid , melek ve doğrudan Allah’dan gelen tesirler de kalpte toplanır. Beyin vasıtasıyla beş duyu organından gelen tesirler ile nefsin ve şeytanın telkinleri de kalpte toplanır.

Gelen bilgi ve telkinleri değerlendiren kalp; aklın, vicdanın veya topyekün ruhun dediklerini tercih ederse, nefsin arzularını yerine getirmez. Yani beyin vasıtasıyla kendisine bağlı olan el, ayak, ağız, dil gibi uzuvlara nefsin isteğini yaptırmaz. Şehvet, gazap ve aklî hilelerin esaretinden kurtulur. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanır . Namus, haya, takva, sabır, kanaat, şecaat, neşe, huzur, müsamaha, lütuf, yumuşaklık, vakar, metanet ve güzel suret sahibi olur. Lâtifeleri zikirle cilalanır, geldiği ulvi alemlere yükselerek Rabbine vasıl olur. Ebedi saadete ulaşır.

NEFSİN  HAKİMİYETİ

Şayet kalp nefse tabi olursa, o zaman hayvanî nefs ; toprak, su, hava, ateş lâtifelerinin yardımıyla ruh lâtifesinin yolunu keser. İnsanı mütemadiyen aşağılara doğru çeker. Toprak, ibadette gevşekliğe ve Allah’ın emirlerine uymamaya sevk eder. Su, riya ve münafıklığa götürür. Ateş, gazap, kin, hiddet, intikama yöneltir. Hava ise, kibir ve benliğe sevk eder. Böylece nefs , askerleriyle birlikte akıl ve diğer lâtifeleri emrine alır.

Bu şekilde nefsinin emrine giren insan, yırtıcı hayvanlar gibi hiddetlenir, kızar, dövmek ve sövmekle etrafındakilere saldırır. Şehvet galebe edince, hayvanlar gibi boğazının ve eteğinin düşkünü olur. Firavun’un kendisini tanrı olarak ilan ettiği gibi, o da her şeyde üstünlük ve efendilik iddiasına geçer. Kulluk ve tevazudan hoşlanmaz. Bütün ilimlere heves eder, her şeyi bildiği iddiasına kalkışır. Alim dendiği zaman sevinir, cahil dendiği zaman canı sıkılır. Bu şahsın bir de şeytanlık vasfı vardır ki, bununla akıl ve düşüncelerini kötülükte kullanır. Aldatma ve hile yollarına baş vurur, kötülüğü iyilik gibi göstermeye çalışır. İşte bu da şeytanlık ahlâkıdır.

Nefs ve ötelere ait tablolar

Söz konusu çirkin huyların hepsinin berzah aleminde bir resmi vardır. Keşif ya da rüyada görülen hınzır, merkep vs. hayvanlar şehveti temsil ederler. Köpek hiddeti, tilki hile ve aldatmayı temsil eder. Nefsin sıfatlarına göre daha başka hayvanlar veya canavarlar suretinde de tezahür edebilir.

Gazalî rh .a.’in dediği gibi, putperestlerin taşlara tapmasına kızan adamın gözünden gayb perdesi kalkıp da kendi hali görünseydi, bakacaktı ki kendisi bir hınzırın önünde eğilmiş duruyor. Bazen dize gelerek secde, bazan da rükû ediyor. Onun emirlerini yerine getiriyor, yemek, içmek ve şehevî arzularından neyi istiyorsa onu tedarik ediyor. Veya saldırgan bir köpeğin karşısında eğilmiş ona tapıyor, emirlerini titizlikle yerine getiriyor.

Hilkatin tersyüz edilişi

Bu adam basiret ve insafla bakarsa, ömrü boyunca nefs ve şehveti uğrunda çalıştığını hemen anlar. Akıl ve ulvî lâtifelerini nefsinin emrine vermekle galibi mağlup, efendiyi köle, padişahı hizmetçi yapmış olur. Allah, merkebi üzerine binip yularından tutarak sürmek veya sırtında yük taşımak için yaratmıştır. Şayet bu şahıs kalkar da merkebi kendi sırtına bindirir, boynuna taktığı esaret yularını da merkebe verirse, yaradılış gayesini ters çevirmiş olur. İşte bu zulmün son haddidir.

Nefsin esaretine girip hürriyetini kaybeden ruh, malik ol*duğu itibar ve yüksek kıymetleri unutup, duygularının ve şehvetlerinin girdabına kapılmış*tır. Gönül nefsin istilasıyla puthaneye dönmüş, Allahu Tealâ’nın zatî tecellilerinden mahrum kalmıştır. Yüzü O’nun aşk ve sevgisinden dünyanın maddesine dönmüş, Allah sevgisi yok olmuştur. O aslî vatanı asla hatırına gelmeyip, ilk geldikleri ve son gidecekleri asıl ülkesini büsbütün unutarak terketmiştir . Kalp, Ruh, Sır, Hafâ , Ahfâ gaflete girmiş ve harap birer şehir haline gelmişlerdir. Böylece Kur’an -ı Kerim’de ifade buyurulduğu gibi, insanların çoğu hayvanların mertebesine düşmüş ve hatta onlardan da beter hale gelmişlerdir.

NEFSİN TABİBİ

Nefsin hilesiyle kalp ve diğer lâtifeler koma halindedir. Zehirli yemler beden kafesindeki kekliği öyle uyuşturmuş ki, uykusundan uyanamaz. Artık kâmil bir mürşidden başka onları Emr Alemi’nden haberdar edecek, zikir kamçısıyla onları uyandıracak hiçbir kuvvet yoktur. Mürşid , sesiyle, bakışıyla aslî vatandan bahs eder. Dilsiz dilsizle konuştuğu gibi, kâmil üstad da lâtifelerle dilsiz konuşur, onlara nereli olduklarını hatırlatır.

Nebilerin ve bütün mürşidlerin yaptıkları iş, işte budur. Yüce alemlerin kandilini yakarak gönülleri aydınlatmaktır. Ta ki insanoğlu nasıl bir çamur deryasında yüzdüğünü görsün. Sonra da kabiliyetini işleterek asıl ülkesine dönmeyi arzu etsin.
NEFSİN MERTEBELERİ

Emr Alemi’nden rabbanî bir lâtife olan insanî nefs , sıfatlarına göre farklı isimler alır. Hayvanî nefsin tesirinden uzaklaştıkça sıfatı değişir, mertebesi de yükselir. Nihayet tamamen billurlaşıp Rabbi’ne vasıl olur.

İnsan, aşağıda ismi geçen mertebelerden sadece birinde olabilir. Üst mertebelere yükselebildiği gibi, geri de düşebilir. Bu mertebe ve isimleri sırasıyla görelim:

Nefs-i Emmâre: Kötü his ve huyları, çirkin vasıfları barındırır. Şehvet düşkünü hayvanî nefsin hükmü altında olmakla, hayvanların yoluna girmiştir. Kötü işleri güzel görür. Hesap ve ahiret derdi yoktur. Sadece keyfini düşünür.

Bu nefsin eserinden kibir benlik, hırs, şehvet, kıskançlık, cimrilik, kin, intikam, hiddet gibi huylar çıkar. Allah’ın düşmanıdır. Hadis-i kudside: “Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır.” buyrulmu ştur. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf a.s.’ın diliyle: “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder.“ (Yusuf, 53) buyrulmaktadır .

Bu nefsin bütün huyları bir kişide toplanırsa, o kişi şeytanların mertebesine düşer. Nefs -i emmarenin sahibi, ya fasık , ya münafık ya da kâfirdir. İtikadı düzeltmek, samimi tevbe ve ter*biye ile tedavi olur. Tezkiye edilmezse, cehennem ateşiyle temizlenmesi kaçınılmazdır.

Nefs-i Levvâme: Kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan nefstir . Nitekim Allahu Tealâ : “ Nefs -i Levvâme’ye (kendini kınayan nefse) yemin olsun ki” ( Kıyame , 2) buyur*muştur.

Bu nefs sahibi, günah işlediğinde pişman olup tevbe eder, kendisini kınar, yapmamak için karar verir. Fakat günah önüne gelince duramaz, yine içine düşer. Sonra pişman olur. İyilik ve kötülük arasında gider gelir.

Kendini beğenme, çekişme, gizli riya, makam ve şehvet tutkusu gibi nefs-i emmârenin bazı vasıfları bu mertebede de bulunur. Fakat nefs hakkı hak; batılı batıl görür. Yine bilir ki, bu sıfatlarla huzurdan uzaktır. Fakat onlardan kurtulamıyor.

Hali muhabbet, gidişi tarikat, mahalli Kalp’tir. Alemi Berzah Alemi’dir. Nefsiyle mücahedede sabit olursa Misal Alemi’dir. Uykuyla uyanıklık arasında –genellikle oturma halinde- Misal Alemi’n*den bir çok manalar temessül eder. Bu mertebede nefs ve şeytan birleşip vesveseyle kalbe saldırırlar. Tedavisi rabıta ve zikirdir.

Nefs-i Mülhime: Allahu Tealâ nefsin isyan ve itaatini vasıtasız ilham ettiği için bu makamda nefsin adı mülhime olmuştur. Nitekim Kur’an’da : “Sonra da o nefse isyan ve itaati ilham edene yemin ederim” (Şems, 8) buyrulmuştur .

Nefs, tevbe, zikir, rabıta ve mücahedeyle günahların ağırlığından ve şehvet bağından kurtulunca, ilham ve feyiz almaya kabiliyet kazanır. Devamlı olarak kâmil mürşidden kalbine ilhamlar gelir. Bu mertebede hayvanî nefs tamamen ıslah olur. Haramdan kaçar, hayırlara koşar.

Alemi Ruhlar Alemi, mahalli Ruh’tur. Ruhunda ilâhi aşk ateşi parlamaya başlar. İlim, tevazu, yumuşaklık, kanaat, mert*lik, sabır, belaya tahammül gibi, güzel hasletler belirir. Visal rüzgarları esmeye başlar. Fakat şeytan ona açık ve bariz bir şekilde saldırmaya ba ş lar . Kendini ve amellerini beğendirir, insanları küçük ve değersiz gösterir, ümitsizliğe düşürür, Allah’ın azabına karşı ona emniyet hissi verir. Bu makamda mürşidin himmeti olmazsa tehlikeye düşebilir.

Nefs-i Mutmainne: Cenab -ı Mevlâ’nın “Ey tatmin olmuş Nefs” (Fecr , 27) hitabıyla ıstı*raptan kurtulup huzura eren nefstir . Her türlü şek ve şüpheden temizlenip rahatlamış, ayne’l – yakîne ve kâmil imana ulaşmıştır. Kötü huylardan tamamen pak olmuş, fenalıklara ar*zusu kalmamıştır. Seyri, Allah ile gerçekleşmiş (seyr-i meallah), velilik mertebesine ulaşmış*tır. Alemi, Muhammedî Hakikat, mahalli Sır’dır. Manevi tecellilerin mazharıdır . Sıfatları, te*vekkül, incelik, cömertlik, yumuşaklık, güler yüz, tatlı dil, kusurları bağışlama, hamd, şükür, müşahede, teslimiyet ve rızadır.

Nefs-i Râdiyye: İster bela, ister sefa, Allah’ın bütün fiillerinden razı olan, O’ndan başka her şeyi gözünden silip atan ve sadece Rabbi’nin rızasına nazarını diken nefstir . Bu nefse: “Razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabbine dön” ( Fecr , 28) kelâmıyla hitab edilmiştir. Seyri Allah’tadır ( Seyr -i fillâh ). Alemi Lâhut (Ruhanîler) Alemi; mahalli, Sırrın Sırrı’dır. Beşerî sıfatlardan büsbütün yok olmakla fenâya varmıştır. Fakat bu makama varanlar arif değil, velidirler. O yüzden başkasını irşad edemezler. Şeytan onların şeklinde başkalarının rüyalarına girip yoldan çıkarabilir.

Nefs-i Mardıyye: Allahu Tealâ’nın razı olduğu nefstir . Ariflerin makamıdır. Bekabillâh burada tahakkuk eder. Muhtaç olduğu ilimleri bütünüyle alıp, mana aleminden bu görünen madde alemine dönmüştür. Dış itibariyle diğer insanlardan ayırdedilmez . Fakat iç itibariyle bütün cisimleri altına çevirecek bir tılsım gibidir. Kendine lütfedilen marifet bilgi*sinden dünya halkına ikram eder. İlâhi bilgi dairesinin mahremidir. Onun müşahedesine ya*bancı bir diyar yoktur. Kendisine üfürülen ruh ile görür, bilir. Sesini uzaklardan işittirir. Mür*şidinden izin almak kaydıyla irşadı sahihtir. Bunların kıyafetinde şeytan başkasının rüyasına giremez. Seyri Allah’tan (Seyr-i anillâh )’dır. Alemi şu görünen maddi alem, mahalli Hafâ’dır .

Nefs-i Kâmile: Seçkin, saf, tertemiz nefstir . Allah’ın en seçkin dostları olan Gavs ve Kutupların makamıdır. Seyirleri Allah’ladır (Seyr-i billâh). Alemleri; kesrette (çoklukta) vahdet, vahdette kesrettir. Mahalleri Ahfâ’dır . Önceki bütün nefislerin güzel vasıflarını üzerinde toplamış*lardır. Her halleri ibadet ve zikirdir. Bir an Allah’tan gafil olmazlar. Onların mu*radı Allah’ın murad ettiği şeydir. Rızaları da öfkeleri de Mevlâ iledir. Allah için olan işleri yaparlar. Bunun için çevrenin ayıplaması ve çekiştirmesinden ürkmezler.

Cenab-ı Hak onlarla alemlere ikramda bulunur, belaları def eder. Saliklerin gönüllerinde onlar sayesinde haller zuhur eder. Allah’ın emirlerine riayet edenleri kendi öz çocuklarından çok severler. Ama herkese merhamet ve şefkatle bakarlar. İnsanların kusurlarına bakmazlar. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.

Pak ve tertemiz yüzleri huzur ve aydınlık saçar. Onları görenler Allah’a yönelirler. Mübarek yüzlerine edeple bakmak bile ibadettir. İnce ve lâtif sözleri katıksız hikmet bilgisidir. Gayet ince, zarif, yumuşak ve alçak gönüllülükle telkinde bulunurlar. Sıradan bir nazarları dahi dünya ve içindekilerden üstündür.

Bu dünyada onların kapısında bulunmaktan daha büyük devlet ne olabilir? Onlar olmadan bunca sarp yollar nasıl aşılır?

İnsan iki öğeden meydana gelmektedir. Birincisi ruhtur. Ruh Allah’tandır. Onda bütün güzellikler ve faziletler vardır. İyilik ruhtan gelir. İkincisi nefistir. Nefsin temel kaynağı anasır-ı erbadır (toprak, su, ateş, hava) . Anasır-ı erba Allah’ın emri ile yoktan yaratıldığı için bütün kötü olan şeyler bunlardan kaynaklanır. Çünkü yokluk bütün kötülüklerin kaynağıdır. Ayrıca kötü anılar da kompleks olarak nefsin nasırları olarak işlev görür. Onlara basıldığı zaman sıkıntılar yaşanır. Bir de tabii nefsin içgüdüleri vardır ki nefis bu yönü ile hayvanlarla ortak bir dünyaya sahiptir. Bunların da usulüne göre doyurulması gerekir. Yani nefis bütün çirkinlikleri ve rezillikleri barındırır. İnsan, ruhu ile nefsi arasında bir denge kurarak yaşamaya çalışır. Bazen nefsine meyleder bazen de ruhunun sesine kulak verebilir.
Nefis daima dünyaya meyleder, şeytan da onu bu dünya ile kandırır. Nefis bedene bağlıdır. Bedenin ihtiyaçları karşılanınca nefis de biraz rahatlar. Ama nefis çok açgözlüdür. Onun ihtiyaçları bitmediği gibi bütün dünyaya sahip olsa da tamamen tatmin olması mümkün değildir. Ruhsa bu dünyaya ait değildir. O Allah’tan bir nefhadır (soluktur) . Ruhun gıdası ibadetlerle elde edilebilecek olan nurdur. Kişi ibadetlerden uzak olduğu zaman ruhu zayıflar, kendisini pek belli edemez. Böyle bir insanda hâkim olan öğe nefistir. Nefis ibadetleri sevmez. Ruh ise ibadetlerle yaşayabilir; ibadetlerden sonsuz bir haz alır. Onlarla beslenir.
Nefis güzelliklere şehvetle yaklaşır. Ruhsa âşık olur. Nefis daima kendini düşünür. Ruh ise diğerkâmdır.
Çağdaş bilimler, özellikle psikoloji ve psikanaliz (nefis çözümleme iken ruh çözümleme diye yanlış dilimize çevrilip terim olarak kullanılmaktadır) , insanı sadece nefis yönü ile tanırlar ve tanıtırlar. Ruhu tamamen inkâr ederler. Psikolojik savunma mekanizmaları ve psikolojik hastalıklar olarak tarif ettikleri şeyler tamamen nefisle ilgili şeylerdir. Nefse bilinçdışı veya bunun organı veya yeri olarak kabul ettikleri bilinçaltı (id) derler. Onlara göre insan insanın kurdudur. Bir insanın diğer bir insana menfaatsiz iyilik yapması imkânsızdır. İnsanın yaptığı bütün iyiliklerin altında bir çıkar vardır. Faziletler bu çıkar ilişkilerinden doğar. Allah rızası diye bir kavramı algılamaları imkânsızdır. Zira Allah dini bir kavramdır. Bilimsel düşüncede dine yer yoktur. Onlara göre din de dinsel kavramlar da insanların çıkarları için uydurdukları zihinsel zincirlerdir. Onlarla birbirlerini bağlarlar. Yine onlara göre insanın diğer bir insana âşık olması bilinçsizce bir şehvet hissidir. Şehvet duygusundan uzak bir aşk söz konusu olamaz. Platonik aşk bir psikolojik rahatsızlıktır.
Psikanalizin kurucusu S.Freud gençken koyu bir Yahudi olarak kutsal kitaplardan yani Tevrat ve onun tefsiri olan Talmut’tan nefis kavramını inceden inceye öğrenmiştir. Sonra olgunlaştığında inanç bunalımı yaşadığı devirde onu seküler alana taşıyıp önce bilinçdışı diye tanımlamış, sonra da hastaları üzerindeki gözlem ve deneylerle çağdaş bilimlerin yöntem ve teknikleri ile açımlamış ve çeşitli bilgilerle ve kavramlarla sistemleştirmiştir. Ruhu ise sistem dışı bırakarak insanı sadece nefisten ibaret cinsel bir yaratık olarak tanımlamıştır. İnsanı en etkili içgüdüsü, yani cinselliği etkisi altında bir oyuncak gibi göstermiş, bu içgüdüsü engellenip tatmin olmayınca çeşitli ruhsal hastalıklara yakalandığını ifade etmiştir. Kuşkusuz söyledikleri sadece nefisten ibaret kalan ve ibadetsiz bir hayatla ruhunu zayıflatmış veya öldürmüş insanlar için doğrudur, yerindedir. Gerçeğin ta kendisidir. Ama tanımladığı insan Müslüman için eksik kalır. Çünkü bir Müslüman nefsinin bu tür hastalıkları yanında ruhunun gücüyle kurtulur ve cinsel içgüdünün üstünde bazı ruhsal doyumlarla tatmin olduğu için ruhsal yönden sağlığını da korur. İbadet hayatı bir ruhsal sağaltım (terapi) gibi işlev gördüğü için kolay kolay ruhsal hastalıkların kıskacına girmeyecektir.
İnsanı böyle yarım yamalak tanımladıkları, yani ruhu inkâr ettikleri ve insanın sadece nefisten meydana geldiğini ifade ettikleri için psikoloji ve psikanalizle ciddi bir şekilde ilgilenen insanlar, genellikle Allah’ın da varlığını kabul etmezler. Ateist, teist, deist gibi birtakım inanç biçimlerini kabul ederler.
Gerçi bir hadis-i şerifte (bazıları kelam-ı kibar olarak kabul ediyorlar) ‘Nefsini bilen Rabbini bilir.’ denmektedir. Ama insanı sadece nefis yönü ile bilen Allah’ı inkâr eder. Küfür ve isyan bataklığına gömülür. İnsan, ruhun varlığını kabul ederek nefsini tanırsa büyük bir irfana, marifete kavuşur. Çünkü iç dünyamızı tanımamız büyük bir keşiftir. Bu bilgi bizim kendimizi tanımamızı sağlamakla kalmayacak Allah’ı da tanımamızı sağlayacaktır. Çünkü Allah sadece dış dünyada değil iç dünyamızda da kendi varlık ve birliğine işaret eden pek çok ayet yaratmıştır. Bunları insan tanımaya başladıkça Allah’ı tanımaya ve anlamaya başlayacak, dolayısıyla irfana ve marifete ulaşacaktır. Nefsinin kötü eğilimleri ile şeytanın ortaklaşa hareket etmesi sırrına vakıf olan bir insan düşmanlarını tanıdığı için dünyanın hazinelerinden daha üstün bir hazineye sahip olacaktır. Zira bu bilgi ile cennetin anahtarlarını elde etmek isteyebilir. Çünkü gerçek düşmanlarını bilen Rabbini tanıyacak ve O’nun rızasını kazanacak şeyleri elde etmeye çalışacaktır. Böylece ‘Nefsini bilen Rabbini bilir.’ sözü tahakkuk edecektir.
Nefsin en büyük özelliği değişmezliğidir. Hâlbuki bu söz yanlıştır. Bu sözün doğrusu şudur: ‘Nefis çok inatçıdır. Kolay kolay değişmez.’ Onun için pek çok atasözü onun bu durumunu anlatmaktadır: İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Huy canın altındadır. Can çıkar huy çıkmaz vb. Bu atasözleri insanın nefsinin değişmezliğini, değişmekte direndiğini çok güzel anlatmaktadır. Gerçekten de öyledir. Nefsin değişse bile huylarını devam ettirmekte ne kadar inatçı olduğunu herkes kötü alışkanlıklarını bıraktıktan sonra bile anlayabilir. İçki gibi kötü bir alışkanlığı olan bunu bıraktıktan sonra nefsi çay, soda, gazoz vs. başka bir içeceğin tiryakisi kesilir. Bunlara yapışır. Kaybını bunlarla telafi eder. Eskiden kötü kadınlarla yatıp kalkan bir arkadaşım tövbe edip hak yola dönünce bu sefer de gül gibi karısının üstüne kuma getirmeye kalktı. Yani nefis eski yoldaki alışkanlıklarını bu sefer meşru yoldan telafi etmeye devam edecektir. Nefsi bunlardan alıkoymak, önünü kesmek kolay değildir. Nefis bildiğini başka kılıklarda yine okuyacaktır.
Nefsin bir diğer özelliği de küfür üzere yaratılmış olması ve akılla, nasihatle yola gelmemesidir. Bilindiği üzere tasavvufta nefsin yedi makamı vardır. Bunlar sırasıyla şunlardır: 1.Nefs-i Emmâre 2. Nefs-i Levvâme 3. Nefs-i Mülhime 4. Nefs-i Mutmainne 5. Nefs-i Raziyye 6. Nefs-i Marziyye 7. Nefs-i Kâmile.
Nefsin bu makamları kaza ve kader karşısında aldığı tavırla belli olur. Nefs-i Emmâre kaza ve kadere aleyhine olduğu zaman isyan eder, hep kendisinin haklı olduğunu düşünür. İşlediği günahlarda bile kendince haklı gerekçeleri vardır. Nefs-i levvâme böyle bir durumda bocalamasına karşın bazen kendisini kaybederek yanlış yola koyulabilir. Kaza ve kadere rıza mülhime makamında tomurcuklanmaya, ancak mutmainne makamında meyvelerini vermeye başlar, nefs-i raziyye de ise bu meyveler olgunlaşıp kıvama gelir. Nefs-i marziyye ise kulun kaza ve kadere rızasının Allah tarafından kabul edildiğinin, nefs-i kâmile ise bunun taltif edildiğinin makamlarıdır. Bu durumda insan şöyle düşünebilir: Bu üstün mertebelere ulaşma, velilik, kutupluk sadece nefsin kaza ve kadere rıza göstermesine bağlı ise bunu niçin herkes kolay bir şekilde gerçekleştiremiyor, tarikatlara girip onca sıkıntılara düşüyorlar? Bu konuda kitaplar yazılsa onları okuyarak ve bu konularda bilinçlenerek nefis makamlarını aşamazlar mı? Evet, iş bu kadar basit olsaydı, elbette insanlar bu biçim bir yola koyulur, kitaplar okuyarak veli olurlardı. Kuşkusuz bu konuda bilinçlenmek, bilinçlenmemeye göre güzeldir. Ama insanlar bu konuda bütün kitapları bir ömür boyu okusalar da böyle okumalarla nefis makamlarını aşamazlar. Çünkü nefsin akılla, zekâyla, düşünmeyle pek bağlantısı yoktur. Nefis entelektüel yaşantıyla değişmez. Nefis bizzat yaşadıklarıyla değişir. Onlardan etkilenir. Yaşantılarla değişir. Düşünceler değil, eylemler, ilişkiler nefse anlamlı gelir. Yani nefsin dili, mantığı çok farklıdır. Ona ulaşmak, hitap etmek, onu değiştirmek, onu bir makamdan diğer makama ulaştırmak o kadar kolay değildir. Ondan yukarıdaki atasözlerimiz onun değişiminin imkânsızlığından söz etmişlerdir.
Nefsi ya bizzat nefse hitap eden ibadetlerle ya da ruha seslenen ibadetlerle değiştirebiliriz. Onun için tarikatlar her ne kadar birbirinden farklı ibadetlerle, yöntem ve tekniklerle nefsi tezkiye, ruhu tasfiye ediyorlarsa da aslında iki gruba ayrılırlar.
Tarikatların bir grubu daha ziyade zikre ağırlık vererek ruhu tasfiye ederek nurlarla güçlendirmeye çalışırlar. Nakşibendiyye tarikatı bu gruba girer. Ruh nurla olgunlaşarak kendisine gelir, yavaş yavaş iç dünyada söz sahibi olarak nefsi kendisine benzetmeye, onu tezkiye etmeye başlar. Yani nurlarla ruh çarkı döndükçe nefis tezkiye olup makam kazanır. Tabii nefsin makam kazanması kolay değildir. Her makamda elli bin perde olduğu söyleniyor. Bu çok yavaş olur. Zikir Allah rızası için çekildikçe olur. Çarklar işler. Onun için zikirde şu cümleyi belli bir periyotla söylemek gerekir: ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Sen’in rızandır.) ’ Zira çekilen zikir Allah’a ulaştıracak rüzgâr ise bu ilgili cümle onun rotasıdır. Rota, rüzgar kadar hatta ondan da önemlidir. Zikir bu niyetle çekilmedi mi nefse hizmet eder. Nefsi bir gaye ile zikir çekilmeye başlanır. Nefis de gitgide şişer, yoldan çıkar. Şeytanın oyuncağı olur. Onu çıkamayacağı uçurumlara atar. Yalancı mehdiler, kutuplar, evliyalar hep bu rotadan sapan insanlardan çıkar. Allah göstermesin. Allah zikrinde bizleri rızası dışında başka noktalara sürüklemesin. İşte zikir Allah rızası için çekilirse ruh saflaşır nefis de Allah’tan gelen şeylere, hususiyle kaza ve kaderine rıza gözlüğü ile bakmağa başlar. Ruh zikri bu niyetle çekip saflaşması ile nefse bu konuda dersler verip onu kendisine benzetmeye çalışır.
Tarikatların diğer bir grubu da doğrudan nefsi hedef alarak onu tezkiye etmeye çalışırlar. Bunun için müritleri zorlu hizmetlere koşarlar. Oruç ve erbain (çile) gibi ibadetlere önem verirler. Bu tür tarikatlar kurumsal alt yapılara ihtiyaç gösterdiğinden zamanımızda kalmamışlardır. Halveti, Mevlevi gibi tarikatlar bu gruba girer. Elbette zikir gerek ferdi gerekse bireysel bu tarikatlarda da vardır, ama birinci planda değildir. Nefis bu zorlu ibadetlerle zamanla dize gelerek nefis makamlarının kat edilmesindeki Allah’ın kaza ve kaderine rızayı öğrenmeye, daha doğrusu bu bilgiyi içselleştirmeye başlar, bu yolla nefis makamları tek tek aşılır. Ama tabii bunlar çok uzun yılları da alabilir. Yani nefsin değişimi onlarca yıl sürebilir.
Tabii her şeyde olduğu gibi insanların kabiliyetleri de farklı farklıdır. Kimisinin meşrebi nefsi ibadetlerden hoşlanırken kimisi de ruhu geliştiren ibadetlere meyleder. Kimisi tasavvuftan ve tarikattan hiç zevk almaz. Cemaatleri sever. Cemaatte de belli hizmetler hoşuna gider. Elbette tasavvuf ve tarikat yolu farz değildir. Farz ve yasak olan şeyler bellidir. İnsanlar İslam’ın hükümlerinden sorumludur. Nefsi makamlar kat ettirip mutmainneye ulaştırmak zorunda değiliz. Ama Allah’ın dinini hayatımıza uygulamak, farzları yerine getirmeye ve yasaklardan kaçınmaya mecburuz. Daha doğrusu Allah bizleri bununla sorumlu tutmaktadır. Bunun için bize levvâme (Allah’a dönen, günahlara pişmanlık duyan) nefis de yeterlidir. Ama herhalukarda nefs-i emmâreden kurtulmak gerekiyor. Zira bu nefis sahibini cehenneme götürür. Allah korusun. Allah hepimize tövbe-i nasuh nasip eyleyip kaza ve kaderine rızayı, hususiyle Kendisi’nin rızasını nasip eylesin.    *****RİYAZET KONUSUNDA NEFSİN NE HALLERE DÜŞTÜĞÜNÜ ÇOK KAPSAMLI OLARAKTA İŞLEDİM ALLAH RIZASI İÇİN OKUNMASINI VE NOT ALINMASINI TAVSİYE EDERİM

Geylani Hz. Hayatı


عبد القادر الجيلاني

Hazreti Pîr Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahü Sırrahül Azîz ve Hakîm, velayet burcunun batmayan güneşi, bütün velilerin piri, intisab edenlerin mutluluğa erdiği hidayet sancağı, ebedi saadetleri kendinde toplayan, maddi ve manevi tertemiz bir yolun mensubu ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) soyundan gelen torunudur.
Tüm tarikatlar, hikmet ve ilim yolları, kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.) ummanı olan O yüce pınardan beslenmişlerdir.

Yüce vasıflarını dile getirmede kelimelerin güçsüz kaldığı o yüce veli kamil insan, Gavsül Azam, Velayetin Sultanı, Sultanü’l Evliya, Sertacü’l Evliya, Kutbu’r Rabbani, Gavsü’s Samedani gibi yüce sıfatlarla anılır.

Hazreti Abdülkadir Geylani, 1077 (hicri 470) yılında, Peygamberimizin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1166 (hicri 561) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu aleme veda etmiştir.

Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi.

Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan Efendimiz’e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin Efendimiz’e dayanıyordu.

Onun için şu ibare meşhur olmuştur: “Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.”

Doğacağı Ramazan ayının ilk gecesi babası Seyyid Musa Cengi bir rüya görmüştü: Peygamberler peygamberi Hz. Muhammed (A.S.), ashab ve bütün evliyayı kiram bir yere toplanmışlardı. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Ya Musa, Oğlum! Gücü herşeye yeten ve herşeyin sahibi olan Cenab-ı Allah, bu gece sana insanların üstünde müstesna bir erkek evlat hediye etti.

Bu evlat benim evladımdır. Ne mutlu sana..” Abdülkadir hiçbir çocuğa benzemiyordu. Ramazan günleri annesinden süt emmiyor, yöre halkı ramazanın giriş çıkışını onun bu durumuna göre tayin ediyordu. 18 yaşında çobanlık yaparken bir ineğin, hikmeti ilahiye ile “Sen bunun için yaratılmadın,” demesi üzerine annesinden izin alıp ilim tahsili için Bağdat’a geldi. Yolda kervanın yolunu kesen eşkiyalara annesine doğruluktan ayrılmayacağına dair verdiği söz için parasını saklamadan vermesinden dolayı eşkiyalar utanıp tövbekar oldular.

Hammad-ı Debbas Hazretleri Bağdat’ta ilk mürşidi olmuş, uzun yıllar ilim tahsili ve vazu nasihatla meşgul olduktan sonra, Bağdat’tan uzaklaşıp 25 yıl çöllerde uzlete çekilmiş ve kimseyle görüşmemiştir.

Bu süre içerisinde kendini ayakta tutacak kadar çöldeki bitkilerle beslenmiş, Peygamber Efendimiz’in ruhaniyyetinde terbiye görmüş ve Hızır (A.S.) ile arkadaşlık yapmıştır.

25 yıl sonra Bağdat’a dönmüş ve tüm insanlık alemine bir hakikat güneşi olarak doğmuştur. Bağdat’a gelince tüm halk onun nasihatlarını dinlemek için toplanmış, konuşmaya başlayamaması üzerine, Fahr-i Kainat Efendimiz’in ruhaniyyeti teşerrüf etmiş, ağzına yedi defa üflemiş ve O’na “Konuş, ya oğlum Abdülkadir; insanlara vaaz ve nasihatta bulun,” diye buyurmuşlardır. Bundan sonra Hz. Pir Efendimiz, durmaksızın kaynayıp coşan bir rahmet, hikmet ve ilim pınarı gibi tüm insanlara, susamış gönüllere hayat vermiştir ve hala da hayat vermeye devam etmektedir.

Evet, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri, ölümünden sonra bile tasarrufu ve himayesi devam eden velayet burcunun şahıdır.

Birgün İbrahim bin Ethem’den bahsederlerken tesadüf ettiği talabelerine “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşad ederdik,” diye buyurmuşlardır.

Bugün dahi aynı o gün ve o dakika gibi, O’nun himmet ve tasarruf eli, eskilerin katlandığı sıkıntı, zahmet ve belalara maruz bırakmadan Hakk’ı arayan Hak yolcularının üzerindedir. Biraz gayretle tefekkür edip anlayabilenlere ne mutlu! Bir defasında şöyle buyurmuştur: “Hallac-ı Mansur, yanıldı. Ne var ki, zamanında elinden tutacak kimse çıkmadı. Bana gelince, her yolda kalanı sırtıma alanım. Arkadaşlarım, müridlerim, sevenlerim, ta kıyamete kadar, ne zaman darda kalsalar, ellerinden tutacağım. Her ne niyetle olursa olsun ismimizi anan ve kapımıza gelen herkese yardım elimiz uzanır. Ey şurada duran! Atım hızla yol alır. Mızrağım mutlaka hedefe isabet eder. Kılıcım kından çıktı, hem de keskindir. Her an seni korumaktayım, ama sen gafilsin; anlayamazsın.”

Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Hazretleri hem maddi ilimlerde hem de manevi ilimlerde devrinin tek otoritesi idi. O alimdi, pirlerin piriydi, kaynağını Habib-i Kibriya’nın o sonsuz deryasından alıyordu. Bilgi yönünden herkes O’na muhtaçtı. Soruyorlardı da, soruyorlardı. O da durmadan, dinlenmeden cevap veriyordu da cevap veriyordu. İnsanlara, istedikleri her neyse, Rahman’ın bitmez tükenmez Hazinesinden dağıtıyordu. “Dünyayı ne yapmalı? Dünyalığı neylemeli?” diye soranlara “O’nu kalbinden çıkar, eline al. Böyle yap, artık dünyanın ve dünyalığın sana zararı olmaz,” diye cevap verirdi. Bazan da, malın-mülkün su gibi olduğunu, gemi gibi üzerine binene yol aldıracağını, içine alanı ise helak edip batıracağını söylerdi. O, manevi bakımdan eşi bulunmaz bir hazine olduğu gibi, maddi bakımdan da insanların en zengini idi.

Fakat onun zenginliği hep fakirlerin, muhtaç ve yetimlerin yaralarını sarıyordu. Çünkü O, aynı zamanda insanların en cömertiydi. Üzerine hiç sinek konmamasının nedenini soran talebelerine şöyle demişti: “Evlatlar, sinek, bal ve pekmez neredeyse oraya üşüşür. Benim üzerimde ne dünya pekmezi, ne de ahiret balının işareti vardır. İşte bunun için üstümde sinek durmaz.” Bir keresinde kendisinden ihsan umarak gelen, doğduğu köyde çobanlık yapan bir çocukluk arkadaşını, en güzel biçimde misafir ettikten sonra, giderken de ona en iyi cinsinden bir kısrak ve yüz altın vermesi üzerine, arkadaşı Abdülkadir Geylani Hazretlerine kendini tutamayıp: “Ya Abdülkadir! Bu koyunlar, bu çobanlık bana çoktur. Şu sarayın, köşkler, dünya ve yıldızlar da sana azdır,” diyerek O’nun cömertliği ve inceliği karşısında hayranlığını dile getirmiştir.

Bir keresinde de Onun debdebe ve saltanatını kıskanan bir yahudinin gelip, “Ya Gavs, sizin peygamberiniz ‘Dünya müminin cehennemi, inanmayanın ise cennetidir’ diye buyurmuşken, bir senin şu ihtişamına bak, bir de benim şu sefil ve fakir halime bak. Bunu nasıl izah edersin?” demesi üzerine atından inip adama sağ kolundan cübbesinin yenine bakmasını söylemiştir. Adam orda Geylani’nin cennetteki durumunu görüp hayranlık ve hayret içinde kalmış ve şimdi Geylani Hazretlerinin cennete nisbetle cehennemde olduğunu söylemiştir. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sol kolundan bakan adam orda da cehennemdeki kendi durumunu görmüş, korku ve dehşet içinde kalarak dünyanın cehennemdeki yere nisbetle kendisi için bir cennet olduğunu itiraf etmiş ve pişmanlık içerisinde tövbe ederek Hz. Pir’in huzurunda müslüman olmuştur. O’nun daha pek çok tasavvufi kerametleri anlatılagelmiştir.

Şeytanın bir cihetten seslenip üzerinden şeriatın kalktığını söylemesi üzerine ilahi ilmi vukufiyetiyle bunu sezip “sus, ey melun” diye cevap vermesi; bir ölüyü mezardan Hz. İsa Peygamber gibi “Allah’ın izniyle kalk,” diyerek diriltmesi; hizmetinde bulunan bir aşçıyı, birkaç saniye içinde aslında o aşçıya 12 sene gibi gelmesine rağmen tayy-ı zamanla imtihan etmesi; saldırıya uğrayan bir hanımın onun ismini anarak ondan yardım dilemesi üzerine elindeki asayı mescidinden atarak saldırganı uzaklaştırması onun sayısız kerametlerinden sadece birkaçıdır. Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine “dinin dirilticisi” anlamında “Muhyiddin” denmiş, O da bu ismi Endülüs’te dünyaya gelen ve “Şeyhül Ekber” namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi’ye vermiştir. Manen aldığı selahiyet ve emirle birgün Bağdat’ta zamanın kutbu (sahibüzzaman) olduğunu ve ayaklarının bütün evliyanın boynu üzerine olduğunu ilan etmiş ve bütün evliya da onun bu sözünü tasdik etmişlerdir.

O’nun bu üstün halini, makamını ve mertebesini anlayan, bilen ve tasdik eden ve Seyyid Abdülkadir Geylani’den 150 yıl sonra dünyaya gelen Şah-ı Nakşıbend Efendimiz “Bütün evliyanın boynu üzerine olan Geylani’nin ayağı benim gözümün nuru üzerine olsun,” diyerek mukabele etmiştir. Rivayete göre, birgün uzun bir süre hiç hareketsiz durduğunu gören ve bunun nedenini soran talebelerine Geylani Hazretleri, “Velayet kokusu Buhara’dan geliyor,” demiştir. Bahaüddin bin Muhammed El-Buhari Hazretleri Hacca giderken Hz. Pir’in türbesini ziyaret etmiş; bu sırada manevi bir halle, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin elinin kalbine nakşedildiğini ve kabz halinin çözüldüğünü gördüğünden kendisine “Şah-ı Nakşibend” lakabı takılmıştır. Geylani’nin feyz ve himmetinden istifade ederek ona olan minnettarlığını, muhabbetini izhar eden Şah-ı Nakşibend Efendimiz, bu hususu şu müstesna şiirinde dile getirir:

Her iki alemin sultanı Şah Abdülkadir Evladı Ademin hakanı Şah Abdülkadir,

Arşın, Kürsi’nin, Kalem’in ayı hem güneşi, En büyük nurdan bir kalb nuru Şah Abdülkadir.

Bu şiir mana büyüklerinin birbirini nasıl anladıklarını, birbirlerine nasıl muhabbet ettiklerini, nasıl yardımlaştıklarını ve manen nasıl tevhid sancağının taşıyıcıları olduğunu gösteren bir ibret tablosudur. Bu tablo bize bu büyüklerin ardından yürüyenlerin, birbirlerini nasıl anlayıp muamele edecekleri hususunda bir anahtar hüviyetindedir. Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri oğluna şöyle vasiyet etmiştir: “Tasavvuf öyle bir haldir ki, o hale kimsenin laf ile varması mümkün değildir. Onun için bir fakire rastlarsan ilmine dayanarak onunla münakaşa etme, itirazda bulunma. Gönlünü almaya bak. Şunu iyi bil ki, tasavvuf sekiz hal üzeredir:

1. Merhamet ve şefkat,

2. Doğruluk,

3. Sadakat,

4. Cömertlik,

5.Sabretmek,

6. Sır tutmak,

7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek,

8. Rabbine şükretmek.”

Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne hayranlıklarını ve minnettarlıklarını anlata anlata bitiremeyen Hak aşıklarından birkaç mısra şöyledir: Yunus der ki: Seyyah olup şol alemi ararsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Ceddi Muhammeddir, eğer sorarsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Hak yeri yaratıp göğü düzeli Hoş nazar eylemiş ona ezeli Evliyalar serçeşmesi, mana güzeli Abdülkadir gibi sultan bulunmaz O zamandan bu yana asırlar asırları kovalamış, ama Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin güneşi hep aynı kalmıştır. O güneş ki, hala ötelerin ötesine ulaştıracak engin ufuklar çiziyor. O, Ebu Muhammed, Kutbu’r Rabbani, insanların ve cinlerin rehberi olan Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani’dir.

Tam sekiz asırdan fazladır insanların sığınağı, darda kalmışların yardımına yetişici olmaya devam etmiştir. O batmayan güneştir. Menkıbe ve kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Hiçbir velide ondaki kadar çok keramet görülmemiştir. O, Gavsül Azam’dır; O’na bu ismi Cenabı Hak ihsan etmiştir. Adetleri yırtacak ve akılları donduracak kadar halleri ve keşifleri olmuştur. O, zikri daim, fikri çok, kalbi yumuşak, yüzü mütebessim, ruhu ince, eli açık, ilmi umman, ahlâkı üstün ve soyu temiz bir Zat-ı Şeriftir. O ve onun yolunun nurdan halkaları, ömür denilen sermayeyi en güzel şekilde yaşayarak bu yüksek makamlara hak kazanmışlardır. Onlar ehli sünnet üzere doğru bir itikat, sabır, gayret, doğruluk, güzel ahlâk, ihlas ve diğer pek üstün meziyetlerle kulluk makamının en üstün noktalarına ulaşmışlardır. Onları anlamak ancak onların gittiği nurlu yolun yolcusu olmakla, yani İslamiyet’i yaşamakla mümkündür. Onu sevmek saadet tacı, onun ahlâkıyla ahlâklanmak sonsuz kurtuluş ilacıdır. Çünkü O’nun namı: Hazreti Pir Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahu Sırrahul Aziz ve Hakim’dir.

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÜFÜR – MÜNAFIK- KAFİR

KÜFÜR DEMEK ŞAHISA OLAN DEĞİL İMAN ETTİĞİMİZ DİNE KARŞI ÖĞRENMEMİZ GEREKEN VE ASLA TERS BİR HAREKETTE BULUNMAMAMIZ GEREKEN HALLER VARDIR İŞTE BUNLARA UYMAMIZ GEREKİR,UYMADIĞIMIZ VE GEREKSİNİM DUYMADIĞIMIZ HAL VE HAREKETLER KÜFÜRDÜR.   NASIL BİR KELİMEYİ ŞEHADET İLE KELİMEYİ TEVHİT SÖYLEYEREK İMANLI OLUP KABULLENİYOR İSEK, BİR KELİME VE BİR OLUMSUZ HAREKET İLEDE DİN VE İMANDAN ÇIKABİLİRİZ.                                                                       KÜFÜR BAHSİ
Kötülüklerin en kötüsü,Allahü teâlâya inanmamak, ateist olmakdır.İnanılması lâzım olan Şeye inanmamak küfr olur. Muhammedaleyhisselâma inanmamak küfr olur. Muhammed aleyhisselâmın,Allahü teâlâ katından getirip bildirdigi şeylerin hepsine kalb ile inanıp, dil ile de ikrâr etmege, söylemege,
(ÎMÂN) denir.

 Söylemege mâni’ bulundugu zemân, söylememek afv
olur. Îmân hâsıl olmak için, islâmiyyetin küfr alâmeti dedigi şeyleri söylemekden ve kullanmakdan sakınmak da lâzımdır. Islâmiyyetin ahkâmından, ya’nî islâmiyyetin emr ve yasaklarından birini hafîf görmek, Kur’ân-ı kerîm ile, melek ile, Peygamberlerden biri ile “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” alay etmek, küfür alâmetlerindendir. İnkâr etmek, ya’nî işitdikden sonra inanmamak,tasdîk etmemek demekdir. Şübhe etmek de inkâr olur.
Küfr üç nev’dir: Cehlî, Cühûdî ve hükmî.

I- İsitmedigi, düşünmedigi için kâfir olanların küfrü(Küfr-i
cehlî)dir. Cehl de iki dürlüdür: Birincisi basitdir. Böyle kimse, câhil olduğunu bilir. Bunlarda yanlış i’tikâd olmaz. Hayvan gibidirler.
Çünki, insanı hayvandan ayıran, ilim ve idrâkdir. Bunlar, hayvandanda aşağıdırlar. Çünki, hayvanlar, yaratıldıkları şeyde ileridirler.Cehlin ikincisi, (Cehl-i mürekkeb)dir. Yanlış, sapık itikâddır.Yunan felsefecilerinin ve müslimânlardan yetmiş iki bid’at fırkasının açıkca bildirilmiş olanlara uymıyan itikâdları böyledir.Bu cehâlet, birincisinden dahâ fenâdır. İlâcı bilinmiyen bir hastalıkdır.                                                                        II- Küfr-i cühûdîye, küfr-i inâdî de denir. Bilerek, inâd ederek kâfir olmakdır. Kibirden, mevki’ sâhibi olmayı sevmekden veyâ ayıblanmakdan korkmak sebebi ile hâsıl olur. Firavn ve yoldaslarının, Bizans kralı Herakliyûsün küfrleri böyledir        .III- Küfrün üçüncü nev’i,(Küfr-i hükmî)dir. Islâmiyyetin îmânsızlık alâmeti dedigi sözleri söyliyen ve işleri yapan, kalbinde tasdîk olsa da ve inandıgını söylese de kâfir olur. Islâmiyyetin tahkîrini emr etdigi seyi ta’zîm, ta’zîmini emr etdigi şeyi( tahkîr) men etmek  küfrdür.                                                          *********KÜFÜRE DÜŞÜREN KANUN ve HATALAR***********

1– Allahü teâlâ, Arşdan veyâ gökden bize bakıyor demek
küfrdür.
2– Sen bana zulmetdigin gibi,Allahü teâlâ da sana zulmediyor
demek küfrdür.
3– Filân müslimân benim gözümde yahûdî gibidir demek
küfrdür.
4– Yalan bir söze, Allahü teâlâ biliyor ki doğrudur demek
küfrdür.
5– Melekleri küçültücü şeyler söylemek küfürdür.
6– Kur’ân-ı kerîmi, hattâ bir harfini küçültücü söz söylemek,
bir harfine inanmamak küfürdür.
7– Çalgı çalarak Kur’ân-ı kerîm okumak küfürdür.
8– Hakîkî olan Tevrât ve Incîle inanmamak, bunları kötülemek
küfürdür. [Simdi, hakîkî Tevrât ve Incîl yokdur.]
9– Kur’ân-ı kerîmi sâz olan harflerle okuyup, Kur’ân budur
demek küfür olur.
10– Peygamberleri küçültücü seyler söylemek küfürdür.
11– Kur’ân-ı kerîmde ismleri bildirilen yirmibeş Peygamberden
“aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” birine inanmamak küfürdür.
12– Çok iyilik yapan birisi için, Peygamberden dahâ iyidir
demek küfür olur.
13– Peygamberler muhtâc idi demek küfür olur. Çünki, onların
fakîrlikleri kendi istekleri ile idi.
14– Birisi, Peygamber oldugunu söylese, buna inananlar da
kâfir olur.
15– Âhıretde olacak şeylerle alay etmek küfür olur.
16– Kabrdeki ve kıyâmetdeki azâblara [akla, fenne uygun
degildir diyerek] inanmamak küfürdür.
17– Cennetde Allahü teâlâyı görmege inanmamak, ben
Cenneti istemem, Allahü teâlâyı isterim demek küfür olur.
18– İslâmiyyete inanmamak alâmeti olan sözler, fen bilgileri,
din bilgilerinden dahâ hayrlıdır demek küfürdür.
19– Namâz kılsam da, kılmasam da berâberdir demek küfürdür.
20– Zekât vermem demek küfürdür.
21– Fâiz halâl olsaydı demek küfürdür.
22– Zulm halâl olsaydı demek küfürdür.
23– Harâmdan olan malı fakîre verip, sevâb beklemek, fakîr,
verilen paranın harâm oldugunu bilerek, verene hayr düâ
etmek küfürdür.
24– Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin kıyâsı hak degildir demek
küfürdür. Vehhâbîler, bunun için, kâfir oluyor.
25– Meshûr sünnetlerden birini begenmemek küfürdür.
26-“Kabrim ile minberim arası, [Ravda-i mutahhara] Cennet
bahçelerinden bir bahçedir” hadîs-i serîfini isitince, ben
minber, hasır ve kabirden baska birsey görmiyorum demek küfür olur.
27– Islâm bilgilerine inanmamak, bunları ve din âlimlerini
asagılamak da küfür olur.
28– Kâfir olmayı isteyen kimse, buna niyyet etdigi anda kâfir
olur.
29– Baskasının kâfir olmasını istiyen kimse, küfrü begendigi
için istiyorsa kâfir olur.
30– Küfre sebeb oldugunu bilerek ve arzûsu ile küfr kelimelerini
söyliyen kâfir olur. Bilmiyerek söyliyorsa, âlimlerin çoguna
göre yine kâfir olur.
31– Küfre sebeb olan bir isi bilerek yapmak küfür olur.       Bilmiyerek
yapınca da küfür olur diyen âlimler çokdur.
32– Beline, zünnâr denilen papaz kusagını baglamak ve küfre
mahsûs birsey giymek küfür olur. Tüccârın dâr-ülharbde de
kullanması küfür olur. Bunları mizâh için, baskalarını güldürmek için, şaka için kullanmak da küfre sebeb olur.
33– Kâfirlerin bayram günlerinde, o güne mahsûs şeylerini,onlar gibi kullanmak, bunları kâfire hediyye etmek küfür olur.

34– Akllı, bilgili, edebiyyatcı oldugunu göstermek için veyâ
yanındakileri hayrete düsürmek, güldürmek, sevindirmek veyâ
alay etmek için söylenen sözlerde (küfr-i hükmî)den korkulur.
Gadab, kızgınlık ve hırs ile söylenen sözler de böyledir.
35– Gıybet eden kimse, ben gıybet etmedim, onda bulunan
şeyi söyledim derse, böyle söylemek küfür olur.
36– Çocuk iken nikâh edilmis kız, âkıl ve bâlig oldugu zemân,
îmânı, islâmı bilmese, sorulunca anlatamasa, zevcinden
boş olur, kendisi mürted olur. Erkek de böyledir.
37– Bir mü’mini [haksız olarak], öldüren veyâ öldürülmesini
emir eden kimseye, iyi yapdın diyen kâfir olur.
38– Katli vâcib olmıyan kimse için, öldürülmesi lâzımdır demek
küfür olur.
39– Bir kimseyi haksız olarak döven veyâ öldüren zâlime, iyi
yapdın, bunu hak etmisdi demek küfür olur.
40– Yalan olarak, Allahü teâlâ biliyor ki, seni çocugumdan
çok seviyorum demek küfür olur.
41– Mevki’ sâhibi bir müslimân aksırınca, buna
(Yerhamükallah)diyen kimseye, büyüklere karsı böyle söylenmez demek küfür olur.

42– Vazîfe olduguna inanmıyarak, hafîf görerek nemâz kılmamak,oruc tutmamak, zekât vermemek, küfür olur.
43– Allahın rahmetinden ümmîdini kesmek küfür olur.
44– Kendisi harâm olmayıp, sonradan hâsıl olan bir sebebden
dolayı harâm olan mala, paraya (harâm-ı li gayrihî) denir.
Çalınan ve harâm yollardan gelen mal böyledir. Bunlara halâl
demek küfür olmaz. Les, domuz, serâb gibi, kendileri harâm
olan seylere (harâm-ı li aynihî) denir. Bunlara halâl demek küfür olur.
45– Harâm oldukları, kesin olarak bilinen bütün günâhlara
halâl demek de, küfür olur.
46– Ezân, câmi’, fıkh kitâbları gibi islâmiyyetin kıymet verdigi
seyleri aşağılamak, küfür olur.
47– Abdestsiz oldugunu bildigi hâlde nemâz kılmak küfür
olur.                                                                                                                                              48– Bildigi hâlde, kıbleden baska tarafa nemâz kılmak küfür olur. Namâzı kıbleye karsı kılmak lâzım degildir diyen, kâfir olur.

49– Bir müslimânı kötülemek için kâfir demek küfür olmaz.
Kâfir olmasını istiyerek söylemek küfür olur.
50– Günâh olduguna ehemmiyyet vermeden günâh işlemek
küfür olur.
51– Ibâdet yapmanın lâzım olduguna ve günâhdan sakınmanın
lâzım olduguna inanmamak küfür olur.
52– Toplanan vergiler sultânın mülkü olduguna inanmak
küfür olur.
53– Kâfirlerin dîni âyinlerini begenmek, zarûret yok iken
zünnar kuşanmak ve küfür alâmetlerini kullanmak ve bunlara
muhabbet edip, el kavuşdurmak küfür olur.
54– Rızâsı ile, filân sey, filân kimsededir, yâhud yokdur, kâfir
olayım, yahûdî olayım diye yemîn eylemiş olsa, o sey, o kimsede
olsun veyâ olmasın, o kimse kendi rızâsı ile küfre varmışdır.
55– Zinâ, livâta, fâiz, yalan gibi her dinde harâm olan birsey
için, halâl olsaydı da, ben dahî işleseydim diye temennî etmek
küfürdür.
56– Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” inandım,
ammâ, Âdem aleyhisselâm Peygamber midir, bilmiyorum
demek küfürdür.
57– Muhammed aleyhisselâmın âhır zemân Peygamberi oldugunu bilmiyen, kâfir olur.
58– Bir kimse, Peygamberlerin dedigi dogru ise, biz kurtulduk
dese, kâfir olur. [Bu sözü sübhe yolu ile söyledi ise kâfir
olur.]
59– Bir kimseye, gel nemâz kıl deseler, o da, kılmam dese,
kâfir olur. Ammâ murâdı, senin sözünle kılmam, Allahü teâlânın
emri ile kılarım dese kâfir olmaz.
60– Bir kimseye, sakalını bir tutamdan kısa yapma veyâ bir
tutamdan fazlasını kes, tırnaklarını kes, zîrâ, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sünnetidir deseler, o da kesmem dese, kâfir olur. Sâir sünnetler de böyledir. (Senin sözünle islemem,ammâ Resûlullahın sünneti oldugu için islerim demek
küfür olmaz. Inkâr maksadı ile olursa küfür olur.)

61– Bir kimse bıyıklarını kırkdıkda, yanındaki, birseye yaramadı, dese, o diyenin küfründen korkulur. [Bıyıkları kısaltmak sünnetdir. Sünneti hafîf görmüs olur.]
62– Bir kimse, -başdan ayaga- harîr (ipek) giyinse, başka birisi
bu hâline, mubârek olsun dese, küfründen korkulur.
63– Bir kimse, kıbleye karşı ayagını uzatıp yatmak veyâ kıbleye
karşı tükürmek veyâ kıbleye karşı bevl etmek gibi bir mekrûhu
işlese, o kimseye bu yapdıkların mekrûhdur, işleme deseler,
o da, her günâhımız bu kadar olsa, dese, küfründen korkulur.
Ya’nî mekrûhu önemsiz birsey saydıgı için.
64– Bir kimsenin hizmetkârı, kapıdan içeri girse, efendisine
selâm verse, efendisinin yanında bulunan bir kimse de, sus,
efendisine selâm vermek olurmu dese, o diyen kimse kâfir olur.
Ammâ murâdı, müâseret âdâbı ögretmek ise, selâmı kalben
vermek gerekdi, demek ise, küfür olmaz.
65– Îmân artar, azalır demek küfürdür. Ammâ kemâl, yakîn
i’tibâriyle olursa küfür olmaz.
66– Kıble ikidir, biri Kâ’be, biri Kudüs dese küfürdür. Şimdiki
hâlde ikidir demek küfürdür. Ammâ Beyt-i Mukaddes kıble
idi, sonra Kâ’be kıble oldu dese küfür olmaz.
67– Bir kimse bir islâm âlimine sebebsiz buğuz etse, sögse, o
kimsenin küfründen korkulur.
68– Bir kimse, taâm yirken konusmamak, mecûsîlerin iyi
âdetlerindendir, dese, yâhud âdetli ve lohusa hâlinde, hanımı
ile yatmamak mecûsîlerin iyi şeylerindendir dese, kâfir olur, demislerdir.
69– Bir kimseye sen, mü’min misin deseler, o da insâallah
dese, te’vîl edemese küfrdür.
70– Bir kimse, evlâdı ölen kimseye, Allahü teâlâya senin oglun
gerek idi, dese, kâfir olur, demislerdir.
71– Bir kadın beline bir kara ip baglasa, bu nedir deseler,
zünnârdır dese, kâfir olur.
72– Bir kimse, harâm taâm yidikde, Bismillah dese kâfir
olur. Harâm-ı li-aynihî için, ya’nî les, serâb gibi harâmlar için
böyledir. Kendisi harâm olmıyan, harâm-ı li-gayrihî için böyle
degildir. Gasb edilmis malı yidikde besmele çekmek küfür olmaz.
Malın kendisi harâm degil, gasb edilmesi harâmdır.
73– Bir kimsenin küfrüne râzı olmak küfrdür. Bir kisiye
beddüâ ederek, Allahü teâlâ senin cânını küfr ile alsın dese kâfir
olmasında âlimler ihtilâf etdiler. Küfrüne rızâ küfrdür. Ammâ,
zulm ve fıskından ötürü -azâbı dâim ve siddetli olsun- diye
rızâ ise küfr degildir.
74– Bir kimse, -Allahü teâlâ bilir- filân isi islemedim dese,
hâlbuki o isi isledigini bilse, kâfir olur. Hak teâlâya cehl isnâd
etmis olur.
75– Bir kimse bir kadını sâhidsiz nikâh etse, o kimse ve kadın,
Allahü teâlâ ve Peygamber sâhidimizdir deseler, her ikisi
kâfir olur. Zîrâ Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”diri iken gaybı bilmezdi. Gaybı bilirdi demek küfr olur.
[Gaybı, Allahü teâlâ bilir ve Onun bildirdikleri bilir.]
76– Ben çalınanları ve gayb olanları bilirim dese, söyliyen ve
inanan kâfir olur. Bana cin haber veriyor dese, yine kâfir olur.
Peygamberler ve cinnîler dahî gaybı bilmez. [Gaybı, Allahü
teâlâ ve Onun bildirdikleri bilir.]
77– Bir kimse, Allahü teâlâya yemîn etmek istese, baska bir
kimse de, ben senin, Allahü teâlâya yemînini istemem, talâka
ve serefe, nâmûsa yemînini dilerim dese kâfir olur, demislerdir.
78– Bir kimse, sevmedigi bir kisiye, senin dîdârın [yüzün,
çehren] bana can alıcı gibidir, dese, kâfir olur, demislerdir. Zîrâ
can alıcı melek [Azrâîl aleyhisselâm] büyük melekdir.
79– Bir kimse nemâz kılmamak hos isdir dese, kâfir olur. Bir
kimse, bir kisiye, gel nemâz kıl dese, o da bana nemâz kılmak
zor işdir dese, kâfir olur, demislerdir.
80– Bir kimse, Allahü teâlâ, gökde benim sâhidimdir dese,
kâfir olur. Zîrâ Allahü teâlâya mekân isnâd etmis olur. Allahü
teâlâ mekândan münezzehdir.
81– Allah baba diyen kâfir olur.
82– Bir kimse, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yemek
yidikden sonra, mubârek parmagını yalardı dese, bir baskası,
bu is terbiyesizlikdir dese, kâfir olur.
83– Bir kimse Peygamber “aleyhissalâtü vesselâm” siyâh idi
dese kâfir olur. [Siyâh köpekleri arab, arab diye çagırmak, hamam böcegine kara Fatma demek yaygın hâldedir. Sakınmak
lâzımdır.]
84– Rızk Allahü teâlâdandır. Lâkin kuldan da hareket gerekirdese, bu söz şirkdir. Zîrâ kulun hareketi de Allahü teâlâdandır.

85– Bir kimse, nasrânî olmak, yahûdî olmakdan, Amerikan
kâfiri olmak, komünist olmakdan hayrlıdır dese, kâfir olur. Yahûdî, nasrânîden, komünist hıristiyandan şerlidir demelidir.
86– Kâfir olmak, hıyânet etmekden yegdir dese, kâfir olur.
87– İlim meclisinde ne isim var, yâhud âlimlerin dedigini işlemeye kim kâdir olur dese veyâ fetvâyı yere atsa ve din adamlarının sözü neye yarar dese, kâfir olur.
88– Bir kimse, küfr söylese, bir kisi dahî gülse, gülen dahî
kâfir olur. Gülmesi zarûrî olursa, küfr degildir.
89– Bir kimse, mesâyıhın ervâhı hep hâzırdır, bilirler dese
kâfir olur. Hâzır olur dese küfr olmaz. [Evliyânın rûhları, Allahü
teâlâ gibi hâzır ve nâzır olamazlar. Anıldıkları yerde hâzır
olurlar. Anılmadan evvel orada yok idiler.]
90– Islâmiyyeti bilmem veyâ istemem dese, kâfir olur.
91– Bir kimse, Âdem aleyhisselâm bugday yimese idi, biz sakî
olmazdık dese, kâfir olur. Ammâ biz dünyâda olmazdık dese,
küfründe ihtilâf etmislerdir.
92– Âdem aleyhisselâm bez dokurdu dese, birisi dahî, öyle
ise biz çuhacı oglanları imişiz dese, kâfir olur.
93– Bir kisi, küçük günâh islese, birisi ona tevbe et dese, o
dahî, ne isledim ki tevbe edeyim dese, kâfir olur.
94– Biri digerine, gel islâm âlimine gidelim veyâ fıkh, ilmihâl
kitâbından okuyup ögrenelim dese, o dahî, ben ilmi ne yapayım
dese kâfir olur. Zîrâ ilmi istihfâfdır [küçük görmek, hafîfe almakdır].
95– Tefsîr ve fıkh kitâblarına hakâret eden, bunları begenmiyen, kötüliyen kimse kâfir olur.
96– Bir kimseye, kimin zürriyyetindensin, kimin milletindensin,
i’tikâdda mezhebin imâmı kimdir, amelde mezhebin
imâmı kimdir diye süâl etseler, bilmese, kâfir olur.
97– Kat’i harâma halâl diyen kâfir olur. [Tütüne harâm demek
tehlükelidir.]
98– Bütün dinlerde harâm olan, halâl edilmesi hikmete mu-
hâlif olan birseyin halâl olmasını arzû etmek küfrdür. Zinâ, livâta,karnı doydukdan sonra yimek, fâiz alıp-vermek gibi. Serâbın halâl olmasını temennî küfr degildir. Çünki, her dinde harâm degildi.
99– Kur’ân-ı azîm-ûs-sânı, lâf ve latîfe arasında isti’mâl etmek
[kullanmak] küfrdür.
100– Yahya adlı kimseye,(Yâ Yahya! huz-il-kitâbe) dese
kâfir olur. Kur’ân-ı kerîm ile alay etmis olur. Çalgı, oyun, sarkı
arasında Kur’ân-ı kerîm okumak da böyledir.
101– Simdi geldim Bismillâhi dese, âfâtdır. Birseyi çok görse(Mâhalakallah)dese, ma’nâsını bilmese kâfir olur.

102– Bir kimse, simdi sana sövmem, sövmenin adını günâh
koymuslar dese, âfâtdır.
103– Bir kimse, Cebrâîl buzagısı gibi çırılçıplak olmussun
dese, âfâtdır, melekle alay etmekdir.
104– Oglumun bası için veyâ basım için kelimelerine, yemîn
billahi atf etse, meselâ, vallahî oglumun bası için dese, küfr olmasından korkulur.
105– Kur’ân-ı kerîmi, mevlidi ve ilâhîleri çalgı çalarken okumak
veyâ çalgı aletleri ile okumak küfrdür.
106– Kur’ân-ı kerîmi, mevlidi, ilâhîleri, salevât-ı serîfeleri
fısk meclislerinde hurmet ile okumak harâm olur. Eglence, keyf
için okumak küfr olur.
107– Sünnet üzere okunan Ezân-ı Muhammedîyi dinlemeyip,
kıymet vermezse hemen kâfir olur.
108– Kur’ân-ı kerîme kendi aklı ile ma’nâ veren kâfir olur.
109– Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i serîflerde açıkça bildirilmis
olan ve müctehid imâmların sözbirligi ile bildirdikleri ve müslimânlar arasına yayılmıs îmân bilgilerine uygun inanmıyan kâfir olur. Küfrün bu dürlüsüne (Ilhâd), böyle inananlara (Mülhid) denir.

 110– Kâfire saygı ile selâm veren, kâfir olur.
111– Kâfire saygı bildiren bir söz söylemek, meselâ üstâdım
demek küfr olur.
112– Baskasının küfrüne râzı olan kâfir olur.
113– Kur’ân-ı kerîm bulunan bantlar ve plâklar, mushâf-ı se-
rîf gibi kıymetlidirler. Bunlara da saygısızlık yapmak küfr olur.
114– Cin ile tanısan falcılar ve yıldıznâmeye bakıp ve sorulan
herseye cevâb verenlere ve büyücülere gidip, söylediklerine,
yapdıklarına inanmak, ba’zan dogru çıksa bile, Allahü teâlâdan
baskasının herseyi bildigine ve her diledigini yapacagına inanmak olup, küfr olur. [Fen bilgilerine inanmamak böyle degildir.]
115– Sünneti hafîf görerek, ehemmiyyet vermiyerek terk etmek
küfür olur.
116– Zünnâr denilen papaz kusagını baglamak ve putlara
ya’nî haç, salîb denilen dik kesilen iki çubuk ve heykellere ve
bunların resmlerine tapınmak, ta’zîm etmek ve ahkâm-ı islâmiyyeyi bildiren din kitâblarından birini tahkîr etmek, islâm
âlimlerinden birini istihzâ, alay etmek ve küfre sebeb olan bir
söz söylemek ve yazmak ve ta’zîm etmemiz emr olunan bir seyi
tahkîr ve tahkîr etmemiz emr olunan bir seyi ta’zîm etmek
küfürdür.
117– Bir sâhir [büyücü], sihir ile istedigini elbette yapar, sihir
muhakkak te’sîr eder diyen ve inanan kâfir olur.
118– Müslimân, kendisine kâfir diyene, efendim gibi kabûl
gösteren cevâb verirse, o da kâfir olur.
119– Harâm oldugu bilinen belli bir mal ile câmi’ yapdırmak
ve sadaka vermek ve baska hayır yapdırmak ve bunlara karsılık
sevâb beklemek küfürdür.
120– Bir kimse, elindeki kat’i harâm olan maldan sadaka
verse, sevâb umsa, alan fakîr, harâmdan oldugunu bilerek, verene Allah râzı olsun dese, veren de veyâ baska bir kimse de âmîn dese, hepsi kâfir olur.
121– Nikâhı harâm olan kadın ile evlenmege halâl diyen kâfir
olur.
122– Meyhânelerde, oyun yerlerinde, günâh islenen topluluklarda, radyo ile ho-parlör ile Kur’ân-ı kerîm ve mevlid dinliyerek keyflenmek küfür olur.
123– Kur’ân-ı kerîmi çalgı çalarak okumak küfürdür.
124– Kur’ân-ı kerîmin radyoda ve ho-parlörde söylenen,
okunan tam benzerine de saygısızlık yapmak küfür olur.
125– Allahü teâlâdan baskasına her ne maksad ile olur ise
olsun, Yaratıcı demek küfürdür.
126– Abdülkâdir yerine, Abdülkoydur demek, kasd ile olur
ise küfürdür. Abdül’azîz yerine Abdülüzeyz, Muhammed yerine
Memo, Hasen yerine Hasso, Ibrâhîm yerine Ibo demek böyledir.
Bu ismleri, ayakkabı ve terliklere yazanların ve üzerlerine
basanların îmânlarının gitmesinden korkulur.
127– Abdestsiz oldugunu bilerek nemâz kılmak ve sünnet
olan bir isi begenmemek küfürdür. Sünnete ehemmiyyet vermemek  küfürdür.
128– Câhillerin, Evliyâyı yaratıcı sanmalarından korkdugumuz
için türbeleri yıkıyoruz sözü küfürdür.
129– Baskasının, hele kendi yavrusunun kâfir olmasına sebeb
olan kâfir olur.
130– Zinâya, livâtaya câiz demek küfürdür.
131– Nass ile [ya’nî âyet ve hadîs ile] ve icmâ’ ile bildirilmis
olan harâma ehemmiyyet vermemek küfürdür.
132– Büyük günâhlara devâm etmek, ısrar etmek, küfre sürükler. Nemâza ehemmiyyet vermemek küfürdür.
133– Üzerinde yazı, hattâ harf bulunan kâgıdı, örtüyü, seccâdeyi yere koymak [hakâret için sermek veyâ kullanmak] küfür olur.
134– Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömer-ül-Fârûkun “radıyallahü
teâlâ anhüm” hilâfete hakları yok idi demek küfürdür.
135– Allahü teâlâdan ayrı olarak bir ölüden birsey beklemek
küfür olur.
136– Tez veren dede demek çok çirkin ve küfre sebeb olur.
137– Meyyiti topraga gömmek farz oldugu için, bu farza
ehemmiyyet vermiyerek hizmetden kaçanın, ilmi, fenni ileri sürerek, ölüleri gömmek gericilikdir, Buda, berehmen, komünist
kâfirleri gibi ölüleri yakmak dahâ iyidir diyenin îmânı gider,
mürted olur.
138– Allahü teâlânın Velîlerinden, ölü veyâ diri birisini, dilveyâ kalb ile inkâr etmek küfrdür.
139– Evliyâya ve ilmi ile âmil olanlara düsmanlık küfrdür.
140– Evliyâda ismet sıfatı vardır demek küfrdür. [Ismet sıfatı
yalnız Peygamberlerde bulunur.]
141– Ilmi bâtından nasîbi olmıyanın îmânsız gitmesinden korkulur. Bundan nasîb almanın en aşagısı bu ilme inanmakdır.
142– Kur’ân-ı kerîmi, din âlimlerinden hiçbirinin okumadıgı
sekilde okumak, ma’nâyı ve kelimeleri bozmasa bile, küfrdür.
143– Papasların ibâdetlerine mahsûs şeyi kullanmak küfrdür.
144– Herhangi bir hâdisenin kendi kendine olduguna inanmak
ve hayvanların, tek hücrelilerden, yüksek yapılılara dogru,
birbirine ve nihâyet insana döndügünü söylemek küfürdür.
145– Nemâzı bile bile kılmayıp, kazâ etmegi düsünmiyen,
bunun için azâb çekeceginden korkmıyan kimse, hanefî mezhebinde de kâfirdir.
146– Kâfirlerin ibâdetlerini, ibâdet olarak yapmak, meselâ
kiliselerinde çaldıkları org gibi çalgıları ve çanları câmi’lerde
çalmak ve islâmiyyetin kâfirlik alâmeti saydıgı seyleri,zarûret
ve cebr olmadan kullanmak küfür olur.
147– Eshâb-ı kirâma sövene mülhid denir. Mülhid kâfir olmakdadır.
148– Kâfirlerin resmlerini yüksege asarak ta’zîm küfrdür.
149– Resmin, heykelin sâhibinde ve salîbde [haçda] veyâ yıldız,
günes, inek gibi herhangi bir seyde, ülûhiyyet sıfatı bulunduguna inanarak, meselâ, istedigini yaratır, her istedigini, yapar, hastaya sifâ verir diyerek ta’zîm etmek küfr olur.
150– Hazret-i Âiseyi kazıf eden [fâhişe diyen] ve babasının
sahâbî olduguna inanmıyan kâfir olur.
151– Îsâ aleyhisselâmın gökden inecegi de zarûrî bilinmekdedir.
Buna inanmıyan kâfir olur.
152– Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs serîfde Cennet ile müjdelenen
kimseye kâfir demek, küfrdür.
153– Fennin, tecribenin dısında olan, fen ile ilgisi bulunmıyan
âyet-i kerîmeleri, fen bilgisine uydurmaga kalkısmak, Selef-i sâlihînin tefsîrlerini degisdirmek, büyük suç olur. Böyle
tefsîr ve terceme yapanlar kâfir olur.
154– Müslimân denilen bir kız, âkıl-bâlig olunca müslimânlıgı
bilmez ise, milletsiz kâfir olur. Erkek de böyledir.
155– Müslimân kadının, bası, kolları ve bacakları açık olarak sokaga çıkması, erkeklere göstermesi harâmdır, günâhdır.
Ehemmiyyet vermezse, aldırıs etmezse, îmânı gider, kâfir olur.
156– Peygamberimizin bildirdigi farzlar ve harâmlar da,
Kur’ân-ı kerîmde açıkca bildirilen farzlar, harâmlar gibi kıymetlidir.Bunlara da inanmıyan, kabûl etmiyen dinden çıkar,
kâfir olur.
157– Rükü’ tesbîhinde (Zı) ile (azîm) demek; Rabbîm büyükdür
demekdir. Eger ince (Ze) ile (azim) denilirse, (Rabbim
benim düsmanımdır) demek olur ve nemâz bozulur, ma’na degisdigi için küfre de sebeb olur.
158– Kur’ân-ı kerîmi tegannî ile okuyan hâfıza, ne güzel
okudun diyen kimsenin îmânı gider, kâfir olur. Dört mezhebde
de harâm olan bir seye, güzel diyen kâfir olur. Yoksa, sesi, sadâsı, Kur’ân-ı kerîmi okuması güzel demek istiyen kâfir olmaz.
159– Meleklerin ve Cinnin varlıgına inanmıyan kâfir olur.
160– Kur’ân-ı kerîmin âyetlerine, kelimelerin açık, meshûr
ma’nâları verilir. Bu ma’nâları degisdirerek, bâtınîlere (Ismâ’îlilere)uyanlar kâfir olur.
161– Sihir yaparken, küfre sebeb olan kelime ve iş olursa,
küfrdür.
162– Müslimâna, (ey kâfir) diyen [veyâ, müslimâna mason
diyen, komünist diyen], onu kâfir i’tikâd ederse, kendisi kâfir
olur.
163– Ibâdetleri yapan kimse, îmânının bozulmasında sübhe
eder ve günâhım çokdur, ibâdetlerim beni kurtarmaz diye düsünürse,îmânının kuvvetli oldugu anlasılır. Îmânının devâm
edeceginden sübhe eden kâfir olur.
164– Peygamberlerin sayısını söylemek, Peygamber olmıyanı
Peygamber yapmak veyâ Peygamberi Peygamber kabûl etmemek olabilir. Bu ise küfrdür. Çünki, Peygamberlerden birini kabûl etmemek, hiçbirini kabûl etmemek demekdir.Erkek veyâ kadın, bir müslimân, âlimlerin sözbirligi ile küfre sebeb olacagını bildirdikleri bir sözün veyâ isin küfre sebeb oldugunu bilerek, amden [tehdid edilmeden, istekle] ciddî olarak veyâ hezl, güldürmek için söyler, yaparsa, ma’nâsını düşünmese dahî îmânı gider.(Mürted) olur. Buna (küfr-i inâdî)denir. Küfr-i inâdî ile mürted olanın, evvelki ibâdetlerinin sevâbları yok olur. Tevbe ederse, geri gelmezler. Zengin ise tekrar hacca gitmesi lâzım olur.Mürted iken kılmıs oldugu, nemâzları,orucları, zekâtları kazâ etmez. Riddetden evvel yapmadıklarını kazâ eder.Tevbe etmek için, yalnız Kelime-i sehâdet söylemeleri kâfî degildir. Küfre sebeb olan o seyden de tevbe etmeleri lâzımdır. [Islâmiyyetden hangi kapıdan çıkmıs ise,o kapıdan girmesi lâzımdır.] Eger küfre sebeb olacagını bilmeyip söyler, yaparsa veyâ küfre sebeb olacagı âlimler arasında ihtilâflı olan bir sözü aniden söylerse, îmânının gidecegi, nikâhının bozulacagı sübhelidir. Ihtiyâtlı olarak, tecdîd-i îmân ve nikâh etmesi iyi olur. Bilmiyerek söylemege (Küfr-i cehlî) denir.

Bilmemesi özür degil, büyük günâhdır. Çünki, her müslimânın,
bilmesi lâzım olan seyleri ögrenmesi farzdır. Küfre sebeb
olan sözü, hatâ ederek, yanılarak veyâ te’vîlli olarak söyliyenin
îmânı ve nikâhı bozulmaz. Yalnız tevbe ve istigfâr, ya’nî tecdîd-
i îmân etmesi iyi olur.
Bir kâfir, bir kelime-i tevhîd söylemekle mü’min oldugu gibi,
bir mü’min de, bir söz söylemekle kâfir olur.
Bir müslimânın bir sözünde veyâ bir isinde yüz ma’nâ olsa,
ya’nî yüz sey anlasılsa, bunlardan biri, o kimsenin îmânlı oldugunu gösterse, doksandokuzu, kâfir oldugunu gösterse, o kimsenin müslimân oldugunu söylemek lâzımdır. Ya’nî küfrü gösteren doksan dokuz ma’nâya bakılmaz. Îmânı gösteren bir
ma’nâya bakılır. Bu sözü yanlıs anlamamalı. Bunun için iki noktaya dikkat etmeli. Birincisi, söz veyâ iş sâhibinin müslimân olması lâzımdır. Bir Fransız Kur’ân-ı kerîmi övse, bir Ingiliz, Allah birdir dese, bunların müslimân oldugu söylenemez. Ikincisi,
bir sözün veyâ bir isin yüz ma’nâsı olsa denildi. Yoksa, yüz sözden veyâ yüz isden biri îmânı gösterse, doksandokuzu küfrü bildirse, bu kimseye müslimân denilecegi bildirilmedi.
— Her müslimân, sabâh ve aksâm, su îmân düâsını okumalıdır:

“ALLAHÜMME INNÎ E’ÛZÜ BIKE MIN EN ÜSRIKE
BIKE SEY-EN VE ENE A’LEMÜ VE ESTAGFIRÜ-KE LIMÂ
LÂ-A’LEMÜ INNEKE ENTE ALLÂMÜL-GUYÛB.”
“ALLAHÜMME INNÎ ÜRÎDÜ EN ÜCEDDIDEL ÎMÂ-
NE VENNIKÂHA TECDÎDEN BI-KAVLI LÂ ILÂHE ILLALLAH
MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH”

————–MÜNAFIK NEDİR VE KİME DENİR————————————
İçinden gerçek anlamda iman etmemiş olup, dışından müslüman görünen kimse, aslî mânâsını değiştirmeden dilimize geçmiş olan münafık kelimesi islâm toplumu içinde -çeşitli sebeblerden dolayı ve menfaati icabı kendini müslüman göstererek Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere düşmanlığını gizleyen kimsedir (el-Bakara, 2/8; Âli Imrân, 3/167; el-Mâide, 5/41)
“Nifak, kalbte olursa küfür, amelde olursa suçtur” (Kurtubî, Tefsir, VIII, 212).
Münafıklardaki nifak hâli îtikâdî ve amelî olarak iki grupta toplanır:
1. İTİKADİ NİFAK: Kur’an-ı Kerim’de karakterize edilen, dünyada iken müslüman muamelesi görüp, âhirette inançsızlığı ortaya çıkınca kâfirlerden daha kötü muâmeleye tâbî tutulmasına sebeb olacak olan nifak hali. (en-Nisâ, 4/145) “Akîdenin hilafına îmanda mürâîliktir” (M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 4997).
Kur’an-ı Kerim insanları mü’min, kâfir, münâfık olmak üzere üç grupta toplar (el-Bakara, 2/1-20) ve insanların en kötüsü ve iki yüzlü olanı şeklinde tarif edilen münafıkların şu özelliklerinden söz eder:
Islâm toplumu içinde fesatçıdırlar. “Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiğinde; “biz ıslah edicileriz” derler”, (el-Bakara, 2/9-13). “Müslümanların inandıkları gibi inanın, diye örnek verilince; “biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?” diye itiraz ederler. Inananlarla yanyana gelince de; “sizinle beraberiz” derler. Fakat reisleri ve şeytanlarıyla başbaşa kalınca; “biz onları aldattık” diye alay ederler” (el-Bakara, 2/13-15).
Iman ile küfür arasında bocalayan münafıklar, bazan Allah’ı hatırlar gibi davranırlar. Fakat, Allah’a oyun etmeye çalışırlar ve gösterişte bulunurlar. Namaza da üşene üşene kalkarlar (en-Nisâ,4/142-3). Insanları Allah yolundan döndürmek için yalan yere yemin ederler (Mücadele, 58/14; Münâfıkûn, 63/2).
Münafıkların kalbi verimsiz toprak gibidir (el-A’raf, 7/58), menfaatlerine göre şekil alırlar, dönektirler (en-Nisâ, 4/141; el-Ankebût, 29/10-11) Asr-ı Saadetteki münâfıklara; “Hz. Peygamber’in yanına gelmeden önce sadaka verin de öyle gelin” denildiğinde bunların, menfaatlarına dokunduğu için, kaçtıkları tesbit edilmiştir. (Mücâdele, 58/13). Münafıklar bir taraftan da maddî kazanç sağlamak için ahlâk dışı davranışlara başvururlar. Nitekim, münafıkların başı Abdullah Ibn Ubeyy b. Selûl, kazanç sağlamak amacıyla câriyelerini zinaya zorluyordu. Bu maksatla bir nevi genelev de kurmuştu. Zina yoluyla câriyelerinden gelir sağlama çabası üzerine, olayı yasaklayan âyet nazıl olmuştur (et-Taberî, Tefsir, XVIII, 132; en-Nûr, 24/33).
Münafıklar Allah’ı unutup cimrilik yaparak ellerini yumarlar (et-Tevbe, 9/67), bir belâya uğrayıp sıkışınca hemen fitneye düşerler (el-Ankebût, 29/10), felâketin dönüp kendilerine çarpmasından korktuklarını, kendi aralarında fısıldaşırlar (el-Mâide, 5/52, 53); olayların akışı münafıkların lehine gibi ise, itaatla koşa koşa Peygamber’in yanına gelirler (en-Nûr, 24/49); bunlar zâhiren îman edip kalpleriyle kâfir olanlardır (el-Münafıkûn, 63/3).
“Allah’a, Peygamber’e inandık, itaat ettik” diyen münafıklar (en-Nûr, 24/47; Münafıkûn, 63/1); diğer taraftan Hz. Peygamber’e isyanı, düşmanlığı fısıldaşırlar (el-Mücâdele, 58/9-10). Onlar aynen şeytanlara benzerler (el-Haşr, 59/16); tabiatları gereği Allah’a ve Peygamber’e muhalefet üzeredirler (el-Mücadele, 58/20); fakat kalblerindeki gizlediklerini ortaya çıkaran âyetlerin inmesinden de çok korkarlar (el-Infitâr, 82/4-5; et-Tevbe, 9/64).
Allah’a kötü zanda bulunan erkek ve kadın münafıklar (el-Fetih, 48/6), biribirlerinin tamamlayıcı parçası olup, insanları kötülüğe çağırır, iyilikten vazgeçirmeye çalışırlar. Onlar ebedî Cehennemliktirler (et-Tevbe, 9/67-69). Kötü sözlerin müslümanlar arasında yayılmasını isterler (en-Nûr, 24/19); kötülük yapınca sevinirler; yapmadıkları şeylerle övünmekten hoşlanırlar (Âlu Imrân, 3/188); Kur’an-ı Kerim âyetleriyle alay ederler (en-Nisa, 4/140); Islâm toplumu içinde yalan-yanlış uydurma haber yayarlar (el-Ahzâb, 33/60-61); cihada çıkacaklarını yemin ile ifade ettikleri halde iş fiiliyata dökülünce kaçarlar (en-Nûr, 24/63); düşman korkusundan ölüm baygınlığına düşer (el-Münâfıkûn, 63/19); böyle bir ortamda kaçacak delik ararlar (et-Tevbe, 9/57). Mü’minler zafer kazanınca, başarıya ortak olmak, ganîmetten faydalanmak için; “sizinle beraber değil miydik?” derler. Kâfirler gâlip gelince; “size mü’minlerden gelecek ziyanı biz önlemedik mi?” derler (en-Nisâ, 4/141). Savaşta çok şehid düşen olursa; “Allah lutfetti de iyi ki savaşta bulunmadım” diyen münafıklar, eğer ganîmet bölüşülecekse, “ah keşke ben de şu ganîmete erseydim” derler (el-A’râf, 7/72, 73).
Kur’an-ı Kerim’de özelliklerini tanıtıp haber verdiği münafıklar için Yüce Allah, peygamberini şöyle uyarmaktadır: “O münafıkların dış görünüşlerine aldanma. Onların liderlerini gördüğün zaman, yakışıklıdır, gövdeleri hoşuna gider. Konusurlarsa güzel konusurlar, dinlersin. Işte onlar sıra sıra dizili kereste gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar” (el-Münafıkûn, 63/1-4). Hak söz tanımayan, âhirette topluca kâfirlerle bir araya gelecek olan (en-Nisa, 4/140), münafıklara istiğfar etsen de etmesen de birdir. Çünkü Allah bu fâsıkları affetmeyecektir (el-Münafıkûn, 63/6).
Münafıkların Islâm toplumu içinde bulunmalarından dolayı elde ettikleri menfaatların, âhiret hayatında da devamını isteyeceklerini, fakat bunun mümkün olmayacağını Kur’an-ı Kerim şöyle haber verir: “Âhirette münafık erkek ve kadınlar îman etmiş olanlara; “bizi bekleyin, nûrunuzdan bir parça ışık alalım” diyecekler. O gün onlara; alayla “dönün arkanızda bir nur arayın” denilecek de, neticede îman edenlerle aralarında bir duvar olduğunu görecekler. O zaman münâfıklar, mü’minlere şöyle seslenirler: “Biz sizinle beraber değil miydik? “. “Evet”, diyecekler; fakat kendinizi siz kendiniz yaktınız, kuruntunuz sizi aldattı”(el-Hadıd 57/13-15). Böylece münafıklar ve kâfirler Cehennemde bir araya gelmiş olacaklardır (el-Nisâ, 4/140).
Medine döneminde, Yahudilerle dostluk kuran münafıklarla mü’minlerin dost olmamaları hatırlatılmakta (el-Maide, 5/51) ve Hz. Peygamber’e; asıl düşmanın münafıklar olduğu, onlarla savaş yapması, hattâ sert davranması vahiy yoluyla bildirilmektedir. Hz. Peygamber’in de münafıklara karşı gayet ihtiyatlı, temkinli bir siyaset uyguladığı, gayr-i müslimlere yapılan muameleye tâbi tutmadığı; bilakis onları Islâm toplumu içerisinden ayırmayıp, üzerlerinde kurduğu kuvvetti bir otorite ile tesirsiz hale getirdiği müşahede edilmektedir.
2. AMELİ NİFAK: Bazı tutum ve davranışlarıyla itikadî nifaka kısmî bir benzeyiş içinde bulunmakla beraber, inançlarında açık bir nifakın söz konusu olmadığı müslüman kişilerin durumu. Hadislerde geçen münafık türü amelî (ahlâkî) yönden olan nifakı vurgulamaktadır. Meselâ: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vadettiğinde vaadınden döner, kendisine birşey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder” (Tirmîzî, Îman, 14) hadisi benzerî hadisler îtikâdî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler ve tenbihler mahiyetindeki emirlerdir. Zîra, amelî nifak çoğalınca ileride müslümanın îtikâdî nifaka yaklaşma tehlikesi doğabilir. ALLAHIM YAPMIŞ OLDUĞUMUZ  AMELLERİMİZİN GERÇEKLEŞMESİNİ İZZETİ DERGAHINDA NASİP EDEREK İŞLET YARAP.Arapoğlu hüseyin olarak diyorum ki; itikadi nifak ile şaşırtıp ve ameli nifak ile gösterge yapan munafıklar kafirden aşağı tabakadadır. NEDEN? Kafir olanı biliriz ona karşı mücadelemizi yaparız. Fakat munafıkın nasıl olduğunu amacının ne olduğunu bize zarar açtıktan sonra farkederiz,yani kaybettikten sonra algılarız. Onun için cenabı hak munafıklardan bizi korusun kafir görünen düşmandır fakat munafık görünmeyen gizli düşmandır.Gizli düşmanı bize zarar verdikten sonra algılarız. YARAP munafık olmaktan ve munafıkların elinden sana sığınırız  koru bizi alemlerin rabbine emanetiz.

MÜŞRİK NEDİR?

Müşrik ise biraz farklıdır, Allah’ın varlığını kabul eder,yerleri ve gökleri Allah’ın yarattığını bilir fakat Allah’a ortak koşar , şirk eder, şirk kelimesi ise kelime anlamıyla ortak demektir, şirket kelimesi de bu kelimeden türemiştir
LTD ŞTİ , TİC ŞTİ vs.. gibi bu tür şirketlerde ortak şirketlerdir

Oysa Allah c.c. hiç bir eşi benzeri ve ortağı yoktur, İhals-ı Şerif suresi’de bunu için inmiştir, Hristiyanlar Hz. İsa (a.s) için Allah’ın oğlu, melekleri Allah c.c. kızları ve Meryem Annemizi de Allah c.c. haşa karısı diye kabul etmişlerdir.
işte Mekkeli müşriklerde Allah’ı kabul ediyorlar fakat dünyalarına , ticaretlerine,içkilerine,putlarına ve sapıklıklarına karışmamasını istiyorlardı.

Aşağıdaki ayette de geçtiği üzere
Zümer Suresi 38.Ayet: Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette “Allah’tır” derler. De ki: Öyleyse bana söyler misiniz? Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, O’nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki: Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak O’na güvenip dayanırlar.

Ebu cehil Peygamber Efendimiz s.a.v’e gelerek, bak dedi biz seninle bir anlaşma yapalım, sen ve arkadaşlarının namazına karışmicaz,orucunuza karışmicaz,hac da yapabilirsiniz ama sende gelip Allah var içki haram,faiz haram , zina haram, kadınlar kapansın vs. demicek bizim dünya işlerimize dini karıştırmayacaksın dedi,
yani senin Rabbin bizim dünyamıza karışmasın dedi, işte bu günkü insanlar da yönetim şekllimizi değiştirip din ve dünya işleri ayrıdır demedilermi ,hala demiyorlarmı, bunların Ebu Cehilin zihinyetiyle aynı olmadıklarını kim iddia edebilir.
Başımızdaki bazı zihniyetlerinde yaptıkları aynı şey değilmi? aynı şeyi yapmıyorlarmı, namaza karışmıyorlar,oruç tutmana,hacca gitmene karışmıyorlar,dini sadece namaz ve oruçla sınırlıyorlar.Fakat iş baş örtüyle gelince bu şekilde gelme burada islam değil medeni kurallar geçer demiyorlarmı? Sakalla giremezsin demiyorlarmı? İçki içme, zina yapma,kumar oynama, faiz yeme dediğiniz zaman işler değişmiyormu? ama onların anlaşmalarına uyduğunuz sürece sizin namazınza orucunuza , haccınıza karışmıyorlar aynı 1400 yıl evvelki Ebu cehilin yapmak istediği anlaşma gibi , fakat islam dini sadece ahret için değil bu dünyanın düzeni içinde gerekli değilmi, Allah c.c. hem bu dünyamızı hemde ahiretimizi düzene sokmak için göndermedi mi emir ve yasakları , dini sadece vicdanlarda haps eden bir zihniyet var, dini caminin dışına çıkarmayın diye bir dayatma var,haramlar serbest hale geldi , helaller yasak hale geldi. Din sadece namaz ve oruçtan ibaretmiş gibi bir hava estirdiler yıllarca.Kur’an’daki emir ve yasaklar, haram ve helaller sadece hikaye okur gibi okuyup geçmek için değil , bütün hayat alanımızda uygulamamız için indirildir ev,iş,hukuk,kanun,aile,arkadaş,akraba vs.. gibi bir çok alanda islam dinini yaymamızı ve en adaletli olan yüce Rabbimizin kanunlarını yeryüzüne yaymamızı emretti Allah c.c.
Ebu cehiller kıyamete kadar bitmez biz davamıza sahip çıkalım,müslümanı ve müşriki birbirinden ayırt edelim

Hatta ben sizlere aklıma gelmişken bir yahudi oyunundan daha behsetmek istiyorum ülkemizde maşaAllah hafızlık yapmak serbest ve en çok hafız yetiştiren ülke Türkiyemiz , fakat Arapça okumak yasak neden biliyormusunuz, çünkü Arapça öğrenirsek Kur’anı Türkçe meallerden değil direk anadilinden orjinal bir şekilde anlarızda Yahudi ve Hristiyanın oyunu bozulur insanlar uyanır diye bizleri en azından hafızlığı serbest yapalımda tamamen din yasaklandı demesinler oyunumuz meydana çıkmasın diye sus payı olarak verilen bir serbestliktir, yani bir şeyi serbest ediyorlar fakat yine amaçlarına ulaşıyorlar,Arapça okumak okutmayı yasaklıyorlar hiç bunları düşündünüzmü? İçinizde Arapça okuyan veya bilenler beni biraz daha iyi anlarlar, çünkü Kur’an’ı türkçe kelimelerle anlatmak tam orjinal şekilde anlatmak mümkün değil fakat Arapça çok zengin bir dildir, herkesin öğrenmesini tavsiye ederim o zaman bir harften veya bir harekeden ne kadar mana çıkıyor hayretler içinde kalacaksınız, ve o kadar tatlı bir dilki öğrenmek okumak gün geçtikçe daha da zavk veriyor.

KÂFİR NEDİR ?

Bir şeyi örtmek, perdelemek, gizlemek, uzak durmak ve nimete nankörlük etmek anlamlarındaki “k-f-r” kökünden türeyen kâfir, sözlükte, bir şeyi örten, gizleyen ve nimete, iyiliğe nankörlük eden demektir. Bu kelimenin asıl anlamı bir şeyi örtmek, gizlemektir. Bu sebeple, gündüzü örtüp gizlediği için geceye, tohumu toprağa gömdüğü için çiftçiye ve kılıcı örttüğü için kınına kâfir denmiştir.
Din ıstılahında ise, Hz.Peygamberi ve onun Allah’tan getirdiği kesinlikle sabit olan şeyleri yalanlayan, tevatür yoluyla bize ulaşmış bulunan hükümlerden birini ya da bir kaçını inkâr eden kişiye kâfir, bu eyleme ise küfür denir. Eş’arî ve Mâturîdîlerin de içinde bulunduğu kelâm bilginlerinin çoğunluğuna göre küfür; zarurât-ı diniyyeden olduğu kesinlikle bilinen şeylerin tamamını veya bir kısmını kalben tasdik etmemek demektir. İmam Gazzâlî küfrü, Hz.Peygamberin getirmiş olduğu şeyleri yalanlamak şeklinde tarif etmiştir.
Kâfirler hakkında Kur’ân’da şöyle denilmektedir: “(Âyetlerimizi) inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerindedir.” (Bakara, 2/161); “Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmrân, 3/91). Kazib (âyetleri yalanlayan), mülhid, münafık ve müşrik kimseler de kâfir kavramının kapsamına girmektedirler.

Rabbim yar ve yardımcımız olsun.
Nifak nedir ?

İnanmadığı halde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergilemek, her zaman duruma göre hareket edip sürekli ikiyüzlü davranmak demek olan nifak; ferdî, içtimaî bir riyakârlık ve bir ruh hastalığıdır.

Bu hastalığı taşıyan mürâî ve münafık, her zeminde ayrı bir tavırda bulunur, her yerde farklı bir görüntü sergiler ve o rengârenk davranışlarıyla âdeta birkaç hayatı iç içe birden yaşar.
Münafık, aslında hiçbir şeye inanmadığı halde, duruma göre “Benim Allah’a ve âhiret gününe inancım tamdır.” diyerek kendine mü’min süsü verir ve her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır. Ne var ki, her aldatma hareketinde aldanan da onun kendisidir; zira mü’minler firasetlidirler ve imanın nuru ile, gördükleri her şeyi doğru görürler..
Münafıkla karşılaştığınızda yer yer kendinizi tam bir mülhit ve münkirle, zaman zaman da bir reybî (şüpheci), bir sofistle (safsatacı, mugalâtacı) yüz yüze gelmiş sanır ve irkilirsiniz. Münafığın bu hastalığı bazen öyle şiddetli bir şüphe, bir kuşku ve bir telâşa dönüşerek dışarıya vurur ki, onun o hâli karşısında ürpermemek elden gelmez. Bu hasta ruh, her zaman fevkalâde bir korkuyla sarsılır; çok defa da içine kapanarak kendine göre mevhum düşmanlar icat eder ve bu mevhum düşmanlar karşısında tir tir titremeye durur. Bazen münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır.
Bazen de o, bir orada bir burada bulunma telâşıyla sürekli kararsız davranır, tereddütlerle dolar-boşalır, her şeyi ve herkesi farklı görür, farklı yorumlar, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye karşı güven duymaz. Bu gibi durumlarda eğer güçlü ise hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkûm ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: Çığırtkanlık yapar, iftiraya, tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır.

İşte böyle bir talihsiz, gün gelir bütün bütün istikrarını kaybeder.. özünden uzaklaşır.. vicdanıyla tenakuza düşer.. iman ve imana müteallik şeylerden sıkılır.. dinden diyanetten ürker.. Kitab’a kuşkuyla bakar.. doğruyu gösteren delil ve burhanlardan kaçar.. her gün ayrı bir havada yaşamaya başlar.. “Dün dündü, gelip geçti; bugün bugündür, mutlaka yaşamalı ve keyif çıkarmalı; yarınlara gelince, onlar da cismanî arzulara göre plânlanmalı ve gerisi düşünülmemelidir.” der ve her şeyi içinde bulunduğu âna inhisar ettirerek, sınırsızı sınırlandırarak ve genişi de daraltarak, ömrünü bir zamanzede olarak geçirir.

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | 6 yorum

DİN NEDİR ?

Din Nedir?

Din: Allah tarafından peygamberler aracılığı ile insanlara ulaştırılan ilahi bir kanundur. Dinin kurucusu Allah, muhatabı insanlardır.

Dinin amacı, insanları iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini bildirmektir, onları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturmaktır.

İslâm Dini ve Diğer Dinler

İlk insan olan Hz. Adem (a.s.) aynı zamanda ilk peygamberdir. İnsanlığın ilk dini de Hak din’dir. Hz. Adem’den Peygamberimiz Hz. Muhammed’e kadar gelen bütün peygamberler insanlara Allah’ın birliği inancını tebliğ etmişler ve Allah’a nasıl ibadet edileceğini öğretmişlerdir.

Ancak son peygamber Hz. Muhammed’den önceki peygamberlerin tebliğ ettiği iman esasları ve dinî hükümler zamanla bozulmuş ve insanlar karanlıklar içinde kalmıştı. İnsanlığı düştüğü bu durumdan aydınlığa çıkaracak bir kurtarıcıya ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Yüce Allah, son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) aracılığı ile bütün insanlara son ve en mükemmel din olan İslâm’ı göndermiştir.

Bu gerçek Yüce Allah tarafından Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirilmiştir: “Allah katında din, şüphesiz İslâmdır.” (Al-i İmran Suresi, 19)

İslam’ın dışındaki dinler, Allah katında makbul değildir. Bunların insanlara bir yararı olmayacaktır. Bu konu Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmıştır: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette de zarara uğrayanlardandır.” (Al-i İmran Suresi, 85)

İslâm Dini, Allah tarafından gönderildiği gibi hiçbir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. Bundan sonra da bu özelliğini koruyacaktır. İslâm, Allah katında makbul olan tek dindir. Bazı insanlar tarafından ortaya konulan dinler de vardır, ancak bu dinler, batıl ve geçersizdir. Çünkü bunlar, Allah tarafından gönderilmemiş, insanlar tarafından uydurulmuştur.

İslâm Dini’nin Özellikleri

1) Hz. Muhammed tarafından tebliğ edilen İslâm, son dindir. Ondan başka din gelmeyecek, hükümleri kıyamete kadar devam edecektir.

2) İslâm evrensel bir dindir. Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler, belirli milletlere geldiği halde İslâm dini, bütün dünya milletlerine gönderilmiştir.

3) İslâm dini’nin hükümleri insanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde mükemmeldir. Bu sebeple başka bir dine ihtiyaç kalmamıştır.

4) İslâm dini, kendinden önce Allah tarafından gönderilen peygamberleri ve ilâhi kitapları tasdik eder. Ancak o kitapların hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. Çünkü onlar, belirli milletlere sınırlı zamanlar için gönderilmişti. İslâm Dini ise bütün milletlere gönderilen ve kıyamete kadar değişmeden devam edecek olan Din’dir.

İslam Dininin Kaynakları

İslam dininin ilk, en önemli ve birinci kaynağı “Kur’an-ı Kerim”‘dir. Dini bir konu öncelikle Kur’an-ı Kerim’de aranır.

İkinci kaynağımız, Peygamberimizin sünnetini oluşturan sözleri ve davranışlarıdır. Kur’an-ı Kerim’den sonra ikinci önemli dini kaynağımız “sünnet”tir.

Üçüncü dini kaynağımız Peygamberimizden sonra herhangi bir çağda yaşayan İslam bilginlerinin kendi zamanlarında dini bir konuda görüş birliğine varmış olmalarıdır. Buna “İcma” denir.

Dördüncü kaynağımız “Kıyas”tır. Kıyas, belirttiğimiz üç kaynakta hüküm bulunmayan bir dini hükmü başka bir dini hükme benzeterek, benzetme yolu ile sonuca varmaktır.

O halde; dinimizin dört ana kaynağı vardır: KUR’AN, SÜNNET, İCMA ve KIYAS. Bunlardan birine dayanmayan dini görüşlere değer verilmez, güvenilmez ve bu tür dini görüşlere göre hareket edilmez.

BATIL DİN;
“Batıl din”; ilâhi vahye dayanmayan, insanların ihdas ettiği dinlere denir. Batıl dinler, beşerî dinler olarak da ifade edilir. Beşerî dinlerin belli başlıları şunlardır: Varlıklarda ruh bulunduğu inancına dayalı animizm; tabiat kuvvetlerine tapılan naturizm; bitki ve hayvanları kutsal sayan totemizm; ataların ruhlarına tapılan sinizm; konfiçyanizm ve taoizm; gök tanrı ve yer-su denilen ve tekin olmayan ruhların varlığı inancına dayalı şamanizm; ölülerin ruhuna tapılan şintoizm; ateşe tapılan mecusilik, Zerdüşt’ün peygamberliğine inanılan zoroastrizm; iyilik ve kötülük ilahına inanılan parsîlik; güneş ve ışık tanrısı Mitra’ya inanılan mitraizm; kâinatta zıtların varlığı ve kötülüklerin hakim olduğu inancına dayalı manihaizm; nur ve zulmet esasına dayalı mazdaizm; Veda adlı kutsal metinleri olan vedizm; tenasuh inancına dayalı hinduizm/brahmanizm; Allah inancı ve ibadeti olmayan budizm; Şeytana tapılan satanizm ve putlara tapılan putperestlik.

HAK DİN ;       Hak Din, Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği dine denir. Bu din, tevhit esasına dayanan İslâm dinidir. İlk peygamberden itibaren bütün peygamberlerin tebliğ ettiği hak dinin adı İslâm (Âl-i İmrân, 3/19; Bakara, 2/132; Yusuf, 12/40), bu dini kabul edenlerin adı da müslümandır (Hac, 22/78). Muamelat ile ilgili bazı kurallar Peygamberden peygambere değişmiş ise de Hak Dinin temel ilkelerinde bir değişme olmamıştır. Hz. Muhammed (a.s.)’in gönderilmesiyle son şeklini almıştır: “Bugün size dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve din olarak İslâm’dan razı oldum…” (Mâide, 5/3) âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. Kur’ân’da İslâm, “Dinü’l-Hak” kavramı ile de ifade edilmiştir (Tevbe, 9/33). Hak dinin üç ana unsuru vardır; ilahîdir, akıl sahiplerine hitap eder ve ihtiyarîdir. Din ilahî olmayınca hak din olmaz. Aklı olmayanın dinî mükellefiyeti yoktur. İhtiyarî olmayınca yani isteyerek kabul edilmeyince dinin tesiri olmaz, böyle bir kimsede “diyanet/dindarlık” bulunmaz. Hak dinin vasıfları şu âyette sayılmıştır: “(Ey Peygamberim!) De ki: `Rabbim, beni dosdoğru yola, dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine iletti..’.” (En’âm, 6/161).
İslâm, emir ve yasaklarında, hüküm ve kurallarında eğrilik ve yanlışlık bulunmadığı, dosdoğru olduğu için “Hak Din” ve “Sırat-ı Müstakîm” adını almıştır. Dinin hak din olması için bütün kurallarının ilâhî olması gerekir: Cibrîl hadisi diye meşhur olan hadiste hak din; îmân, İslâm ve ihsan kavramlarıyla nitelenmiştir. Hadisin sonunda Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.)’in “işte bu Cibrîl idi. İnsanlara dinlerini öğretmek için gelmiştir” beyanı bunu ifade etmektedir (Buhârî, Îmân, 37).  DÜNYADA KAÇ DİN ÇEŞİDİ VARDIR ?

Hristiyanlık M.S. 30 İncil 2,039 milyon
Islam M.S. 622 Kuran ve Hadisler 1,570 milyon
Hinduizm M.Ö 1500 Kutsal Vedalar 950 milyon
Dini Olmayanlar – Hiçbiri 775 milyon
Çin Halk Dini M.Ö 270 Hiçbiri 390 milyon
Budizm M.Ö 523 Tripitaka 350 – 1,600 milyon
Kabile Dinleri,
Şamanizm,
Animizm Prehistory Sözlü gelenek 232 milyon
Ateist Tarih yok Hiçbiri 150 milyon
Yeni Dinler Çeşitli Çeşitli 103 milyon
Sihizm M.S 1500 Guru Granth Sahib 23.8 milyon
Yahudilik Tevrat, Tanah, & Talmud 14.5 milyon
Ispritizm 12.6 milyon
Bahailik M.S 1863 Kitab-ı Akdes 7.4 milyon
Konfüçyüsçülük M.Ö 520 Lun Yu 6.3 milyon
Jainizm M.Ö 570 Siddhanta, Pakrit 4.3 milyon
Zerdüştçülük M.Ö 600 den 6000 Avesta 2.7 milyon
Şinto M.S 500 Kojiki, Nohon Shoki 2.7 milyon
Taoism Note 4 M.S 550 Tao-te-Ching 2.7 milyon
Diğerleri Çeşitli Çeşitli 1.1 milyon
Pagan Dinleri Hiçbiri Hiçbiri 0.5 milyon

DÜNYADA DİN SAYISI ORANLAMASI OLARAK VERİLER                        Hristiyan: 2.1 milyar
Katolik: 1 milyar 50 milyon
Ortodoks: 240 milyon
Afrika tarikatları: 110 milyon
Protestan: 540 milyon
Diğerleri: 260 milyon
Müslüman: 1.3 milyar
Sünni: 940 milyon
Şii: 120 milyon
Ahmedi: 10 milyon
Dürzi: 450 bin
Diğerleri: 230 milyon
Ateist-Agnostik-din karşıtı: 1.1 milyar Bunlar arasında, hümanistler, deistler, panteistler ve özgür düşünceciler yer alıyor.
Hindu: 900 milyon
Çin Halk dinleri: 394 milyon (Taoizm, Konfiçyanizm ve Budizm)
Budizm: 376 milyon İlkel yerli dinler: 300 milyon (Animizm, Şamanizm ve Paganizm)
Geleneksel Afrika dinleri: 100 milyon
Sih: 23 milyon
Yahudi: 14 milyon
Bahai: 7 milyon
Cainzim: 4.2 milyon
Şinto: 4 milyon
Diğer: 28 milyon (İspiritzma, Zoroastrianizm, Cao Dai, Falun Gong, Tenrikyo, neopaganizm)

Soru: Dünyadaki dinler nelerdir? Dünyada kaç tane din ve inanç vardır?
Din, genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibadetler bütünü. Zaman zaman inanç sözcüğünün yerine kullanıldığı gibi, bazen de inanç sözcüğü din sözcüğünün yerinde kullanılır. Din tarihine bakıldığında, birçok farklı kültür, topluluk ve bireyde din kavramının farklı biçimlere sahip olduğu görülür. Arapça kökenli bir sözcük olan din sözcüğü, köken itibariyle “yol, hüküm, mükafat” gibi anlamlara sahiptir.

Genel olarak din, doğaüstü bir nitelik taşır, mukaddestir, değişmezdir (dogmatik) ve gönülden bağlanmayı yani teslimiyeti gerektirir. Pek tabii ki din tanımı, özellikle dini bir bakış açısından, her farklı dini grup ve dinde çeşitlilik gösterir. Dinin taşıdığı nitelik ve öğeler de farklı dinlerde büyük bir değişiklik ve çeşitlilik göstermektedir.

Din kavram, anlayış ve türlerinin gelişimi tam olarak bilinemediği gibi tam olarak belirlenememektedir de. Bunun en büyük nedeni, açıkça ayrıştırılabilecek devrelere sahip olmamasıdır. Yine de, özellikle 1800′ler sonrası yapılan arkeolojik kazılar ve dünyanın geri kalanından izole edilmiş kültürlerin antropolojik ve tarihi yapılarına dair elde edilen bilgi ve gözlemler sayesinde, bir kronoloji elde edilememiş olsa da bir tipoloji geliştirilebilmiştir.1

Bugün eldeki bulgular ve var olan kültürel çeşitlilik sayesinde, gerek eski gerek yeni farklı din tipleri, formları ve anlayışları tanımlanmıştır. Bu tanımlamalar akademisyenler arasında çeşitlilik gösterse de belli bir oranda benzeşmektedir. Daha Fazla Bilgi başlığı altında farklı inanç tipleri, dini öğeler vb. isim olarak sıralanmıştır. Bu konuda daha fazla bilgi için o başlığa göz atabilirsiniz.
Dünya’daki Dinler
1. Afrika Geleneksel Dini

2. Ana Yerli İnançlar

3. Bahailik

4. Budizm

5. Cao Dai

6. Çin Geleneksel Dini

7. Farangizm

8. Hristiyanlık

9. İslamiyet

10. Jainizm

11. Juche

12. Mormonluk

13. Musevilik/Yahudilik

14. Neopaganizm

15. Rastafari Akımı

16. Sihizm

17. Şinto

18. Tengricilik

19. Tenrikyo

20. Tinselcilik

21. Üniteryan Üniversalizm

22. Yehova’nın Şahitleri

23. Zerdüştlük

Dini İnançlar
İnanç şekilleri: transteizm – deizm – henoteizm innateizm – malteizm – monizm – monoteizm – panteizm – panenteizm – politeizm – teizm
Bazı dini dünya görüşlerinin barındırdığı çeşitli varlıklar: – melek – şeytan – cin – hayvan tapınımı – yarıtanrı – deva – ekam – peygamber – gök baba – güneş ilahı – ruh
Bazı dini dünya görüşlerinde bulunan çeşitli kavramlar: Dharma Yukam – ahiret – seçilmiş insanlar – yaratılış inancı – dünyanın sonu – cennet – cehennem – karma – mucize – mokşa – nirvana – diriliş – kurtuluş – ruh – doğaüstü

Deneyim ve Uygulamalar
Dini uygulamalar: kehanet – vecd – cin veya şeytan çıkarma – inanç – rahmet – büyü – meditasyon – mistisizm – dua – tövbe – kurban etmek – hurafe – tapma
Dinler tarafından hoş görülmeyen uygulamalar: dinden dönme – dalalet – putperestlik – günah
İlgili konular: din felsefesi – teoloji – mitoloji

Din Bilimleri ve İncelemeleri
Dine akademik yaklaşımlar: din antropolojisi – din bilimleri – mukayeseli mistisizm – din psikolojisi – din sosyolojisi
Dinlerin tipleri: ata tapımı – sivil din – halk dini/folk din – fundamentalizm – mistik din – New Age – paganizm – şamanizm – ruhanilik – totemcilik – animizm
Bazı dinlerin özellikleri: ruhban – amentü – kült – dogma – ortodoksluk – rahipler
Doğu ve Batı dini geleneklerinin karşılaştırılması
Tanrı’nın varlığını destekleyen ve reddeden argümanlar

Din ve Toplum
Dini ve toplumsal meseleler
Dini oluşumlar: kült – fırka – mezhep
Dini özgürlük – din ve inanç özgürlüğü
Erdem

İlgili Felsefi Tutumlar
Balagangadhara
Düalizm
İdealizm
Vitalizm

Diğerler
Bazı dinlerin sorunlu etkileri: dini şiddet
Genel eleştiri: Din eleştirisi
Seküler inançlar: agnostisizm – ateizm – sekülerizm – seküler hümanizm
Dinsizlik ————–   DİNDEN ÇIKMAK VE FİİLLERİ——————————–
Âhir zaman fitnesinin, -inşallah- zevâle meylinin başladığı son devrini yaşıyoruz. Bazı çevrelerde günahtan kaçınmak âdetâ ayıp addediliyor. Namus, iffet, hayâ mefhumları kalabalık ana caddelerden süratle dar sokaklara, kenar mahallelere, kuytu evlere doğru koşuşuyorlar. Kendilerini bir evden içeri atıyorlar. Tam rahat bir nefes alacaklarken, karşılarındaki akıl almaz makine, dünyanın tâ öte ucundan görüntüler sergilemeye ve ışınlarla mermi yağdırmaya başlıyor. Ne yapacaklarını şaşırıyor ve ümitsizlik içinde sadece “âhir zaman” demekle yetiniyorlar.

Ötede birçok hanede Hz. İbrahim’in (a.s.) mûcizesi yeniden yaşanıyor. Bu ateşin ortasında bahçeler, bağlar, bülbüller, güller… Bu kavganın sonu merak ediliyor. Ateş mi suyu yutacak, yoksa su mu ateşi söndürecek? Bir beldede kışın en şiddetli devresinde bir tane olsun hurma yetiştirebilmişseniz, bunun mânâsı şudur: bu yerde hurma olur… Mesele bizim gayretimize kalmıştır. Gece gündüz soğuk aleyhtarı gösteriler yapmak, bağırmak, çağırmak, soğukla kavga etmek meseleyi halledecek değildir. O bir hurmayı, bin yapmanın, milyonlar yapmanın yolunu aramak gerek…

Gözümüzün önünden hiç ayrılmayan günümüz fitnesi, bazı Müslümanları gayrete getirirken, bazılarını da ümitsizliğe düşürüyor. Bunlar, içlerindeki feverana yön veremediklerinden, teselliyi, günahkârlara sövmede, âsilere çatmada, onları kâfirlikle itham etmede buluyorlar. Şeytan, bu gibi Müslümanları büyük bir tehlikenin, dehşetli bir uçurumun kenarına itiyor.

Peygamber Efendimizi (a.s.m.) dinleyelim:

“Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur. Eğer itham edilen kâfir değilse, küfür itham edene döner.”

İşte yağmurdan kaçarken doluya tutulmanın en acı tablosu… Nefis durmadan zorluyor, şeytan aralıksız teşvik ediyor: “Şuna söv! Bunu döv! Şuna kâfir, buna münafık de!..” Bu, büyük bir yaramızdır. Üzerinde ne kadar durulsa yeridir.

Karşımızda günah işleyen, tanımadığımız biri. İç âlemimizde bir kavga: kötüye yormakla (suizan), iyiye yormak (hüsnüzan) arasında kalıyoruz. Nefis diyor ki, bu adam kâfir olmasa bu büyük günahı işlemez… Kalp ve vicdan ise, “Büyük günah işlemek kişiyi kâfir etmez, belki bu günahı küfründen değil de nefsine hâkim olamadığından, yahut cehaletinden işlemektedir; günahkârdır, fâsıkdır, ama kâfir olduğunu hemen iddia etmemek gerekir.” diyerek tedbir yolunu tutuyorlar.

“Günah-ı kebâir (büyük günahlar) işleyen kâfir midir?” tartışması Ehl-i sünnet âlimleri ile Haricîler ve Mûtezile arasında asırlarca sürdü. Haricîler büyük olsun küçük olsun her günah işleyenin kâfir olup ebediyen cehennemde kalacağını iddia ederlerken, Mûtezile büyük günah işleyenin ne kâfir ne de mü’min olmayıp, imanla küfür arasında kalacağını savundu. Böylece her iki grup da hakikatten uzaklaşarak “dalâlete” düştüler.

Bu kavganın sonunda galibiyet Ehl-i sünnetin oldu. Bu galibiyet bayrakları sayılacak gibi değil. Biz sadece ikisini nakletmekle yetineceğiz: Yahya bin muaz buyuruyor:

“Bir anlık iman, yetmiş yıllık küfrü mahveder, yok eder. Nasıl oluyor ki yetmiş yıllık iman, bir anlık günahla yok oluyor.”

“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.”(Maide, 5/44)

âyet-i kerimesini yanlış tefsir ederek, “Allah’a isyan eden, günah işleyen herkes kâfirdir.” diyen haricîlere karşı, Ehl-i sünnet âlimlerinin görüşlerini bir kimyager gibi tahlil eden Fahreddin-i Râzi Hazretleri bu hususta en isabetli görüşün Hz. İkrime’ye (r.a.) ait olduğunu ifade buyurur.

İkrime Hazretlerinin zafer bayrağımız olan şu ifadelerini hep birlikte okuyalım:

“Hak teâlânın ‘Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse…’ ifadesi, hem kalbi hem de lisaniyle inkâr edenleri içine almaktadır. Kalbiyle onun Allah’ın hükmü olduğunu bilip sonra da lisanıyle onun Allah’ın hükmü olduğunu ikrar edip, buna zıt olan şeyleri yapan kimseye gelince, o da Allah’ın indirdiğiyle hükmetmiş, ama onu bilfiil yapmamış olur. Binaenaleyh, böyle bir kimsenin bu âyetin hükmüne dahil olması gerekmez…” (Tefsir-i Kebir, 9/86)

Yakın tarihimizde bir fetret devri yaşadık. Hurafeler hortladı; bozuk fikirler yeniden canlandı… Yine tekfir moda oldu. Ama bu defa Haricîler tarafından değil. İşin tuhaf tarafı bu işi yapanlar Haricîlik nedir, Mûtezile nedir, hatta elfâz-ı küfür nedir pek bilmiyorlardı. Ezberledikleri bazı sloganları soğuk damga yaptırmış, önlerine gelenin alnına basıyorlardı. Bunlar Resûlûllah Efendimizin (a.s.m.) tekfirle ilgili uyarı hadisinin de gâfiliydiler…

Tekfir meselesine küfrün tarifinden başlayalım. Küfür nedir?.. Lügat mânâsıyla küfür, nimete karşı nankörlük etmek, nimeti gizlemek, küfran etmek mânâsına geliyor. Şer’î ıstılahta ise, küfür, “hiçbir zorlama olmaksızın kendi irade ve isteğiyle iman hakikatlerini inkâr ve tekzip etmek, yahut tasdik etmemek, iman edilmesi gereken mukaddesatı tahkir etmek, onlarla alay etmek, haramı helâl, helâli haram kabul etmek” mânâsında.

İman, nasıl kalbin tasdiki ve lisanın ikrarıyla sabit oluyorsa, küfür de aynı yolla sabit olur. Bu noktada karşımıza “elfaz-ı küfür” bahsi çıkıyor, yâni küfür olan sözler.

Bu sözleri söylediğini işittiğimiz bir kimseye hemen kâfir diyebilir miyiz? Burada âlimlerimiz bize şu soruyu yöneltiyorlar: “Onun kalbi hakkında bilgin var mı? O sözü cehaletinden mi söylüyor, yoksa mukaddesata düşmanlık namına yahut onunla alay etmek niyetiyle mi?” Bu nokta çok mühimdir. Ve bu incelik, fiiller için ameller için de geçerli…

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, “Tekzib-i fiil ile adem-i fiil arasında büyük fark vardır.” diyerek bu noktaya dikkatimizi çekiyor. Tekzib-i fiil, bir işin, bir hareketin, bir vazifenin inkâr edilmesi, “öyle bir şey yoktur” denmesi. Adem-i fiil ise, o işin, o fiilin, varlığı kabul edilmekle birlikte, yapılmaması, yerine getirilmemesi. Namazı inkâr etmek başka, namaz kılmamak daha başkadır. Birincisi tekzib, ikincisi ise adem-i fiildir.

Buna göre, bir insan Kur’an-ı Kerim’in namaz emrini inkâr ederse küfre girer; ama, bu emri kabul ettiği halde namaz kılmazsa kesinlikle kâfir olmaz. Haramları işlemek de böyledir. Faiz alıp vermeyi Kur’an’ın yasak ettiğini, bunun ilâhî bir yasak olduğunu kabul eden bir insanın nefsine mağlûp olarak bu haramı işlemesi hâlinde kâfir olmayacağı açıktır.

Bir de Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretlerini dinleyelim:

“Bir kimsenin sarf ettiği bir söz, birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa, müftünün onu tercih etmesi gerekir. Zira Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan esastır.”

Bu ilim ve irfan saçan ifadelerde iki yaramızı birden seyrediyoruz. Birisi, “suizan”, yâni kötüye yormak, olumsuz değerlendirmek. Diğeri de, müftünün görevini herkesin yüklenmesi. Fetvanın câhiller eline düşmesi…

Gümüşhanevî Hazretleri devamla şöyle buyuruyor:

“Şu var ki, bu adamın niyeti küfür değilse Müslümandır, fakat niyeti küfür ise müftünün fetvası onu kurtarmaz.” (Ehl-i Sünnet İtikadı, s.68)

Tekfir konusunda Risale-i Nur Külliyatı’ndan “Sünuhat” adlı eserde yer alan şu öz, doyurucu ve harika ifadeleri, bu asrın insanı kelime kelime ezberlemeli, harf harf yaşamalı. Yoksa hem kendisi büyük günaha girer, hem de bilmeyerek karşısındakini İslâm’dan uzaklaştırır…

“Meselâ: demiş bu şey küfürdür. Yâni, o sıfat imandan neş’et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile o zât küfür etti, denilir. Fakat mevsufu ise mâsume ve imandan neş’et ettikleri gibi, imanın tereşşuhatına da hâize olan başka evsafa malik olduğundan o zât kâfirdir denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş’et ettiği yakînen biline… Zira başka sebepten de neş’et edebilir. Sıfatın delâletinde şek var. İmanın vücudunda da yakîn var. Şek ise yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire çabuk cür’et edenler düşünsünler!…” (Sünuhat, s.20)

Demek ki, bir mü’minde, imandan kaynaklanmayan belki cehaletten, sefahatten yahut daha başka bir kaynaktan beslenen sıfatlar bulunabilir. Bu sıfatlara “kâfire” tabir ediliyor. Yine o mü’minin, imanından kaynaklanan birçok da mâsum sıfatı bulunuyor. İşte bu sıfatlar, o zâta kâfir dememize mâni. Onun dilinden küfrü icap eden bir söz çıkmışsa, yahut o mü’min, imandan kaynaklanmayan ve ancak kâfirlere yakışacak fiiller işlemişse yukarıda verilen ölçüye göre, bunların küfürden doğduğunu, yâni o adamın küfür niyetiyle, İslâm’ı inkâr kasdıyla bunları yaptığını kesinlikle bilmedikçe onu tekfir edemeyiz; kendisine kâfir diyemeyiz. “sıfatın delâletinde şek var” cümlesi kesin hüküm vermemizi engelliyor. Yâni o yaptığı işin, söylediği sözün, taşıdığı sıfatın, onun kâfir olduğuna delil olması şüpheli. Bunları küfür kastıyla yaptığını kat’i olarak bilemiyoruz. Ama kendisinin mü’min olduğunu biliyoruz. Kendisinden sorsak, ben mü’minim, Müslümanım diyecektir. Buna göre imanın delâletinde yakîn var, kesinlik var, kat’iyet var. Ama küfrün varlığında şek, yâni şüphe var, zan var, tahmin var. Biz yakîni, şek ile iptal edemeyiz ve o adama kâfir diyemeyiz.

El-Ezherî’nin “Kur’an’a mahlûk diyen kimseye kâfir denilebilir mi?” sorusuna verdiği şu cevap çok harikadır:
– Söylediği şey küfürdür!..
Soru kendisine üç defa tekrar edilir. Hep aynı cevabı verir ve sonunda şöyle buyurur:
– Bazen Müslümanın ağzından küfür çıkabilir.

Yine Nur Külliyatı’ndan “Münazarat”ın teşhis ve tedavi ettiği bir yaramıza da bu vesileyle parmak basalım.

Dış siyaset konusunda Müslümanlar arasında görüş ayrılığı olabiliyor. Bu gayet normaldir. Fikir hürriyeti içerisinde anlayışla karşılanmalıdır. Ama bazen, bu tip tartışmalarda ölçü kaçıyor. Adam, fikren mağlûp düştüğünü hisseder etmez, muhatabını hemen tekfire yelteniyor.

“Sen bu görüşünle Hristiyanları desteklemiş oldun ve küfre girdin.” diyebiliyor. Bu yanlışını düzeltmeye kalktığınızda sesinin tonunu iyiden iyiye yükseltiyor ve emin bir eda ile “Kur’an-ı Kerim’de, “Yahudileri ve Nasranîleri dost edinmeyin.” buyurulmuyor mu?”

diye size çıkışıyor. Bu büyük yanlışın, bu dehşetli hastalığın ve mesuliyeti çok büyük ithamın reçetesi şu birkaç cümlede mevcut:

“Bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile, Yahudiyet ve Nasraniyet olan âyineleri hasebiyledir. Hem de bir adam, zâtı için sevilmez. Belki muhabbet sıfat ve san’atı içindir.”

Demek ki âyet-i kerime Yahudiliğe ve Hristiyanlığa muhabbet etmeyi yasaklıyor. Meselâ, Hristiyan bir devleti Hristiyanlığı sebebiyle sevmek, bu âyetin yasağına giriyor. O devletin sanatını, teknolojisini beğenmek, takdir etmek bu yasağın dışında.

Yukarıda naklettiğimiz ifadeler şöyle son buluyor:

“Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin.”

Yâni, bir Müslüman’ın Ehl-i kitaptan, meselâ Hristiyan bir hanımı olsa, onu hanımı olduğu için sevecek, ama onun Hristiyanlığına muhabbet etmeyecektir. İşte bu ince ölçüden mahrumiyet bize çok pahalıya mâl oluyor…

Yeri gelmişken yanlış değerlendirilen bir hadis-i şeriften de söz etmek isterim. Resûlûllah Efendimizin (a.s.m.) bir hadis-i şerifinde münafığın alâmetlerini şöyle sıralar:

“Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünü tutmaz. Kendine itimat edilince ihanet eder.”

Bu hadis-i şerifte büyük bir terbiye metodu saklı. Bu hadisi yanlış değerlendirenler de dahil olmak üzere, her Müslüman çok iyi bilir ki, “yalan söylemek”, “sözünde durmamak”, “emanete hıyanet etmek” insanı kafir etmez. Yine hepimiz biliriz ki, münafık kâfirden daha alçaktır. Çünkü, münafık gerçekte kâfir olduğu halde, küfrünü gizleyen, Müslüman görünen kimsedir. Bu adam İslâm’ın gizli düşmanıdır ve açık düşmandan daha tehlikelidir. Sizi ne zaman ve nasıl vuracağı bilinmez.

Şimdi, yalan söyleyen bir Müslüman’ın böyle hâin bir kâfirden daha aşağı olduğunu söylemek mümkün mü? Elbette ki hayır! O halde hadis-i şerifteki inceliği şöyle anlayacağız. Resûlûllah Efendimiz (a.s.m) bu sözüyle müminlere ihtar ediyor: “Sakın şu günahlara yaklaşmayınız! Çünkü onlar kâfirden daha alçak olan münafığın sıfatlarıdır.” Bu fevkalâde tesirli bir ikaz, bir sakındırma metodu. Bu inceliği sezmeyerek, söz konusu günahları işleyen bir mü’mini nifaka girmekle itham etmek, tekfir gibi büyük bir cinayet, büyük bir vebal, büyük bir cehalet ve dehşetli bir suizan…

Çocukluğumuzda çok dinlediğimiz bir fıkra var. Mü’minleri tekfir etmeye can atanların psikolojisini çok güzel ifade eder: bir adama lâkap takmışlar “ördek” diye. İsmini vermez, onu böylece çağırırlarmış. Bir gün birisi, lâf arasında “bugün hava bulutlu” demiş. Adam “sen bana niçin ördek dedin, bunu nasıl yaparsın” diye başlamış hakaretler yağdırmaya. Beriki neye uğradığını şaşırmış ve nâzikane sormuş, “kardeşim ben sana ne zaman ‘ördek’ dedim?” Aldığı cevap şu olmuş: “hava bulutlu oldu mu yağmur yağar; yağmur yağdı mı su göllenir; gölde de ördekler yüzer.”

Maalesef bugün, günahkâr müminlerin her sözünü ve her hareketini bin bir bahane ile küfre yoran insanlara çokça rastlıyoruz. Âlimlerimiz, âriflerimiz, önderlerimiz böyle mi yapıyorlardı!?.. İşte size lâfızları bile birbirine çok benzeyen iki ifade: belli ki aynı çeşmeden içmiş, aynı terbiyeden geçmişler:

“Said’i bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hatta sarih küfrü bir adamdan görse de, yine te’vile çalışır. Onu tekfir etmez.” (Bediüzzaman)

“Bir Müslümanın sözünü, zayıf bir rivayet dahi olsa mümkün olduğu kadar iyiye yormak gerekir.” (Gümüşhanevî)

Bugün top yekûn İslâm âlemi, bilgili, fâzıl, mütevazı, herkesin derdine derman olmaya koşan, günahkârlara bir şefkatli baba gibi üzülen gayretli Müslüman tipine son derece muhtaç…

Câhil, çığırtkan, ıslah nedir bilmeyen, hastaya sövmeyi tedavi sanan, sevimsiz, muhakemesiz, şefkatsiz, hırçın ve eline fırsat geçse güya hak namına nice zulümler işlemeye hazır, slogan makinesi, anarşist tipler islâm’ı temsil edemezler…

Bizim vazifemiz, evvelâ nefsimizi birinci gruba sokmağa çabalamak, başkalarının da böyle olmalarına gayret göstermek, diğer gruba bilmeyerek düşen kardeşlerimizin de kurtuluşlarına dua etmektir. Bu noktada şu hadis-i şerif bütün mü’minler için ne büyük bir irşaddır!.. Ebu hureyre (r.a.) anlatıyor. Rasûlullah’a (a.s.m.),

“Ey Allah’ın Resûlü! Müşriklere beddua et, onları lânetle!” denilmişti. Şu cevabı verdi:

“Ben rahmet olarak gönderildim, lânetleyici olarak değil!..”

İSLAM DİNİNDE DİNDEN ÇIKANIN CEZASI NEDİR?

müslümanın irtidadı; görülmesi, duyulması, itiraf etmesi veya iki âdil müslüman tarafından şahitlik edilmesi hallerinde sabit olur.

mürtedin cezası, eğer tevbe etmezse öldürülmektir: “dinini değiştireni öldürün” (buhârî, cihâd, 149). ulemanın çoğunluğu kadın için de aynı hükmün uygulanacağı görüşündedirler. ancak hanefiler bu konuda farklı görüştedirler. kadınların öldürülmesini nehyeden hadisin (ebu davud, cihad, 121) hükmünün geneli kapsadığını iddia ederek irtidad eden kadının öldürülmeyeceği görüşünü ileri sürmüşlerdir (ibn kudâme, el-muğnî, mısır (t.y.), viii, 125; seyyid sâbık, fıkhu’s-sünne, kahire, (t.y.), ii, 385 v.d.).

mürtede had uygulanmadan önce, tevbe edip islâm’a dönmesi telkin edilir. fakat bunun ne şekilde uygulanacağı hakkında ihtilaf vardır. alimlerin çoğunluğunun görüşüne göre, üç defa tevbe etmesi istendikten sonra öldürülür. hz. ömer (r.a), irtidad edenin üç gün hapsedilip tevbe etmeye çağrılması ve bu zaman zarfında yiyecek olarak suçluya ekmek verilmesi gerektiğini bildirmiştir.

hz. ali (r.a), bu müddeti bir ay olarak uygulamıştır. en-nahaî ise bunun bir zamanla sınırlandırılmaması ve tevbe edene kadar sürekli islam’a çağrılması gerektiği görüşünü ileri sürmüştür. ancak, bu görüş, sünnet ve icma ile sabit olan irtidad cezasının uygulanmasını imkansız kılacağından itibara şayan değildir.

imam mâlik, leys, ishak ve ebu hanîfe; zındıkın ve irtidat edip tevbe ettikten sonra tekrar dinden dönenin tevbesinin dikkate alınmayacağını ve haddin uygulanacağını kabul etmişlerdir. çünkü zındıkın mürted sayılmasını gerektiren önceki görüşlerinden döndüğü hiç bir zaman açık olarak tesbit edilemez. allah teâlâ; “ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve allah’ın indirdiğini açıklayanlar müstesna” (el-bakara, 2/160) buyurmaktadır. dinden dönmeyi birkaç defa tekrarlayanların tevbelerinin kabul edilmeyeceğine delil olarak da şu âyeti kerîme gösterilmektedir: “iman edip sonra inkâr eden, sonra imân edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri allah ne bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir” (en-nisa, 4/137).

müslüman anne babadan doğan ve müslüman olarak yetişen kimse irtidat edince, tevbe etmeye çağrılmadan had uygulanır. fakat daha önce küfre girip sonra müslüman olan kimse tevbeye çağrılır.

allah’a ve rasûlüne küfreden kimse de tevbe etmeye çağrılmadan öldürülür. böyle bir kimse tevbe etse dahi durum değişmez. çünkü, allah’a ve rasûlüne küfretmek haddi gerektirir. tevbe ise haddi düşürmez (ibn kudame, a.g.e., 125 vd.)

mürtedin irtidat etmesiyle birlikte, bütün salih amelleri silinir ve o ebedî olarak cehennemde kalır: “sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiştir. işte cehennemlikler onlardır. onlar orada ebedî olarak kalacaklardır” (el-bakara, 2/217).

bu, tevbe edilmediği takdirde böyledir. mürted tevbe ettiği takdirde, irtidat etmeden önceki amellerinin yok olup olmayacağı hususunda islâm alimleri arasında görüş ayrılıkları vardır. imam şafiî’ye göre irtidad edip, sonra islam’a dönenin haccı da dahil hiç bir ameli düşmez. imam malık’e göre ise amellerinin tamamı, irtidad ettiği an düşer (el-kurtubî, el-cami’li ahkâmi’l-kur’an, beyrut 1965, iii, 48).

irtidatla birlikte evlilik akdi fesh olur. ancak mürted tekrar islâm’a döner ve her iki taraf evliliklerini sürdürmek isterse, yeniden bir nikâh akdi ve mehir söz konusu olmaz. hanefiler kocanın irtidadına bağlı boşanmayı bâ’in talak* olarak kabul etmişlerdir. mürted, müslüman yakınlarına mirasçı olamadığı gibi, o öldüğünde de müslüman yakınları ona mirasçı olamazlar: “kâfir müslümana, müslüman da kafire mirasçı olamaz” (buhârî, ferâiz, 26; müslim, ferâiz, 1).

ancak âlimler bu konuda da ihtilaf etmişlerdir. hz. ali (r.a), hasan, şa’bi, leys, ebu hanife ve isbak ibn raheveyh müslüman yakınların mirasa sahip olacaklarını kabul ederken; mâlik ve şafii’nin de içinde bulunduğu diğer bir grup âlim de mürteddin malının beytülmale intikal edeceğini söylemişlerdir. ebu hanîfe’ye göre, irtidad halinde kazanılan mal fey* hükmündedir (kurtubî, a.g.e., iii, 49). ebu hanîfe, irtidad etmeden önce sahip olunan malın mirasçılara intikal edebileceğine hükmederken, mürtedin irtidadla birlikte hukuken ölmüş olduğu prensibinden hareket etmektedir. ebu yusuf, muhammed ve şubrume her hâlukârda mirâs olayının sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. kurtubî; “iki millet (mü’min ve kâfir) arasında miras yoktur” (ebu davud ferâiz, 13; tirmizi, ferâiz, 16; ibn mâce, ferâiz, 6) hadisinin hükmünün mutlak olacağını ileri sürerek, müslümanla mürted arasında veraset olayından bahsedenlerin görüşlerini reddetmektedir (kurtubî, aynı yer).

mürted, had uygulanana kadar, malının gerçek sahibi olup, bunda dilediği gibi tasarruf etmekten alıkonulamaz. öldürülmeyi hak etmiş olması, o’nun malındaki tasarruf hakkını düşürmez. bu konu diğer had gerektiren cezalarda olduğu gibi değerlendirilir. bunun gibi, kaçıp daru’l harbe sığınsa, mülkiyet hakkı yine düşmez. islâm ülkesindeki mal varlığı yed-i emin vasıtası ile koruma altına alınır (seyyid sabık, a.g.e., 390).

ayrıca mürted öldüğünde yıkanmaz, kefenlenmez, cenaze namaz kılınmaz ve müslüman mezarlığına defnedilmez. mürted için istiğfar câiz olmadığı gibi, onu rahmetle anmak da caiz değildir: “ne peygamberin ne de mü’minlerin cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, yakın akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru olmaz”(et-tevbe, 9/113).

bir kimse islâm’dan çıkıp, başka bir dine girdiği zaman onun irtidadına hükmedilerek cezalandırılır. ancak, irtidat olayı bununla sınırlı mıdır; yoksa kâfirlerin din değiştirip başka bir küfür dinine girmesi de irtidad mı sayılır? alimler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

zâhiren bakıldığında bir kâfir, bâtıl olan dininden çıkıp, onun gibi bâtıl olan başka bir dine girmiş olduğundan dolayı sorgulanmaz. çünkü küfür tek bir millettir. ancak, islâm’ı terkedip başka bir dine girenin durumu, hidayetten yüz çevirip, dalâleti seçtiği için farklılık arzetmektedir. malıkîler ve hanefîler bu görüştedirler.

———-DİNDEN  ÇIKARAN  99 SÖZ VE HAREKETLER NELERDİR—————

——————————————————————————–

1- Allahın varlığı hakkında insanda meydana gelecek en ufak bir şüphe ve tereddüt.
2- Allahın cisim olduğunu düşünmek ve hayalinde canlandırmak.
3- Cenab’ı Hakkın sıfatlarından herhangi birini insanların sıfatlarına benzetmek.
(Mesela Cenabı Hakk’a dil ve ağız gibi mahlukatın hassalarından olan azalar hayal etmek)
4- Allah’ı bir şeye hulûl etmiş olarak kabul etmek.
5- Cenab’ı Hakka analık, babalık veya oğulluk isnad etmek. Haşa “Allah Baba” demek veya “Her şeyi yaratan Allah ama Allah’ı yaratan kim” (!) gibi sözler söylemek veya bunları kalbinden geçirmek. (Cenabı Hak Yaratan varlıktır. Yaratılan varlık değildir)
6- Peygamberlere yalancılık isnadında bulunmak
7- Peygamberlerden herhangi birini inkar etmek.
8- Peygamberlere günah isnadında bulunmak
9- Peygamberlerin yüksek terbiye ve ilimlerini Allah’ın yetiştirmesiyle değil de, bir insanın yetiştirmesiyle olduğunu sanmak.
10- Meleklerden her hangi birini inkar etmek.
11- Meleklere erkeklik dişilik isnadında bulunmak.
12- Hakkında ayet olan herhangi bir mücizeyi inkar etmek
13- Tevatur yoluyla sabit olan ayın yarılması ve mirac hadisesi gibi mücizeleri inkar etmek.
14- Kur’an-ı Kerim’in bir ayet veya bir cümlesini inkar etmek.
15- Kur’an-ı Kerim’de en ufak bir noksanlık düşünmek ve “kifayetsizdir” diye bir fikre sahip olmak.
16- Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinden ve kanunlarından daha üstün kanun ve hükümler olduğunu iddia etmek veya düşünmek, veya hutta ileri bir zamanda böyle bir fikre sahip olabilirim diye düşünmek.
17- Kabir sualini ve azabını, öldükten sonra dirilmeyi inkar etmek veya şüphe ile karşılamak.
18- Hesap gününü, sıratı, mizanı, cennet ve cehennemi inkar etmek.
19- Cennet nimetleri veya Cehennemin azabı hakkında şüphede bulunmak, inkar etmek “Allah hiçbir kuluna azap etmez” demek.
20- mü’minlerin ebediyyen Cehennemde kalacağını söylemek.
21- Her hangi bir farzın bir cüz’ünü veya tamamını inkar etmek, Mesela: “5 vakit namazdan öğle veya ikindi namazları bu devirde kılınmaz, farz olamaz” demek veya düşünmek.
22- Faizi, insan öldürmeyi, günah ve haram kabul etmemek.
23- İslam dinini mühimsememek ve hor görmek.
24- Herhangi bir kâfiri mü’minden üstün görmek.
25- Haramlardan birini helâl adetmek veya ayetle sabit bir haramı inkar etmek.
26- Sahabelerden her hangi biri hakkında münafık, mürai (iki yüzlü), kâfir diye düşünmek.
27- Bir mü’mini imanından dolayı hakir görmek veya bir kâfiri küfründen dolayı üstün görmek.
28- İslamiyetin dünya saadetine engel olan bir din olduğunu söylemek veya düşünmek.
29- Bir mü’mini küfürle suçlamak.
30- Küfrü icap ettiren her hangi bir şeyi kendi isteğiyle hatırından geçirmek.
31- Üzerinde ayet yazılı her hangi bir şeyi kasten kirletmek veya pisliğe tutmak.
32- “Müzik aletlerinden birini çalarak Kur’an okumak”
33- “O adam peygamber olsa gene inanmam”demek.
34- “Peygamber gelse gene kabul etmem” demek.
35- “Allah olsan ne yapabilirsin sen bana” demek.
36- “Allah’ ımı inkar edeyim bu böyle” demek.
37- “Ne olur şu güzelim şarap haram olmasaydı” demek.
38- “Namaz kılmam, kılmayacağım” demek.
39- Allahın emir ve yasaklarından ve kanunlarından biriyle alay etmek, (mesela alaylı alaylı : Hırsızlık mı yaptın uzat kolunu, adam mı öldürdün uzat boynunu” diyerek istihza etmek veya istihza edenin gülmesine gülerek mukabelede bulunmak.
40- Küfrü icabettiren bir söz söylendiğinde onu gülerek karşılamak.
41- “İslam dini efsane ve hurafeden ibarettir” demek.
42- Ruhların kalıptan kalıba geçtiklerine inanmak.
43- Peygamberimizden sonraki hiristiyan ve yahudileri mü’min kabul etme, onların da dini haktır diye itikat etmek.
44- Kur’anın kanunlarını Allahın kelamı diye değil de akla, mantığa, ilme ve felsefeye uygundur diye kabul etmek.
45- Bir kâfire karşı muhabbet etmek. (Bu hususa bilhassa taassup derecesinde her hangi bir fıkraya fikren angaje olan kimseler dikkat etmelidir. Hele hele her şeyin sahtesinin çıkktığı günümüzde pek öyle zahire ve elfaza kapılarak hemen. “iyidir, aradığımız ve beklediğimiz olsa olsa budur” diye körü körüne birine sevgi beslememek lazımdır. Çünkü dış memleketlerden konmuş casuslar bir memleketin en yüksek idari mevkilerini işgal edebiliyorlar ve yükselebiliyorlar. Bu türlü bir sevgi dahi kişinin imanını ****ürür.)
46- Uzun müddet küfre hizmet etmiş ve müslümanlığa zararı dokunmuş birisini sevmek, onu desteklemek ve hakkında Allah razı olsun diye dua etmek.
47- Ölmüş bir kâfire veya İslam dinine kötülüğü dokunmuş birine “Allah rahmet eylesin” demek.
48- Kafirlerin öteden beri kendilerini müslümanlardan ayırmak için kullandıkları Haç, zünnar (v.s) gibi alameti küfür olan şeyleri takmak veya giymek.
49- Allah’ın ve dininin düşmanlarını taklit etmek, onların hallerini, tavırlarını kendisine örnek ittihaz etmek.
50- İbadetlerinde Cenabı Hakkın rızasından başkalarının hoşnutluğunu gözetmek ve başkalarının görmeleri için kulluk etmek.
51- Kendisi veli olmadığı halde velilik iddiasında bulunmak.
52- “Bu gün Kur’an-ı Kerimle dünya idare edilemez” demek veya diyen birine “doğru söylüyor” demek.
53- Allah’a (cc) peygemberimize ve peygamberlerden herhangi birine, dine veya kitaba sövmek, hakaret etmek veya söven, hakaret eden birine sevgi beslemek o anda onun yüzüne gülmek.
54- Ağıza veya göze sövmek, küfretmek.
55- Nazar değmesin diye bir şeye boncuk takmak (Allah’tan gayri bir şeyden ümit beklemek)
56- Allah dostlarından her hangi bir veli’ye düşmanlık etmek, çalışmalarını baltalamak.
57- Şeriat, dini aykırılıkları bulunmayan ve Allah’ın dinini yaymağa çalışan bir topluluğa, Kur’an’ın şeriatın öğretildiği bir müesseseye düşmanlık etmek ve onların çalışmalarını baltalamak.
58- Bir kâfirin dünyalık bir iyiliğinden dolayı cennete gireceğine kail olmak ve mesela “insanlığa bu kadar iyiliği dokunup da cennete giremiyecek olursa ben de cennet’e girmem” demek.
59- Her hangi bir sünneti ittihaz etmiş bir mü’mine “sana hiç yakışmamış” demek. (Mesela sakal ve bıyık)
60- Hakkında nas (Ayet-Hadis) olduğu açıkça bilinen, ayrıca icma ve selefi salihiyn efendilerimizin, Şah’ı Nakşi Bendi Abdulhaliki Gucduvani, İmamı Rabbani ve daha binlerce İslam büyüklerinin kail oldukları, kabul ettikleri Rabıta hakkında ileri geri laf etmek ve küfürdür, demek.
61- “Peygamber gelse kararımdan beni caydıramaz” demek.
62- “Bu işin inşAllahı maaşAllahı yok artık” demek.
63- “İşte küfrün adını günah koymuşlar. böylelerine küfür sevaptır” demek.
64- “Oruç tutup namaz kılmak neye yarar benim kalbim temiz” demek ve farzları hafife almak.
65- “İslam dini dünya işlerini geriletmiştir” demek.
66- Melaike-i kiramdan herhangi birine günah isnadında bulunmak (Harut ve Marut gibi)
67- Hastalanmıyan birisine: “Seni Allah unuttu” demek.
68- Gelecekten haber verdiğini iddia eden kimseyi tasdik etmek doğru söylüyor demek.
69- “Eğer bu işi ben yapmış isem kâfirim” demek.
70- Yalan olduğunu bildiği halde “Allah biliyor ki seni oğlumdan daha çok seviyorum” demek.
71- “Allahım! rahmetini bana vermekle cimrilik etme” demek.
72- “Allah’ın hiç işi kalmamışta bu gibi şeyleri mi yaratıyor” demek.
73- “Allah falan kuluna şu kadar veriyor bana ise şu kadar veriyor. Bu adalet midir” demek.
74- “Ben bu kadar iyilikte ve hayırda bulunuyorum bütün belalar yine bana geliyor. Falan kimse ise her çeşit kötülüğü yapıyor paşa gibi yaşıyor; bu nasıl adalet” demek.
75- “Cinleri olacakları biliyor” demek.
76- “Eğer ahirette Allah hakkı ile hükmederse senden hakkımı alırım” demek.
77- “Falan kimse peygamber olsa idi ben iman etmezdim” demek.
78- “Eğer Adem Aleyhisselam buğdaydan yemese idi biz eşkiya olmazdık” demek.
79- “Falan kimse peygamber olsa idi yine de yalan konuşurdu” demek.
80- Birisini döverken “dövme” denilse o da “Gökten dövme diye ses gelse yine bırakmam” demek.
81- Kur’anın Arapça olmayıp başka bir lisanla olduğunu iddia etmek.
82- Kur’anın bazı ayetlerini alaya almak ve mesela “Ben namazımı yalnız kılarım. Çünkü Allah ’İnnessalate tenhâ’ buyurur” demek.
83- Namaz kıl diyen kimseye: “Sabret Ramazan gelsin kılarız” demek.
84- Zikirlerle alay etmek.
85- Bir günahı işlerken besmele çekmek.
86- Abdestsiz olarak bilerek namaz kılmak.

87- “Eğer Allah Cenneti bana verse, sensiz girmem” demek.
88- “Falan adamla Cennete bile girmem” demek.
89- “Falan kimse kıble olsa o tarafa yüzümü çevirmem” demek.
90- Hırıstiyan veya Yahudi, yahut başka din üzere ölenlerin azab göreceklerine inanmamak.
91- “Ramazan bitti artık namazı rafa koydum” demek.
92- Alim kıyafetine bürünüp yüksek bir yere çıkarak alay tariki ile konuşma yapmak veya böyle yapan kimsenin hareketlerine gülmek.
93- Boşanma hakkında : “Ben talak malak bilmem” demek.
94- “Hırıstiyanlık Yahudilikten daha hayırlıdır” demek.
95- Yakını ölen kimsenin. “Ey Allahım! Biz şimdi ne yapacağız sen niçin böyle yaptın” diyerek sitemde bulunmak.
96- Meşru bir sebep olmadığı halde bir kimse için “Şu adamın kanı helaldir ve mübahtır” demek.
97- “Allahü Teâlâ falan kimseyi vaktinden evvel öldürdü ve vakitsiz gitti” demek.
98- Yabancı bir kadına bakıpta : “Güzele bakmak sevaptır” demek.
99- Ahiretten bahseden kimseye . “Ordan haber veren kim? Oraya gidip gelen var mı?” demek. Günah işleyen bir kimseye “Tövbe et” denildiğinde “Ben ne yaptımda tövbe edeyim” demek…                                                                                                                                                 ——DİNİNDEN DÖNEN GERİ İSLAM DİNİNE DÖNEBİLİR Mİ?—–DÖNERSE GEÇMİŞ AMELLERİ NE OLUR   DURUMU NEDİR   ???

“Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiştir. İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” (Bakara, 2/217).

Önce Müslüman olup sonra İslâm’ı inkâr ederek başka bir dine geçen veya dinsizliği seçen kimselere mürted denilmektedir. Hak dine aykırı olan inancının belirgin özelliği şirk; yani “Allah’a ortak koşmak, O’na mahsus olan sıfat ve fiillere başkaları da ortak etmek” olan kimselere müşrik denir. İçi kâfir dışı Müslüman olanlar münafıklardır. Kâfir terimi ise bu üç terimden daha geniş bir anlam ihtiva etmekte olup, hak dine aykırı olan ve kişiyi hak dinin dışına çıkaran bütün inançların sahiplerini ifade etmektedir.

Birçok âyete göre kâfirlerin (müşrik, münafık, mürted) bu inançları, dünyada yaptıkları iyi işlerin dinî sonuçlarını iptal etmekte, onlardan -sevap, ecir, âhiret azığı ve sermayesi olarak- fayda görmelerini engellemektedir. (Mâide 5/5; En’âm 6/88; Tevbe 9/17,69) Kâfirler dünya hayatında “kardeşlik, velayet (birbirinin velileri olmak), vârislik, ganimet payı, evlenmenin caiz olması” gibi Müslümanlara mahsus bulunan haklardan ve ilişkilerden mahrum kaldıkları gibi, âhirette de cehenneme girmekte ve orada devamlı kalmaktadırlar.

Hak dinden dönen kimse yeniden İslâm’a gelirse, ilk İslâmî hayatında yaptığı sevaplarla ibadetler defterine yazılır, yeniden değer kazanır mı, yoksa araya giren inkâr sebebiyle defterden silinmiş olduğu için boşa mı gitmiş olur?

Başta mealini verdiğimiz âyete göre mürted bu hali üzere ölürse ameli boşa gitmektedir, inkârından cayar ve yeniden İslâm’a dönerse amelleri boşa gitmeyecektir. Konuyla ilgili başka âyetlerde ise “hak dinden dönmenin amelleri boşa gidermesi”, bu hal üzere ölme şartına bağlanmamıştır. (Mâide 5/5; En’âm 6/88; Zümer 39/65)

Bu âyetleri bir arada değerlendiren ve farklı yorumlayan müctehid ve tefsirciler farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik’e göre hak dinden dönen kimsenin amelleri boşa gider, daha önceden adak adamış ise yerine getirmesi gerekmez, haccetmiş ise yeniden hacca gitmesi gerekir. Bu âyetteki şartı ve kaydı dikkate alarak diğer âyetleri de buna göre anlayan İmam Şafiî ‘ye göre mürted hak dine yeniden dönünce amelleri de onunla beraber döner ve boşa gitmez.

Her iki görüşün delilleri şöyledir:

Hanefiler ve Malikilere göre mürted İslâmı terk ettiği anda bütün amelleri boşa gider. Mürtedin Müslüman iken tuttuğu oruç, kıldığı namaz, yapmış olduğu hac, vermiş olduğu zekât gibi ibadetleri tekrar İslama döndükten sonra yeniden yapması gerekir. (Bedaiu’s-Sanai, 1/292; El-Bahru’r-Raik 5/137; El-Huraşi, 8/68) Çünkü, Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Kim imandan sonra küfrederse ameli boşa gider.” (Maide, 5/5)
“Eğer sen şirk koşsaydın mutlaka amelin boşa giderdi.” (Zümer, 39/65)
“Eğer şirk koşarlarsa amelleri boşa gider.” (Enam, 6/88)

- Şafiiler ve Hanbelilere göre bir kimsenin, mürtet olarak ölmeyince, Müslüman iken işlediği ameller boşa gitmez, (Nevevi, el-Mecmu’ Şerh-ul Muhezzeb 3/5-6; el-İnsaf 1/392)

“Sizden kim dinini terk eder ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünyada ve ahirette amelleri mahvolur. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedi kalırlar.” (Bakara, 2/217)

Eğer Müslüman iken işlediği ameller mücerred bir irtidatla mahvolmuş olsaydı, ayette “kâfir olarak ölürse” ibaresinin bir manası olmazdı. Buna göre ancak mürtet olarak ölürse bütün işlediği ameller mahvolur. Ölmeden önce İslama dönerse ne ameli mahvolur ne de cehennemde sonsuza kadar kalır.

Dinden çıkan kimsenin tekrar Müslüman olması durumunda, daha önce yaptığı ibadetleri tekrar yapması gerekmez. Ancak zengin ise hac ibadetini yeniden yapması gerekir. Yine dinden çıkmadan önceki sevapları, dinden çıktıktan sonra tekrar Müslüman olması durumunda, alimlerin çoğuna göre bu sevaplar boşa gitmez ve tekrar döner.

Ayrıca dinden çıkanlar, hem Allah hakkı hem de kul hakkı ile sorumludurlar. Bir mürtedin, Müslüman iken terk ettiği namaz, oruç gibi dinî vazifelerini, tekrar Müslüman olduktan sonra onları kaza etmesi gerekir. Çünkü bu vazifeleri terk etmek bir günahtır. Günah ise dinden çıktıktan sonra da devam eder. Bu nedenle önceki günahlarından kurtulmaya çalışması gerekir.——————————————-MÜRTED NEDİR ????
“Ey Cebrail’in, MikaiVin ve İsrafil’in Rabbi! Gökleri ve yeri yaratan, gaybleri yegane bilen Allah’ım! Sen, kullarının arasındaki ihtilaflarda hüküm verensin. Ey Allah’ım! Beni hakka ulaştır. Sen dilediğini doğru y ola iletirsin.”
(Müslim)
“Cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen inanan bir kavim için
Allah ‘tan daha iyi hüküm veren kim vardır? “
(Maide: 50)
“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe ve haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymadan kabul etmedikçe, iman etmiş olmazlar. “
(Nisa: 65)
“Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını idda edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken, tağu-ta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa şeytan onları derin sapıklığa saptırmak ister.”
(Nisa: 60)
MÜRTED BAHSİ
Mürted : İslâm’dan sonra kâfir olan müslüman-dır…
İlim adamları, İslâmdan sonra insanı küfre götürecek bir çok meseleler zikrederler… Bunların hepsinde de mürteddin kanını ve malam helâl saymışlardır. Hatta yalnız dille söylenen ya da oyun veya mizah yollu ifade edilen bazı kelimeleri de bunun müsebbibi olarak kabul ederler. Cenabı ALLAH buyurur ki :
“(Münafıklar o kötü sözö) söylemediklerine dair ALLAH’a yemin ediyorlar. And olsun o kâfir kelimesini söylemişlerdir. Onlar Müslümanlıklarını açıkladıktan sonra da kâfir oldular…”
(Tevbe: 9/74)
Bu ayet üzerine derler ki ; görmüyor musun, Hz. Peygamberin devrinde olmalarına, O’nunla beraber cihad etmelerine, namaz, zekât, hac, tevhîd gibi ibadetleri yapmalarına rağmen ALLAH, bir kelimeyi söyledikleri için onları tekfir etmiştir.
Yine.ALLAH buyurur:”
“De ki ; Allah’ın âyetleri ve Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz?… Özür beyan etmeyiniz; imandan sonra küfrettiniz !. . “
(Tevbe: 55-56)
Hz. Peygamber (S. A. V.) le beraber Tebûk’te bulunan ve mizah olarak ağızlarından bir kelime kaçıran bu sahâ bilerin imandan sonra küfre gittiklerini ALLAH, iste bu âyetiyle beyân etmiştir,
İşte bu şüpheye dikkat et!.. Zira diyorlardı ki; AL-LAH’tan başka ilâh olmadığına şehadet eden, namaz kılan ve oruç tutan müslümanları tekfir mi ediyorsunuz ?.
Sonra cevabına dikkat et Zira bu, zikret- tiklerimizin en faydalı olanıdır.
Yine ona delil; teslim olmalarına, ilim sahibi ve iyi olmalarına rağmen Beni İsrail hakkında Allah’ın ifadesidir. Zira onlar Hz. Musa’ya diyorlar di ki : “Onların ilâhları olduğu gibi bize de bir ilah yap.”
Yine bazı sahabiler Hz. Peygambere “Bize Zâti Envât yap” demişler ve Hz. Peygamber (S.A.V.) de bunun, Beni İsrailin “Bize bir ilâh yap” demelerine benzediğini yemin ederek söylemiştir

————–FASIK NEDİR VE MÜSLÜMAN FASIK OLABİLİR Mİ???—————-
Allah’ın emirlerine aykırı davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren kimse.

Arapça “Fe-Se-Ka” kökünden gelmekte olup ism-i fâil kalıbındandır.

Lügatta, çıkmak manasına gelir. Daha özel bir anlam ile “olgun hurmanın kabuğundan dışarı çıkmasına” denir. Istılahta ise, Allâh’a itâati terkedip O’na isyâna dalmaktır. Yani kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır.

Biraz daha geniş anlamıyla büyük günâh işleyerek veya küçük günâhta ısrar ederek hak yoldan çıkan, dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını ya da bir kısmını ihlâl eden anlamına gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî, Tefsîru’l-Kebîr, II, 91; Râgıb el-İsfahânı, el-Müfredât, 572; Elmalılı Hamid Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 282). Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de Kehf sûresinin 50. âyetinde Allah’ın emrinden çıkarak O’na secde etmeyen şeytan için “Feseka an emri Rabbih: Şeytan Rabbinin emrinden çıktı” buyrulmaktadır. Genel olarak fıskı üç grupta toplamak mümkündür:

a. Günâhı çirkin olarak kabul etmekle beraber bazan günâh işlemek.

b. Yapılan bir günâhı ısrarla yapmak.

c. Günâhın çirkin olduğunu inkâr ederek bu günâhı işlemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada kişinin iman ile, din ile ilişkisi kesilmiş olur (Elmalılı, a.g.e., I, 282).

Kur’an’da fısk genellikle küfür ile eşanlamda kullanılmıştır. Ancak bazı ayetlerde fısk mutlak anlamıyla zikredilmektedir. Meselâ hacc’da yapılan fısk (el-Bakara. 2/197) veya Allah’ın adı anılmaksızın boğazlanan hayvanları yemek (el-En ‘âm, 6/12 1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düştükleri fısk (en-Nûr, 24/4) gibi hususlar helâl görülmediği müddetçe sadece günâh işlenmiş kabul edilir. Ama bu durumlarda işlenen fısk ve yapılan iş helâl kabul edilirse küfrü gerektirir.

Bunların dışında genellikle Kur’an-ı Kerîm’de geçen fısk ve fâsıklar tâbiri küfür ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır:

“Andolsun ki biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları fâsıklardan başkası inkâr etmez” (el-Bakara, 2/99); “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fâsıkların tâ kendileridirler” (el-Mâide, 5/47); “İşte Rab olmaya en lâyık olan Rabbinin şu sözü (azâbı) küfür ve inat içinde olan o fâsıklar için öyle sâbit olmuştur. Gerçekten onlar iman etmezler” (Yûnus, 10/33);

“Eğer Allah’a, Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardı, onları (kâfir ve müşrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fâsık (Allah’ın emrinden ve imandan çıkmış) kimselerdir” (el-Mâide, 5/81).

Mu’tezile’ye göre fâsık, ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arası bir durumdadır. Onların bu anlayışı aynı zamanda beş prensiplerinden birisini teşkil eder ve bu prensip “el-Menzile Beyne’l-Menzileteyn” olarak bilinir. Bunlara göre fâsık eğer tövbe ederse imana döner, yok eğer tövbe etmeden ölürse ebedî olarak cehennemde kalır. Burada şu hususa dikkat çekmek gerekir: Mu’tezilece ifade edilen bu “el-Menzile Beyne’l-Menzileteyn” anlayışı bu dünya içindir, yani o kişinin iman açısından bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayış ahirete atfedilerek o kişilerin cennet ile cehennem arasında bir yerde kalacakları anlamında değildir. Hâriciler ve ameli imanın esasından bir şart olarak görenlere göre ise, fâsıkın yukarıda sayılan her üç derecesi de küfür noktasındadır ve ebedî cehennemde kalacaklardır. Fısk ve fâsıklık bu derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fıskdan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere küçük günâhta ısrar etmek de fıskın derecelerinden birisidir.

Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fısk isnadıyla bir söz söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, “Hiçbir kişi başka bir kimseye fısk (sapıklık) isnadıyla ‘ya fâsık ‘ diye söz atamaz, atmaya hakkı yoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Şayet atar da attığı kimse atılan fıskın veya küfrün sahibi değilse bu sıfatlar muhakkak atan kimseye döner, fâsık veya kâfir olur” (Sahîh-i Buhâri Muhtasar Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, XII, 137). Bu hadis-i şerif aynı zamanda bir ahlâkı prensibi ortaya koymaktadır. Zira kişiyi ayıplamak, onun ayıbını teşhir etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir şeyle ayıplamak ahlâki bir tavır olmadığı gibi isnad ettiği şey, o kişide mevcut değilse zikredilen lâfız gereğince kendisini de tehlikeye düşüren bir durumdur.

Medyum Nedir kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLARIN HATALARI VE CİNLERİN RAHATSIZ ETME NEDENLERİ

YARATILANLARIN EN YÜCESİ OLAN İNSANOĞLU KENDİ MAHİYET VE DEĞERİNİ BİLMEDEN BİLE BİLE ÇOK HATA YAPIYORUZ.TEK SEBEBİ İNANDIĞIMIZ DİNİN TAM ANLAMI İLE  KANUN VE YASAKLARINI BİLMEMEKTEN KAYNAKLANIYOR.YAZDIĞIM HATALARI OKUYANLAR BANA ÇOK HAK VERECEKLERDİR VE ETRAFINDA YAŞARKEN YAPILAN HATA SONUCU MEYDANA GELECEK OLUMSUZLUKLARI ONAYLAYACAKLARDIR. BİZE YAZILARIMIZDAN DOLAYI DUA EDİN  ***       SAKALEYN ARAPOĞLU HÜSEYİN;                                                                                                                                                     1=BESMELESİZ EŞİ İLE YATAN VE İLİŞKİDE BULUNANLAR; EVET BÖYLE BİR GİRİŞİMDE BULUNAN İNSANIN EŞİ İLE BİZİM DÜŞMANIMIZ OLAN CİNLER VE ŞEYTAN İLİŞKİYE GİRER.İLERİKİ SAFHALARDA MEYDANA GELEN OLAYLAR İSE DOĞACAK ÇOCUK VELEDİ ZİNADIR LAF SÖZ DİNLEMEZ VE ALLAHA HİÇ BİR YAKINLIĞI OLMAZ.TEDBİR ALINMALIDIR ÇOK MÜHİM BİR VAKADIR KIYAMET VELEDİ ZİNALAR YÜZÜNDEN KOPACAK ÇÜNKÜ NE OLDUĞUNU BİLMEDİĞİN MEZİHETSİZ İNSANLAR TÖREYİP NİFAK ÇIKARACAKLARDIR.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     2=CENABET GEZENLER ABDEST ALMAYANLAR; RABBİM MUHAFAZA EYLESİN CİNSEL İLİŞKİDEN SONRA VE DAHA BİR KAÇ TÜRLÜ ALINMASI GEREKTİREN ŞARTLARDAN DOLAYI ABDESTSİZ GEZENLER VAR. BU İNSANLAR HER AN TEHLİKE İLE BAŞ BAŞADIR.ÇÜNKÜ ABDESTSİZ GEZENLER ALLAHIN RAHMETİNDEN MAHRUM KALMAKTADIRLAR.RAHMETTEN MAHRUM KALANIN BAŞINADA HER TÜRLÜ MÜSİBET GELİR.                                                                                                                                                                                                                                                                     3=TERS İLİŞKİ YAŞAYANLAR; ALLAHIN REDDETTİĞİ VE RESULULLAH EFENDİMİZİN ÜZERİNDE DURARAK BELİRTTİĞİ BU OLAY ÇOK YAYGINLAŞMIŞTIR.YASAK OLAN TERS İLİŞKİLERİ YAPANLAR HER ZAMAN CİNLİ SALDIRISINA VE ŞEYTAN TASALLUTUNA MARUZDUR.KARŞILAŞMIŞ OLDUĞUM EN ÇOK MEVZULARDAN BİR TANESİDİR.ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN KARI KOCA ARASINDA DAHİ ÇOĞALMIŞTIR.ALLAHI VE KENDİNİ SEVEN YAPMASIN.                                                                                                                                                                    4=DOĞUM YAPAN KADINLAR VE SAHİPLERİ; ÇOK DİKKAT EDİN DOĞUM YAPAN KADININ YANINA HER İNSANI ALMAYIN LOHUSANIN YANINA CENABET BİRİ GELİRSE ÇOCUĞA MARAZLIK GELİR NASİBİ KISMETİ BAĞLANIR ÇOCUK DURMADAN AĞLAYABİLİR VE MEME  TUTMAYABİLİR.                                                                                                                                                                                                                                            5=KARI KOCA ARASINDA NİKAH AKDİ BOZULANLAR;NİKAHLARI BOZULACAK VAZİYETTE BİRBİRLERİNE TERS OLAN VE NİKAHI ZEDELENENLER ÇOK TEHLİKEDEDİR BU VUKUYU FIRSAT BİLEN CİN VE ŞEYTAN DÜŞMANLARIMIZ İSTİLA SAVAŞINA KALKIŞIRLAR, GENELDE EŞLER ÇOK ZITLAŞIRLAR VE BİRBİRLERİNİ DEĞİŞİK SİMADA GÖRÜRLER GICIK KAPARLAR BOŞANMALAR BAŞ GÖSTERİR.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     6= PİS SÜT EMZİRME; İLİŞKİ SONRASI HEMEN ABDEST ALINMALIDIR, EĞER ABDEST ALMA OLANAĞI YOKSA MEME ISLAK BEZLE BESMELE SÖYLENEREK SİLİNMELİ VEYA YIKANMALIDIR.CENABET İKEN GENELLİKLE ÇOCUK EMZİRMEYİN ÇOCUĞUN KALP GÖZÜ KAPALI OLUR BAZENDE ÇOCUK EKSERİ ZAİL AKIL OLUR YANİ LAF SÖZ DİNLEMEZ HAL ALIR BÜYÜYÜNCE ZORLUKLAR ÇEKER.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       7=ADETLİ VE NİFASLI KADINLA İLİŞKİ KURMAK; BU İLİŞKİ DİNEN YASAKLANDIĞI HALDE HAZ HALİNE  VEYA YANLIŞ YAPANLARA TAVSİYEM ÇOK BÜYÜK HATADIR.HARAMA HELAL GİBİ DAVRANMA SONUCU BÜTÜN DÜŞMANLARIMIZIN DİKKATLERİNİ ÜZERİMİZE ÇEKER VE ALLAHIN RAHMETİNDEN MAHRUM KALIRIZ.YAPANLAR ŞEYTANIN PENÇESİNE DÜŞMEKLE BAŞ BAŞADIR.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       8=ÇOCUĞA BİR BAŞKASININ MEME VERMESİ; YENİ DOĞAN VEYA EMZİKLİ ÇOCUĞA ŞAKA DAHİ OLSA MEME EMZ